Deniz kestaneleri

Serap Gökalp’in Kulak Misafiri kitabından.

İrfan, parmaklarını masaya “iki de keklik bir kayada ötüyor” diye mırıldanarak vurup duruyordu. Necdet Usta, ya sabır çekerek önce meyhanenin duvarlarındaki isli resimlere baktı, sonra yine İrfan’ın parmaklarına. İçleri hafif yeşil, dümdüz kesilmiş tırnaklar. Küt parmaklar, eski usul, sofra bezinden masa örtüsüne hınçla düşüp kalkıyordu. Sigara yanığından delinmiş yere özellikle mi vuruyor, diye aklından geçirdi Necdet Usta. İrfan’ın belli ki kafasının içinde duyduğu ezgilere uydurduğu taptaplar sinirine dokunuyordu. Rakıları bitmiş, içerisinin havası ağırlaşmış ve İrfan kelle olmuştu. Ayrıca karısının, büyük olasılıkla yola bakan pencerenin kenarında oturmuş, kendisini bekliyor olduğunu düşündükçe de iyice keyfi kaçıyordu. Pişman olmuştu İrfan’la içmeye evet dediğine.

“Bir derdin var senin, bütün gece içip durdun, anlatırsan rahatlarsın diyordum, hiç…”

“Ayın altısında bir hesap var,”dedi İrfan.

“Ne hesabı bu?”

Cevap vermedi, iki parmak masaya inip kalkmaya devam etti.

“N’apıyorsun sen?”

“Türkü dinliyorum.”

“Ner’de çalıyor peki?”

İrfan işaret parmağını ağır bir şeymiş gibi kaldırıp şakağını taptapladı bu kere, “Kafamda.”

“Peki bu taptaplar neyin nesi?”

“Türkü’deki davul.”

“ Tövbe Yarabbi, tövbe estağfurullah” dedi Necdet sıkıntıyla yere bakarak. “Hadi kalkalım artık. Yengen uyumamıştır. Camda bekliyordur, geç oldu.”

İrfan, gözünü dikmiş ona bakıyordu. Çengeldeki koyun kadar trajik bir görüntüydü bu. Hani kasaplar kafasız, derisi yüzülmüş, tepesi aşağı hayvanları asarlar ya… Kıçlarına da bir demet yeşillik tıkıştırırlar. Uzuvları kütleşmiş gıdaya dönüşmüş hayvanların kafaları da karşı vitrinde sakatatçıda sırıtmaktadır. Kelle paça olmayı bekleyen akça pakça organlar ve pörtlemiş gözler gelip geçene şaşkınlıkla bakmaktadır.  İrfan, sanki karşısında böylesine duygusallık kilitlenmesine neden olacak bir görüntü varmış da o görüntüyü bir türlü gözünün önünden silemiyormuş gibi bakıyordu.

“Ne?” diye korkuyla sordu Necdet Usta. İrfan’dan yanıt gelmeyince ciddi olarak tedirgin olup kekeledi ve “N-ne var?” dedi tekrar.

Kalktılar. Bereket ısrar etmedi İrfan, oturalım diye tutturmadı. Belki de oda bıkmıştı buradan. Meyhaneden çıkıp yürümeye başladılar. Necdet Usta bir şey söylemiş olmak için;

“Kendine doğru düzgün elbiseler almalısın. Leş gibi bu kılık” dedi.

“Altısından sonra alırım belki. “Sevemez kimse seniiiiiiii!”

“İrfan yapma bunu,” dedi Necdet, iyice canı sıkıldı.

Gecenin ikisiydi. Tahir Caddesine çıkan ara sokak bariton sesle doluverdi birden. Anında, apartmanlar kendilerine yer açmak için, pencere kanatlarını daralmış insanların kolları gibi gerip, bu sesi göğüslemeye çalıştı.

Çöp kamyonu geçmemişti. Varillerin çevresindeki başıboş kediler ve köpekler bile sesten yer kalmadığı için kaçıştılar.

Sokak lambasının dairesi içinde iki kişi. Bir tanesi Kestane Bar’a giden bir tarafı Bakkal Nuri’yle Terzi Hikmet’in dükkânlarının önünden geçen karanlığın çevrelediği ışık dairesi… Camlara üşüşen sokak sakinlerinin gördüğü buydu. Kedilerse yalanacak parlak renkli bir sıvı gibi yere saçılmış ışıktan ve çöp bidonundan uzak durmak zorunda olduklarını hissettiler. Mamalarını çiğneyen bu kocaman ve sert patilerin can yakıcı olduklarını öğrenmişlerdi.

“Yediremiyorum ağbi” dedi İrfan, şarkı söylediği sesle. “Olmaz böyle bir şey! Kendimi pösteki edip ayaklarının altına sereyim, ayağının türabı olayım, o beni istemesin! Bana yapılır mı bu? Yapılır mı Necdet ağbi ya?”

Ağabey demeyip sözcüğü kısa kesiyor, ğ yi gırtlağında iyice fokurdatıyordu. Bu onun olağan konuşması değildi ve gözlerini dikmiş söyleniyordu. An gelip hayalindekine savuracağı bir yumruğa karşı tetikte duran Necdet Usta bir eliyle de İrfan’ın kolunu teselli etmek için sarsıp duruyordu.

“Vallahi anlamıştım kız meselesi olduğunu.E, bütün gece sustun, şimdi sokakta avaz avaz bu konuyu mu konuşacağız oğlum? Akıllı ol biraz. Akıl sepetini yanından ayırmayacaksın hiçbir zaman.”

“Akıl sepetinin sapı deliliktir Necdet Ağbi. Delilik olmasa aklı nasıl taşırsın? Sevemez kimse seniiiiiiii!”

Karanlığa sığınmış bir kedi, İrfan’ın korkutucu burun deliklerini, bağıran ağzını ve ışık geçirgen gözlerini, onların gerisinde beşinci kattaki bir ayrıntıyı gözlüyordu. Işıklarını karartmış, perde arkasından sokağa bakan gözlük camları… Bu gözler, aşağıdaki ayakkabıların burnunun, omuzlarından önce doğru çıktığını, kibrit çöplerinin sağa sola hareket ettiğini görüyordu. Hararetle konuşanın ve şarkı söyleyenin tepelerindeki dazlaklarıyla alay ediyordu. Gafil avlanmışlardı. Karşıdan görünüş için harcanan çaba yukarıdan bakış için çaresizdi.

İrfan kendi göğsünü yumrukladı; “Sevemez kimse seniiiiiiii!” Boğazından gülle gibi fırlayan ses, sokağı, apartmanları, top ateşine tutuyordu. Her mısradan sonra epey duruyor, düşünceli kafasını sallayıp sonra sürdürüyordu:

“Benim sevdiğim kadaaaar! Sevgilim seeeen olmasaaaan! Yaşamak neye yaraaaaar? Ne yapacağım ben Ağbi? Çiçek mi ekeceğim? Necdet Ağbi? Yedirdi bana deniz kestanelerini!” Havaya doğru bağırdı; “Seni sevdim diye bu deniz kestanelerini yedirdin bana!”

Başını yukarı kaldırdığında bu kere dazlağını kedi gördü. Yukarıdan ise çaresiz ve aç bir yavru kuş görüntüsü veriyordu, kesik böceksi hareketleri kedilere çok korkutucu geliyordu ama. Üzüntüyle ciğerlerini şişirip sürdürdü şarkısını: “Sevgilim seeeen olmasaaaan! Yaşamak neye yaraaaaar?”

“İrfan” dedi Necdet “Ayıp oluyor, herkes camlara çıktı.”

“Ben saçının telinden o yuvarlacık topuklarına kadar vurulayım, sen bana deniz kestaneleri yedir ha?!  Yaşamak neye yaraaaaar?”

Yüreğinin derinliklerinden, kıskançlık, ilgisizliğin yarattığı düş kırıklığı, ağzından şarkı olup fışkırıyor, insanları apartman camlarından yarı bellerine kadar dışarı sarkıtıyordu. Kediler aşırı ses yüzünden rahatsız, kulaklarını kısıp biraz daha köşelere siniyor, Necdet’in zayıf fıs fısları bu yangın karşısında çaresiz kalıyordu.

“Yapma İrfan, böyle sokak ortasında bağırmakla kızın sevgisin kazanacak değilsin. Ağır ol biraz. Etrafı rahatsız ediyorsun. Polis molis çağıracaklar. Gece yarısı karakollarda, başımız derde girecek oğlum…”

“Sakin olamam ağbi! Necdet Ağbi! Yerlerde süründürdü beni! Yerlerde!.. Yalnız seni düşünüüüüür! Yalnız seni yaşarıııım! Gördüğüm anda anlamıştım zaten, biliyor musun?  Boku yedim ben, dedim, biliyor musun Necdet Ağbi. Yaktı kavurdu beni o kızıl saçlar!”

“Boya kızılı!” diye küçümsedi Necdet, berbat hissediyordu kendini, bir tanıdık falan varsa diye içi daralıyordu.

“Boya kızılı değil ağbicim. Sahici kızıl bu! Giritli ah! O boy, o pos, o endam! Bir yürüyor ki barsaklarımı söküp alıyor Ağbi! Böylesi görülmüş değil! Seni sevmekten değiiiiiiil ! Yapma etme, gitme diyorum, götürüyor barsaklarımı çekip! Kaybetmekten korkarıııııım!  Barsaklarımı n’apiyim Ağbi, onu kaybetmekten! Yedik bir kere bu deniz kestanelerini! Bir gülüyor Ağbi, bir kahkaha atıyor, şekere dalan sssinek gibiyim, anlamıyorsun! Yapma diyorum, böyle gülme. Yerlerden topluyorum barsağımı, ciğerimi darma dağınık oluyorum yau! Ah yedim ben o deniz kestanelerini yok çaresi… Tabii ki gönlümle seviyorum, Necdet Ağbi, sakatatçı mıyım ben? Acı çekiyorum diye… Yani sen anla halimi!”

“Güzelse güzel, sende gönlü yok be oğlum, kdyver gitsin.”

“Bir fistan giyiyor; su. Aktı akacak üstünden. Aktı akacak ki günaha sokacak adamı! Sevemez kimse seniiiii! Benim sevdiğim kadaaaar!  Annemgillere söyleyelim, sen de destek var bana, yengeyle falan gidin isteyin bana. Babam rahmetli göremedi ama…”

“Tamam. Bu hafta yetişmez. Haftaya muhakkak gideriz.”

“Haftaya mı? Ayın kaçı oluyor haftaya?”

“Beşinden, altısından sonra.”

“Olmaz Ağbi. Ayın altısından sonra anlamı yok ki!”

“Niye? Nesi var gelecek haftanın?”

“Gidecek Ağbicim, gidecek. Yedirdi bana deniz kestanelerini, çekip gidecek. Nasıl yemeyeyim Necdet Abği? Gözüm, görmesin tamam ama gözümün önünden gitmiyor ki haspa! Yaşamak neye yaraaaaar?”

“İrfan, oğlum, tut kendini biraz. Böyle koyverme. Koskoca adamsın. Yakışıyor mu bu sümüklü oğlan tavırları canım?”

“Tutamam kendimi ağbi, içim yanıyor diyorum sana! Duysunlar! Rezil de olayım mezir de umurumda değil, yemişim ben deniz kestanelerini, hayır eder miyim hiç? Ulan parası olan adamda böyle sevda olur mu zilli? Bir kere o adamın saçı olmaz! Kuşu uçmaz, kervanı tar-u mar… Çöl olur o çöl! Şşş Necdet Ağbi, bak yoksa bunun zengin mengin bir vay vayı falan mı var? Kim bilir belki başkalarına da deniz kestaneleri yedirmiştir bu?”

“Bilmiyorum. Belki vardır, belki yoktur Ama sen susmazsan polis bir deniz kestanesi yedirir ki bize, ikimiz de beğeniriz. Yapma, hadi yürü gidelim, yengen bekliyordur beni. İçim daraldı yahu! Nereden beladan sana olur içelim dedim. Sen nerenle içtin bu zıkkımı be oğlum? Sonradan vurdu seni?”

“Her an seni düşünüüüür! Her an seni yaşaaarııııım!”

“İrfan, bak ne diyeceğim; şimdi sen git yat, kafanı topla biraz. Sonra alırsın kızı karşına, konuşursun, belki kabul eder.”

“Etmezzzzz ağbicim, etmez. Çayırın rüzgârı kadar gamsız…”

“Canım nereden biliyorsun? Hiç sordun mu?”

“Seni sevmekten değiiiil! Kaybetmekten Korkarııııım! Tabi ki konuşmadım. Nasıl konuşabilirdim ki bu içimdeki deniz kestaneleriyle? Bilmem ne fakültesini bitirmiş, bilgisayarla haşır neşir, su gibi kız. Etrafı su kuşu dolu Ağbi. Bana düşen deniz kestaneleri!”

Sokaktaki herkes uyanıktı. Ama hiç kimse polis imdatı aramayı aklından geçirmemişti. Balkonlardan, pencerelerden ve perde arkalarından yutarcasına dinledikleri öykünün devamını merak ediyorlardı. Kadınların bazıları bu tutku karşısında gizli gizli ağlamaya başlamış, bazı erkekler sigara yakmıştı karanlıkta.

Üst katlardan görünen, abartılı el kol hareketlerine karşın konuşmalarının anlaşılmamasının yarattığı şeffaf duvar duygusu bir anda yırtıldı; İrfan şarkıya baştan başladı. Hiç kesmeden sonuna kadar o harika sesiyle şarkısını okudu. Ezgi parçacıklarının delik deşik etmediği bir karış duvar, tek bir yürek kalmadı. Su gibi kimi kere coşkulu ve güçlü, kimi kere sessiz ve işgal edici her köşeye sindiler.

Derin bir sessizlik oldu; kimsecikler yokmuş gibi. İrfan’a uzayda tek başına kalmışlık, hiçlik duygusu veren bir sessizlik. Sonra bir alkış tufanı koptu. Yukarıdan aşağıya konfeti olup yağdıkça yağdı…  Apartmanların sıkıntıyla açılmış gibi duran pencere kanatları şimdi kucaklamak için duruyordu karanlıkta.

İrfan yukarılara, karanlığa doğru baktı. Efendiden bir şey isteyecek oldu, ağzı açılıp kapandı, sustu. Başını önüne eğip kıpırtısız kaldı. Kedi efendiden tüm korkusuna karşın cesaretini toplayıp bir parça tavuk kemiği kaptı götürdü. İrfan tam bir şey diyecekti ki, uzun sarı saçlı bir travesti başka bir karanlık sokaktan çıktı. Yalpalayarak gelip sokak lambasının altında durdu. Yüzüne düşen sarı saçlarını edalı arkaya attı. Makyajı akmış, burnu kanıyordu. Çatallı sesiyle dili dolaşarak yukarıdan aşağı tüm kadınların duygularını dillendirdi: “ Şşş, aslanım” diye seslendi. “Beni sev sen beni! Bana ver o deniz kestanelerini emi!”

“Ulan Cansu! Ne dedin sen elin adamına?!”

Cansu, çömelmiş, lamba direğine sırtını dayamış İrfan’dan gözlerini ayırmadan:”Deniz kestanelerini yiyeceğim dedim!”

“Sen nasıl yersin elin adamının deniz kestanelerini ulan ben varken?”

“Ne oluyor yahu?” dedi Necdet, paniğe kapılarak.”Nereden çıktı bunlar şimdi? Dur kardeşim, olup biten bir şey yok”

“Karışma sen babalık!”

Böyle dedi adam ona, ağzını yamultmuş, bir gözünü kısmış ve bir omzunu çarpıtmıştı. Herkesin gözü önünde olup bitti her şey. Dizleri üzerinde yataklarında durup dirseklerini pencere pervazlarına dayamış olanlar da gördü, kediler de, perdelerin arasından bakan gözler de. Kediler çığlığı duydu, göz ağzın açıldığını gördü. Kediler yere saçılmış kama yalanması imkânsız ışığın ve mamaların arasına düşen yaratığın yere çarpan sesini ve ağzından burnundan fışkıran kızıl sıvıyı gördü, en üst kattaki göz ise bir bilgisayar oyunundaki karakterlerin, ışık demeti içinde kandamlalarını sıçratarak düştüğünü. Çöplerin daha da yayıldığını…

Travestinin arkasından gelip ona bağıran adamın elindeki bıçak tak diye düştüğünde herkes hala camlardaydı. Sesi de duydular gerçekten. Necdet-kimi bilmiyor- durdurmak için hamle yapacakken duraksamış donup kalmıştı. Cansu düşüverdi yere, boş bir beden kılıfı, bir peruktan ibaret yığıntı… İrfan çömeldiği yerde, deniz kestaneleri yüzünden yutkunup duruyor “Çayırın rüzgârı kadar gamsız o,” diyordu kendi kendine, “Sen ona ne bakıyorsun of!”

Necdet Usta, çaresizce ellerine baktı. Vücudundan alevler çıktığına yemin edebilirdi, bu yüzden iki meşale olup uzanmış ellerine baktı. Kaçıp gitmemek için tuttu kendini. Ömrünce bir sokak lambasının altından geçerken bu sahneyi anımsayacaktı. Tekir kedinin kuyruğunu da…

Yayınlayan

serapgokalp

Bursa doğumlu. Bir süre devlet memurluğu yaptı, istifa ederek otomotiv, gıda, tekstil, çelik, inşaat sektörlerinde değişik görevlerde çalıştı. İlk öyküsü Edebiyat-81 dergisinde 1983 yılında, daha sonra Yeni Olgu, Kıyı, Öner Sanat, Karşı, Yaklaşım, Yazko, Papirus, Agora, Türk Dili dergilerinde yayınlandı. Sonraki yıllarda; İle Dergisi, Patika Dergisi, Anafilya, Havuz, Öykü Teknesi, Sözcükler, Notos, Kurşun Kalem, Kar, Dünyanın Öyküsü, Kitaplık, Gösteri dergilerinde öyküleri, inceleme yazları yer aldı. İlk öykü dosyası Böcek Cinayetleri’dir. Ancak yayıncı tarafından yıllarca bekletilip basılmadığı için dosyayı geri almış ve imha etmiştir. İkinci dosyası Astak Kum Saatinde Akarken adlı kitabı, 2002 yılında Sistem Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Otuz sekiz yeni öyküsü 267 sayfalık bu ilk kitapta yer aldı. İkinci kitabı Kulak Misafiri, 2009 yılında Pupa Yayıncılık tarafından basıldı. Ödüllü öykülerinin yer aldığı bu kitabı Orhan Kemal Ödüllü üçüncü kitabı Tuz Saraylar izledi. 2010 yılında İlya Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Dördüncü kitabı Pirana Kahkahaları 2017 yılında Kanguru Yayınları tarafından yayımlandı. Kişisel kitapları dışında Anlatılan Bizim Hikâyelerimiz, Çığlık, Mübadele Öyküleri, Öykü Dostluğu, Kadınların Ruh Acıları, Öyküden Çıktım Yola-252 Yazardan Minimal Öyküler, Gurbet (Almanya, Gökyüzü Yayınevi Seçkisi) Tanzimattan Günümüze Rumeli Motifli Öyküler seçkilerinde öyküleri yer aldı. Kadın Yazarlar Derneği Yayını, Kadınlar Edebiyatla Buluşuyor adlı projede öykü atölyeleri düzenleyerek aynı adlı yapıtta ve yine Kadın Yazarlar Derneği Yayını olan Söz Kesmek, Kına Yakmak, Nikah Kıymak adlı kitapta incelemeleri, yayınlandı. Öykü kitapları dışında Kalp Krizi, Bu Gece Uyku Yok Çünkü ve Buket Başaran Akkaya ile ortak oyunlaştırdıkları İki Çığlık, İki Türkü, Bir Ağıt adlı oyunları bulunuyor. Serap Gökalp’in bir öyküsünden oyunlaştırılan bu oyun Devlet Tiyatrolarına kabul edildi. Çalışmalarından Fadime Hanımın Işığı adlı öyküsü Petrol İş Sendikası – Kadın Öyküler Yarışmasında 2007 birinciliğini, Sisin İzi adlı öyküsü, Madenci Öyküleri Yarışması 2007 ikinciliğini, 16/24 Vardiyası adlı öyküsü, Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması 2007 üçüncülüğünü kazanmıştır. 2009 yılında Tuz Saraylar adlı dosya ile katıldığı öyküleri Orhan Kemal Ödülü ikinciliğini almıştır. Metin incelemelerini dergilerde, internet edebiyat siteleri ve edebiyat etkinliklerinde, paylaşmaktadır. Halen ÇYDD Bodrum şubesinde ve Bodrum Kent Konseyi, Kültür Sanat Meclisinde gönüllü olarak çalışmakta öykü atölyeleri düzenlemektedır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s