Bir zamanlar “mektup” denen bir şey vardı.

Yazılarını ve kitaplarını izlediğim, okumaktan zevk aldığım, tanışma fırsatı bulduğum M. Sadık Aslankara’nın 2009 yılında köşesine taşıdığı taşrada yazar olmak üzerine bir mektubum. Buradan bir kez daha onu selamlayarak…

BANA GELEN MEKTUPLAR; Serap Gökalp

Sayın Aslankara,

Bu haftaki yazınızı yine keyifle bu kere birazcık da kendime sevinç payı çıkararak okudum. Sizin anımsattığınız,  Nasrettin Hocanın sözüyle durduğum yerden bir bakışı sizinle paylaşmak ben de sizi bir mektupla selamlamak istedim.

Taşra, görevliye ; “dayımla geldik” diyen sıkılgan delikanlının, “dayın kim?” sorusuna “annemin erkek kardeşi” diye cevap verdiği yerdir.

Bursa,  bizim çocukluğumuzda Türkiye haritası üzerinde dumanı tüten, çatısı kırtıklı dikdörtgenler çizip böbürlenerek “burada sanayi gelişmiştir” denilen yerdir. Deri üretiminde önemsenecek payı olan,  tabakhanelerin dayanılmaz kokuları, sıçanları arasında emekçilerin alın teri döktüğü, havalandırması olmayan kamu taşıtlarıyla insanların taşındığı bir kenttir.

Kışın yağmur getiren güney rüzgârı Notos, mitolojiden sıkılıp sanayi bölgesinin üstüne çöreklenir bazen. Fabrikaların “sireneleri”, işçileri çağırırken, “yağmurdan ağırlaşmış sakalıyla uçan, alnında bulutlar yığılmış”  Notos’la selamlaşırlar. Fabrikalar hiçbir zaman yorulmazlar. Onların sonsuz devinimini sağlayan vardiyalar, işçilerle yenilenir; işçiler parayla, para yine yeni işçilerle. Çalışanlar daima güçlü olmalıdır; karnı aç ama gözü tok. Yeni vardiyalara hazır olmalıdır; uykusuz ama güçlü. Bunun için yenir, uyunur, yeni işçiler yetiştirmek için çiftleşilir. Var oluş nedenleri fabrikayı beslemektir; onlar para kazandıklarını sanırlar. Fabrikanın var oluş nedeni, birinin düşlerini gerçekleştirmek içindir; üretim yapıldığı sanılır. Biri düşlerim gerçekleşiyor sanır; yaşamı bu uğurda tükenmektedir. Çekiçler; kumanda düğmeleri, yeni ellerce teslim alınır. Metal ve betondan oluşan dev, bir an yorgun düşse bile çabucak toparlanır. İşlikler, ter, kimyasal, pres sarsıntıları, kaynak şimşekleri, çeyrek paydosları, vardiya sesleri,  beyaz sabun, yamulmuş soyunma dolapları, kararmış yer karoları, çiş kokusu, aynada taranan jöleli saçlar, kıllı erkek bedenleri, kadın kokusu, yemek, metal, telefon, forklift, ısıl işlem, kalite kontrol, baret, boya, tutkal! Fabrika! Fabrika! Fabrika!

Pis kokulu sisler içinde oradan oraya seken işbaşı düdükleri, servis arabalarından dökülen, göz kapakları inik tırtılları işçilere dönüştürür. İşçi yutan kapılarsa her yutkunuşlarında saat kartlarının sinyalleri çınlar.

Tarım ve beden işçileri iş bekledikleri yerde gün doğmadan öbek öbek toplanırlar. Seçilmeme, o gün aç kalma korkusuyla gündelik işler için taşıtlara saldırdıkları o karmaşayı izler, utanırsınız.  Ama Bursa, hala gizemli bir kenttir. Birinci derece deprem bölgesinde olup yatırların kenti koruduğuna inanılır.

Karları katırlarla İstanbul saraylarına şerbetleri soğutmak için taşınan Ulubuzluk,  kayak cennetine dönüşmüş, Apollon kelebeklerinin, sokak bozacıları ve yoğurtçularının, küfe yapan ustaların, ipek böceğinin nesli tükenmiştir. Sokak çeşmeleri tümden kurumuş, şişe suyuna tutsak su şehrinin, yeşili de yalnızca broşürleri süsleyen görüntü parçacıklarıdır.

Geçmişimize hala meraklıyız evet. Ama şehrin düşman işgalinden kurtuluşundan çok fethini kutlamayı sever olduk. Dünden günümüze değişmeyen az ayrıntıdan biri nargile keyfidir. Nargilenin fokurdayan suyuna derin derin bakıp ağır laflar etmeyi severiz; “Memedgillerin gelin hâlâ gebe değil, kısır mı ne?”

Taşrada neler yazılır?

Cumhuriyetin anıtı olmuş Merinos Fabrikası yerle bir olurken kahrolup,  kaleme kâğıda sığınırsınız.

Açık hava tiyatrosunda Kuğu Gölü “gösterisini” (balesini değil çünkü yer dar) izlemek için gelip, gösteri boyunca yanındaki torununa “bak abla ne yapıyor” “ağbi nasıl hopluyor” diye anlatan, hışırtılı naylon torbalardan kıtırtılı çerezler yediren büyük anneye gülümser, bunu aklımda tutayım dersiniz.

Kaplıcada natırın insafsızlığına mı, kendi akılsızlığına mı kızacağını bilemeyip deriniz yüzülürken kubbeye yükselen buharları ve sabrı yazabilirsiniz.

Hafta sonları sorunlarını, kirliliği tescilli Marmara’ya bırakanlara veya Uludağ piknik yerlerinde mangal dumanında yelpazelemeyi yeğleyenlere katılabilirsiniz.  Türlü kımıltılar, açılan bira kapakları, çocuk ağlamaları, bardaklarda dönen çay kaşıkları, dondurmacı çanları… “Pişmedi mi şu etler hala yahu?” sahnelerini biriktirebilirsiniz.

Tatil yörelerinde, gece yürüyüşleri sırasında sokakta satılan salatalık ve haşlanmış mısır, kebap kestane yemeyi sevmektir. Rüzgâra karışıp gelen şarkılara parmağımızı havaya vurarak katılmaktır. Bu şarkı Müzeyyen Senar’ın “Sevdiğim Zülfünü Kimler Tarıyor’”u ise içinin sızlamasıdır. Bunu da yazarsınız bir gün.

Cinayet, yoksulluk, yitirilen işçi hakları, selde sürüklenen, lodosta çatıları uçan evler, Kırım’dan, Kongo’dan gelen kenelere rağmen evinizden bile çıkmadan, komşu hakkıdır, diye karşı daireye bir tabak yemek götürmek öyküdür…  Üst komşu temiz çamaşırlarımızın üstüne paspas silkince küsmek, ama bayramda baklava yiyerek barışmak, başka bir öykü.

“86’da gelme göçmenim, tekniker diplomam var, temizlikçi arıyormuşsunuz,” diyen kadının romanını bir öyküye  sığdırmak için günlerinizi gecelerinizi tüketirsiniz.

Burada öykücü olmak, tek başınalık değil görkemli kalabalıkla yaşamak,  söz, insan, olay seli içinde akıntıya karşı alabalık olup yüzmektir. Öykü sizi bulur.  Biz büyük kentin yazarı gibi tek bir göze dönüşüp kıvrılıp içimize yönelemeyiz. Öykülerin kanat vuruşları her zaman alnımızda,  çevremizdedir, rahat edemeyiz.

Taşrada yazmak “biz” labirentinde gezme becerisi, İstanbul’da “ben” labirentinde gezme becerisidir.

Mudanya’da “bir bardak rakıda buz oldun mu”  enflasyon da neymiş? Hani peynir, hani kavun?  Denizde yüzen kâğıt peçeteler, pet şişeler mi varmış, aman canım ne gam,  varsın olsun…

Ya işte böyle Sayın Aslankara. Bu iletiye başlarken amacım öykülerimize “kulak misafiri” olan, yazılarını her zaman bir fincan orta şekerli kahveyle okumayı sevdiğim, yazarlarımdan birine, benden bir fincan kahve niyetine küçük bir söyleşi sunmaktı. Ama bu mektubu sonuna kadar okudunuzsa eğer, ben bu yazma işini sevdiğim kadar, okunmayı da hak ediyorum demektir. Adımıza sıkıntılarımızı seslendirdiğiniz için teşekkürler. Ferah kahvelerimiz, gönençli yarınları müjdeleyen fallarımız olsun. Çünkü burası öngörülerin, düşlerin ve tasarıların alt üst olduğu bir yer… Bursa’dan selam olsun…

Serap Gökalp

30 Mayıs 2009/Bursa

Yayınlayan

serapgokalp

Bursa doğumlu. Bir süre devlet memurluğu yaptı, istifa ederek otomotiv, gıda, tekstil, çelik, inşaat sektörlerinde değişik görevlerde çalıştı. İlk öyküsü Edebiyat-81 dergisinde 1983 yılında, daha sonra Yeni Olgu, Kıyı, Öner Sanat, Karşı, Yaklaşım, Yazko, Papirus, Agora, Türk Dili dergilerinde yayınlandı. Sonraki yıllarda; İle Dergisi, Patika Dergisi, Anafilya, Havuz, Öykü Teknesi, Sözcükler, Notos, Kurşun Kalem, Kar, Dünyanın Öyküsü, Kitaplık, Gösteri dergilerinde öyküleri, inceleme yazları yer aldı. İlk öykü dosyası Böcek Cinayetleri’dir. Ancak yayıncı tarafından yıllarca bekletilip basılmadığı için dosyayı geri almış ve imha etmiştir. İkinci dosyası Astak Kum Saatinde Akarken adlı kitabı, 2002 yılında Sistem Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Otuz sekiz yeni öyküsü 267 sayfalık bu ilk kitapta yer aldı. İkinci kitabı Kulak Misafiri, 2009 yılında Pupa Yayıncılık tarafından basıldı. Ödüllü öykülerinin yer aldığı bu kitabı Orhan Kemal Ödüllü üçüncü kitabı Tuz Saraylar izledi. 2010 yılında İlya Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Dördüncü kitabı Pirana Kahkahaları 2017 yılında Kanguru Yayınları tarafından yayımlandı. Kişisel kitapları dışında Anlatılan Bizim Hikâyelerimiz, Çığlık, Mübadele Öyküleri, Öykü Dostluğu, Kadınların Ruh Acıları, Öyküden Çıktım Yola-252 Yazardan Minimal Öyküler, Gurbet (Almanya, Gökyüzü Yayınevi Seçkisi) Tanzimattan Günümüze Rumeli Motifli Öyküler seçkilerinde öyküleri yer aldı. Kadın Yazarlar Derneği Yayını, Kadınlar Edebiyatla Buluşuyor adlı projede öykü atölyeleri düzenleyerek aynı adlı yapıtta ve yine Kadın Yazarlar Derneği Yayını olan Söz Kesmek, Kına Yakmak, Nikah Kıymak adlı kitapta incelemeleri, yayınlandı. Öykü kitapları dışında Kalp Krizi, Bu Gece Uyku Yok Çünkü ve Buket Başaran Akkaya ile ortak oyunlaştırdıkları İki Çığlık, İki Türkü, Bir Ağıt adlı oyunları bulunuyor. Serap Gökalp’in bir öyküsünden oyunlaştırılan bu oyun Devlet Tiyatrolarına kabul edildi. Çalışmalarından Fadime Hanımın Işığı adlı öyküsü Petrol İş Sendikası – Kadın Öyküler Yarışmasında 2007 birinciliğini, Sisin İzi adlı öyküsü, Madenci Öyküleri Yarışması 2007 ikinciliğini, 16/24 Vardiyası adlı öyküsü, Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması 2007 üçüncülüğünü kazanmıştır. 2009 yılında Tuz Saraylar adlı dosya ile katıldığı öyküleri Orhan Kemal Ödülü ikinciliğini almıştır. Metin incelemelerini dergilerde, internet edebiyat siteleri ve edebiyat etkinliklerinde, paylaşmaktadır. Halen ÇYDD Bodrum şubesinde ve Bodrum Kent Konseyi, Kültür Sanat Meclisinde gönüllü olarak çalışmakta öykü atölyeleri düzenlemektedır.

“Bir zamanlar “mektup” denen bir şey vardı.” için 2 yorum

  1. Serabım sen okunmayı hak ediyor değil ÇOK ÇOK HAK ediyorsun. Dostluğundan, kaleminden çok şey öğrendim senden. Kalemin hiç susmasın.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s