Geçmişin Çanakları

Kafam su dolu kırmızı bir balon ve görünmez bir el balonu sıkıştırdıkça su çeperleri zorluyor. Çarpıntıdan ölebilirim yada her an soluksuz kalabilirim. Bu haber tam bir sarsıntı. Deprem. İnanılır gibi değil. Yüzüm alevler içinde. Saç diplerim kavruluyor. Bütün bu ısınmanın nedeni tek bir soru körüğünün aniden çalışmaya başlaması. Hakkı Bey’e nasıl anlatacağım? Söze nasıl başlayacağım? Sen yirmi yıldan fazla adamla evli ol, bir şey söyleme… Sonra al karşına de ki; böyle, böyle. Kızmaz mı? Aman Allah’ım! Beni kapı dışarı bile edebilir. Neden söylemedim sanki? Hakkı Bey, bu gün birileri geldi diyeyim. Yok, yok öyle olmaz. Önce yemeği sakince yemeliyiz. Ben şimdi bu etli pilavın yanına bir de zeytinyağlı taze fasulye yapayım; sever. Bir de ezo gelin çorba. Daha akşama vakit var. Hatta önce sütlaç yapayım ki yemek saatine dek soğusun. Sütüm var. Var değil mi? Var. Şu büyük tencerede yapayım; çocuklar ikişer kâse yesin. Sütlacı çok severler. Yemek pişirmek şefkat işidir. Sevginin bir gösterisidir. Bir annenin pişirdiklerini çocuklarının iştahla yemesiyse teşekkür anlamına gelir. Bir şey söylenmesi gerekmez. Zaten kimsenin teşekkür etmek pek aklına gelmez ya… Bana diyecek ki; bunca sene baktım sana, böyle mi teşekkür ediyorsun? Ah beni kapı dışarı eder de çocuklarımı da göstermezse? Kaç bardak şeker koyacaktım? Hah şurada tarifi vardı. Bakmalıyım, çünkü aklımdaki tüm yemek tarifleri buhar olmuş… Hiçbir şey olmamış gibi karşılarım. Yemeği yeriz. Birer kahve pişiririm. Çocukları öteki odaya gönderirim. Tembihlerim; gelmezler. Hakkı Bey’in bağırtısından uyuyabilirlerse uyurlar. Kim bilir bana ne diyecek? Gözümün önüne geliyor şimdi. Bir kere suçlayacak o kesin. Nihan’ın dediği gibi; o kesin. Onlar da aynı sarsıntıyı geçirdiler zavallı yavrucaklar. Böyle birden bire… Derim ki Hakkı; pirinçler de yumuşamamış daha, ben bu arada fasulyeyi halledeyim. Düdüklü tencerede on dakikada pişer. Derim ki Hakkı Bey, bak biz bunca yıldır bir yastığa baş koyuyoruz. Benden bir şikâyetin oldu mu? Benim nasıl birisi olduğumu… Ama böyle sorarsam, “ne şikâyeti, nereden çıkarıyorsun şimdi?” diye gürleyecek, başka bir şey demeli. Ellerimin titremesi de dursa… Yoksa bıçağın yüzü fasulyeler yerine parmağımı görüverecek. Şimdi bir de doktorluk olursam hiçten anlatamam. Ah nasıl kalkacağım bu işin altından Allah’ım? Sen bana gayret ver… Dünya üstüme,  üstüme geliyor. Hakkı Bey, diyeyim, seni sever sayarım. Çok şükür bir eksiğimiz yok. Ben de sana iyi hanımlık ettim. Şimdi hanım deyince büyüklendiğimi sanıp sinir olmasın? Karılık mı desem ki? Bu da bana kötü geliyor. O bana kızdığında karı der ya… Devamlı da kızgın ya… Nikâh memurunun, sizi karı koca ilan ediyorum demesi bile sevimsiz gelir bana. Başka nasıl desin ki adam? Pirinçler olmuş. Sütle şeker de hazır, tamam. Ah burası da çok fazla sıcak oldu. Şu  pencereyi… Ayyy! Bak gördün mü yaptığını aptal kadın! Kırılıp kaybolanlara Hakkı Bey çok kızar. Takımı da bozduk. Bunu başka bir zaman uygunca söylerim. Sütlacı taşırmayalım. Pirinç unu nerede?  Hah! Hakkı Bey diyeyim, sana söylemem gereken bir şey var. Daha önce söylemeliydim ama yapamadım işte. Lüzumu da yoktu. Bunu duyduğumda- hangi çanaklara koysam sütlaçları acaba?- Bunu duyduğumda sarsılacağından eminim, belki o yüzden… Adeta tepeden inme. Bana da tepeden inme oldu inan bana.- Taze fasulyenin domatesi bol olursa iyi oluyor. -Biliyorsun yaşam beklenmedik olaylarla dolu. Sen demez misin; bu kapıdan çıkıyoruz ama dönüp dönmeyeceğimizi Allah bilir. İnan ki haklısın, şu hayat ne sürprizlerle dolu… Bak Pembe Hanım var ya, bitişikteki Bilgiç apartmanında kızıyla oturuyor. Kız biraz eserli hani, uyuşturucu bağımlısı mı ne bu gün öldürüvermiş annesini. Bir de radyonun birine telefon etmiş canlı yayında itiraf etmiş her şeyi… Ne yapayım işte böyle… Bu soğanlar da amma acıymış, gözlerim kendini yuvalarından atacak. Aman sakın Hakkı Bey’in karşısında ağlamayayım. Böyle şeyler konuşurken ekseri ağlamaklı oluyorum. Çünkü ne vakit bir şey konuşmaya kalksam böyle ciddi,  bağırtısından içim kalkar ve kendimi bir yanardağ eteklerinde lavları beklerken bulurum. Gözyaşı onu adam akıllı sinirlendirir; salya sümük konuşma benimle, der. Zaten böyle bir konu ağlarken söylenmez. Güçlü ve kararlı olmam lazım. Benim gibi zayıf ve çaresiz birinin böyle bir tutuma girmesi pirinç tanesinin karıncaya dönüşmesi kadar imkânsız ama… Bu yüzden korkmuyor muyum zaten? Tek başına bir pirinç tanesi evli olmadan nasıl yaşar? Yok canım daha neler. Kolaydı hemen kapıyı göstermek. Gitmem. İki yetişkin kızım var. Onlar bana arka çıkarlar. Hem bu yaştan sonra onu ayıplarlar; karısını sokağa…Tamam. Taze fasulye on beş dakika sonra hazır. Şimdi şu sütlaçları buzdolabına koyayım ki soğusun. Hakkı Bey’in diyeceklerini hesap etmeliyim. Hesap edince de kendi diyeceklerimden vazgeçiyorum. Böyle de olmaz ki. Ben ona şimdi ne kadar neyi söyleyeceğim ona karar vermeliyim. Bir de şu elim ayağım titremese… Üstüme temiz bir şey mi giysem? Bu sefer de “ne o, bayramlık giyinmişsin” deyip peşin peşin moralimi bozar. En iyisi onu fazla konuşturmamak. Bak Hakkı Bey, diyeyim, bu iş benim için hayat memat meselesi gibi bir şey. Ben bitirene kadar dinleyeceğine söz ver, kafamı dağıtma. Çünkü bu gün yaşadıklarımdan sonra bana inme falan inerse bu günah senin olmasın. Sakın bana öyle defol gibi laflar da etme. İnan olsun atarım kendimi trenlerin altına. Haber filmlerinde cansız bedenimi, sallana sallana sedyede taşırlar, gazetelerin üçüncü sayfalarında cesedimin fotoğrafının alt köşesine nüfus cüzdanımın fotoğrafını iliştirirler (o fotoğrafın da benimle bir ilgisi kalmış değil, değiştirmek lazım) görürsün. Benim gibi zavallı ve çaresiz bir kadının kapıları, pencereleri zangır zangır zorlayan, aç ve üşümüş hayata karşı evinin sıcaklığından başka yer yoktur ki… Hoş bu sıcaklık bir ejderhanın yanı başında ve ejderhanın ne zaman ateş kusacağı belli değil ama olsun… Zaten tüm bu olup bitenler… Çaresizlikten olmadı mı? Korkudan? Aman Tanrım en çok korkudan. Ne kadar da gençtim. Ama babamın sözleri bu günkü gibi aklımda; “Kız çocuğu evden çıktı mı, ancak cenazesi gelir baba evine. Al çocuklarını doğru kaynatanın yanına!” Ah bu laf söylendiği günkü kadar ağır ve keskin duruyor bırakıldığı yerde. Hele o sokakta kalma korkusu…  Her rüyamda partal giysiler içinde çöpler arasında yiyecek ararken gördüm kendimi. Evde daima yiyecek bulundurmam belki bu yüzden. Gri renkli rüyalar… Başka türlüsü mümkün değildi. Tek başıma çocuklarla… Fakir düştüm… Onların mutsuz ve düşkün olmamaları için… Ama duygularımı bu lime lime halinden kurtarmam gerek. Tüm tozlar silkelenmeli. Ama titremeyi kesmek gerek. Saat kaç? Gelmek üzere. Çocukları komşuya mı gönderseydim? Ya bana bir şey yaparsa? Biraz kolonya olsaydı… Yemekler tamam. Sofrayı hazırlayayım. Şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum, sofrayı hazırlayayım.

Desem ki, şimdi anlatacaklarım yıllardır içimde biriktirdiğim ve tüm gün, sen gelene kadar da evirip çevirdiğim duygularımı, şimdi senin ayaklarına seriyorum… Kendimi aşağılamış mı olurum? Bak Hakkı Bey, yıllardır uzaklarında dolanıp durduğum,-ama o oradaydı biliyorum- bir mayın tarlasından söz edeceğim sana. Bu gün olanlardan sonra geri dönülmez bir şekilde oraya girdim. Ne olacağını bilmiyorum ama karşıya geçmek zorundayım. Beni korkutan, benim yalancı olduğumu düşünmen ve acele karar verip… acele karar verip… Yok, böyle demeyeyim. Çünkü aklına getirmiş olurum yalancılık işini.  Bunu söylemekteki korkumun nedeni sadece yalan olarak algılanmayıp benim karanlık bir geçmişim, karanlık bir yüzüm olduğunu düşünmen.  Hatta insanların beni  yargılaması. Hakkımdaki görüşlerinin değişmesi. Yani yıllardır özenle bir arada tuttuğum çanaklara bir şeyler olması… Ama ne yaparsam yapayım, artık hiç kimse beni eskisi gibi görmeyecek ki… Anlatacaklarımı yanlış anlamandan korkuyorum. Yaşamak için herkesçe kabul edilecek bir yol bulmak zorundaydım. Beni anlıyor musun? Ama kandırılmış hissetmen… Eğer böyle hissedersen, bunca yıl yaptığım fedakârlığın boşuna olduğunu düşünürsem eğer…

ZİL !

Hikmet Pamukçu’nun  kafasında canlandırdığı birinin yüzüydü aslında kocasının yüzü.  Bu yüze Hikmet Hanım’ın korkmadan bakması, konuşması olanaksızdı. Ama şimdi  -sonunda-  farkında olmaksızın bir tür savunma geliştirerek, onu ikna etmek durumunda olduğu hiç tanımadığı bir yüz varsaydı ve öyle konuştu onunla.

“Bana kalırsa, yaşam tamamen rastlantı.” Bu çıkardığım ses farklı bir ses. Dudaklarımın çok ince olmasından mıdır nedir, konuşurken aşırı bükülmeler yapıyorum. Sesim tırtıklı, boğumları değişen bir krema sıkacağından kıvrım kıvrım çıkıyor hiç bitmeyecek gibi, havada kalıyor. Kendi sesimi bulmak için yutkunmam gerekiyor ve sakin olabilmek için bir süre gözümü belertip bakmak…

“Kemal’i biliyorsun. Hani sana anlatmıştım. Eski kocam; Orhan Ünal…”

“Ne olmuş eski kocana? Ne o yoksa ölmemiş de çıka mı geldi?”

Hikmet Hanım’ın sofrayı kusursuz kurmaya çalışmasında bir aşağıdan alma iletisi sezinlemekteyken, şimdi yemekleri tabağa koyuşundaki ve tabağı uzatışındaki kararlılığın yarattığı karşıtlık kocasını geriletti.  Hatta tabağındaki yemeği tuzlarken her zamanki kusur bulucu- yemek tuzsuz olmuş, sen de şu tuz işini beceremedin gitti- anlamı yüklenmiş o cümleyi söylemekten kaçındı.  Hikmet Hanım’ın; karşısında oturan bu kadının farklı bir yaşamdan çıkıp gelmiş hali tuz konusunu bastırdı.

“Bu mümkün değil… Vücudu öyle parçalanmıştı ki diktirmek için yüklü bir para ödemiştim morgdaki doktora.”

Hikmet Hanım bütün bir gün içini kemiren korkulu ve çelişik düşünceler etkisiyle, öyle bir bakışla baktı ki, Hakkı Bey, bu güne kadar hiç karşılaşmadığı bu bakış yüzünden ilk kez bocaladı ve ne yapması gerektiği konusunda ikilemde kaldı adam. Taze fasulyeye ekmeğini banarken karşısındaki hiç tanımadığı kişiden, bu yüzden de nasıl davranacağını belirleyemediği bu kadından, rahatsız olmuştu. Parmakları arasındaki ekmek lokmasını ağzına götürüp yuttu ama sonrasında çatalını kullanmayı yeğledi.

“Tamam, tamam, nereden çıktı şimdi bu iş?”dedi sabırsızca.  Bu rahatsız edici kadından bir an önce kurtulmak, eski Hikmet Hanım’ı sofraya geri getirmek niyetindeydi.

“Her zamanki saatinden birkaç dakika sonra evden çıkıp, her zamanki yolunun yerine başka bir yoldan gitmeyi tercih edince öldü o. Hep bunu düşünmüşümdür. Bir ekmek arabasının altında kaldı. Bilirsin ekmek arabaları sıcak ekmek yetiştirmek için nasıl davranırlar.”

“E, ne işimiz var şimdi bunlarla?” Cümlesinin içinde geçen her sözcük sonunda alt dudağını sarkıtıp biraz bekleyerek konuşmuştu.

“Hayır, artık olup bitenler siyah beyaz fotoğraflara benziyor zaten. Kâğıt gibi… derinliklerini yitirdiklerinden beri –iyi ki yitirdiler-derinlikleri duruyor olsaydı eğer, bunları taşımak mümkün olmayacaktı-daha soğukkanlı bakabiliyorum onlara bu şekliyle- Rastlantı demem bu yüzden. Ama şimdi uzun süre saklanmışlığın kasvetli kokusu bile başımı döndürüyor ve yine bir rastlantıdan söz edeceğim, lafı oraya getirmeye çalışıyorum. Rastlantıyla bir duygu yakalanıyor, peşine düşülüyor… “

Hikmet hanım’ın söylediği bu tümceler adamı irkiltti. Çok yıllar öncesinde kalmış bir kimliğin kendini ifade ediş biçimi yüzünden donup kaldı. Hakkı Bey aslında Hikmet Hanım’ın çok derinlerinde barındırdığı, kimi zaman sezinlenen bu kimliği birden bire pekâlâ bildiğini anladı. O kimlikten çekindiği için yaşamında daima saldırgan bir üslubu yeğlemişti. Küçücük bir şeyden ötürü bile alay ve bağırtı alt yapısı oluşturmak kolaydı.  Hikmet Hanım’ın sessiz ve boyun eğen duruşunun gerçekte çok ciddi bir çağlayanı gizliyor olmasından bu sözcüklerden sonra kuşkulandı. Gizlenen bir öfke yada saldırganlık değil, her zaman açık ve sızlayan bir yaraydı. Yaşam karşısında incinmeden duruyor olmasını bu boyun eğme kabuğunun sağladığını duyumsadı ve o an bunca yıldır, önemsememek ve kendini korumak için sığındığı öfke kabuğundan çok daha kalın ama altında çok farklı bir kimlik barındıran önemsememe ve kendini koruma sistemiyle burun buruna geldi. İkisi de birbirlerinin yeni taraflarını keşfediyor olmanın şokunu yaşamakla birlikte –roller aniden değişiyordu çünkü- anlamamış gibi yapmakta ayak diredikleri o nazik durum içindeydiler.

“Her neyse… Bu gün iki genç hanım geldi.  Tanıdığım insanlar değildi. Dikiş diktirmek için geldiklerini sandım…

“ Tencere satıcısıymışlar ve seni dolandırdıklarını düşünüyorsun. Kaç paramız gitti?”

“Hayır, yok böyle bir şey. Sadece zor bir durumu açıklamak için sözcük bulmaya çalışıyorum” dedi Hikmet Hanım.

“Hiç uğraşma doğrudan bas bıçağı karnına durumun. Kendisi patlayıp anlatsın” diye alay etti, sofradaki yiyeceklere bakışında zor durumun değil yemek tüketiminin birincil önem taşıdığı anlaşılıyordu. 

“ Dikiş için gelmemişler… “

Kadının söylediği bu üç sözcükte kesinlikle şu yada bu anlam yüklenmiş değildi. Tümce her zaman kullandığı sözcüklerden oluşuyordu. Ama adam varılmış bir sonuca ilişkin bir bildirimin genzini yakan kokusunu duydu.

“Benim… Onlar benim kızlarımmış… “

“Ne dedin?”Hakkı Bey’in sorusu ise kulaklarıyla ilgisi olmayan tamamen algısal bir soruydu.

“Bana öyle bakma. Şimdi bir şey söyleme ki anlatabileyim. Kimliklerini gösterdiler ve evraklarını. Öyküleri çok kısaydı. Çünkü yetiştirme yurdunda fazla bir şey biriktirememişler… Çok fakir düştük. Kemal öldükten sonra yani. Üç kızım vardı. Çocuklarıma bakmak imkânsızdan da öteydi. Mutsuz ve düşkün üç çocuk.  Kötü yola düşmekten çok korktum. Babam sen zayıf ve çerisiz bir kadınsın, kötü yola falan düşersen seni evlatlıktan reddederim, demişti. Ama üç çocukla beni istemedi. Kemal’in babası da istemedi… Hiç kimse. Tabi yeniden evlenme ihtimalim olan adamlar da. Terzilikten fazla kazanamıyordum. Sonra bir gün dikişlerimi bıraktım. Çocukların eşyalarını topladım. Üçünü de yetiştirme yurduna teslim ettim. İşlemler bittiğinde, babalarının ölüm kâğıtlarının kopyalarını, öteki belgeleri, karton kapaklı üç ayrı dosya yaptılar. Dosyalar ve çocuklar orada kaldı. Çıkarken sadece ayakkabılarıma baktım. Aynı ayakkabılarla morga gittiğimi, mezarlığa gittiğimi düşündüm o an. Bu ayakkabılarla ne çok, çileli yürüyüşler yaptığımı düşündüm onlara baka baka. Bir gün çocuklarımı geri alabilmeyi diledim sessizce. Sana garip gelecek, bütün bu olup bitenlerin suçlusu bu ayakkabılar gibi geldi bana. O yüzden yanıma sessizce yaklaşıp sadaka isteyen bir dilenci kadına verdim ayakkabılarımı ve eve yalınayak döndüm. Dilenci içe mi basıyorsun sen, diye seslendi bana… Bir daha onları aramadım. Sana söylemedim; bilirsin senden korkarım. Üstelik onları yok saymayı becerebilmiştim. Böylesi daha iyiydi. Herkes güvendeydi. Sonuçta olup bitenlerde kimsenin suçu yoktu. Yalnızca bir sefaleti paylaşmakla özlemi, sevgisizliği paylaşmak arasında seçim yaptım…  Bunu şimdi söylerken korkumun nedeniyse salt bir yalan olarak algılanmanın yanında karanlık bir geçmişim olduğunu, karanlık bir yüzüm olduğunu düşünmen. Hatta üç tane çocuğu kaderine terk edip yok sayarak yeni bir hayat kurmak konusunda insanlar beni nasıl suçlayacak onu düşünüyorum. Bu hakkımdaki görüşlerin değişmesi. Yani yıllardır özenle bir arada tuttuğum çanaklara bir şeyler olması Artık hiç kimse beni eskisi gibi görmeyecek… İkisi de evlenmiş. Üçüncü kardeşlerini bulamıyorlar. Bulacaklarını umut ediyorlar… İşte hepsi bu… Kafamın içinde uğuldayıp duran yirmi yılı aşkındır süren kasvetli anılar fırtınası sona erdi. Kaç zamandır iyilikler benimle değil, huzur şeytanın kuyruğunda zaten. Şimdi senden istediğim, onları görmeme izin vermen. Meğer yıllardır dilediğim buymuş… Geçmişimin iç içe geçmiş çanaklarını zaten daha ne kadar taşıyabilirdim ki? Onları fırlatıp atmayı düşündüm ama olmadı işte. Çünkü gerçek ben hangisinin içinde bilmiyorum ki. Yoksa hepsinin içi boş da ben dolu olduğunu mu sanıyorum?”

Kadın terlemişti. Şakaklarındaki damlalar tülbentten kabaran su damlaları gibi şişip yuvarlanıyordu. Eski Hikmet Ünal, şimdiki Hikmet Pamukçu, boğazını temizleyip ellerini koyacak yer aradı. Sokakta gezen bir mart kedisinin sesi birçok bilinmezlikle birlikte havada asılı kaldı.

Yayınlayan

serapgokalp

Bursa doğumlu. Bir süre devlet memurluğu yaptı, istifa ederek otomotiv, gıda, tekstil, çelik, inşaat sektörlerinde değişik görevlerde çalıştı. İlk öyküsü Edebiyat-81 dergisinde 1983 yılında, daha sonra Yeni Olgu, Kıyı, Öner Sanat, Karşı, Yaklaşım, Yazko, Papirus, Agora, Türk Dili dergilerinde yayınlandı. Sonraki yıllarda; İle Dergisi, Patika Dergisi, Anafilya, Havuz, Öykü Teknesi, Sözcükler, Notos, Kurşun Kalem, Kar, Dünyanın Öyküsü, Kitaplık, Gösteri dergilerinde öyküleri, inceleme yazları yer aldı. İlk öykü dosyası Böcek Cinayetleri’dir. Ancak yayıncı tarafından yıllarca bekletilip basılmadığı için dosyayı geri almış ve imha etmiştir. İkinci dosyası Astak Kum Saatinde Akarken adlı kitabı, 2002 yılında Sistem Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Otuz sekiz yeni öyküsü 267 sayfalık bu ilk kitapta yer aldı. İkinci kitabı Kulak Misafiri, 2009 yılında Pupa Yayıncılık tarafından basıldı. Ödüllü öykülerinin yer aldığı bu kitabı Orhan Kemal Ödüllü üçüncü kitabı Tuz Saraylar izledi. 2010 yılında İlya Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Dördüncü kitabı Pirana Kahkahaları 2017 yılında Kanguru Yayınları tarafından yayımlandı. Kişisel kitapları dışında Anlatılan Bizim Hikâyelerimiz, Çığlık, Mübadele Öyküleri, Öykü Dostluğu, Kadınların Ruh Acıları, Öyküden Çıktım Yola-252 Yazardan Minimal Öyküler, Gurbet (Almanya, Gökyüzü Yayınevi Seçkisi) Tanzimattan Günümüze Rumeli Motifli Öyküler seçkilerinde öyküleri yer aldı. Kadın Yazarlar Derneği Yayını, Kadınlar Edebiyatla Buluşuyor adlı projede öykü atölyeleri düzenleyerek aynı adlı yapıtta ve yine Kadın Yazarlar Derneği Yayını olan Söz Kesmek, Kına Yakmak, Nikah Kıymak adlı kitapta incelemeleri, yayınlandı. Öykü kitapları dışında Kalp Krizi, Bu Gece Uyku Yok Çünkü ve Buket Başaran Akkaya ile ortak oyunlaştırdıkları İki Çığlık, İki Türkü, Bir Ağıt adlı oyunları bulunuyor. Serap Gökalp’in bir öyküsünden oyunlaştırılan bu oyun Devlet Tiyatrolarına kabul edildi. Çalışmalarından Fadime Hanımın Işığı adlı öyküsü Petrol İş Sendikası – Kadın Öyküler Yarışmasında 2007 birinciliğini, Sisin İzi adlı öyküsü, Madenci Öyküleri Yarışması 2007 ikinciliğini, 16/24 Vardiyası adlı öyküsü, Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması 2007 üçüncülüğünü kazanmıştır. 2009 yılında Tuz Saraylar adlı dosya ile katıldığı öyküleri Orhan Kemal Ödülü ikinciliğini almıştır. Metin incelemelerini dergilerde, internet edebiyat siteleri ve edebiyat etkinliklerinde, paylaşmaktadır. Halen ÇYDD Bodrum şubesinde ve Bodrum Kent Konseyi, Kültür Sanat Meclisinde gönüllü olarak çalışmakta öykü atölyeleri düzenlemektedır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s