ATLAR

Astak Kum Saatinde Akarken adlı kitabımdan. Bu öyküyü doktorlarımıza, hemşirelerimize ve tüm sağlık çalışanlara armağan ederek, ödenmez haklarına teşekkürlerimi sunuyorum.

Gözlerimi açıyorum; beyaz bir tavan köşesi. Hissettiğim tuhaflık duygusu tavan köşesinden daha fazla şaşırtıyor beni. Havada asılı iki gözüm ben. Yüzüm, başım, bedenim, ellerim ve ayaklarım yoklar. Gözlerim bir yatak ve bir takım cihazlara değiyor. Etkajerin üstü ilaç dolu. Bir elbise dolabı… Boş refakatçi iskemlesi içime ıssızlık dolduruyor. Çamaşır makinesi kılıklı şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Karanlık suratlı şu iki nöbvtçi oksijen tüpleri… Yatakta duran bedenle ise ilgim yok gibi gözüküyor. Ellerimi arıyorum; sonsuz bir boşlukta kaybolmuş gibiler. Beni duymuyorlar. Beynimden gönderdiğim haberlere sağırlar… Gözlerim burada ama. İki yanlarında onları tutan kasları hissediyorum; şaşılatınca görüntü bulanıklaşıyor. Göz kaslarımı acıtana kadar zorluyorum.Gözlerim iyi, havada yüzen iki bilye gibi tıkırtılar çıkarıyorlar. Bilyeleri ışığa tutunca içindeki başka dünyaları görürsün. Düş dünyası orada sisler arasındadır. “Kaç kere söyledim sana Ahmet, mesketlerini ortada bırakmayacaksın, kardeşin ağzına atarsa ölür oğlum.” Kardeşim her şeyi ağzına atıyor. Kızım da bir aralık öyleydi. Evin dört bir yanını dolaşıyor, kendine zarar verecek bir şeyler arıyordu. Onlardan korkmazdı da iğneden korkardı. Ömrü boyunca o küçücük kolları, incecik teni delindi durdu. “Kızınız şeker hastası” demişti doktor. Babam yaşındaydı ve ruhunu bir yerlerde bırakmış gibiydi. Altı yaşındaki kaçücük bir kızın şeker hastası olduğunu babasına söylerken başka türlü davranılamaz mıydı? Meleğim! Ne çok zamanı hastanede geçirdik? Avucumda kaybolan eli korkudan buz gibi yanımda yürürdü. Korktuğunu hiç söylemezdi, elinden anlardım. Hastaneye giderken minibüsten iner inmez soğurdu eli. “Baba, elimi bırakma.” “Tamam Melekçiğim korkma. Elini bırakmam.” “Canım yanıyor baba. Baba,baba…” Uçsuz bucaksız sessizliğin içinde yüzerken açılıp kapanan çarpma kapının sesi. Silindirik dilin pervazdaki yerine değip geçmesi. Birileri mi geliyor? Kıpırdamayı düşünüyorum olmuyor. Beni bağlamış olabilirler mi?   Bir kornişteki rayın sesi. Bir kenara sıyrılıp açılan kumaşa dokunan el… Lastik ayakkabıların yer döşemesine değip kalması vantuzların yapışıp kopması gibi. Doktorun stetoskobunun kulaklıklarının birbirine çarpıp çıkarttığı tıkırtı. Sonra doktorun sesi. 
 “Merhaba Ahmet Bey, ben Doktor Filiz. Hastanedisiniz. Geçirdiğiniz bir rahatsızlık nedeniyle şu anda kıpırdayamıyor ve konuşamıyorsunuz. Beni duyduğunuzu sanıyorum. Duyuyorsanız, gözlerinizi kapatıp açabilirsiniz.”
Bir çift gözün yanında kulaklar belirmiş oluyor. Sesleri duyduğuma, kafamdan uydurmadığıma sevindim. Ama dudaklarım ve dilim burada değiller. Gözlerimi bir kez kapatıp açıyorum; karanlık ve doktorun yüzü. “Güzel,” diyor. Güzel olan ne anlamıyorum. Doktorun başının üstünde köşe. Bir çizgi sağa, bir çizgi sola, bir çizgi aşağı doğru. Bana ne olduğunu sormak istiyorum. Ona bakıyorum. Cihazlar bana mı bağlı? 
 “Bir serebrovasküler geçirdiniz. Şu anda vücudunuza bazı cihazlar bağlı. Size bir süre burada bakacağız Ahmet Bey. Sizi iyileştireceğiz ve yürüteceğiz. Tamam mı?”
Demek şu anda yürüyemem. Gözlerimi kapatıp açıyorum. Geçirdiğim bu serebra-bilmem ne- ne demek bilmiyorum. Ama havada yüzen bir çift göz ev kulağa dönüştüysem felç olmalı bu. Doktoru görmüyorum şimdi. Sesi bazı sözcükler söylüyor, anlamıyorum. Metal bir kabın içine düşen metal gereçlerin sesi geliyor. Kapı açıldıkça içeri dolan, kapanınca hemen kesilen koridor sesleri… Bir yrden altın renkli bir şeyler akıyor. Yoğun ve yavaş… yoğun ve yavaş… Gözlerim kapanıyor… Yoğun ve… Kardan oluşmuş bir çölün ortasına itiyorlar beni. Dört bir yanım soğuk ve karla kuşatılmış. Bunu sadece biliyoram ama hiçbir şey hissetmiyorum. Ellerimde, ayaklarımda, yüzümde karla ilgili, soğukla ilgili bir şeyler gissetmem gerektiğini düşünüyorum. İçimi bir burukluk kaplıyor. Hüzün, üzüntü, boşluk, dönüşerek yalnızlık oluyor, beni tümden kuşatıyor. Yerleri paspaslayan püskülün suyun içine batıp çıkardığı şıkırtı. Hastabakıcının sakızının sesi… Gözlerimi açıyorum; hasta dokturonu bakıyor. Korkuyor. 
 Doktoru onun korkusunu görüyor ve küçük bir kızken evde tek başına korkmamak için yaptıklarını hatırlıyor.   “Şu anda kendini bir boşlukta gibi hissedebilirsin Ahmet Bey. Hatta çok yalnız. Taşıması ağır, sırtımıza ne zaman abandığı pek belli olmayan bir yalnızlık… Yenmesi zor gibi gözükebilir…” Bahçemizdeki elma ağacına kurulu salıncakta arkaya sarkar, elmalarla yaprakları yeşil ve kırmızı çizgiler gibi görene dek hızlanırdım. Sonra bahçenin üstünden evin çatısına, oradan komşunun bahçesine sülüldüğümü düşlerdim… Bir yandan görünmekten korkarken, havayı ikiye yararak ve yalnızlığımı parçalayarak bir flüt sesi gibi süzüldüğümü düşlerdim.  Şimdi sen bu oyunu oynamalısın. Bir dağda uçarcasına koşan bir at olmaya ne dersin? Mavimsi, hiç kirlenmeyen karların ıssız yarları doldurduğu, soğuk ve sessizliğin yüzüne çarptığı yerlerde dolaştığını düşün… Çamların iğneli yapraklarının bedenine değdiğini düşle. Gündüz olsun. Güneş beyaz bir buz parçası gibiyken, sadece senin havanın içinde koşarken çıkardığın sesten başka bir ses olmasın. Güçlü olduğunu düşün. Şimdi kendi için güçlü olma zamanı. Sana yardım edeceğiz. Sen bugüne dek nasıl yanına yörene yardım ettinse, o kocaman vücudunla her yükün altına gidilirse, şimdi biz sana muz vereceğiz. Bugün karın ve kızın seni görmeye geldiler. Seni anlattılar. Sana nasıl ihtiyaçları olduğunu… İyileşmen gerek Ahmet Bey. İkimiz onlara güzel haberler vereceğiz tamam mı?” diyor hastasına ısrarlı. Hasta bunları anlamıyor. Onun gözlerindeki ışıltıya sarılıyor sadece.
Gözlerinde değişik bir ışık var. İnsanı aydınlık kapıya doğru iten bir bakış bu. Karanlık koridorun önüne set çeken bir bakış. Işık, karanlık… Gündüz mü, gece mi bilmiyorum. Bu ampuller beni yanıltıyor. Doktor da beni yanıltıyor bence. İyileşeceğimi söylüyor. Ne kadar ağır durumdaki hastaların bile hastaneden yürüyerek çıktıklarını söylüyor. Sesi bir udu anımsatıyor. Bazı sözcüklerde mızrabın tellere kuvvetle değdiğini düşünodürüyor. “Değil mi Ahmet Bey?” derken, “d” harfinde “m” harfinde “b” harfinde mızrabın dokunuşlarını hissediyorum. Yorgo’nun meyhanesinde ud çalan Hilmi Efendi böyle dokundu tellere. “Akşam oldu hüzünlendim ben yine”ile başlardı muhakkak. O okurken rakı bardakları çat çat vurulurdu birbirine. Gençtik o zamanlar. Yerimizde duramazdık. Ama şimdi gece mi bakalım? Gözlerimin havada uçuşması mümkün olsaydı da şuracıktaki pencerelerden bir bakıp gelselerdi… Bir ilaç ampulünün boğumuna sürtünen minik testere sesi, iki parçaya blop diye ayrılan camın atık kutusunda tekerlenip sonra sessiz kalan sivrimsi üst parçası. Enjektörün içine çekilen ilacın son damlasında kahve höpürtüsü sesiyle enjektöre dolması ve hemşirenin naylon çorabının sürtünme sesi…   Kulaklarıma bir hırıldama geliyor. Doktorum ve ötekiler başımın ucunda. Doktorumu tersten görüyorum. Alnındaki azı gülüyor ve “Nasılsın Ahmet Bey” diyor. Gözkapaklarımı kapatıp açıyorum. Bu hırıltı benden mi geliyor? Bir zorlama var ama nerede? Sıkıntı hissediyorum. Sıkıntı hissediyorum. Hayır, canım yanıyor! Çünkü boğazımı deliyorlar! Deliyorlar ve ben sadece bakıyorum. Oraya bir hortum sokuluyor. Hortumdan içime bir yaratıp girip yerleşiyor, ciğerimin ta içine. Hırıltılar çıkararak oraya adamakıllı yerleşiyor. Onun salyaları yüzünden boğuluyorum!   Hasta yatıyor olmaktan nefret ediyor. Çerisiz olmak onu öfkelendiriyor. Ama doktora bakışında halinden şikayet etmez görünmeye çalışıyor. Oysa korkuyor, ters bir şey yaparsa doktoru kızdırmaktan korkuyor…                                                                                  
 Doktor, hastasının gözlerinden yüreğini görüyor ve içi burkuluyor. Yaşamın her anının neden çürük meyve tadında olduğunu düşünüyor. “Solunumda bir problem var Ahmet Bey. Öksürme işlemini yapamıyorsun ve balgam birikmesi oluyor. Sana sıkıntı verebilir. Onu gidereceğim, kaygılanma. Aspire edelim Hemşire Hanım. Dolaşım zorluğu da var, el ve ayak tırnak yatakları morarmış. Ahmet Bey, sıkıntı hissediyor musunuz? Evet mi? Birazdan rahatlayacaksınız.”
Bedenimde olup bitenleri görüş açım kadar izliyorum. Bedenimi onlara terk etmiş durumdayım. Küçükken göğsüm hırıldarken annem sıcak havlu koyardı. Eliyle de bir süre bastırırdı. Halsizce öksürür, başımı göğsüne yaslardım. Kokusu içime iyi gelirdi. Sakinleşirdim. Hırıltı kesiliyor… Her şey kesiliyor… Tavan köşesine bir karasinek konuyor. Boğazımı deldiler. Kalkınca orayı dikecekler mi? Bedenimde başka hangi delikler var merak ediyorum. Yorgunum. Kolundaki yarayı kaşıyan birinin tırnaklarının sesi geliyor. Sesler azalıyor ve bitiyor… Doktorum! Doktorum? O nerede? Onu görmem gerek! Görmezsem diye korkuyorum! Hayır, sadece korkmuyorum, daha beter…. Kapı açılıyor. Annem içeri giriyor. Annem ölmüş olmalıydı. Aslında kapıyı da görmüyorum. Sadece onun geldiğini hissediyorum. Yüzüne vuran serinlikten içeri temiz hava girdiğini anlarsın nya, öyle. Gözlerimde bir bulanıklık… Bir pistonun içine sıkıştırılmış gibiyim. Kapının tekrar açılıp kapandığını hissediyorum. Annem dışarı çıkıp geri geliyor. Galiba… Yüzünü görmek için bildiğim o eskiden çok kolaylıkla yaptıklarımı deniyorum. Vücudum sağır. Bir sis girmiş odanın içine. Piston sıkışıyor. Boğazımdaki balondan içime hava üfleniyor. 
 “Doktor Hanım, Ahmet Bey’in solunumu yüzeyselleşti. Ambu’ya başlandı.”   Doktorun içinde vahşi bir at sürüsü aniden sıçradı. Koşarak yoğun bakım odasına daldı. Hasta, doktoruna bu sislerin içinden o pistonun altında sıkışmaya başlayan bir insanın gözleriyle bakıyor. Doktor saniyenin binde biri kadar süre içinde ömrünün sonuna dek unutamayacağı bu bakışı görüyor. “Doktor, kalp çalışıyor, ama durabilir.” “Tansiyon alınamıyor!” “Kalp her an durabilir.” Doktor, “Suni solunum cihazına bağlayın. Glidoplu serum takın” dedi, aceleyle. “EKG düz çiziyor Doktor.” “Altına sert bir şey koyun. Kalp masajına başlayalım.”   İman tahtası kemiğinin altına elini dayadı. Ürken atlar doludizgin koşmaya başladı. “Bir-ki-üç-dört-beş hava,bir-ki-üç-dört-beş,hava…” “EKG düz!” “Damardan adrenalin ve atropin verin!”   Gözbebeklerine baktı; büyüyordu, ışık verildiğinde çok zayıf bir daralma vardı, bir adrenalin ampulünü kırıp hastanın boğazındaki delikten akıttı. İçinde koşan binlerce atın ayak sesleri doktorun kulaklarını dolduruyordu. Bir-ki-üç-dört-beş hava,bir-ki-üç-dört-beş,hava…   Doktorun avuç içleri adamın göğsünden çıkıp giden büyük kuşun eteğine yapışmıştı. Şakaklarından akan ter hastanın üstüne damlıyordu. “Allah kahretsin! İntrakardiyak yapacağım!” “Doktor, on dakika oldu… bence artık…”     Mavi yeleleri rüzgarda çırpınarak yanan at sürüleri otlaklara doğru hızlandı, doktor sadece o nal seslerini duyuyordu. Bir adrenalin ampulünü enjektöre çekti, ucuna intraket taktı. Boğazının altındaki çukurdan saydı, iki-üç-dört-beş. İnterkorsal aralıktan, sternum kemiğinin sol yanından kıl gibi iğneyle deriyi, kas dokusunu yararak kalbe girdi. Tüm enerjisini ilaçla birlikte akıtır gibi bastı enjektörü. Yaşamalısın Ahmet Bey, yaşamalısın… Dokulardan kendine kıtırdayarak yol açan çelik iğne, kolaylıkla geri geldi ve ucundan damlayan kan, hastanın çıplak tenine düştü. Doktorun ter damlalarını örttü…
Piston kararnlık bir çukura dönüşüyor. Dönüyor karanlık, dönüyor gene karanlık. Sesler karalanıyor. Gece. Gökyüzünde hiç yıldız olmadığı görülmüştür. Görülmüş müdür? Mutlak bir iki tane yıldız vardır. Bu gökyüzü başka mı? Yıldızlar nereye… 
 EKG başındaki ses: “Kalp çalıştı!” diye bağırdı. Doktorun içindeki atlar durdu. “Evet!” diye bağırdı. Defol, diye bağırdı içinden Azraile. Defol,defol,defol…
Anaforlarla uğraşmaktan yoruldum. Bunu ona söylemeliyim…   Ahmet Bey gözlerini açıyor. Doktor Filiz’in o genç, çelik kızın sisler içinde, kendisi için gelen o korkunç kuşu kovalamaya çalıştığını anlıyor. Gülümseyemiyor… Ahmet Bey, gitmek istediğini düşünüyor. Gitmek istiyor ve nereye gittiğini kimsecikler sormasın… 
 “EKG DÜZ!” Doktor hastanın gözbebeklerine baktı. Küçülmüyordu! Vücut morarmaya başlamıştı. İçinde koşup duran atların tüm yorgunluğu doktorun üstüne çullanıverdi birden. Bitkin, boğazındaki cam kırıklarından zor konuşarak, “Aletleri sökün,” dedi.   Fena halde hırpalanmış ve cesareti kırılmış hissediyordu kendini. Bu ağırlık tanışınır gibi değil. Yüzü bulandı. Daha önce de yaşadığı bir isyan duygusu geri geldi. Yoksa suçluluk mu? İki kadının ve bu adamın güvenlerini boşa çıkarmanın suçluluğu. Avuçlarından fırlayıp kayıveren hayatlar Doktor’u sarsıyordu. İçi birbiriden farklı kıvıl kıvıl duygularla doldu. İnişe geçilmişti ve zamanın karesiyle iniliyordu şimdi. Çok çabuk hareket ediliyor, idrar sondası, beslenme sondası, trakeostomi konülü, damar yoluna takılı intraket, serum… yaşam bağları tek tek iptal ediliyor.   Çenesini bağladılar. Çıplaktı. Beyaz çarşafı boydan boya üstüne örttüler. Çarşaf, kalp hizasında küçük bir kan izini sessizce emdi.   Anneyle kızına haber verdiğinde yaşayacağı dışarıda bırakılmışlık duygusu Doktor’u dehşete düşürüyordu. Beyaz odadan, yerlere bata çıka yürüdü tüm atlar. Artık koşmuyorlardı. Ne zaman saplanmışlardı bu batağa bilemediler. Boz renkli bir toz bulutu içinde devrilmiş güneşi arkalarına alıp bataklıkla boğuşup durdular, çıkamadılar.   “Doktor Hanım” dedi bir çift göz. Yalvaran, soran, bilen,duymaktan korkan,yalnızlıktan titreyen, ümitlenen, bataklığın içinde asılı duran bir çift göz… Atları durdurup soluksuz bırakan bir çift göz… Hayır iki çift göz…
Göğüs kafesimdeki basınç, pantolonumun paçasını çiviye taktırmışım gibi bir his yaratıyordu içimde. Doktorumun nefes nefese yaptığı kalp masajı odada dolanmama neden oluyordu. O zaman odayı da rahatlıkla gördüm. Büyük bir yer. Anlamadığım cihazlarla dolu. Bedenimin çevresinde başka doktorlar da vardı hemşireler de. Hiçbiri bu işlemlerin yapılmasından yana değildiler. Filiz Doktor uğraştı ama. O kocaman iğneyi göğsüme saplarken ben koridoru görüyordum. Kızım ve karım. Karım ağlıyordu. “Sana inanayım,” diyordu… Kiminle konuşuyordu? 
 “Sana inanayım! Beni küçük yaşta yetim bıraktın. Bir çocuk verdin, onu sağlıksız bıraktın, Ahmet vardı, Ahmetsiz bıraktın! Ah, ben sana inanayım, inanayım!”
Birisi ışıkları kapatır gibi tavan köşesi beyazdan karaya dönüştü. Köşe orada öylece duruyor, biliyorum. Ama birisi ışıkları kapatmış gibi… Doktor Hanım, bağışla göz kapaklarım çok yoruldu… 

Yayınlayan

serapgokalp

Bursa doğumlu. Bir süre devlet memurluğu yaptı, istifa ederek otomotiv, gıda, tekstil, çelik, inşaat sektörlerinde değişik görevlerde çalıştı. İlk öyküsü Edebiyat-81 dergisinde 1983 yılında, daha sonra Yeni Olgu, Kıyı, Öner Sanat, Karşı, Yaklaşım, Yazko, Papirus, Agora, Türk Dili dergilerinde yayınlandı. Sonraki yıllarda; İle Dergisi, Patika Dergisi, Anafilya, Havuz, Öykü Teknesi, Sözcükler, Notos, Kurşun Kalem, Kar, Dünyanın Öyküsü, Kitaplık, Gösteri dergilerinde öyküleri, inceleme yazları yer aldı. İlk öykü dosyası Böcek Cinayetleri’dir. Ancak yayıncı tarafından yıllarca bekletilip basılmadığı için dosyayı geri almış ve imha etmiştir. İkinci dosyası Astak Kum Saatinde Akarken adlı kitabı, 2002 yılında Sistem Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Otuz sekiz yeni öyküsü 267 sayfalık bu ilk kitapta yer aldı. İkinci kitabı Kulak Misafiri, 2009 yılında Pupa Yayıncılık tarafından basıldı. Ödüllü öykülerinin yer aldığı bu kitabı Orhan Kemal Ödüllü üçüncü kitabı Tuz Saraylar izledi. 2010 yılında İlya Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Dördüncü kitabı Pirana Kahkahaları 2017 yılında Kanguru Yayınları tarafından yayımlandı. Kişisel kitapları dışında Anlatılan Bizim Hikâyelerimiz, Çığlık, Mübadele Öyküleri, Öykü Dostluğu, Kadınların Ruh Acıları, Öyküden Çıktım Yola-252 Yazardan Minimal Öyküler, Gurbet (Almanya, Gökyüzü Yayınevi Seçkisi) Tanzimattan Günümüze Rumeli Motifli Öyküler seçkilerinde öyküleri yer aldı. Kadın Yazarlar Derneği Yayını, Kadınlar Edebiyatla Buluşuyor adlı projede öykü atölyeleri düzenleyerek aynı adlı yapıtta ve yine Kadın Yazarlar Derneği Yayını olan Söz Kesmek, Kına Yakmak, Nikah Kıymak adlı kitapta incelemeleri, yayınlandı. Öykü kitapları dışında Kalp Krizi, Bu Gece Uyku Yok Çünkü ve Buket Başaran Akkaya ile ortak oyunlaştırdıkları İki Çığlık, İki Türkü, Bir Ağıt adlı oyunları bulunuyor. Serap Gökalp’in bir öyküsünden oyunlaştırılan bu oyun Devlet Tiyatrolarına kabul edildi. Çalışmalarından Fadime Hanımın Işığı adlı öyküsü Petrol İş Sendikası – Kadın Öyküler Yarışmasında 2007 birinciliğini, Sisin İzi adlı öyküsü, Madenci Öyküleri Yarışması 2007 ikinciliğini, 16/24 Vardiyası adlı öyküsü, Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması 2007 üçüncülüğünü kazanmıştır. 2009 yılında Tuz Saraylar adlı dosya ile katıldığı öyküleri Orhan Kemal Ödülü ikinciliğini almıştır. Metin incelemelerini dergilerde, internet edebiyat siteleri ve edebiyat etkinliklerinde, paylaşmaktadır. Halen ÇYDD Bodrum şubesinde ve Bodrum Kent Konseyi, Kültür Sanat Meclisinde gönüllü olarak çalışmakta öykü atölyeleri düzenlemektedır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s