BODRUM’UN TANRISI BAŞKADIR!

Edebiyat yazıları yazmak güzeldir, keyiflidir, insana yaşam sevinci verir. Ama bizlerin bir de günlük yaşamı var ve hiç de yazdığımız, yarattığımız atmosferlere benzemez. Mesela, 21.yy da yaşayan bendeniz Bodrum’da yaşayan bendenizin günlük yaşamı çileye dönüşebilir mi? Dönüşür. İşte size onun hikayesi.

Bodrum’da olmanın güzel yanlarını pahalı otel reklamlarında görürsünüz. Ünlülerin “beach”lerdeki pozlarına bakıp iç geçirirsiniz. Ben size o dekorun arkasını anlatacağım.  

Nisan aylarında sokaklarda caddelerde bavul tıkırtılarıyla başlar sezon. (Öyle 1 Temmuz Kabotaj bayramında değil.) Turizm emekçilerinin bavullarının tekerleklerinin sesidir. Kan ter içinde günde 16-18 saat çalışıp “barınak” tanımından öteye geçmeyen yerlerde yatıp kalkmak için işbaşı yapar, kovulmamak için,  değil emekçi haklarına sahip olmak, insan haklarına hakaret sayılacak koşullarda çalışırlar. Ama siz onları jilet gibi ütülü üniformaları içinde “dile benden ne dilersen” gülüşünün şemsiyesi altında havada zarafetle süzülürken görürsünüz.

Başka tekerlekler daha gezer Bodrum sokaklarında. Turistlerin bitmeyen tüketim gereksinimlerine cevap veren taşıyıcı araçlar da sabahın erken saatlerini seçer. Marinalardaki lüks yatların siparişleriyle tepeleme yüklü araçların dönen tekerlekleri  de vardır, karpuz satmak için tüm Bodrum’u dolaşanlar da. Yasak başlamadan inşaatları bitirmek isteyen firmaların mikserleri, kamyonları yollarda deli gibi gider gelirler… O tekerlerin hikayesi başka bir yazının konusu olur. Cankurtaranların tekerleklerinin ise saati  yoktur.  Sonra efendim, Bodrum’un daracık sokaklarında lüks”jeep”lerin tekerlekleri de gezer. Sanırsınız tatile değil de savaşa gelmiş, mühimmat taşıyorlar. Bunlar her türlü geçiş üstünlüğüne, park ayrıcalığına sahip tekerleklerdir. Allah bile onlara bir şey yapamaz. (Nereden biliyorsun dersen, bu kadar bedduaya rağmen bu tekerlekler Bodrum sokaklarında dönmeye devam ediyor da ondan.) Bunlar, sıfırı bol rakamlarla alınmış evlerin (ev demem lafın gelişi) önlerinde park ederler. (Kendi evleri olmasa bile orada durma hakları vardır. Kimsa karışamaz.) O evler ki havuzları pırıl, bahçeleri sulanmaktan yeşil, son sistem musluklarından depolarından/kuyularından gelen suları akan “ev”lerdir.  Şimdi bu “ev” sözcüğünde azıcık duralım. Ev demişken, bir evin en temel gereksiniminin su ve elektrik olduğuna sizler de katılırsınız sanırım. (Öyle ya o havuzlar, o çimler, çiçekler, o duşlar… Bizde dizi dizi su biriktirme kapbarı var, gece gezerken başınızı gözünüzü yarabilirsiniz.) Yok, Bodrum’da öyle değil işte. Su, özellikle her gün musluğu açmadan önce besmele çekmeniz gereken, üç kulhuvalla bir elham okumanıza rağmen,-kalabalığın gürültüsünden olmalı,- Tanrı’nın kulaklarına ulaşmadığı için sonuçsuz kalan bir eylemdir. Burada, Bodrum’da Tanrı MUSKİ adıyla anılır. İstediğiniz kadar seslenin (müşteri hizmetleri) istediğiniz kadar sunaklar sunun (dilekçeler) istediğiniz kadar yakarıcıları (muhtarlar, ki onlar bu çağda Bodrum denen yerde eşeklerle yurttaşlarına su taşıyan efsane kişilerdir) istediğiniz kadar kurban ayini yapın (bunu birazdan söyleyeceğim) MUSKİ tanrısı kör ve sağırdır. Onun kendi planı vardır. Yılın en sıcak ve en kalabalık Temmuz, Ağustos ayında ahaliyi susuz bırakır. Burada amaç insan nefsini terbiyedir. Salgın hastalıkta temiz mi olunması gerekiyormuş, terden çöpten  pis kokan sokaklarda mı gezilmesi gerekiyormuş, denizde yüzmeye bilmem nereye gidip (plajların hepsi işgal edildiğinden) eve gelip tuzlu tuzlu güne devam mı etmeniz gerekiyormuş, bulaşıklar mı yığılmış, tabak bardak mı kalmamış, kıçınıza giyecek don mu kalmamış, yemek pişirmek, yiyecekleri yıkayıp hazırlamak imkansız olduğundan en pahalıya aldığınız sebze meyveler çöpe mi gitmiş… MUSKİ tanrısının umuru olmaz! Beri yandan,  öteki Tanrı AYDEM’in fedakar, çalışkan melekleri(!) halkın sesi olmaya çalışan basın emekçisini ( Gazeteci Fatih Bozoğlu’na selam olsun) saldırıp kamerasını kırar, hakaret eder, cezalandırır da ne Tanrı AYDEM’in  Tanrı MUSKİ’nin umuru olmaz! Birbiri ardına gelen konuklarınızla susuzluk çilesini, kazılan yolların çilesini yaşaaaaar gidersiniz! MUSKİ tanrısı ölmenizi veya buradan gitmenizi istiyor gibidir. Cennetten kovulduğu halde kuşaklar boyudur cennete gitmek için akıl almaz eziyetler çeken insanoğlunun Bodrum sevgisi, cennet Bodrum sevgisini açıklamak herhalde psikologların işi. MUSKİ mi? Bu hikayede insanı cennetten kovuyor ya işte!

EK SÖZ: Seçimde gezen siyah takım elbiseler, size sesleniyorum! Eğer oy istemeye gelirseniz sizi Tanrı MUSKİ’ye kurban edeceğim bilesiniz! Ona söz geçiremediğinize göre sizin de tanrınız anlaşılan.

ŞİMA, Hasan Özkılıç’ın en yeni yapıtı

Şima: Yazınımızda Hasan Özkılıç’In Açtığı Yeni bir Kulvar başlığıyla Oggito’nun son sayısında.

Yazarlar, ateşle oynamayı severler. En büyük ateş de kuşkusuz aşk ateşidir. Gece yarısıdır, sessiz bir odaya alır yazar sizi. Oda, bir elin çevirdiği bir kitap sayfasının hışırtısı dışında, derin bir sessizlik içindedir. Sonra bir kalem görürsünüz, “eprimiş yaprakları neredeyse parmaklarının arasında dağılacak” kitaptaki şiirin satırlarını çizer. El durur ve bir ses şiirin bir kıtasını okur. Bu sessizliğe saygı duyarak, ayaklarınızın ucuna basarak, Şima romanına yavaşça süzülüp girersiniz… Yanıldınız, bu oda, oda tanımının ötesinde, bizim için bir tür “kapalı kapılar” olan başka bir dünyanın eşiğidir. 

Devamı için lütfen tıklayın. https://oggito.com/icerikler/sima-yazinimizda-hasan-ozkilicin-actigi-yeni-bir-kulvar/67666

MERDİVEN

Çocuklar öylesine bağırıyorlardı ki trafiğin ve kalabalığın uğultusunu bastırdıkları yetmiyor gibi, gelip geçen yetişkinlerin hafif bir yay çizmelerine, yan gözle kaçamak bakışlarına neden oluyorlardı.  Sorun paraydı. Koca gözlü sorun çıkarıyordu:

“Kandil günü yalnızca sokağa ip gerersin, öyle evlere falan gitmem ben.”

Oya kısa boylusu sokaktan geçen insanların, artık para vermediğini ama evlerine gidilip el öperlerse çaresiz ve-receklerini düşünüyordu. Mum verme alışkanlığı, çoktan bitmişti, istemek çocukların bile aklına gelmiyordu. Hem mumu ne yapacaksın?

“Ama kapıya gelmiş üç oğlan çocuğunu mübarek günde çevirmek istemezler.”

“Sanki bayram!” İri gözlerini açtı. “Hem bilmediği apartmanlarda insanın başı derde girer.”

Sarı saçlı; “Tabi oğlum,” diye destekledi. “Organ mafyasının evine gittin diyelim. Bastın zile, “Ya mum ya para dedin. Gel çocuğum içeri bekle de getireyim sana mumu, parayı diyecek. Sonra trak kapı…”

“Biz içeride…” dedi öteki.

“Organlar sepette,” dedi Sarı. “Ya gözünü ya ciğerini…”

“Siz neden ikiniz böyle aynı çanağa işiyorsunuz?”

“Ne yani yalan mı?”

Bir yandan da yürüyorlardı. Akasya apartmanının önüne gelince üçü de komut almışçasına durdular. Davet edici, dahası baştan çıkarıcı bir aralık. Bu mahallede tüm kapılar sımsıkı kapalı, ziller mikrofonluyken bu kapının aralık olması sanki…

“Kuşları yakalamak için sandık altında, girebileceği kadar bir delik bırakırsın…”

“Çok saçma! Açık unutulmuş bir fırsat kapısı işte.”

Birbirlerine baktılar, gözleriyle anlaştılar ve içeri girdiler. Bir numaralı dairenin ziline basıp beklerken tavan köşelerini incelediler.

Dingin, gülecen bakışlı, parlak beyaz saçlı yaşlı bir kadın kapıyı açtı. Kapıyla birlikte bir ışık koridoru da… Üstündeki eşofmanın rengiyle, konuşmasındaki canlılıkla hiç tanımadıkları yeni bir nine tanımı yarattı çocukların kafasında. Capcanlı bir sesle;

”E, gençler, hoş geldiniz bakalım,” dedi. Sesi apartman boşluğundan çatıya doğru tırmandı.

“İyi kandiller,” dediler üçü bir ağızdan, duygusuz bir sesle.

“Ooo”.

Yaşlı kadından hoş bir gülümseme çocukların ruhuna doğru esti ama ağır ve somut bir kalkanla;  arsızlık ve aç gözlülükle çarpışıp oraya buraya saçıldı.

“Demek öyle,” dedi Yaşlı Kadın. “Size de iyi kandiller.”

Öpmeleri için elini uzattı. Biri öptü.  Öteki;  “Ya mum, ya para” dedi. Üçüncüsü yerdeki mermer desenini ayakkabısının burnuyla eşeleme girişiminde bulunurken suskundu.

“Benim bildiğim bu iş sokakta yapılırdı çocuklar.”

“Evet, ama” dedi kısa olan arsız ve bilgiç, “Kimse para vermiyor.” Üstündeki tişörtün kenarını parmağına dolayıp açtı.

Kadın çocukların üzerine yapışmış korkaklık, yaltaklanma ve kir tabakasının bulanıklığını görüp;

“İyi de evladım, madem bugün kandil, yıkanıp pak-lanacaktınız, temiz giysiler giyecektiniz, hiç yaramazlık yapmayıp, insanlara iyilik yapacaktınız ki bak o zaman bahşişler nasıl gelecekti,” dedi.

Rastladıkları her şeyin yaşamsal özsularını emip he-mencecik sindirmek yeteneğiyle doğmuş bu yaratıklar;   

“Bahşişle temiz giyinmenin ne ilgisi var ki?” dediler.

“Bahşişle ilgisi yok. Temiz giyinmenin kandille ilgisi var. Çünkü bugün Kuran okunacak, dualar edilecek.”

“Yaaa” dedi meraklı, alaylı koca gözler. Para hırsı ve arsızlığı sonunda ona da geçmişti. Organ mafyasının evi olmadığına göre bu ihtiyardan bir şeyler koparılmalıydı.

“Siz bu kandilin ne kandili olduğunu biliyor musu-nuz?”

Mesafeli söylenmiş bu cümle çocuklara öğretmenle-rini anımsattı.

“Yoo,” dediler. Umurumuzda değil diyordu omuzları.

“Miraç Kandili. Hazreti Muhammet’in göğe yükseldiği gece. Kutsal merdivenin üzerindeyken…”

“Neyin üzerinde?”

“Nasıl yani?” Birbirlerini itekleyip güldüler.

“Miraç merdiven demektir.”

“Sonra yere nasıl inmiş ki?”

“Şey, bunlar güzel bir varmış bir yokmuşlar da sen bize para vericen mi para?”

“A, aaa” diye sinirlendi Yaşlı Kadın. “Ben burada durmuş size kutsal konulardan söz ediyorum.”

“Ama teyze bugün hem de Bursa’nın kurtuluşu…”

Kadının sabrı taştı ama bu gözlerde gördüğü saldır-ganlık belirtisinden ürktü. Şimdi üstüme çullanacaklar Hadi canım çok saçma! Korku filmi mi bu? Öyle olmuyor mu zaten? Kapıyı çalıyorlar, para istiyorlar, sonra… Saç-malıyorum.  Kutsal günler ve Milli günlerin “anlam ve önemini” sırıtışları arasına sıkıştırmış bu öznelere kaşla-rının iki ucunu kaldırarak baktı. Öptürdüğü eliyle havada bir şeyleri geri ittirdi bu kere; “Sizin anneniz babanız yok mu? Utanmıyor musunuz böyle… Yetmez gibi şehitleri-mizin de kemiklerini sızlatıyorsunuz…”

Cümlesini yarım bırakıp kapıyı gürültüyle kapattı. Öfkeden titriyordu Jülide Hanım. Akasya apartmanı, kat 1, daire 1; “Memleketin bu kadar bozulmasına akıl erdiri-lecek gibi değil!” diye bağırdı palto askısına.

Yarım saat kadar sonra kapının camında şapkasının duruşunu kontrol etti, yer altı tren istasyonuna yürümeye başladı. 

Kandil kutlayıcısı çocuklar… İstasyon merdivenle-rinde gerilmiş ipi görünce Jülide Hanımın sinirleri de gerildi. Bu zamane çocuklarının hepsi kötü yürekli. Tanrım, az önce kapıma gelen köfte-horlar!  İlgiyle onlara doğru eğildi; “Evladım, buraya ip gerilir mi?” dedi yarı azarlar, yarı tatlılıkla. “Biri görmeyip takılırsa, merdivenlerden yuvarlanır alimallah! Üzülmez misiniz o zaman?” Tamamen haşlamak da iyi olmaz, biraz üzücü konuşmalı.

“Bir şey olmaz Teyze,” dedi sarı kafalı önemsemeyerek. Bu tavrı babasından edinmişti. Bir konuda yanlış düşünüyorsa, haksız çıkacağını anlarsa bunu söyler babası; bir şey olmaz. Bu cümleciğin kalkanına da yürekten inanarak görmezden gelir. Babasından nefret eder. Şu an bu kadından da öyle. Hatta onun kişiliğinde tüm yaşlılardan. Aksak şapka gözden kaybolunca arkadaşlarına:

“Kırk yaşını geçenleri (işaret parmağıyla boğazını çizdi) bijit,” dedi, yavaşça. Sinirle üst dudağını burnuna yaklaştırıp soluk aldı.

Jülde Hanım, içi rahat etmediğinden çocukların yarattığı tehlikeyi bir kere de güvenlik görevlisine söylemeden edemedi. Ama iki adım sonra, turnikeyi geçer geçmez pişman oldu.  Çocukları itip kakmasa bari… Sanki havada şeftali kokusu var.

Hhhhhhhhhhhhh, diye sokuldu yer altı treni istasyona, kapılar hhhhhhhhhh diye açıldı. İnsanların kapılara hücum etmesinden biraz heyecanlandığını itiraf etmek zorunda Jülide Hanım, hayır düpedüz korkulara kapılıyor. Ama sonrası keyifli.

İvaz Paşa çarşısındaki yorgancılardan pamuk fiyatlarını ve yorgan fiyatlarını aldı. Hazır yorganların dikişlerini beğenmedi. Bezgin bir satıcı; “Anacağım sen çok titizsin. Ben sana bir yorgancı tarif edeceğim, çeyizlik yorgan dikiyor, tam istediğin gibi,” dedi sonunda.

“Ayol ben zaten çeyizlik yorgan bakıyorum.”

Satıcı şaşırdı ama pot kırmamak için boynunu büküp;  

“Maşallah!” diye mırıldandı.

Onun tavrı ve kastettiği yüzünden Jülide Hanım gülmekten şapkasını düşürdü. Satıcı onun kahkahasından alınmış olmasına rağmen acı bir “çattık belaya” gülüşüyle şapkayı yerden alıp elinin tersiyle pat patlayıp uzattı.

Jülide Hanım;  “Yok evladım, torunum evlenecek de,” dedi. “Bana da rahmetli ninem diktirmişti. Ömrümce onu andım. Torunum da beni ansın diye işte… Bir de dantel yatak takımımız var, gelinlik lohusalık. Torunun oğlu olursa sünnette de kullanılır.  Ay ben bunları adama niye anlatıyorum ki, nesine gerek? Neyse,  sen ver bakayım bana şu yorgancının adresini…”

İşini bitirdiğinde dönüşünü aynı yoldan yaptı. Nedense sonbahar güneşinin etrafa bir sessizlik verdiği duygusuna kapıldı. Keşke Koza Han’da bir kahve içseydim. Yer altı treninden inenlerin yarattığı kalabalığın dağılması için biraz oyalandı. Çıkışa yöneldiğinde ortalıkta kimse kalmamıştı. Jülide Hanım kahvenizi komşularınız üç numaradaki Zuhal Hanım ve beş numaradaki Hasan Bey’le içersiniz artık. Bak yine o çocuklar!  

Merdiven başında durmuşlardı. Onun geldiğini görünce küçük kaynaşmalarla kenara çekilip sessizce beklediler. Bir iç daralması hissetti Jülide Hanım. Çantasını çalıp kaçtıklarına ilişkin bir kuruntu parlayıp kayboldu usunda.

Bir dakika, bu sıradan güzel bir gün, karabasan olma-sına izin vermem. Bunlar zararsız afacan oğlan çocukları. Bak kenara çekilip sessizce bekleşiyorlar… Yine de kaçınılmaz olarak bugünkü saldırgan ve ısrarcı bakışları anımsadı. Bu çok saçma bir kuruntu!

Üstünlük taslayarak; “Sizi gidi köftehorlar!” diye homurdandı.

Köftehorlar seslenişinde yapılanan tam olarak haylazlık olmasına karşın hoşgörü sızıyordu. “Sizi gidi köftehorlar, kulaklarınızı çekmek gerek…”

Cümlesini bitiremedi. Önce çok zayıf, bakır bir tel kadar ince bir hissediş akımı geçti tüm vücudundan; Düşeceksin!  Hani deprem öncesi içinize bir şey saplanır ama farkındalık gecikmiştir ya da korku…

Görünürde takılacak bir şey yoktu ve basamağın ge-rektirdiği kadar ayağını kaldırdığından emindi. Ah bir yerim kırılmasa bari… Son düşündüğü buydu. Hhhhhh sesinden yeni bir yer altı treninin geldiğini anladı. Birden sesler durdu ve karanlık…

Üç çocuk gölgesi,  Jülide Hanımın üstüne düştü, onu dikkatlice incelediler. Sonra hızla çalıştılar. Biri misinayı topladı. Biri cüzdanı bulup dikkatlice içini boşalttı. Üçüncüsü etrafı gözlüyordu. Telaşlı ve alçak sesle; “Haydi” dedi “Yeni tren boşalmadan kaçalım.”

“O treni kaçırdı ama,” dedi en acımasız olanı. Yerdeki yaşlı kadına tiksintiyle baktı.

“Yok, göğe yükseldi” diye kıkırdadı. “Haydi” diyen paraları cebine yerleştirirken. “Bugün göğe yükseliş günü ya…”

“Miraç neymiş bakalım?”

“Merdiven…”

“Bak bu da merdiven bu da göğe yükselen bir Müslüman.”

“Yok, oğlum, bugün onun kurtuluş günü…”

Daha çok gülüp hızla uzaklaştılar.

“Şima”: Hasan Özkılıç’ın kaleminden büyülü bir metin |

Okuru olduğum, ilk kitabından bu yana izlediğim bir kalem, Hasan Özkılıç’ın alışılmışın dışında bir roman konusuyla karşımızda olduğunu öncelikle belirtmek isterim. Bizim için bir tür kapalı kapılar olan bir mekana gitmeye hazır olun. 

Devamı, aşağıdaki linkten edebiyathaber.net’te

https://www.edebiyathaber.net/sima-hasan-ozkilicin-kaleminden-buyulu-bir-metin-serap-gokalp/

Bir Bahar Günü Ula’ da

İnsanların yaşamlarında bazı günler vardır, keşke herkes bu duyguyu yaşasa dediğiniz. Öyle bir gündü…  Yaşamın kasvetinden kurtulup genç gözlerinden uzaklara, on yıllar sonrasına baktım.  Her biri ayrı kıvılcım gençlerle yazma hazzını paylaştım.

Zühre Öğretmen. Telefonda bir ses olmaktan çıkıp, karşılaştığımızda çocuklarıyla özenle, içtenlikle ilgilenen bir rehber öğretmene dönüştü, hayran oldum.  Bu genç, çağdaş ve sevgi dolu öğretmen ve öğrencileri, umudumu, güvenimi, güzelliğe olan inancımı güçlendirdi. Bir buket çiçekle uzatılan dostluk ve yazma heyecanı  hepimizi sardı. Kalemin gücünden başladık söze öykü ve yazın dünyasına birlikte daldık. 

Düşünceleri, duyguları ve çalışmalarıyla atölyeye yaptıkları katkıyla birlikte zenginleştik. Sözcüklerin bizi taşıdığı öykü dünyaları şekillendirdik. Bana kendi yaptıkları pastalar, börekler, tatlılarla ev sahipliği yaptılar. Öğretmenlerimizin ve öğrencilerimizin sıcak ilgileriyle yüreğim genişledi. Sözcükten çıktık yola birbirinden ilginç öykülere ulaştık. Bir bütün günü dolu dolu bir paylaşımla, göz ışıklarıyla, sımsıcak dostluk bağlarıyla anlamlı kıldık. Ben onlara dil ve yazın dünyasındaki deneyimlerimi aktardım onlar bana “z” kuşağı deneyimlerini.  Bu buluşmaya aracı olan, aydınlık öğretmenlerimiz ve okul müdürümüze teşekkürlerimle. Ula- Ermaş Anadolu Lisesinde, harika bir bahar günüydü. Keşfedilmemiş güzel insanların var olduğu güzel bir gün. 28 Nisan 2022

YAZMA DIŞI UĞRAŞLAR -2

Merhaba,

Yazma dışı uğraşlarıma bugüne kadar bir kez değindim. Söze biraz ara verip gözlerimiz renklensin diye, keçe nakışı çalışmalarımı izlemeye ne dersiniz?

Bana covid salgınının kazandırdığı bu becerim, çekingen denemelerden, cesur tasarımlara doğru yol alıyor. Başka bir düşünce kulvarı gibi bu tasarımlar. Bazen pano bazen ev dekorasyon malzemesi bazen kuklalara dönüşüyor. Keçe nakışında kişisel tasarımlarım. İyi seyirler.

Bardak altlığı örnekleri

Pano örnekleri

Kitap heybeleri

Üç boyutlu dekoratif seçenekler (mantar)

Runner ve amerikan servis örnekleri

Oyuncaklar

Üç boyutlu dekoratif seçenekler (çiçek)

Yastık kılıfları

Yelek örneği

Bir Ege öyküsü Kanı Unutma’nın yakın okuması – Bölüm 5

Kanı Unutma Metninde Ara Olaylar

Hikayenin akışı içinde yer alan ara olaylara gelince. Bunları listelemekle yetinecek, okuma ve keşfetme zevkini sizlere bırakacağım.

  • Turistler ve tarihi kalıntılara gösterdikleri ilgi,
  • Rum aile,
  • Köy öğretmeni (bu eksende okuma yazmanın kırsal kesimde kapladığı alan),
  • Devlet yetkililerinin tutumu,
  • Arkeologlar,
  • Babanın Kurtuluş Savaşı anıları,

Gerek ara olaylarda gerekse metnin bütününde oluşturulan parlayıp sönen, geçip giden, bilinç eşiği, bilinçaltı görüntülere benzeyen gönderge flaşlarından(R.Barthes tanımı. ) örnekler seçecek olursak;

S.11 “Neyi bilecektik ya, yine de bilmiyorum kadın kızım.>”salt bilinçsizlik, derin kuyu

S.11(…) bebeğiyle konuşur gibi > küçümsemenin algılanışı

S.15 “Yaşım boy kesimim gözü çelip durur.” > Halil İbrahim’in iri yarı bedeni

S.16 “Dövdü beni.

        İyi geldi kadın kızım.” > tersine gönderme

S.17 “Damatlığındaki bana ilk el atma şaşkınlığı aynen esip dururdu yüzünde.” > ne yapacağını bilememe durumu

S.27 “Sopalara asılıp boşalıp kalmış babası(…)”

Tüm bu üzerinde durduğumuz anlatısal ormandaki gezintimizin temelinde algılar yatıyor. Şimdi sıra metin yolu boyunca biriktirdiğim algılarda.

Ses algısı örneği: S.35 “Arada çırpıp durur bir ötüş duyacaksın, bülbüldür.”

Koku algısı örneği; “Gönlümü kara bulut denli boğuntuya, kusturucu bulantıya saran o onmaz koku…(S.33)

Göz ve kulak algısı aynı anda ; “Bir tosbağanın çıtırdayıp duran sürünmesini tek gözle izledim.”

Göz algısı gözün körleştiği an: (S.20) “Güneşin tüm şavkı çatladı bebeğimde.” 

Dokunma algısı; “güneş sırtımdan geçip döşüme vurmaya başladığında” (S.21)

Elbette özellikle üzerinde durulması gereken renk algıları var. Çünkü bu Füruzan üslubunun can alıcı noktalarından biri.

❅Mavi mor koca canavarı gördüğünde deniz içine gövdesinin sıcak terini salan olur mu? (S.8) Renk korku betimlemesi için kullanılmıştır.

❅Ak yalımlı kağıt (S.11) Gümüş rengi tanımı, aliminyum ilaç ambalajını adlandırır.  

❅Sarı adamlar (S.12) > Turist tanımı için renk kullanımı.

İçim alazlanıyordu (S.12)> alazlanmak;kızıllık > için alev alması= korku renk duygu tanımı için kullanılmıştır.

❅Yeşil yılan (S.23) Renk, yılanın zehirini çağrıştırıcı unsur olarak kullanılmıştır, > yılanın zehiri duygusal acıyı simgelemektedir. (Algı için algı.)

❅Zifir gece (S.25) > Renk gecenin betimlemesi için ışıksızlık olarak kullanılmıştır. Duygusallığa gönderme de yapar.

❅Gözün harı (S. …) > yangı> kızıl renk > Renk hem acı duygusunun anıştırılmasında hem gözün kararması anlamında kullanılmıştır.

❅Taze kesilmiş çam tahtası kızılı (S. 32) Renk gençlik kavramını anıştırmak için kullanılmıştır. “kesilmiş” ölüm kavramına gönderme yapar.

Zincirleme algı;S.27 Lüksün cızırdayan yanışı, uyku kuşunun geceyi dumanlaştıran sesi, yaz böceklerinin duyuverdiğimiz çığırtılarına Osman, yutuşundaki aceleyi, şapırtıyı da katarak yiyip eritti aşını..

Şu anda, sırada bu hikayenin parlayan noktalarından biri var karşımızda algının tam tersi durumuna bir örnek sunacağım. Gülme eyleminin, kaynak tarafından algısı farklıdır, karşı taraftan algısı farklıdır. Okur her ikisini de bilir. Çıkarsamamız; olup bitenler o kadar zor kabul edilebilirdir ki Durkadın ana çaresizce, insan olarak kınayarak, buruk güldüğünü düşünür. Oysa ağlamaktadır. Gülmeyle ağlama arasındaki o ince çizgide dururuz. Her iki kas hareketini de izler ve anlarız. Duygunun ters yöne doğru gülme > gülme yitimi > ağlama algıya şekilsel olarak bakmak istiyorum.

Gülme, ağlama eyleminin kullanılışı

Algının duygu dile getirişi için ve aynı zamanda gücünü artırması için kullanışını sayfa 24’te okuruz.  “Yumuşadı fotoğrafın kâğıdı.”

Algı kanalı dokunma duyusudur. Gerçek özlemli nesneye dokunamadığından onun yerini almış olan fotoğraf kâğıdı nesnesidir. Fotoğraf gerçekte göz algısı için var edilmiştir. Ama burada özlemin doyurulması için dokunma nesnesine dönüşmüştür/yönlenmiştir. Bu haliyle özlem duygusunu dile getirir. Bir çember içine tutsak eder yazar okuru. Hangisi başlatandır? Bilmiyorum. Aynı cümle/anlatımın zaman unsuru olarak kullanımına daha önce değinmiştim.

Algıları konuştuktan sonra hikayenin tablolarına geçebileceğimizi düşünüyorum. Kuşkusuz yine çok ve bir o kadar da güzel tablolar keşfedeceksiniz. Benim seçtiklerim örnek niteliğinde, diğer tabloların hazzını tek başınıza yaşamanız için örnekler seçiyorum

S.35 “Bu gece ay var. Siz Çıbıcağa varana dek ışımaz. Gittiğiniz yerde görürsünüz. Bizim aya kati benzemez o göreceğiniz. İnsanların gürültüsü kirletir.”

“Babası Rumca konuşmasa bizim Hüseyin emmi bellersin öyle giyimli kesimli biri.” (S.29) İkili amaç vardır bu cümlede. Betimleme dışında hem toplumların karşılaştırılması (benzeşmesi aynı zamanda) hem yakınlık duygusunun dışa vurumudur.

S.14’ te arkeologların gidişinin anlatımı: “Giderlerken bize el salladılardı. Onların ardından ak taşlara bakadurmuştık.

S.18 Sabahtır, annesi Musa’ya çorba ısıtır, o yerken Zelha geçer görüş alanlarından ve Durkadın ana onu çağırır. Zelha anlatırılır.

Aynı sayfada Durkadın ananın ellerine bakarız bu tablonun bir yanında.

S.20’ de delikanlıların gidiş anı vardır.

Helalleştiler.

İskeleye varıp küçülene dek onları tek gözümle izlediydim.

Bende silinmezler, gurbetliğe çıkma günlerindeki halleriyle.

Sol gözüm görmez demiş miydim başta? (Körleştiği anla oğlunun gidişi anını belleğinde birleştirir.  Şöyle der” Sanırsın gözümün bebeği denize akıp gitti. Akdeniz’in tuzlu, yakan suyu şorladı bebeğimden içeriye. Güneşin tüm şavkı çatladı bebeğimde.” Burada gözün bebeğiyle Durkadının bebeği birdir.  “İki gözümü yumdum. Büyük büke varıp baktığımdaki koyulmuş deniz kuyularının eşi renkte karanlık çöküp durdu soluğuma.” Kör olma anıyla bu ayrı trajik bir tablodur 21. sayfada da devam eder, oğlunun gidişi tablosu iç içedir.

“Görmezliğini” anlatırken ayrıntılar girer görüntülere 21. sayfada tosbağayı anlatır. 23. sayfada “Musa’mı öbür yeniyetme civanları gurbetliğe taşıyan tekne, küçüldü, bebelerin yaptığı oyuksuz tahta kayıklara döndü” der.

S.25’ te Zenker Osman’ın geldiği akşam. Babası Halil Emmi “kötürüm gövdesini sopalarla askıya almaya çabalayıp ilerler”  Bu çok ayrıntılı, uzun bir tablodur. Duygu boyutu, çevre betimlemesi, tiplerin çizimleriyle karanlık içinde olmasına karşı renklerle doludur.

S.27 Osman yemek yiyor : “Lüksün cızırdayan yanışı, uyku kuşunun geceyi ılımanlaştıran sesi, yaz böceklerinin duyuverdiğimiz çığırtılarına Osman, yutuşundaki aceleyi, şapırtıyı da katarak yiyip eritti aşını.”

S.30’da Osman’ın anlattıklarından paniğe kapılan ve çaresiz kalan Durkadın’ın Tanrı’ya sığınışı tablosu çok görkemlidir. Okuma yazma bilmemesine karşın okuyacakmışçasına tüm ayrıntılarıyla kuran okumaya hazırlanır, abdest alır, bir köşeye çekilir ve kutsal kitabın harfleri üzerinden parmaklarını geçirir. Bu tablo hafif bir sis perdesi ardından seyredilir adeta öylesine mistik öylesine özel bir anlatımı vardır.

S.32’ de bir süngercinin ölümü. Bir delikanlının cesedinin evine getirilişi, köyün acısı, çocukluğunu bildikleri, evlatları gibi saydıkları bu süngercinin sonu vardır. 

Elbette hikayenin başında ve bitiminde sahilde ufku gözleyen Durkadın ananin içinde bulunduğu tablo.

Artık Durkadın anadan ayrılıyoruz, hikayenin sonu. Sözü edilen trajedinin okur üzerindeki etkisini artırır.  

“Adınız eş dediydin.

Gittiğin yerde bizleri söylemeye durunca karıştırırım kuşkusunda mısın? Ayrı adlara özenmek niye? Bizcileyin insandırlar demen yetmez mi?”

Burada bir büyülenme daha yaşarız. Yansımalı bir anlatımla, Durkadın ananın yas/korku/gerilim içinde olmasına karşın bir filozofa taş çıkartan yanını keşfederiz.

Yanılsamalı anlatım

Durkadın ananın yanından ayrılırken, işlevsel, yapısal, estetik ve simgesel özellikleriyle tam bir okuma hazzı yaratan “Kanı Unutma” hikayesinden ayrılıyoruz.

Beş bölümlük bu uzun incelemeyle ilgilenip okuyan öykü dostlarına selamlar.

Bitti

Bir Ege öyküsü Kanı Unutma’nın yakın okuması -Bölüm 4

Kanı Unutma’da hareket sağlayan unsurlar

Hikayenin hareket sağlayıcı diğer unsuru ise kıyaslamalardır, dedik. İzninizle burada bir kez daha bu konu üzerinde çalışacağım. Musa, İnce İrahim, Zenker Osman, üç delikanlı giderler. Osman kaçıp gelmiştir. Olup bitenleri anlattığında okur spazm=gerilim sürecine sokulur. Koşulların kötülüğünü ondan dinleriz. Diğer iki delikanlının her an ölüm haberlerinin gelmesi içten bile değildir. “Aynı bura gibiydi Durkadın teyzem,” diye anlatışından bir koşutluk daha yaratılır ve kara haber beklentisi artırılır. Rum dalgıç ölmüştür, baba papaz getirmiştir, yapacaklarından korkup anneyi tutmuşlardır. “Oralı dalgıcın tabutuna Musa’nın omuz verdiğini, tabutun “vapurun alt katına tıkıldığını, yanına adam kattıklarını, raporlu polis kâğıdını…” her şey aynıdır. Burası gibi(!) Babası Rumca konuşmasa Hüseyin Emmi sanılacaktır.

   Ve bu noktadan 31. sayfaya geçersek eğer, yatsı okunurken bir tekne yanaşır iskeleye… “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar.” Şu an düşünüyorum da… Böyle bir cümlenin çözümlenmesi cesaretini bulabilecek miyim? Bu cümleyle tüylerimiz diken diken olur. Çünkü Rum dalgıcın ölüm hikâyesi, tekne, tabut, akılımızdayken tekne yanaşır. Kahvedekileri bir düşünün, sessizce sözleşmişçesine ayağa kalkarlar… Dalgalanan duyguları algılarız… Burada tüm teknik, akademik gölgelerden çıkıp tümüyle duygularıma kapılmaktan kendimi alamıyorum. “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar.” Gerilimin doruk noktası. Sessizce elimizi göğsümüze bastırdığımız nokta bu. Devam ediyorum şu cümleyi okumalıyız:  “Kahveye öbeklenen insan yığınını araladım.” Durkadın ananın cümlesi bu. Ağır çekim bir sahneye benziyor. Hayır, ölüm korkusunun, oğlunu yitirme olasılığının cümlesi bu. Zihinsel bir sarsıntı. Bir şey olmuş gibi. Ama olmayabilir mi? İnsanlar adeta cisim gibi algılanır “aralanırlar” Durkadın’ın çalışkan ve yorgun ellerini görürsünüz insanları sessizce bir perde aralarcasına iki yana çekişini… Sessizlik vardır. Belki kırık dökük konuşmalar. Ama en iç sızlatan cümlelerden biri; “o tabutta hem İbrahim hem Musa var.” Acının en derinidir bu. “O kan Musa’nın da kanıdır” der. “O ciğerini tükürüp ölen Rum dalgıçların da kanıdır” der. Annelik ortak paydası böyle dile getirilir. Korku daha da artar. Musa’ya ne olacak? Koku unsuru devreye girer; “Bir koku sardı burnumu,” der Durkadın ana. Ölmüş çiçeklerle ölmüş insanın kokusunu aktarır bize.

   Sonunda ana çocuğunu sahilde bekler olur. Biz onu bulduğumuzda o kendi gerilimini yaşıyordur. Ama orada olması köy için de okur için de gerilim unsurudur. Evlat yitirme korkusunun derinliklerinde okurla özdeşleşme kurar. Duygudaşlık kurar. Hikayelik arkadaşlığımızın doruk noktası Durkadın anayla.

   Gelelim “Kanı Unutma”da duyguların dile getirilişine…

S.21 “İçim kanım sarı sarı titredi.” Öyle bir gerçek vardır ki apansız yakalanmıştır kişi. O güne değin hiç yaşanmamış bir durum söz konusudur; “Doğmuşum, gözlerim dünyamı her olanı görmüş.” Sivri, (keskin kenarlı diye ekliyorum) bir gerçeğin donuk saptaması, der R.Barthes buna. Yayılım yaratan (duygusal yayılım yaratan bir yoğunlaşma! Bir satori! İşte bu konuda duygusal yayılıma örnek bir cümle alıyorum hikayeden; “Kafamın kemiği incecik ayrılıp sızısı gözümü tutup çekerdi sanırsın.”  >> kör oluşun yarattığı duygu!

Oğlunun gidişini de körleşme acısıyla karşılaştırır. “Gözümü ilk yitirdiğimdeki, ığım ığım acıya hiç benzemez dikelen bir ağulama aldı içimi.  Ağulanma ki çıkar görelim diyen olsa şöyle elimi yüreğimin başına daldırıp incecikten yeşil bir yılan koparıp çıkaracağım gün gibi ayan ve belli.” S.23 Daha beter bir duygudur oğlunun gidişi. S.23 “o günden bu yana hiç ağlamam demiş miydim?”>> katılaşma hali.

“Biz hep hayır dileyip de neyi sakınabildik…” S.23 >> çaresizlik

“Ağlasa bir Durkadın, dedi köylü sana değil mi?”>> katılaşma hali.

S.23 “Ben yanlarına varamadım,” > derin üzüntüden ötürü yok sayma isteği. (Gençler giderken.)

S.31 “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar,” > sessiz bir panik hali, ortak duygulanım, ortak korkunun dile getirilişi.

S.31 “Teknede duran ince uzun sandığı görüp de hiç tanımazdan niye geldiğimi hala bilemem,” > korkuyu reddediş.

S.33 Salih çavuş elimden tutup öteye aldı beni, > derin duygusal çöküntü nedeniyle donup kalma durumu vardır burada. İrade yok olmuştur, birinin güdümü gereklidir. Salih çavuş bunu hissedip onun yerini değiştirmiştir. Muhteşem insani bir duygu akışı ve yardımlaşma anıdır bu. Duygu seli ikisini de kuşatmıştır.

   Bu hikayede, duyguların dışa vurumunda bir yıldız gibi parlayan yılan metaforuna sıra geldi sanırım.

İlk kullanıldığı yer 23. sayfadır. Oğlu Musa’nın gidiş acısıyla gözünü yitiriş acısını karşılaştırır Durkadın ana. “Gözümü ilk yitirdiğimdeki, ığım ığım acıya hiç benzemez dikilen bir ağulama aldı içimi. Ağulanma ki çıkar görelim diyen olsa şöyle elimi yüreğimin başına daldırıp incecikten yeşil bir yılan koparıp çıkaracağım gün gibi ayan ve belli. Acının yılanı içimde bitiyor, yürüyor, kanı canı tamamlanıyor derdimce.”

Gözünü yitirişini sarı renkle betimlerken “İçim karnım sarı sarı titredi.” (S.21) oğlun yitirilişini daha koyu olan yeşil renkle tanımlar.

   Burada aynı zamanda “bebek” kavramına gönderme vardır. Birincisi “göz bebeğini” yitiriştir. Çok değerlidir. Yokluğu büyük yoksunluktur. Büyük acı vermiştir. İkincisi “kendi bebeği Musa”dır. Daha değerlidir, yokluğu ölümcül bir yoksunluktur. Her ikisi de bedeninin parçasıdır. Gözün yedeği vardır, Musa’nınsa yoktur…

Yılan sembolizmine gelmiş geçmiş tüm kültürlerde rastlanmaktadır. Birçok anlamlar yüklenmiştir.  Edinebildiğimiz bilgileri metnin süzgecinden geçirecek olursak yok edici güç ilk simgesidir. Acının kaynağıdır. Ölümü ve yıkımı temsil etmektedir. Ama periyodik olarak derisini değiştirme özelliğiyle yeniden dirilişi de temsil eder. Yaşam gücü, yaşam çarkı. (Zimmer’in görüşü.) ( Zimmer, Heinrich; Hint Sanatı ve Uygarlığı’nda Mitler ve Simgeler) Bu anlamdan hareket edilirse metinde bir umut ışığı bırakılmıştır.  Acının kaynağı yılanın yine şifa kaynağı olma olasılığı da vardır. Bu Jung’un gözlemidir; imge homeopatinin sezdirimidir. Homeopati: Bir hastalığın, hastalık belirtilerini sağlam bir insanda ortaya çıkarabilecek maddelerin çok düşük dozlarda hastaya verilmesiyle tedavi edilebileceği inancına dayanan bir alternatif tıp yöntemidir. Bu tanımlamayı anımsayarak  tedavinin, hastalığa neden olan unsurla tedavi edilmesi durumundan söz etmek gerek. Dolayısıyla yılan, yine yılanın neden olduğu yaranın şifa kaynağı olmaktadır. > Musa gidişiyle neden olduğu acı onun geri dönmesiyle iyileşecektir.

   Yeşil renk dikkatin ve odaklanmanın rengidir. Durkadın’ın bu acıya odaklanmış olduğunu görürüz. Tüm yaşam akışını durdurmuş oğlunun gidişiyle oluşan acıya kilitlenmiştir. Beri yandan yeşil renk sağlam bir irade ve başkalarını kontrol becerisine sahip olmayı simgeler. Durkadın ananın iradesini hikaye boyunca görürüz zaten. Onun için de yeşil yılan hem Durkadın ananın acısının (> Musa’nın yokluğu, yani Musa) hem iyileşme gücünün, hem iradesinin simgesidir diyebiliriz. 

   İkinci olarak 24. sayfada yılan metaforunun kullanılışına bakalım;

“Ipıldayıp esen yele bağrımı veriyorum. Yüreğimin başını ağulayan incecikten yeşil yılan azından azından duruluyor, yatışıyor, dinleniyor, güç toplamaya. O da dinlensin, o benim can gözümdür, şimden geri o ölürse ben de canımı teslim ederim bellidir.”

Burada kullanılışında yılana duru görü (can gözü) anlamı yüklenmiştir. Yani beş duyu algısı dışında algı gerçekleştiren aracıdır. Yatışıp dinlenmeye çekilmiştir. Artık oğlundan olağan biçimde haber alamayacak ana duru görüsüyle (yeşil yılanla) onunla iletişim kuracaktır. 

   Yılan metaforu daha sonra 29. sayfada belirir. Osman geri gelmiş, olup bitenleri anlatmış tüm köyü, ama asıl Durkadın anayı kaygı almıştır. Der ki; “İçimin ağrısının belirmesini ince yılanın yeşermesini asıl o sabah tanıdım, bildim. Say ki yarıklar açıladuruyorda etlerimde.” (S.29)

   Peki. Bunun bir çığlık olduğunu içimizdeki titreşimlerden anlıyoruz. Her ne kadar olağan bir sesle söylenmiş, sözcükler, söz dizimi olağanmış gibiyse de… Buradaki anıştırmanın kapısını çalmalıyım. Yeşerme bitkisel büyüme karşılığı olmasına karşın yeşil ortak noktası kullanılarak, yılanın şekli gözetilerek, artan üzüntü ve kaygı yeşerme olarak tanımlanmıştır. (36. sayfada da yeşerme olarak tanımlanır.) Ayrıca, bu kere yılanın ortaya çıkışı, içinde yarıklar açılması denli derin ve acıtıcıdır. Oğlunun yaşamının tehlikede olduğu artık besbellidir ve annenin çaresizliği çok derinleşir.

   Son olarak 36. sayfadaki yılan metaforu, Durkadın ana sahildedir, oğlunun geliş zamanını beklemektedir. Okuyalım;

(…)(Dolunay)Kemiğe kesmiş göğüslerimin altında çöreklenmiş bekleyen yeşil incecikten yılanı uyarır. O yılan kötülük içredir bellersin ya yanılırsın.

“Unutma,” der bana.

Ağusunu, analığın ne olduğunu bilen can ağacıma siyim siyim yayarak.

“Kanı unutma,” der.

Yılanın iyisi yoktur elbet… Madem sürünür, madem ağuludur, madem gülemez ve ağlayamaz, kötüdür. Kötü olmasıdır şimdilerde iyi. Yapılanlara alışmayayım diye her gece filizlenmesi iyidir. “ (S.36)

   Dolunay simgeselliği : Dolunay genellikle dişil ilke simgesidir.

Farklı evreler geçirerek form değiştirmesi, biyolojik ritimler ile ilgili işlevleri nedeniyle döngüsel değişimin ve yenilenmenin simgesidir.

Zamanın, doğum- ölüm- yeniden doğuş çemberinin sembolüdür. Analığın simgesidir. (ilk dördün; bakire, dolunay; ana, son dördün; yaşlılık)

   Metne dönersek ayın gel-git etkisini göz önünde bulunduruyorum ve dolunayı umut olarak yorumluyorum. Dolunayın yaşlı göğüsleri uyarması da analık duygusunu, umudu, yeniden doğuşu, Musa’nın geleceğine ilişkin işarettir.

   Çöreklenmiş  yılanın simgeselliklerini anımsayalım (elbette buraya yalnızca yorumlamamıza yardımcı olacakları almak durumundayız);

  • Kadının adet döngüsünün oluşumunun simgesidir. Bu anlamıyla iyi ya da kötü ama dinamik ve potansiyel olan gizil gücü simgeler. > Durkadın ana pes etmemiştir. Güçlüdür.
  • Bir ağacın etrafında (hikayede can ağacının etrafında tanımlıdır) ya da herhangi bir eksensel sembolün etrafında çöreklenmiş olan yılan, dinamik gücün uyandırıcı gücü, tüm büyüyen canlıların dahisi; anima mundi, yani dünyanın ruhu, saf semavi ruhun devresel varoluşudur. > Durkadın anayı da “Kanı unutma” diyerek uyarır.
  • Birçok öğretide hayatın doğum-ölüm çemberidir. Musa bir tür ölüme gidişini,  geri gelişiyle doğuma çevirecektir.
  • Zimmer’e[1] göre, yılan doğuşu ve tekrar doğuşu belirleyen hayat gücüdür ve dolayısıyla yaşam çarkı ile ilişkilidir. > Musa köye geri dönmekle tekrar doğmuş olacaktır. Yılan varlığıyla, anayı uyarışıyla bu tekrar doğuş için onu ayakta tutmaktadır.
  • Sanskritçede kundalini enerjisini temsil eder.

Kundala sıfat olarak sarmal, halka, kundalini sembolik olarak halka şeklinde kıvrılmış bir yılan olarak temsil edilmektedir. > ateşin sarma açılma şekli > ateş yılanı > uyandırıldığında ritmik şekilde yukarı aşağı hareket eden kap/rahim içinde uyuyan evrimsel dişil yaratıcı güç. >Yılan Durkadın ananın içinde “yeşeren” “her gece filizlenen” bir güçtür. Varlığı olup bitenleri hatırlatır.

Yılan eğretilemesinin dışında duygunun dışa vurumunda tam tersine gönderme yapan gülme eylemi ile ilgili incelememizi birazdan algılar başlığı altında yapacağız.

Sürecek


 

Bir Ege öyküsü Kanı Unutma’nın yakın okuması -Bölüm 3

Hikayenin mekan ve zaman unsurları

Hikaye mekânının iki çeşit olduğunu söyleyeceğim. Birincisi annenin yüreği, belleğidir. Fiziksel ortamsa köyün sahili. Açık alanda geçen hikayenin gerçek zamanı “şimdi” belki on beş yirmi dakikalık bilemediniz yarım saatlik bir süreyi kapsar ama geri sıçramalarla ve zamanın yazar tarafından yeniden yapılandırılmasıyla neredeyse elli altmış yıllık bir süreyi aktarır okura. Şimdi zaman unsurunun nasıl kullanıldığına ilişkin kazı çalışmalarıma başlıyorum.

Füruzan zaman parçalarını, çizgisel düz bir sıra içinde değil, konuşmalar, düzenlemeler ve yinelemelerle yeniden oluşturduğu ve yapılandırdığı uyumlu parçalar haline getirerek kullanır. Her zaman. Barthes’in terimini kullanıyorum; rapsodik düzen.

Zamanın kullanımını, sıçramalarını bu metinde daha iyi kavrayabilmek amacıyla bir çizelge yapmayı deneyeceğim. Eğer yapılandırma olmasaydı zamanın akışı “olayların tarihsel akışı” sütunundaki gibi olacaktı. Yapılandırılmış zaman ise “hikayedeki akış” sütununda yer alıyor.

ÇİZELGE-1

OLAYLARIN TARİHSEL AKIŞITARİH SIRASIHİKAYE SIRASIHİKAYEDEKİ AKIŞ
Baba Halil İbrahim’in geçmişi1ŞİMDİ 19Dinleyen özne yabancının köye gelişi
Durkadın Ana’nın evlenişi (16 yaş)27Musa’nın askerliği
Durkadın Ana’nın ilk beeği (17 yaş)38Deli zeytinlikle ilgili düşünceler, turistler ve arkeologların gelişi
Durkadın Ana’nın kör oluşu (10 yıl önce)49Musa’nın deli zeytinlikten vazgeçişi
Delikanlıların geçmişleri51Baba Halil İbrahim’in geçmişi
Zenker Osman’ın geçmişi610Musa’nın gidişinin kesinleşmesi, Durkadın’ın ağıtı, kocasından dayak yiyişi,
Musa’nın askerliği711Musa’nın uykudan kalkması, çorba içmesi (ertesi sabah)
Deli zeytinlikle ilgili düşünceler ve arkeologların gelişi86Zenker Osman’ın geçmişi
Musa’nın deli zeytinlikten vazgeçişi912-aDelikanlıların gidişleri
Musa’nın gidişinin kesinleşmesi, Durkadın’ın ağıtı ve kocasından dayak yiyişi104-aDurkadın Ana’nın kör oluşu (10 yıl önce)
Musa’nın uykudan kalkması, çorba içmesi (ertesi sabah)112Durkadın Ana’nın evlenişi (16 yaş)
Delikanlıların gidişleri123Durkadın Ana’nın ilk bebeği (17 yaş)
  4-bDurkadın Ana’nın kör oluşu (Tekrar)
  12-bDelikanlıların gidişleri (tekrar)
Yaşamın olağan akışı (gidişin birinci ayı)135Delikanlıların geçmişi
Musa’dan mektup gelmesi1413Yaşamın olağan akışı (gidişin birinci ayı)
Sevinç giysisi basma elbiselik1514Musa’dan mektup gelmesi
Zenker Osman’ın kaçıp gelmesi1615Sevinç giysisi basma elbiselik
İbrahim’in ölüsünün gelmesi (Osman’ın gelişinden yedi gün sonra)1716Zenker Osman’ın kaçıp gelmesi
Durkadın Ana dört aydır sahilde bekliyor1817İbrahim’in ölüsünün gelmesi (Osman’ın gelişinden yedi gün sonra)
Dinleyen özne yabancının köye gelişi19  ŞİMDİ18Durkadın Ana dört aydır sahilde bekliyor
Musa iki ay sonra gelecek  GELECEKGELECEKMusa iki ay sonra gelecek

S. 14’te zaman sıçraması (…) “Benim dedemden bu yana (…) >> geri; iki kuşak boyu. (…) eğer o yabancı kadın gelmeseydi(…) >>> geri; daha yakın geçmiş. (…) Babası: “Kurgumuz sünger balık üzeredir(…) >> geri; kuşaklar boyu.

S.15 “Taa Yunan gâvuru toprağımıza ayak bastığında da böyleydi(…) >>> geri; Kurtuluş savaşı yılları, babanın askerliği dönemine karşılık geliyor.

S.20 “Helalleştiler.

İskeleye varıp küçülene dek onları tek gözümle islediydim. (…) >> geri; Musa’nın gidişi anı. (…) Sol gözüm görmez demiş miydim başta? (…) >> daha geri; Durkadın ananın görmez oluş hikayesine.

   Bazen de cümlenin kendisiyle zamanı geri döndürür. En güzel örneği buraya alıyorum. Okuduğumuzda bir büyülenme yaşadığımız cümlelerden. “Yumuşadı fotoğrafın kâğıdı.” (S. 24) Bu kesinlikle bir utsuroidir.( Bir şeyin ruhunun boşlukta iki durum arasında asılı gibi durduğu an. R.Barthes.) İki durum arasında asılı gibi duran an… 1. durum: oğul uzaktadır 2.durum her zaman göğsünün üstündedir. Yumuşamış fotoğraf kâğıdını gördüğümüz an… Utsuroi…

   S.29 Eve vardım. >> geri; Musa’nın gidişinden az sonra.

   Füruzan’ın geri sıçramaları ne amaçla kullandığına bakıyorum;

  1. Durkadın’ın portresi için (gençliği, körlüğü, yaşam koşulları vs.),
  2. Oğlu Musa’nın portresi için(delikanlı olarak yaşam savaşı ve gitme nedeni),
  3. Baba’nın portresi için (savaş yılları),
  4. Musa’nın gidişine neden olan olayın açıklanması amacıyla.

   Burada akan özneden söz edeceğiz. Öznenin duygusal anlatısı. Oradan oraya ilgisizmiş gibi duran ama kuşku götürmeyecek denli derinlikli ve ilintili imgelemelerle gerçekleştirilen anlatı. Bir an akışın hızla geçmişe doğru gittiğine sonra hızla ters yöne şimdiye döndüğüne tanık oluruz.

   Durkadın’ın sıçramaları bir tür girdap, duygu akışı içindedir. Beri yandan okur olarak hem olay hem karakterler için “çıkarımsal gezintiler yapmasına olanak tanır.” (Çıkarımsal gezinti: Okurun öteki hikaye ve yaşam deneyimlerinden oluşan hikayenün devamına ilişkin tahminleri.  Umberto Eco-Anlatı Ormanında Altı Gezinti)

 Umberto Eco’ya başvuruyorum. Bu yöntem okurun öngörülerini harekete geçirdiği gibi olup bitenle, karakterle özdeşleşmesini sağlar, tutku oluşturur ve elbette gerilimi…

   Evet “spazm” zamanı…

Hikaye tümüyle bir spazm zamanıdır kanımca. Spazm zamanının özelliklerini anımsayarak ilerleyelim. 

  1. Spazm zamanı korku doludur: Annenin korku dolu bekleyişidir.
  2. Beklenmediktir: Anne açısından beklenmediktir. Tam zeytinlikle haşır neşir olunması söz  konusuyken o alanın dokunulması yasaklanmış, çocuk süngere gitmiştir.
  3. Spazm zamanı haksızlık yüklüdür: Anne bunun haksız olduğunu söyler. İyi ama ne Musa’ya ne kocasına söyledikleri, tavırlarındaki direniş verilmiş kararı değiştirmez. S.16’da dinleyene yakınır; “Ne dediysem yer etmedi kadın kızım.”
  4. Spazm zamanı kışkırtıcıdır; Durkadın ananın söylendiği, isyan ettiği kocasıdır görünürde ama gerçekte düzenle ilgili saptamadır. Bu nedenle kışkırtıcıdır. Osman’ın kaçıp gelerek anlattıkları sonra İbrahim’in cenazesi kışkırtmalardır, uzun ağrılı sürecin parçalarıdır.
  5. Uzun ve ağrılı bir süreçtir: Okurun tanıklık ettiği yaşam parçasından önce başlamış olan ve bize iki ay daha süreceği belirtilen Durkadın ananın olasılıkla sahilde beklemekle geçireceği uzun ve duygusal olarak ağrılı bir süreç söz konusudur.

Sürecek