“Şima”: Hasan Özkılıç’ın kaleminden büyülü bir metin |

Okuru olduğum, ilk kitabından bu yana izlediğim bir kalem, Hasan Özkılıç’ın alışılmışın dışında bir roman konusuyla karşımızda olduğunu öncelikle belirtmek isterim. Bizim için bir tür kapalı kapılar olan bir mekana gitmeye hazır olun. 

Devamı, aşağıdaki linkten edebiyathaber.net’te

https://www.edebiyathaber.net/sima-hasan-ozkilicin-kaleminden-buyulu-bir-metin-serap-gokalp/

Bir Bahar Günü Ula’ da

İnsanların yaşamlarında bazı günler vardır, keşke herkes bu duyguyu yaşasa dediğiniz. Öyle bir gündü…  Yaşamın kasvetinden kurtulup genç gözlerinden uzaklara, on yıllar sonrasına baktım.  Her biri ayrı kıvılcım gençlerle yazma hazzını paylaştım.

Zühre Öğretmen. Telefonda bir ses olmaktan çıkıp, karşılaştığımızda çocuklarıyla özenle, içtenlikle ilgilenen bir rehber öğretmene dönüştü, hayran oldum.  Bu genç, çağdaş ve sevgi dolu öğretmen ve öğrencileri, umudumu, güvenimi, güzelliğe olan inancımı güçlendirdi. Bir buket çiçekle uzatılan dostluk ve yazma heyecanı  hepimizi sardı. Kalemin gücünden başladık söze öykü ve yazın dünyasına birlikte daldık. 

Düşünceleri, duyguları ve çalışmalarıyla atölyeye yaptıkları katkıyla birlikte zenginleştik. Sözcüklerin bizi taşıdığı öykü dünyaları şekillendirdik. Bana kendi yaptıkları pastalar, börekler, tatlılarla ev sahipliği yaptılar. Öğretmenlerimizin ve öğrencilerimizin sıcak ilgileriyle yüreğim genişledi. Sözcükten çıktık yola birbirinden ilginç öykülere ulaştık. Bir bütün günü dolu dolu bir paylaşımla, göz ışıklarıyla, sımsıcak dostluk bağlarıyla anlamlı kıldık. Ben onlara dil ve yazın dünyasındaki deneyimlerimi aktardım onlar bana “z” kuşağı deneyimlerini.  Bu buluşmaya aracı olan, aydınlık öğretmenlerimiz ve okul müdürümüze teşekkürlerimle. Ula- Ermaş Anadolu Lisesinde, harika bir bahar günüydü. Keşfedilmemiş güzel insanların var olduğu güzel bir gün. 28 Nisan 2022

YAZMA DIŞI UĞRAŞLAR -2

Merhaba,

Yazma dışı uğraşlarıma bugüne kadar bir kez değindim. Söze biraz ara verip gözlerimiz renklensin diye, keçe nakışı çalışmalarımı izlemeye ne dersiniz?

Bana covid salgınının kazandırdığı bu becerim, çekingen denemelerden, cesur tasarımlara doğru yol alıyor. Başka bir düşünce kulvarı gibi bu tasarımlar. Bazen pano bazen ev dekorasyon malzemesi bazen kuklalara dönüşüyor. Keçe nakışında kişisel tasarımlarım. İyi seyirler.

Bardak altlığı örnekleri

Pano örnekleri

Kitap heybeleri

Üç boyutlu dekoratif seçenekler (mantar)

Runner ve amerikan servis örnekleri

Oyuncaklar

Üç boyutlu dekoratif seçenekler (çiçek)

Yastık kılıfları

Yelek örneği

Bir Ege öyküsü Kanı Unutma’nın yakın okuması – Bölüm 5

Kanı Unutma Metninde Ara Olaylar

Hikayenin akışı içinde yer alan ara olaylara gelince. Bunları listelemekle yetinecek, okuma ve keşfetme zevkini sizlere bırakacağım.

  • Turistler ve tarihi kalıntılara gösterdikleri ilgi,
  • Rum aile,
  • Köy öğretmeni (bu eksende okuma yazmanın kırsal kesimde kapladığı alan),
  • Devlet yetkililerinin tutumu,
  • Arkeologlar,
  • Babanın Kurtuluş Savaşı anıları,

Gerek ara olaylarda gerekse metnin bütününde oluşturulan parlayıp sönen, geçip giden, bilinç eşiği, bilinçaltı görüntülere benzeyen gönderge flaşlarından(R.Barthes tanımı. ) örnekler seçecek olursak;

S.11 “Neyi bilecektik ya, yine de bilmiyorum kadın kızım.>”salt bilinçsizlik, derin kuyu

S.11(…) bebeğiyle konuşur gibi > küçümsemenin algılanışı

S.15 “Yaşım boy kesimim gözü çelip durur.” > Halil İbrahim’in iri yarı bedeni

S.16 “Dövdü beni.

        İyi geldi kadın kızım.” > tersine gönderme

S.17 “Damatlığındaki bana ilk el atma şaşkınlığı aynen esip dururdu yüzünde.” > ne yapacağını bilememe durumu

S.27 “Sopalara asılıp boşalıp kalmış babası(…)”

Tüm bu üzerinde durduğumuz anlatısal ormandaki gezintimizin temelinde algılar yatıyor. Şimdi sıra metin yolu boyunca biriktirdiğim algılarda.

Ses algısı örneği: S.35 “Arada çırpıp durur bir ötüş duyacaksın, bülbüldür.”

Koku algısı örneği; “Gönlümü kara bulut denli boğuntuya, kusturucu bulantıya saran o onmaz koku…(S.33)

Göz ve kulak algısı aynı anda ; “Bir tosbağanın çıtırdayıp duran sürünmesini tek gözle izledim.”

Göz algısı gözün körleştiği an: (S.20) “Güneşin tüm şavkı çatladı bebeğimde.” 

Dokunma algısı; “güneş sırtımdan geçip döşüme vurmaya başladığında” (S.21)

Elbette özellikle üzerinde durulması gereken renk algıları var. Çünkü bu Füruzan üslubunun can alıcı noktalarından biri.

❅Mavi mor koca canavarı gördüğünde deniz içine gövdesinin sıcak terini salan olur mu? (S.8) Renk korku betimlemesi için kullanılmıştır.

❅Ak yalımlı kağıt (S.11) Gümüş rengi tanımı, aliminyum ilaç ambalajını adlandırır.  

❅Sarı adamlar (S.12) > Turist tanımı için renk kullanımı.

İçim alazlanıyordu (S.12)> alazlanmak;kızıllık > için alev alması= korku renk duygu tanımı için kullanılmıştır.

❅Yeşil yılan (S.23) Renk, yılanın zehirini çağrıştırıcı unsur olarak kullanılmıştır, > yılanın zehiri duygusal acıyı simgelemektedir. (Algı için algı.)

❅Zifir gece (S.25) > Renk gecenin betimlemesi için ışıksızlık olarak kullanılmıştır. Duygusallığa gönderme de yapar.

❅Gözün harı (S. …) > yangı> kızıl renk > Renk hem acı duygusunun anıştırılmasında hem gözün kararması anlamında kullanılmıştır.

❅Taze kesilmiş çam tahtası kızılı (S. 32) Renk gençlik kavramını anıştırmak için kullanılmıştır. “kesilmiş” ölüm kavramına gönderme yapar.

Zincirleme algı;S.27 Lüksün cızırdayan yanışı, uyku kuşunun geceyi dumanlaştıran sesi, yaz böceklerinin duyuverdiğimiz çığırtılarına Osman, yutuşundaki aceleyi, şapırtıyı da katarak yiyip eritti aşını..

Şu anda, sırada bu hikayenin parlayan noktalarından biri var karşımızda algının tam tersi durumuna bir örnek sunacağım. Gülme eyleminin, kaynak tarafından algısı farklıdır, karşı taraftan algısı farklıdır. Okur her ikisini de bilir. Çıkarsamamız; olup bitenler o kadar zor kabul edilebilirdir ki Durkadın ana çaresizce, insan olarak kınayarak, buruk güldüğünü düşünür. Oysa ağlamaktadır. Gülmeyle ağlama arasındaki o ince çizgide dururuz. Her iki kas hareketini de izler ve anlarız. Duygunun ters yöne doğru gülme > gülme yitimi > ağlama algıya şekilsel olarak bakmak istiyorum.

Gülme, ağlama eyleminin kullanılışı

Algının duygu dile getirişi için ve aynı zamanda gücünü artırması için kullanışını sayfa 24’te okuruz.  “Yumuşadı fotoğrafın kâğıdı.”

Algı kanalı dokunma duyusudur. Gerçek özlemli nesneye dokunamadığından onun yerini almış olan fotoğraf kâğıdı nesnesidir. Fotoğraf gerçekte göz algısı için var edilmiştir. Ama burada özlemin doyurulması için dokunma nesnesine dönüşmüştür/yönlenmiştir. Bu haliyle özlem duygusunu dile getirir. Bir çember içine tutsak eder yazar okuru. Hangisi başlatandır? Bilmiyorum. Aynı cümle/anlatımın zaman unsuru olarak kullanımına daha önce değinmiştim.

Algıları konuştuktan sonra hikayenin tablolarına geçebileceğimizi düşünüyorum. Kuşkusuz yine çok ve bir o kadar da güzel tablolar keşfedeceksiniz. Benim seçtiklerim örnek niteliğinde, diğer tabloların hazzını tek başınıza yaşamanız için örnekler seçiyorum

S.35 “Bu gece ay var. Siz Çıbıcağa varana dek ışımaz. Gittiğiniz yerde görürsünüz. Bizim aya kati benzemez o göreceğiniz. İnsanların gürültüsü kirletir.”

“Babası Rumca konuşmasa bizim Hüseyin emmi bellersin öyle giyimli kesimli biri.” (S.29) İkili amaç vardır bu cümlede. Betimleme dışında hem toplumların karşılaştırılması (benzeşmesi aynı zamanda) hem yakınlık duygusunun dışa vurumudur.

S.14’ te arkeologların gidişinin anlatımı: “Giderlerken bize el salladılardı. Onların ardından ak taşlara bakadurmuştık.

S.18 Sabahtır, annesi Musa’ya çorba ısıtır, o yerken Zelha geçer görüş alanlarından ve Durkadın ana onu çağırır. Zelha anlatırılır.

Aynı sayfada Durkadın ananın ellerine bakarız bu tablonun bir yanında.

S.20’ de delikanlıların gidiş anı vardır.

Helalleştiler.

İskeleye varıp küçülene dek onları tek gözümle izlediydim.

Bende silinmezler, gurbetliğe çıkma günlerindeki halleriyle.

Sol gözüm görmez demiş miydim başta? (Körleştiği anla oğlunun gidişi anını belleğinde birleştirir.  Şöyle der” Sanırsın gözümün bebeği denize akıp gitti. Akdeniz’in tuzlu, yakan suyu şorladı bebeğimden içeriye. Güneşin tüm şavkı çatladı bebeğimde.” Burada gözün bebeğiyle Durkadının bebeği birdir.  “İki gözümü yumdum. Büyük büke varıp baktığımdaki koyulmuş deniz kuyularının eşi renkte karanlık çöküp durdu soluğuma.” Kör olma anıyla bu ayrı trajik bir tablodur 21. sayfada da devam eder, oğlunun gidişi tablosu iç içedir.

“Görmezliğini” anlatırken ayrıntılar girer görüntülere 21. sayfada tosbağayı anlatır. 23. sayfada “Musa’mı öbür yeniyetme civanları gurbetliğe taşıyan tekne, küçüldü, bebelerin yaptığı oyuksuz tahta kayıklara döndü” der.

S.25’ te Zenker Osman’ın geldiği akşam. Babası Halil Emmi “kötürüm gövdesini sopalarla askıya almaya çabalayıp ilerler”  Bu çok ayrıntılı, uzun bir tablodur. Duygu boyutu, çevre betimlemesi, tiplerin çizimleriyle karanlık içinde olmasına karşı renklerle doludur.

S.27 Osman yemek yiyor : “Lüksün cızırdayan yanışı, uyku kuşunun geceyi ılımanlaştıran sesi, yaz böceklerinin duyuverdiğimiz çığırtılarına Osman, yutuşundaki aceleyi, şapırtıyı da katarak yiyip eritti aşını.”

S.30’da Osman’ın anlattıklarından paniğe kapılan ve çaresiz kalan Durkadın’ın Tanrı’ya sığınışı tablosu çok görkemlidir. Okuma yazma bilmemesine karşın okuyacakmışçasına tüm ayrıntılarıyla kuran okumaya hazırlanır, abdest alır, bir köşeye çekilir ve kutsal kitabın harfleri üzerinden parmaklarını geçirir. Bu tablo hafif bir sis perdesi ardından seyredilir adeta öylesine mistik öylesine özel bir anlatımı vardır.

S.32’ de bir süngercinin ölümü. Bir delikanlının cesedinin evine getirilişi, köyün acısı, çocukluğunu bildikleri, evlatları gibi saydıkları bu süngercinin sonu vardır. 

Elbette hikayenin başında ve bitiminde sahilde ufku gözleyen Durkadın ananin içinde bulunduğu tablo.

Artık Durkadın anadan ayrılıyoruz, hikayenin sonu. Sözü edilen trajedinin okur üzerindeki etkisini artırır.  

“Adınız eş dediydin.

Gittiğin yerde bizleri söylemeye durunca karıştırırım kuşkusunda mısın? Ayrı adlara özenmek niye? Bizcileyin insandırlar demen yetmez mi?”

Burada bir büyülenme daha yaşarız. Yansımalı bir anlatımla, Durkadın ananın yas/korku/gerilim içinde olmasına karşın bir filozofa taş çıkartan yanını keşfederiz.

Yanılsamalı anlatım

Durkadın ananın yanından ayrılırken, işlevsel, yapısal, estetik ve simgesel özellikleriyle tam bir okuma hazzı yaratan “Kanı Unutma” hikayesinden ayrılıyoruz.

Beş bölümlük bu uzun incelemeyle ilgilenip okuyan öykü dostlarına selamlar.

Bitti

Bir Ege öyküsü Kanı Unutma’nın yakın okuması -Bölüm 4

Kanı Unutma’da hareket sağlayan unsurlar

Hikayenin hareket sağlayıcı diğer unsuru ise kıyaslamalardır, dedik. İzninizle burada bir kez daha bu konu üzerinde çalışacağım. Musa, İnce İrahim, Zenker Osman, üç delikanlı giderler. Osman kaçıp gelmiştir. Olup bitenleri anlattığında okur spazm=gerilim sürecine sokulur. Koşulların kötülüğünü ondan dinleriz. Diğer iki delikanlının her an ölüm haberlerinin gelmesi içten bile değildir. “Aynı bura gibiydi Durkadın teyzem,” diye anlatışından bir koşutluk daha yaratılır ve kara haber beklentisi artırılır. Rum dalgıç ölmüştür, baba papaz getirmiştir, yapacaklarından korkup anneyi tutmuşlardır. “Oralı dalgıcın tabutuna Musa’nın omuz verdiğini, tabutun “vapurun alt katına tıkıldığını, yanına adam kattıklarını, raporlu polis kâğıdını…” her şey aynıdır. Burası gibi(!) Babası Rumca konuşmasa Hüseyin Emmi sanılacaktır.

   Ve bu noktadan 31. sayfaya geçersek eğer, yatsı okunurken bir tekne yanaşır iskeleye… “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar.” Şu an düşünüyorum da… Böyle bir cümlenin çözümlenmesi cesaretini bulabilecek miyim? Bu cümleyle tüylerimiz diken diken olur. Çünkü Rum dalgıcın ölüm hikâyesi, tekne, tabut, akılımızdayken tekne yanaşır. Kahvedekileri bir düşünün, sessizce sözleşmişçesine ayağa kalkarlar… Dalgalanan duyguları algılarız… Burada tüm teknik, akademik gölgelerden çıkıp tümüyle duygularıma kapılmaktan kendimi alamıyorum. “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar.” Gerilimin doruk noktası. Sessizce elimizi göğsümüze bastırdığımız nokta bu. Devam ediyorum şu cümleyi okumalıyız:  “Kahveye öbeklenen insan yığınını araladım.” Durkadın ananın cümlesi bu. Ağır çekim bir sahneye benziyor. Hayır, ölüm korkusunun, oğlunu yitirme olasılığının cümlesi bu. Zihinsel bir sarsıntı. Bir şey olmuş gibi. Ama olmayabilir mi? İnsanlar adeta cisim gibi algılanır “aralanırlar” Durkadın’ın çalışkan ve yorgun ellerini görürsünüz insanları sessizce bir perde aralarcasına iki yana çekişini… Sessizlik vardır. Belki kırık dökük konuşmalar. Ama en iç sızlatan cümlelerden biri; “o tabutta hem İbrahim hem Musa var.” Acının en derinidir bu. “O kan Musa’nın da kanıdır” der. “O ciğerini tükürüp ölen Rum dalgıçların da kanıdır” der. Annelik ortak paydası böyle dile getirilir. Korku daha da artar. Musa’ya ne olacak? Koku unsuru devreye girer; “Bir koku sardı burnumu,” der Durkadın ana. Ölmüş çiçeklerle ölmüş insanın kokusunu aktarır bize.

   Sonunda ana çocuğunu sahilde bekler olur. Biz onu bulduğumuzda o kendi gerilimini yaşıyordur. Ama orada olması köy için de okur için de gerilim unsurudur. Evlat yitirme korkusunun derinliklerinde okurla özdeşleşme kurar. Duygudaşlık kurar. Hikayelik arkadaşlığımızın doruk noktası Durkadın anayla.

   Gelelim “Kanı Unutma”da duyguların dile getirilişine…

S.21 “İçim kanım sarı sarı titredi.” Öyle bir gerçek vardır ki apansız yakalanmıştır kişi. O güne değin hiç yaşanmamış bir durum söz konusudur; “Doğmuşum, gözlerim dünyamı her olanı görmüş.” Sivri, (keskin kenarlı diye ekliyorum) bir gerçeğin donuk saptaması, der R.Barthes buna. Yayılım yaratan (duygusal yayılım yaratan bir yoğunlaşma! Bir satori! İşte bu konuda duygusal yayılıma örnek bir cümle alıyorum hikayeden; “Kafamın kemiği incecik ayrılıp sızısı gözümü tutup çekerdi sanırsın.”  >> kör oluşun yarattığı duygu!

Oğlunun gidişini de körleşme acısıyla karşılaştırır. “Gözümü ilk yitirdiğimdeki, ığım ığım acıya hiç benzemez dikelen bir ağulama aldı içimi.  Ağulanma ki çıkar görelim diyen olsa şöyle elimi yüreğimin başına daldırıp incecikten yeşil bir yılan koparıp çıkaracağım gün gibi ayan ve belli.” S.23 Daha beter bir duygudur oğlunun gidişi. S.23 “o günden bu yana hiç ağlamam demiş miydim?”>> katılaşma hali.

“Biz hep hayır dileyip de neyi sakınabildik…” S.23 >> çaresizlik

“Ağlasa bir Durkadın, dedi köylü sana değil mi?”>> katılaşma hali.

S.23 “Ben yanlarına varamadım,” > derin üzüntüden ötürü yok sayma isteği. (Gençler giderken.)

S.31 “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar,” > sessiz bir panik hali, ortak duygulanım, ortak korkunun dile getirilişi.

S.31 “Teknede duran ince uzun sandığı görüp de hiç tanımazdan niye geldiğimi hala bilemem,” > korkuyu reddediş.

S.33 Salih çavuş elimden tutup öteye aldı beni, > derin duygusal çöküntü nedeniyle donup kalma durumu vardır burada. İrade yok olmuştur, birinin güdümü gereklidir. Salih çavuş bunu hissedip onun yerini değiştirmiştir. Muhteşem insani bir duygu akışı ve yardımlaşma anıdır bu. Duygu seli ikisini de kuşatmıştır.

   Bu hikayede, duyguların dışa vurumunda bir yıldız gibi parlayan yılan metaforuna sıra geldi sanırım.

İlk kullanıldığı yer 23. sayfadır. Oğlu Musa’nın gidiş acısıyla gözünü yitiriş acısını karşılaştırır Durkadın ana. “Gözümü ilk yitirdiğimdeki, ığım ığım acıya hiç benzemez dikilen bir ağulama aldı içimi. Ağulanma ki çıkar görelim diyen olsa şöyle elimi yüreğimin başına daldırıp incecikten yeşil bir yılan koparıp çıkaracağım gün gibi ayan ve belli. Acının yılanı içimde bitiyor, yürüyor, kanı canı tamamlanıyor derdimce.”

Gözünü yitirişini sarı renkle betimlerken “İçim karnım sarı sarı titredi.” (S.21) oğlun yitirilişini daha koyu olan yeşil renkle tanımlar.

   Burada aynı zamanda “bebek” kavramına gönderme vardır. Birincisi “göz bebeğini” yitiriştir. Çok değerlidir. Yokluğu büyük yoksunluktur. Büyük acı vermiştir. İkincisi “kendi bebeği Musa”dır. Daha değerlidir, yokluğu ölümcül bir yoksunluktur. Her ikisi de bedeninin parçasıdır. Gözün yedeği vardır, Musa’nınsa yoktur…

Yılan sembolizmine gelmiş geçmiş tüm kültürlerde rastlanmaktadır. Birçok anlamlar yüklenmiştir.  Edinebildiğimiz bilgileri metnin süzgecinden geçirecek olursak yok edici güç ilk simgesidir. Acının kaynağıdır. Ölümü ve yıkımı temsil etmektedir. Ama periyodik olarak derisini değiştirme özelliğiyle yeniden dirilişi de temsil eder. Yaşam gücü, yaşam çarkı. (Zimmer’in görüşü.) ( Zimmer, Heinrich; Hint Sanatı ve Uygarlığı’nda Mitler ve Simgeler) Bu anlamdan hareket edilirse metinde bir umut ışığı bırakılmıştır.  Acının kaynağı yılanın yine şifa kaynağı olma olasılığı da vardır. Bu Jung’un gözlemidir; imge homeopatinin sezdirimidir. Homeopati: Bir hastalığın, hastalık belirtilerini sağlam bir insanda ortaya çıkarabilecek maddelerin çok düşük dozlarda hastaya verilmesiyle tedavi edilebileceği inancına dayanan bir alternatif tıp yöntemidir. Bu tanımlamayı anımsayarak  tedavinin, hastalığa neden olan unsurla tedavi edilmesi durumundan söz etmek gerek. Dolayısıyla yılan, yine yılanın neden olduğu yaranın şifa kaynağı olmaktadır. > Musa gidişiyle neden olduğu acı onun geri dönmesiyle iyileşecektir.

   Yeşil renk dikkatin ve odaklanmanın rengidir. Durkadın’ın bu acıya odaklanmış olduğunu görürüz. Tüm yaşam akışını durdurmuş oğlunun gidişiyle oluşan acıya kilitlenmiştir. Beri yandan yeşil renk sağlam bir irade ve başkalarını kontrol becerisine sahip olmayı simgeler. Durkadın ananın iradesini hikaye boyunca görürüz zaten. Onun için de yeşil yılan hem Durkadın ananın acısının (> Musa’nın yokluğu, yani Musa) hem iyileşme gücünün, hem iradesinin simgesidir diyebiliriz. 

   İkinci olarak 24. sayfada yılan metaforunun kullanılışına bakalım;

“Ipıldayıp esen yele bağrımı veriyorum. Yüreğimin başını ağulayan incecikten yeşil yılan azından azından duruluyor, yatışıyor, dinleniyor, güç toplamaya. O da dinlensin, o benim can gözümdür, şimden geri o ölürse ben de canımı teslim ederim bellidir.”

Burada kullanılışında yılana duru görü (can gözü) anlamı yüklenmiştir. Yani beş duyu algısı dışında algı gerçekleştiren aracıdır. Yatışıp dinlenmeye çekilmiştir. Artık oğlundan olağan biçimde haber alamayacak ana duru görüsüyle (yeşil yılanla) onunla iletişim kuracaktır. 

   Yılan metaforu daha sonra 29. sayfada belirir. Osman geri gelmiş, olup bitenleri anlatmış tüm köyü, ama asıl Durkadın anayı kaygı almıştır. Der ki; “İçimin ağrısının belirmesini ince yılanın yeşermesini asıl o sabah tanıdım, bildim. Say ki yarıklar açıladuruyorda etlerimde.” (S.29)

   Peki. Bunun bir çığlık olduğunu içimizdeki titreşimlerden anlıyoruz. Her ne kadar olağan bir sesle söylenmiş, sözcükler, söz dizimi olağanmış gibiyse de… Buradaki anıştırmanın kapısını çalmalıyım. Yeşerme bitkisel büyüme karşılığı olmasına karşın yeşil ortak noktası kullanılarak, yılanın şekli gözetilerek, artan üzüntü ve kaygı yeşerme olarak tanımlanmıştır. (36. sayfada da yeşerme olarak tanımlanır.) Ayrıca, bu kere yılanın ortaya çıkışı, içinde yarıklar açılması denli derin ve acıtıcıdır. Oğlunun yaşamının tehlikede olduğu artık besbellidir ve annenin çaresizliği çok derinleşir.

   Son olarak 36. sayfadaki yılan metaforu, Durkadın ana sahildedir, oğlunun geliş zamanını beklemektedir. Okuyalım;

(…)(Dolunay)Kemiğe kesmiş göğüslerimin altında çöreklenmiş bekleyen yeşil incecikten yılanı uyarır. O yılan kötülük içredir bellersin ya yanılırsın.

“Unutma,” der bana.

Ağusunu, analığın ne olduğunu bilen can ağacıma siyim siyim yayarak.

“Kanı unutma,” der.

Yılanın iyisi yoktur elbet… Madem sürünür, madem ağuludur, madem gülemez ve ağlayamaz, kötüdür. Kötü olmasıdır şimdilerde iyi. Yapılanlara alışmayayım diye her gece filizlenmesi iyidir. “ (S.36)

   Dolunay simgeselliği : Dolunay genellikle dişil ilke simgesidir.

Farklı evreler geçirerek form değiştirmesi, biyolojik ritimler ile ilgili işlevleri nedeniyle döngüsel değişimin ve yenilenmenin simgesidir.

Zamanın, doğum- ölüm- yeniden doğuş çemberinin sembolüdür. Analığın simgesidir. (ilk dördün; bakire, dolunay; ana, son dördün; yaşlılık)

   Metne dönersek ayın gel-git etkisini göz önünde bulunduruyorum ve dolunayı umut olarak yorumluyorum. Dolunayın yaşlı göğüsleri uyarması da analık duygusunu, umudu, yeniden doğuşu, Musa’nın geleceğine ilişkin işarettir.

   Çöreklenmiş  yılanın simgeselliklerini anımsayalım (elbette buraya yalnızca yorumlamamıza yardımcı olacakları almak durumundayız);

  • Kadının adet döngüsünün oluşumunun simgesidir. Bu anlamıyla iyi ya da kötü ama dinamik ve potansiyel olan gizil gücü simgeler. > Durkadın ana pes etmemiştir. Güçlüdür.
  • Bir ağacın etrafında (hikayede can ağacının etrafında tanımlıdır) ya da herhangi bir eksensel sembolün etrafında çöreklenmiş olan yılan, dinamik gücün uyandırıcı gücü, tüm büyüyen canlıların dahisi; anima mundi, yani dünyanın ruhu, saf semavi ruhun devresel varoluşudur. > Durkadın anayı da “Kanı unutma” diyerek uyarır.
  • Birçok öğretide hayatın doğum-ölüm çemberidir. Musa bir tür ölüme gidişini,  geri gelişiyle doğuma çevirecektir.
  • Zimmer’e[1] göre, yılan doğuşu ve tekrar doğuşu belirleyen hayat gücüdür ve dolayısıyla yaşam çarkı ile ilişkilidir. > Musa köye geri dönmekle tekrar doğmuş olacaktır. Yılan varlığıyla, anayı uyarışıyla bu tekrar doğuş için onu ayakta tutmaktadır.
  • Sanskritçede kundalini enerjisini temsil eder.

Kundala sıfat olarak sarmal, halka, kundalini sembolik olarak halka şeklinde kıvrılmış bir yılan olarak temsil edilmektedir. > ateşin sarma açılma şekli > ateş yılanı > uyandırıldığında ritmik şekilde yukarı aşağı hareket eden kap/rahim içinde uyuyan evrimsel dişil yaratıcı güç. >Yılan Durkadın ananın içinde “yeşeren” “her gece filizlenen” bir güçtür. Varlığı olup bitenleri hatırlatır.

Yılan eğretilemesinin dışında duygunun dışa vurumunda tam tersine gönderme yapan gülme eylemi ile ilgili incelememizi birazdan algılar başlığı altında yapacağız.

Sürecek


 

Bir Ege öyküsü Kanı Unutma’nın yakın okuması -Bölüm 3

Hikayenin mekan ve zaman unsurları

Hikaye mekânının iki çeşit olduğunu söyleyeceğim. Birincisi annenin yüreği, belleğidir. Fiziksel ortamsa köyün sahili. Açık alanda geçen hikayenin gerçek zamanı “şimdi” belki on beş yirmi dakikalık bilemediniz yarım saatlik bir süreyi kapsar ama geri sıçramalarla ve zamanın yazar tarafından yeniden yapılandırılmasıyla neredeyse elli altmış yıllık bir süreyi aktarır okura. Şimdi zaman unsurunun nasıl kullanıldığına ilişkin kazı çalışmalarıma başlıyorum.

Füruzan zaman parçalarını, çizgisel düz bir sıra içinde değil, konuşmalar, düzenlemeler ve yinelemelerle yeniden oluşturduğu ve yapılandırdığı uyumlu parçalar haline getirerek kullanır. Her zaman. Barthes’in terimini kullanıyorum; rapsodik düzen.

Zamanın kullanımını, sıçramalarını bu metinde daha iyi kavrayabilmek amacıyla bir çizelge yapmayı deneyeceğim. Eğer yapılandırma olmasaydı zamanın akışı “olayların tarihsel akışı” sütunundaki gibi olacaktı. Yapılandırılmış zaman ise “hikayedeki akış” sütununda yer alıyor.

ÇİZELGE-1

OLAYLARIN TARİHSEL AKIŞITARİH SIRASIHİKAYE SIRASIHİKAYEDEKİ AKIŞ
Baba Halil İbrahim’in geçmişi1ŞİMDİ 19Dinleyen özne yabancının köye gelişi
Durkadın Ana’nın evlenişi (16 yaş)27Musa’nın askerliği
Durkadın Ana’nın ilk beeği (17 yaş)38Deli zeytinlikle ilgili düşünceler, turistler ve arkeologların gelişi
Durkadın Ana’nın kör oluşu (10 yıl önce)49Musa’nın deli zeytinlikten vazgeçişi
Delikanlıların geçmişleri51Baba Halil İbrahim’in geçmişi
Zenker Osman’ın geçmişi610Musa’nın gidişinin kesinleşmesi, Durkadın’ın ağıtı, kocasından dayak yiyişi,
Musa’nın askerliği711Musa’nın uykudan kalkması, çorba içmesi (ertesi sabah)
Deli zeytinlikle ilgili düşünceler ve arkeologların gelişi86Zenker Osman’ın geçmişi
Musa’nın deli zeytinlikten vazgeçişi912-aDelikanlıların gidişleri
Musa’nın gidişinin kesinleşmesi, Durkadın’ın ağıtı ve kocasından dayak yiyişi104-aDurkadın Ana’nın kör oluşu (10 yıl önce)
Musa’nın uykudan kalkması, çorba içmesi (ertesi sabah)112Durkadın Ana’nın evlenişi (16 yaş)
Delikanlıların gidişleri123Durkadın Ana’nın ilk bebeği (17 yaş)
  4-bDurkadın Ana’nın kör oluşu (Tekrar)
  12-bDelikanlıların gidişleri (tekrar)
Yaşamın olağan akışı (gidişin birinci ayı)135Delikanlıların geçmişi
Musa’dan mektup gelmesi1413Yaşamın olağan akışı (gidişin birinci ayı)
Sevinç giysisi basma elbiselik1514Musa’dan mektup gelmesi
Zenker Osman’ın kaçıp gelmesi1615Sevinç giysisi basma elbiselik
İbrahim’in ölüsünün gelmesi (Osman’ın gelişinden yedi gün sonra)1716Zenker Osman’ın kaçıp gelmesi
Durkadın Ana dört aydır sahilde bekliyor1817İbrahim’in ölüsünün gelmesi (Osman’ın gelişinden yedi gün sonra)
Dinleyen özne yabancının köye gelişi19  ŞİMDİ18Durkadın Ana dört aydır sahilde bekliyor
Musa iki ay sonra gelecek  GELECEKGELECEKMusa iki ay sonra gelecek

S. 14’te zaman sıçraması (…) “Benim dedemden bu yana (…) >> geri; iki kuşak boyu. (…) eğer o yabancı kadın gelmeseydi(…) >>> geri; daha yakın geçmiş. (…) Babası: “Kurgumuz sünger balık üzeredir(…) >> geri; kuşaklar boyu.

S.15 “Taa Yunan gâvuru toprağımıza ayak bastığında da böyleydi(…) >>> geri; Kurtuluş savaşı yılları, babanın askerliği dönemine karşılık geliyor.

S.20 “Helalleştiler.

İskeleye varıp küçülene dek onları tek gözümle islediydim. (…) >> geri; Musa’nın gidişi anı. (…) Sol gözüm görmez demiş miydim başta? (…) >> daha geri; Durkadın ananın görmez oluş hikayesine.

   Bazen de cümlenin kendisiyle zamanı geri döndürür. En güzel örneği buraya alıyorum. Okuduğumuzda bir büyülenme yaşadığımız cümlelerden. “Yumuşadı fotoğrafın kâğıdı.” (S. 24) Bu kesinlikle bir utsuroidir.( Bir şeyin ruhunun boşlukta iki durum arasında asılı gibi durduğu an. R.Barthes.) İki durum arasında asılı gibi duran an… 1. durum: oğul uzaktadır 2.durum her zaman göğsünün üstündedir. Yumuşamış fotoğraf kâğıdını gördüğümüz an… Utsuroi…

   S.29 Eve vardım. >> geri; Musa’nın gidişinden az sonra.

   Füruzan’ın geri sıçramaları ne amaçla kullandığına bakıyorum;

  1. Durkadın’ın portresi için (gençliği, körlüğü, yaşam koşulları vs.),
  2. Oğlu Musa’nın portresi için(delikanlı olarak yaşam savaşı ve gitme nedeni),
  3. Baba’nın portresi için (savaş yılları),
  4. Musa’nın gidişine neden olan olayın açıklanması amacıyla.

   Burada akan özneden söz edeceğiz. Öznenin duygusal anlatısı. Oradan oraya ilgisizmiş gibi duran ama kuşku götürmeyecek denli derinlikli ve ilintili imgelemelerle gerçekleştirilen anlatı. Bir an akışın hızla geçmişe doğru gittiğine sonra hızla ters yöne şimdiye döndüğüne tanık oluruz.

   Durkadın’ın sıçramaları bir tür girdap, duygu akışı içindedir. Beri yandan okur olarak hem olay hem karakterler için “çıkarımsal gezintiler yapmasına olanak tanır.” (Çıkarımsal gezinti: Okurun öteki hikaye ve yaşam deneyimlerinden oluşan hikayenün devamına ilişkin tahminleri.  Umberto Eco-Anlatı Ormanında Altı Gezinti)

 Umberto Eco’ya başvuruyorum. Bu yöntem okurun öngörülerini harekete geçirdiği gibi olup bitenle, karakterle özdeşleşmesini sağlar, tutku oluşturur ve elbette gerilimi…

   Evet “spazm” zamanı…

Hikaye tümüyle bir spazm zamanıdır kanımca. Spazm zamanının özelliklerini anımsayarak ilerleyelim. 

  1. Spazm zamanı korku doludur: Annenin korku dolu bekleyişidir.
  2. Beklenmediktir: Anne açısından beklenmediktir. Tam zeytinlikle haşır neşir olunması söz  konusuyken o alanın dokunulması yasaklanmış, çocuk süngere gitmiştir.
  3. Spazm zamanı haksızlık yüklüdür: Anne bunun haksız olduğunu söyler. İyi ama ne Musa’ya ne kocasına söyledikleri, tavırlarındaki direniş verilmiş kararı değiştirmez. S.16’da dinleyene yakınır; “Ne dediysem yer etmedi kadın kızım.”
  4. Spazm zamanı kışkırtıcıdır; Durkadın ananın söylendiği, isyan ettiği kocasıdır görünürde ama gerçekte düzenle ilgili saptamadır. Bu nedenle kışkırtıcıdır. Osman’ın kaçıp gelerek anlattıkları sonra İbrahim’in cenazesi kışkırtmalardır, uzun ağrılı sürecin parçalarıdır.
  5. Uzun ve ağrılı bir süreçtir: Okurun tanıklık ettiği yaşam parçasından önce başlamış olan ve bize iki ay daha süreceği belirtilen Durkadın ananın olasılıkla sahilde beklemekle geçireceği uzun ve duygusal olarak ağrılı bir süreç söz konusudur.

Sürecek

Bir Ege öyküsü Kanı Unutma’nın yakın okuması – Bölüm 2

Anlatım Özellikleri

Şimdi anlatım özellikleri olarak bu hikayede bize sunulan tabloların tadını çıkarmaya yöneliyoruz. İşte oradaymış duygusunu veren anlatım özelliklerinden bir  iki örnek buraya alıyorum;Tarihi eser demez, “Buraya İngiliz Alman gavurları da gelir. Sapaktaki çeşmenin çevresinde dolanır, kurnasını, çeşmenin alınlığındaki oygulanmış mermerleri ziyade okşayıp dururlar. “(S.8) der. Bu nedenle burada anlatım söz konusu değildir artık okur karakterin içindedir. Durkadın’ı dinler olur. Durkadın’ın kendi kendine konuşmasını dinler…

   Sayfa 11’deki cümleyi bir kez daha alıntılayacağım, başka çıkarsamalar keşfedeceğiz çünkü; “Bize döndü taze, bebeyle konuşur gibi(…)

Ön yargıyla algıdan söz etmiştik, okumuş insanın okumamış insanı algısıdır bu ayrıca şu çıkarsamalar vardır.

  • Yetişkin olduğunu yaşamışlığını hiçe sayış,
  • Zekâ düzeyini hiçe sayış,
  • Duygu düzeyini hiçe sayış söz konusudur bu cümlede.

Bunlarla birlikte bir tutumdan söz ederken aynı anda iki karakterle ilgili olarak şimşek hızıyla çizimler gerçekleştirir Füruzan.

Arkeolog kadın ukaladır, oradakiler ve elbette Durkadın onun çokbilmişliğinin farkındadır ama yüzüne vurmaları söz konusu değildir hem konuktur (görgü kuralı söz konusudur) hem devlet tarafından gelmiştir (bir bakıma tehlike unsurudur). Asıl önemlisi köylülerin onunla konuşurken “kullanabilecekleri malzemeleri yoktur alet çantalarında.” Onlar düşünüyor olduklarını dillendiremediklerinden suskuyu yeğleyenlerdir. Burada da bir toplumsal gönderge flaşı vardır. Köylünün zor koşulları eğitime ulaşamama durumu…

S.13 “Hesabın mani gibi söyleneni var, onu karşımıza geçip şaşırtmacasına okuyup dururlar.” Hiç çarpım tablosunu böyle adlandırmak aklınıza gelmiş miydi?

   Toplumsal koşullara gönderme yapan bir başka anlatım özelliğine geçiyorum.

“Cumadan cumaya iman tahtalarını karartmadan inanıp namaza varan bu adamlar neyin nesine kötülük etmiş olsunlar ki böylesine ucuzuna hırp diye elden çıkıveriyorlar. (S.9)

Çıkarsamalarımız;

  1. İsyan duygusunun dışa vurumu: Temiz bir yürekle Tanrının karşısına çıkan insanlar söz konusudur. Haftada bir de olsa, bunlar ibadetlerini yapmaktadır. Tanrının onları seviyor olması gerekir. Bu yalın yaşamın içinde temel toplumsal ve dinsel öğreti kimsenin kimseye kötülük etmemesi olduğuna göre buna da uymaktadırlar. Bu nedenle de Tanrı tarafından seviliyor olmaları gerekir. Ama yaşamlarının sürerken ve sonlanışına bakılırsa eğer, Tanrı terazisinde bir yanlışlık mı vardır? İsyan eder Durkadın Ana.
  2. Köy yaşamının çarçabuk bir panoraması çizilmiştir. Çalışma koşulları, yaşam koşulları, ibadet, birbirleriyle ilişkiler.
  3. Köy insanın psikolojik özellikleri tanımlanmıştır. “İman tahtasını karartmadan” (yine yoğun bir şeye rastladık işte.)
  4. Süngercilerin yaşamının bitimi betimlenmiştir “hırp diye elden çıkmak” der buna Durkadın Ana. “Hırp”, bir ses taklidiyle ölümün bu denli yalın anlatılabilmesi ne kadar etkileyici… Köyün dolambaçsız yaşamının bir göstereni sözcükler…

Başka bir isyanı yine 30-31. sayfalarda görürüz. Bu söyleyişi tekrar okumadan edemeyeceğim;

“Bunca yıl başkasının lokmasını ağzından alıp saçı bitmemiş yetimler yaratmadı insanım, dedim. Her yetimlik her açlık ötemizden berimize kadar pekişmiş geçim zorundadır. Sen Tanrısın ya, her can verdiğin rızkını ömür pahasına mı alır!”

Sonra susar… Yanıt mı beklemektedir, yaptığı başkaldırının gazabını mı yoksa? Hayır. Hiçbir şey iddia etmez görünür. Saptamayı yapmış, isteğini iletmiş, derin bir nefes almıştır. Ruhunun ışıdığı andır.

   Anlatım özelliklerini örneklemeye devam ediyorum. Yöresel ağızla, felsefeyle, toplumsal görgüyle yoğrulmuş bir cümle buluyorum. S.17 “Musa’ya ağıt tutup uyku kuşlarının çığrınmasını örtüp utanmazlık edersin.”

  1. Konuşulan ağızla coğrafya özelliğinin tanımı yapılmıştır,
  2. Ağıt yakıldığının vurgulanmasıyla töreye işaret edilmiştir,
  3. Görkemli bir gece belirteci kullanılmıştır; “uyku kuşlarının çığrınması”
  4. Gece gürültü yapmanın “uyku kuşlarının çığrınmasını örtmek” ayıp olduğu vurgulanmıştır.
  5. Ama hoşgörü de vardır, sesi duyarız, tatlı sert bir söyleyiş. Kolundan tutup eve yatağa götürmeye çalıştığını görür gibi oluruz…

Sarı demez yazar “tüyünün rengini güneş çalmış güleç” yüzden söz eder bize. Gülüş de saçlar da sarı renktir, neşelidir.

 Tek cümlelik paragraflar kullanır, söylemi güçlü kılmak için yapar bunu. “Dişlerinin akından anlarsın.”

   Her bir cümleden bir hikayenin neredeyse sınırsız yayılımını düşleyebiliriz. Aynı zamanda Durkadın’ın bu cümleler arasında sustuğunu da anlarız. Kısa susku anlarında aklından neler geçtiği bizim düş gücümüze bırakılmıştır. 

Şimdi bir cümle seçiyorum. Bir deneme yapıyorum. Eğik harflerle yazılmış olanlar benim düşlediklerimdir.

            Dur hele resmi göstereyim(Basma elbisenin göğsüne sokar elini, katları arasında yarı sert bir şey bulunan bir mendil çıkarır. Teri, memesinin kokusu sinmiş mendili tutan sert parmaklarının kumaşa dokunurken çıkardığı ses duyulur bu bekleyiş sırasında. Konuşulmamaktadır çünkü. Nefesi biraz hızlanmış mıdır? Belki. Belki hafifçe titrer mendilin sarkan köşesi. Ne renktir bu mendil? Kenarları mavi çizgili beyaz mı? Pamuklu kumaştan mı? Bir hikâyesi bile vardır düşünürsek, çeyizinden kalmadır Durkadın’ın.)

   Sayfalarda tek cümlelere rastlarız. Bazen bir kez kullanılır. S.29’ da “Eve vardım,” der Durkadın. Onun tüm duygusal ve fiziksel algılarını bu cümle içinde barındırır. Bazen de yukarıda olduğu gibi, kısa cümleler alt alta kullanılır, duygusal yoğunluğu dile getiren bir anlatımdır bu. Sayfa 31’e bakalım lütfen.

      “Sustum.

Pencereden dışarıya baktım.

Kuran’ı kapadım.

Öpüp alnıma koydum.

Oda alacalanıyordu.

Uzaktan iki keklik ötüşü geldi peş peşe.

Dört gün dört gece geçip gitti.”

Satırbaşı yapmakla boşluklar verilmiştir. Sebep? Metnin yavaşlamaya gereksinimi vardır. İyice özümsenmesi için. Burada Umberto Eco’nun bir saptamasına katılarak alıntılama yapacağım izninizle, boşluklar için der ki; “boşluk bırakmak yavaşlık yaratır ki bu az söz ile gerçekleşir.” Az söz. Birer satırlık paragraflar… “Yazıda yöntem yavaşlıktır. Betimlemeler, anlatıdaki çeşitli noktaların ayrıntılı anlatımı ile gerçekleştirilir.” Katılıyorum ve ekliyorum, okuma hazzımızı yukarılara taşır bu yöntem.

    Elbette şu anda biz bu cümleleri teknik olarak inceliyoruz. Estetik inceleme sırsında çizilen tablolar arasında yine bu paragraflara dönmek isteyeceğiz. Daha onlara geçmeden önce bakmamız gereken başka ayrıntılar var. Hikayenin içinde çok ağaç kökleri çok ağır taşlar, çok sarmaşıklar var. (Bu hikayede oyalandıkça keşfedeceğim anlam derinliklerinin beni yıldırmasından korkuyorum. İtiraf etmeliyim.)   Söz gelimi devlet yurttaş ilişkisinde duralım.

“Bizim köylük yere ne zaman yazıp çizen biri gelse sonu bize hayır değildir.” S.13

“Köyümüze yabandan gelip de yazmaya oturanlar var ya, işte onlardan ziyade korkarım. (…) Ya asker toplama ya da vergi, toprak moprak işi diye yazarlar yazıya durduklarında. Ya da dediğim gibi şu iş, bu iş için derler, sende mi, onda mı, şunda mı, diye inceden inceye sorarlar. Sıralanıp yere bakarız. Sonu hep paraya dayanır.

Sonra sil silebilirsen. Bir yazmayagörsünler. (…)Hükümetse, bellersin ki hep dışarıdan gelenlerin elindedir. Hayır denmeyecektir onlara. Biz de hayır demede çare aramayız ya zaten.”  (S.14)

Ürkütücü bir saptama değil mi? İsteyen yurttaş olması gerekiyorken cumhuriyet rejiminde eşit ve hakça olmayı tanımlayan demokraside isteyen “hükümettir.” Ne diyor ansiklopedi? Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Türkçeye, Fransızca démocratie sözcüğünden geçmiştir. Halkın kendi kendini yönetmesi, demektir.

Ne diyor hikaye? Üye veya vatandaşların organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede değil eşit hakka sahip olması, hakkı bile yoktur. Yönetim biçimi sözcüğü birilerinin birilerini güdümlemesi olarak kullanılır. Fransızcadan geçmiş bu sözcüğün henüz Türk dilinde karşılığı yoktur, yani halkın kendi kendini yönetmesinin karşılığı bir sözcük üretmemiştir üye. Destan sözcüğünü üreten toplumsal bilinç bu sözcüğü üretemez olmuştur. Yazar karşımızda duruyor. Ve soruyor. İşte büyük harflerle hikayenin atmosferine yazmış; Neden?

   Hemen ardından hikayenin sünger avcılığının dramına, sorunlarına eğilişini irdelemek istiyorum. Bu acı iş adeta metnin içinde eritilmiş, dokularına iyice yedirilmiştir. Her harfte kokusu/korkusu vardır sünger avcılığının.

İşte  bir örnek: S.16 “Herif dedim, Memet’in belinden aşağısı yeni bolarıp durdu vurgunda, çaput bebek benzeri canı yok. Alanya yöresinde varıp kaba süngere dalanlardan kaç kişileri vurgun erliğinden, civanlığından etti. Sayayım mı? Ya sen? Gece uyuyakoyunca, hökürtünü duyan odaya deli dana tıkılmış sanır. Ciğerlerin kevgir olmuş öte de öte soludukça (…)” 26. sayfayı okuduğumuzda 40 metre kimi kere 60 metre derinliğe dalındığı, korkunç çalışma koşulları anlatılır. Öyle ki Zenker Osman dayanamayıp kaçmıştır Girit’ten. Onun ağzından dinleriz yapılan işi, yaşam koşullarını.

Sürecek

Bir Ege öyküsü Kanı Unutma’nın yakın okuması

Zeytin ağaçlarının tehlikede olduğu günlerdeyiz. Doğa ve tarihin yağmalandığı günlerde…Dil Irmağında Füruzan’la adlı dosyamdan seçtiğim otuz sayfayı aşan bir öykünün metin incelemesi değil keyifli incelemesini okuyacaksınız. Zengin bir metin olması nedeniyle incelemesi de hayli hacimli oldu. Beş bölüm halinde paylaşıyorum. Doğayı ve öz dokularımızı daha iyi koruyabilmemiz dileğiyle. İyi okumalar.

Kanı Unutma İncelemesi

Bölüm 1  

Dayanaksız yaşamayı bilenler, Cesurdurlar, Kişiyi korkutacak denli. (Füruzan – Lodoslar Kenti)

Bu öyküde dayanaksız yaşayan, cesur insanların, dünyasına gireceğiz. Dayanaksız cesur bir kadının seslendirdiği bir hikayenin kapısını aralayacağız. Durkadın Ana içindeki yılana aracılık edip konuşur; Kanı Unutma…

  Başlangıç olarak karşımızda Akdeniz ağzı konuşmayla karakter çiziminin egemen olduğu bir metnin durduğunu söylemeliyim. Aslında metin sözcüğünü bir alışkanlık nedeniyle kullanıyorum. Oysa şunu demeliyim; siz okur, bir kıyı köyüne gidiyorsunuz. Sizin için anlamı, güneş, kum, görkemli deniz ve elbette dinlenme keyfi… Bir köy kahvesi görüp çay içmek mi istediniz? Peki. Tam çayınızdan ilk yudumu almışken bakışınızı izleyen birinin söyledikleriyle, ağzınızı yakarak bardağınızdakini bitirip kalkıyorsunuz. Ona doğru yürüyorsunuz. Rengi atmış basma giysisiyle çalışkan ellerini görüyorsunuz. O andan sonra eğilip bükülen sayfalar, kalınlaşıyor… Macunsu kıvama gelene kadar oyalanırsınız. Çünkü o sırada aklınızda hikayenin adı vardır. Kanı unutma. Bir emir cümlesi. Bir de bakarsınız ki sayfa(lar) hızla macunun içine katışmaya başlar. Genleşir, uzar, hacmi değişir, bir kadına dönüşür. Der ki; “Tazelerin eline kına ne uygun gelir. Benimkilere bak bir de. Yeşili kesik ağaç dallarına benzer. Küçük bebeleri tutar olduğumda çekinirim, pamuk etlerini incitir horlarım, diye. Köyümüzün kocamış her kişisinin eli dal budaktır, dayanıklıdır.” (S.18) Sonra başını kaldırır, “Çolağın kahvesine vardığınızda, beni gösterdiler sizlere değil mi kadın kızım?” der. (S.7) Bir gözünün yerinde büzüşmüş göz kapağını fark etmemiş gibi yaparsınız. Size söyleneni de bilir: “Seni bu yana salarlarken git göredur demişlerdir. Musa’nın anası Durkadın teyze anlatsın sana bekleyişinin aslını…” (S.7) Durkadın ana “çok manayla dolu beklemesini” anlatmaya koyulur. Siz İstanbullu konuğa sorar: “İstanbullu olmasanız da soracaktır” bu soruyu ya… “Sizin İstanbul şehrinin şehir denizindeki balıklar bunlardan mı kurulur, deyiver bana…” (S. 8)

   Yazarın açtığı patikadan hikayenin içlerine yol alırken yazarın el yazısı kadar ayırt edici özgün izler buluruz. Çünkü her patika başka bir selva oscura[1]nın içinden geçer. Belki onun için Umberto Eco “anlatı ormanı gezintileri” (Selva oscura; cehennemin açıldığı karanlık orman deyimini kullanmıştır). İlk bakışta tuhaf bir kavramdır. (Çünkü sıklıkla ve yinelemelerle okuma hazzından, okumada doyumdan, zevkten söz ediyoruz.)  Kuşkusuz konu Füruzan metniyse orada izlerden, noktalardan değil bütünden söz etmek gerektiğini söylemek gerek.  Yani patikanın yönü, genişliği, çevresindeki doku, dokunun içinde kımıldanan yaşam, kokular, sesler, tatlar, duygular, kaygılar… Algılarla, ayrıntılarla örülmüş başka bir metin var elimizde. Bazen tedirgin edici bir patikadır bazen gerçekten tehlikeli bir suyolu dersem eğer, bilmem “Kanı Unutma”yı doğru biçimde tanımlamış  olur muyum?

   Füruzan’ın yol göstericiliğinde gerçekleştirdiğimiz anlatı ormanı gezintilerimiz nereye gittiğimizi bilmeyerek gerçekleşir.  Diyebilirim ki yazarın peşine takılırız. An gelir hikaye içinize sızar, an gelir tümüyle metnin içine yerleşmişsinizdir.  Okuma hazzını tanımlamaya çalıştığım bu

serüvende çabamın odak noktası Füruzan’ın düşünce ve duygu yapısına, beyin kıvrımlarına doğru yol alabilmektir. Bu bütünlükten tadımlıklar alıp inceleme metnimin içine serpiştiriyorum. Kanı Unutma boyunca hikayelik arkadaşımız Durkadın anadır.

   Hikayenin adı emir söylemi gibi durur. Kanı unutma. Ünlem gerekir ama böyle bir imleme yapılmamıştır yazar tarafından. Buradan hareketle söylemin “emir” değil “tembih” tarafında durduğu söylenebilir mi? Sanırım. Çünkü Durkadın ananın sahilde iki büklüm duruşu bir soru işaretidir benim gözümün önünde. Ne olacak? Orada oturur Durkadın…. Annenin ağzından çıkmakla birlikte yüreğindeki tehdittir. Yeşil yılan dile getiricisidir o korkunun. Her an oğlunu yitirme korkusunun simgesidir yılan. Durkadın ana bekler ve hep oğlunun ölümü için kaygılanır.

   Toplumsal bir konu ele alınmıştır. Kaçak olarak yurt dışında çalışan sünger avcılarının sorunlarını duyurmaya yönelik bir işlevi vardır “Kanı Unutma” hikayesinin. Yaşamdan ölüme yapılan dalışlarla, can alıcıyla oynanan bir Rus ruletidir bu yaşam. Yan anlamları ise tarih kayıtlarının bilinç eksikliğinden yitirilişi, eğitimsizliğin acı tabloları, devlet-yurttaş arası uçurum, aydın yurttaş- cahil yurttaş arası uçurum, işçi-işveren ilişkileri, insan-çevre ilişkileri, beri yandan Türk-Rum benzerliklerini de üstlenmiştir.

   Sünger avcılarının dünyasıdır gittiğimiz yer. Dört bir yanı vurgun yemiş erkeklerle dolu bir anne konuşur. (Dikkatli okur hikayenin söylem biçiminin konuşma şeklinde bir bildirim olduğunu anlayacaktır. Göz hizası, eşit koşulları tanımlıyorum bildirim-konuşmayla. Yakınma değildir, Seslenme olmayan bir bildirimdir.  Durkadın ana yanına yaklaşan bir “dinleyen özneye” anlatır olup biteni. Bu yöntemle sorgulama değildir, değilleme değildir… Ama bir çağrı vardır. Duyulur. Fazlasıyla yoğundur. Fazlasıyla “orada olma” durumu yaratılır. Nasıl mı? Düşünmeliyim. Çünkü bir öykücü olarak beni ilgilendiriyor bu ayrıntı. Dinleyen özne sayesinde olabilir mi? Yazı yolu boyunca bizimle birlikte olan… İsimsiz ve tanımsız dinleyen. Belli ki oranın yabancısıdır. Ama bir biçimde Durkadın ananın yakın hissettiği biri olmalıdır. (Kadınlık paydasında mı? Olabilir.)Çünkü Durkadın ana kendi yaşamından çekip aldığı ciddi ayrıntıları paylaşır, yüreğinin en kuytularına sokulmasına izin verir. Kadından kadına kadın duygularının çağlayanına tanık olunur.

   Kalabalık kadrolu bir hikayedir. Simgeledikleri nedeniyle öne çıkanları söyleyeceğim.

Durkadın Ana; Sünger avcılığı yapmak için Yunan adasına giden oğlunu bekleyen bir kaygı “heykelidir” ki kıyıda oturur. Olup bitenleri anlatan karakterdir. Akdeniz köylüsünün ana olma durumu ön planda olmak üzere yaşamı, kadın sorunları, sosyal yaşamının örneği, gösterenidir.

Kördür, bunu konuşmasının akışı içinde öğreniriz. İlkin 8. sayfada karşısındaki dinleyen kadına (ve okura elbette) açıklar bunu. Son derece güzel şu cümleyi tekrarlıyorum; “Sol gözümü gördün mü, görmezdir.” Nasıl soğukkanlı bir söyleyiştir bu, kabullenmenin gerisinde nasıl bir dram yatar… Bilinçlidir; “Yerimizin dirileri bizlerse deniz sırt dönüverirse elimiz kuru, dilimiz kuru kalıp dururuz,” der 9. sayfada. Kendisini ve köylüleri önyargılarıyla algılayan sözde aydın arkeolog kadını öyle bir tanımlar ki Durkadın ananın kişiliğinin psikolojik boyutunun bir ayrıntısını da keşfederiz. Sayfa 11’e bakalım. “Bize döndü taze, bebeyle konuşur gibi(…)” Bebeyle konuşur gibi… Ne kadar yoğundur bu cümle…

   Musa; gidişiyle hikayede gerilim unsuru yaratan sünger avcısı. O ve arkadaşları genç erkek olma halinin sorumluluklarının simgesidirler. Ekmeğini ele alma, ev ocak kurmanın koşullarından geçmektedir. Kazanmak için masaya yaşamını sürmüştür.

   Zelha gelin; Musa’nın nişanlısıdır. Evlenme meselesinin öteki yarısı olmasına ve sünger avlama işine karşı olmasına rağmen onu dinleyen olmaz. “Zelha’ysa gelinimiz olmadan işe sıvandı evde.” (S.34) Nişanlısının ailesinin bir bireyi olur nikah mikah aramadan. Üzüntü ve kaygısıyla baş etme yöntemidir belki de bu birliktelik.

   Musa’nın Babası Halil İbrahim; O da geçmişte sünger avcılığı yapmıştır. Oğlunun istediği parasal düzeye ulaşması için tarım yerine süngercilikle kısa yoldan para kazanacağını düşünür. Kaygı düzeyi tam olarak anlaşılmaz. Duygularını saklıyor da olabilir, Durkadın ananın duygularını fazla kadınca buluyor da olabilir. Kurtuluş savaşını yaşamış bir kuşaktan gelmenin gözü pekliği mi vardır onda?

   Osman; Musa ile birlikte gitmiş olan ama çalışma koşullarına dayanamayıp kaçarak köyüne geri gelen kahramanımız. Sünger avcısı olmanın, başka ülke sularında çalışma koşullarını ayrı bir açıdan izlememizi sağlayan karakterdir. Onun anlatımı gerilim unsurlarından biridir.

   İbrahim’in analğı; Vurgun yemiş çocuklu bir süngerciyle evlenmiş kadın tipidir. Üzüntüsünün içten olmadığı yönünde bir tanımı vardır Durkadın ananın.

   Aydınlar, arkeologlar: Biri kadın biri erkek, iki kişi deli zeytinlikteki tarihi kalıntıları gelip görürler. Hemen burada yazarın sesini duyarız; “Oysa insanlarımız umarsız kopmalara bırakılmalara uğratılmışlarsa asıl yargılanacak aydınlardır, halk değil. Görüyoruz çağdaşlık bizde birkaç büyük kentin pahalı semtlerinde oturmaktadır.”(Füruzan Diye Bir Öykü S. 53)

   Onların varlığı farklı bir bakış açısı getirir hikayeye, şehirli, okumuş “aydın” insan tipinin köylü, “cahil” insan tipine bakışı olarak var edilmişlerdir ama bir yansımayla karşı karşıyayızdır. “Köylü ve cahil” olan özne de onları kendi ölçüleriyle, yaşam deneyimlerine göre değerlendirmektedir.

   Hikayenin anlamı burada karşımıza çıkar; diyebilirim ki, bu anlatı tarihi eser kıyımı ve insan kıyımının bağıntısından doğar. Bu kesişme noktasından doğan, baştan sona ölümün gölgesi, tehdidinin olduğu bir hikayedir. Ölümden daha korkunç olan ölümün beklenişidir. Metni okurken tarihi eser parantezi içinde süngercilik hikayesi olarak şekillenir bellekte. Çünkü Musa deli zeytinlikle uğraşmak istemesine karşın tarihi kalıntıların değeri nedeniyle onun kazanç kapısı kapanmıştır. Her an ölüm gölgesinde yaşayan, (Belki ölümün içinde yüzen demeliyiz bu duruma, çünkü 40 metre, hatta 60 metrelere dalış söz konusudur.) genç erkeklerin ekmek kavgasında başka bir seçeneğe yönelişleridir.

   Yaşam yoğunluğunu Durkadın’ın penceresinden izleriz. Okurla dertleşir. Bana öyle gelir ki Durkadın ana konuşarak oğlunu kurtarmak, ölümün gölgesini sesiyle silmek ister…

   Dinleyen – Turist: Durkadın anaylaokur arasında kimliği bilinmeyen, uzaklardan gelmiş olduğu, şehirli olduğu ve dişi olduğu hissedilen bir dinleyen özne vardır. Belki burada onunla iletişime giren yazardır diyeceksiniz. Hayır. Bu saydam yapılı özne köprüdür. Sanırım “köy- kırsal kesim” bu denli çıplak anlatıldığında (olayları ve Akdeniz ağzını çıplak sözcüğü ile niteliyorum) zorlukla algılama tehlikesi vardır. Çünkü büyük olasılıkla okur kent kökenli olacaktır. Bu birbirinden apayrı noktalarda duran (karakter ve okur) özne bir iletkene gereksineceklerdir. Okur tarafından belli belirsiz algılanmalıdır. Ya da saydam dinleyicinin arkasında yer alırız. Böylelikle tümüyle “orada olma” duygusu oluşur. Bence. 

Hikayedeki iki ayrı eksene dönersek,1.Tarihi eser katliamı, 2. İnsan katliamı,

Metnin başında bizi içine alan girdaptan hikaye boyunca kurtulamayız; hangisi daha içimize dokunur, hangisi diğerinin nedenidir? Eğer deli zeytinlikte tarihi kalıntılar bulunmasaydı Musa gitmeyecek miydi? Musa gitmeyip deli zeytinlikte çalışsaydı bu kültür mirası ziyan mı olacaktı? Hangisi? Feci bir döngü içindeyiz. Köylülerin tarihsel kalıntılara duyarsızlığı mı daha kötüdür, devletin insanlara duyarsızlığı mı?

Halk gerçekten uzağa hiç düşmez. Çünkü maddi şeylerle, yaşama koşullarıyla zorluklarla burun buruna bırakılmıştır. –Füruzan (Füruzan Diye Bir Öykü S. 53)

Metinde ilerlemeden önce kültürle bağına değinmeyi isterim. Anadolu-Akdeniz kültürü; 1.Sünger avcılarının yaşamı üzerinden verilir. 2.Kadının toplumdaki yeri üzerinden verilir.

Bununla birlikte toplumsal yapının üç yanı ele alınmıştır.

1. Tarihsel kalıntılar motifi üzerinden;

    a) Kentli-köylü bilinç kültür, dünya görüşü farklılıklarına değinilir.

    b) Bir trajedinin perdesi açılır; sünger avcılarının ölümleri, sakatlıkları ve enselerindeki ölüm tehdidi, ölüm riskleri… S.31’ de Durkadın soruyor; “Sen Tanrısın ya, her can verdiğin rızkını ömür pahasına mı alır?” (Burada cümlenin soru cümlesi değil başkaldırı cümlesi olduğuna dikkatinizi çekmeliyim.)

2. Gittiği yerden kaçan sünger avcısı üzerinden bu işin korkunçluğu, çalışma koşulları, devletin tutumu verilir.

3. Oğulu bekleme eylemi üzerinden yaşanan köklü evlat acısı korkusu. Yaşanmış olmamasına karşın ölüp giden diğer delikanlılar (Rum veya Türk bu noktada anlamsız bir tanımdır) Musa’nın ölme olasılığını artırdığı gibi analarının üzüntüsüyle kurulan duygudaşlığı da dile getirir. Burada insan olma > ana olma temeli söz konusudur. İşte o yoğunluk cümlelerinden biri (S.34) “Dönse de başkaları gider olur. Onların kanı da bulaşır İbrahim’in kefenine.”

Ayrıca köyün;

P Günlük yaşamına ilişkin ➽ “Kimi elinde bir somun kemiriyordu, kimi ağlıyordu (S.29),

P Geleneklerine ilişkin ➽ “Havva kadının böylesi çırpınıp yırtınması biraz töre gereğiydi. Çünkü İbrahim’in babası bunu alınca, ‘Analıklı yerde yiğidin benzi sarı kalır’ diye köy ardından konuşup dururdu.” (S.28) 

P Kadın erkek ilişkilerine ilişkin ➽ “Ne o Durkadın sayrı mısın, diye kaktı beni,” (S.22) çarpıcı tablolar karşımıza getirir.

Bunlara başka konularla birlikte ayrıca değineceğim.

   Bu konunun hemen ardından metnin “kadın”la olan ilişkisine geçeceğim izninizle. Anlatıcı ve dinleyen kadındır. İlk dikkat çeken kuşkusuz budur. Ama ben Durkadın anaya odaklanacağım. Anılarında ve yaşamında gezinirken onun tutumlarını ve karşısındaki öznelerin tutumlarını inceleyeceğim, yorumlayacağım.

   Musa’nın gitme kararıyla Durkadın ananın duygularını nasıl dışa vurduğuna bakalım.

S.16 nasıl ağıtlar yaktığını görürüz. Kocası onu susturmak için ilkin döver. Yararsız bir çaba… “Her bir yanım belerip yüreğimin başı acıdan koptu da susmadım,” der. Susturamadığını görünce Halil İbrahim “Durkadın, inlemeni kesmene yediğin kötek yetmez mi? Tanrının verdiği canı aldığımda mı gücüm yetecek sana?” diye gözdağı gibi görünen çaresizce konuşmaya yeltenir. Gene dayak yer. Hiç böyle bir tavırla karşılaşmamış olan Halil İbrahim’in 17. sayfada şunu dediği duyarız; “Dur kız, hele dedi dur! Ne oluyor sana? Hele okutmalara mı varalım seni. Tan atsın her bir şey uyansın, dur, sus.” Ve sonra “Bir dam altına girip birbirimizin nikâhlısı olalıdan beri böylesi uzun konuşup danışmış değildi benimle herifim” öyle uzun konuşur Durkadın’la.  “Derdini şeytan alası Durkadın. Ne biçim olmadık huylar çıkarıp durursun. Bura insanının işidir bizim oğlumuzun yapacağı da. (…) Musa’ya ağıt tutup uyku kuşlarının çığrınmasını örtüp utanmazlık edersin. Evereceğiz. Ana oğul, deli zeytinlik adam olur bellediniz bir zaman. Olur mu be cahil kadın! Şehrin kalemli kâğıtlı adamları gelip sakın ha cezası vardır demediler mi? (…) Ben de seni gelin istemeye dünür çıkardığımda Fethiye’ye dalgıçlığa varmadım mı hı, altı ay?”

Ama yatışmaz Durkadın. Oğlunun süngere gitmesi üstelik yabancı bir yere gitmesi kör olmakla eştir onun için. S.21’ de tarlada çalışırken nasıl kör olduğunu öğreniriz. (Buradan yaşam koşulları ve sağlık hizmetlerinden yardım alma durumunun sıfır olduğu çıkarsamasını yapmak zor değildir.)

Kör olma durumuna kendisinin nasıl ağıt söyleyerek tepki verdiğini, (S.22) kocasının nasıl tepki verdiğini, (S.22) dile getirir. (Bu tepkiyi hamile kaldığını sanarak hafifseyerek göstermiştir) > hemen o arada hamileliğe ilişkin kadın ve erkeğin farklı bakış açlarını (iç içe halkalar şeklinde örgütlenmiştir verilmek istenen fikirler) görürüz. Halkalar devam ediyor. Yaşlanma duygusunu dile getirişini de görürüz. “Gene de gel aslını sor. Kadın kişinin elleri kolları çalıya dönse de gönlünde baş koyulası yumuşacık bir yer kalıyor.” (S.22)

   Peki ya Musa gittikten sonra neler olur? İlkin sevinç. 25. sayfayı okuyalım; “Adamım ilk ayın sonunda gelen bu mektubun fotoğrafın beni şenlediğini, hoşladığını görünce ilçeye varıp pazardan kıpır kıpır çiçek dağıtımlı bir basma kestirmez mi?

Karşı karşıya durduğumuzda:

-Aha herif dediydim, bunun yakışığı gelinimizdi. (…)

-Şunu Kamburun Selime’ye kestirip dikin de arada düğünlere çıkınca hayırlı haber esvabın olsun.

   Zenker Osman’ın kaçıp gelmesi, onun ardından İbrahim’in ölüsünün gelmesiyle her şey tersine döner. Durkadın ana kaygıdan yere göğe sığamaz, eve gitmez, kocası pes etmiştir. S.34:

“Eve hiç girmem.

Adamımın umudu kesik, beni zorlamaz. Yanıma bazen aşımı o iletir.”

   Bu cümleyle yoğunlaştırılmış ölümcül “bekleme(nin) durumu” devinimin yokluğu ya da azlığına (“Uyunmaz olur mu? Yenmez olur mu? ”-S.37) karşın metinde yayılım ve devinim olması nasıl gerçekleşiyor? Kişisel görüşüm, yaşamdan çekip alınmış ayrıntılarla örülmüş,

-neredeyse sayısız bölünebilen ayrıntılardır bunlar- okuyan öznenin dağarcığında-hatta fazlasıyla yeni keşifler olur-imgelerle çoğalarak gerçekleşir. İkincisi bu metnin çarpıcı özelliklerinden olan 

gizli veya görünür kıyaslamalarla yaratılan, onlardan kaynaklanan devinim ortaya çıkar. Şimdi bu devinim unsurlarına yakından bakmayı deneyeceğim.

   Kanı Unutma hikayesi, adından son sözcüğüne dek, tek karakterin konuşmasıdır. Bir tirad olduğunu söyleyeceğim. Adeta. Tiyatroda kanlı canlı bir insanın tüm becerilerinin bileşkesi olarak sunduğu tiradlar benzersiz seyir keyfi yaratır. Bu işi kâğıt üzerinde yapmanın risklerini düşünüyorum… Bir düşüncenin kesintisiz gelişimini vermenin zorluğunu… Okurun dikkati dağılır, tekdüzelik duygusu yaratır. Üstelik dilin ortak kodlarını değil yöresel kodlarını kullanmıştır yazar. (Bir tehlike daha!) Ama gelin görün ki bu tekli konuşma bir an bile sıkmaz bizi. Tersine can kulağıyla dinleriz Durkadın anayı. Kıyaslamalar. Kıyaslamalar hem hareket sağlayıcı unsurdur hem gönderge flaşları olarak kullanılırlar. İşte onlardan bir örnek  getiriyorum buraya. Süngercilerin “hırp diye elden çıkarılıvermeleriyle” (S.9) diğer az riskli işlerde çalışanların karşılaştırılması yapılır.

   S.22 de cinsler arası karşıt bakış açısı verilir. Durkadın’ın kocası Halil İbrahim geçmişten konuşur ; “Gene mi çocuğa kaldın? Kalanlar ölenlerden daha az be cahil. Varsın olsun.” Erkek için sayısal bir değerlendirmeden öteye gitmeyen gebelik, özellikle kırsal kesimde kadın için tam bir kambur, çocuk yitimi bir yıkımdır. Ama her ikisi de birbirini anlamaz.

İnce İbrahim’in cenazesi ile düşsel Musa cenazesinin bir kıyaslaması da vardır. (Gerilim unsuru.) Bu kıyaslamaları çarpıcı tablolar halinde sunan “Kanı Unutma”nın betimleme düzeyi analık duygusu açısından toplumsal yapıdır. Dişil sesle anlatılır ve annenin çocuğunu yitirme korkusu ayrıntısından okuru yakalar. Okuru yakalayan başka bir unsur da ritimdir. Ritim ne yapar? Uyarır veya yatıştırır. Burada uyarıcıdır. İki tür ritimden söz etmeliyiz. Akdeniz ağzı ile gerçekleştirilen çınlamalardan ortaya çıkan ses renkleri “dilsel kodlar.” İkincisi zaman sıçramalarıyla gerçekleştirilen ritim. Zaman sıçramalarını ayrıca ele alacağım.

Sürecek