Onun Yokluğu

Kalbi küt küt atıyordu. Binadaki yapay koku… Yapay bir dinginlik verenlerden.

Niçin bu oteli seçtim ki? Camlar, çelikler, denize bakan odalar… Akvaryum duygusu uyandırıyor. Yürürken ezilen halılar, korunma duyumuza mı sesleniyor, egemenlik egomuzu mu doyuruyor? Her köşeye sızan müzik yayını,  pırıl pırıl giysileriyle ortalıkta yüzen “dile benden” gülüşlü görevliler… Hangi bezginlikleri perdeliyor bu gülüşler. Bu işi çözmem gerek, çözeceğim. İşte. Sonunda .

Gece yarısını geçiyordu.  623 nolu oda.

Evrak çantasını, kol çantasını fırlatıp atmak için saniyeler…

Kapıyı açar açmaz cam kırığına benzer bir ışık, odanın en karanlık köşesine dek yürüdü ve orada olmaması gereken bir nesne onu durdurdu; bir erkek ayakkabısının burnu. Parlak, iyice cilalanmış. Temiz, pek sokakta gezmeyen türden.

Görmedi. Ama kapıyı kapatır kapatmaz tanımsız bir duygu ayaklarında köklenirken şimşek gövdesine yayıldı. Bu duyguyla ilgilenemedi, cep telefonu çaldı. Aynı anda sahildeki deniz fenerinin ışığı odaya bakıp geçti.

-Efendim? Mmm. Şimdi girdim odama.

Banyonun soluk ışığını açtı. Çardaş, duvardaki hoparlörden kayarak az önce koridor ışığının izlediği yolu izleyip aktı.

-Çok yorgunum, ama geleceğim, heyecanımı yatıştırmalıyım.

Ayakkabılarını dolabın içine fırlattı.

-Bilmiyorum. Adamların davranışlarından bir sonuç çıkarılmıyor. Çok denetimliler. Beğenip beğenmediklerini anlayamıyorsun. Tasarımları beğendiklerini düşünüyorum. Ha, o işi…Tapu Müdürü’ne çıtlattılar. Gökhan’ın bu konulardaki becerisini biliyorsun. Demiş ki; “biz belediyeden diğer konuları çözeceğiz, alıcısı bile neredeyse hazır yalnız sen tapu müdürü olarak bize yol göstereceksin.” Merak etme. Gökhan dikkatlidir. Makamında olur mu hiç? Pahalı mahalı, bu işi müdürden bağlarsak aradakilerle uğraşmamıza gerek kalmaz. Tapu olmazsa bu adamları kaçırırız biliyorsun.

Deniz feneri, oteli, odayı, kadının bedenini ikiye keserken odanın tamamen karanlık köşesinde sakin, irice bir erkek elini de kol düğmeli manşetinden biçti.

Kadın çantasını yatağın ayakucuna bıraktı, telefonu yanağıyla omzuna sıkıştırıp ceketini ve eteğini çıkardı.

-Giriş katıyla ilgili fazla soru sordular. 

Dolabı açıp eğildiğinde çoraplı bacaklarının arkası ve kalçalarına değdi geçti deniz feneri.

-Canım işçilerle beni yormasan. Ne yapalım, tırmalıyoruz işte. Biliyorum. İkinci aydır paraları… Azıcık elimiz rahatlasın. Çeşme akarken küpümüzü dolduralım. Hazır şimdi kriz var. Kimse sesini çıkarmıyor, hakkını aramıyor, bir iki kişiye kulak asma. Daha çok çalışalım ki kazanalım, falan deyin.  Bu ekmek ağacını yaşatmalıyız, deyin, işin ucunda hepten işsiz kalmak var, deyin. Fiyatları düşürürsek iş alıyoruz, ne yapalım deyin. İşi mi bırakacakmış? Hayır. Personel müdürüne yeni bir araba almayı önerelim, adamları sakinleştirir. Tamam. Muhasebe Müdürüne söylerim, onun senetlerini ödesin,  borçları falan vardır. Biraz konuşsun,  personel müdürü ne işe yarar, işçilerin başlarına bizim sağ kolumuzsun falan desin, o adamları susturur. Tabii ki sordum. Dükkân falan mı düşünüyorlar diye…

Gömleğini çıkardı, bacaklarının arasına sıkıştırdı. Dolabın içinden aldığı kuru temizleme poşetine tıkıştırdı. Hışırtı müziği bastırdı.

-Hım? Bir yandan üstümü değiştiriyorum. Çok yorgunum.

Kapı aralığından yalnızca elini çıkarıp poşeti tokmağa astı. İnce koridor ışığı içeri girip eridi.

-Dükkân değil. Tabi bir bakışla dükkân sayılır. Spor salonu ve spor malzemeleri satacakları iki ortam istiyorlar. Bizim cam cepheyi kullanamayabiliriz. Yok, Tapu Müdürü nakit istemiyormuş. Başkalarının adına mülk olacak. Bilmiyorum. Bizim teklifimize göre. Bence ona kira getirisi olan küçük parçalar önermeliyiz. Şu satamadığımız dükkânlardan. İkisi  Karıncadere’deki dükkan olabilir. Sen de düşün. Beş tane, dört tane mi? Neyse işte. Adam devlet memuru, villada oturursa kokusu çıkar sonra… Tamam.

Dolap kapağının arkasından bedeninin bir kısmı yine kayboldu. Bacakları parladı. Valizden çıkardığı gömleği uzaktan yatağın üzerine fırlattı. Parfümün kokusu dört bir yana sıçradı. Çardaş’ın ezgilerine takılıp karanlıkta, koltukta oturan adamın burun deliklerini kabarttı.

-Yok, hazırlanıyorum, dedim ya. Evet, spor salonu ve spor mağazası. Sigorta mı? İşçilere mi? Yapma canım. İnşaat işçisine sigorta görülmüş şey mi? Canı istiyor sabah işe gelmiyor, biliyorsun. Ben taşeronla konuşurum, o sigorta isteyenlere yol versinler. Belediye bile artık… Adam mı yok Allah aşkına? Hım? Öyleyim. Bak birazdan ne acımasız olduğumu göreceksin. Hım? Hayır, o çamaşırlarımı getirmedim. Narin çamaşıra ihtiyacım var mı? Aferin sana. Sen ne zaman çıkıyorsun? Tamam.

Naylon çorabı çıkarırken külotu da sıyrıldı. Fenerin oraya ulaşan ışığı bedenine değdi. Kirli çamaşır torbasının hışırtısı duyulurken gölgedeki eller koltuğun kolçaklarını sıktı. Odada gezindikçe çıplak ayakları halının tüylerinden keyif alıyordu. Eklemleri çıtlayarak kadınsı adımlarla…

-Spor salonu tabi ki cam yüzeyli olamaz. Nasıl bir çözüm buluruz şimdi aklıma gelmiyor. Demek istediğim binanın görüntüsüne, mimari mantığına ters düşmeyecek bir şey…

Eline aldığı yeni etekle odanın içine yürüdü, kırışmamasına özen göstererek yatağın üstüne bıraktı.

-Senin aklına bir şey geliyor mu?

Tekrar eğildi, yatağın üstündeki çantasını karıştırmaya başladı. Saçları önüne düştü, yüzü görünmez oldu.

-Aklıma geldi, bir dakika, dedi. Telefonu yatağa bıraktı, sutyeninin kancalarını söküp çıkardı, eğilip telefonu alırken fenerin ışığı bu kere ensesinden yürüyüp kalçalarında karardı. Koltuktaki adamın ütülü paçası sola düştü. Gözlerini yavaşça kapatıp açtı.

-Bak aklıma ne geldi, diye doğruldu. Saçlarını savurdu. Banyodan gelen ışık arkasından vururken başını geri yatırdı. Deniz feneri dönüp gelmişti ve burnunun ucundan diz kapaklarına dek tüm bedenini yalayıp geçti. Onu gizlice izleyen adamın boğazındaki çekiç yüzünden yutkundu.

-Spor salonunu mağazanın gerisine yerleştirelim. Ön kısım mağaza, anlatabildim mi? Tamam, cam, vitrin, yüzeyi bozulmayacak. Diyeceğim ki, insanlar mağazaya geliyorsa tezgâhın arkası cam bölmeden spor salonunu görsün. Bu spor için isteği artırır. Spor salonuna da mağazadan geçilerek gidilir, iki yönlü satış. Ne diyorsun bu fikrime? Mmm,ne güzel söylüyorsun. Bir kere daha söyle bakayım… Evet, artık tamamen soyundum ama bir de duş almam gerek ki hazırlanabileyim.

Sözcükler karanlık köşeye yakıcı buhar damlaları olup düştü. Işık dikenlerinin ucunda Çardaş ezgilerinin içinde pırıldadı ve fener o sırada kadının bedenindeki tüm gölgeleri sildi geçti.

Görünmeyen adam soluğunu tuttu, başını koltuğa iyice gömdü. Bu kadar yakınındaki o tanıdık parfüm ve ter kokusu derisinin seğirmesine neden oldu.

-Ne diyorsun bu fikrime tatlım? Bir hafta sonraya görüşme ayarlayayım mı?

Banyoya yürüdü. Çıplak görüntüsü aynanın içinde yüzdü.

-Tamam.

Yırtılma sesiyle su yere düştü. İzleyici soluğunu sessizce bıraktı. Kol altlarından sırtından ter fışkırdığını hissetti.

-Canım, bırak da yıkanayım, yalnızca yarım saat… Yarım saat sonra söz…

Son sözcükler belli belirsizdi, sanki boğuk bir kıkırdama. Boşa akan suyun sesi değişti, bedene çarpan pıtırtıların duşa kabinin sürgülenme sesi örttü.

O, sımsıkı kavradığı kolçakları bırakıp sessizce doğruldu. Yatağın üstünde belli belirsiz seçilen giysilere baktı. Çenesini kaldırıp havayı kokladı. Yüzüne vuran ışık yeşil gözlerini aydınlattı. Hemen sonra Çardaş’ın nabız atışı düşmüş, ışık kesikleri yok olmuştu. Gölgesi odanın kapısına tırmandı, sessizce çıktı.

Kadın herhangi bir ses duymuş değildi. Ama vücudundaki tüm sinir hücreleri onu ürpertiyle uyardı. Köpükler akar akmaz bornozunu giyip çıktı. Korku, can evinde sessizce soluk alıyordu. Tüm ışıkları yaktı. Gözleri etrafta dolaştı, her şey olması gerektiği gibi… Yalnızca… Koltuktaki ortası çökmüş yastığı alıp dalgınca kabarttı, yerine bıraktı. Elleri bornozun ceplerinde, cam duvarın önünde durdu, ışıklar, deniz, tekneler, deniz feneri… Saçlarından süzülen sular, gözyaşlarını önüne katıp bornozunun yakasında yok oluyordu. Taş gibi durup gecenin altın rengi ve mavi görüntüsüne baktı, korkmuş ve yapayalnız.

OYUNCAK İTFAİYE KAMYONU

İnsanlar beni ilk kez Güneşli caddesinde bir dilenci kadının kolunun altına sıkıştırılmış olarak görmüşler. Kadın belindeki naylon poşetten bir parça kuru ekmek çıkarmış, yemem için ağzıma tıkmaya çalışmış. Ama ben uyuyormuşum. Caddenin taşıtları ve kalabalığının uğultusunda uyuyormuşum… Günün büyük kısmını uyuyarak geçiriyormuşum. Kimse bunun farkında değilmiş. Bana bir şey içirip, koklattıkları sanılıyor. Çünkü ne ağlıyor ne kıpırdıyormuşum. Su bile istemiyormuşum. Yaşama böyle başlamak hiç de iç açıcı değil elbette. Yaşımda mıyım? On, on iki aylık belki… O dilenci kadının kolunun altında bir çıkına bağlı yaşamadan önce nerede olduğumsa daha acı.

Annemin bir tecavüze uğradığı, evden kaçtığı, rastladığı iyi kalpli(!) bir adamla imam nikahı yaptığı biliniyor. Adama bir çay bahçesinde ne yapacağını kara kara düşünürken rastlamış. İkinci çayı içmemek için önündeki çayı bitirmeden boşluğa bakıyormuş. Adam bu bakıştan etkilendiğini söyleyip… Bilinmeyen, daha doğrusu annemin bilmediği adamın niyeti. Onun bir yardımsever değil, bir insan taciri olduğunu öğrenmesi için doğum yapması gerekmiş. Beni dört, bilemedin beş ay emzirmiş. İmam nikâhlı kocası bir gün evden çıkarken beni ve bir naylon poşete doldurduğu eşyamı götürmüş. Annem ağlamış olabilir mi? Bilmiyorum. Belki ağlamamıştır. Bir yükten kurtulmanın hafifliğiyle şöyle bir diklenmiştir. Yeni yaşamım dilenci kadının bedenine bağlı bir bohçanın içinde insanların acıma duygularını ateşlemek üzere bütün gün sokaklarda sürmüş. Beni insanlar ilk orada görmüşler. Bu değişim annemin imam nikâhlı kocası tarafından bir kadın tacirine satılmasıyla aynı zamanlara denk geliyor. Annem, kendi için ağladı mı acaba? Bilmiyorum. Ona ne olduğunu da bilen yok. Benim hikayem, açlık, bitler tarafından yenmek ve uyumakla sürüyor. Bir dilenci kadının kucağındaki çocukların neden hep uyuduklarını düşündünüz mü? Uyuşturucu verilir de ondan böyle kar demeden sıcak demeden taş üstünde derin uykular uyurlar. Çoğu bu kadar uyuşturucuya dayanamaz ve ölürler. Ama bir kural vardır, çocuk “iş günü” içerisinde öldüyse, sözde anne onu akşama kadar kucağında tutmak “işe devam etmek” zorundadır. Çünkü cezası çok ağırdır. Kimseye belli etmemesi gerektir. Bu bir kuraldır, anladınız mı? İşte bu koşullara rağmen ben bir şekilde hayatta kalıyorum. Ta ki dilenci kadına bir araba çarpıp onu öldürünceye kadar.

Bu kazadan sağ çıkmam kaderimi değiştiriyor. Beni önce hastaneye, oradan Çocuk Esirgeme Kurumuna gönderiyorlar. Orayla ilgili anı kaydım var mı diye düşündüğümde bir beşiğin parmaklıklarını görüyorum. Çiş kokusu ve emziğin ağzımdaki varlığı… Ağlama sesleri. Kendi ağlama sesimle birlikte çok ağlama sesleri…

Sonraki anı kaydım, (aklım erdiğinde koruyucu ailem olduğunu öğrendiğim) insanların yanından kaçtığım günle başlıyor. Çok dayak yediğimden olmalı, içgüdüsel-can havli de denebilir-bu evden dönmemek üzere çıkmam gerektiğini söyleyen içimdeki sese uymakla başka bir serüven başladı; sokaklar. Öyle bir kaçıştı ki çok sevdiğim tek oyuncağım küçük kırmızı itfaiye kamyonumu bile cebime atamadım. İşte bunu unutmadım…

O günden sonra pencereleri hep dışarıdan içeri doğru gördüm. Gece ışıklıdırlar veya perdelerin arasından sızan ışıklıdırlar. Gündüz havalandırmak için açılmış veya sımsıkı kapalı olurlar. Benim işim gece karanlık pencerelerledir. Onlar benim için tornavidayla açılıp içeri atlamak, taşınabilecekleri alıp kaçmak için birer kapı artık. Bugüne kadar hiçbir yerde küçük kırmızı bir itfaiye kamyonu bulamadım ne yazık ki… Buzdolaplarından elle yemecesine yemekler buldum, üstümdeki kirli elbiseleri değiştirmek için giysiler buldum ama oyuncaklar arasında kırmızı itfaiye kamyonu yoktu hiçbir çocuğun.

Bizim çocuklardan biri ne dedi biliyor musunuz? Sokak kedilerinin ömrü iki üç yılmış. Biz de sokaktayız çok yaşamazmışız. Bu doğru. Bir gece, yeni aldığı tabancasını denemek isteyen tanımadığım bir adam yüzünden öldüm. Mesela ben, on bir yaşıma kadar dayandım. Bedenim resmi defterlerde kayıtsız olduğundan bir süre ne yapacaklarını bilememişler. Sonra da bu tıp fakültesine kadavra olarak göndermişler. Bütün bunları yalnızca siz biliyorsunuz. Kayıtsız insanların hikâyesi de adı da bilinmez. Ben 128 numaralı kadavrayım. Oyuncak itfaiye kamyonunu bir türlü bulamadım. Bu lafları da ben etmedim zaten. Ben formaldehit, metil alkol, gliserin, fenol karıştırılmış suyun içinde yüzerken, yüzümü gören ve beni kesinlikle tanıdığını iddia eden bir tıp öğrencisinin lafları… İlk kadavra dersiydi ve dersten sonra oturup bunları yazdı. Hocası onu kadavrayla duygusal ilişki kurduğu için uyardı ve anatomi laboratuvarının duvarındaki yazıyı gösterdi; “Burada ölüler dirileri eğitir.”

#25 Kasım Uluslararası#Kadına Yönelik#Şiddetle#Mücadele gününü bekleme! #Kadınlar Ölüyor!#6284 sayılı Yasayı# ve İstanbul Sözleşmesini Uygula!#

RAFTAKİ KİŞİLİK

Bu güçlülük duygusunu seviyordu; baş döndürücü, içindeki boşluğu doldurucu bir duyguydu bu. Önce iri iri vuruyordu; iri çakıl taşlarını yerleştiriyordu. Sonra rasgele darbeler; kum gibi… Hiç boşluk kalmayacak gibi vuruyordu Nusret.  Parmak uçlarını değdiriyor; değdiği yerler önce kızarıp yanar sonra mor izleri kalır, biliyor. Yorulduğundaysa saçlarından, giysilerinden çekiştirip, itip kakarak doldurur boşluğu…

Kadının etleri bu vuruşları çok iyi karşılar. Sıkı doldurulmuş bir torbaya vurması insanın iyi gelir, eli acımadan… Peş peşe etine gömüyordu yumrukları. Bir kadının etine gömülmek hoşuna gitmez mi adamın yahu? Terlemiş, soluk soluğa kalmıştı. Kalın gözlükleri gerisinde gözleri daha da uzak görünüyordu şimdi. Kadına öyle geldi.

“Yüzüme vurma Nusret! Yalvarırım vurma yüzüme!”

Sesi inlemeyle karışarak küçüldü. Sustu, sessizce kıvrılıp kaldı. Dudağı patlamış, ağzına kan tadı gelmişti. Hıçkırmaktan bile korkarak göz yaşları sicim gibi aktı yüzünden. Gözlerini sımsıkı kapatıp; şimdi başka herhangi bir şeyi düşünmek mümkün olabilseydi diye geçirdi aklından, olmadı. Küçük, kısık, kendinden geçmiş gözler dürbünün ters ucundan kadına bakıyordu. Çirkin bir sırıtışla aralanmış ağızda sarı kara dişleri görünüyor, iki dudağı arasında salyası uzuyordu. Bu adamı bir zamanlar nasıl olup sevebildiğine şaşırdı katın. Ağzı gözlerinin tersine çok yakındaydı.  Sonra bıraktı, vurmaz oldu. Leyla, sızılar içinde yerde karmakarışık bir yığın halinde kala kaldı. Kolu, bacağı, başı sarkmış, bir ayağında terliği hâlâ duruyor, garip. Saçları didik didik, biliyor. Vücudunda morarmaya durmuş yerlerin gümbürtüsünü duyuyor Leyla. Penye geceliği boynundan karnına kadar yırtılmış. Çok severek almıştım bu geceliği yazık oldu… Çirkin göründüğünü düşünüyor şimdi Leyla. Çirkin, zavallı, iğrenç, çok acınası… Kara gözlü, ceylan Leyla, Sevgili Hoca’nım… Sonra Nusret’in karısı olmuştu. Yani “Sevgisiz Hiç Hanım.”

Saf bir şey oldum ben artık. Hiçbir şey düşünemiyorum. Nusret söylemese… ne bileyim akıl erdiremiyorum. O olmasa nasıl davranacağımı bilemeyeceğim galiba.

Nusret olmasa…Nusret olmasa böyle olacak mıydım acaba?

Kıvrıldığı yerden ona yan yan baktı. Gözlükleri burnunun ucuna düşmüş, giyiniyordu şimdi. Tepesindeki saçlar dökülmüştü. Birinin büyük uyku uyuması için kaç kıl koparmak gerek kafasından? Hiçbir zaman sevmedim ben bu adamı, sevdim sandım, belki de sevmem gerektiği kanısına vardım…Kişiliğimi rafa kaldırdım.

Şu an ne olacağını kestiremiyordu ama yaralarındaki gümbürtüler, çok fazla artmıştı. Paketinde tek sigarası kalmış tiryakinin sabırsızlığı içindeki raftaki Leyla kıpırdandı.

Nusret Leyla’ya bakmadan- onun orada olduğunu unutmuştu bile- otel odasının kapısını çekip çıktı Onu bekleyen arabaya binerken az önceki Nusreti, rafa kaldırıp avukatı ve aile dostu Şakir’e “Günaydın” dedi.

“Günaydın, Leyla nasıl?”

“Kara gözlü Leyla mı?” dedi tuhaf bir sesle, gözüne rast gelen yumruğu hatırlayarak.”İyi, iyi… ” Bilmediği Leyla’nın gözünün şimdi gerçekten kara olduğuydu.  Sonra şoförüne farklı bir sesle “Adalet sarayına” diye emir verdi.

“Şimdi bak Nusret, orada aklımıza gelmedik sorularla karşılaşırsan, bocalama diye söylüyorum. Dikkatli konuş. Sakın elemanlarına nutuk atar gibi göğüs kafesini yükseltme, işin rengini değiştirirsin. Bir kere önemle üstünde durman gereken tam dokuz yıldır vasiliği yürüttüğün.  Bu mirası koruduğun, artırmak için yaptıkların, Murat için yaptıkların. Özellikle Murat’ın hayatta yapayalnız kalışını, hastalığının evrelerini kısa ama atlamadan anlat. Sen baba dostusun. Ben belgeleri mahkemeye verdim zaten. Sakın Murat’a tavır takınma. Şefkat göster. Yumuşak bir sesle konuşacaksın. Beni dinliyor musun?”

“Bu anlattıkların sıkıcı geldi bana. Önemli mi?”

“Ne demek? Bir akıl hastası öyle kendi kendine ortalıkta dolaşıyor, kız peşinde koşup çocuk peydahlıyor. Rica ederim. Sorarlar adama, değil mi ya? Sen madem vasi tayin edildin, adam akıl hastası , raporu var diyorsun, salıyorsun ortalığa, derler. Sormazlar mı adama canım?”

Cebinden çıkardığı bir kürdanla dişlerini karıştırdı; “Sorarlar mı diyorsun?”

“Bak Nusret, sorularımı soruyla cevaplama. İkimizin de sinirleri gergin zaten. Bana mantıklı cevaplar ver.”

“Avukat falan değildir, diyeceğim. Bir yıldır kayıptı. Polise bildirmiştim. Ailenin son bireyidir. Sonra çıkıp geldi. Yanında bu hamile kızla. Bu evlilik nasıl geçerli olur, diyeceğim. Murat bir akıl hastası ve hacir altında. Boşanma istiyorum, bu zinadır.”

Şakir Bey, soğukkanlılığını korumaya çalışarak; “Bu dediklerin şu anlama geliyor. “Falan” değişinden deli anlamı çıkıyor zaten. Bir yıldır haber alamayınca ondan kurtulduğumu sanmıştım, polis cesedini bulur da rahat ederim, diyordum. Ailenin sonuncusu, ondan da kurtulursam tamam. Sonra çıkıp geldi. Yani her şeyi berbat etti, diyorsun. Yanında bu hamile kız, hastalıklı falan bir de bu eksikti, demek istiyorsun. Bu yaptığını bilmez, idaresini kanunlar başkasına vermiş adamla yaptığı evlilik suçtur… Böyle mi demek istiyorsun? Bu davayı kaybedelim yani…”

“Yahu akşam bir rüya gördüm, aklımdan çıkmıyor. “

Avukat elindeki broşürün sayfalarını şap –şap açtı kapadı, açtı kapadı, Birbirlerine yapışmış göz kapaklarını zorla ayırmak istiyormuş gibi bir sıkıntı işareti yaptı; “Hay’rolsun” diye homurdandı.

“Kar yiyen yağmurları yağıyordu. Soğuk bir müziğin fanusundaydım ve başım ağrıyordu. Fanustan nasılsa kurtulup bir yola çıkıyorum. Ama asfalt yürüyen bir bant gibi hareketli. Ben yürüyemiyor muyum, yoksa bandın güzergahına mı ters gidiyorum nedir, bir yere varamıyorum. Ter içinde uyandım.”

Adalet sarayının önünde şoför arabayı durdurdu. Nusret Bey, zenginliğinin yarattığı hareye bürünüp arabadan inerken insanlar ona yol açtılar.

“Murat sekiz yıldır tedavi görüyor” derken de aynı harenin içinden konuşuyordu. Davudi sesi, ütülü şık takım elbisesiyle konuşurken tepkileri, özellikle yargıcın yüzündeki değişimleri kayıtlarına alıyor, konuşmasını ona göre yönlendiriyordu. Ses tonunu mükemmel ayarlamıştı. Öyle ki, Avukat Şakir Bey bile, az önce arabada aynı sözcükleri duymasına rağmen şu andaki ifadenin farklılığına şaşırıp kaldı;

“Avukat falan değildir. Bir yıldır kayıptı, polise bildirmiştim. Ailenin tek varisidir. Sonra çıkıp geldi. Yanında bu hamile kızla. Bu evlilik nasıl geçerli olur sayın yargıç? Murat akıl hastasıdır, hacir altındadır. Boşanma istiyorum, çünkü bu zinadır. “

Bu güçlülük duygusunu seviyordu; baş döndürücü, içindeki boşluğu doldurucu bir duyguydu bu. Önce iri iri vuruyordu; iri çakıl taşlarını yerleştiriyordu. Sonra rasgele darbeler; kum gibi… Yine hiç boşluk kalmayacak gibi vuruyordu Nusret Bey, sözcükleriyle vuruyordu.

“Yaz kızım” dedi Yargıç,  “Davacı Nusret Mert, ifadesinde; Murat Saran’ın avukat olmadığını, hayal dünyasında yaşadığını, bir yıldır kayıp olmasından dolayı kaygı içerisinde olduğunu, polisin kendisine yardımcı olabileceğini düşündüğü için, resmi başvuruda bulunduğunu, Murat Saran’ın ailenin son bireyi olması nedeniyle korunması gerektiğini, nihayet geri döndüğünü, yanında zavallı bir hamile kızcağız getirdiğini, idaresi başkasına verilmiş bir şahsın yaptığı evliliğin geçerli olamayacağını, boşanma istediğini çünkü bunun bir zina sayılacağını…”

Daktilo tıkırtıları duruşma salonunu yaylım ateşine tutmuştu… Leyla’yı duyan yoktu…

BODRUM’UN TANRISI BAŞKADIR!

Edebiyat yazıları yazmak güzeldir, keyiflidir, insana yaşam sevinci verir. Ama bizlerin bir de günlük yaşamı var ve hiç de yazdığımız, yarattığımız atmosferlere benzemez. Mesela, 21.yy da yaşayan bendeniz Bodrum’da yaşayan bendenizin günlük yaşamı çileye dönüşebilir mi? Dönüşür. İşte size onun hikayesi.

Bodrum’da olmanın güzel yanlarını pahalı otel reklamlarında görürsünüz. Ünlülerin “beach”lerdeki pozlarına bakıp iç geçirirsiniz. Ben size o dekorun arkasını anlatacağım.  

Nisan aylarında sokaklarda caddelerde bavul tıkırtılarıyla başlar sezon. (Öyle 1 Temmuz Kabotaj bayramında değil.) Turizm emekçilerinin bavullarının tekerleklerinin sesidir. Kan ter içinde günde 16-18 saat çalışıp “barınak” tanımından öteye geçmeyen yerlerde yatıp kalkmak için işbaşı yapar, kovulmamak için,  değil emekçi haklarına sahip olmak, insan haklarına hakaret sayılacak koşullarda çalışırlar. Ama siz onları jilet gibi ütülü üniformaları içinde “dile benden ne dilersen” gülüşünün şemsiyesi altında havada zarafetle süzülürken görürsünüz.

Başka tekerlekler daha gezer Bodrum sokaklarında. Turistlerin bitmeyen tüketim gereksinimlerine cevap veren taşıyıcı araçlar da sabahın erken saatlerini seçer. Marinalardaki lüks yatların siparişleriyle tepeleme yüklü araçların dönen tekerlekleri  de vardır, karpuz satmak için tüm Bodrum’u dolaşanlar da. Yasak başlamadan inşaatları bitirmek isteyen firmaların mikserleri, kamyonları yollarda deli gibi gider gelirler… O tekerlerin hikayesi başka bir yazının konusu olur. Cankurtaranların tekerleklerinin ise saati  yoktur.  Sonra efendim, Bodrum’un daracık sokaklarında lüks”jeep”lerin tekerlekleri de gezer. Sanırsınız tatile değil de savaşa gelmiş, mühimmat taşıyorlar. Bunlar her türlü geçiş üstünlüğüne, park ayrıcalığına sahip tekerleklerdir. Allah bile onlara bir şey yapamaz. (Nereden biliyorsun dersen, bu kadar bedduaya rağmen bu tekerlekler Bodrum sokaklarında dönmeye devam ediyor da ondan.) Bunlar, sıfırı bol rakamlarla alınmış evlerin (ev demem lafın gelişi) önlerinde park ederler. (Kendi evleri olmasa bile orada durma hakları vardır. Kimsa karışamaz.) O evler ki havuzları pırıl, bahçeleri sulanmaktan yeşil, son sistem musluklarından depolarından/kuyularından gelen suları akan “ev”lerdir.  Şimdi bu “ev” sözcüğünde azıcık duralım. Ev demişken, bir evin en temel gereksiniminin su ve elektrik olduğuna sizler de katılırsınız sanırım. (Öyle ya o havuzlar, o çimler, çiçekler, o duşlar… Bizde dizi dizi su biriktirme kapbarı var, gece gezerken başınızı gözünüzü yarabilirsiniz.) Yok, Bodrum’da öyle değil işte. Su, özellikle her gün musluğu açmadan önce besmele çekmeniz gereken, üç kulhuvalla bir elham okumanıza rağmen,-kalabalığın gürültüsünden olmalı,- Tanrı’nın kulaklarına ulaşmadığı için sonuçsuz kalan bir eylemdir. Burada, Bodrum’da Tanrı MUSKİ adıyla anılır. İstediğiniz kadar seslenin (müşteri hizmetleri) istediğiniz kadar sunaklar sunun (dilekçeler) istediğiniz kadar yakarıcıları (muhtarlar, ki onlar bu çağda Bodrum denen yerde eşeklerle yurttaşlarına su taşıyan efsane kişilerdir) istediğiniz kadar kurban ayini yapın (bunu birazdan söyleyeceğim) MUSKİ tanrısı kör ve sağırdır. Onun kendi planı vardır. Yılın en sıcak ve en kalabalık Temmuz, Ağustos ayında ahaliyi susuz bırakır. Burada amaç insan nefsini terbiyedir. Salgın hastalıkta temiz mi olunması gerekiyormuş, terden çöpten  pis kokan sokaklarda mı gezilmesi gerekiyormuş, denizde yüzmeye bilmem nereye gidip (plajların hepsi işgal edildiğinden) eve gelip tuzlu tuzlu güne devam mı etmeniz gerekiyormuş, bulaşıklar mı yığılmış, tabak bardak mı kalmamış, kıçınıza giyecek don mu kalmamış, yemek pişirmek, yiyecekleri yıkayıp hazırlamak imkansız olduğundan en pahalıya aldığınız sebze meyveler çöpe mi gitmiş… MUSKİ tanrısının umuru olmaz! Beri yandan,  öteki Tanrı AYDEM’in fedakar, çalışkan melekleri(!) halkın sesi olmaya çalışan basın emekçisini ( Gazeteci Fatih Bozoğlu’na selam olsun) saldırıp kamerasını kırar, hakaret eder, cezalandırır da ne Tanrı AYDEM’in  Tanrı MUSKİ’nin umuru olmaz! Birbiri ardına gelen konuklarınızla susuzluk çilesini, kazılan yolların çilesini yaşaaaaar gidersiniz! MUSKİ tanrısı ölmenizi veya buradan gitmenizi istiyor gibidir. Cennetten kovulduğu halde kuşaklar boyudur cennete gitmek için akıl almaz eziyetler çeken insanoğlunun Bodrum sevgisi, cennet Bodrum sevgisini açıklamak herhalde psikologların işi. MUSKİ mi? Bu hikayede insanı cennetten kovuyor ya işte!

EK SÖZ: Seçimde gezen siyah takım elbiseler, size sesleniyorum! Eğer oy istemeye gelirseniz sizi Tanrı MUSKİ’ye kurban edeceğim bilesiniz! Ona söz geçiremediğinize göre sizin de tanrınız anlaşılan.

ŞİMA, Hasan Özkılıç’ın en yeni yapıtı

Şima: Yazınımızda Hasan Özkılıç’In Açtığı Yeni bir Kulvar başlığıyla Oggito’nun son sayısında.

Yazarlar, ateşle oynamayı severler. En büyük ateş de kuşkusuz aşk ateşidir. Gece yarısıdır, sessiz bir odaya alır yazar sizi. Oda, bir elin çevirdiği bir kitap sayfasının hışırtısı dışında, derin bir sessizlik içindedir. Sonra bir kalem görürsünüz, “eprimiş yaprakları neredeyse parmaklarının arasında dağılacak” kitaptaki şiirin satırlarını çizer. El durur ve bir ses şiirin bir kıtasını okur. Bu sessizliğe saygı duyarak, ayaklarınızın ucuna basarak, Şima romanına yavaşça süzülüp girersiniz… Yanıldınız, bu oda, oda tanımının ötesinde, bizim için bir tür “kapalı kapılar” olan başka bir dünyanın eşiğidir. 

Devamı için lütfen tıklayın. https://oggito.com/icerikler/sima-yazinimizda-hasan-ozkilicin-actigi-yeni-bir-kulvar/67666

MERDİVEN

Çocuklar öylesine bağırıyorlardı ki trafiğin ve kalabalığın uğultusunu bastırdıkları yetmiyor gibi, gelip geçen yetişkinlerin hafif bir yay çizmelerine, yan gözle kaçamak bakışlarına neden oluyorlardı.  Sorun paraydı. Koca gözlü sorun çıkarıyordu:

“Kandil günü yalnızca sokağa ip gerersin, öyle evlere falan gitmem ben.”

Oya kısa boylusu sokaktan geçen insanların, artık para vermediğini ama evlerine gidilip el öperlerse çaresiz ve-receklerini düşünüyordu. Mum verme alışkanlığı, çoktan bitmişti, istemek çocukların bile aklına gelmiyordu. Hem mumu ne yapacaksın?

“Ama kapıya gelmiş üç oğlan çocuğunu mübarek günde çevirmek istemezler.”

“Sanki bayram!” İri gözlerini açtı. “Hem bilmediği apartmanlarda insanın başı derde girer.”

Sarı saçlı; “Tabi oğlum,” diye destekledi. “Organ mafyasının evine gittin diyelim. Bastın zile, “Ya mum ya para dedin. Gel çocuğum içeri bekle de getireyim sana mumu, parayı diyecek. Sonra trak kapı…”

“Biz içeride…” dedi öteki.

“Organlar sepette,” dedi Sarı. “Ya gözünü ya ciğerini…”

“Siz neden ikiniz böyle aynı çanağa işiyorsunuz?”

“Ne yani yalan mı?”

Bir yandan da yürüyorlardı. Akasya apartmanının önüne gelince üçü de komut almışçasına durdular. Davet edici, dahası baştan çıkarıcı bir aralık. Bu mahallede tüm kapılar sımsıkı kapalı, ziller mikrofonluyken bu kapının aralık olması sanki…

“Kuşları yakalamak için sandık altında, girebileceği kadar bir delik bırakırsın…”

“Çok saçma! Açık unutulmuş bir fırsat kapısı işte.”

Birbirlerine baktılar, gözleriyle anlaştılar ve içeri girdiler. Bir numaralı dairenin ziline basıp beklerken tavan köşelerini incelediler.

Dingin, gülecen bakışlı, parlak beyaz saçlı yaşlı bir kadın kapıyı açtı. Kapıyla birlikte bir ışık koridoru da… Üstündeki eşofmanın rengiyle, konuşmasındaki canlılıkla hiç tanımadıkları yeni bir nine tanımı yarattı çocukların kafasında. Capcanlı bir sesle;

”E, gençler, hoş geldiniz bakalım,” dedi. Sesi apartman boşluğundan çatıya doğru tırmandı.

“İyi kandiller,” dediler üçü bir ağızdan, duygusuz bir sesle.

“Ooo”.

Yaşlı kadından hoş bir gülümseme çocukların ruhuna doğru esti ama ağır ve somut bir kalkanla;  arsızlık ve aç gözlülükle çarpışıp oraya buraya saçıldı.

“Demek öyle,” dedi Yaşlı Kadın. “Size de iyi kandiller.”

Öpmeleri için elini uzattı. Biri öptü.  Öteki;  “Ya mum, ya para” dedi. Üçüncüsü yerdeki mermer desenini ayakkabısının burnuyla eşeleme girişiminde bulunurken suskundu.

“Benim bildiğim bu iş sokakta yapılırdı çocuklar.”

“Evet, ama” dedi kısa olan arsız ve bilgiç, “Kimse para vermiyor.” Üstündeki tişörtün kenarını parmağına dolayıp açtı.

Kadın çocukların üzerine yapışmış korkaklık, yaltaklanma ve kir tabakasının bulanıklığını görüp;

“İyi de evladım, madem bugün kandil, yıkanıp pak-lanacaktınız, temiz giysiler giyecektiniz, hiç yaramazlık yapmayıp, insanlara iyilik yapacaktınız ki bak o zaman bahşişler nasıl gelecekti,” dedi.

Rastladıkları her şeyin yaşamsal özsularını emip he-mencecik sindirmek yeteneğiyle doğmuş bu yaratıklar;   

“Bahşişle temiz giyinmenin ne ilgisi var ki?” dediler.

“Bahşişle ilgisi yok. Temiz giyinmenin kandille ilgisi var. Çünkü bugün Kuran okunacak, dualar edilecek.”

“Yaaa” dedi meraklı, alaylı koca gözler. Para hırsı ve arsızlığı sonunda ona da geçmişti. Organ mafyasının evi olmadığına göre bu ihtiyardan bir şeyler koparılmalıydı.

“Siz bu kandilin ne kandili olduğunu biliyor musu-nuz?”

Mesafeli söylenmiş bu cümle çocuklara öğretmenle-rini anımsattı.

“Yoo,” dediler. Umurumuzda değil diyordu omuzları.

“Miraç Kandili. Hazreti Muhammet’in göğe yükseldiği gece. Kutsal merdivenin üzerindeyken…”

“Neyin üzerinde?”

“Nasıl yani?” Birbirlerini itekleyip güldüler.

“Miraç merdiven demektir.”

“Sonra yere nasıl inmiş ki?”

“Şey, bunlar güzel bir varmış bir yokmuşlar da sen bize para vericen mi para?”

“A, aaa” diye sinirlendi Yaşlı Kadın. “Ben burada durmuş size kutsal konulardan söz ediyorum.”

“Ama teyze bugün hem de Bursa’nın kurtuluşu…”

Kadının sabrı taştı ama bu gözlerde gördüğü saldır-ganlık belirtisinden ürktü. Şimdi üstüme çullanacaklar Hadi canım çok saçma! Korku filmi mi bu? Öyle olmuyor mu zaten? Kapıyı çalıyorlar, para istiyorlar, sonra… Saç-malıyorum.  Kutsal günler ve Milli günlerin “anlam ve önemini” sırıtışları arasına sıkıştırmış bu öznelere kaşla-rının iki ucunu kaldırarak baktı. Öptürdüğü eliyle havada bir şeyleri geri ittirdi bu kere; “Sizin anneniz babanız yok mu? Utanmıyor musunuz böyle… Yetmez gibi şehitleri-mizin de kemiklerini sızlatıyorsunuz…”

Cümlesini yarım bırakıp kapıyı gürültüyle kapattı. Öfkeden titriyordu Jülide Hanım. Akasya apartmanı, kat 1, daire 1; “Memleketin bu kadar bozulmasına akıl erdiri-lecek gibi değil!” diye bağırdı palto askısına.

Yarım saat kadar sonra kapının camında şapkasının duruşunu kontrol etti, yer altı tren istasyonuna yürümeye başladı. 

Kandil kutlayıcısı çocuklar… İstasyon merdivenle-rinde gerilmiş ipi görünce Jülide Hanımın sinirleri de gerildi. Bu zamane çocuklarının hepsi kötü yürekli. Tanrım, az önce kapıma gelen köfte-horlar!  İlgiyle onlara doğru eğildi; “Evladım, buraya ip gerilir mi?” dedi yarı azarlar, yarı tatlılıkla. “Biri görmeyip takılırsa, merdivenlerden yuvarlanır alimallah! Üzülmez misiniz o zaman?” Tamamen haşlamak da iyi olmaz, biraz üzücü konuşmalı.

“Bir şey olmaz Teyze,” dedi sarı kafalı önemsemeyerek. Bu tavrı babasından edinmişti. Bir konuda yanlış düşünüyorsa, haksız çıkacağını anlarsa bunu söyler babası; bir şey olmaz. Bu cümleciğin kalkanına da yürekten inanarak görmezden gelir. Babasından nefret eder. Şu an bu kadından da öyle. Hatta onun kişiliğinde tüm yaşlılardan. Aksak şapka gözden kaybolunca arkadaşlarına:

“Kırk yaşını geçenleri (işaret parmağıyla boğazını çizdi) bijit,” dedi, yavaşça. Sinirle üst dudağını burnuna yaklaştırıp soluk aldı.

Jülde Hanım, içi rahat etmediğinden çocukların yarattığı tehlikeyi bir kere de güvenlik görevlisine söylemeden edemedi. Ama iki adım sonra, turnikeyi geçer geçmez pişman oldu.  Çocukları itip kakmasa bari… Sanki havada şeftali kokusu var.

Hhhhhhhhhhhhh, diye sokuldu yer altı treni istasyona, kapılar hhhhhhhhhh diye açıldı. İnsanların kapılara hücum etmesinden biraz heyecanlandığını itiraf etmek zorunda Jülide Hanım, hayır düpedüz korkulara kapılıyor. Ama sonrası keyifli.

İvaz Paşa çarşısındaki yorgancılardan pamuk fiyatlarını ve yorgan fiyatlarını aldı. Hazır yorganların dikişlerini beğenmedi. Bezgin bir satıcı; “Anacağım sen çok titizsin. Ben sana bir yorgancı tarif edeceğim, çeyizlik yorgan dikiyor, tam istediğin gibi,” dedi sonunda.

“Ayol ben zaten çeyizlik yorgan bakıyorum.”

Satıcı şaşırdı ama pot kırmamak için boynunu büküp;  

“Maşallah!” diye mırıldandı.

Onun tavrı ve kastettiği yüzünden Jülide Hanım gülmekten şapkasını düşürdü. Satıcı onun kahkahasından alınmış olmasına rağmen acı bir “çattık belaya” gülüşüyle şapkayı yerden alıp elinin tersiyle pat patlayıp uzattı.

Jülide Hanım;  “Yok evladım, torunum evlenecek de,” dedi. “Bana da rahmetli ninem diktirmişti. Ömrümce onu andım. Torunum da beni ansın diye işte… Bir de dantel yatak takımımız var, gelinlik lohusalık. Torunun oğlu olursa sünnette de kullanılır.  Ay ben bunları adama niye anlatıyorum ki, nesine gerek? Neyse,  sen ver bakayım bana şu yorgancının adresini…”

İşini bitirdiğinde dönüşünü aynı yoldan yaptı. Nedense sonbahar güneşinin etrafa bir sessizlik verdiği duygusuna kapıldı. Keşke Koza Han’da bir kahve içseydim. Yer altı treninden inenlerin yarattığı kalabalığın dağılması için biraz oyalandı. Çıkışa yöneldiğinde ortalıkta kimse kalmamıştı. Jülide Hanım kahvenizi komşularınız üç numaradaki Zuhal Hanım ve beş numaradaki Hasan Bey’le içersiniz artık. Bak yine o çocuklar!  

Merdiven başında durmuşlardı. Onun geldiğini görünce küçük kaynaşmalarla kenara çekilip sessizce beklediler. Bir iç daralması hissetti Jülide Hanım. Çantasını çalıp kaçtıklarına ilişkin bir kuruntu parlayıp kayboldu usunda.

Bir dakika, bu sıradan güzel bir gün, karabasan olma-sına izin vermem. Bunlar zararsız afacan oğlan çocukları. Bak kenara çekilip sessizce bekleşiyorlar… Yine de kaçınılmaz olarak bugünkü saldırgan ve ısrarcı bakışları anımsadı. Bu çok saçma bir kuruntu!

Üstünlük taslayarak; “Sizi gidi köftehorlar!” diye homurdandı.

Köftehorlar seslenişinde yapılanan tam olarak haylazlık olmasına karşın hoşgörü sızıyordu. “Sizi gidi köftehorlar, kulaklarınızı çekmek gerek…”

Cümlesini bitiremedi. Önce çok zayıf, bakır bir tel kadar ince bir hissediş akımı geçti tüm vücudundan; Düşeceksin!  Hani deprem öncesi içinize bir şey saplanır ama farkındalık gecikmiştir ya da korku…

Görünürde takılacak bir şey yoktu ve basamağın ge-rektirdiği kadar ayağını kaldırdığından emindi. Ah bir yerim kırılmasa bari… Son düşündüğü buydu. Hhhhhh sesinden yeni bir yer altı treninin geldiğini anladı. Birden sesler durdu ve karanlık…

Üç çocuk gölgesi,  Jülide Hanımın üstüne düştü, onu dikkatlice incelediler. Sonra hızla çalıştılar. Biri misinayı topladı. Biri cüzdanı bulup dikkatlice içini boşalttı. Üçüncüsü etrafı gözlüyordu. Telaşlı ve alçak sesle; “Haydi” dedi “Yeni tren boşalmadan kaçalım.”

“O treni kaçırdı ama,” dedi en acımasız olanı. Yerdeki yaşlı kadına tiksintiyle baktı.

“Yok, göğe yükseldi” diye kıkırdadı. “Haydi” diyen paraları cebine yerleştirirken. “Bugün göğe yükseliş günü ya…”

“Miraç neymiş bakalım?”

“Merdiven…”

“Bak bu da merdiven bu da göğe yükselen bir Müslüman.”

“Yok, oğlum, bugün onun kurtuluş günü…”

Daha çok gülüp hızla uzaklaştılar.

“Şima”: Hasan Özkılıç’ın kaleminden büyülü bir metin |

Okuru olduğum, ilk kitabından bu yana izlediğim bir kalem, Hasan Özkılıç’ın alışılmışın dışında bir roman konusuyla karşımızda olduğunu öncelikle belirtmek isterim. Bizim için bir tür kapalı kapılar olan bir mekana gitmeye hazır olun. 

Devamı, aşağıdaki linkten edebiyathaber.net’te

https://www.edebiyathaber.net/sima-hasan-ozkilicin-kaleminden-buyulu-bir-metin-serap-gokalp/

Bir Bahar Günü Ula’ da

İnsanların yaşamlarında bazı günler vardır, keşke herkes bu duyguyu yaşasa dediğiniz. Öyle bir gündü…  Yaşamın kasvetinden kurtulup genç gözlerinden uzaklara, on yıllar sonrasına baktım.  Her biri ayrı kıvılcım gençlerle yazma hazzını paylaştım.

Zühre Öğretmen. Telefonda bir ses olmaktan çıkıp, karşılaştığımızda çocuklarıyla özenle, içtenlikle ilgilenen bir rehber öğretmene dönüştü, hayran oldum.  Bu genç, çağdaş ve sevgi dolu öğretmen ve öğrencileri, umudumu, güvenimi, güzelliğe olan inancımı güçlendirdi. Bir buket çiçekle uzatılan dostluk ve yazma heyecanı  hepimizi sardı. Kalemin gücünden başladık söze öykü ve yazın dünyasına birlikte daldık. 

Düşünceleri, duyguları ve çalışmalarıyla atölyeye yaptıkları katkıyla birlikte zenginleştik. Sözcüklerin bizi taşıdığı öykü dünyaları şekillendirdik. Bana kendi yaptıkları pastalar, börekler, tatlılarla ev sahipliği yaptılar. Öğretmenlerimizin ve öğrencilerimizin sıcak ilgileriyle yüreğim genişledi. Sözcükten çıktık yola birbirinden ilginç öykülere ulaştık. Bir bütün günü dolu dolu bir paylaşımla, göz ışıklarıyla, sımsıcak dostluk bağlarıyla anlamlı kıldık. Ben onlara dil ve yazın dünyasındaki deneyimlerimi aktardım onlar bana “z” kuşağı deneyimlerini.  Bu buluşmaya aracı olan, aydınlık öğretmenlerimiz ve okul müdürümüze teşekkürlerimle. Ula- Ermaş Anadolu Lisesinde, harika bir bahar günüydü. Keşfedilmemiş güzel insanların var olduğu güzel bir gün. 28 Nisan 2022

YAZMA DIŞI UĞRAŞLAR -2

Merhaba,

Yazma dışı uğraşlarıma bugüne kadar bir kez değindim. Söze biraz ara verip gözlerimiz renklensin diye, keçe nakışı çalışmalarımı izlemeye ne dersiniz?

Bana covid salgınının kazandırdığı bu becerim, çekingen denemelerden, cesur tasarımlara doğru yol alıyor. Başka bir düşünce kulvarı gibi bu tasarımlar. Bazen pano bazen ev dekorasyon malzemesi bazen kuklalara dönüşüyor. Keçe nakışında kişisel tasarımlarım. İyi seyirler.

Bardak altlığı örnekleri

Pano örnekleri

Kitap heybeleri

Üç boyutlu dekoratif seçenekler (mantar)

Runner ve amerikan servis örnekleri

Oyuncaklar

Üç boyutlu dekoratif seçenekler (çiçek)

Yastık kılıfları

Yelek örneği