Zamanınızı HYUNAM-DONG KİTAPEVİ’nde geçirmekten zevk alacaksınız.

Yazan Hwang Bo-Reum. Bu kitaba bayıldım.

Karakterler

Bir karakter listesi olsa iyi olurdu, cinsiyet belirtir.

Youngju (kadın)

Minchul’un annesi

Minjun (erkek)

Minchul (erkek) lise öğrencisi ergen sorunları yaşıyor

Jimi (kadın) kitap evine kahve çekirdeği temin eden firmanın sahibi.

Sungchul (erkek) Minjun’un okul arkadaşı ve

Jungseo (kadın) uzun saatler kitapçıda oturur, meditasyon yapar ve susemi ve kaşkol örer.

Kitap neleri savunuyor?

Başka seçenekler sunuyor? Erkek egemen yaşama karşılık Jimi’nin kimliği ve yaşamında kadın egemenliği, Youngju kimliğinde karar yetkisi ve partneri etkileme,

Burada adı geçen eserler

Animal Triste – Monika Maron
Çavdar Tarlasında Çocuklar – J.D. Salinger
Avrasya Deneyimleri – Tarih kitabı
Kadınlar Daha Yalnız – Anne-kız ilişkileri üzerine
Lizbon’a Gece Treni – Pascal Mercier
Her Gün Okumak – Lee Areum
Acı Çikolata – Laura Esquivel (Filmi de var 🎬)
Işık Muhafızı – Cho Haejin
Dünya Tarihi – Cevahirlal Nehru
Simio Bernstein’in Sözleri
Faust – Goethe
Çalışmanın Reddi – David Frayne
Sahip Olmak ya da Olmak – Erich Fromm
Ayakta Duran Kadın – Park Wansuh (Bunca Şimgayı Kim Yedi? çevirisi mevcut)
Sonbaharın Renkleri – Kent Haruf
Demian – Hermann Hesse
Zorba – Kazancakis

Nezaket örnekleri

Youngju şifreyi girerken bakışlarını başka bir yöne doğrultan adam kapının aralandığını duyunca tekrar başını çevirdi. (s.5)

Jungseo’nun Böyle yaparsam dükkanın zararına olmaz değil mi?” diye sorma inceliğini gösterir. S.69

Kitabın tamamını okuyan ama satın almayan devamlı müşterinin sonradan gelip kitabı ve onunla birlikte on tane kitap satınalması.

Bölümlerle ilgili notlarım

Bir kitapçı nasıl olmalı? Bölümünde Youngju’yu kitapçıya uğrayan bir müşteriyle yaptığı konuşmayla, tanırız. Dükkanını açma anlarını izleriz. Kendi kendine düşünceleri sırasında kitapçıyı havalandırma eylemiyle ilginç bir duygusal bağ kurar. (…) Geçmişin havasından kurtulup yeni havayı kucaklamak. Kendisini ne zaman geçmişinden koparabilecekti? Dilerseniz burada kahramanın o anda dinlediği Keane’ nin Hopes An Fears albümünü internetten bulup dinleyebilirsiniz. Bu ayrıntı okurun kitapçının içinde olma duygusunu güçlendirir.

Artık ağlamaya gerek yok Youngju kitapçıda oturmakta düşünmektedir. Henüz iş yapamamaktadır. “Dükkan yaralı bir hayvan gibi güçlükle soluyor, ayağa kalkamıyordu.” S.9 Onun müşterileriyle iletişim kuramadığını belirtir anlatıcı ses. Bu bölümde, onun ticari becerisini sorgulayan Minchul’un annesi olarak tanınan karakter romana girer. “Mahallede bir kitapçı açıldı diye herkes ne kadar sevinmişti, haberin var mı? Ama hastalıktan bitap düşmüş gibi görünen bir kadın, yerinden sökülmüş vida misalı yayılarak oturursa kolay kolay içeri biri girer mi sence?” S.9 Konuşma sırasında burada kahve servisi yapıldığını da öğreniriz. Kahve motifi kitabın ilerleyen bölümlerinde inanılmaz etkili ve güzel bir unsura dönüşecek. İki kadının içten konuşmalarıyla karakterlerin özellikleri pekiştirilir ve zaman zaman geçmişlerine ilişkin kısa bilgiler verilir. Söz gelimi Youngju’nun onu üzen bir geçmişi olduğu hissettirilir. Kahramanın kitap okuma eylemine ilişkin tutkusu anlatılır. Zamanla kitapçıdaki değişimlerin insanlar tarafından nasıl onaylandığı belirtilir. Bu değişimde instagram paylaşımlarının payı vardır. Aradan bir yıl geçmiş ve hem kitap işleri hem kahve servisiyle uğraşamayan Youngju kahve işiyle ilgilenmek üzere eleman aradığında romana barista(kahve yapan eleman) olarak Minjun girer. S. 24’de Youngju nun , “Bay Minjun,” diye seslenişine kadar onun kadın olduğunu sandım.

Bugün hangi kahveyi içiyoruz? Minjun’un barista aranıyor ilanını görerek kitapevine girişiyle onu tanımaya başlarız. Bir yandan da onun gözüyle kitapçıyı ve sahibini izleriz.  Yapılan iş görüşmesinde de karakterleri karşısındakinin gözünden bize tanıtır yazar. İlerleyen sayfalarda bir yıl sonrasına sıçrama yapılarak yine iki karakterin birbirleri hakkındaki görüşleriyle özellikleri ayrıntılandırılır.

Terk edenlerin hikayesi Youngju bu bölümde roman okuma zevki ve tutkusunu kendinde incelerken son yılda terk edenlerle ilgili konuları seçtiğini belirtir. Bu düşünceden hareketle onun geçmişine küçük bir gönderme yapılır ve bir terk ediş meselesinin öznesi olduğu hissettirilir. Terk ediş hikayesinde çevresinin ona gösterdiği tepkiye değinir. Bu bölümde terk ediş üzerine kendisiyle ve çevresiyle yaptığı mücadelenin bir analizi durur. ‘Youngju’nun kalbinde terk eden insanların toplanıp yaşadığı bir yer vardı ve bu yerde onlara ait çeşitli bilgiler saklıydı. Neden ayrıldıkları, ayrılırken ne hissettikleri, ayrılmak için gereken cesaret; ayrıldıktan sonra ne yaşadıkları, duygularının zaman içindeki değişimi, mutluluk ve mutsuzlukları, sevinçleri ve üzüntüleri… Youngju dilediği  akit o yere gider, yanlarına uzanır ve onların anlattıklarını dinlerdi. Onlar kendi yaşamları araç cılığıyla Youngju’yu teselli ederlerdi. Bu bölümde karakter okuduğu bir roman ve  yazarını  anarak hem duygusal durumunu tanımlamada kullanır hem de gerçeklik duygusunu güçlendirir. Tıpkı birinci bölümde dinlediği müzik gibi. Bu romanı anmasının nedeni kendi öyküsüyle tümüyle tezat oluşturmuş olmasıdır. Bu zıtlığı anlamaya çalışır, “bir insanın başkasını nasıl o denli sevebileceğini “S.23 Youngji’nin iç dünyasından öğlen paydosunun bitiş alarmı çalmasıyla mekanda Minjun’un da olduğunu fark ederiz. Ve burada ben Minjun’un erkek olduğunu anladım. “Bay Minjun. İyi çalışmalar.” S.24

İyi bir kitap önermek Orta yaşlı birine Çavdar Tarlasında Çocuklar romanını önermek üzerinden değişken kitap zevkleri ve kötü bir kitap satıcısı üzerine kurgulanmış bir bölüm. Müşteri ve kitapçının diyaloğu üzerinden Kore toplumunun sakinlik ve zarafetini hissettiren bölümlerden biridir bana göre. Karakter bu konuşmadan ders çıkararak kendi zevkini önermek yerine karşı tarafın kitap zevkini anlamaya çalışması gerektiği sonucuna varır. Kitap önerisi üzerinden Minchul’un Annesine geçiş yapılarak Minchul ve onun kişilik özellikleri ve sorunlarına götürür bizi yazar. Bu liseli gencin üzerinden ergen sorunları, ergen-ebeveyn çatışmaları ele alınır. Minchul’un annesine önerdiği kitaptan emin olmasa da beğendiğini öğrenir. Bu bölümde kitapçının iyi bir kitabın kriterleri üzerine düşündüğünü izleriz.

Sessizliğin saati, sohbetin saati  Aynı mekanı paylaşan iki kişinin uyumuyla ilgili bir bölümdür. “Youngju, Minjun ile bir alanı paylaşarak, sessiz kalmanın hem kendisini hem de karşısındakini gözetmenin bir başka yolu olabileceğini fark etti. İkisinin de diken üstünde hissetmeyip, gereksiz şeyler anlatma ihtiyacı duymadığı bu halin dinginliğine alışmayı öğrendi” S.31

Minjun’un karakter özelliklerinin ve çalışmasıyla ilgili becerilerinin gelişmesine ilişkin Youngju’nun düşünceleri aracılığıyla bilgi ediniriz. Jimi ile tanıştığımız bölümdür. Kitapçının kahve alımı yaptığı firmanın sahibi ve Youngju’nun yakın dostudur. Bölümlerin içindeki zaman sıçramaları aniden oluyor. Mekan sıçramaları da öyle. Söz gelimi bu bölümde iki kadının Minjun’a dair konuşmalarından Youngju’nun Minjun ile konuşmasına geçiş yapılıyor. Zaman belirsiz, geçmişte gibi. Bu ayrıntı yine karakter tanımı için kullanılmış olabilir.

Kitap söyleşisi Kitapevi işletmesine ilişkin yeni fikirler geliştirilir. Söyleşiler, kitap kulübü ve müzik dinletileri müşteri çekme unsurları olarak kullanılır ve başarı kazanılır. Etkinlikler daha sonra sosyal medyada paylaşılır.

Kitaplarla Yakınlaşmanın 52 Yolu söyleşisinde yazar Areum şöyle der, “Kitap okumanın dünyaya bakışımızı genişlettiği söylenir ki bu da dünyayı daha iyi anlayabilmemizi sağlar, anlayışa sahip oldukça da güçleniriz. Güçlendiğimiz yönünü başarıyla bağdaştıran insanlar olksa da durum yalnızca güçlenmekle sınırlı değil, anlayış beraberinde acıyı da getirir. Kitaplar kısıtlı deneyimlerimizle hiç görmediğimiz bir dünyanın barındırdığı acılarla çevrelenmiştir. Bir başka deyişle eskiden farkında olmadığımız ıstıraplarla karşı karşıya kalırız. Bir başkasının kederini derinden hissederken sadece kendi başarımız ve mutluluğumuzun peşinden koşmak zorlaşır. Bu yüzden kitap okumanın aksine bizleri bahsedilen o başarıdan uzaklaştırdığı kanaatindeyim. Kitaplar bizi başkalarının önüne ya da üstüne koymaz, başkalarının yanında durmamızda yardımcı olur. Bu sebeple bizler bir başka açıdan başarıya ulaşıyoruz aslında. Daha insaniyet kazanıyoruz diyebiliriz. Kitap okurken başkalarının duygularını paylaşabiliyoruz. Bizleri bitmek tükenmek bilmeyen bir telaşla başarıya koşturacak şekilde tasarlanmış bu dünyada, koşmayı bırakıp etrafımızdaki insanlara bakma olanağını elde ediyoruz. Bu yüzden daha fazla insan kitap okursa bu dünyanın biraz daha güzelleşeceğini düşünüyorum.”

Okunan kitapların hatırlanıp hatırlanmaması hakkında Areum, “ Kitaplar belki zihnimizin ucundaki bir hatırada saklıdırlar. Tam olarak hatırlayamasam da kimi cümleler ve hikayeler bir seçimle karşı karşıya kaldığımda bana yardımcı oluyor. Yaptığım hemen hemen tüm seçimlerin temeli okuduğum kitaplara dayanıyor. Önceden okumuş olduğum kitapları hatırlayamıyorum ancak üzerimdeki etkileri baki.” Der.

Bu bölümde bir yazarın ağzında okuma alışkanlığını kazanmanın yollarına ilişkin ipuçları veriliyor ve zamanlayıcının disiplin yarattığı söyleniyor.

Kahve ve Keçi Goatbean (Keçi) adlı imalathane. Keçiler kanalıyla keşfedilen kahve çekirdeklerinden adını alan yer. Kahveye verilen önemin doruk noktasını bu bölümde izliyoruz. Kahve imalathanesinde (Jimi sahibidir) orayı ziyaret eden Minjun ile birlikte biz de kahve meselesini derinlemesine öğrenmeye başlarız. Gelecek bölümlerde bu konu tekrar ele alınır. Bu bölümde Jimi’nin kocasıyla sorun yaşadığını öğreniriz. Jimi karakteri kore toplumunda kadınların evlilikte çektikleri sıkıntıları dile getirerek aslında evlenmeyi düşünmemesine rağmen bunu yaptığını belirtir. Jimi gelenekselin aksine patron/baskın karakter olmasıyla romanda var edilmiştir. Minjun’un yalnızlığına vurgu yapılır. Öyle kimsesizdir ki Jimi’nin kocası hakkındaki yakınmalarını dinlemekten sıkılmaz. Birinin ona güvenmesi iyi gelmektedir.

Düğme var ancak ilik yok  Manjun’un yaşamına değinen bu bölümde bir dünya görüşünün özeti olan “ İlk düğmeyi iyi iliklersen geri kalan düğmeler kendiliğinden kolayca iliklenir” üzerine düşünülür. Yaşadıkları toplumda gençlerin yaşama atılma mücadelesinin ve aile ilişkilerinin Manjun kimliğinde irdelendiği bu bölüm aslında günümüz dünyasında tüm gençlerin sorunlarını dile getirir. Okumak, planlamak, hayal kurmak ve iş bulamamak… “Emek sarf ederek yaşamanın değerli olduğu görüşü.” Mezun olduktan sona istediği nitelikte bir iş bulamayışıyla sarsılır. Arkadaşı Sungchul ile yaptıkları konuşma hayata atılmak üzere olan gençlerin dünyasını, duygularını ve umut kırıklıklarını dile getirir. Bunu Minjun “İlik ufak kalıyor, hayır hatta ilik bile yok,” diye özetler. “Böylesine akıllıyken üstüne delicesine çabaladım ama yine de toplum beni kabul etmedi. Şimdi ben buna nasıl dayanacağım?” S.55 diye tüm dünyaya sorar.

Devamlı Müşteriler Bu bölüm bizi tekrar kitapçı mekanına geri döndürür. Devamlı müşterilerden biri “Doğrular ve Yanlışlar” adlı bir kitabı satın almak yerine, düzenli olarak kütüphanede gibi okumakta ve çıkıp gitmektedir. Bu bölümün en güzel sözü Youngji’nun saptaması bana göre. “Kişinin kendisine objektif bir yaklaşım sergilemesi zordur, kitap okusa bile,”S.66 Artık kitapçının devamlı müşterileri vardır. Kahveleri beğenilmekte ve ortamları huzur saçmaktadır. Bu bölümde Minjun’un bir yıldır kitapçıda çalıştığını öğreniriz. Kitap kulübü devam etmekte, tanıdık sayısı artmaktadır. Buradaki portreler toplumun bir yansıtıcısı olarak onların dikkatli, nazik, sessiz insanlar olarak bize tanımlar. Söz gelimi hiçbir şey yapmadan altı saate varan süreyi kitapçıda geçiren bir kadın üç saatte bir kahve sipariş etmektedir ve “Böyle yaparsam dükkanın zararına olmaz değil mi?” diye sorma inceliğini gösterir. S.69 Bu kadın kitapçıda meditasyon yapmakta sonraki günlerde susemi denen bulaşık süngerleri örmektedir. Jungseo ile tanışmış oluruz.  Günler boyu ördüğü susemileri bir gün getirip kitapçıya bağışlar.

Susemi Etkinliği Jungseo’nun susemileri kitapçıya alışveriş yapmaya gelen kişilere armağan olarak verilmesine karar verilip sosyal medyadan duyurusu yapıldığında birden büyük bir ilgi oluşur. Bu bölümde kitap okumayı sevmeyen, ergen sorunlarıyla boğuşan Minchul’un kişiliğinde gençlerin duygu dünyasına gireriz. Ayrıca Jimi’nin Youngju’nun evine gelir ve onunla sohbet ederlerken Minjun’un yaşamına sıçrama yapılır ve  annesiyle yaptığı bir telefon konuşması aktarılır. Satır aralarında tipik bir ebeveyn ve delikanlı çatışması hissedilir.

Nadiren de olsa bir insan olabilmek Youngju’nun iç dünyasındayız. Annesiyle ilgili sorunlarını dinleriz anlatıcı sesinden. Bir boşanma söz konusudur ve annesi damadının yanında durmakta kızını eleştirmesi Youngju’da derin bir kırgınlık yaratmıştır.Bu bölümde bir blog metni romana girer. Bir tür kendiyle konuşma şeklindeki  metin Işık Muhafızı romanıyla ilgili görüşlerini de içerir. Jungseo bu bölümde atkı örmeye başlamıştır.

Harika bir kitap güzel duygularla buluşmak istiyorsanız. Hyunam Dong Kitapevine uğrayın derim.

Hwang Boreum, ilk romanı Hyunam-Dong Kitabevi’ne Hoş Geldiniz bir gecede hit olan ve birçok dile çevrilen Güney Koreli bir yazardır. Kitabın Japonca çevirisi 2024’te Japonya Kitapçılar Ödülü’nü kazandı. Roman, Güney Kore’de 300.000’in üzerinde kopya sattı. Wikipedia 

Adı Ne Bunun? İlk Ne Söyledi?

Metinde Başlık, İlk Cümle ve Cümle Yapıları

Metin başlığı/adı ve ilk cümle neden önemlidir?

Görselde Türkçe sözcükler kullanılmamış. Daktilo F klavye de değil. Ama çıkan kağıtlar origamiyi çağrıştırmıyor mu? İlk izleniminiz nedir?

İnsanın karşısındakiyle iletişim kurmadan önceki ilk izlenimin 8-10 saniyede oluşturduğu söylenir. Peki metinle ilgili ilk izlenim nasıl oluşur? Metnin adı mı? Belki. Ama ilk cümle kesinlikle. İlk cümle yazarı batırır da çıkarır da…

Yazarın ilk cümlesi okura verdiği sözdür, bir amaç, bir hedeftir. Yazma eylemine ilişkin ateşleme noktasıdır. Beri yandan ilk cümle o denli özeldir ki, (final cümlesi için de aynı davranmak zorundayız ve bu iki unsur biz öykücülerin yaşaması veya intihar etmesi için vesile olan iki bıçaktır bana göre ama  o başka bir yazının konusu) onu öyle kullanmalıyız ki  okuru kalbinden vurabilelim. Sonraki cümlelerde okur yeniden bedenlenebilirdir.  Yeniden bedenlenmiş bir okur da sonsuza kadar sizi sever. Yazar olarak buna çok ihtiyacımız var.

İlk cümleyle de final cümlesiyle de çok uğraşırız. Belki çalışma sırasında veya sonrasında hatta metin bittikten çok sonra değişikliğe uğrar. İlk cümlenin anlaşılır olmaktan çok okuru yakalama işlevi vardır. Marie von Ebner’den bir alıntılama yapmak isterim “Sadece anlaşılır olanı anlayan okur çok az şey anlamış demektir” der. Bu alıntılamayı yazarın daha ilk cümleden başlayarak anlaşılır olmak için çaba harcamaya başlayıp gerçek diyeceğinden uzaklaşma tehlikesine karşı bir uyarı levhası olarak koyuyorum buraya. Ve ekliyorum, anlaşılır olanı yazmak yetmez, ötesinde bir şeyler yazmak sanattır.

Metnin anlam katmanlarının tümü ilk cümleyle başlar ve tamamını kapsar. Özellikle öykü metni. Gerçekle yola çıkabilirsiniz ama gerçeküstü olasılıklar, unsurlar, tasarılar, içrek etkiler, düşler, imgelerle birlikte yazma sanatlarını da işin içine alırsak yaratıcılıktan söz ederiz ki burada metnin anlaşılırlığı ilk mesele olmaktan çıktığı gibi okurun çabasını talep eder. İlk cümle ve metne yayılan cümleler katmanları oluştururken her adımda biraz daha okuru içine çekebilir olmalıdır.

Yaratıcı metin ya da yazma sanatını konuşurken sormamız gereken bir soru da şu olabilir mi? Metinde yazarla okurun amaçlarının aynılığı söz konusu edilmeli mi? Yoksa bu söz konusu edilmeksizin mi metin yaratılır? Kuşkusuz bu başlı başına ayrı bir inceleme ve tartışma konusu. Ben bu sorudan şuraya geçmek istiyorum; metni özgürce oluştururken az önce saydığım gerçeklik, gerçeküstülük, tasarım, içrek etkenler, yazma sanatları, unsurları bir ortak yapı taşı var; cümle.

Birinci bıçak darbesi, giriş cümlesi çıkardığı ıslıkla ve yarattığı ilgiyle okurun öyküyü okuyup okumayacağına karar vermesini sağlar. Çünkü bu bıçak okurun öyküyü kaplayan anlatım sanatları, atmosfer, olay örgüsü gibi unsurlarına bakması için küçük bir yarık açar. Okur karakterlerinizle tanışmak isteyecek midir, öykünüzün içine girmeyi kabul edecek, size kulak verecek, sizinle heyecanı paylaşacak mıdır? İşte o an karar verir. Bu kararı bazen de öykünün başlığında verir okur.

Anlatı sanatlarında öykü birden fazla avantajı olan metinlerdir. Kısadır, çabuk okunur, okurla yazar birbirinden ayrılmadan sonuçlanır. Bu yanıyla içine kolay girilen metinlerdir. Söz sanatlarını şiir kadar olmasa da kullanma özgürlüğü vardır. Böylelikle dille ilgili tüm hazları yaşama olanağı vardır öyküde.

Öte yandan öyküde kalıcılık/iz bırakmayla ilgili zorluk vardır. Bu metinlerde kazançsız olan uçuculuğundan söz etmek gerekir. Başka öykü yazarları da bu fikrime bilmem katılır mı, öykü metni uçucu bir metindir. Güzel bir kokuyu koklayışa benzer. Akılda çok küçük bir parçacık kalır. Okuru etkileyen, yakalayan ayrıntı, bütününe ilişkin ufak noktalar belki. Belki öykünün karakteri iz bırakır. Ama bunlar hep izlerdir. Ya da Necati Tosuner ustanın dediği gibi “enseye tokat atıp kaçan” dır. Roman gibi geniş alana sahip olmadığımız için bu uçuculuğu damaktaki tadı bırakabiliyorsak öykü amacına ulaşmış sayılır. Ender meraklı okur derinlemesine yaptığı okuma ve algılamayla yazarla ciddi bir bağ oluşturur. Okur şapkamla düşündüğüm zaman yıllar önce Adalet Ağaoğlu’nun bir öyküsünü örneklemek isterim burada. Adını anımsamıyorum. Ama gördüğünüz gibi yazarın adını anımsıyorum. Öykünün eksen karakteri genç kızı anımsıyorum. Annesinin evine tatil için gitmişti, evdeki yaşama (buradan hareketle eski sosyal çevresine) başka bir gözle bakmaya başladığını, annesinden (mutlak ve ayrılmaz bağlarımızın olduğu yegane varlık) nasıl uzaklaştığına ilişkin bir duygu yaşamıştı. Bildiniz mi öyküyü? Şimdi bunları yazarken birden öykünün adını anımsadım; Şiir ve Sinek. Kızın duygusu en net aklımda. Demek ki sağlam cümlelerle duygu betimlemesi yapılmış.

Metinde Cümle Neden Önemlidir?

Bu yazımda ilk cümleyle birlikte “cümle”ye ilişkin de düşünmek istiyorum. Cümle, bir ifade, soru, ünlem veya emiri dile getiren; kendi başına anlamlı sözcükler dizisi olarak tanımlanır biliyorsunuz. Metni oluştururken amaca uygunluğuna göre kullandığımız cümle çeşitlerini anımsayalım.

  • Olumlu cümle (Yaşam boyunca her zaman herkese güvendi.)
  • Olumsuz cümle (Yaşamı boyunca hiçbir zaman kimseye güvenmedi.)
  • Soru cümlesi (Yaşamı boyunca kime güvendi ki?)
  • Ünlem cümlesi (Heyhat! Sen kimseye güvenmezsin ki!)
  • Şart cümlesi (Eğer birine güvenirsen yapabilirsin.)
  • Emir cümlesi (Bana güven.)
  • Haber cümlesi (Hiç kimseye güvenmeyen biri olarak biliniyor.)
  • Karşılaştırma cümlesi (Sen bana göre daha az güvenen birisin.)
  • Amaç cümlesi (Daha iyi bir hayat kurmak amacıyla güvenmişti ona.)
  • Sebep cümlesi (O aldatma olayından sonra böyle güvensiz oldu.)
  • Tanım cümlesi (Güven çekinme ve korku olmadan, kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusudur.

Bir Cümleyi Bozmanın Yolları(!)

Anlatım bozuklukları örneklerine gelecek olursak,

  1. Gereksiz/ayıklanmamış sözcüklerle cümle kurabilirsiniz.

Sendi hiç merhamet, acıma duygusu yok mu? Yerine Sende hiç acıma duygusu yok mu?

O kadar yolu yaya mı yürüdün? Yerine O kadar yolu yürüyerek mi geldin?

  • Yanlış anlamda kullanabilirsiniz.

Hastanede çıkan yangın sekiz hastanın ölmesini sağladı. (Hastanede çıkan yangın sekiz hastanın ölmesine neden oldu.)

  • Mantık hatası yapabilirsiniz.

Değil bir satır yazmayı bir paragraf bir kitap bile yazacak yetenek yok sende. (Değil bir kitap yazmayı, bir paragraf, bir satır bile yazacak yetenek yok sende.)

  • Sözcüğü yanlış yerde kullanabilirsiniz

Çok canım sıkılıyor.(Canım çok sıkılıyor.)

  • Anlamca çelişen sözcükler kullanabilirsiniz.

Yağmur bugün mutlaka yağabilir. (Bugün mutlaka yağmur yağacak. / Bugün yağmur yağabilir.)

  • Cümlede anlam belirsizliği yapabilirsiniz.

Kitapları buldun mu? (İngilizce kitaplarını buldun mu?)

  • Anlattığınızı  “yani” ile başlayan, “demek istiyorum ki” ile başlayan, “anlaşılacağı gibi”yle başlayan cümlelerle tekrarlarsınız. Yazar sesi adeta okurun yakasına yapışıp anladığından emin olmak ister. Bunu sıkıcı buluyoruz. Okurken kendimizi kötü hissediyoruz. Yazar bizim aklımızdan zekamızdan kuşku duyuyor da bize açıklamalar yapıyor diye düşünüyoruz.

Kuşkusuz dil uzmanlarının bu listeye ekleyecekleri çok maddeler vardır. Ben aklıma gelenleri sıraladım. Ah bir de lütfen, “Ölmesine izin vermeyin!” şeklinde dublaj devşirmesi cümleler duyduğumuz olur. Mantıksız, Türkçe’de kullanmadığımız yanlış mı desem saçma mı… Biliyorsunuz onları.

HAYIR EFENDİM PARAGRAF ENAYİ BİR BOŞLUK DEĞİLDİR!

BİR METNİN YAPI TAŞI OLARAK PARAGRAF

Sanal ortamı seviyorum ama zaman zaman canımı sıkıyor. Bilgisayar yazılarında özellikle sanal dergiler ve bloglarda yazılımın dayattığı bir ayrıntı da paragraf meselesi. Yazar paragraf yapmada asla özgür bırakılmıyor ve yazılımın zorunlu kıldığı şekilde bu bölümleme yapılıyor.

Hayır efendim paragraf enayi bir boşluk değildir!

Geniş bir konunun belirli bir kısmını ele almak isteriz. Bir yönünü ya da tek bir açısını, fikrini veya ara olayını anlatmak isteriz. İşte bu düşünce öbeği paragraftır. Bazen tek cümle de olabilir.

Paragrafı kelimedeki sesler, cümledeki kelimeler belirler. Bu birimler paragraf birimini, paragraflar metni oluşturur. Kelimeler varlıkların, kavramların cümleler yargının, paragraf düşüncenin birimidir.

Yazının planına uygun yazılmasını sağlayan paragraf, yazıda bütünlük, ritm/akış/tempo ve dengeyi sağlayarak dağınıklığı önler. Bir düşünce, bir duygu belki de olayı derli toplu anlatmak, açıklamak, kanıtlanmasını sağlamakla görevlidir. Yetmedi, metnin kolay okunur ve anlaşılır olmasını sağlar.

İyi düzenlenmişse ve gerekli ayıklamalar yapıldıysa eğer bir paragraftan cümle çıkarılamaz. Bu, yazarın ustalık düzeyidir. Az ya da çok cümle paragrafın yapısında düzensizlik yaratır çünkü.

Tek bir göstergesi olması tercih edilir. Dil bilgisi kuralları, sözcükler, sözcük grupları ve cümleler arasında tam bir uyum vardır.

Bir paragrafta konu ortaya konur veya sezdirilir, sonra ilk cümlenin kanıtlanması veya açıklanması gelir. Gerek görülmesi halinde esas düşünce başka bir cümle ile tekrarlanabilir.

Anlatının özelliği paragraf boyutunu belirler. Yazarın konuyla ilişkisi, diyeceğiyle ilintili olarak uzun veya kısa olur.

Paragrafta anlam ve ana düşünce üzerine düşünecek olursak, dil ögelerinin bütününü birlikte ifade ettikleri anlamdan söz ederiz. Yer aldığı metnin tümü dikkate alınarak 5N1K formülünün kullanılmış, soruya gerek duymayan biçimde iletinin ifade edilmesi gereklidir. Beri yandan ana düşünceyi destekleyen veya açıklayan-ki bu metnin anlaşılıp benimsenmesini sağlar-örneklemeler, yardımcı düşüncelere de yer verilebilir.

İfade edilecek konuya göre birçok paragraf çeşidi kullanırız.

Olay anlatıldığında zaman sıralaması göz önünde bulundurularak kişi-mekan ilişkisine, anlatıcı veya yazarın olayla ilişkisine göre paragrafın yapısı ve dili şekillendirilir. Dikkat çekilmek istenen, yoğunlaşılmasına işaret edilen, en dikkate değer, heyecan yüklü, sezdirmeler, anıştırmalar ve göndergelerle pekiştirilen cümlelere yer verilir.

Çözümleme paragraflarında ise konunun daha iyi anlaşılması, olay veya kişilerin davranışlarının gerisini irdeleme amacıyla kullanılırlar. Kahramanın görünüşünden, konuşmasından söz edip karakterle ilgili ipuçlarını yerleştirebiliriz. Örnekse, karakterin hapşırdığını anlatmak isterken, sıradan olan elini ağzına götürmüş olduğudur. Ona özellik yüklemek istiyorsak sol elini kullandığını anlatabilir, çıtkırıldım bir karakter betimlemesi için hapşırdıktan sonra nasıl özür dilediğini anlatabilir, daha ileri gidip kuruntulu biri olduğunu çizmek için elini mendille sildiğinden söz ederiz. Bu arada bunları uzun uzun anlatmayı da çağdaş metinler kaldırmıyor belirtmek gerekli.

Gelelim fikir paragraflarına. Savunma ya da tartışma paragrafıdır. Daha çok düşünce yazılarında (makale, deneme, eleştiri, fıkra) kullanırız. Bu metinlerde açıklama paragraflarına da yer verilmesi gerekir. Okurda yerleşmiş kanıları değiştirme, farklı bir düşünceye yönlendirme içinse tartışma paragrafı kullanırız. Düşünce yazılarında düşünceyi geliştirmek istersek eğer, tanımlar, karşılaştırmalar yapar, tanık gösterir, örneklemeler yapar, benzetmelerden sayılamalardan yararlanırız.

Roman ve öyküde belki de en çok kullanılan paragraf türü ise betimleme paragrafıdır. Okuyucunun gözünde canlandırmasını istediğimiz, eşya, ortam, kişilerin anlatımı için kullanılır. Ama çağdaş metinler uzun betimlemeler yerine gönderge, anıştırnma, sezdirmeyi yeğler. Hamingway’in  efsane kısa öyküsünü anımsayalım,

                                         Satılık: bir çift bebek patiği, hiç kullanılmamış.

Paragraf türlerini düşsel paragrafla tamamlayalım. Duygusal bir konuyu, şiirsel bir dille anlatmayı seçtiysek bu yöntemi kullanırız. Çağrışım temellidir. Olağan dışını anlatır. Düş gücünü ateşleyip özgürce işlemesi sonucu zihne gelenleri yansıtır.

Klasik metin formülü giriş+gelişme+sonuç paragraflarını içerse de yazar bunları amacı doğrultusunda kullanır. Çünkü neyi anlattığımızdan çok nasıl anlattığımız önemlidir.

Ya işte böyle bilgisayar efendi, paragraf dediğin cümleleri kendi kafana göre böleceğin bir nane değil yazma eyleminin tamamını etkileyen çok ama çok önemli bir kavramdır. Bu kadar nefes tükettim ama bu yazı blogdan yayınlanacağı için gene kafasına göre paragraf yapacak biliyorum.

Esen kalın.

ŞARABA GİDEN YOL

Geçenlerde yazar dostlarımla sanal ortamda görüş alışverişi vardı, ben de katıldım.  Yazar aynı zamanda eleştiri metinleri de yazmalı… Mı? Yazmamalı mı?

Şimdi bu konu üzerine ayrıntılı düşünüyorum…

Bu başlığın ne ilgisi var diyeceksiniz? İnanın bana var. Anahtar sözcük sabır. Şarap sabırdır. Yazmak sabırdır çünkü…

Ben eleştirmenim, ben yazarım demek iki ayrı çalışmadır bana göre. Yolu, kuralları farklıdır. İlk kitabım çıkana kadar kendimi yazar olarak tanımlamaktan kaçınmışımdır, üstelik dergilerde yoğun şekilde öykülerim, makalelerim yayımlanıyordu. Benim için kitap gerçek bir kartvizitti. Ben eleştirmenim, demenin kartviziti nedir onu bilmiyorum ama.

Yazarlığı seçmemin bir nedeni tek başıma çalışmanın verdiği hazzı yaşamaktı. Özgürlük duygumu bütünüyle doyuran bu seçimimde bilgiyi, algıyı, duyguyu, düşünceyi disiplin kalıbına döküp yenileştirmeyi, parçalayıp yeniden yapılandırmayı, yeniden yaratmayı sevdim, severim.

Yazmak sessizliktir, bellektir, zamana egemenliktir, düşlerinizle sınırlı dünyaların içinden geçmektir, kayıttır, iletişimdir, kağıtla başlayan kağıt ötesi bir iletişimdir, güçtür, imzadır, toplumsal konumunuzu etkiler. Bu duyguyu kıyaslayacağım hiçbir kavram, duygu yoktur. Dilin gizemlerini keşfedip kullanmak, dili yeniden düzenlenmesi ise ayrı bir haz kaynağıdır. Metin ortaya çıktıktan sonra duyduğum tam olma, bütünlük sanırım beynimi en çok doyuran hisledir. Yazarken çoğalırım, bitince ölür, yeni bir metinde tekrar bedenlenmiş hissederim. Yazarken çevrem kalabalık olsa bile yaşadığım yalnızlığı tutku derecesinde severim. Kalem kağıtla, beynimin ve elimin yaptığı bu alışverişe herhangi bir müdahale çok canımı sıkar. Hele “şunu da yazsana, bunu da yazsana (benim anılarım roman olur bak)” akıl vermelerini bir kalem darbesiyle yok ederim (!) Benim için metnin en değerli anı, yaratım sürecidir. Sonraki aşamalarda metnimle arama giren öteki beyinler, (eleştirmen, yönetmen, editör en sonunda okur) algıları çerçevesinde onları kendi malı yapar. Bir yazar için bu da çoğalma aşamasıdır ki kuşkusuz mutluluk vericidir. Çoğalma aşaması aynı zamanda metnin okunması, basımı veya tıklanması, yorumu, onay veya ret olmasıdır. Her aşamanın kendince güzellikleri heyecanı vardır.

Yazar beyniyle okur beyninin bağ kurma çabasındaki aracılar ise bazen kitap, dergi nesneleri, bazen sanal sayfalar, bazen yüz yüze söyleşilerdir. Ben bugün bu bağ kurma eylemi sırasında “eleştiri” ve “çözümleme” aracılarına ilişkin düşünmek istiyorum. Ama önce bu iki kavramın bendeki karşılıklarını tanımlamalıyım.

Çözümlemeden anladığım, metnin güzelliklerine, haz verici unsurlarına yönelik kazı çalışmaları yapmaktır. Metnin akışında biçimini, biçemini, amacı ve buna ulaşma şeklini, okuyan öznedeki etkileri üzerine düşünceleri, temel düşünce yapısı ve kurulan mantığı, metne ilişkin ögelerin kullanılış biçimine ilişkin düşünce üretimini, metnin tutarlılığı, estetik ve işlevsel düzeyi gibi çok yönlü bir bakış geliştirerek okuma yapmak demektir bana göre.

Çözümleme çalışmaları yazar olarak beni geliştiren bir eylemdir. Bir tür elemanlarına ayırarak elimdeki metnin neyi nasıl anlattığını kavramak hem benim yolumu ufkumu açar hem de metnin sahibi beynin hazinelerini keşfetmemi, böylelikle yazarla bağ kurmamı sağlar. Daha da ileri gideceğim yazarı okur olarak onurlandırmamı sağlar. Çünkü bir yazar için paha biçilemeyen “anlaşılmış olmak” tır. Bu nedenle bir yazara “kitabınızda ne anlatıyorsunuz, neyi anlatmak istiyorsunuz” şeklinde bir soru yöneltmek yazarı boğazlamakla eşdeğerdir. Ne var ki hep sorulur. İşte bu soruları üreten beyinlere yardımcı olacak bağlantı beyinler vardır. Çözümleme, metnin okur tarafından çok yönlü derinlemesine kavranması için var edilmiş bir çalışmadır. Bunu yapan beyinlere yazar olarak minnettarız. Çözümleme yapmaktan da her zaman mutluyuz.

İkinci kavramımız eleştiri yapan beyinlerdir. Eleştiri sözcük anlamıyla “ele”fiilidir. Seçme, ayıklama, ayrıştırma anlamı taşır. Eleme zıt yöne doğru sürekliliğe devinime işaret eder.  “ş” takısı ortaklık anlamı katar. Yani iki özne bunların ortaklaştığı bir kavram var demektir. “-tir” takısını kullanırsak eylemi başkasına bıraktığımızı ifade ederiz. Eleştiri dersek, elenmiş, iyisi kötüsü ayrıştırılmış olanı işaret ederiz. Ona bir “-n” eklersek bu işi meslek edinmiş kişiyi tanımlarız. (Bu arada dilimizin işlevselliğine hayran olmamak da mümkün değil gördüğünüz gibi) Yunancada kritikos; elemek, ayırmak, seçmek olan sözcük yanlış bilmiyorsam bize Fransızcadan (ceritique, kökü krei fiili) geçmiş ve öz Türkçe karşılığı olarak elemek kullanılmıştır. Şimdi burada “seçmek” anlamı üzerine biraz durmak isterim. Eleştiri karşısında yazarın iki “seçeneği” vardır.

Eleştirmen saptaması yerindedir, şöyle yapmalıydım…

Eleştirmen saptaması hatalıdır, çünkü burada kast ettiğim…

Eğer “kritik=eleştiri” kriz noktası olarak algılanır ve yazarı harekete geçirici nitelikte olursa ve yazar tarafından da öyle algılanırsa işlevini yerine getirmiş demektir. Aksi halde (hatalı saptamada) yazar savunmaya geçer evet.

Örnekse , bir yazar bir metinde ayakta duran karakterinin eline bir kokina çiçeği vermiş ve sahneyi öylece bırakmışsa, kokina çiçeğinin (yılbaşı çiçeği,) adak çiçeği olarak da bilinen adı Yunancadan dilimize geçmiş bir bitki olduğunu, yine kokinanın Yunancada kırmızı anlamına geldiğini,(gizli renk)bu sahneyle yazarın nefis bir şıklık yarattığını dile getiriş çözümleme, “kokinanın bu sahnede metne pek de bir katkısını göremedim,” deyiş eleştiridir, bana göre.  

Şimdi yazımın ilk cümlelerine dönüyorum; yazıyor olmam özgürlük alanımdır. Eleştiriyi özgürlüğüme, yaratım özgürlüğüme bir saldırı olarak algılarsam bu benim savunma düzeneklerimi çalıştırır ve işlevsiz kalır.

Beri yandan şu da bir gerçektir ki Türkçede artık eleştiri tümüyle olumsuzluk tanımlar olmuştur. (Lütfen günlük hayatta kullanımlarımızı anımsayınız.) O zaman da yazarın yüzü asılır. Çünkü metnin güzelliklerinin keşfi bir yana seçim/kriz noktalarının iyiye, verimliliğe yönelmesi söz konusu değildir.

Eleştirmen: Az önce de söz ettiğim gibi, ortaklaşmadan söz ettiğimiz ve yaratan beynin/öznenin dışında bir özneden söz etmekteyiz. Bu özne/beyin evet konuyu son derece hakim olmalıdır. Dilin, yazın sanatının, yurtta ve dünyada tarihçesini, oylumlarını bilendir. Sanat kavramını topyekûn bilendir. (Çünkü bir metni anlamak, kavramak, anlatım sanatlarını çözebilmek ve eleştirebilmek için bazen farklı sanat disiplinleri arasında gidip gelmek, karşılaştırmalar yapmak gerektir.) Eleştirmen “Metnin sesini dinleyendir.”  Oysa metnin sesini yaratan yazardır…

Şimdi tümüyle farklı bir açıya geçmek istiyorum; eleştiri mekanizması neden vardır? Eleştirmenin sanatçının yaratım sürecine katkısı nedir? Eleştiri belli standartları gözeterek yapılıyorsa yaratım özgürlüğüne ket vurmaz mı? Neden sanatçı/yazar belli kalıplara göre ürün vermek zorundadır? Bu sanatın/edebiyatın başkaldıran, aykırı olması gerekliliğine ters düşmüyor mu? Sanatın/edebiyatın özgürlüğünü nerede arayacağız? Bunu da düşünelim derim.

O akşam arkadaşlarla konuştuğumuz, sesli düşündüğümüz bir diğer konu da şuydu; yazar aynı zamanda eleştirmen olur mu?

Kendi yazımı eleştiririm.

Kendi yazımı eleştirmesini birinden talep edebilirim.

Ama benden (yazardan) eleştirmen çıkmaz/çıkmamalı. Eleştirmenin yazar olmayacağı gibi.

Çünkü eleştiri dışarıdan bakış, yansızlık ister. Kadınca bir benzetme yapmama izin verirseniz, çözümleme metnin dikişlerini veya ilmiklerini sökmekse eleştiri neşterlemektir günümüzde. Bu anlam kayması ne yazık ki denetimimiz dışında oluşmuş dilsel mi desek toplumsal mı desek bir değişimdir.

Beri yandan (yazar isek)yapacağımız eleştirmenlik işi kalemdaşlarımızın güzellemesi veya gücendirilmesi veya şu bu nedenle beğenmediğimizin yerilmesini içerir bana göre. Tehlikelidir, “vebali” vardır.

Çözümleme çalışmaları çok ciddiye aldığım, kendi başıma çokça yaptığım işlerdir. Çoğu defterlerimde kalıyor. Pek azını paylaşıyorum. “Bazıları” hangileri peki? Okuma hazzımı doyuranlardan söz ediyorum. Bitmesin diye yavaşça okuduğum, bitince göğsüme bastırdığım

yapıt daha çok kişiye ulaşsın diye sesleniştir.  Keşke hayal ettiğimiz şekilde “eleştirmen”lerimiz olsa. Nedenini bilmiyorum, başka bir düşünce ve araştırmayı gerektiren bir konu kanımca.

Bir benzetmeyle noktayı koyalım. Şarap üreticisi, tadımcısı (degustator) ve  şarap şefi (somelier) birbirlerinden farklı alanlardır. Hepsinin işi üzüm ve şaraptır. Ben üretirim. Bağından, çamurundan, budamasından, demlenmesinden, şişelenmesinden, etiketlenmesinden her bir aşamasından keyif alırım. Okurun metne duyarlılığını heyecanla beklerim. Tadımcısı (eleştirmeni) ayrı olmalı, sunum şefi (reklamcısı) ayrı olmalı. Bunların dışında üzüm yiyiciler de var unutmayalım. Üzümün şaraplık mı, rakılık mı, sofralık mı, kurutmalık mı, pekmezlik mi olduğuna aldırmayıp mideye indirenler. Onlar ve bağcı dövücüler ise başka bir yazının konusu olmalı elbette. İşte başlığın ilgisi buydu. Yazmak şarap üretmek denli zevkli, heyecanlı, sabır isteyen, emek isteyen bir iş… Bekledikçe güzelleşen…

Diyeceğim o ki metnin sesini duyma işini ben başkalarına bırakmayı seçiyorum. Yaşasın edebiyat…

Kız kardeş

Bugün pazaryerinde iki kadın gördüm. Belli kız kardeşler. Bir süre onları izledim. Yeşillik seçti birisi, öbürü bir şeyler söyledi elleri ceplerinde. Parayı verip poşetlerini aldılar. Yürüdüler. Poşetten taze soğanların sapları dışarı çıkmıştı. Konuşuyorlardı gülerek. Uzun süre arkalarından baktım. Sonra görüşüme yorgun bir hamal girdi, kaybettim görüntüyü. Ben de yoluma gittim. Burnumun direği sızlamışken sesimi çıkarmayıp meyvecinin yanında alışveriş yapan eşimin yanına gittim. Bütün gün o kız kardeşlere gıpta ettiğimi düşündüm durdum. Sonra akşam yemeği sırasında Silence’yi çalmak istedi canım. Cortazar’ın eseri. Her zaman boğazım düğümlenerek ağlamaklı dinlediğim bu ezgiler bu kere rakı bardağından okkalı bir yudum alınca gözyaşlarımı gözlerime doldurdu.

“Bugün pazarda iki kız kardeş gördüm,” dedim eşime. Peynir parçasını zor yuttum.

“Nasıl birileriydi?” diye sordu eşim neşeli. Bir öykü mü kurgulamıştım acaba?

“Kardeşimi özledim,” diye titredi sesim.

Sustu.

Sonra bir çağlayan gibi anlatmaya başladım. Çocukluğumuzu, genç kızlığımızı, sırdaşlığımızı, birlikte gezdiğimiz yerleri nasıl artık gezmeye tahammül edemediğimi, kız kardeşler görmeye dayanamadığımı, yaşlanınca ayaklarımız ağrıyarak gene de gezecek miyiz diye şakalaştığımızı… Ama birlikte yaşlanamadık bak…

“Çabuk atlattın ama sen onun kaybını,” diye teselli etmeye çalıştı eşim.

“Öyle mi duruyor?” diye çarpık güldüm. “Peki ya kafamın bir köşesinde hiç durmadan çalışıp duran film makinesini ne yapacağız? Kapatma düğmesi yok, hiç yok…”

Sustuk.

Ernesto Cortazar’ın Silence’sini yarı olmuştu kapattım.

Sessizlik…

GÜNGÖRMEMİŞ BİR AŞK -Serap Gökalp

BİR

Bir sinekle birlikte Konak Sokak 23 numaranın görkemli bahçe kapısından içeri daldım. Yanakları sarkmış mermer bir kuru çeşmeyle iki görevli kadın beni bekliyorlardı. Şovaleye oturtulmuş afişte çenesi avuçlarının içinde gülümseyen adamın fotoğrafı. Altında “Söyleşi ve İmza günü. Güngör B.Uygur, Sıradan Bir Gün romanını imzalıyor. Tarih,  16 Mayıs … Saat 17.30” yazıyordu. Görevlilere “Özür dilerim” dedim, “Etrafa bakınarak gelince…” “Önemli değil Güngör Bey. Daha zamanımız var…” Gözlerimi izleyerek, “Afiş istediğiniz gibi olmuş mu?” “Bana sorarsanız beni hiç mi hiç tanımlamayan bir fotoğraf. Düzenleme komiteniz… Gülümser fotoğraf isteyen onlar. Zor zahmet bulduk bir tane. Taylan olmasa kim uğraşacaktı ya neyse…  İki yıl öncesinin yüzü ama olsun. Ben de her an tip değiştiren pop yıldızı değilim nasılsa… Ha, bir iki arkadaşım…” “Geldi. Bir kişi, Taylan Bey. Salona aldık Güngör Bey.” “Teşekkür ederim.”

Hasır sandalyelerde insanlar rengârenk, sesler ve kokular türlü çeşitliydi. Oturunca bir adam size bu kokulardan hangisini istediğinizi soruyordu. Meyve çayları mı, kokulu nargileler mi, kahve çeşitleri mi? Ne isterdiniz? Bu kente ait ne kadar koku varsa, manolya ağacının koyu gölgesindeydi sanki. Çiçek açmış evet.  Ortadaki havuzsa grileşmişti ama neşeliydi, fıskiyesinden bir kuş çırpınarak su içmeye çalışıyordu.

Güngör, elindeki broşürden, Edebiyat Sevenler Derneğinin daha önceki söyleşilerine katılanların listesine baktı. Hep genç yazarlar. İlk kez eski kuşaktan birini ağırlıyor olmalıydılar. Etrafına şöyle bir bakındı. O akşamki konuşmacı olarak kendisini tanıyıp tanımadıklarını anlamaya çalıştı. Bir iki kişi gülümseyerek selam verdiler. Birçoğu aldırmadı. Misafir karşılayan bayan görevlinin “toplantı başlamadan önceki kahve ikramını” kabul etti. Onun, “söyleşiden sonra imza için şu masayı hazırladıklarını” (konağın geniş verandasında oluşturulan ayrı bir oturma alanını işaret etti) uygun bulduğunu söyledi. Yirmi beş otuz kadar kitap bordo kadife örtünün üstünde imzalanmayı ve satılmayı bekliyordu. Yarısı derneğe… Güler yüzlü başka bir görevli bayan, isminin yazılı olduğu kartonu masanın üzerine yerleştirirken onu selamladı.  “Burası en son, bölge valiliğini yapmış olan bir Osmanlı paşasının konağı olarak kullanılmış.” İrkildi, “Efendim?”  Kadının elini izledi. Pirinç bir levhada buranın 300 yıllık olduğu yazıyordu. Dev manolya ağaçları, gövdeleri sarmaşıktan ağaca dönmüş hanımeli ve yasemin çiçekleriyle kaplıydı.  Belli ki gündüzleri güneş ışığının girmediği serin bir yer. Nargilelerden yayılan baygın tütün kokuları bitkilerin kokularına karışıyordu.

“Çok güzel bir ortam,” dedi Güngör, görevliye salona geçmek istediğini, gelenleri şahsen karşılamayı istediğini söyledi.

Mutfak katında loş bir yere indiler. Patates cipsi kokuları, taş duvarlara asılmış gölge oyunu figürleri, hasır kıraathane sandalyelerinden oluşturulmuş sinema düzeni. Buranın mahzen olduğunu öğrendiğinde gülümsedi. 

“Uygun seçim, eskimiş yazarlara da mahzen yakışır zaten.”  Kadın kızardı. Konağın diğer bölümlerinin restoran olarak kullanıldığını, etkinlik için tek salonunun bu olduğunu, dernek olarak fazla paraları olmadığı için, yer kirası vermeden kendilerine verilen bu yeri değerlendirmek istediklerini ve tüm etkinliklerini burada gerçekleştirdiklerini,” fısıldadı. “Lütfen,” dedi Güngör, “Şaka yapıyorum, siz bana aldırmayın.” Gelenlerden acaba kaç kişinin kitabıyla ilgilendiğini, yukarıda oturan kalabalığın içinden hangilerinin güzel ilkbahar akşamını bırakıp aşağıdaki mahzene pardon salona ineceklerini merak etti. Taylan’a çabuk bir bakış attı. Notlarını kürsüye bırakıp gelenleri karşılamak üzere merdivenlerin başına gitti.

***

Askeri bando Chopin’in Fa Minor Ballad’ıyla binaları zangır zangır titretti. Cenaze korteji yavaşça hareket etti. Kırmızı tabutun kenarlarında tören mangasının beyaz eldivenleri, miğferleri görünüyordu. Arkasında asker şapkalarının sarı yaldızlı şeritlerine, şapkasız başlara, güneş vuruyordu. Asfalt kızgın, üstündekiler sessizce terliyordu. Tümüyle durmuş trafiğin içinden al, haki ve siyah renkli bir dalga, yüz metre ilerideki kentin en eski camisinden okunan ikindi ezanının sesine doğru yönelmişti.

Nilüfer, araba kuyruğuna baktı ve içinde bir kronometre çalışmaya başladı. Geç kaldı geç kaldı, geç kaldı! İnce yazlık ceketinin sırtında ter lekesi olacak diye canı sıkıldı. Duruşunu dikleştirdi, koltukla arasından hava akımı geçmesini sağladı. Arabanın saati 17.10’u gösteriyordu. Eğer hemen yol açılırsa Hamdi Paşa Konağının otoparkına beş dakikada gidilebilir, hemen yer bulursa da toplantı başlamadan yetişebilirdi. Böylece herkesin dikkatini dağıtacak topuk sesleriyle boydan boya salonu geçmesi, boş bir yere ulaşabilmek için sandalyelerin koltukların arasından insanlardan milyon kere özür dileyerek oturmasına gerek kalmayabilirdi. Derken uzun konvoy hareket etti. Radyoyu kapattı, sağa döndü, otoparka doğru hızlandı.

Masanın üzerindeki kitapları düzeltmekte olan görevliyi selamlarken duvar saati tam 17.30’u gösteriyordu. Söyleşinin başlayıp başlamadığını sorduğunda, “sanırım başlamak üzere,” diye gülümsedi genç kadın. Çelik topukları taş zeminde tıkırtı çıkarmasın diye parmak uçlarına basarak rahatsız merdivenlerden indiğinde aşağıda kara kuru adamın gülümseyerek elini uzatmasını şaşkınlıkla karşıladı. Bu o mu? İnanılır gibi değil. Gelenleri şahsen karşılıyor. Hiç alışılmadık bir durum. Tokalaşırken, “Şehrimize hoş geldiniz Güngör Bey,” dedi. Kurnaz ve anlayışlı fısıltıları olan iki kömür topağıylabaktı adam ve ılık eliyle tokalaşırken; “Siz de hoş geldiniz hanımefendi,” diye dudakları çıtırdadı. Yeleleri iyi ama daha çok bir yılkı atına benziyor. Bu kadar zayıf bir adam mıydı bu gerçekten?

Gözüne ilişen, orta sıralardaki bir sandalyeye attı kendini.  Yazar Güngör Burak Uygur birkaç dakika daha merdiven başında oyalandıktan sonra kürsüye geçip notlarını gözden geçirmeye başladı. Konuklar beklerken, üst kattaki müzik sesini, ince şeritler halindeki patates cipsi kokusunu algıladılar. 

Bir şey Güngör’ü dürttüğünde başını kaldırıp yakın gözlükleri üzerinden salona şöyle bir baktı. Artık başlayalım mı, sorusu şeklinde algılanacak bu bakışın amacı yoktu aslında ama oraya en son giren siyahlı kadının kendisini izlemekte olduğunu gördü. Makyajla daha da irileştirilmiş gözlerden sonra Güngör’ün dikkatini çeken muhteşem bir dekolteydi. Büyük olasılıkla ceket birazdan sandalye arkalığına asılacak ve daha da güzel bir görüntü ortaya çıkacaktı. Boynunda otantik gümüş bir gıdıklık, kulağında aynı desenden iri küpeler vardı. Uzun bal rengi saçlarını geriye iten ince parmaklar görünce gömleğinin yakasını genişletmek için bir hareket yaptı oysa kravat takmış değildi.

Gözlerini notlarına çevirdi.  Ellerini birbirine kilitleyip, tüm salonu kapsayan bir gülümsemeyle “Hoş geldiniz değerli konuklar,” cümlesi tam suskunluk sağladı.

“Bu akşam yaratıcı olarak romancı konusundan başlayacağız ve söyleşimizi son romanım Sıradan Bir Gün’le ilgili birkaç konuya değinmemle sonlanacak.”  Kim bu saydam tenli kadın? Tanıyor olabilir miyim onu? “Sevgili konuklar, roman, insanla daima birlikte düşünülmesi gereken bir yazın türüdür. Amaç değil insanın varoluş öyküsünde sanat olarak tanımladığımız dönüştürme, değiştirme ve yaratma çabalarından bir tanesidir.” En son geldiğimde benimle röportaj yapan bir gazeteci vardı, o olabilir mi?   “Okur yani tüketiciyle ilişki içinde olmak durumundadır. Tıpkı yazarla ilişki içinde olduğu gibi. Yazma gereksinmesine ilişkin türlü açıklamalar vardır. Kendimizi tanımak için diyebiliriz, ün kazanmak için diyebiliriz, aydın olmanın gereklerindendir diyebiliriz. Yaşadığımız toplumu daha güzel, daha yüce bir noktaya taşıma çabasıdır diyebiliriz veya ölümsüzlük arayışı diyebiliriz.”  Niye böyle bakıyor? Allah aşkına! Gözlerinin sesini duyabiliyorum. Şimdi toplantıdan sonra yanıma gelecek ve… “Ne dersek diyelim, asıl sözünü ettiğimiz çalışmaktır. Yaratma eylemi bu kavramın temellerine oturur çünkü. Yapı taşları yetenek, sezgi, araştırma, bilgi toplama, akıl yürütme, düşünme, gözlemleme ve kimi kere gerektiğinde doğrudan içinde yer alıp deneyimlemelerden oluşur.”  Genellikle soru cevap bölümlerinde aklımda yer etmek için garip sorular sormayı tercih eder böyleleri. Bazen de kışkırtacak, sinirlendirecek konuları açarlar, sonra yanıma gelip özür dilemek için bahaneleri olur. “ Bu yapı taşları ise toplum bilincini rahatsız eden, pek de kullanılmak istemeyen malzemelerdir. Çünkü var olan yapıyı değil, sanatçı kendine özgü olanı yapılandırma çabasındadır. Romanla ilgili tanımları araştırdığınızda insanın odak noktada olduğu gerçeğiyle karşılaşırsınız. İnsanın tarihi, toplumsal yapısı, coğrafyası kimi zaman günlük yaşamı söz konusudur. İnsanın yaşamında tanıklık ettiklerini, ilişkilerini, iç dünyasını belli kurgulamalarla ama özgün olma koşuluyla okurla paylaşan düz yazı türüdür, anlatıdır.”

***

18 Mayıs  Cuma 15:00

<nilüfer.arman@gmail.com>

Alıcı:<gungorburak. Uygur@ gmail.com>

Konu: Merhaba

Sevgili Güngör  B. Uygur Bey,

Size bu şekilde seslenmeme izin vermenizi dilerim. Hiçbir yazar tarafından toplantısında ayakta böylesine dostlukla karşılaşmamıştım. Çok uzun zamandır böylesine keyifli bir ortamda bulunmamıştım. Sizi daha kalabalık bir dinleyici grubuyla buluşturamamış olmamız bizim ev sahibi kusurumuz, çok hayıflandım.

16 Mayıs tarihli toplantıya dinleyici olarak katıldım. Her toplantı beklentilerimi karşılamaz. İyi konuşmacı, iyi konu, iyi mekân, iyi organizasyon… Sanat toplantılarının iyi mekân ve iyi organizasyon maddeleri hep hoş görümüzle sarılıp sarmalanır. Konu ekseri iyidir zaten çekici unsur odur. Ama konuşmacının iyi olması piyangodur.

Düzenleyenlere perşembe günü teşekkür ettim. Sizi davet ettikleri için. Her ne kadar süre az idiyse de… Bir hafta sonu öğle sonrasında koca bir salonda, arada dinlence payları bırakılmış bir etkinlikte ağırladığımızı hayal ettim. Bunu düzenleyenlere de söyledim. Söz sahibi değilim ama “yurttaşlık haklarımı kullanacağım.”

Bu geldiğiniz ve toplantı için teşekkürdü. Bir de aslında o akşam söylemem gereken, yıllardır üstümde taşıdığım bir teşekkür var. Yine cebimde götürdüm. Genel Yayın Yönetmenliğini uzun yıllar sürdürdüğünüz Aykırı Düşün Sanat Derginizde birkaç araştırma yazımı yayınlamıştınız. Her zaman değerli bir referans oldu, onun teşekkürü. Eleştiriler yazmaya devam ediyorum. Dördüncü dosyamı hazırladım, henüz hiç birini yayımlama olanağı olmadı. Ama sizi dinledikten sonra ağzımı açmayı düşünmüyorum. Yalnızca kendimi çok sefil, yetersiz, başarısız ve mutsuz hissetmeme neden olan dosyamın pazarlanması süreci için o kadar da “kabahatli” olmadığımı anladım. “Hırsızın” da suçu var demek ki… Konferanslar dışında buraya tekrar gelmeniz halinde ya da bir isteğiniz olması halinde adres defterinizde bulunsun diye iletişim bilgilerimi göndereceğim. Burada bir okurunuz bir dostunuz daha var. Son yapıtınızı henüz okumadım, imza ve kokteyle katılamadım ama hemen yarın alıp okuyacağımdan emin olun.

Selamlar, saygılar.

Nilüfer Arman

Yazı makinede yazılmış, imzalanmış altına biri cep iki telefon numarası verilmişti. Tarayıcıdan geçirilip iletiye eklenmişti.  Tümüyle resmi bir mektup.

18 Mayıs Cuma 20:47

<gungorburak. Uygur@ gmail.com>

Alıcı:<nilüfer.arman@gmail.com>

Konu: Merhaba

Sevgili Nilüfer Hanım,

Mektubunuz beni hem şaşırttı, hem sevindirdi, biraz da üzdüğümü söyleyeceğim. Önce üzüntümün nedeni: Yorgun belleğime kızdım şimdi. Yüzünüzü, bakışlarınızı anımsadığım halde, sormayı düşünemedim. Keşke siz benim eksikliğimi giderip söyleseydiniz (ara verdiğimizde salon duvarlarını süsleyen gölge oyunları figürlerini incelerken konuklarımla ayrıca konuşabildim. Keşke sizinle de…) diyeceğim ama ona da fırsat olmadı sanıyorum.

Sizinle yeniden karşılaşmış olmak, katıldığım etkinlik, hele de yazdığınız duyarlı, içten mektuba vesile olduğu için, beni çok sevindirdi. Bazı insanlarımız vardır, bıraktığımız yerde, güzel ışıltılarıyla dururlar; şimdi anladım ki siz de onlardansınız. 

O şehirde olmak beni her zaman heyecanlandırır; dileğiniz doğrultusunda yeniden birlikte olmak, heyecandan öte sevinçler verecek bana, anlamlar yükleyecek.

Yazmayı sürdürdüğünüze sevindim. Size acı çektirenlerin (popüler kültür yayıncılarının) niteliksizliğini hepimiz biliyoruz; önemli olan, yazmakta direnmeniz, yazdıkça güzelleşmeniz. Asıl ölçüt budur bence. Gerisi “onların sorunu”, güzel yaratıların farkında değillerse, “hırsızın suçu” daha büyük bence. Bizim suçumuz ise, kendimize, insana, yaşama ve sanata inanmak olabilir yalnızca. Görüyorum ki bu suçu siz de çoktan yüklenmiş bulunuyorsunuz. Ne güzel. 

Ben de sizi buraya beklerim. Buradan yapılacak bir şeyler olursa beni anımsayın.  Eleştiri yazılarınızı bundan böyle bulup okuyacağım. Göndermenizi de isterim. Bu yolu açmak için, dün gece yazdıklarımı iletiyorum; ben başlamış olayım. Yazmakta olduğum romanım Telkari’den bir bölüm.

 Esenlik dileğiyle dostluk selamlarımı gönderiyorum.

Güngör B. Uygur

Adresim:……..

  telkari bölüm 2_7.doc

23 Mayıs Salı 09:12

<nilüfer.arman@gmail.com>

Alıcı:<gungorburak. Uygur@ gmail.com>

<konu yok>

Sevgili Güngör Bey Merhaba,

Öncelikle bir açıklama; iletinizi pazartesi sabahı aldım. Hemen okumama rağmen metninizle yalnız kalmak istedim. Bunun için on iki saatlik günlük çalışma maratonunu koşmam gerekti. Tabii söylemeden edemeyeceğim, Cumartesi, Pazar aklıma geldi. Yayınevinizin santralinden aldığım adres, yayınevinindir, Güngör Bey’e ulaşacak da… Bayatlayacak. Sonra hadi ulaştı diyelim posta kutularına hücum eden bir sürü çöp zarflar arasından temizlikten kurulacak da yazara ulaşacak. Bayat mayat ummaktan başka çare var mı? Buradaki söyleşiyi organize eden Edebiyatseverler Derneği Başkanıyla da konuşamadık… Belki ondan doğru bir sanal adres alınabilirdi… Ben bu iftiralarla uğraşırken siz yanıtlamışsınız bile, utanılacak bir durum.

Pazartesi sabahı iş yeri. Ben ilk gelenlerdenim. Bu sabah 07.30 da hava alacakaranlık neredeyse. Odam kuzeye bakıyor üstelik. Bilgisayarı açıp posta kutularına küçük zarfların düşmesi için adreslerin şifrelerini girip ajandaymış, çekmeceymiş öteki işlere bakıyorum. İki gündür ekşi bir hava zaten. Yağıp duruyor, barajlar dolsunmuş, sesimizi çıkarmıyoruz. Pazartesi tedirginliği olmayanları bile nalet yapıyor bu hava. Bugün neler varmış defter yaprağında bakı…aaa cevap gelmiş! Yüzümdeki o hoş ve şaşkın gülümsemeyi oradan görebilirdiniz. Hele o yeni romanınızın bölümü, kanatlarımın çıkmasına neden oldu bana inanın. Pshyke dolaştı ortalıkta akşama kadar… O yüzden tek başıma tadını çıkarmak istedim. Benim için çok değerli. Hele yepyeni yazılmış bir bölümün sözcükleri…Kaç kişi yepyeni bir yapıtın içine süzülme şansını yakalar? Bu iş rakı içmek gibi özen ister. Ruhunuzu hazırlamalısınız. Bunun için hoş ve renkli duygu sofranız olmalı. Aceleye gelmez. Pencereyi açmalı ve uzandığınızda parmaklarınıza değen ağacınızla selamlaşmalısınız. Serçeler gitmediyse sesleri odanın sessizliğine saplanmalı. Buzu, soğutulmuş rakının içine kaydırmak ve bardağın terlemesini beklemek gerek. Müziksiz olmaz. Apartmanın orasından burasından sıçrayan asalak sesler sanatsal havaya biraz sıradanlık üflese de duymazlıktan gelinmeli.  Romanınız Telkari’nin bölümü… Sanırım ikinci bölümün yedinci alt başlığı oluyor.

İlk cümleyi tane tane okudum. İlk yudum çok önemlidir. Bardak bitecek mi, kaç bardak canınız çekecek ve bu buluşmada beyniniz ne anlayacak, o ortaya çıkar. Bu bölüm beyninize hırçın, sert ama vazgeçilmez sızarken satırların arasına yeniden girip çıkmak gerekiyor. Metnin damlaları olması beklenirken bu metin okuyucuyu öğütüyor. Yanlış hissetmiş olabilirim ama geometrisinin eğriler, spiraller, silindirler ve çemberler üzerine kurduğunuz izlenimi edindim. Belki belli düzende yinelenen ezme sözcüğü o yüzden aklıma gelmiş olmalı. Ama “Yağmurun ardından bakan bir gelincik olup duvar dibinden gülümserken bıraktım onu” cümlesi benim olsun.  Bölümün tüm griliğini, yer yer siyahlığını öylesine tutup çekiyor ki yaşama doğru bu cümle, gel de kırmızıyı sevme! Üstelik gelinciğin yüreğinde de siyah vardır. (Yine dairesel şekil) Tüm puslu görünüm içinde müthiş bir duruşu var. Uyanınca ne olacağını bilemezsin. Neyse kendi imgelemimle sizin betimlemelerinizi ne hale getirdim kim bilir.  Ünlü yazarlarımızdan birinin dediği gibi, “İnsanlar benim yazdıklarımı öyle bir yorumluyor ki bazen  ‘Allah Allah ben bunu mu dedim, ama bunu demek istememiştim ki’ diyorum. Öyle mi diyorsunuz şimdi? Ne yapalım yazdıklarınız okuyucunun olunca katlanmak gerek. Hele bu okurun eleştirmen olma iddiası da varsa. Ama hangi esin perisine fısıldadınızsa bu büyülü sözcükleri keskin bir yazar olduğunuzu yine göstermişsiniz.

Ha bir de kendinize haksızlık etmeyin, beni daha önce hiç görmüş değilsiniz. Adımı anımsamanızı da zaten beklemiyordum. Söyleşinizin olduğu akşam sizi dostlarınızla birlikte olmaktan alıkoyacak özel sohbetlere esir almak gereksiz geldi bana. Ama o güzel, ilgi çekici sözcüklerinizi iade etmeyeceğim yine de. Size yazmak isterim. Eleştiri yazılarımı okumanızı da… Eğer zamanınız olursa, eğer isterseniz. Size hiç gün yüzü görmemiş olanları göndereyim, ne dersiniz? Böylelikle benim çok özlemini çektiğim, çevremdekileri bezdirdiğim, (“şunu bir dinlesene nasıl olmuş”) yazılarıma ilişkin fikrinizi söylersiniz. Metni değerlendirmek için kitabı da bilmeleri gerekiyor ki bu her zaman olanaklı olmuyor. Tümüyle benim yabanıllığımdan, burada görüşünü alacağım yazın dünyasından kimse yok. “Pek ortalıkta görünmez o” diyorlarmış. Haklılar. Günlük yaşamımı sürdürmek, yazmak için malzeme toplamak, çalışmak, okumak dışında toplantıları kaçırıyorum. Edebi ortamlara girmek için kendimi “hadilemem” gerekiyor.

Bu kadar gevezelikten sonra Türk Romancılığında Tematik Gezintiler yazımı okumaya sabrınız kaldı mı acaba? Bütün suç klavyede. Kalemden daha hızlı olduğu için. Başladım mı durmak zor oluyor. Yazı konusunda da gevezeyim, hoş görün. Taşrada yazar olmak insanın çenesine de vuramayınca böyle kalemine vuruyor… Bir acemi eleştiri yapmaya kalkınca sizin cümlenizi çalacağım şimdi; “dokunsam yanıyorum, dokunmasam mevsimlik çiçek kokusu gibi havaya karışıp yok oluyorum” Güngör Bey, sizi daha önce keşfetmem gerekirdi, derin saygılarımla,

Nilüfer Arman

   Türk Romancılığında Tematik Gezintiler.doc

24 Mayıs Salı 23.55

gungorburak. Uygur@ gmail.com>

Alıcı:<nilüfer.arman@gmail.com>

Konu: Yazınız.

Sevgili Nilüfer Hanım,

İletinizdeki içtenlikli anlatımınız ve romanımın ilk bölümüne ilişkin yaklaşımınız, inanın, son zamanlarda kendimle ve yazdıklarımla ilgili en anlamlı içerikle, ama öncelikle, anlaşılmış olmanın sevincini yaşamama neden olan inceliklerinize teşekkürler. Duyarlılığınızın yanı sıra yaptıklarımı, yapmaya çalıştığım gibi algılamanız sevincimin temelinde yatan gerçeklik. Sevdiğiniz cümlelerin yanı sıra, sevincimin de sahibi oldunuz. Teşekkür ederim. Bu iletiyi aralıklarla, dönüp dönüp okuyacağımı biliyorum. Özellikle sıkıntılı ve yorgun, isteksiz zamanlarımda. (Kimi zaman, yazma yeteneğimi yitirsem de bu eziyetten kurtulsam dediğim oluyor.) Bu konudaki (iletinizle ilgili) izlenimlerimi yazıp size aktarmayı ertelemek istiyorum şimdi. Günün son saatlerini geçerken, aklım pek ışıltılı değil, duygularımsa oldukça coşkulu ve dağınık.

Bana gönderdiğiniz Türk Romancılığında Tematik Gezintiler metninizi özenle okudum. Üzerinde bazı işaretlerim oldu. Altında da uzun sayılabilecek bir değerlendirme ve öneri yazım var. Görüşlerimle ilgili düşüncelerinizi öğrenmek isterim; umarım ve dilerim alınganlık etmezsiniz. Ne gördüysem, içtenlikle belirttim. Dostluğun bunu gerektirdiğini düşünüyorum; ilkelerimdendir açık sözlü olmak.

Şimdi gelelim “Türk Romancılığında Tematik Gezintiler”inize.

Sevgili Nilüfer Hanım,

Güzel bir yazı. Anlatımınız ilgi çekici. Yaratıcı noktaları yakalayışınız, cümleleriniz, metne ilişkin saptamalarınız ilginç. Daha önce sanırım bir araştırma dosyanızı okuduğumu anımsıyorum. Dergi sırasında mı acaba?  Anlatımınızı anımsar gibiyim. Belleğimdeki o eski izlenime bakarak değerlendirdiğimde çok aşama gösterdiğinizi söylemeliyim. Sizi belki de o dosyayla birlikte gönderdiğiniz fotoğrafınızdan anımsıyorumdur. Bir de oradaki yerel bir tv kanalında karşılaşmış olabilir miyiz? Başka biriyle mi karıştırıyorum? Tanıştık, konuştuk hatta gazete için röpörtaj yapmıştınız benimle. Böyle şeyler anımsıyorum… Değilse fotoğrafınızdan kalma izlenimim canlanmış olmalı sizi gördüğümde…

Özetle yazınızı başarılı buldum. Böyle olmasına karşın, iletinizde yazdıklarınızdan edindiğim izlenime bakarak bana izin verdiniz sayıyorum, söyleyeceklerim var;

Romanları incelerken belli başlıklar altında sunulursa okur için kolaylık olur diye düşünürüm.

Yanı sıra, yinelenen sözcüklerin ayıklanması gerekiyor ve bir kez söylenen konunun metnin herhangi bir yerinde tekrarlanmaması gerekiyor. Bu önemsediğim bir titizliktir.

Bir başka sorun da şu; karakterleri incelerken, (diyaloglarda da bunu göz önünde bulundurmakta yarar vardır) kullandıkları sözcükler ve kurdukları tümceler kendilerine, kimliklerine uygun mu buna bakmak gerek. Bu önemli bir sorundur. Özellikle romanda. Yani her roman kahramanı kendi kültürel ve toplumsal yapıdaki yerine ve konumuna göre düşünmek, konuşmak, davranmak durumundadır. Seçecekleri sözcükler, kuracakları tümceler bu durumun önemli ipuçlarını taşırlar. Eğer entelektüel bir yapıdaysalar, yani içinde bulundukları sınıfın dışında seyreden bir yaşam çizgisi söz konusu ise, bunun sezdirilmiş olup olmadığına bakmak uygun olur diye düşünüyorum. İnceleme sırasında bir başka dikkat edilmesi gereken de şudur bence; fazlalıklar var mı yoksa metin tam mı? Roman biraz fazlalıkları kaldırıyor olmasına karşın yine de ayıklamayı önemserim. Gerekliliğini eksik fazla durumunu anlatmaya çalışıyorum.

Bunların hepsi benim kendi çalışmalarımda göz önünde tuttuğum ve yazma okuma deneyimlerime bağlı olarak kendimce kalıplaştırılmış, kabul edilmiş ölçütlerdir. Bazılarını alıp kullanabilirsiniz diye içtenlikle yazdım. Umarım gevezelik saymazsınız.

Duyarlılığınız yaşama ve insanlara yaklaşımınız bana uzak değil, hatta oldukça yakın. İçtenliğiniz de.  Eleştiri yazınızı severek ve merakla okudum. Yayımlanmamış yazılarınızı da okumak isterim. Dergilerde de izlemeye çabalayacağım sizi. Bu yazıyı yeniden çalışma gereği duyar, çalışır ve okumamı isterseniz o haliyle bir kez daha gönderebilirsiniz.

Kutluyor, iyi çalışmalar diliyorum, düzeltilerim aşağıya kopyaladığım metninizin üzerindedir.  Ayırt edilebilmesi için farklı bir karakterle yazıyorum. 

Esenlik dileğiyle selamlar.

Güngör B. Uygur

 İncelenen_ Türk Romancılığında Tematik Gezintiler.doc

26 Mayıs Perşembe 12:46

<nilüfer.arman@gmail.com>

Alıcı:<gungorburak. Uygur@ gmail.com>

Konu: Merhaba

“Bir Budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Kapıda öylece durdu ve bekledi. Tapınakta sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya çan, zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı. İçerideki Budist rahip, öylece duran yabancıya baktı. Selamlaşmadan sonra sözsüz iletişimleri başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu. Sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü onu yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz, demekti. Yabancı, tapınağın bahçesine döndü. Aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. Budist rahip saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.”

Suyu taşırmaktan korkuyorum ama tapınağın kapısında durmaktan da kendimi alamıyorum. Görüşleriniz için izin vermek ne demek yazım ve ben iki gündür lüks içinde yaşıyoruz ilginiz sayesinde ve söz veriyorum gül yaprağı olmaya çalışacağım, gene de sorularımın yazılarımın dozunu kaçırırsam uyarın n’olur.

Hafta sonum yine çok dolu geçecek, Pazartesi de öyle. Salı İstanbul’a gidiyorum, Dönüşüme kadar yanıtlamazsam sizi yanlış olur, o yüzden hemen oturup çalıştım, yaptıklarımı da birazdan yazacağım. Ama önce kafama takılan –hayır dehşete kapılmama neden olan- yazma yeteneğinizle ilgili düşünceleriniz. Tam tersine doğa ya da Tanrıya bu bedende bu yetenekleri birleştirdiği için teşekkür etmelisiniz. Sizin deyiminizle sıkıntılı, yorgun ve isteksiz zamanlarınızda lütfen aynaya bakın ve sırları için teşekkür edin. Sorun orada görünüyorsa yanıt da orada, yalnızca karşıt yönde ve siz görebileceklerden birisiniz. Sözcükleri terbiye etmenin kolay olduğunu söyleyen var mı? (Bu benim kendimi hizaya getirmek için ürettiğim bir düşünce kalıbı. Belki sizin de işinize yarayabilir. Ama sakın yeteneğinize kötü davranmayın, hayranlık uyandırıcı bir ayrıcalık o. )

Şimdi sıra geldi bencil duygularımın doyurulmasına, yazımla ilgili olarak;

Yinelenen sözcükleri uyarınız üzerine derhal doğruyorum. Elimden kurtulmuş onlar. (bu, bir, onu, vs.)

İncelmeye konu olan kahramanların düşünce kalıpları ve sözcüklerinin kimliklerine uygunluğuna bakacağım. Ayrıca daha fazla karakter ele almalıyım, diye düşünüyorum. Sonra karakter temaya ne kadar hizmet ediyor, ona bakacağım. Çünkü bu yazıda asıl hedef tema. Bunun için başka bir başlık açacağım. Bu sizin saptamanıza uygun olur mu?

Dergilere gönderdiğim yazıları izlemek için yorulmayın ben ara sıra gönderirim size.

“mişti bu sabah” taki yanlışlığı özür dilerim algılayamadım, devrik cümle kurma mı demek istediniz?

“Pahalı gözlüğün çerçevesinden asalet damlamalı.” Çünkü adamın üstünde durmuyor, damlayıp, akıp gidiyor. Sırıtan dersem orada duruyor olur, oraya başka sözcük bulmalıyım belki, düşüneceğim, teşekkürler.

“ardından yetiştiğinde” “koşup yetiştiğinde” olarak değişecek.

“bakire kızlar” neden olmuyor Güngör Bey? Adam arsızın teki. Her şeyi çoğul istiyor, çoğul imgeliyor, istiyor ve elde ediyor. Böyle bir karakter param bitti demez söz gelimi, paralarım bitti der. Hala “lar” ı kaldırmamı istiyor musunuz?

Romanınızdaki gelincik motifinin dikkatimi çekmesinin nedeni sanırım benim de onları sevmemle ilgili. Gelincikleri neden severim biliyor musunuz? Dediğim dedik bir bitkidir. Koparmak, sahip olmak isteyen olursa ona engel olur; ölür. İstediği yerde istediği zaman yaşar, vazolara hapsedemezsiniz.

En iyi dileklerimi gönderiyorum, uzun mektubum için  bir de rüşvet; Chopin.
Saygılarımla,

Nilüfer Arman

 Piano_Nocturne_in_Ebm.zip
3813K İndir

26 Mayıs  Perşembe 16:46

<gungorburak. Uygur@ gmail.com>

Alıcı: <nilüfer.arman@gmail.com>

Konu: Merhaba

Sevgili Nilüfer Arman,

Mektubumu, gönderdiğiniz müzik eşliğinde yazıyorum. Bu güzel “rüşvet” için ayrıca teşekkür ederim. Güzel esintiler vuruyor kulaklarımdan yüzüme, oradan da yüreğime doğru…    

Beni şaşırtıyorsunuz.

Gül yaprağı olduğunuz kesin. Ben de dağları kesen bir taş işçisi olmaya çabalıyorum; üç günlük gelincik ömrümde… Bilgelik dediniz de… Keşke eşiğinden adımımı atmış olabilsem… Yine de o tapınağa ulaşmak için çabalamayı önemsediğimi biliyorsunuz, orada olmak istediğimi; ne iyi ettiniz de gözümü açtınız, aynı yol üzerinde olduğunuzu biliyorum şimdi.

Yeteneğe, yaratma isteği ve gücüne ilişkin teşekkürlerim sonsuzdur doğaya; yine de, kimi zaman yorgunluk duyup yakınmam, hattâ bezginlik yaşamam doğal sayılmalı; bırakamadım zaten ne kadar denediysem. Sait Faik de öyle söylemişti ya, “yazmasaydım ölecektim.” Yazarken de kaç kez (hattâ sürekli) öldüğüm gerçeği, “yazmasaydım ölecektim” gerçekliğini ortadan kaldıramıyor. Haklısınız. Teşekkürler.

Size öneri olarak yazdıklarımı, bir bakıma küçük çaptaki eleştirilerimi, hoşgörüyle karşılamanıza sevindim. Yazdıklarınızda gördüklerimi size bundan sonra da içtenlikle aktarmak için gereksindiğim cesareti pekiştirmiş oldunuz; teşekkür ederim. Önerilerime karşılık olarak belirttiğiniz görüşlerinizle yaklaşımınızda haklısınız ve zaten son söz her zaman yaratıcının kendisindedir. Ben dışarıdan baktım ve ısrarlı değilim görüşlerimde; hiçbir zaman da ısrar etmek istemem. Siz zaten duyarlı algılamanızla gereğini yapma eğilimindesiniz. Yalnızca, “bu sabah” denilen yerde, mişli geçmiş zaman çekimi yerinde olur mu, olmaz mı bir düşünmenizi istemiştim ama ben de kararsız olduğum için, altını çizmekle (ya da koyu renk dizgiyle) yetinmiştim. Bu sabah, çok yakın bir zaman, belki hâlâ süren bir zaman; mişli geçmişler ise oldukça gerilerde kalmıştır diye düşünmüş olmalıyım…

Yaratılarınızı her zaman okumak isterim; kimi zaman bungunluklarım, kiminde ise yoğunluklarım nedeniyle (yanıtlarımla birlikte) okumam gecikebilir; o zaman alınganlık etmezsiniz değil mi? Tek çekincem bu. İçtenlikli ve duyarlı davranacağımıza göre, bu da sorun olmaz diye düşünüyorum. Olmasın.

Size iyi yolculuklar diliyorum. Dönüşünüzde haberleşelim. Ben de bu arada Telkari romanımın üzerinde çalışmayı sürdüreceğim. Nedense, oradan dönüşte (sizin de katıldığınız söyleşiden sonra) farklı bir heyecan veriyor bana. Her zaman böyle olmazdı.

Esenlik dileğiyle sevgiler, dostluk selamları benden.

Güngör B. Uygur

Güngör, tuşa basıp bekledi. Ekranda “iletiniz gönderildi” yazısı çıkınca programları ve bilgisayarı kapattı, arkasına yaslandı. Parmağıyla dudaklarına dokundu. Bir fincan kahve yapayım. Daha Sahare’nin gelmesine çok var. Kuru temizlemecinin sokağı çok sıkışıktır şimdi. Cezveyi ocağa koydu. Buzdolabının kapağına mıknatısla tutturulmuş eski tarihli fişi çöpe attı. Dolmuş çöp poşetinin ağzını bağlayıp dışarı bıraktı. Kapıyı kapatırken panodaki elektrik faturası ve alışveriş listesi yere düştü. Listeye pil ve ampul ekledi, yerine raptiyeledi. Pişen kahveyi alıp balkona geçti. Gazete haberlerine bakmak üzere eline aldı, kâğıtları şakırdatıp vazgeçti. Bahçıvan fıskiyeleri çalıştırmıştı. Birbirlerine el salladılar. Bu bungun hava belli ki yağmur getirecek. Niçin çimleri sulamaya kalkıyor ki bu adam?  Ortalığa kulak kabarttı. Bahçede dolaşmaya çıkmış iki küçük kız konuşuyordu. “Annem onun güzel geceliklerini giymeme kızıyor,” dedi biri. “Ben giyiyorum,” dedi öteki. Bir serçe panikle bir dala konup çırpındı, sonra hızla uzaklaştı, az sonra fıskiyenin altında yıkanmaya başladı. Güngör, kitaplığa gidip ansiklopediden Lotus sözcüğünü aradı. İki sayfa arasına konmuş sararmış bir gazete kâğıdı düştü, 4 Ağustos 1982 tarihli Milliyet gazetesinden kesilmiş bir parça…

Gazete parçasında altıçizilmiş yeri yüksek sesle okudu. (…) Çünkü çoğunlukla durgun sularda, sığ gölcüklerde süs havuzlarında, gözden saklanmak istercesine, pabuç kadar yaprakların kenarına ilişiveren nilüferler, ne satış piyasasına katılıyor ne de evlerdeki vazolara itibar ediyorlar. Yunan mitolojisinde, kaynakların, ormanların, çeşmelerin kutsal çiçeği olarak tanımlanan, genç kız anlamına gelen “Nimfea” adını taşıyan nilüfer, ozanların mısralarından ressamların tuvallerinden yine de kolay kolay kaçamıyor. Empresyonistlerin isim babası Claude Monet nilüferleri ebedileştiren ressamların başında geliyor. Tarih boyunca insanlara huzur dağıtan, keyif veren, aşkları perçinleyen, güzelliği simgeleyen nilüfer, şimdi de araştırmacıların elinde ayrı özelliklerini kanıtlamaya çalışıyor. Onunla yakından ilgilenenler, sağaltıcı etkisine değinerek uykusuzluğu, telaşı, heyecanı giderir, cinsel bunalımları önler, sinirleri yatıştırır, diyorlar.

O sırada yağmur… Apansız geldi ve görüntülerle imgelerin üstüne parlak damlacıklarını bıraktı. “Nilüfer” diye mırıldandı yazar.

(Sürecek)

KANI UNUTMA

Dil Irmağında Füruzan’la Dosyamdan Füruzan öyküleri incelemeleri-18

Dayanaksız yaşamayı bilenler, /Cesurdurlar, Kişiyi korkutacak denli. [1]

Şimdi dayanaksız yaşayan, cesur insanların, dünyasına gireceğiz. Dayanaksız cesur bir kadının seslendirdiği bir hikâyenin kapısını aralayacağız. Durkadın Ana içindeki yılana aracılık edip konuşur; Kanı Unutma…

Başlangıç olarak karşımızda Akdeniz ağzı konuşmayla karakter çiziminin egemen olduğu bir metnin durduğunu söylemeliyim. Aslında metin sözcüğünü bir alışkanlık nedeniyle kullanıyorum. Oysa şunu demeliyim; siz okur, bir kıyı köyüne gidiyorsunuz. Sizin için anlamı, güneş, kum, görkemli deniz ve elbette dinlenme keyfi… Bir köy kahvesi görüp çay içmek mi istediniz? Peki. Tam çayınızdan ilk yudumu almışken bakışınızı izleyen birinin söyledikleriyle, ağzınızı yakarak bardağınızdakini bitirip kalkıyorsunuz. Ona doğru yürüyorsunuz. Rengi atmış basma giysisiyle çalışkan ellerini görüyorsunuz. O andan sonra eğilip bükülen sayfalar, kalınlaşıyor… Macunsu kıvama gelene kadar oyalanırsınız. Çünkü o sırada aklınızda hikâyenin adı vardır. Kanı unutma. Bir emir cümlesi. Bir de bakarsınız ki sayfa(lar) hızla macunun içine katışmaya başlar. Genleşir, uzar, hacmi değişir, bir kadına dönüşür. Der ki; “Tazelerin eline kına ne uygun gelir. Benimkilere bak bir de. Yeşili kesik ağaç dallarına benzer. Küçük bebeleri tutar olduğumda çekinirim, pamuk etlerini incitir horlarım, diye. Köyümüzün kocamış her kişisinin eli dal budaktır, dayanıklıdır.” (S.18) Sonra başını kaldırır, “Çolağın kahvesine vardığınızda, beni gösterdiler sizlere değil mi kadın kızım?” der. (S.7) Bir gözünün yerinde büzüşmüş göz kapağını fark etmemiş gibi yaparsınız. Size söyleneni de bilir: “Seni bu yana salarlarken git göredur demişlerdir. Musa’nın anası Durkadın teyze anlatsın sana bekleyişinin aslını…” (S.7) Durkadın ana “çok manayla dolu beklemesini” anlatmaya koyulur. Siz İstanbullu konuğa sorar: “İstanbullu olmasanız da soracaktır” bu soruyu ya… “Sizin İstanbul şehrinin şehir denizindeki balıklar bunlardan mı kurulur, deyiver bana…” (S. 8)

Yazarın açtığı patikadan hikâyenin içlerine yol alırken özgün izler ararız.

Bu özgün izler yazarın el yazısı kadar ayırt edicidir. Çünkü her patika başka bir selva oscura[2]nın içinden geçer. Belki onun için Umberto Eco “anlatı ormanı gezintileri”[3] deyimini kullanmıştır. İlk bakışta tuhaf bir kavramdır. (Çünkü sıklıkla ve yinelemelerle okuma hazzından, okumada doyumdan, zevkten söz ediyoruz.)  Kuşkusuz konu Füruzan metniyse orada izlerden, noktalardan değil bütünden söz etmek gerektiğini söylemek gerek.  Yani patikanın yönü, genişliği, çevresindeki doku, dokunun içinde kımıldanan yaşam, kokular, sesler, tatlar, duygular, kaygılar… Algılarla, ayrıntılarla örülmüş başka bir metin var elimizde şimdi. Bazen tedirgin edici bir patikadır bazen gerçekten tehlikeli bir suyolu dersem eğer, bilmem “Kanı Unutma”yı doğru biçimde tanımlamış  olur muyum?

Füruzan’ın yol göstericiliğinde gerçekleştirdiğimiz anlatı ormanı gezintilerimiz nereye gittiğimizi bilmeyerek gerçekleşir.  Diyebilirim ki yazarın peşine takılırız. An gelir hikaye içinize sızar, an gelir tümüyle metnin içine yerleşmişsinizdir.  Okuma hazzını tanımlamaya çalıştığım bu

serüvende çabamın odak noktası Füruzan’ın düşünce ve duygu yapısına, beyin kıvrımlarına doğru yol alabilmektir. Bu bütünlükten tadımlıklar alıp inceleme metnimin içine serpiştiriyorum. Kanı Unutma boyunca hikayelik arkadaşımız Durkadın anadır.

Hikâyenin adı emir söylemi gibi durur. Kanı unutma. Ünlem gerekir ama böyle bir imleme yapılmamıştır yazar tarafından. Buradan hareketle söylemin “emir” değil “tembih” tarafında durduğu söylenebilir mi? Sanırım. Çünkü Durkadın ananın sahilde iki büklüm duruşu bir soru işaretidir benim gözümün önünde. Ne olacak? Orada oturur Durkadın…. Annenin ağzından çıkmakla birlikte yüreğindeki tehdittir. Yeşil yılan dile getiricisidir o korkunun. Her an oğlunu yitirme korkusunun simgesidir yılan. Durkadın ana bekler ve hep oğlunun ölümü için kaygılanır.

Toplumsal bir konu ele alınmıştır. Kaçak olarak yurt dışında çalışan sünger avcılarının sorunlarını duyurmaya yönelik bir işlevi vardır “Kanı Unutma” hikayesinin. Yaşamdan ölüme yapılan dalışlarla, can alıcıyla oynanan bir Rus ruletidir bu yaşam. Yan anlamları ise tarih kayıtlarının bilinç eksikliğinden yitirilişi, eğitimsizliğin acı tabloları, devlet-yurttaş arası uçurum, aydın yurttaş- cahil yurttaş arası uçurum, işçi-işveren ilişkileri, insan-çevre ilişkileri, beri yandan Türk-Rum benzerliklerini de üstlenmiştir.

Sünger avcılarının dünyasıdır gittiğimiz yer. Dört bir yanı vurgun yemiş erkeklerle dolu bir anne konuşur. (Dikkatli okur hikayenin söylem biçiminin konuşma şeklinde bir bildirim olduğunu anlayacaktır. Göz hizası, eşit koşulları tanımlıyorum bildirim-konuşmayla. Yakınma değildir, Seslenme olmayan bir bildirimdir.  Durkadın ana yanına yaklaşan bir “dinleyen özneye” anlatır olup biteni. Bu yöntemle okuyan özellikle kadınsa sorgulama değildir, değilleme değildir… Ama bir çağrı vardır. Duyulur. Fazlasıyla yoğundur. Fazlasıyla “orada olma” durumu yaratılır. Nasıl mı? Düşünmeliyim. Çünkü bir öykücü olarak beni ilgilendiriyor bu ayrıntı. Dinleyen özne sayesinde olabilir mi? Yazı yolu oyunca bizimle birlikte olan… İsimsiz ve tanımsız dinleyen. Belli ki oranın yabancısıdır. Ama bir biçimde Durkadın ananın yakın hissettiği biri olmalıdır. (Kadınlık paydasında mı? Olabilir.)Çünkü Durkadın ana kendi yaşamından çekip aldığı ciddi ayrıntıları paylaşır, yüreğinin en kuytularına sokulmasına izin verir. Kadından kadına kadın duygularının çağlayanına tanık olunur.

Kalabalık kadrolu bir hikayedir. Simgeledikleri nedeniyle öne çıkanları söyleyeceğim.

Durkadın Ana; Sünger avcılığı yapmak için Yunan adasına giden oğlunu bekleyen bir kaygı heykelidir ki kıyıda oturur. Olup bitenleri anlatan karakterdir. Akdeniz köylüsünün ana olma durumu ön planda olmak üzere yaşamı, kadın sorunları, sosyal yaşamının örneği, gösterenidir.

Kördür, bunu konuşmasının akışı içinde öğreniriz. İlkin 8. sayfada karşısındaki dinleyen kadına (ve okura elbette) açıklar bunu. Son derece güzel şu cümleyi tekrarlıyorum; “Sol gözümü gördün mü, görmezdir.” Nasıl soğukkanlı bir söyleyiştir bu, kabullenmenin gerisinde nasıl bir dram yatar… Bilinçlidir; “Yerimizin dirileri bizlerse deniz sırt dönüverirse elimiz kuru, dilimiz kuru kalıp dururuz,” der 9. sayfada. Kendisini ve köylüleri önyargılarıyla algılayan sözde aydın arkeolog kadını öyle bir tanımlar ki Durkadın ananın kişiliğinin psikolojik boyutunun bir ayrıntısını da keşfederiz. Sayfa 11’e bakalım. “Bize döndü taze, bebeyle konuşur gibi(…)” Bebeyle konuşur gibi… Ne kadar yoğundur bu cümle…

Musa; gidişiyle hikayede gerilim unsuru yaratan sünger avcısı. O ve arkadaşları genç erkek olma halinin sorumluluklarının simgesidirler. Ekmeğini ele alma, ev ocak kurmanın koşullarından geçmektedir. Kazanmak için masaya yaşamını sürmüştür.

Zelha gelin; Musa’nın nişanlısıdır. Evlenme meselesinin öteki yarısı olmasına ve sünger avlama işine karşı olmasına rağmen onu dinleyen olmaz. “Zelha’ysa gelinimiz olmadan işe sıvandı evde.” (S.34) Nişanlısının ailesinin bir bireyi olur nikah mikah aramadan. Üzüntü ve kaygısıyla baş etme yöntemidir belki de bu birliktelik.

Musa’nın Babası Halil İbrahim; O da geçmişte sünger avcılığı yapmıştır. Oğlunun istediği parasal düzeye ulaşması için tarım yerine süngercilikle kısa yoldan para kazanacağını düşünür. Kaygı düzeyi tam olarak anlaşılmaz. Duygularını saklıyor da olabilir, Durkadın ananın duygularını fazla kadınca buluyor da olabilir. Kurtuluş savaşını yaşamış bir kuşaktan gelmenin gözü pekliği mi vardır onda?

Osman; Musa ile birlikte gitmiş olan ama çalışma koşullarına dayanamayıp kaçarak köyüne geri gelen kahramanımız. Sünger avcısı olmanın, başka ülke sularında çalışma koşullarını ayrı bir açıdan izlememizi sağlayan karakterdir. Onun anlatımı gerilim unsurlarından biridir.

İbrahim’in analğı; Vurgun yemiş çocuklu bir süngerciyle evlenmiş kadın tipidir. Üzüntüsünün içten olmadığı yönünde bir tanımı vardır Durkadın ananın.

Aydınlar, arkeologlar: Biri kadın biri erkek, iki kişi deli zeytinlikteki tarihi kalıntıları gelip görürler. Hemen burada Füruzan’ın sesini duyuyorum şimdi; “Oysa insanlarımız umarsız kopmalara bırakılmalara uğratılmışlarsa asıl yargılanacak aydınlardır, halk değil. Görüyoruz çağdaşlık bizde birkaç büyük kentin pahalı semtlerinde oturmaktadır. [4]

Onların varlığı farklı bir bakış açısı getirir hikayeye, şehirli, okumuş “aydın” insan tipinin köylü, “cahil” insan tipine bakışı olarak var edilmişlerdir ama bir yansımayla karşı karşıyayızdır. “Köylü ve cahil” olan özne de onları kendi ölçüleriyle, yaşam deneyimlerine göre değerlendirmektedir.

Hikayenin anlamı burada karşımıza çıkar; diyebiliriz ki, diyebilirim ki, bu anlatı tarihi eser kıyımı ve insan kıyımının bağıntısından doğar. Bu kesişme noktasından doğan, baştan sona ölümün gölgesi, tehdidinin olduğu bir hikayedir. Ölümden daha korkunç olan ölümün beklenişidir. Metni okurken tarihi eser parantezi içinde süngercilik hikayesi olarak şekillenir bellekte. Çünkü Musa deli zeytinlikle uğraşmak istemesine karşın tarihi kalıntıların değeri nedeniyle onun kazanç kapısı kapanmıştır. Her an ölüm gölgesinde yaşayan, (Belki ölümün içinde yüzen demeliyiz bu duruma, çünkü 40 metre, hatta 60 metrelere dalış söz konusudur.) genç erkeklerin ekmek kavgasında başka bir seçeneğe yönelişleridir.

Yaşam yoğunluğunu Durkadın’ın penceresinden izleriz. Okurla dertleşir. Bana öyle gelir ki sanki Durkadın ana konuşarak oğlunu kurtarmak, ölümün gölgesini sesiyle silmek ister…

Dinleyen – Turist: Durkadın anaylaokur arasında kimliği bilinmeyen, uzaklardan gelmiş olduğu, şehirli olduğu ve dişi olduğu hissedilen bir dinleyen özne vardır. Belki burada onunla iletişime giren yazardır diyeceksiniz. Hayır. Bu saydam yapılı özne köprüdür. Sanırım “köy- kırsal kesim” bu denli çıplak anlatıldığında (olayları ve Akdeniz ağzını çıplak sözcüğü ile niteliyorum) zorlukla algılama tehlikesi vardır. Çünkü büyük olasılıkla okur kent kökenli olacaktır. Bu birbirinden apayrı noktalarda duran (karakter ve okur) özne bir iletkene gereksineceklerdir. Okur tarafından belli belirsiz algılanmalıdır. Ya da saydam dinleyicinin arkasında yer alırız. Böylelikle tümüyle “orada olma” duygusu oluşur. Bence. 

Hikayedeki iki ayrı eksene dönelim;

1.Tarihi eser katliamı,

2. İnsan katliamı,

Metnin başında bizi içine alan girdaptan hikaye boyunca kurtulamayız; hangisi daha içimize dokunur, hangisi diğerinin nedenidir? Eğer deli zeytinlikte tarihi kalıntılar bulunmasaydı Musa gitmeyecek miydi? Musa gitmeyip deli zeytinlikte çalışsaydı bu kültür mirası ziyan mı olacaktı? Hangisi? Feci bir döngü içindeyiz. Köylülerin tarihsel kalıntılara duyarsızlığı mı daha kötüdür, devletin insanlara duyarsızlığı mı?

Halk gerçekten uzağa hiç düşmez. Çünkü maddi şeylerle, yaşama koşullarıyla zorluklarla burun buruna bırakılmıştır. –Füruzan [5]

Metinde ilerlemeden önce kültürle bağına değinmeyi isterim. Anadolu-Akdeniz kültürü;

  1. Sünger avcılarının yaşamı üzerinden verilir.
  2. Kadının toplumdaki yeri üzerinden verilir.

Bununla birlikte toplumsal yapının üç yanı ele alınmıştır.

1. Tarihsel kalıntılar motifi üzerinden;

    a) Kentli-köylü bilinç kültür, dünya görüşü farklılıklarına değinilir.

    b) Bir trajedinin perdesi açılır; sünger avcılarının ölümleri, sakatlıkları ve enselerindeki ölüm tehdidi, ölüm riskleri… S.31’ de Durkadın soruyor; “Sen Tanrısın ya, her can verdiğin rızkını ömür pahasına mı alır?” (Burada cümlenin soru cümlesi değil başkaldırı cümlesi olduğuna dikkatinizi çekmeliyim.)

2. Gittiği yerden kaçan sünger avcısı üzerinden bu işin korkunçluğu, çalışma koşulları, devletin tutumu verilir.

3. Oğulu bekleme eylemi üzerinden yaşanan köklü evlat acısı korkusu. Yaşanmış olmamasına karşın ölüp giden diğer delikanlılar (Rum veya Türk bu noktada anlamsız bir tanımdır) Musa’nın ölme olasılığını artırdığı gibi analarının üzüntüsüyle kurulan duygudaşlığı da dile getirir. Burada insan olma  ana olma temeli söz konusudur. İşte o yoğunluk cümleleri;

(S.33) “Ah  benim Salih Çavuşum burda hem Musa hem İbrahim var. Bunu böyle bilesin.”

(S.34) “Musa’nın da irini cerahati boşalıp duruldu mu iyiden?”

(S.34) “Dönse de başkaları gider olur. Onların kanı da bulaşır İbrahim’in kefenine.”

(S.36) “Musa katılmadı bilirim ya, ne olacak ki?”

Ayrıca köyün;

P Günlük yaşamına ilişkin ➽ “Kimi elinde bir somun kemiriyordu, kimi ağlıyordu (S.29),

P Geleneklerine ilişkin ➽ “Havva kadının böylesi çırpınıp yırtınması biraz töre gereğiydi. Çünkü İbrahim’in babası bunu alınca, ‘Analıklı yerde yiğidin benzi sarı kalır’ diye köy ardından konuşup dururdu.” (S.28) 

P Kadın erkek ilişkilerine ilişkin ➽ “Ne o Durkadın sayrı mısın, diye kaktı beni,” (S.22) çarpıcı tablolar karşımıza getirir.

Bunlara başka konularla birlikte ayrıca değineceğim.

Bu konunun hemen ardından metnin “kadın”la olan ilişkisine geçeceğim izninizle. Anlatıcı ve dinleyen kadındır. İlk dikkat çeken kuşkusuz budur. Ama ben Durkadın anaya odaklanacağım. Anılarında ve yaşamında gezinirken onun tutumlarını ve karşısındaki öznelerin tutumlarını inceleyeceğim, yorumlayacağım.

Musa’nın gitme kararıyla Durkadın ananın duygularını nasıl dışa vurduğuna bakalım.

S.16 nasıl ağıtlar yaktığını görürüz. Kocası onu susturmak için ilkin döver. Yararsız bir çaba… “Her bir yanım belerip yüreğimin başı acıdan koptu da susmadım,” der. Susturamadığını görünce Halil İbrahim “Durkadın, inlemeni kesmene yediğin kötek yetmez mi? Tanrının verdiği canı aldığımda mı gücüm yetecek sana?” diye gözdağı gibi görünen çaresizce konuşmaya yeltenir. Gene dayak yer. Hiç böyle bir tavırla karşılaşmamış olan Halil İbrahim’in 17. sayfada şunu dediği duyarız; “Dur kız, hele dedi dur! Ne oluyor sana? Hele okutmalara mı varalım seni. Tan atsın her bir şey uyansın, dur, sus.” Ve sonra “Bir dam altına girip birbirimizin nikâhlısı olalıdan beri böylesi uzun konuşup danışmış değildi benimle herifim” öyle uzun konuşur Durkadın’la.  “Derdini şeytan alası Durkadın. Ne biçim olmadık huylar çıkarıp durursun. Bura insanının işidir bizim oğlumuzun yapacağı da. (…) Musa’ya ağıt tutup uyku kuşlarının çığrınmasını örtüp utanmazlık edersin. Evereceğiz. Ana oğul, deli zeytinlik adam olur bellediniz bir zaman. Olur mu be cahil kadın! Şehrin kalemli kâğıtlı adamları gelip sakın ha cezası vardır demediler mi? (…) Ben de seni gelin istemeye dünür çıkardığımda Fethiye’ye dalgıçlığa varmadım mı hı, altı ay?”

Ama yatışmaz Durkadın. Oğlunun süngere gitmesi üstelik yabancı bir yere gitmesi kör olmakla eştir onun için. S.21’ de tarlada çalışırken nasıl kör olduğunu öğreniriz. (Buradan yaşam koşulları ve sağlık hizmetlerinden yardım alma durumunun sıfır olduğu çıkarsamasını yapmak zor değildir.)

Kör olma durumuna kendisinin nasıl ağıt söyleyerek tepki verdiğini, (S.22) kocasının nasıl tepki verdiğini, (S.22) dile getirir. (Bu tepkiyi hamile kaldığını sanarak hafifseyerek göstermiştir) > hemen o arada hamileliğe ilişkin kadın ve erkeğin farklı bakış açlarını (iç içe halkalar şeklinde örgütlenmiştir verilmek istenen fikirler) görürüz. Halkalar devam ediyor. Yaşlanma duygusunu dile getirişini de görürüz. “Gene de gel aslını sor. Kadın kişinin elleri kolları çalıya dönse de gönlünde baş koyulası yumuşacık bir yer kalıyor.” (S.22)

Peki ya Musa gittikten sonra neler olur? İlkin sevinç. 25. sayfayı okuyalım; “Adamım ilk ayın sonunda gelen bu mektubun fotoğrafın beni şenlediğini, hoşladığını görünce ilçeye varıp pazardan kıpır kıpır çiçek dağıtımlı bir basma kestirmez mi?

Karşı karşıya durduğumuzda:

-Aha herif dediydim, bunun yakışığı gelinimizdi. (…)

-Şunu Kamburun Selime’ye kestirip dikin de arada düğünlere çıkınca hayırlı haber esvabın olsun.

Zenker Osman’ın kaçıp gelmesi, onun ardından İbrahim’in ölüsünün gelmesiyle her şey tersine döner. Durkadın ana kaygıdan yere göğe sığamaz, eve gitmez, kocası pes etmiştir. S.34:

“Eve hiç girmem.

Adamımın umudu kesik, beni zorlamaz. Yanıma bazen aşımı o iletir.”

Bu cümleyle yoğunlaştırılmış ölümcül “bekleme(nin) durumu” devinimin yokluğu ya da azlığına (“Uyunmaz olur mu? Yenmez olur mu? ”-S.37) karşın metinde yayılım ve devinim olması nasıl gerçekleşiyor? Kişisel görüşüm, yaşamdan çekip alınmış ayrıntılarla örülmüş,

-neredeyse sayısız bölünebilen ayrıntılardır bunlar- okuyan öznenin dağarcığında-hatta fazlasıyla yeni keşifler olur-imgelerle çoğalarak gerçekleşir. İkincisi bu metnin çarpıcı özelliklerinden olan 

gizli veya görünür kıyaslamalarla yaratılan, onlardan kaynaklanan devinim ortaya çıkar. Şimdi bu devinim unsurlarına yakından bakmayı deneyeceğim.

 

Kanı Unutma hikayesi,adından son sözcüğüne dek, tek karakterin konuşmasıdır. Bir tirad olduğunu söyleyeceğim. Adeta tiyatroda kanlı canlı bir insanın tüm becerilerinin bileşkesi olarak sunduğu tiradlar benzersiz seyir keyfi yaratır. Bu işi kağıt üzerinde yapmanın risklerini düşünüyorum. Bir düşüncenin kesintisiz gelişimini vermenin zorluğunu… Okurun dikkati dağılır, tekdüzelik duygusu yaratır. Üstelik dilin ortak kodlarını değil yöresel kodlarını kullanmıştır yazar. Bir tehlike daha. Ama gelin görün ki bu tekli konuşma bir an bile sıkmaz bizi. Tersine can kulağıyla dinleriz Durkadın anayı. Kıyaslamalar hem hareket sağlayıcı unsurdur hem gönderge flaşları olarak kullanılırlar. İşte onlardan seçkiler getiriyorum buraya.

Kendi deniziyle İstanbul denizinin kıyaslanması ➽ yaşam biçimlerinin kıyaslamasıdır.

Türklerle İngiliz ve Alman gavurları kıyaslanır. ➽ Halklar arası farklara işaret edilir.

Alfabe farkı dile getirilir ➽ Türkçe ile eski uygarlık dilleri.

Halil İbrahim’in hacmiyle orada yaşamış eski insanların hacmi kıyaslanır

Süngercilerin “hırp diye elden çıkarılıvermeleriyle” (S.9) diğer az riskli işlerde çalışanların karşılaştırılması yapılır.

Giysi farkları: “damatlık verisi olan bürümcük ipekten mintanlığı kendine fistan dikmiş olan kadın” dan söz edilir. (Arkeolog kadındır bu.)

S.22 de cinsler arası karşıt bakış açısı verilir. Durkadın’ın kocası Halil İbrahim geçmişten konuşur ; “Gene mi çocuğa kaldın? Kalanlar ölenlerden daha az be cahil. Varsın olsun.”

Erkek için sayısal bir değerlendirmeden öteye gitmeyen gebelik, özellikle kırsal kesimde kadın için tam bir kambur, çocuk yitimi bir yıkımdır. Ama her ikisi de birbirini anlamaz.

“Avrupalılardan utanan” (S.11) “aydın”la onlarla savaşı bilen kişiler olarak “ (…) Yunan gavurunu hadileyen(…) (S.15) değersiz bulan “cahil” ler arası fark.

Bu noktada Füruzan’ın sesini duyuyorum. “ Halkın koşullarından geçsek,  yahut kalsak (allâme-i cihan) olma yeteneğini bulabilir miydik kendimizde, bir kez düşünmek gerekir. [6]

Karşılaştırmalara dönüyorum. Yine iki kesim farkına işaret eden sayfa 11’e göz atalım. “Kadın kızım, sanki biz bir büyük gömü bulmuşuz da saklayıp hırsızlık edermişiz sıfatına girmiştik.”

Musa’nın babasının gençlik koşullarıyla Musa’nın koşullarının karşılaştırması yapılır. Baba sünger avcılığını olağan bir süreç olarak göstermeye çalışmaktadır, annenin duygu boyutunda değildir. Öyle midir, saklar mı bunu anlayamayız. Burada yine kadın ve erkeğin bir olaya bakış açılarındaki fark var gizlice yerleştirilmiş bir iletidir bu. Yazar söylemeden söylemiştir yine.

Osman’la onun anlattığı ölen Rum süngercinin karşılaştırması sayfa 29’da yapılır.

İnce İbrahim’in cenazesi ile düşsel Musa cenazesinin bir kıyaslaması da vardır. (Gerilim unsuru.)

Bu kıyaslamaları çarpıcı tablolar halinde sunan “Kanı Unutma”nın betimleme düzeyi analık duygusu açısından toplumsal yapıdır. Dişil sesle anlatılır ve annenin çocuğunu yitirme korkusu ayrıntısından okuru yakalar.

Okuru yakalayan başka bir unsur da ritimdir. Ritim ne yapar? Uyarır veya yatıştırır. Burada uyarıcıdır. İki tür ritimden söz etmeliyiz. Akdeniz ağzı ile gerçekleştirilen çınlamalardan ortaya çıkan ses renkleri “dilsel kodlar.” İkincisi zaman sıçramalarıyla gerçekleştirilen ritim. Zaman sıçramalarını ayrıca ele alacağım.

Şimdi anlatım özellikleri olarak Füruzan’ın bu hikayede bize sunduğu tabloların tadını çıkarmaya yöneliyoruz.

İşte oradaymış duygusunu veren anlatım özelliklerinden örnekler;

Tarihi eser demez, “Buraya İngiliz Alman gavurları da gelir. Sapaktaki çeşmenin çevresinde dolanır, kurnasını, çeşmenin alınlığındaki oygulanmış mermerleri ziyade okşayıp dururlar. “(S.8) der. Bu nedenle burada anlatım söz konusu değildir artık okur karakterin içindedir. Durkadın’ı dinler olur. Durkadın’ın kendi kendine konuşmasını dinler…

Bir başka söyleyiş. Yine tarihsel kalıntı demez şöyle der Durkadın Ana, sayfa 9’a bakalım. “Nasıl bir mezarlar bunlar, içine girenin Musa’nın babasından daha hallice olması gerekip durur. Öylesine sağına soluna, uzununa taşkın, ak mermerden yüzlerinde üzüm salkımları resmedilmiş. Bunların eski ölüsü dünya malını bulup bulup boğulmuş da enlenip boylanmış.”

Sayfa 11’deki cümleyi bir kez daha alıntılayacağım, başka çıkarsamalar keşfedeceğiz çünkü; “Bize döndü taze, bebeyle konuşur gibi(…)

Ön yargıyla algıdan söz etmiştik, okumuş insanın okumamış insanı algısıdır bu ayrıca şu çıkarsamalar vardır.

  • Yetişkin olduğunu yaşamışlığını hiçe sayış,
  • Zekâ düzeyini hiçe sayış,
  • Duygu düzeyini hiçe sayış söz konusudur bu cümlede.

Bunlarla birlikte bir tutumdan söz ederken aynı anda iki karakterle ilgili olarak şimşek hızıyla çizimler gerçekleştirir Füruzan.

Arkeolog kadın ukaladır, oradakiler ve elbette Durkadın onun çokbilmişliğinin farkındadır ama yüzüne vurmaları söz konusu değildir hem konuktur (görgü kuralı söz konusudur) hem devlet tarafından gelmiştir (bir bakıma tehlike unsurudur). Asıl önemlisi köylülerin onunla konuşurken “kullanabilecekleri malzemeleri yoktur alet çantalarında.” Onlar düşünüyor olduklarını dillendiremediklerinden suskuyu yeğleyenlerdir. Burada da bir toplumsal gönderge flaşı vardır. Köylünün zor koşulları eğitime ulaşamama durumu…

S.13 “Hesabın mani gibi söyleneni var, onu karşımıza geçip şaşırtmacasına okuyup dururlar.” Hiç çarpım tablosunu böyle adlandırmak aklınıza gelmiş miydi? Sanmam. Duymadık da. Ama hemen anlayıveririz hesabın mani gibi… çarpım tablosu olduğunu…

Şimdi, öykücülük yapılacak işi dar bir bölmeye yerleştirmeye benzer. İşte  bir örnek daha buluyoruz;

“Yazı yazanlardan bıyıklısı, kalemini ağzına götürüp hohladı.

-Böylesi sıcakta bile tükenmezler tıkanıyor, işe bak! dedi.

Dediğine, niye bilmem, bir kendi güldü.”

Okur bu satırları okuduğunda;

  1. Tükenmez kalemin bile yazamayışı,
  2. İklimin sıcaklığı,
  3. Görevlinin kişilik özellikleri (kalemi hohlamakla aslında önlem almayı seven biridir ama yine sorun çözülememiştir, hohlamak biraz avam bir davranıştır, ama espri becerisi kıttır iklime ilişkin yaptığı espri havada kalmıştır veya karşıya geçersek kimse onu pek de ciddiye almamaktadır gerçekte vs.)

Toplumsal koşullara gönderme yapan bir başka anlatım özelliğine geçiyorum.

“Cumadan cumaya iman tahtalarını karartmadan inanıp namaza varan bu adamlar neyin nesine kötülük etmiş olsunlar ki böylesine ucuzuna hırp diye elden çıkıveriyorlar. (S.9)

Çıkarsamalarımız;

  1. İsyan duygusunun dışa vurumu: Temiz bir yürekle Tanrının karşısına çıkan insanlar söz konusudur. Haftada bir de olsa, bunlar ibadetlerini yapmaktadır. Tanrının onları seviyor olması gerekir. Bu yalın yaşamın içinde temel toplumsal ve dinsel öğreti kimsenin kimseye kötülük etmemesi olduğuna göre buna da uymaktadırlar. Bu nedenle de Tanrı tarafından seviliyor olmaları gerekir. Ama yaşamlarının sürerken ve sonlanışına bakılırsa eğer, Tanrı terazisinde bir yanlışlık mı vardır? İsyan eder Durkadın Ana.
  2. Köy yaşamının çarçabuk bir panoraması çizilmiştir. Çalışma koşulları, yaşam koşulları, ibadet, birbirleriyle ilişkiler.
  3. Köy insanın psikolojik özellikleri tanımlanmıştır. “İman tahtasını karartmadan” (yine yoğun bir şeye rastladık işte.)
  4. Süngercilerin yaşamının bitimi betimlenmiştir “hırp diye elden çıkmak” der buna Durkadın Ana. “Hırp”, bir ses taklidiyle ölümün bu denli yalın anlatılabilmesi ne kadar etkileyici… Köyün dolambaçsız yaşamının bir göstereni sözcükler…

Başka bir isyanı yine 30-31. sayfalarda görürüz. Bu söyleyişi tekrar okumadan edemeyeceğim;

“Bunca yıl başkasının lokmasını ağzından alıp saçı bitmemiş yetimler yaratmadı insanım, dedim. Her yetimlik her açlık ötemizden berimize kadar pekişmiş geçim zorundadır. Sen Tanrısın ya, her can verdiğin rızkını ömür pahasına mı alır!”

Sonra susar… Yanıt mı beklemektedir, yaptığı başkaldırının gazabını mı yoksa? Hayır. Hiçbir şey iddia etmez görünür. Saptamayı yapmış, isteğini iletmiş, derin bir nefes almıştır. Ruhunun ışıdığı andır.

Anlatım özelliklerini örneklemeye devam ediyorum. Yöresel ağızla, felsefeyle, toplumsal görgüyle yoğrulmuş bir cümle buluyorum. S.17 “Musa’ya ağıt tutup uyku kuşlarının çığrınmasını örtüp utanmazlık edersin.”

  1. Konuşulan ağızla coğrafya özelliğinin tanımı yapılmıştır,
  2. Ağıt yakıldığının vurgulanmasıyla töreye işaret edilmiştir,
  3. Görkemli bir gece belirteci kullanılmıştır; “uyku kuşlarının çığrınması”
  4. Gece gürültü yapmanın “uyku kuşlarının çığrınmasını örtmek” ayıp olduğu vurgulanmıştır.
  5. Ama hoşgörü de vardır, sesi duyarız, tatlı sert bir söyleyiş. Kolundan tutup eve yatağa götürmeye çalıştığını görür gibi oluruz…

Sarı demez Füruzan “tüyünün rengini güneş çalmış güleç” yüzden söz eder bize. Gülüş de saçlar da sarı renktir, neşelidir.

Tek cümlelik paragraflar kullanır, söylemi güçlü kılmak için yapar bunu. Sayfa 24’ü okuyalım.

Dur hele resmi göstereyim.

Şimdi seçemiyorsam da hepsi yerindedir.

Şu Musa gördün mü?

Nasıl aslan gibi.

Hepsinin yüzü ufak çıkmış ya. İyice gülmüşler belli.

Dişlerinin akından anlarsın.

Her bir cümleden bir hikayenün neredeyse sınırsız yayılımını düşleyebiliriz. Aynı zamanda Durkadın’ın bu cümleler arasında sustuğunu da anlarız. Kısa susku anlarında aklından neler geçtiği bizim düş gücümüze bırakılmıştır. 

Şimdi bir cümle seçiyorum. Bir deneme yapıyorum. Eğik harflerle yazılmış olanlar benim düşlediklerimdir.

            Dur hele resmi göstereyim(Basma elbisenin göğsüne sokar elini, katları arasında yarı sert bir şey bulunan bir mendil çıkarır. Teri, memesinin kokusu sinmiş mendili tutan sert parmaklarının kumaşa dokunurken çıkardığı ses duyulur bu bekleyiş sırasında. Konuşulmamaktadır çünkü. Nefesi biraz hızlanmış mıdır? Belki. Belki hafifçe titrer mendilin sarkan köşesi. Ne renktir bu mendil? Kenarları mavi çizgili beyaz mı? Pamuklu kumaştan mı? Bir hikâyesi bile vardır düşünürsek, çeyizinden kalmadır Durkadın’ın.)

Yazım tekniğine 28. sayfadan başka bir örnek alıyorum; “Ama adanın bir yanı bizdeki gibi deli zeytinlidir. Dedim. Hiç demem mi?”

Günlük konuşma dilinin birebir aktarımı için oluşturulan ritmin dışında, sözcükleri ve imleri de kullanmıştır.

Sayfalarda tek cümlelere rastlarız. Bazen bir kez kullanılır. S.29’ da “Eve vardım,” der Durkadın. Onun tüm duygusal ve fiziksel algılarını bu cümle içinde barındırır. Bazen de yukarıda olduğu gibi, kısa cümleler alt alta kullanılır, duygusal yoğunluğu dile getiren bir anlatımdır bu. Sayfa 31’e bakalım lütfen.

      “Sustum.

Pencereden dışarıya baktım.

Kuran’ı kapadım.

Öpüp alnıma koydum.

Oda alacalanıyordu.

Uzaktan iki keklik ötüşü geldi peş peşe.

Dört gün dört gece geçip gitti.”

Satırbaşı yapmakla boşluklar verilmiştir. Sebep? Metnin yavaşlamaya gereksinimi vardır. İyice özümsenmesi için. Burada Umberto Eco’nun bir saptamasına katılarak alıntılama yapacağım izninizle, boşluklar için der ki; “boşluk bırakmak yavaşlık yaratır ki bu az söz ile gerçekleşir.” Az söz. Birer satırlık paragraflar… “Yazıda yöntem yavaşlıktır. Betimlemeler, anlatıdaki çeşitli noktaların ayrıntılı anlatımı ile gerçekleştirilir.” Katılıyorum ve ekliyorum, okuma hazzımızı yukarılara taşır bu yöntem.

Elbette şu anda biz bu cümleleri teknik olarak inceliyoruz. Estetik inceleme sırsında çizilen tablolar arasında yine bu paragraflara dönmek isteyeceğiz. Daha onlara geçmeden önce bakmamız gereken başka ayrıntılar var. Hikayenin içinde çok ağaç kökleri çok ağır taşlar, çok sarmaşıklar var. (Bu hikayede oyalandıkça keşfedeceğim anlam derinliklerinin beni yıldırmasından korkuyorum. İtiraf etmeliyim.)   Söz gelimi devlet yurttaş ilişkisinde duralım.

“Bizim köylük yere ne zaman yazıp çizen biri gelse sonu bize hayır değildir.” S.13

“Köyümüze yabandan gelip de yazmaya oturanlar var ya, işte onlardan ziyade korkarım. (…) Ya asker toplama ya da vergi, toprak moprak işi diye yazarlar yazıya durduklarında. Ya da dediğim gibi şu iş, bu iş için derler, sende mi, onda mı, şunda mı, diye inceden inceye sorarlar. Sıralanıp yere bakarız. Sonu hep paraya dayanır.

Sonra sil silebilirsen.

Bir yazmayagörsünler.

(…)

Hükümetse, bellersin ki hep dışarıdan gelenlerin elindedir. Hayır denmeyecektir onlara. Biz de hayır demede çare aramayız ya zaten.”  (S.14)

Ürkütücü bir saptama değil mi? İsteyen yurttaş olması gerekiyorken cumhuriyet rejiminde eşit ve hakça olmayı tanımlayan demokraside isteyen “hükümettir.” Ne diyor ansiklopedi? Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Türkçeye, Fransızca démocratie sözcüğünden geçmiştir. Halkın kendi kendini yönetmesi, demektir.

Ne diyor hikaye? Üye veya vatandaşların organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede değil eşit hakka sahip olması, hakkı bile yoktur. Yönetim biçimi sözcüğü birilerinin birilerini güdümlemesi olarak kullanılır. Fransızcadan geçmiş bu sözcüğün henüz Türk dilinde karşılığı yoktur, yani halkın kendi kendini yönetmesinin karşılığı bir sözcük üretmemiştir üye. Destan sözcüğünü üreten toplumsal bilinç bu sözcüğü üretemez olmuştur. Yazar karşımızda duruyor. Ve soruyor. İşte büyük harflerle hikayenin atmosferine yazmış; Neden?

Hemen ardından hikayenin sünger avcılığının dramına, sorunlarına eğilişini irdelemek istiyorum. Bu acı iş adeta metnin içinde eritilmiş, dokularına iyice yedirilmiştir. Her harfte kokusu/korkusu vardır sünger avcılığının.

İşte örnekleri.

S.16 “Herif dedim, Memet’in belinden aşağısı yeni bolarıp durdu vurgunda, çaput bebek benzeri canı yok. Alanya yöresinde varıp kaba süngere dalanlardan kaç kişileri vurgun erliğinden, civanlığından etti. Sayayım mı? Ya sen? Gece uyuyakoyunca, hökürtünü duyan odaya deli dana tıkılmış sanır. Ciğerlerin kevgir olmuş öte de öte soludukça (…)”

26. sayfayı okuduğumuzda 40 metre kimi kere 60 metre derinliğe dalındığı, korkunç çalışma koşulları anlatılır. Öyle ki Zenker Osman dayanamayıp kaçmıştır Girit’ten. Onun ağzından dinleriz yapılan işi, yaşam koşullarını.

28. ve 29. sayfalarda sünger trajedisinin sınır tanımadığı Türkiye’de de Yunanistan’da da koşullarının aynı olduğuna ilişkin ayrıntılar aktarılır.

Hikaye mekânının iki çeşit olduğunu söyleyeceğim. Birincisi annenin yüreği, belleğidir. Fiziksel ortamsa köyün sahili. Açık alanda geçen hikayenin gerçek zamanı “şimdi” belki on beş yirmi dakikalık bilemediniz yarım saatlik bir süreyi kapsar ama geri sıçramalarla ve zamanın yazar tarafından yeniden yapılandırılmasıyla neredeyse elli altmış yıllık bir süreyi aktarır okura. Şimdi zaman unsurunun nasıl kullanıldığına ilişkin kazı çalışmalarıma başlıyorum.

Füruzan zaman parçalarını, çizgisel düz bir sıra içinde değil, konuşmalar, düzenlemeler ve yinelemelerle yeniden oluşturduğu ve yapılandırdığı uyumlu parçalar haline getirerek kullanır. Her zaman. Barthes’in terimini kullanıyorum; rapsodik düzen.

Zamanın kullanımını, sıçramalarını bu metinde daha iyi kavrayabilmek amacıyla bir çizelge yapmayı deneyeceğim. Eğer yapılandırma olmasaydı zamanın akışı “olayların tarihsel akışı” sütunundaki gibi olacaktı. Yapılandırılmış zaman ise “hikayedeki akış” sütununda yer alıyor.

S. 14’te zaman sıçraması (…) “Benim dedemden bu yana (…) >> geri; iki kuşak boyu. (…) eğer o yabancı kadın gelmeseydi(…) >>> geri; daha yakın geçmiş. (…) Babası: “Kurgumuz sünger balık üzeredir(…) >> geri; kuşaklar boyu.

S.15 “Taa Yunan gâvuru toprağımıza ayak bastığında da böyleydi(…) >>> geri; Kurtuluş savaşı yılları, babanın askerliği dönemine karşılık geliyor.

S.20 “Helalleştiler.

        İskeleye varıp küçülene dek onları tek gözümle islediydim. (…) >> geri; Musa’nın gidişi anı. (…) Sol gözüm görmez demiş miydim başta? (…) >> daha geri; Durkadın ananın görmez oluş hikayesüne.

Bazen de cümlenin kendisiyle zamanı geri döndürür. En güzel örneği buraya alıyorum. Okuduğumuzda bir büyülenme yaşadığımız cümlelerden. “Yumuşadı fotoğrafın kâğıdı.” (S. 24) Bu kesinlikle bir utsuroidir.[7] İki durum arasında asılı gibi duran an… 1. durum: oğul uzaktadır 2.durum her zaman göğsünün üstündedir. Yumuşamış fotoğraf kâğıdını gördüğümüz an… Utsuroi…

S.29 Eve vardım. >> geri; Musa’nın gidişinden az sonra.

Füruzan’ın geri sıçramaları ne amaçla kullandığına bakıyorum;

  1. Durkadın’ın portresi için (gençliği, körlüğü, yaşam koşulları vs.),
  2. Oğlu Musa’nın portresi için(delikanlı olarak yaşam savaşı ve gitme nedeni),
  3. Baba’nın portresi için (savaş yılları),
  4. Musa’nın gidişine neden olan olayın açıklanması amacıyla.

Burada akan özneden söz edeceğiz. Öznenin duygusal anlatısı. Oradan oraya ilgisizmiş gibi duran ama kuşku götürmeyecek denli derinlikli ve ilintili imgelemelerle gerçekleştirilen anlatı. Bir an akışın hızla geçmişe doğru gittiğine sonra hızla ters yöne şimdiye döndüğüne tanık oluruz.

Durkadın’ın sıçramaları bir tür girdap, duygu akışı içindedir. Beri yandan okur olarak hem olay hem karakterler için “çıkarımsal gezintiler yapmasına olanak tanır.”[8] Umberto Eco’ya başvuruyorum. Bu yöntem okurun öngörülerini harekete geçirdiği gibi olup bitenle, karakterle özdeşleşmesini sağlar, tutku oluşturur ve elbette gerilimi…

Evet “spazm” zamanı…

Hikaye tümüyle bir spazm zamanıdır kanımca. Spazm zamanının özelliklerini anımsayarak ilerleyelim. 

  1. Spazm zamanı korku doludur: Annenin korku dolu bekleyişidir.
  2. Beklenmediktir: Anne açısından beklenmediktir. Tam zeytinlikle haşır neşir olunması söz  konusuyken o alanın dokunulması yasaklanmış, çocuk süngere gitmiştir.
  3. Spazm zamanı haksızlık yüklüdür: Anne bunun haksız olduğunu söyler. İyi ama ne Musa’ya ne kocasına söyledikleri, tavırlarındaki direniş verilmiş kararı değiştirmez. S.16’da dinleyene yakınır; “Ne dediysem yer etmedi kadın kızım.”
  4. Spazm zamanı kışkırtıcıdır; Durkadın ananın söylendiği, isyan ettiği kocasıdır görünürde ama gerçekte düzenle ilgili saptamadır. Bu nedenle kışkırtıcıdır. Osman’ın kaçıp gelerek anlattıkları sonra İbrahim’in cenazesi kışkırtmalardır, uzun ağrılı sürecin parçalarıdır.
  5. Uzun ve ağrılı bir süreçtir: Okurun tanıklık ettiği yaşam parçasından önce başlamış olan ve bize iki ay daha süreceği belirtilen Durkadın ananın olasılıkla sahilde beklemekle geçireceği uzun ve duygusal olarak ağrılı bir süreç söz konusudur.

Hikayenin hareket sağlayıcı diğer unsuru ise kıyaslamalardır, dedik. İzninizle burada bir kez daha bu konu üzerinde çalışacağım. Musa, İnce İrahim, Zenker Osman, üç delikanlı giderler. Osman kaçıp gelmiştir. Olup bitenleri anlattığında okur spazm=gerilim sürecine sokulur. Koşulların kötülüğünü ondan dinleriz. Diğer iki delikanlının her an ölüm haberlerinin gelmesi içten bile değildir. “Aynı bura gibiydi Durkadın teyzem,” diye anlatışından bir koşutluk daha yaratılır ve kara haber beklentisi artırılır. Rum dalgıç ölmüştür, baba papaz getirmiştir, yapacaklarından korkup anneyi tutmuşlardır. “Oralı dalgıcın tabutuna Musa’nın omuz verdiğini, tabutun “vapurun alt katına tıkıldığını, yanına adam kattıklarını, raporlu polis kâğıdını…” her şey aynıdır. Burası gibi(!) Babası Rumca konuşmasa Hüseyin Emmi sanılacaktır.

Ve bu noktadan 31. sayfaya geçersek eğer, yatsı okunurken bir tekne yanaşır iskeleye… “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar.” Şu an düşünüyorum da… Böyle bir cümlenin çözümlenmesi cesaretini bulabilecek miyim? Bu cümleyle tüylerimiz diken diken olur. Çünkü Rum dalgıcın ölüm hikâyesi, tekne, tabut, akılımızdayken tekne yanaşır. Kahvedekileri bir düşünün, sessizce sözleşmişçesine ayağa kalkarlar… Dalgalanan duyguları algılarız… Burada tüm teknik, akademik gölgelerden çıkıp tümüyle duygularıma kapılmaktan kendimi alamıyorum. “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar.” Gerilimin doruk noktası. Sessizce elimizi göğsümüze bastırdığımız nokta bu. Devam ediyorum şu cümleyi okumalıyız:  “Kahveye öbeklenen insan yığınını araladım.” Durkadın ananın cümlesi bu. Ağır çekim bir sahneye benziyor. Hayır, ölüm korkusunun, oğlunu yitirme olasılığının cümlesi bu. Zihinsel bir sarsıntı. Bir şey olmuş gibi. Ama olmayabilir mi? İnsanlar adeta cisim gibi algılanır “aralanırlar” Durkadın’ın çalışkan ve yorgun ellerini görürsünüz insanları sessizce bir perde aralarcasına iki yana çekişini… Sessizlik vardır. Belki kırık dökük konuşmalar. Ama en iç sızlatan cümlelerden biri; “o tabutta hem İbrahim hem Musa var.” Acının en derinidir bu. “O kan Musa’nın da kanıdır” der. “O ciğerini tükürüp ölen Rum dalgıçların da kanıdır” der. Annelik ortak paydası böyle dile getirilir. Korku daha da artar. Musa’ya ne olacak? Koku unsuru devreye girer; “Bir koku sardı burnumu,” der Durkadın ana. Ölmüş çiçeklerle ölmüş insanın kokusunu aktarır bize.

Sonunda ana çocuğunu sahilde bekler olur. Biz onu bulduğumuzda o kendi gerilimini yaşıyordur. Ama orada olması köy için de okur için de gerilim unsurudur. Evlat yitirme korkusunun derinliklerinde okurla özdeşleşme kurar. Duygudaşlık kurar. Hikayelik arkadaşlığımızın doruk noktası Durkadın anayla.

Gelelim “Kanı Unutma”da duyguların dile getirilişine…

S.21 “İçim kanım sarı sarı titredi.” Öyle bir gerçek vardır ki apansız yakalanmıştır kişi. O güne değin hiç yaşanmamış bir durum söz konusudur; “Doğmuşum, gözlerim dünyamı her olanı görmüş.” Sivri, (keskin kenarlı diye ekliyorum) bir gerçeğin donuk saptaması, der R.Barthes buna. Yayılım yaratan (duygusal yayılım yaratan bir yoğunlaşma! Bir satori! İşte bu konuda duygusal yayılıma örnek bir cümle alıyorum hikayeden; “Kafamın kemiği incecik ayrılıp sızısı gözümü tutup çekerdi sanırsın.”  >> kör oluşun yarattığı duygu!

Oğlunun gidişini de körleşme acısıyla karşılaştırır. “Gözümü ilk yitirdiğimdeki, ığım ığım acıya hiç benzemez dikelen bir ağulama aldı içimi.  Ağulanma ki çıkar görelim diyen olsa şöyle elimi yüreğimin başına daldırıp incecikten yeşil bir yılan koparıp çıkaracağım gün gibi ayan ve belli.” S.23 Daha beter bir duygudur oğlunun gidişi. S.23 “o günden bu yana hiç ağlamam demiş miydim?”>> katılaşma hali.

“Biz hep hayır dileyip de neyi sakınabildik…” S.23 >> çaresizlik

“Ağlasa bir Durkadın, dedi köylü sana değil mi?”>> katılaşma hali.

S.23 “Ben yanlarına varamadım,” > derin üzüntüden ötürü yok sayma isteği. (Gençler giderken.)

S.31 “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar,” > sessiz bir panik hali, ortak duygulanım, ortak korkunun dile getirilişi.

S.31 “Teknede duran ince uzun sandığı görüp de hiç tanımazdan niye geldiğimi hala bilemem,” > korkuyu reddediş.

S.33 Salih çavuş elimden tutup öteye aldı beni, > derin duygusal çöküntü nedeniyle donup kalma durumu vardır burada. İrade yok olmuştur, birinin güdümü gereklidir. Salih çavuş bunu hissedip onun yerini değiştirmiştir. Muhteşem insani bir duygu akışı ve yardımlaşma anıdır bu. Duygu seli ikisini de kuşatmıştır.

Bu hikayede, duyguların dışa vurumunda bir yıldız gibi parlayan yılan metaforuna sıra geldi sanırım.

İlk kullanıldığı yer 23. sayfadır. Oğlu Musa’nın gidiş acısıyla gözünü yitiriş acısını karşılaştırır Durkadın ana. “Gözümü ilk yitirdiğimdeki, ığım ığım acıya hiç benzemez dikilen bir ağulama aldı içimi. Ağulanma ki çıkar görelim diyen olsa şöyle elimi yüreğimin başına daldırıp incecikten yeşil bir yılan koparıp çıkaracağım gün gibi ayan ve belli. Acının yılanı içimde bitiyor, yürüyor, kanı canı tamamlanıyor derdimce.”

Gözünü yitirişini sarı renkle betimlerken “İçim karnım sarı sarı titredi.” (S.21) oğlun yitirilişini daha koyu olan yeşil renkle tanımlar.

Burada aynı zamanda “bebek” kavramına gönderme vardır. Birincisi “göz bebeğini” yitiriştir. Çok değerlidir. Yokluğu büyük yoksunluktur. Büyük acı vermiştir. İkincisi “kendi bebeği Musa”dır. Daha değerlidir, yokluğu ölümcül bir yoksunluktur. Her ikisi de bedeninin parçasıdır. Gözün yedeği vardır, Musa’nınsa yoktur…

Yılan sembolizmine gelmiş geçmiş tüm kültürlerde rastlanmaktadır.[9] Birçok anlamlar yüklenmiştir.  Edinebildiğimiz bilgileri metnin süzgecinden geçirecek olursak yok edici güç ilk simgesidir. Acının kaynağıdır. Ölümü ve yıkımı temsil etmektedir. Ama periyodik olarak derisini değiştirme özelliğiyle yeniden dirilişi de temsil eder. Yaşam gücü, yaşam çarkı. (Zimmer’in görüşü.)[10] Bu anlamdan hareket edilirse metinde bir umut ışığı bırakılmıştır.  Acının kaynağı yılanın yine şifa kaynağı olma olasılığı da vardır. Bu Jung’un gözlemidir; imge homeopatinin sezdirimidir. Homeopati: Bir hastalığın, hastalık belirtilerini sağlam bir insanda ortaya çıkarabilecek maddelerin çok düşük dozlarda hastaya verilmesiyle tedavi edilebileceği inancına dayanan bir alternatif tıp yöntemidir. Bu tanımlamayı anımsayarak  tedavinin, hastalığa neden olan unsurla tedavi edilmesi durumundan söz etmek gerek. Dolayısıyla yılan, yine yılanın neden olduğu yaranın şifa kaynağı olmaktadır. > Musa gidişiyle neden olduğu acı onun geri dönmesiyle iyileşecektir.

Yeşil renk dikkatin ve odaklanmanın rengidir. Durkadın’ın bu acıya odaklanmış olduğunu görürüz. Tüm yaşam akışını durdurmuş oğlunun gidişiyle oluşan acıya kilitlenmiştir. Beri yandan yeşil renk sağlam bir irade ve başkalarını kontrol becerisine sahip olmayı simgeler. Durkadın ananın iradesini hikaye boyunca görürüz zaten. Onun için de yeşil yılan hem Durkadın ananın acısının (> Musa’nın yokluğu, yani Musa) hem iyileşme gücünün, hem iradesinin simgesidir diyebiliriz. 

İkinci olarak 24. sayfada yılan metaforunun kullanılışına bakalım;

“Ipıldayıp esen yele bağrımı veriyorum. Yüreğimin başını ağulayan incecikten yeşil yılan azından azından duruluyor, yatışıyor, dinleniyor, güç toplamaya. O da dinlensin, o benim can gözümdür, şimden geri o ölürse ben de canımı teslim ederim bellidir.”

Burada kullanılışında yılana duru görü (can gözü) anlamı yüklenmiştir. Yani beş duyu algısı dışında algı gerçekleştiren aracıdır. Yatışıp dinlenmeye çekilmiştir. Artık oğlundan olağan biçimde haber alamayacak ana duru görüsüyle (yeşil yılanla) onunla iletişim kuracaktır. 

Yılan metaforu daha sonra 29. sayfada belirir. Osman geri gelmiş, olup bitenleri anlatmış tüm köyü, ama asıl Durkadın anayı kaygı almıştır. Der ki; “İçimin ağrısının belirmesini ince yılanın yeşermesini asıl o sabah tanıdım, bildim. Say ki yarıklar açıladuruyorda etlerimde.” (S.29)

Peki. Bunun bir çığlık olduğunu içimizdeki titreşimlerden anlıyoruz. Her ne kadar olağan bir sesle söylenmiş, sözcükler, söz dizimi olağanmış gibiyse de… Buradaki anıştırmanın kapısını çalmalıyım. Yeşerme bitkisel büyüme karşılığı olmasına karşın yeşil ortak noktası kullanılarak, yılanın şekli gözetilerek, artan üzüntü ve kaygı yeşerme olarak tanımlanmıştır. (36. sayfada da yeşerme olarak tanımlanır.) Ayrıca, bu kere yılanın ortaya çıkışı, içinde yarıklar açılması denli derin ve acıtıcıdır. Oğlunun yaşamının tehlikede olduğu artık besbellidir ve annenin çaresizliği çok derinleşir.

Son olarak 36. sayfadaki yılan metaforu, Durkadın ana sahildedir, oğlunun geliş zamanını beklemektedir. Okuyalım;

(…)(Dolunay)Kemiğe kesmiş göğüslerimin altında çöreklenmiş bekleyen yeşil incecikten yılanı uyarır. O yılan kötülük içredir bellersin ya yanılırsın.

“Unutma,” der bana.

Ağusunu, analığın ne olduğunu bilen can ağacıma siyim siyim yayarak.

“Kanı unutma,” der.

Yılanın iyisi yoktur elbet… Madem sürünür, madem ağuludur, madem gülemez ve ağlayamaz, kötüdür. Kötü olmasıdır şimdilerde iyi. Yapılanlara alışmayayım diye her gece filizlenmesi iyidir. “ (S.36)

Dolunay simgeselliği[11] : Dolunay genellikle dişil ilke simgesidir.

Farklı evreler geçirerek form değiştirmesi, biyolojik ritimler ile ilgili işlevleri nedeniyle döngüsel değişimin ve yenilenmenin simgesidir.

Zamanın, doğum- ölüm- yeniden doğuş çemberinin sembolüdür. Analığın simgesidir. (ilk dördün; bakire, dolunay; ana, son dördün; yaşlılık)

Metne dönersek ayın gel-git etkisini göz önünde bulunduruyorum ve dolunayı umut olarak yorumluyorum. Dolunayın yaşlı göğüsleri uyarması da analık duygusunu, umudu, yeniden doğuşu, Musa’nın geleceğine ilişkin işarettir.

Çöreklenmiş  yılanın simgeselliklerini anımsayalım (elbette buraya yalnızca yorumlamamıza yardımcı olacakları almak durumundayız);

  • Kadının adet döngüsünün oluşumunun simgesidir. Bu anlamıyla iyi ya da kötü ama dinamik ve potansiyel olan gizil gücü simgeler. > Durkadın ana pes etmemiştir. Güçlüdür.
  • Bir ağacın etrafında (hikayede can ağacının etrafında tanımlıdır) ya da herhangi bir eksensel sembolün etrafında çöreklenmiş olan yılan, dinamik gücün uyandırıcı gücü, tüm büyüyen canlıların dahisi; anima mundi, [12]yani dünyanın ruhu, saf semavi ruhun devresel varoluşudur. > Durkadın anayı da “Kanı unutma” diyerek uyarır.
  • Birçok öğretide hayatın doğum-ölüm çemberidir. Musa bir tür ölüme gidişini,  geri gelişiyle doğuma çevirecektir.
  • Zimmer’e[13] göre, yılan doğuşu ve tekrar doğuşu belirleyen hayat gücüdür ve dolayısıyla yaşam çarkı ile ilişkilidir. > Musa köye geri dönmekle tekrar doğmuş olacaktır. Yılan varlığıyla, anayı uyarışıyla bu tekrar doğuş için onu ayakta tutmaktadır.
  • Sanskritçede kundalini enerjisini temsil eder.

Kundala sıfat olarak sarmal, halka, kundalini sembolik olarak halka şeklinde kıvrılmış bir yılan olarak temsil edilmektedir. > ateşin sarma açılma şekli > ateş yılanı > uyandırıldığında ritmik şekilde yukarı aşağı hareket eden kap/rahim içinde uyuyan evrimsel dişil yaratıcı güç. >Yılan Durkadın ananın içinde “yeşeren” “her gece filizlenen” bir güçtür. Varlığı olup bitenleri hatırlatır.

Yılan eğretilemesinin dışında duygunun dışa vurumunda tam tersine gönderme yapan gülme eylemi ile ilgili incelememizi birazdan algılar başlığı altında yapacağız.

Hikayenin akışı içinde yer alan ara olaylara gelince. Bunları listelemekle yetinecek, okuma ve keşfetme zevkini sizlere bırakacağım.

  • Turistler ve tarihi kalıntılara gösterdikleri ilgi,
  • Rum aile,
  • Köy öğretmeni (bu eksende okuma yazmanın kırsal kesimde kapladığı alan),
  • Devlet yetkililerinin tutumu,
  • Arkeologlar,
  • Babanın Kurtuluş Savaşı anıları,

Gerek ara olaylarda gerekse metnin bütününde oluşturulan parlayıp sönen, geçip giden, bilinç eşiği, bilinçaltı görüntülere benzeyen gönderge flaşlarından[14] örnekler seçecek olursak;

S.11 “Neyi bilecektik ya, yine de bilmiyorum kadın kızım.>”salt bilinçsizlik, derin kuyu

S.11(…) bebeğiyle konuşur gibi > küçümsemenin algılanışı

S.15 “Yaşım boy kesimim gözü çelip durur.” > Halil İbrahim’in iri yarı bedeni

S.16 “Dövdü beni.

        İyi geldi kadın kızım.” > tersine gönderme

S.17 “Damatlığındaki bana ilk el atma şaşkınlığı aynen esip dururdu yüzünde.” > ne yapacağını bilememe durumu

S.27 “Sopalara asılıp boşalıp kalmış babası(…)”

Tüm bu üzerinde durduğumuz anlatısal ormandaki gezintimizin temelinde algılar yatıyor. Şimdi sıra metin yolu boyunca biriktirdiğim algılarda.

Ses algısı örneği: S.35 “Arada çırpıp durur bir ötüş duyacaksın, bülbüldür.”

Koku algısı örneği; “Gönlümü kara bulut denli boğuntuya, kusturucu bulantıya saran o onmaz koku…(S.33)

Göz ve kulak algısı aynı anda ; “Bir tosbağanın çıtırdayıp duran sürünmesini tek gözle izledim.”

Göz algısı gözün körleştiği an: (S.20) “Güneşin tüm şavkı çatladı bebeğimde.” 

Dokunma algısı; “güneş sırtımdan geçip döşüme vurmaya başladığında” (S.21)

Elbette özellikle üzerinde durulması gereken renk algıları var. Çünkü bu Füruzan üslubunun can alıcı noktalarından biri.

❅Mavi mor koca canavarı gördüğünde deniz içine gövdesinin sıcak terini salan olur mu? (S.8) Renk korku betimlemesi için kullanılmıştır.

❅Ak yalımlı kağıt (S.11) Gümüş rengi tanımı, aliminyum ilaç ambalajını adlandırır.  

❅Sarı adamlar (S.12) > Turist tanımı için renk kullanımı.

İçim alazlanıyordu (S.12)> alazlanmak;kızıllık > için alev alması= korku renk duygu tanımı için kullanılmıştır.

❅Yeşil yılan (S.23) Renk, yılanın zehirini çağrıştırıcı unsur olarak kullanılmıştır, > yılanın zehiri duygusal acıyı simgelemektedir. (Algı için algı.)

❅Zifir gece (S.25) > Renk gecenin betimlemesi için ışıksızlık olarak kullanılmıştır. Duygusallığa gönderme de yapar.

❅Gözün harı (S. …) > yangı> kızıl renk > Renk hem acı duygusunun anıştırılmasında hem gözün kararması anlamında kullanılmıştır.

❅Taze kesilmiş çam tahtası kızılı (S. 32) Renk gençlik kavramını anıştırmak için kullanılmıştır. “kesilmiş” ölüm kavramına gönderme yapar.

Zincirleme algı;S.27 Lüksün cızırdayan yanışı, uyku kuşunun geceyi dumanlaştıran sesi, yaz böceklerinin duyuverdiğimiz çığırtılarına Osman, yutuşundaki aceleyi, şapırtıyı da katarak yiyip eritti aşını..

Şu anda, sırada bu hikayenin parlayan noktalarından biri var karşımızda algının tam tersi durumuna bir örnek sunacağım. Gülme eyleminin, kaynak tarafından algısı farklıdır, karşı taraftan algısı farklıdır. Okur her ikisini de bilir. Çıkarsamamız; olup bitenler o kadar zor kabul edilebilirdir ki Durkadın ana çaresizce, insan olarak kınayarak, buruk güldüğünü düşünür. Oysa ağlamaktadır. Gülmeyle ağlama arasındaki o ince çizgide dururuz. Her iki kas hareketini de izler ve anlarız. Duygunun ters yöne doğru gülme > gülme yitimi > ağlama algıya şekilsel olarak bakmak istiyorum.

  Gülme, ağlama eyleminin kullanılışı

Algının duygu dile getirişi için ve aynı zamanda gücünü artırması için kullanışını sayfa 24’te okuruz.  “Yumuşadı fotoğrafın kâğıdı.”

Algı kanalı dokunma duyusudur. Gerçek özlemli nesneye dokunamadığından onun yerini almış olan fotoğraf kâğıdı nesnesidir. Fotoğraf gerçekte göz algısı için var edilmiştir. Ama burada özlemin doyurulması için dokunma nesnesine dönüşmüştür/yönlenmiştir. Bu haliyle özlem duygusunu dile getirir. Bir çember içine tutsak eder yazar okuru. Hangisi başlatandır? Bilmiyorum. Aynı cümle/anlatımın zaman unsuru olarak kullanımına daha önce değinmiştim.

Algıları konuştuktan sonra hikayenin tablolarına geçebileceğimizi düşünüyorum. Kuşkusuz yine çok ve bir o kadar da güzel tablolar keşfedeceksiniz. Benim seçtiklerim örnek niteliğinde, diğer tabloların hazzını tek başınıza yaşamanız için örnekler seçiyorum

S.35 “Bu gece ay var. Siz Çıbıcağa varana dek ışımaz. Gittiğiniz yerde görürsünüz. Bizim aya kati benzemez o göreceğiniz. İnsanların gürültüsü kirletir.”

“Babası Rumca konuşmasa bizim Hüseyin emmi bellersin öyle giyimli kesimli biri.” (S.29) İkili amaç vardır bu cümlede. Betimleme dışında hem toplumların karşılaştırılması (benzeşmesi aynı zamanda) hem yakınlık duygusunun dışa vurumudur.

S.14’ te arkeologların gidişinin anlatımı: “Giderlerken bize el salladılardı. Onların ardından ak taşlara bakadurmuştık.

S.18 Sabahtır, annesi Musa’ya çorba ısıtır, o yerken Zelha geçer görüş alanlarından ve Durkadın ana onu çağırır. Zelha anlatırılır.

Aynı sayfada Durkadın ananın ellerine bakarız bu tablonun bir yanında.

S.20’ de delikanlıların gidiş anı vardır.

Helalleştiler.

İskeleye varıp küçülene dek onları tek gözümle izlediydim.

Bende silinmezler, gurbetliğe çıkma günlerindeki halleriyle.

Sol gözüm görmez demiş miydim başta? (Körleştiği anla oğlunun gidişi anını belleğinde birleştirir.  Şöyle der” Sanırsın gözümün bebeği denize akıp gitti. Akdeniz’in tuzlu, yakan suyu şorladı bebeğimden içeriye. Güneşin tüm şavkı çatladı bebeğimde.” Burada gözün bebeğiyle Durkadının bebeği birdir.  “İki gözümü yumdum. Büyük büke varıp baktığımdaki koyulmuş deniz kuyularının eşi renkte karanlık çöküp durdu soluğuma.” Kör olma anıyla bu ayrı trajik bir tablodur 21. sayfada da devam eder, oğlunun gidişi tablosu iç içedir.

“Görmezliğini” anlatırken ayrıntılar girer görüntülere 21. sayfada tosbağayı anlatır. 23. sayfada “Musa’mı öbür yeniyetme civanları gurbetliğe taşıyan tekne, küçüldü, bebelerin yaptığı oyuksuz tahta kayıklara döndü” der.

S.25’ te Zenker Osman’ın geldiği akşam. Babası Halil Emmi “kötürüm gövdesini sopalarla askıya almaya çabalayıp ilerler”  Bu çok ayrıntılı, uzun bir tablodur. Duygu boyutu, çevre betimlemesi, tiplerin çizimleriyle karanlık içinde olmasına karşı renklerle doludur.

S.27 Osman yemek yiyor : “Lüksün cızırdayan yanışı, uyku kuşunun geceyi ılımanlaştıran sesi, yaz böceklerinin duyuverdiğimiz çığırtılarına Osman, yutuşundaki aceleyi, şapırtıyı da katarak yiyip eritti aşını.”

S.30’da Osman’ın anlattıklarından paniğe kapılan ve çaresiz kalan Durkadın’ın Tanrı’ya sığınışı tablosu çok görkemlidir. Okuma yazma bilmemesine karşın okuyacakmışçasına tüm ayrıntılarıyla kuran okumaya hazırlanır, abdest alır, bir köşeye çekilir ve kutsal kitabın harfleri üzerinden parmaklarını geçirir. Bu tablo hafif bir sis perdesi ardından seyredilir adeta öylesine mistik öylesine özel bir anlatımı vardır.

S.32’ de bir süngercinin ölümü. Bir delikanlının cesedinin evine getirilişi, köyün acısı, çocukluğunu bildikleri, evlatları gibi saydıkları bu süngercinin sonu vardır. 

Elbette hikayenin başında ve bitiminde sahilde ufku gözleyen Durkadın ananin içinde bulunduğu tablo.

Artık Durkadın anadan ayrılıyoruz, hikayenin sonu. Sözü edilen trajedinin okur üzerindeki etkisini artırır.  

“Adınız eş dediydin.

Gittiğin yerde bizleri söylemeye durunca karıştırırım kuşkusunda mısın? Ayrı adlara özenmek niye? Bizcileyin insandırlar demen yetmez mi?”

Burada bir büyülenme daha yaşarız. Yansımalı bir anlatımla, Durkadın ananın yas/korku/gerilim içinde olmasına karşın bir filozofa taş çıkartan yanını keşfederiz.

              Yansımalı anlatım

Durkadın ananın yanından ayrılırken, işlevsel, yapısal, estetik ve simgesel özellikleriyle tam bir okuma hazzı yaratan “Kanı Unutma” hikâyesinden ayrılıyoruz.  


[1] Füruzan – Lodoslar Kenti

[2] Selva oscura; cehennemin açıldığı karanlık orman

[3] Umberto Eco- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti

[4] Füruzan Diye Bir Öykü S. 53

[5] Füruzan Diye Bir Öykü S. 53

[6] Füruzan Diye Bir Öykü S.53

[7] Bir şeyin ruhunun boşlukta iki durum arasında asılı gibi durduğu an. R.Barthes.

[8] Çıkarımsal gezinti: Okurun öteki hikaye ve yaşam deneyimlerinden oluşan hikayenün devamına ilişkin tahminleri.  Umberto Eco-Anlatı Ormanında Altı Gezinti

[9]  Churchward, James; Kayıp Kıta Mu

[10] – Zimmer, Heinrich; Hint Sanatı ve Uygarlığı’nda Mitler ve Simgeler

[11] Mythic Astrology Liz Greene , Simon & Schuster Publication- The Lunation Cycle Dane Rudhyar, Aurora Press Publication

[12] Platon, Paracelsus, F. Schelling 

[13]  Zimmer, Heinrich; Hint Sanatı ve Uygarlığı’nda Mitler ve Simgeler

[14] R.Barthes tanımı.

Yarışmaların Yokuşları

Yeni öykü yarışmaları ve seçkilerle ilgili yokuşlar pardon koşullar açıklanmaya başlandı. Kış geldi, yaz ataleti bitti ya… Öykü yarışmalarının yazarla okurları buluşturmak için hayli iyi bir yol olduğunu kabul ederim. Yayıncı için de iyi bir tanıtım aracı olma özelliği taşır. Ödül alan yazarın bu nankör işle ilgili motivasyonu yükselir yeni yapıtlar için güç toplar. Çünkü hepimiz onaylanmak, okunmak, anımsanmak isteriz. Buraya kadar tamam.

Gelelim şartnamelere. Şartnamelerde sanki bir birinin kopyası gibi şu koşullara rastlarsınız, “daha önce hiç bir yerde yayımlanmamış” “ödüle başvuran eserlere herhangi bir telif ödenmez” ” eserlerin bedelsiz, süresiz, koşulsuz olarak ….. yayınevine/dergisine devredildiği kabul edilmiş sayılır.” Öykü seçkilerinde de bu sözcüklere çok rastlıyorum. Türkçesi şu; sen yaz gönder, biz birini bulup öyküleri bir araya getirip basalım, parasını onunla kırışalım. (Derleyene bile para verildiğinden kuşkuluyum ya.) Yarışmalardaki bu beklentiye ise bir açıklama bulmak imkansız. Sanırım yarışmalara katılmış olmak yazarın tesellisi olmak zorunda. Bu nasıl bir sömürü düzeni? Bir öykü yazmanın- kısa olması nedeniyle mi acaba- kolay olduğu kanısı mı var ki biz öykücüler, her katıldığımız yarışmaya, her dergiye, her internet sitesine taze, gıcır, yeni yumurtlanmış bir öykü göndermek zorundayız? Bu noktada şöyle düşünüyorum. Hiç bir yerde yayımlanmamış yapıtımı gönderdiğimde tümüyle karşı tarafın “sütüne” güvenmek zorundayım. Jüri üyelerinden biri konusunu beğenebilir, oradaki bir karakteri beğenebilir, biçemin ilgisini çekebilir… E, sonra? Başka yerde yer almadığı için o metnin bana aitliğini kanıtlamam da olanaksız. Zaten Türkiye’nin en “ünlü” yazar ve oyuncularından biri yakın zamanda bu işi yapmadı mı? Suat Derviş’ten uyarlanmış bir metni alıp tv dizisi yapmadı mı? Uyarlamayı yapan yazar sosyal medyada uzun uzun yazmadı mı? Sonuç ne oldu? Hiç! Benim de başıma geldi, ne yapabildim? Hiç!

Gelelim diğer konuya. Telif neden ödenmez? (Bastığımıza şükret!) Sanatın gelişmesini, güçlenmesini sözde herkes destekler de asıl yaratıcısı yazarların telifleri neden hiç bir zaman ödenmez? Grafikerine, dizgicisine, ciltçisine, taşıyan hamalına, nakliyeciye, dağıtıcıya daha bir çok kişinin emeği var kitap/dergi işinde herkesin parasını ver, yazarın telif hakkına gelince, bir dakika! Oyunlarda, dekorcusuna, ışıkçısına, salonu kiralayana, şoförüne kadar bir sürü insana para ver, yazarına gelince, bir dakika! Yıllar süren bir dakikalar…

Belli sürelerde ve koşullarda veya süresiz ve koşulsuz olarak eser haklarını yayıncıya devretmek… En acımasız olan da bu koşuldur… Aşçıya yemek yaptığı için para vermediği gibi, pişirdiği yemekten tatmasına bile izin vermeyen bir lokanta sahibini öyküsünü kurgulayalım… Son paragrafta aşçının ölümünü yazarız değil mi? Ama yazar ölmüyor arkadaş! Dokuz canlı o! Yarışmalar düzenleniyor, katılıyor, seçkiler yapılıyor, katılıyor, oyun yazıp gönderiyor, oynanıyor, tv dizisi oluyor, film oluyor, birileri kazanç kapısı olarak kullanıyor yazar ölmüyor!

Bu sorunlardan tek çıkış formülü sanırım basılmış kitap halinde eser kabulü ki bazı ciddi yarışmaların duyurularında kitap olması zorunluluğu var. Bu iyi gibi görünüyor. Ancak başka bir yokuşla karşılaşıyorsunuz: şu şu tarihler arasında basılmış olmalı… Hı evet, kitap eskiyen bir şey artık. Öyle bir iki yıl öncesinin kitabıyla yarışmaya katılmaca yok. Tam da bu noktada kitaplaştırılamayan dosyaların akıbeti gelmiyor mu aklınıza? (O üzgünüm, bunun için yapabileceğimiz bir şey yok. Yayınevlerine öyle çok, öyle niteliksiz dosyalar geliyor ki okumaya ne zaman ne sabır var… Herkes yazar olmak istiyor. Ama şöyle bir çözüm önerebiliriz, yazar katkı payını kabul ederseniz eğer…)

Bu sarmaldan çıkmak için yazarlar bir araya gelip edebiyat etkinlikleri düzenleyerek, internet siteleri kurarak, kişisel bloglarında emeklerini sömürülmeden okuruna ulaştırmaya çalışıyor. Ayrıca çaba harcayarak bu organizasyonlarda çalışıp, iş bölümü yapıyorlar. İnternet sitelerinde grafik bilgilerini kalemdaşları için bedelsiz kullanıma sunuyorlar. Böyle mi olmalı? Telifsiz, ödülsüz, karşılıksız yazmak akla uygun mu? Uygun uygun… Hâlâ yazıyoruz baksanıza…

Bir kara kedi, adı Zeytin

Bir evin bahçesinde bir anne kedi yakaladığı guguk kuşunu yavrularının önüne atmış, didiklemelerini izliyordu. Her renkten yavru vardı. İki de siyah. Biri sarı gözlüydü biri yeşil. Aralarındaki tek fark. Yeşil gözlü olan yalnız takılmayı seviyor olmalıydı ki hepsi yanıma gelmelerine rağmen o gidip bir köşede yalanmayı tercih etti. O sırada ev sahibi kadın çıktı bahçeye, dedim ki, “Şu siyah yavruyu alayım mı?” “Al al,”dedi neşeyle. “Sütten kesildiler zaten, anne de ben de doyurmaya çalışıyoruz. Artık avlanmayı öğreniyorlar.” Bana yüz göstermeyen siyah yavruyu kucakladım. İki avucuma ancak sığıyordu. Ama çişini yapmak için kumu aramak, yemek seçmek, yedikten sonra temizlenmek, istediği yerde uyumak, dama çıkmak seçeneklerini kendi iradesiyle seçiyordu. Hangimiz bir yere otursak kucağımıza atlayıp uyukluyor, ayaklarımız tutulana kadar kıpırdamadan onu izliyorduk. Sonra “sen kucakladın, şimdi sıra bende” diye paylaşıyorduk eşimle.

Zeytin, 12 yıl önce girdiği yaşamımızın her gününü paylaştı bizimle. Çalımlı, özgür ruhlu, canı isterse kendini sevdiren, yıkanmaktan nefret eden, oyuncu bir bebiş… Ellerimiz tırmık içinde kalmıştı ama olsun. Onunla oynamak çok zevkliydi. Bizimle birlikte dört eve taşındı. Her keresinde yeni evi yadırgadı ve bize kızdı. Selde odada kapalı kaldığında giysi dolabının üstüne tırmanıp ben onu alana kadar ortalığı ayağa kaldırdı. Sonra bütün gün-o ele avuca sığmaz şeytan- yeleğimin içinde hiç kıpırdamadan benimle birlikte oradan oraya gezdi. Bahçeli evlerde ilk zamanlar onu tasmayla gezdirip alışmasını sağladık. Tasmalıyken havada uçan guguk kuşunu kapıp yemeğe kalkışınca eşim ağzından aldı. Bir panterin minyatürü gibiydi. Ağaçlarda damlarda gezmeye bayılır, yağmurda bile üstünü ıslatmadan eve gelirdi. Titiz dişi… Bebekken alıştığı, yoga matımı kemirip çiğnemeyi uzun yıllar bırakmadı. Şimdi sabahları spor yaparken o tırmık izleri, diş izleri içimi burkuyor.

On iki yılımızı paylaştık Zeytin seninle. Babür Abi gelince onu öyle kıskandın ki hasta oldun. İyileştirene kadar yıllarca uğraştık. Ama Babür Abi’yi hiç sevmedin. Kıhlamaktan, hırlamaktan hiç vaz geçmedin. Tabağına su kabına yaklaştırmadın. Yatakta ayak ucumuzda uyurken onun kapının eşiğinden girmesine bile izin vermedin. O da kapı arkasında yerde yattı. Sana saygı duyuyordu. Çünkü annesini hiç hatırlamıyordu. Kendi cinsinden tanıdığı ilk kedi sendin. Senin iki mislin olduğunda bile senden korkuyor muydu, saygı mı duyuyordu bilinmez sözünü dinliyordu. Ona mama yemeyi kumu kullanmayı öğrettin. Ama suyunu paylaşmadığından mı, huyu mu öyleydi, Babür Abi musluktan içmekten hiç vaz geçmedi. Banyo günleri onun bağırtısını duyduğunda yardıma geliyordun ama hiç sevgi gösterdiğini görmedik.

Sonra yine hastalandın. Ağzındaki kist yüzünden yemek yiyemez oldun. İlaçlarını içmedin. Zayıfladın, güçten düştün. O güzelim siyah tüylerin parlamaz oldu. Veteriner bile umudunu kesti, uyutalım dedi. Tüm dişlerin düştü… Kıyamadık sana Zeytin. İyi ki de o kararı vermemişiz. Dört yıl daha bizimle oldun. Huysuz ve akıllı kız. Sonra hastalık mı geri geldi, yaşlılık mı kuşattı seni? Yavaşladın. Zaten zamanını çoğunlukla benim yanımda evde geçirirdin, hiç çıkmaz oldun. Vücut sıvılarını kontrol edemediğin gün anladık ayrılığın yaklaştığını. Pencerenin önünde oturmaktan da vaz geçtin. Ve uzandın boylu boyunca yalnızca süt içebildin… An geldi süt de içemedin… Gözlerini açıp kapatmaya kadar indirgedin kıpırtılarını. Sonra bir baktım kapatmıyorsun… O güzelim yeşil gözler kıpırtısız… Şimdi yağmur yağıyor pencerenin önünde sen artık yoksun. Kalbimizde uyuyorsun.

DEDEKTİF DERGİ 58. SAYISIYLA YAYINDA

Suçların yalnızca kağıtlarda kaldığı bir dünya dileğiyle…

Benim de yazarları arasında olmaktan sevgi ve heyecan duyduğum Dedektif Dergi yeni sayısını paylaşıma açtı.

Tanıtım yazısını aşağıya alıyorum.

58.sayımızda yine çok değerli isimlerle röportajlar yaptık. Emel Aslan’ın Armağan Tunaboylu ile Ramazan Atlen’in Çağatay Yaşmut ile Gamze Yayık’ın, Polisiye Ekranı köşesiyle dergimize renk katan Aytaç Kara ile yaptığı keyifli söyleşileri kaçırmayın! Bu sayımızda Serap Gökalp, İhsan Cihangir, Rıdvan Adıyaman, Derin Gezmiş, Muhammed Selman Anasal, Aslıhan Kocabal ve Tuğba Turan öyküleriyle sayfalarımızda yerini aldı. Edgar Wallace’ın Çapkın Avcı öyküsünü Benan Eres çevirdi.
Aytaç Kara, Polisiye Ekranı’yla, Tuğba Turan dizi tanıtım yazısıyla, Bülent Tunga Yılmaz ve Ramazan Atlen makaleleriyle 58.sayımıza katkıda bulundular.
Gencoy Sümer hocamız Ters Köşe’sinde yakınlarda kaybettiğimiz usta bir kalemi, Pınar Kür’ü anlatıyor.
Yeşim Yörük, Benim Kitaplığımdan köşesiyle yeniden sizlerle.
Kitap Kulübü üyelerimiz bu sayı David Foley’in Ölümcül Oyun isimli tiyatro oyununu okudular ve tartıştılar.
Bu yaz yayımlanmış polisiye kitapları merak edenler Yeni Çıkan Polisiyeler yazısında, bu yaz polisiye yazarlarının ne okuduğunu merak edenleri de Dinçer Batırbek’in soruşturmasında aradıklarını bulacaklar.
Keyifle okuyun!

Dergi linkini buradan paylaşıyorum. https://dedektifdergi.com/dedektif-dergi-58-sayi/

Polisiye, suç, gerilim temalarına ilişkin öyküden yazar söyleşisine, kitap önerilerine kadar dopdolu yeni bir sayı okurlarını bekliyor. Dergimizin Kitap Kulübü olarak bu ay tadına doyamadığımız bir polisiye oyun okuduk ve konuştuk. Davit Foley’in Ölümcül Oyun’u. Emel Aslan’ın nefis çevirisiyle. Meraklısına linkini buraya bırakıyorum.

https://dedektifdergi.com/dedektif-dergi-kitap-kulubunde-bu-sayi-olumcul-oyun/

Yazdıklarımızı size ulaştıran teknik ekibimiz yine harikalar yaratmış göreceksiniz.

Dileğimi tekrarlıyorum: Suçların yalnızca kağıtlarda kaldığı bir dünya dileğiyle…

Serap Gökalp