ON DAKİKALIK FİNAL

Çok değil on yıl geri gidebilseydin… Ardına dek açık balkon kapısıyla mehtabı kucaklamak için bekleyen bağrı yanık bir delikanlı(!) olmazdı şimdi ev. İçine giren sokak ışıkları yüreğine çökmüş sana çarpıp tuzla buz olmazdı…

Ağır ve nemli bir güneş, denizi taşırmak üzereydi, sen o koltuğa oturduğunda. Şimdi, gece… On yıl önce yavru bir kedinin miyavlamalarının batıp çıktığı, bu siyah saten yorganın seni neden uyutmadığını aklına bile getirmez, kızmaz ve öteki uykuları kıskanmazdın…

Buğulu zarafetiyle yolu kıvrılıp gelsin diye Mehtap, açık kollarına atılsın diye beklemezdin. Saat ayaklarını sürüyor koridorda, bak.

Daire kapısı sessizce kapandı. Koridorda ışık yandı. Mehtap geldi…

– Ruhun azgın atları dörtnala giderken bedeninkilerin yarışı terk etmesini kınıyorum, dedi adam, geceye doğru. Bu durumda öndeki atların koşmasının bir anlamı olmadığı gibi yarışı bırakanlara da söz geçiremez oluyorlar. O zaman öyle üzülüyorlar ki… Kaçıp gitmeyi istiyorlar. Belki bu yüzden ölünüyordur.

Söylenenleri ruhun bedeni bıkkınlık nedeniyle terk edişi olarak değil, kaçıp gitmek isteyenin eceli gelmiştir, şeklinde yorumlayan Mehtap tedirgin oldu. Çünkü bu cümle ona göre aynı zamanda “nerede kaldın ve neredeydin” anlamını da yüklemişti. Adam bunları bütün bir gece taş gibi oturup, onu beklediği koltuktan yine kıpır-damadan söylemişti. Oysa fırlayıp sarılmak, vücudunu bastırmak, canını acıtarak okşamak istiyordu, öyle özlemişti kadını. Tüm gece boyu kızmış, merak etmiş, hoş görmüş ve kinlenmişti.

Karşılıksız kalan cümleler, perdeleri ardına dek açık kirli cama yapıştı kaldı. Bekledikçe yavaşça kararıp leke-ye dönüşüyordu. Sonunda Mehtap gelip adamın karşısında durdu, bakışlarında gerçeği duymak istemeyen titremeyi gördü. Yaşlılık gözlerini küçültmüş, rengini bulanıklaştırmıştı. Çoğu kere sevimsiz ve sadist bir anlatımı olan bu gözler, şu an “bana yalan söyle” diye bağırıyordu. Kadının üstündeki gece mavisi, kırmızı beyaz çiçek de-senli elbiseye saldırganca baktı. İp askılar yüzünden vücudunun üst yarısı çıplak gibi geliyordu adama.

– Biraz eğlendim, dedi Mehtap tek kaşı kalkık.

Onun masa örtüsünün kenarıyla oynamasının sıradan ve dalgınlıkla değil, gözlerini kaçırma çabası olduğunu biliyordu adam.

– Bütün gece seni bekledim, dedi pencereden dışarı bakarak. Bu gece ben bekledikçe, önünde secde edilesi güzelliğiyle Mehtap yakamozlar arasında yattı durdu ama.

Yavru kedi susmak bilmiyordu. Bir an kulak kesildi kadın; sesler kendini acındırma mı içeriyor diye. Hayır, kedinin ve adamın sesi, yalnızca açlık ve hayal kırıklığıydı. Hayal kırıklığı… Mehtap, kulaklarını tıkamak, kaçıp gitmek ya da onları susturmak istiyordu. Açlığa çare bula-bilirdiniz ama hayal kırıklığı… Adamın göz bebeklerinde o azgın atları gördü. Sessizce bekleşiyorlar ve etrafı kolaçan ediyorlardı. Tenleri huzursuzca seğiriyordu. Meh-tap sustu. Yakamozlar çok fazla gürültü yapıyordu.

– Balık istiyordun, gidip aldım akşamüstü, dedi adam, bakışlarıyla ilgisi olmayan bir sesle. Seninle bir akşam yemeğini hayal etmekle mi yetinirdim?

– Paramız bitti demiştin, dedi kadın irkilerek.

– Kiradan harcadım. Evi genç bir sevgili için çekici kılmak gerek. Başka türlüsü olmuyor artık.

– Ama… Şimdi ne yapacağız?

Kadın söylenenin bir parçasını öne çıkarmayı yeğledi. Diğer parçaya verilecek yanıtla konuşma nereye giderse gitsin onu haksız kılacaktı çünkü. Adam balıkçıya temizlettiğini ve nasıl pişirdiğini söylüyordu, yaranmaya çalışı-yordu. Sevgisi bir reddedişle karşılanmaya başladığından beri bu tutumu geliştirmişti. Yada giderek daha hızlı yaşlanıyor olduğundan birilerinin acımasına daha çok gerek-siniyordu.

– Sonbaharda rastlantıyla canlı kalmış bir sivrisinek önüne geleni iğneliyor, dedi sonra adam yavaşça. Her-kesin canı yanıyor ama sineğin fazla zamanının kalmadığını da biliyorlar. Gaddar bir sabır gösteriyorlar. Sonunu bildiğin konuda sabır göstermen uygunsuzdur oysa…

– Kaç yaşında? dedi kadın, göz kapaklarını küçümsemeyle yarı kapatmıştı.

– Kaç zamandır ölüme koşuyor, demek istiyorsun.

– Kaç zamandır ölümden kaçıyor, demek istiyorum, dedi acımasızca. O böyle deyince adamın yüksek bir yer-den düşercesine başı döndü, sustu. Ruhumun atları, vara-cağı yeri biliyor bilmesine de neden koştuklarını bilmiyorlar, asıl mesele bu.

– Özür dilerim.

– Önemli değil yavrum, dedi adam hayal kırıklığıyla Ah ne olurdu, o yaştan bu yaşa, bir küpten ötekine aktarılan yaşamda, her keresinde biraz daha tortuyla ayrılmasaydık. Sonunda; arı su batağa dönüşüyor, bak. Taşıdıkları yüzünden akamaz oluyor.

Şimdi de kadın sessizdi. Susmakla kendisini fırlattığı uzaklığı, uzaklığın yarattığı olanaksızlığı duyumsadı adam. Gözlerini yakalarsa ulaşabileceğini sanıp baktı; yabani otlar arasındaki yarı yıkık bir ev bakışıyla. Mehtap çok uzaklardaydı…

– Özgür bir kadınsın, önemli değil, dedi kırık.

– Cam fanus içinde yanmakta olan çılgın bir ateş kadar özgür, dedi kadın, çarpıkça gülümsedi.

– Odunundan kaçmak isteyen alevin didinmesi, dedi adam alayla ve acımasızca.

Bu kadını tümden sinirlendirdi.

– Odun mu?! Kör korlar! diye tersledi tükürür gibi.

Bir yaştan sonra diz eklemlerini kırmak mümkün ol-muyor muydu, üşeniliyor muydu? Bu pek önemli değildi gerçekte. Önemli olan yürüyüşteki canlılık ve ışıltının yok olmasıydı. Artık bacaklarını pergel gibi açıp eklemleri üzerinde yaylanması söz konusu değildi. O erkek, geri dönmemek üzere yaşamlarından çıkıp gitmiş, yerine bunu bırakmıştı. Adam, salata malzemelerini sirkeli suda bıraktığı için gevşemiş olduklarını söylerken, kadın onun gevşek kaslarını düşünüyordu, cümlesinin ancak sonunu duydu. “… atarsın” Güldü, takma dişleri kendi dişlerinden farksızdı ama kadın biliyordu takma olduklarını. Can sıkıcı olan buydu işte. Şahane bir erkekti tanıştıklarında. Erken beyazlaşmış saçları Rene Magritte bulutlarını çağrıştırdığından mı nedir, ilk olarak kendini savunmak durumunda hissetmemişti. İyi kalpli bulut, kızı kucaklarken –nasıl dese- on metre çapında bir alanın içinde rahatsızlık verici bir şey giremezdi herhalde, ona öyle geliyordu. Çünkü o, annesinin her zaman gözlerinin aklarını göstererek anlattığı, kızlara kötü kötü şeyler yapan erkeklerin, kulak kepçesinin gerisinde bitivermesinden yorulmuştu. Nefesleri tişörtlerinin yıkama talimatı etiketini kıpırdatacak kadar yaklaşıyor, aklını alıyorlardı. İyi kalpli bulutun, yanık tenli vücudu gevşememişti ve elleri çelik gibiydi o zamanlar.

– Seni çok sevdiğimi biliyordun değil mi? dedi kadın özür dilercesine. Uzun yıllar önce yirmi yaş fark önem-sizdi.

– Elbette, dedi adam. Açık bir yara gibi sevgi bekleyen yeni yetme çağını bilmez miyim? Ama ne demiş Bedri Rahmi? “Aramızda tam yirmi beş yaz, yirmi beş kış, yir-mi beş bahar, yirmi beş uçurum. Ne öpücükle dolar ne şarapla biliyorum.” Yaralar kapanıyor ama uçurumlar büyüyor…

– Balıkları pişirdin mi?

Duygulardan yiyeceklere bu keskin dönüş adamın canını iyiden iyiye sıkmıştı.

– Pişirdim. Şarap verir misin oradan?

– Balıkçıdaydın demek…

Daha önceden açılmış şişenin mantarını çıkardı, şarabı bardağa boşalttı, oyalanarak.

– Ben aradım seni gecikeceğim, demek için.

Aramamıştı. Aramış olsa ve konuşmuş olsalar kadını eve gelmeye ikna edeceğini ikisi de biliyordu. Kadehini doldurdu, adam şişeyi de istedi bir el hareketiyle. Bu küçük hareket birkaç saat önce, her telefona uzanışında bileğini yakalayan, gel, diyen parmakları anımsattı kadına. Yarı aydınlıkta terli, tüyleri parlayan o hoyrat kolu, telefonu hemen ve boyun eğişle bırakan kendi elini, bir fotoğraf karesi gibi gördü yine. Sonra terli avuç içinin teninde kayışı, önemini yitiren ayrıntılar. İrkildi.

– Ben eski bir arkadaşımla yemek yedim. Hayır di-yemedim.

Şimdi, şu anda onu hiçbir zaman sevmediği kadar sevdiğini düşündü yaşlı adam. Ama hiç de bu kadar iğrenmemişti. Titredi. Kinlenmişti. Ayrılık duygusu ve tiksinti tüm beynini kaplamıştı.

– Beni terk eden Pandemos’un şerefine! İnsan yaşlandıkça Uranios’la doluyor kaçınılmaz olarak!

Kadın artık masa örtüsüyle falan oynamıyordu. Onun çene kemiğinin kulağıyla birleştiği noktaya bakınca adamın içini çaresizlik kapladı. Kıvrımların, senin tuzakla-rın, nasıl zevk çanaklarıdır, bilmez miyim?

– Boğulacağını bile bile bu çanaklara atlanır mı? diye homurdandı ve ona uzandı. Kadın irkildi, ıslak bir giysiden kurtulmak istercesine baktı. Bu bakış yeni bir kırgınlık yarattı adamda, giderek hırçınlaştı, öç duygusu kapladı benliğini. Eline geçirdiği herhangi bir şeyle oracıkta öldürüvermek onu! İçten bile değildi. Sarhoştu kadın, kolay olurdu. Duraksadı. Kafası yamulmuş, saçları kanla kemiklerine yapışmış görüntüyü, kolundan tutup az önce yürüdüğü hole, evin çıkışına, sokağa, sürüklesem… Arkamızda kan, beyin, kemik parçacıklarından bir iz… Çöp bidonunun oraya bırakırım, çöpçüler alır.

Bu güzel yüzün şekilsiz bir kitleye dönüşmesi, bedenin seğirip kalmasına dayanamayacağını anladı. Kendi canı acımış gibi hissetti. Birbirlerini öyle çok severlerdi ki… Eskiden. Olsun. Onu bağışladı, öfke yavaş yavaş bedenini terk etti sanki. Şarap içmeyi sürdürdü.

Kadın onun küçük camsı ihtiyar gözlerindeki öfkeyi gördü. Sonra rüzgâra kapılmış bulut olup gidişini… Bu değişimi yaşlılık ve güçsüzlük olarak açıkladı kendine. Ayrıca yenmeyen akşam yemeğinin yarattığı boşluğa, hazırlıkların çırpıntılı bekleyişine karşılık ağır damlayan zamanın zehire dönüşmesine… Beklenenin, umarsız bir alkol kılıfıyla kaplı olarak sabaha karşı kapıdan girişini, oturduğu berjer koltukta soğukkanlılıkla karşılaması öyle herkesin becerebileceği bir şey değildi. Artık birbirlerine bakmıyorlardı. Adam şarabının son yudumunu içerken;

– Yapılacak ne var ki? diye sordu önünde secde etmiş şarap şişesine. Şimdi oturmuş ölmeyi beklerken başka ne beklenebilir ki? Genç bir kızın hayran olduğu, sığındığı, tutuşturduğu bir adamın son cızırtıları… Olsa olsa kör kor ha? Ve cam bir fanusun altındaki ateş.

Yavru kedinin susmasını beklemezdin. Gecenin bitmesine ve Mehtap uyumak istiyor diye bu denli öfkelenmezdin… Bu bedende yaşlanmazdın…

Balkon kapısı ve pencereler hâlâ açıktı. Saat koridorda koşmaya başlamıştı.

– Rüzgâr söylüyor şimdi o yerde bizim eski şarkımızı, dedi adam. Vazgeç, söyleme artık, hatırlatma mazideki halimizi!

– Şiir mi bu? dedi Mehtap.

Bu son sözleri oldu.

– Bir duygu, bir şarkı ve bir ortaya koyuş biçimi!

Nefes nefese kendini koltuğa bıraktı. Balkon kapısının kanatları ve kadının ağzı aynı biçimde açık duruyordu şimdi. Yalnızca on dakika sürmüştü, yaşamının finali …

Published by

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

serapgokalp

Bursa doğumlu. Bir süre devlet memurluğu yaptı, istifa ederek otomotiv, gıda, tekstil, çelik, inşaat sektörlerinde değişik görevlerde çalıştı. İlk öyküsü Edebiyat-81 dergisinde 1983 yılında, daha sonra Yeni Olgu, Kıyı, Öner Sanat, Karşı, Yaklaşım, Yazko, Papirus, Agora, Türk Dili dergilerinde yayınlandı. Sonraki yıllarda; İle Dergisi, Patika Dergisi, Anafilya, Havuz, Öykü Teknesi, Sözcükler, Notos, Kurşun Kalem, Kar, Dünyanın Öyküsü, Kitaplık, Gösteri dergilerinde öyküleri, inceleme yazları yer aldı. İlk öykü dosyası Böcek Cinayetleri’dir. Ancak yayıncı tarafından yıllarca bekletilip basılmadığı için dosyayı geri almış ve imha etmiştir. İkinci dosyası Astak Kum Saatinde Akarken adlı kitabı, 2002 yılında Sistem Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Otuz sekiz yeni öyküsü 267 sayfalık bu ilk kitapta yer aldı. İkinci kitabı Kulak Misafiri, 2009 yılında Pupa Yayıncılık tarafından basıldı. Ödüllü öykülerinin yer aldığı bu kitabı Orhan Kemal Ödüllü üçüncü kitabı Tuz Saraylar izledi. 2010 yılında İlya Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Dördüncü kitabı Pirana Kahkahaları 2017 yılında Kanguru Yayınları tarafından yayımlandı. Kişisel kitapları dışında Anlatılan Bizim Hikâyelerimiz, Çığlık, Mübadele Öyküleri, Öykü Dostluğu, Kadınların Ruh Acıları, Öyküden Çıktım Yola-252 Yazardan Minimal Öyküler, Gurbet (Almanya, Gökyüzü Yayınevi Seçkisi) Tanzimattan Günümüze Rumeli Motifli Öyküler seçkilerinde öyküleri yer aldı. Kadın Yazarlar Derneği Yayını, Kadınlar Edebiyatla Buluşuyor adlı projede öykü atölyeleri düzenleyerek aynı adlı yapıtta ve yine Kadın Yazarlar Derneği Yayını olan Söz Kesmek, Kına Yakmak, Nikah Kıymak adlı kitapta incelemeleri, yayınlandı. Öykü kitapları dışında Kalp Krizi, Bu Gece Uyku Yok Çünkü ve Buket Başaran Akkaya ile ortak oyunlaştırdıkları İki Çığlık, İki Türkü, Bir Ağıt adlı oyunları bulunuyor. Serap Gökalp’in bir öyküsünden oyunlaştırılan bu oyun Devlet Tiyatrolarına kabul edildi. Çalışmalarından Fadime Hanımın Işığı adlı öyküsü Petrol İş Sendikası – Kadın Öyküler Yarışmasında 2007 birinciliğini, Sisin İzi adlı öyküsü, Madenci Öyküleri Yarışması 2007 ikinciliğini, 16/24 Vardiyası adlı öyküsü, Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması 2007 üçüncülüğünü kazanmıştır. 2009 yılında Tuz Saraylar adlı dosya ile katıldığı öyküleri Orhan Kemal Ödülü ikinciliğini almıştır. Metin incelemelerini dergilerde, internet edebiyat siteleri ve edebiyat etkinliklerinde, paylaşmaktadır. Halen ÇYDD Bodrum şubesinde gönüllü olarak çalışmakta öykü atölyeleri düzenlemektedır.

Yorum bırakın