Kendilerini dükkândan içeri attılar. Sarışın, güler yüzlü, yakışıklı genç adamla, altı yaşındaki sarışın oğlan çocuğu. Genç adam başıyla zarif bir işaret yaparak çocuğa koltuğu işaret etti.
“İnanılmaz sıcak var,” dedi satıcıya gönül alıcı bir sesle, klimaya, dükkâna geniş geniş baktı. Satıcı da gülümseyerek soğuk bir şeyler içerler mi, diye bu sevimli davranışı yanıtlamak istedi.
Müşteri, çocuk ve kendisi için birer küçük boy su istedi. Çocuk, genç adamın kulağına eğilip;
“Artık çikolatamı yiyebilir miyim?” diye terbiyelice sordu.
Genç adam büyük bir sevecenlikle; “elbette yiyebileceğini” fısıldadı. Okul çantasını birlikte açtılar. Büyük çikolata paketini ise çocuk kendi açmak istedi. Satıcı onların bu kibarlık ve görgülülük tablosunu sabır ve gıptayla izledi. Genç adam hayli pahalı kameraları işaret ederek, istediği teknik özellikleri saydı. Sözün arasında adının Yalçın olduğunu söyledi, hararetle satıcının yumuşak mı yumuşak elini silkeleyerek. Tanımına uyanların pırıl pırıl cam tezgâhın üzerine dizilmesini izleyerek konuşmaya başladı. Az sonra kahveci çırağı siparişleri getirdi. Genç adam üç şişe su aldı. Birini çikolata yiyen çocuğun yanındaki sehpaya bıraktı, iki tanesini kendi yanına koydu. Yüzü yine o kibar gülümsemeyle aydınlanarak ikinci su şişesini karısı için aldığını, karısının hamile olduğunu, otoparkta arabada beklemeyi tercih ettiğini…
“Keşke hanımefendi de gelseydi de burada serinde otursaydı” dedi Satıcı.
“Bugün gereğinden fazla ayakta kaldı zaten. Son alışverişler. Kamerayı da bu yüzden alıyoruz.”
Cümlesinin sonunda sesini alçaltmış, gözünün kuyruğuyla, kendinden geçmiş çikolatasını yiyen oğlana bakmıştı. Satıcı bunu kıskanıyor, duymasın, bakışı olarak yorumlayıp anlayışla gülümsedi.
“Başta biraz zorluk oluyor ama zamanla alışıyorlar, kaygılanmayın, bizim de iki tane,” diye teselli etti.
“Sağ olun,” dedi adam yüreğine su serpilmişti, kaşlarını kaldırdı; “Kaç taksit yapabiliyoruz?”
“Altı veya yedi.”
Bu çok iyiydi. Müşteri tezgâhın üzerindeki hesap makinesini alıp birtakım hesaplar yaptı. Sonra bir de cep telefonu gösterip ikisi olması halinde fiyatların nasıl olacağını sordu. Tekrar çekişerek pazarlık yapıldı. Ne şekilde ödenebileceği tartışıldı. “Tamam” dedi genç adam. “Karıma doğum hediyesi takı alacağıma cep telefonu alayım daha iyi. Sizce de öyle değil mi?”
Valla satıcı ısrarlı olmak istemiyordu ama böyle bir hediye çok çok daha iyi olmalıydı elbette. “Tamam” dedi genç adam. “Ama oğlanla beş dakika ilgilenirseniz, bir koşu gösterip geleyim, bunlardan istiyordu ama emin olmak istiyorum.”
“Ne demek?” dedi satıcı. “Zaten bir ziyanı yok, yerinden bile kıpırdamadı baktım da…”
Genç adam kamerayı, cep telefonunu ve bir şişe suyu alıp çıktı. Satıcı yayılmış malzemeleri dikkatle yerlerine yerleştirdi, tezgâha cam silici fıslatıp güzelce sildi. Yaptığı hesabı tekrar gözden geçirirken küçük çocuk çikolatasını bitirdi. Yapışmasın diye tüm parmaklarını yelpaze yapıp açarak;
“Ellerim battı,” dedi.
Satıcı, onu dikkatle bileğinden kavrayarak arka taraftaki tuvalete götürdü. Çocuk kendini kuyruğundan tutulup taşınan bir fare gibi hissetti. Adam fareye ellerini burada yıkayabileceğini söyledi.
“Bak bu da sabun makinesi” dedi.
“Biliyorum” diye yüzüne ters ters baktı oğlan.
Satıcı tezgâhın başına döndü. Babası henüz gelmemişti. Toz bezini alıp gözüne takılan yerleri silerek oyalandı. On dakika da bu işle ilgilendi ve sonra saatine bakıp çocuğun elini yıkamış olması gerektiğini düşündü. Hayır, çocuk on beş dakikadır tuvaletteydi. Babası gideli ise yarım saat olmuştu. Tuvalet kapısını tıklattı.
“Efendim?” dedi çocuk.
“Ellerimizi yıkadık mı?”
“Eveeeet!” dedi çocuk neşeyle.
“E, daha çıkmıyor muyuz?”
“Hayııır!” dedi aynı neşeyle.
“Hayır mı? Niye?”
Kapıyı açtı. Çocuk bir meşrubat kasasını lavabonun önüne çekip üstüne çıkmış, lavaboyu tıkamış, içine su doldurmuştu. Başını lavaboya sokup çıkararak havuzculuk oynuyordu. Yerler ıslanmış, sabun kabı yerinden kopup düşmüş, içindeki sıvı sabunlardan altın rengi bir derecik lacivert karoların üzerine yayılmıştı. Adam çocuğun halini görünce şaşkınlıktan ne yapacağını bilemezken kaygan sıvıya bastı. Ayakları yerden kesildi. Düştüğü yerdeki kalorifer peteğine başını fena halde vurdu. Çocuk bunları meşrubat sandığının üstünden, saçlarından, okul önlüğünün eteklerinden sular akarken şaşkınlıkla izliyordu. Islak saçlarını avucunun içiyle bastırıp aynaya bir kere daha baktı ve “geçmiş olsun” dedi küçük bir sesle. Adamı çelmeleyip düşürmüşçesine sorumluluk hissediyor ve utanıyordu. Satıcı dikkatle kalktı, sabunlu yerlere basmamaya özen göstererek onu koltuk altlarından tutup tuvaletten çıkardı. İkisi de perişan görünüyordu. Çocuğu sertçe koltuğa oturttu.
“Beğendin mi yaptığını köftehor! Şimdi babana ne cevap vereceğiz bakalım?”
“Ne oldu Yaşar Ağabey?”
Kahveci çırağı boşları almaya gelmişti. Satıcı dertlenecek biri bulduğuna sevinip,
“Bu velet ellerini yıkamak için tuvalete girdi, ama orada ne işler becermiş gör! Ben de sabuna basıp kaydım.” Ağrısını anımsadı. “Bak bakayım kafamda bir şey var mı?”
Kahveci çırağı askılı tepsisini bir kenara bıraktı, dikkatlice inceledi. Neyse ki geçmiş olsundu. Bir süre kendi aralarında konuşurlarken çocuk bağırdı.
“Üf ya! Hani babam gelecekti?!”
“Gelecek oğlum, Şimdi Avni Ağabeyin otoparka gidip bakıverir. Hangi otoparkta arabanız, çakıllı da mı, yoksa yerleri beton olanda mı?”
Çocuk küsmüştü, omuzlarını silkip kaşlarını çattı.
“Bilmiyorum,” dedi.
“Avni koş, ikisine de bak gel.”
Avni’nin gitmesiyle gelmesi bir oldu.
“Nasıl yani?!” diye bağırdı Yaşar Ağbisi onun yüzüne yüzüne, üstelik işini bırakmış ona yardım etmişken.
“İçinde hamile bir bayanın oturduğu bir araba… Hani az önce su getirdin ya Avni! Şu çocuğun babasını diyorum yaaa! Gördün ya!”
Küçük çocuk hâlâ küskün ama ilgi çekmeyi de isteyerek,
“Bizim arabamız yok bi kere” dedi.
“Yok mu?”
Çocuk bu bakış yüzünden satıcının yuvalarından fırlayan gözlerinin gelip omzunun üstüne konduğunu düşündü.
“Neyle geldiniz buraya peki?”
İntikamcı bir sesle, “Yürüyerek.”
“Annen de mi yürüdü?”
“Yoo, annem yürüyemez ki!”
“Karnında bebekle tabi ki yürü…”
“Annemin karnında bebek yok!”
Yaşar Bey, soğukkanlılıkla konuyu baştan alması gerektiğini düşündü.
“Adın neydi senin Amcam?”
“Atakan.”
“Atakan, siz babanla yürüyüp nereden geldiniz amcacım?”
Atakan gülmeye başladı;
“O benim babam değil ki, akıllım”
“Neyin oluyor peki?”
Çocuk büyük bir sabır gösteriyormuşçasına iç geçirdi. Yetişkin olduğunu hissediyordu şimdi. Öteki yetişkinlere lâf anlatmak çok zor oluyordu bazen. Kendini onayladı; kesinlikle zor oluyor. Avucunu açıp işaret parmağını tuttu;
“Ben okuldaydım.” dedi. “Bu abi geldi, babamın beni çağırdığını, ben kendisiyle gidersem babama götüreceğini söyledi.” İkinci parmağını tuttu, “Çikolatayı çantama koydu, usulca babamı beklerken yiyebileceğimi söyledi.” Üçüncü parmağını tuttu, “Ama bu dükkânda küçük bir işi olduğunu, sakın lâfâ karışmadan uslu oturursam babamın geleceğini söyledi.” Serçe parmağını tuttu, “Babam ne zaman gelecek?”
Yaşar Bey’in başı-vurduğu yer-birden ağrımaya başladı.
Avni, “Senin baban kim ağ’bicim?” dedi kaşlarını çatıp ona ahbapça yaklaşarak.
Çocuk, “Uğur Bey.”
Avni, “Seni buraya getiren kim ağ’bicim?”
Çocuk, “Bilmiyorum ki.”
Avni, “Babanın arkadaşı mı?”
Çocuk, “Evet.”
Avni, “Kim olduğunu bilmiyorum dedin.”
Çocuk, “Tabi ki de bilmiyorum. Ben babanın arkadaşıyım, dedi yalnızca.”
Avni, ellerini beline koydu, “Ağbi bu iş kötü mü, bana mı öyle geliyor?”
-o-
