Yarışmaların Yokuşları

Yeni öykü yarışmaları ve seçkilerle ilgili yokuşlar pardon koşullar açıklanmaya başlandı. Kış geldi, yaz ataleti bitti ya… Öykü yarışmalarının yazarla okurları buluşturmak için hayli iyi bir yol olduğunu kabul ederim. Yayıncı için de iyi bir tanıtım aracı olma özelliği taşır. Ödül alan yazarın bu nankör işle ilgili motivasyonu yükselir yeni yapıtlar için güç toplar. Çünkü hepimiz onaylanmak, okunmak, anımsanmak isteriz. Buraya kadar tamam.

Gelelim şartnamelere. Şartnamelerde sanki bir birinin kopyası gibi şu koşullara rastlarsınız, “daha önce hiç bir yerde yayımlanmamış” “ödüle başvuran eserlere herhangi bir telif ödenmez” ” eserlerin bedelsiz, süresiz, koşulsuz olarak ….. yayınevine/dergisine devredildiği kabul edilmiş sayılır.” Öykü seçkilerinde de bu sözcüklere çok rastlıyorum. Türkçesi şu; sen yaz gönder, biz birini bulup öyküleri bir araya getirip basalım, parasını onunla kırışalım. (Derleyene bile para verildiğinden kuşkuluyum ya.) Yarışmalardaki bu beklentiye ise bir açıklama bulmak imkansız. Sanırım yarışmalara katılmış olmak yazarın tesellisi olmak zorunda. Bu nasıl bir sömürü düzeni? Bir öykü yazmanın- kısa olması nedeniyle mi acaba- kolay olduğu kanısı mı var ki biz öykücüler, her katıldığımız yarışmaya, her dergiye, her internet sitesine taze, gıcır, yeni yumurtlanmış bir öykü göndermek zorundayız? Bu noktada şöyle düşünüyorum. Hiç bir yerde yayımlanmamış yapıtımı gönderdiğimde tümüyle karşı tarafın “sütüne” güvenmek zorundayım. Jüri üyelerinden biri konusunu beğenebilir, oradaki bir karakteri beğenebilir, biçemin ilgisini çekebilir… E, sonra? Başka yerde yer almadığı için o metnin bana aitliğini kanıtlamam da olanaksız. Zaten Türkiye’nin en “ünlü” yazar ve oyuncularından biri yakın zamanda bu işi yapmadı mı? Suat Derviş’ten uyarlanmış bir metni alıp tv dizisi yapmadı mı? Uyarlamayı yapan yazar sosyal medyada uzun uzun yazmadı mı? Sonuç ne oldu? Hiç! Benim de başıma geldi, ne yapabildim? Hiç!

Gelelim diğer konuya. Telif neden ödenmez? (Bastığımıza şükret!) Sanatın gelişmesini, güçlenmesini sözde herkes destekler de asıl yaratıcısı yazarların telifleri neden hiç bir zaman ödenmez? Grafikerine, dizgicisine, ciltçisine, taşıyan hamalına, nakliyeciye, dağıtıcıya daha bir çok kişinin emeği var kitap/dergi işinde herkesin parasını ver, yazarın telif hakkına gelince, bir dakika! Oyunlarda, dekorcusuna, ışıkçısına, salonu kiralayana, şoförüne kadar bir sürü insana para ver, yazarına gelince, bir dakika! Yıllar süren bir dakikalar…

Belli sürelerde ve koşullarda veya süresiz ve koşulsuz olarak eser haklarını yayıncıya devretmek… En acımasız olan da bu koşuldur… Aşçıya yemek yaptığı için para vermediği gibi, pişirdiği yemekten tatmasına bile izin vermeyen bir lokanta sahibini öyküsünü kurgulayalım… Son paragrafta aşçının ölümünü yazarız değil mi? Ama yazar ölmüyor arkadaş! Dokuz canlı o! Yarışmalar düzenleniyor, katılıyor, seçkiler yapılıyor, katılıyor, oyun yazıp gönderiyor, oynanıyor, tv dizisi oluyor, film oluyor, birileri kazanç kapısı olarak kullanıyor yazar ölmüyor!

Bu sorunlardan tek çıkış formülü sanırım basılmış kitap halinde eser kabulü ki bazı ciddi yarışmaların duyurularında kitap olması zorunluluğu var. Bu iyi gibi görünüyor. Ancak başka bir yokuşla karşılaşıyorsunuz: şu şu tarihler arasında basılmış olmalı… Hı evet, kitap eskiyen bir şey artık. Öyle bir iki yıl öncesinin kitabıyla yarışmaya katılmaca yok. Tam da bu noktada kitaplaştırılamayan dosyaların akıbeti gelmiyor mu aklınıza? (O üzgünüm, bunun için yapabileceğimiz bir şey yok. Yayınevlerine öyle çok, öyle niteliksiz dosyalar geliyor ki okumaya ne zaman ne sabır var… Herkes yazar olmak istiyor. Ama şöyle bir çözüm önerebiliriz, yazar katkı payını kabul ederseniz eğer…)

Bu sarmaldan çıkmak için yazarlar bir araya gelip edebiyat etkinlikleri düzenleyerek, internet siteleri kurarak, kişisel bloglarında emeklerini sömürülmeden okuruna ulaştırmaya çalışıyor. Ayrıca çaba harcayarak bu organizasyonlarda çalışıp, iş bölümü yapıyorlar. İnternet sitelerinde grafik bilgilerini kalemdaşları için bedelsiz kullanıma sunuyorlar. Böyle mi olmalı? Telifsiz, ödülsüz, karşılıksız yazmak akla uygun mu? Uygun uygun… Hâlâ yazıyoruz baksanıza…

Published by

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

serapgokalp

Bursa doğumlu. Bir süre devlet memurluğu yaptı, istifa ederek otomotiv, gıda, tekstil, çelik, inşaat sektörlerinde değişik görevlerde çalıştı. İlk öyküsü Edebiyat-81 dergisinde 1983 yılında, daha sonra Yeni Olgu, Kıyı, Öner Sanat, Karşı, Yaklaşım, Yazko, Papirus, Agora, Türk Dili dergilerinde yayınlandı. Sonraki yıllarda; İle Dergisi, Patika Dergisi, Anafilya, Havuz, Öykü Teknesi, Sözcükler, Notos, Kurşun Kalem, Kar, Dünyanın Öyküsü, Kitaplık, Gösteri dergilerinde öyküleri, inceleme yazları yer aldı. İlk öykü dosyası Böcek Cinayetleri’dir. Ancak yayıncı tarafından yıllarca bekletilip basılmadığı için dosyayı geri almış ve imha etmiştir. İkinci dosyası Astak Kum Saatinde Akarken adlı kitabı, 2002 yılında Sistem Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Otuz sekiz yeni öyküsü 267 sayfalık bu ilk kitapta yer aldı. İkinci kitabı Kulak Misafiri, 2009 yılında Pupa Yayıncılık tarafından basıldı. Ödüllü öykülerinin yer aldığı bu kitabı Orhan Kemal Ödüllü üçüncü kitabı Tuz Saraylar izledi. 2010 yılında İlya Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Dördüncü kitabı Pirana Kahkahaları 2017 yılında Kanguru Yayınları tarafından yayımlandı. Kişisel kitapları dışında Anlatılan Bizim Hikâyelerimiz, Çığlık, Mübadele Öyküleri, Öykü Dostluğu, Kadınların Ruh Acıları, Öyküden Çıktım Yola-252 Yazardan Minimal Öyküler, Gurbet (Almanya, Gökyüzü Yayınevi Seçkisi) Tanzimattan Günümüze Rumeli Motifli Öyküler seçkilerinde öyküleri yer aldı. Kadın Yazarlar Derneği Yayını, Kadınlar Edebiyatla Buluşuyor adlı projede öykü atölyeleri düzenleyerek aynı adlı yapıtta ve yine Kadın Yazarlar Derneği Yayını olan Söz Kesmek, Kına Yakmak, Nikah Kıymak adlı kitapta incelemeleri, yayınlandı. Öykü kitapları dışında Kalp Krizi, Bu Gece Uyku Yok Çünkü ve Buket Başaran Akkaya ile ortak oyunlaştırdıkları İki Çığlık, İki Türkü, Bir Ağıt adlı oyunları bulunuyor. Serap Gökalp’in bir öyküsünden oyunlaştırılan bu oyun Devlet Tiyatrolarına kabul edildi. Çalışmalarından Fadime Hanımın Işığı adlı öyküsü Petrol İş Sendikası – Kadın Öyküler Yarışmasında 2007 birinciliğini, Sisin İzi adlı öyküsü, Madenci Öyküleri Yarışması 2007 ikinciliğini, 16/24 Vardiyası adlı öyküsü, Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması 2007 üçüncülüğünü kazanmıştır. 2009 yılında Tuz Saraylar adlı dosya ile katıldığı öyküleri Orhan Kemal Ödülü ikinciliğini almıştır. Metin incelemelerini dergilerde, internet edebiyat siteleri ve edebiyat etkinliklerinde, paylaşmaktadır. Halen ÇYDD Bodrum şubesinde gönüllü olarak çalışmakta öykü atölyeleri düzenlemektedır.

Yorum bırakın