Bugün pazaryerinde iki kadın gördüm. Belli kız kardeşler. Bir süre onları izledim. Yeşillik seçti birisi, öbürü bir şeyler söyledi elleri ceplerinde. Parayı verip poşetlerini aldılar. Yürüdüler. Poşetten taze soğanların sapları dışarı çıkmıştı. Konuşuyorlardı gülerek. Uzun süre arkalarından baktım. Sonra görüşüme yorgun bir hamal girdi, kaybettim görüntüyü. Ben de yoluma gittim. Burnumun direği sızlamışken sesimi çıkarmayıp meyvecinin yanında alışveriş yapan eşimin yanına gittim. Bütün gün o kız kardeşlere gıpta ettiğimi düşündüm durdum. Sonra akşam yemeği sırasında Silence’yi çalmak istedi canım. Cortazar’ın eseri. Her zaman boğazım düğümlenerek ağlamaklı dinlediğim bu ezgiler bu kere rakı bardağından okkalı bir yudum alınca gözyaşlarımı gözlerime doldurdu.
“Bugün pazarda iki kız kardeş gördüm,” dedim eşime. Peynir parçasını zor yuttum.
“Nasıl birileriydi?” diye sordu eşim neşeli. Bir öykü mü kurgulamıştım acaba?
“Kardeşimi özledim,” diye titredi sesim.
Sustu.
Sonra bir çağlayan gibi anlatmaya başladım. Çocukluğumuzu, genç kızlığımızı, sırdaşlığımızı, birlikte gezdiğimiz yerleri nasıl artık gezmeye tahammül edemediğimi, kız kardeşler görmeye dayanamadığımı, yaşlanınca ayaklarımız ağrıyarak gene de gezecek miyiz diye şakalaştığımızı… Ama birlikte yaşlanamadık bak…
“Çabuk atlattın ama sen onun kaybını,” diye teselli etmeye çalıştı eşim.
“Öyle mi duruyor?” diye çarpık güldüm. “Peki ya kafamın bir köşesinde hiç durmadan çalışıp duran film makinesini ne yapacağız? Kapatma düğmesi yok, hiç yok…”
Sustuk.
Ernesto Cortazar’ın Silence’sini yarı olmuştu kapattım.
Sessizlik…
