Bir vinç girdi sokağa, bir elektrikli testere çıktı ortaya. Başları baretli belediye işçileri kapladı sokağı.
Aralarında konuşurlarken duydukları yüzünden tüm ağaçlar titredi! Sonra işçiler çil yavrusu gibi araç gereçlerinin başına koştular. Elektrikli testere sesi sardı sokağı. İnsanların sağırlaştığı çığlıklar göğe yükselirken ta uzaklarda ormandaki kardeşleri duydular. Duydular duymasına da ellerinden ne gelirdi ki…
Önce dallarını kestiler yetmiş yıllık çam ağacının, gürültüyle birbirinin ardından yere düştü durdu dallar. Düşerken hışırdıyorlar yerde giderek büyüyen bir öbek yapıyorlardı. Vincin üstündeki testereci işçi, kesilen dalların arkadaşlarının üstüne gelmemesi için dikkatliydi. Reçine kokusunu içine çekip ıslık çalıyordu bir yandan. Islığı testere boğuyordu. Tıpkı ağacın çığlığının boğması gibi.
Elindeki çantayı güçlükle taşıyan romatizmalı yaşlı bir kadın kalabalığın arasına sessizce karışmış, ağacın sesini dinliyordu. Sokaktaki koşuşturmaca, bu sesler, bağırtılar onu adam akıllı germişti herhalde, sessizce ağlıyordu.
Gencecik bir işçi yanına koştu. Kadın omuzunda bir el hissettiğinde sıçrayarak başını çevirdi.
“Ne oldu anacım, bir yerine bir şey mi oldu?”
Kadın sesini çıkarmadı, başını hayır anlamında salladı.
“E ağlıyorsun da…”
Kadın gözleriyle ağacı işaret etti. Bazen insanların kötülüklerine katlanmakta o kadar zorlanıyordu ki.
“Ağaca üzüldün, öyle mi?”
Yaşlı kadın ona öyle bir baktı ki delikanlının gülümseyişi yarıda kaldı.
“Bırak sen böyle şeylere üzülmeyi,” derken bakışları yaşlı kadının işe yaramadığını söylüyordu. Başkaca ne diyeceğini bilemediğinden onu kanadının altına aldı, eli omuzunda yanında durdu. Ya, demek öyle diye düşündü yaşlı kadın, benden geçti öyle mi?
Delikanlı öksürür gibi yaptı, teselli etmek için,
“Şikâyet etmişler, yaprakları çöp yapıyor, kesilsin, diye dilekçe vermişler,” dedi.
Yaş kesen baş keser tembihiyle büyümüş kuşaktan olan yaşlı kadın,
“Bu kadar kolay demek,” diye inledi. “İnsanlar kendi çöplerini görmüyor da çam yapraklarından mı şikâyet ediyorlar? O kadar yiyecek artığı, o kadar paket malzemeleri, o kadar ilaçlar, çocuk bezleri, kanlı sargılar, organ parçaları, neler neler atıyorlar da gıkı çıkmıyor zehirlenen ağaçların. Ama yaprakları düşüyor diye öyle mi?” Başını çevirip baktı ona. Delikanlı ihtiyar kadının kendisini böylesine etkileyebilmesine, içine bir korku salmasına şaşkın, cevapsız bıraktı soruyu. Sonra aklına gelmiş gibi aceleyle,
“Bilmem artık, bize iş emri geldi, geldik işe koyulduk.”
“Ağaç ağlıyor,” dedi yaşlı kadın. “Hem biliyor musun ağaçlar zor ölür.”
Delikanlı hafifçe bunamış olduğunu düşündüğü kadının omuzunu sıktı.
“Sıkma canını anacım, başka yerde başka ağaçlar ekiliyor.”
“Yavrum,” dedi kadın, dişlerinin arasından. “Kendimizi onun yerine koymalıyız, o bir canlı. Başka yerlerde başka çocuklar da doğuyor ama seni kesseler öteki çocuklar bunun telafisi olur mu?”
Delikanlının eli yanına düştü. Daha fazla bu konuyu konuşamayacaktı.
“Yapacak bir şey yok,” dedi hafifçe ve arkadaşlarının yanına gitti.
Yaşlı kadın onun arkasından baktı. Kesilen ağaçların sesini duyanlar neyse ki var bu memlekette! Gezi direnişi neden çıktı sanıyorsun ahmak, dedi içinden.
Kesici ekip işini bitirdiğinde ağacın cesedi boylu boyunca sokağı kaplamış, kenarında azıcık geçecek yer kalmıştı. Fıstık kozalaklarını gelip geçenler topluyordu.
“Heey! Ne yapıyorsunuz? O bizim ağaçtı, fıstıklar da bizim!” diye canhıraş bağırdı bir kadın. Cüssesi yerindeydi dudaklarının üstündeki ve çenesindeki kıllarla masallardaki cadılara benziyordu. Tazeliğini kaybetmiş bir muz gibi bir zamanlar onun da güzel bir kadın olabileceğini düşünemiyordun, bu haline bakınca. Saçı başı dağınık, delik topuklu kısa çoraplarının üstüne telaşla yamuk ayakkabılarını giyip ağacın çevresindekileri kovaladı.
“Bu belediye de iş bilmez ki! Kes dedik kestiniz tamam da bu kütüğü burada bırakmanın alemi var mı? Yol kapandı!”
Kütük! diye içinden tekrarladı yaşlı kadın. İnsan ölünce cenaze, ağaç ölünce kütük öyle mi? Gözünü ona dikti. Söylenerek cebinden çıkardığı poşetine aceleyle içi fıstık dolu kozalakları doldurmaya başlamıştı. İçlerini çıkardıktan sonra sobada çok güzel yanacaklardı. Birden aklına geldi, şu ağacın yanabilen dallarını niye almıyordu ki? Oh neyse sokağı pisletip durmayacaktı artık. Kesik yerlerden reçine damlıyordu. Kadın tiksindi bu yapışkan sıvıdan. Dikkatli davranarak işine devam etti.
“Ne yapıyorsun sen?” dedi kesimi izleyen yaşlı kadın. Bulunduğu yerden kıpırdamamış, olup bitenleri izlemeyi sürdürüyordu. Kadın genizden gelen kalınımsı sesiyle,
“Çam fıstıklarını çıkarıp kozalaklarla dalları sobada yakacağım,” dedi ona bakmadan. Bir an önce alabildiği kadar çok toplamaya çalışıyordu.
“Bizim ağaç dedin az önce.”
“Canım sözün gelişi, kapının önünde diye. Şu yan tarafta bir ihtiyar var ya, asıl o çok başımıza iş çıkarıyordu ağaç kesilmez diye. Ne yalvardım ne tehditler ettim, razı olmadı. Ağaç kesilmez, dedi durdu. Güya o yetiştirmiş de… Geçen sene o yokken komşularla bir olup dalların çoğunu kestirdik. O zaman kurur bu ağaç, dediler de keşke, dedim. Kurumadı kör olasıca! Bıktım şu iğne yapraklardan, çöp! Çok şükür kurtulduk, oh!”
Hâlâ yaptığı işten başını kaldırmamıştı. Kiminle konuştuğunun da bir önemi yoktu aslında. Yaşlı kadın bu ses ve bu tavırlar karşısında öfke dalgasına kapıldığını hissediyordu. Ama kırışık yüzünde hiçbir kas oynamadı. Yalnızca gözlerinde bir tuhaflık oluştu. Duygularını tek bir cümleye yükleyerek…
“Öyle mi dersin?” dedi.
Kadın artık ona cevap vermeyi düşünmüyordu. Ağır aksak yürümeye başladığını da görmüş değildi. Yaşlı kadın şimdi ifadesiz bir yüzle kütüğün üstüne çıkmış kadının ayaklarına doğru bakıyordu. Kesilmiş ağacın üzerinde telaşla ve dikkatsizce gezişini izlerken, neden olmasın, diye düşündü. Ama ona, ağacın çevresinde olup bitenlere değil de ileriye doğru bakıyor gibiydi. Birkaç saniye içinde zihninden geçenler gözlerinde belli belirsiz bir ışık çakması yarattı.
Yaşlı kadının vücudunun devinimleri canlandı, yürüdü. Görünüşte artık orayı terk etmeye karar vermişti. Sonra nasıl olduysa ayağı bir dala takıldı. Bu başka bir dalı yerinden kıpırdattı. O kıpırtı kütüğü hareket ettirdi, derken kozalak toplayan kadının dengesini bozdu. “Ay!” dedi kadın boğuk küçük bir sesle. Göz açıp kapayana kadar da elinde sıkı sıkı tuttuğu kozalak poşetiyle yere düşmüş, ensesini kaldırımın kenarına vurmuştu. Havadayken son anda konuştuğu yaşlı kadınla çok kısa bir an göz göze geldiler. Sokağı çam kokusu kaplamıştı. Düştüğünde ve sonrasında sesi çıkmadı. Yaşlı kadın gözlerini kısarak onu izledi. Bir an derin bir sessizlik oldu. Sonra çam fıstığı yağmacıları yere düşen kadının başına toplandılar.
“Bu bizi kovalayan karı değil mi?”
“Benim ağacım, benim ağacım he, bak gördün mü ağacını şimdi?”
“Kıpırdatmayın!”
“Biri ambulans çağırsın!”
“Faydası yok, kulağından kan gelmiş!”
Çığlıklar birbirine karıştı.
Ambulans kadını alıp gittiğinde, kozalak poşeti yerdeydi. Nedense kimse dokunmamıştı. Poşetin sahibi kadının evinde ışıklar yanıyordu. Televizyonun ışıkları pencereden dışarı atlıyordu.
Kütüğü kaldırmak için kepçe iki gün sonra geldi.
Ağaç hâlâ can çekişiyordu.
Kimse duymadı. Yaşlı kadından başka… “Merak etme,” diye fısıldadı perdenin arkasından ağaca. “Merak etme.” Ağacın üstündeki sarmaşık daha işin farkında değil gibiydi.

Bu öykü, ağaçlara düşman bir kadından esinlenilerek yazıldı. Akbelen ormanlarında ağaçların sesini duyan, savunan kahramanlara armağan olsun.
