KARA MAŞA

Sevgili Arzu’ya sonsuz dostlukla.

“Külkedisi de prensle birlikte saraya gitmiş.”  Son “i” harfinin uzaması masalın bittiğini gösteriyordu. Sonra  “Sobanın ateşini sakın söndürmeyelim, gece soğuk oluyor,” dedi Babaannem, dizine yaslanıp kalktı. Üzüldüm. Düşler arasında rüzgâr olmak hep böyle kısa sürer nedense. Şimdi herkes yataklarına mı gidecek?  

“Mutlu mu yaşamışlar?” dedim oyalanmak için. 

Maşayı takırdatarak korları karıştırdı, yüzüne harlayan ateşten sakınarak bir odun, birkaç çam kozalağı daha atınca sobaya, çıtırtılar doldurdu odayı ve meşe odunu kokusu… Saate baktı, kestaneleri sobanın üzerine dizdi; bana beş, kendisine iki tane. Demek yatma zamanı değil henüz.

“Mutlu yaşamışlar, ” dedi.

“Babaanne, ben de külkedisi olmak isterdim.”

Kapanan soba kapağı; “İsteme güzel kızım.”

“Niye?”

“Çünkü her Külkedisi saraya gelin gitmez.”

“Aaa? Nereden biliyorsun?”

“Ben de bir Külkedisiyim de ondan.”

Yine kıvılcım sesiyle dolu bir an…

“Gözüne duman mı kaçtı Babaanne?”

Maşaya garip garip baktı: “Keşke şu kara maşayı kullanmasak. Ama korları karıştırmak için kepçe kullanamayız ya… Ateşi uyandırmak isterdim, küller rahatsız olurdu. Onları yatıştırmak için süpürgeyi alıp gelene kadar da Nevcivan rahatsız olurdu. Onu yatıştırmanın yolu yoktu. Fırlatırdı maşayı kafama!”

Sözünün burasında ilk kestane patladı. Korktum.

“Hiii! Ama insanın kafası yarılır Babaanne!”

“Yarılır elbet. Tavandaki kancaya astığı ekmekten almak istediğimde alnım yarıldı zaten. Bak bu iz o iz işte. Tütün basarlardı… Komşular mı gelmişti ne? Çok kanamıştı. Çok açtım. Bayılmışım. Artık açlıktan mı, kan mı tuttu yoksa canıma mı yetti olanlar kim bilir… Bana her zaman yemek vermezdi Nevcivan. Gizlice yemeyeyim diye de şu salıncak kancaları var ya onlardan birine asardı ekmek çıkınını. Boyum yetişmezdi. İskemleye çıkıp bir dilimcik alayım derken…”

“Dokunabilir miyim o yaraya? Acımaz di mi?”

“Sen dokununca acımaz; eski yaranın izi. Ama ben dokunursam her zaman acıyor.”

O sırada bozacının kalın sesi de kulağıma değdi. Onu çağıran başka bir erkek sesi sonra. Taşların üzerine bırakılan boza güğümleri, öteki sesler hazırlanan teneke litrelik, büyük teneke huni olmalıydı. Kapı açıldı, tam olarak anlaşılamayan konuşmalar, kapların birbirine karışan tıngırtısı.

“Hayrettin boza alıyor gene. Hiç boş geçirmiyor bozacıyı… Babam da çok severdi bozayı.”

İşi biten bozacının küçülen sesi.  siyahlığın içinde teneke bir huniye dönüşüp parlıyor. Giderek daraldığını hayal ediyorum. Duyulmaz oluyor bozacı.

“Babaanne…”

“Söyle güzel kızım.”

“Senin masalını da anlatsana… Hı?”

“Anlatayım kuzum. Belki ağlarım.”

“Olsun. Ben de ağlarım seninle. İkimiz ağlarız ne olacak?”

“Sakın sen ağlama. Küçük yaşta ağlayınca gözünün yaşı bitiyor insanın.”

Hala, ayakta dolanıyordu. Sanki bir sağanak geçmiş, iki koyu mavi birikinti;  gözleri… Kestaneleri maşayla çevirdi. Sobanın içinde bir kozalak patladı.

“Adı ne olsun masalın?”

“Adı Kara Maşa olsun. Çünkü bir eşya insana karabasanlarının fısıltılarını taşıyabilir. Dişlerini gösterirler, oraya buraya takılıp her şeyi kırar dökerler. Hele şu kara maşa ne ateşler taşımıştır bir bilsen…”

Çaydanlık tıkırdamaya başlamıştı. Minik bilyeler kapaktan kaçıp sobanın kızgın demirine atlıyor orada patlıyordu. Diz dize bağdaş kurduk. Ben avuçlarıma yanaklarımı yerleştirdim, Babaannem tespihini… Ve tespih sesi sözcüklerin arasından sekmeye başladı… Kestanelerin kokusu hafifçe yükselmeye.

“Bir buçuk yaşındaymışım. Annem doğum yaparken ölmüş. Bebek de. Bana teyzelerim bakmaya başlamış. Aynı avluda oturuyormuşuz. Babam Türkiye’ye gelmek istiyormuş. İyi ama teyzelerim bırakmıyormuş.  ‘Al başını git, bu öksüzü oralarda bakamazsın, üvey ana eline düşer sabi’ diyorlarmış.”

“Pamuk Prensesin üvey annesi gibi mi?”

“Herhalde öyle bir üvey anadan korkuyorlardı.”

“Çirkin, siğilli elleri, sivri tırnakları olan…”

“Onlar masallarda olur. Babam ne beni alıp gidebiliyormuş ne de bırakmaya gönlü razı oluyormuş. Kim bilir genç yüreğinde ne kurtlar uluyordu. Derken vermiş kararını, almış beni, düşmüş yollara.”

“Uzak mıymış doğduğun yer Babaanne?”

“O zamanlar çok uzakmış yavrum. Şimdi o kadar değil herhalde, Uçaklar var. Neyle geldik kim bilir? Trenle gelmiş olmalıyız Arada olanları hatırlamıyorum. Neler oldu hiç bilmiyorum. ”

Tekrar kalktı, pişen kestaneleri maşayla tek tek aldı, bakır sahanın içine doldurdu.

“Bekle de soğusun ağzını yakma emi.”

“Tamam,” dedim. “Hadi anlat sen.”

“İlkin bir anne hatırlıyorum. Hayal meyal. Adı neydi, yüzü nasıldı, bilmiyorum. Bir İstanbul sözü geçiyordu. İstanbul kimdi, bilmiyordum. Ama annenin kızlarının adları aklımda; Verda, Veda, Vuslat. Bu adların yanında benimki Habibe’ydi ve hiç yakışmadığını düşünüyordum. Çocuk aklı işte.  Ama bir yandan da ‘dört çocuk çok fazla’ diyordu yüzü olmayan anne.”

İlk kestaneyi püskülünden dişleyip kabuğunu soydum:

 “Neden? Habibe ne demek?”

 “İstersen ben soyayım.”

“Yok, kendim soyarım, kabuğunu da emeceğim. Hadi sen söyle Habibe ne demekmiş?”

“Sevgi demekmiş.”

“O kızlar karanlıktaki adı lazım değiller gibi el çırpıp cıyaklıyorlar mıydı?”

“Yüzleri nasıldı bilmiyorum. Seslerini de…”

“Seni ormana da göndermişler miydi? Keşke kuru kafa içinde ateş getirip onları yaksaydın Babaanne!”

“Olmaz öyle şey yavrum. Günah. O günlerde ‘bir tanıdık’ diyorlar, ‘çocuğu yokmuş’, diyorlar. İnsanın çocuğu nasıl olmaz anlamıyorum. Tanıdık olunca ne oluyor anlamıyorum ama Nevcivan, elbisesi sazlık hışırtısı çıkaran güzel kadın… A ma o hayatıma girdikten sonra  sevgi kabuğunu bırakıp gitti. Sürünürken bıraktığı izlerin peşinden gitmek cesaret istiyordu. Kalmak ve beklemek de bir o kadar korkutucuydu.  Sözde beni evlat edinmişti Nevcivan, hizmetçi yaptı. Böreğin yanında otururdum, işe dalarsam yanarsa diye korkumdan. Nevcivan kara maşayı fırlatırdı. ‘Kız senin işin gücün yok mu? Niye oturuyorsun ocak başında!’

Gece kötü kötü fısıldaşan gölgelerden düşlere kaçardım. Ama Nevcivan çiviye bakan çekiç duruşuyla düşlerimde de beni beklerdi. Her yerdeydi.”

Tespih sesiyle birlikte komşu evden bir bebek ağlaması duyuldu, sustu. Tespih susmadı, Oltu taşı taneler birbirlerinin üstüne şık şık düşmeyi sürdürdü.

“Babam gelirdi bazı. Bir iki kere. Bilemedin üç  mü? Beni alıp gezdirir, ne istesem alırdı. Ne bonkör adamdı bilsen. Oğlum da ona benzemiş. Çok eli açık. Sen de çok şanslısın, senin Baban da benim Babam gibi ne istesen alıyor… Siyah kayışlı bir saati vardı. İkide bir kurardı.  O kurarken ben sorardım; ‘gitmene az mı kaldı Baba?’  Etrafına bakınır; ‘Eh işte biraz,’ derdi. İlk geldiğinde dondurma almıştı. Külah içindeki terli dondurmayı nasıl çabuk çabuk yemiştim görsen. ‘Külahı da ye külahı da ye’ demişti Babam. İkinci gelişinde gazoz almıştı bana. Şişeden bardağa boşaltan eli gözümün önünde. Saati yine kolunda. Korka korka sormuştum; ‘Ne zamana kadar buradasın Baba ?’  ‘ Küçük kılçık buraya büyük kılçık buraya gelince,’ demişti. İkide bir baktım durdum kolundaki saate az mı zaman var çok mu? Bakıyordum ama anlamıyordum, o yüzden kalbim hep çırpıntılıydı. Daha önce hiç gazoz içmemiştim.  Bardaktan küçük topçuklar yüzüme zıplıyor, gıdıklanıyorum, gülüşüyoruz. Hâlâ yere düşmüş bir Uludağ Gazozu kapağını elime alıp çocukluğuma bakarım… Bir keresinde de rüzgâra sırtımı vermiştim. Babam yakalarımı kaldırmıştı, saçlarım gözüme kaçmıştı. Beni bozacıya götürdüğü gündü. Son gelişi işte. Nevcivan’a Babamı anlatınca alay ederdi; ‘İskele Babası! Öyle birkaç senede bir kere gelip de Baba olması kolay elbet!’

Hep böyle yapıyordu bu Nevcivan. Önemsediğim her şeyi tek tek çalıyordu.  Kalan duyguları gizlemeliydim… Ama nereye? ‘Ne istersin?’ diyor Babam bana. Canın ne istiyor Habibem? Sevgili kızım söyle Babana… ‘Ne istesem alıyor.’  Nevcivan başını geriye atıp; ‘Hay güleyim, ne istiyorsun ki?’diyor. Doğrusu ya ne isteyeceğimi bilemezdim. Kimseden bir şey isteyemezdim ki. Hâl isteyemem. Babamdan beni alıp götürmesini de… İsteyemedim.

En son geldiğinde çok kararlıydım, al götür beni de yanında demeye ama ayağa kalkınca ceketinin arkasının önüne göre kısa duruşunu görünce sustum. Dizlerinin kırık kibrit çöpü o duruşundan boğazımı bir yumruk tıkadı . O yüzden beni Nevcivan’ın yatalak kız kardeşine bakmam için İzmir’e göndereceklerini diyemedim. İzmir’deki o evde bekâr bir delikanlı olduğunu öğrendiğimi, o çocuğun alim Allah beni ziyan sebil edeceğini… Diyemedim ve Nevcivan’ın gözünün kuyruğundan akan bakış ‘İzmir’e gidilecek’ diyordu.”

Ağzımın içinde bir acı hissettim. Elimi yanağıma bastırdım;  “Üf!”

“Ne oldu?”

“Dilimi ısırdım Babaanne.”

“Tatlı gelmiş, tatlı gelmiş. Çok mu seviyor benim kızım kebap kestaneyi? Benim payımı da ye hadi.”

“Yok istemem. Onlar senin. Gittin mi peki İzmir’e Babaanne?”

“Gitmedim. İşte o zaman Şadıman Hanım imdadıma yetişti. Şadıman Hanımlar Nevcivanların alt kattaki kiracıları. Şadıman Hanım’la gizli gizli konuşuyoruz diyor ki; ‘İzmir’e sakın gitme, o çocuk alim Allah seni ziyan sebil eder.’  O beni oğluna alacakmış. Ama Nevcivan olmaz, diyor. Acaba kendimi assam mı? ‘Sakın!’ diyor Ayşe. Ama o da bilmiyor ne yapmalı.  Olsun olsun on dördümüzdeyiz. Şadıman Hanımın oğlunu gösteriyorum ona gizlice, ‘Nasıl?’ diye soruyorum heyecandan yanaklarım yanarken. Ayşe’nin o çocuk hakkındaki fikrini merak ediyorum. Ayşe; ‘İyi bir çatal,’ demez mi? ‘İlk fırsatta senin gibi çileklere dalmaya hazır.’

‘Bence beni seviyor!’ diye iki örgümü sırtıma savuruyorum.

‘Nerden belli?’diye gözleri kısılıyor Ayşe’nin.

‘Son zamanlarda saçlarına yağ sürüyor ve ben yakınlardaysam bağıra bağıra konuşup gürültü yapıyor.’ Böyle dedim ona. Nevcivan’ın o evden uzak bir yere taşınmamıza karar vermesi kimin umurunda? Vardım, Şadıman Hanımın oğluna. İzmir’e gidersem ziyan sebil olacaktım.”

“O çocuk Dedem mi?”

“Evet, Deden.”

“Peki Baban? Baban geldi mi gene?”

“Babam düğünüme gelmedi. Kuşağımı kendim bağladım. Kırmızı çarıklarımı da kendi kendime giydim. Al kaftanı, kırmızı fesi birileri ödünç verdi. İçimde gündelik fistanım vardı, Şadıman Hanımın evine, alt kata gelin gittim. Adettendir diyerek bir at süslediler mahalle içinde gezdirdiler.”

“Niye kuşak bağladın, niye kırmızı çarık giydin?”

“Yavrucuğum eskiden kızlar Baba evini terk ederken Babaları beline bekâret kuşağı bağlar dualar okurdu, evin duvarına yaslanmış kızına kırmızı çarıklarını Baba giydirirdi. Gelinliklerimiz de kırmızı olurdu. Ya. Sonradan çıktı bu beyaz gelinlik.”

“Baban nerdeymiş, niye gelmemiş peki?”

Tespih sustu. Babaannem iyice eğilmiş, iki büklüm olmuştu. Dışarıdaki köpek havlamalarını bekçinin düdüğü kesti. Odada hala kestane ve meşe odunu kokusu. Ben payıma düşen kestaneleri bitirmiştim, onunkilerse duruyordu.  Şöyle bir sallandı;

“Sonradan söylediler; ‘haberi geldi, Cumhuriyet Bayramında, bayram seyrederken duvar çökmüş, altında kalmış, ölmüş’ dediler. Düğünümde üzülmeyeyim diye söylememişler. Demek ki 29 Ekim’den sonra gelin olmuşum, güzdü öyle ya. Al yemeni yüzüme yapışıyordu. Dizginlerdeki ellerim kınalıydı. Atın üstünde kayıkta sallanır gibi giderken önüm sıra bir çınar yaprağı tekerleniyordu.  Arnavut kaldırımlarına, atın önünde yürüyen adamın kulaklarına bakıp, ‘Babam gelir inşallah’ diye dua ediyordum. Nallar taşlarda şak şaklarken insanlar, çocuklar çalkalanıyordu ve bir tavuk korkuyla karşıya atlıyordu düğün alayının önünden. Dar sokakta iki yanımdan kahverengi evler geçerken, ‘attan düşmem inşallah’ diye düşünüyordum. Davulun içinden çıkamayacakmışım gibime geliyordu, düğün yemeği kokularına doğru, at gübresi kokusuyla giderken titriyordum. Babam yetişir belki, diye içimden geçirirken bacaklarımla atı sıkıştırıyordum. Gelseydi de görseydi beni at üstünde… Gelseydi…Çınar yaprağı önüm sıra tekerleniyordu. ”

İki kestane tabakta öylece duruyordu. Bir şeylere engel olmak için telaşla atıldım;

“Babaanne, hadi kestanelerin soğudu, yesene.”

Boğazında kocaman bir lokma varmış gibi yutkundu;

“Yiyeyim,” dedi, dizindeki olmayan tozları süpürdü “biri Babam için olsun.”