ÇİN UYGARLIĞINA KİTAPLARLA YOLCULUK-2 ÇİN UYGARLIĞINDA KADIN

Üçüncü yüz yılda yaşamış Fu Hsuan’ın şiirinden küçük bir alıntı yapalım. “Bir kadın vücuduna sahip olmak ne acı! Var mı bundan daha aşağılığı?” Günümüz kadınlarını çileden çıkaracak bu dizeler, bir çok toplumda olduğu gibi Çin’de de erkek doğmanın çok daha iyi ve kazançlı olduğunu gözler önüne seriyor.  Kaynaklar antik Çin’de de kadınların sosyal düzende geri planda olduklarını belirtiyor. “Sancong” sistemi denen bu sistem, “üç sonraki” adıyla biliniyor. Bu deyim, kadınların, babalarından, kocalarından, dul kalma durumunda erkek çocuklarından altta yer almayı tanımlıyor.  Kuramsal olarak varlıkları hayatın akışı için gerekli olduğu kabul edilen kadınların, sıklıkla fiziksel istismar yaşadıkları,  toplumsal hayatta ayrı tutuldukları ve kocalarının cariyeleriyle de rekabete zorlandığı belirtiliyor. (Cariyeler konusuna birazdan tekrar döneceğiz gerçi ama hemen bir düşüncemi paylaşmak isterim.  Cariyeler ve aileyi düzenleyen gelenekleri okurken Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü kitabı geldi aklıma. Distopya örneği olmasına karşın antik Çin’den esinlenmiş olabileceğini düşünmeden edemedim.)

Beri yandan geleneksel edebiyatta bazı kadın karakterlerin önceki hayatlarında erkek oldukları ama geçmişteki eylemleri nedeniyle ceza olarak kadın doğdukları söylenirmiş. (Buyurun bir fenalık daha! Bitmedi …)  Bu tür hikayeler yaygın olarak  “ne yazık ki bir kadın olarak doğmuş” şekline başlarmış.  Kadınların sadakat, ihtiyatlılık, çalışkanlık, zarafet, özellikleri olması beklenirmiş. Görüldüğü gibi, “kadının adı o zaman da yokmuş.” Bir kadının adının anıt yada hatıra tabletlerinde anılması dul kaldığında ve iffetli olması koşuluyla  ancak ölümlerinin ardından mümkün oluyormuş. Peki ya yaşarken?

Evlenip kocasının yanına taşınan kız çocuğu yararsız ve boş bir yatırım olarak görülüyormuş. Aileye maddi katkı sağlayamayacak, soyadını gelecek kuşaklara taşıyamayacak ve dini ritüelleri gerçekleştiremeyecek bu boş yatırımlara (!)  iyi talipler bulmaları umuduyla çekici kılmak için (!) iffet, inci gibi isimler,çiçek ve kuş isimleri verilirmiş. Tabi doğduktan kısa süre sonra terk edilmeden hayatta kalmayı başarabildilerse. Sanırım hiçbir zaman geç evlendirilip aileye katkı sunmasını sağlamayı düşünmemişler. Doğuran unsur olması nedeniyle soyun devamını sağlayan gerçek unsur olduğu da göz ardı edilmiş.  

Dişilerin algılanışı böyle ve kadın kavramının olduğu her yerde evlilik kavramını incelemeden olmaz. Şimdi antik Çin’de evlilikler nasıl oluyormuş ona bir bakalım.  Görücü usulü, ekonomik ve sosyal durumlar göz önünde bulundurularak gerçekleşiyormuş. Yaygın evlilik yaşı kadınlarda ergenlik sonları, erkeklerde yirmili yaşlarmış. Buraya hemen bir başka bilgi alacağım, evlenme için koşullar;

  1. Evlenecek kişilerin aynı aile ismini taşımaması (baba tarafından akraba olunmaması)
  2. Anne ve babanın rızası olması
  3. Erkeğin  yirmi, kadın on beş yaşını tamamlamış olması aranıyordu.

Erkek ve kadın dini ve hukuki kurallara göre ancak bir kez evlenebiliyorlardı. Ama elbette her zaman kuralların delinmesi söz konusuydu. Erkeğin, karısının ölümü halinde bile bütünlüğün bozulmayacağı inancıyla evlenmelerine izin verilmese de uygulamada zengin erkeklerin aynı aileden olmak şartıyla birden fazla kadınla evlendikleri görülüyordu. Ancak hukuki haklara ve yetkiye sahip olan birinci eşti. Diğer kadınlardan doğacak çocuklar da ilk kadının sayılır, ölümü halinde diğer eşlerden biri ilk eş olsa da aynı haklara sahip olamazdı. Kadının ise yeniden evlenmesi söz konusu olamazdı. Çünkü kadının yaşamını en ince detayına kadar şekillendiren gelenekler (erkeklerin yaptığı düzenlemeler demek daha dürüstçe olur) nedeniyle dul kadınların yeniden evlenmemeleri için astrolojik çizelgelerin gerekçe gösterilmesinden tutun da hukuksal kurallara kadar engeller konmuştu. Söz gelimi ikinci evlilikte kocasının mirasından pay alamayan dul kadının yeni kocasına finansal destek sunamayışı engellerden biriydi.

Çocuk gelinlere  antik Çin’de de rastlanması kadının asırlardır ve her toplumda aynı çilelere maruz kaldığının bir kanıtı gibi adeta. Çocuk gelin meselesi  yasa dışı olmakla birlikte varlığı da bir gerçek. Bazen bebekken aileler arasında evililik kararı veriliyormuş.(Beşik kertmesi her yerde!) Herhangi bir nedenle damat (ayarlanmış evliliklerde) törenden önce ölürse evlilik gerçekleşir, kız erkek evine dul-gelin olarak taşınırmış.

Evlenme ritüelinde kızın, “kırmızı gelin tahtında” kötü ruhlardan korunmak için iki ev arasında ayağı yere değmeden taşınması gerekiyormuş. Kız yeni evine geldiğinde genellikle bu ilk görüşme olurmuş ve damatla tanışırmış. Evlilik ziyafetinin ardından, atalardan kalma tabletlere yeni gelinin gelişine ilişkin kayıt düşülürmüş. Bu törende gelinin ailesi yer almaz, evlilik gerçekleştikten birkaç gün sonra gelinin ailesine ziyarete gidilirmiş. Damadın evine taşınan gelin, kendi adını korurmuş korumasına ya, ritüeller gelinin bedeninin doğurganlığının, hizmetinin ve sadakatinin bir aileden diğerine geçişini simgeleyecek biçimdeydi. Bu ritüeller aynı zamanda damadın ailesinin toplumdaki prestijini, zenginliğini ve ihtişamını sergilerdi. Gelinin ailesine alınan görkemli nişan hediyeleri gelinin kıymetine eşdeğer bir tür ödeme gibi düşünülür, damat tarafının maddi varlığını sergileme görevini üstlenirdi. Elbette bu alışverişlerde geline düşen pay kendisine yapılan masraf karşılığında ailesine vereceği hizmetle ödemesi şeklindeydi. Çünkü kadın kocasının mülkünün fiziksel bir parçası olarak tanımlanıyordu. (Üç yaşından itibaren küçük ayaklarının ilerideki eşlerini etkileyeceği düşüncesiyle yıllarca demir ayakkabılarla giydirilen kız çocuklarının varlığını hepimiz biliyoruz.)

Bu noktada, Han hanedanlığı zamanında evlenmemiş kadınlar için ailelerinin özel bir vergi vermesi zorunluluğu çıkarıldığını, buna karşılık çocuk doğuran kadına üç,  erkeğe bir yıl vergi muafiyeti sağlandığı bilgisini de verip antik Çin hukukunda evlenmeyle sonuçlanan bir satış vaadi sözleşmesi olarak kabul edilen ve hukuk sisteminde yer alan nişanlanmaya bir bakalım.

Bir kere aile reisleri erkekler arasında yapılan bu sözleşmeden evlenecek kişilerin haberi olmazdı. Bu akitler zorunluluk olarak kabul edilir ve her iki aile reisinin rızasıyla bozulabilirdi. Evlenme ise kadının satın alınması biçiminde yapılırdı. Kıymetli hediyeler verilmek yoluyla yapılan bu satınalma kıza da sosyal durumuna uygun bir çeyiz getirme yükümlülüğü getiriyordu.

Peki ya boşanma?

Çin hukukunda, erkek kadından boşanabilir olmasına karşın  (boşanma gerekçeleri, bir erkek çocuk doğuramama, kanıtlanmış ihanet, kadının kocasının ailesine saygısızlık yapması, hırsızlık, öldürücü ya da bulaşıcı bir hastalık taşıma, kıskançlık ve çok fazla konuşmak) kadının boşanması söz konusu olamazdı. Hatta, kadın dönebileceği bir aileye sahip değilse ya da kocasının ölü anne babası için üç yıllık yas dönemi yaşamış ise boşanması  neredeyse mümkün değildi. Burada bir parantez açalım. Kadının boşanması, erkek karısına kötü muamelede bulunursa mümkündü ve kadın çeyiziyle birlikte aile evine dönebilirdi. Bu durumda koca karısının tüm bakım masraflarını karşılamakla mükellefti. Olasılıkla çok az uygulanmış olan bir istisna. Ayrıca, babasının, kocasının ağabeyi veya büyük oğlunun vesayeti altında olmak zorundaki kadın, kocasının ölümü halinde üç yıl yas tutmak zorundaydı. Dönecek yeri varsa çeyizinden vaz geçmek koşuluyla ailesinin  yanına dönebilirdi.

Genelde tek eşlilik söz konusuyken, erkeklerin aileye kattıkları cariyeler, eğer erkeğin eşi yalnızca kız çocuk doğurursa, erkek çocuk edinme amacıyla evlerine yerleşirlerdi. Genellikle düşük sınıflardan gelen cariyeler hizmetkar olarak tanımlanır evdeki cariye sayısı kocanın mal varlığıyla sınırlanırdı.  Evin hanımı cariyelere kıskançlık gösteremezdi, bu boşanma sebebiydi. Ayrıca kıskanç kadının cehenneme gideceğine ilişkin bir inanç geliştirilmişti. Boşanmada iki tarafın rızası boşanmanın yazılı belgeye dayanması zorunluydu.  Zina kadının erkek tarafından boşanması için bir gerekçeydi ve suçlu kadınsa suç ortağından başka biriyle evlenebilir veya kocası tarafından satılabilirdi.

Yaşamı ev ile sınırlı, evin yönetimi, çocukların eğitimiyle sorumlu kadın, elbette aile reisi falan olamıyordu. Ama evde ipek böcekleriyle ilgilenme gibi çalışmalarla farklı işler yapabiliyordu. Song Hanedanlığı zamanındaysa kadınların özgürlüklerinin bir parça arttığı, konak işletmek, ebelik yapmak gibi farklı alanlarda rol alma olanağı buldukları görülüyor. Alt sınıftaki kadınlar özellikle çiftçi eşleri, pirinç tarımı olan bölgelerde tarlalarda çalışırlardı ancak bunun her zaman acı bir bedeli olurdu. Kiraladıkları tarlaların sahiplerinin tacizine maruz kalırlardı. Kuraklık ya da ürün yetersizliği nedeniyle fuhuşa zorlandıkları da oluyordu.

Çin uygarlığında erkek, ailenin başı-baba, kendisine tapılan ata olarak görülüyor. Velayet hakkı ve sınırsız bir otoriteye sahip babaya çocukların saygı göstermesi, ibadet etmesi (bu doğru) bir yükümlülüktü ve yapılmaması halinde cezaya çarptırılırlardı. Baba çocuğunu satabilirdi. Bunun için çocuğun rızası alınır ama fakirlik söz konusuyla rızaya da başvurulmazdı. Çocukların mallarının idaresi de yine babaya aitti ve ölümü halinde üç yıl yas tutulması zorunluydu. Babayı gömmek, mezarını  yaptırmak, çocuğunun göreviydi. Babanın ölümüyle tüm hak ve otorite en büyük erkek çocuğa geçerdi.

Erkeklerin yarattığı günlük yaşamın bu acı tablosunun dışına çıkabilen kadınları da araştırdığımızda ünlü şairler, sanatçılar, hattatlar, tarihçiler ve yöneticilere rastlıyoruz. Ünlü Çinli kadınlara iki örnek seçelim ve kadınlar için bu karanlık tabloyu iki aydınlıkla bitirelim.

Ban Zhao:  Antik Çin’in en ünlü kadın yazarlarından ve bilginlerinden biriydi. Konfüçyüs üzerine yazdığı incelemelerle tanınıyor. En ünlü eseri, kadınlardan beklenen dört erdemden (konuşma, itiyat, davranış ve çalışkanlık) söz ettiği Nuje- Kadınlar için Talimatlar adlı yapıtıdır.

Kadının boyun eğmesi gerektiğini savunan, kocalarına yardımcı olabilmek için kendilerini eğitmeleri gerektiğini savunan biriydi. Bu savı toplumda etkili olup kadının kendini geliştirmesini sağladı. Kadınlar için Talimatlar, kuşaklar boyunca yardımcı bir kaynak özelliği taşıdı. Okuma yazma bilmeyen kadınlara dahi okunduğu biliniyor.

Wu Zetian –Wu Zhao :  Tang Hanedanlığı imparatorları Taizong ve Gaozong’a cariyelik ettiği biliniyor. 655’ de imparatoriçe oldu. Gaozong’un ölümünden sonra oğlu Zhongzong’un ve onun halefi ve ağabeyi Rizong’un vekili olarak tahta çıkıyor. 690 yılında ise bir adım daha ileriye giderek kendini imparator ilan ediyor. Saltanatını Luoyang’ da kuran Wu Zetian yeni bir hanedanlık Zhou Hanedanlığını da kuruyor. Despot bir dönemi, acımasız tavırları, devlet bürokrasisinin gelişimini sağlaması ve Budist sanatının önde gelen destekçilerinden olmasıyla tanınıyor.  Saltanatının sonunda Tang Hanedanlığını tekrar kabul etmek ve varisi olarak Zhongzong’u seçmek zorunda kalıyor. 16 Aralık 705’te 81 yaşında ölüyor.

.

ÇİN UYGARLIĞINA KİTAPLARLA YOLCULUK

Geçmişte gizemli, uzak bir diyar olan Çin, günümüzde dünyada söz sahibi ülkelerden biri haline gelince tüm insanların ilgisi üzerine yöneliyor. Kuşkusuz tarih boyunca ilgi alanı olan Çin günümüzde değişik konular nedeniyle hep gündemde. Özellikle tüm dünyayı felç eden salgın Çin’de başlamasıyla alanı ve nüfusuyla bu dev ülkeyi gene ilgi odağı yaptı. Bu nedenle bilgilerimi tazelemek istedim.  Bir merak, tarih bilgisinin tazelenmesi olarak başlayan çalışmalaımda ilginç biçimde günümüze projeksiyon yapacak ayrıntılar yakalamak bunları not alıp paylaşmalıyım duygusu uyandırdı.

Çin uygarlığı ile okumalar yapıyorsanız karşınıza ilk olarak ve sonradan da sıkça Konfüçyüs çıkıyor. Konfüçyanizm bir dinden çok ahlaki bir sistem olarak algılanmış ve yorumlanmış. Ahlaki ilkelerinde toplumun ıslahı ve mutluluğu hedef alınmıştır. Ahlaki olugunluğu önemseyen, düşünce sistemi  kabaca beş temel özellik tanımlar.  Amir- memur (toplumsal hayatın düzeni),arkadaş-dost (insanlar arası hayatın düzeni), karı-koca (partner rollerinin düzeni), ana,baba-çocuk (ebeveyn-çocuk rollerinin düzeni),kardeşler arası ilişkiler üzerine durum. Konfüçyüs düşünce sistemi Han Hanedanlığından sonra resmi ideolojinin hareket noktası olmuş.

İkincil ermiş ise Mencius’tur ve felsefesi “elleriyle çalışanların yönetilmesi, beyinleriyle çalışanların yönetmesi gerek” temeline dayanır. Söylemi toplum standartlarının iyileşmesini işaret etmektedir. Günümüz için de çıkarsamalar yapacağımız düşünce sistemiyle ilgili Mencius’tan alıntılar yapıyorum:

“İnsan iyi yıllarda yeterli yiyeceği sahip olmalı, kötü yıllarda ölüme terk edilmemelidir.”

“Elli yaşına gelenler keten elbise giyebilmeli, yetmiş yaşına gelenler et yiyebilmeli.”

“Kişisel kazanç her şeyden önce gelmemeli, geniş halk kitlelerinin asgari geçimi sağlanmalıdır.”

Bu öğretiler günümüze yazı aracılığıyla ulaşmıştır. Kayıt olmasaydı insan belleğine güvenerek ne kadarı doğru ve eksiksiz ulaşırdı bilinmez. Çin deyince aklımıza ilk gelen kavramlardan biri de yazıdır.  Tarihte yazı, birbirinden bağımsız olarak üç yerde icad edilmiştir. M.Ö. 3000’ de Mezopotamya, M.Ö. 600’ de Meksika’da ve M.Ö. 1300’ de Çin’de. En eski yazılı Çin kaynakları olarak günümüze ulaşan kehanet kemikleridir. Kehanet kemikleri, hanedanlık işleyişi ,dinsel yazışmalar ve ululamaları içermektedir.  

Bir çok hanedanlığın hüküm sürdüğü Çin’de yazılı kaynaklardan alınan bilgiyle M.Ö. 1050-247 yılları arasında 800  yıl hüküm süren Cou Hanedanlığı dikkatimi çekti. Bu hanedanlığın kurucuları Çin ülkelesini kare şeklinde, eşit büyüklükteki geometrik bir desen olarak ele alıp örgütlemişler. Fangciyan adı verilen bu sistemin alışıldık karşılığı feodal. Tarıma dayalı ekonomik sistemi miras yoluyla elden ele geçen beylikler şeklinde örgütlemişler. Büyüklükleri kağıt üzerinde belirlenmiş ve başkente uzaklıklarına göre görevler verilmiş. Aynı dönemde 20-60 yaş arası erkekler arasında pay edilmiş olan topraklar bu yaş grubunca işletilmiş. 60 yaş üzeri erkekler ise tıpkı yetimler, sakatlar ve hastalar gibi devletten yardım almak üzere bir tür emekli ediliyorlarmış. Sang sülalesiyle devam ettiği düşünülen ana erkil yapı bu dönemde –ne yazık ki– ataerkile dönüşmüş.

Çin tarihini incelerken Şi Huang Di ilgimi çeken bir hükümdar. Qin(Tsin) Hanedanı (M.Ö. 221-206)na mensup bir hükümdar. Derebeylikleri kaldırmış, hiç kimseye nüfuz ve toprak vermemiş olduğunu görüyoruz. Şöyle der, “ Eğer ben kendi ülkemde prenslikler yaratır, akrabama, dostlarıma veya sadık tebama toprak verirsem o zaman kendi hanedanımı elimle yıkmış olurum.” (Bu cümleyi özellikle kalın ve italik yazıyorum. )

Bu hükümdarın ilginç uygulamaları var. Sözgelimi mağlup ettiği prensleri (kendisine karşı işbirliğine gitmemeleri için) yaşadıkları bölgelerden alıp, kendi sarayları gibi saraylar yaptırarak onları denetim altında tutmuş. (Bu döneme ait 260’a yakın saray bulunuyormuş Çin’de) Bu uygulama görünüşte saygınlıkları korunan derebeylerinin nüfuzlarını ortadan kaldırmayı amaçlıyormuş. Yine Şi Huang Di, o güne kadarkinden farklı bir uygulama olarak tek bir dil konuşulmasını tek bir yazı kullanılmasını emretmiş. 

Şi Huang Die zamanında bir Konfüçyüs okuyucusunun devlet yönetiminde eski kuralları önermesi üzerine Kral konuyu saray bilginlerine havale etmiş. Çıkan karar şu olmuş. (Şimdi yine kalın harflerle bir cümle daha gelecek) “Eski tarihle uğraşan ulemanın güncel işler konusunda ahkam kesmesinin devleti batırabileceği, insanların kendilerini eğitmelerinin yasaklanmasıyla Çin reformlarına yönelik iftira niteliğindeki başkaldırıların önlenmesi, önerilir”

Şi Huang Di’ nin başka ilginç bir yönü ise Toprak Askerler (Terra Cotta Ordusu) diye anılan mezarıdır. 1974 yılında bulunan mezarda bakın ne özellikler var. Mezar, birbirinin aynı olmayan 7.000 adet insan boyu toprak/çömlek asker figürü ile çevrelenmiş durumda. Yüz ifadeleri, saç örgüleri, sakalları bile birbirinden farklı bu yedi bin asker hükümdarın ölüsünün nöbetini sonsuza dek tutmak üzere, gerçek silahlar kuşanmış, gerçek arabalar, topraktan/çömlekten yapılma atlarıyla toprak altında durmaktalar. Rütbelerine, görevlerine göre farklı incelik ve kalitedeki gerçek metal zırhlar giyinmiş olarak günümüze dek gelmişler. Bu mezarın yapımında 700.000 ustanın 36 yıl çalıştığı düşünülüyor.

 

Çin tarihinde ilgimi çeken başka bir dilim Moğollarla olan süreç. Cengiz Han’ın 1206 yılında başlayan işgalinden sonra 1271 yılında Kubilay Han imparatorluğunu ilan ederek Yuan Hanedanı başkenti Yenching yani Pekin’i kurmuş. Moğollarla birlik olan Yuan Hanedanı bütün Çin’i hakimiyeti altına almış. Ming Hanedanı olarak tanınan bir dönem başlamış ki o başka bir yazımızın konusu olsun.

Ben şimdi Çin Uygarlığının dünya uygarlık tarihine hangi buluşlarla katkıda bulunduklarına değinmek istiyorum. Kuşkusuz daha derinlikli bir incelemeyle çok sayıda buluşa ulaşmak mümkün, ben buraya en önemlilerini alacağım.

Barut: Efsaneye göre, ölümsüzlüğü ararken bir Çinli simyacı tarafından yanlışlıkla bulunmuş. Potasyum nitrat, kömür ve kükürt karışımından oluşan barut, ilk olarak Zen Goliant tarafından 1040 yılında derlenen “en önemli askeri teknikler” koleksiyonunda anlatılmış. (Daha önceden keşfedildiği düşünülüyor.) Zeng, üç farklı barut karışımından söz ediyor ve orduda ilkel el bombası olarak kullanılmadan önce havai fişek ve işaret fişeği olarak kullanıldığı biliniyor.

Pusula: Çinliler pusulayı icat ettiklerinde pusulanın iğnesi güneyi gösteriyormuş. Çünkü Çinlilere göre ana yön kuzey değil güneydi ve ilk pusulanın M.Ö.4. yy. da mıktanıs taşından yapıldığı biliniyor. Şans eseri keşfedilen mıknatıs taşı  çakmaktaşının üstüne yıldırım düşmesiyle içinde manyetit denen güçlü bir manyetik mineral oluşmasıyla  ortaya çıkıyor. Ama mıknatıs taşının yön belirlemek için ilk kez kimin tarafından kullanıldığı bilinmiyor. Arkeolojik kazılarda kehanet yazıtlarında pusula kepçelerinin resimlerinin bulunmasına bakılırsa Çin kahinlerince yalnızca coğrafi yönü değil içsel uyum için de kullanıldığı anlaşılıyor.

Kâğıt: Cai Lun kağıdı icad etmeden  önce yazılar bambu ve ipek üstüne yazılıyormuş. Cai Lun’un odun lifi ve suyu karıştırıp dokuma kumaşın üstüne basması, rutubetin kumaş dokumasının içine sızmasıyla  ortaya sert kağıt çıktığında takvim M.S.105’ miş.

Makarna: Bilinenin aksine makarnayı İtalyanlar değil Çinliler bulmuş. Hem de İtalyanlardan 2000 yıl önce. 2006 yılında Çin-Tibet sınırında yapılan kazı çalışmalarında Qinghai şehrinin Ljia bölgesinde yerin üç metre altında bir kâse erişte bulunmuş. Olasılıkla dünyanın en eski makarnası, diyor arkeologlar. Çünkü söz konusu makarna Çin’de 7000 yıldır ekilip biçilen iki tip darıdan yapılmış olduğu belirtiliyor. İlginç olan hâlâ bu darılar günümüzde de kullanılmaktaymış.

El  Arabası: Han dönemi boyunca yaşamış olan Jugo Liang M.S.2.yy da ağır eşyaları taşımaya yarayan tek tekerlekli el arabasını tasarlamış. Bu tasarımda tutma yeri olmadığı biliniyor ama Çin’in el arabasını Avrupa’dan bin yıl önce bulduğu gerçeğini ortaya çıkarıyor. El arabası teknolojik yenilik olmasının yanı sıra askeri amaçla da kullanılmış. Çin orduları düşmanlarına karşı üstünlük kazanmış. Hem malzeme taşımada hem de taşınabilir barikatlar için kullanılan el arabası yüzyıllarca gizli tutulmuş.

Sismograf: Deprem akla Richter ölçeğini getiriyor ama deprem algılayıcısı sismografı M.S.2. yy başında Han döneminde yaşayan İmparatorluk Astronomu Chang Heng tarafından bulunmuş. Üstelik görkemli bir görünüşe sahipmiş. Dış yüzeyinde ağızları aşağıya bakan dokuz ejderha bulunan ağır bronz bir kazan tasarlanmış.  Ejderhaların tam altında ağızlarını açmış yukarıya bakan dokuz kurbağa bulunuyormuş. Kazanın içinde bulunan sarkaç sarsıntı sırasında hareket edip kazanın içindeki mekanizmayı harekete geçiriyor, sarkacın ve iç mekanizmanın hareketi depremin merkez üssünü gösteren taraftaki ejderhanın ağzındaki topun altındaki kurbağanın ağzına düşmesine neden oluyormuş. Batının sismografından 1500 yıl önce.

Alkol: M.Ö. 3.yy başlarından itibaren Çinliler damıtma ve mayalama tekniklerini kullanarak sirke ve soya sosu gibi ürünleri arıtmayı öğrenmişler. Alkollü içkileri damıtmak da bundan sonra başlamış. Kazı çalışmaları sırasında Henan ilinde 9000 yıllık kırık çömlek parçalarında alkol izlerine rastlanmış.

Uçurtma: 2.400 yıldır Çin kültürünün bir parçası olan uçurtma M.Ö. 4.yy da filozof Gongshu Ban ve sanat koleksiyoncusu Mo Di tarafından yapılmış. Kuç biçimindeki ilk uçurtma rüzgarda aşağı ve yukarı doğru hareket edebiliyormuş. Zamanla eğlence dışında sandalı olmayanların balık avlamak için kullandıkları bir araç olmuş. Ayrıca askeri amaçlarla da kullanılmış. İlk hava saldırıları Çin ordusu tarafından uçurtmalarla yapılmış. İnsanların üzerine bomba bırakıyorlarmış. Ayrıca psikolojik harekatlarda da kullanılmış. Söz gelimi, 1232’de Moğal karargahına havadan propoganda broşürleri atmak için kullanılmış. Bu broşürde Çinli tutsaklara isyan çıkarıp düşman karargahını ele geçirmeleri talimatları varmış.

Askılı Planör: Uçurtma buluşu M.S.6.yy da ortalama bir insanın ağırlığını kaldırabilecek büyük aerodinamik nesnelere dönüşmüş. Yere bağlanmaksızın uçabilen bu uçuş araçları İmparatorların eğelencesi haline gelmiş.  Suçluları ve düşman esirlerini bağlayıp kayalıklardan atarak eğleniyorlarmış.  Çünkü zayıf bir kişi yere güvenle(!) inmeden önce 3 km. kadar uçabiliyormuş.

İpek:  İpekböceği üretiminin kontrol edildiği yöntemin M.Ö.3300 den 2200 e kadar süren Liangzhu dönemine ait bir mezarda bulunan bir el yazmasında ipek üretimi üzerine yazılar varmış.  Çinliler tarafından çok uzun süre korunan bu üretim sırrı Avrupalı keşişlerin ipekböceği yumurtalarını çalmalarıyla dünyaya mal olmuş.

Mancınık: M.Ö.5. yada 6.yy da icad edildiği biliniyor. Ama bu icadı Moğollar 1345 yılında Kırım’daki Ceneviz kalesi kuşatmasında kullanmışlar ki  tarihin en öldürücü silahı olarak kayıtlara geçmiş. Kuşatma sırasında 75 milyon insanın ölümüne neden olmuş.

Çin uygarlığına ilişkin başka ilginç seçkilerde buluşmak üzere.