DEDEKTİF DERGİ 53. SAYI

Sevgili Dostlar,

Bir süredir blog teknik sorunlarıyla uğraşmaktayım. Bugün itibariyle bu sorunları aşmış olduğumu düşünüyorum. Umarım ve dilerim tekrar yaşamam. Çok önce istediğim ama bu teknik sorun nedeniyle gerçekleştiremediğim Dedektif Dergi ile ilgili paylaşımımı sonunda yapabiliyorum.

Yeni tanıştığım Dedektif Dergiyi buradan da selamlamak istiyorum. https://dedektifdergi.com/ adresinden dijital yayın yapan derginin polisiye meraklıları için bulunmaz bir bağlantı olduğunu bilmelisiniz. Gamze Yayık’ın Editörlüğünü yaptığı Dedektif Dergi gerek içeriği gerek tasarımıyla çok başarılı. Okuru olmaktan son derece keyif aldığım dergiye 53. sayısında Kırmızı Mikser adlı öykümle katılmaktan mutluyum. Suç öyküleri, cinayet öyküleri, gotik öyküler, kitaplar, araştırmalar gibi çok geniş bir yelpazede yayın yapan Dedektif Dergi’nin yeni sayılarında yeniden buluşmak dileğiyle.

Dostlukla ve sanatla yeni bir yılda yeni umutlarımız yeni başarılarımız olması dileğiyle.

Saygılarımla,

Serap Gökalp

 PATİKA KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi -19

Halen yayın hayatına 123. Sayısıyla devam eden, Patik Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’yle, bizim yollarımız 2007-2011 yılları arasında kesişmiş.

Kirpi öyküsü, bir öc öyküsüdür. Tutkulu bir aşkın sonunu bir cinayet noktalar. Ama bu öyle üçüncü sayfa haberlerinde rastladığımız cinsten değildir. “Belkıs bu akşam Manolya sokağının ta başındayken görmüştü onu ve gözlerinde şimdiki aynı bakış vardı. Her zaman olduğu gibi, sokaklara taşmış içki masalarının arasından çalgıcılarıyla beraber şarkılarını söyleyerek geçmiş, durup istek şarkılarını seslendirmişti. Adam her zamanki masasında oradan yüzyıllardır hiç kalmamışçasına rakısını içiyordu. İlk karşılaştıkları gibi hiç konuşmadan birbirlerine baktılar. Adam şarkıcı kadına rakı ikram etti, gözleriyle yiyerek.”

Göktuğ Canbaba’ya ait bir fotoğrafla ilginçleştirilmiş Kirpi öyküsü 58. Sayıda yer alıyor.  

Prens Murat, Gölgede Kalan, Bugün Bekle Beni, Kırmızı Mikser diğer sayılarda buluşmuş okurla.

Koskoca Bir Soru İşareti öykümle ilgili de bir şeyler söylemeden geçmemeli. Kot pantolonları herkes gibi ben de severim. Üstelik yaşamımıza ilk girdiği yıllarda tahta fırçasıyla diz bölgelerini beyazlatma modası çok yıllar sonra “taşlama” denen bir işleme dönüştürüldü. Herkesin pek keyifle giydiği bu taşlanmış kotların nasıl yapıldığına ilişkin bir haber okuduğumda elimi kalbime bastırmışımdır. Bu sektörde çalışan işçilerin sağlıklarının nasıl bozulduğunu, ölümle sonuçlanan silikosis hastalığına neden olduğunu öğrendim. Bir süre bu sektörle ilgili araştırma yapıp işin korkunç boyutunu öğrenince haber yapan gazetecilerimize de bir selam olsun diye bu öyküyü yazdım. Haykırışlara ben de katılmak istedim. Bu öykünün satırları arasına yerleştirilmiş fotoğraf da harikadır. Ne yazık ki kime ait olduğu yazılmamış. Bu öykü Kulak Misafiri kitabımda da yer almıştır.  “Dediler ki meslek hastanesinden, bu iş-yani hastalığı diyor-iş yerinden ötürü olmuş. Madenci veremiymiş… De bizde ne oluyor? Tekstil işçisiyiz madem. Ne bileyim? (…) “Ee, n’oldu sonra iş yerini dava etseydiniz.” “Ne davası doktor bey? İş yeri kayıp zati, orada çalıştığını nasıl ispat… Avukat para ister, doktor para ister, ilaç bilmem ne…”

 İki Türkü İki Çığlık Bir Ağıt öyküm de Kulak Misafiri kitabımda yer almış, aynı zamanda bir tiyatro oyununa dönüşmüştür. Bu öyküyü çok seven yazar dostum Buket Başaran Akkaya’yla harika bir çalışma süreci yaşayarak oluşturduğumuz aynı adlı oyunu çok severek yazdık. Ama bu zevkli çalışmanın kaderi iyi olmadı ne yazık ki.  Devlet Tiyatroları repertuarına alınan oyun o gün bu gündür raflarda tozlanarak sahnelenmeyi bekliyor. İşte o öyküden de tadımlık bir ayrıntı. “Vay o nasıl çığlık? Dağların soğuk nefesi, uzun upuzun bir tülbent olup, kıvrak, aceleci ve şaşkın! Avluda şöyle bir dolandığı sırada büyük kerpiç evin içinde kopan o çığlıkla karşılaştı. Öyle bir çığlık ki rüzgârı bile oracıkta kavurdu, eritip yere çaldı!” Bu öyküde iki genç kıza, bir Köy Enstitülü Öğretmene, bir saplantılı aşka rastlarsınız. Geleneklere, geleneklerin gölgesinde bir öç alışa tanık olursunuz. Gelenekleri ve yöresel sözcükleriyle oluşturulan atmosfer 40’lı yılların Bursa’sına bir bakıştır.

Daha önceki dergi paylaşımlarımda kapakla birlikte öykülerin sayfalarına yer vermiş olmama karşın bu kere kapakların yanında öykülerin uzun olmaları nedeniyle ilk sayfa görsellerine yer veriyorum.

 Patika Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’ne sanal ortamda da https://www.patikadergisi.com/tr adresinden yazın dünyasına patikalar oluşturmaya devam ediyor.

ON DAKİKALIK FİNAL

Çok değil on yıl geri gidebilseydin… Ardına dek açık balkon kapısıyla mehtabı kucaklamak için bekleyen bağrı yanık bir delikanlı(!) olmazdı şimdi ev. İçine giren sokak ışıkları yüreğine çökmüş sana çarpıp tuzla buz olmazdı…

Ağır ve nemli bir güneş, denizi taşırmak üzereydi, sen o koltuğa oturduğunda. Şimdi, gece… On yıl önce yavru bir kedinin miyavlamalarının batıp çıktığı, bu siyah saten yorganın seni neden uyutmadığını aklına bile getirmez, kızmaz ve öteki uykuları kıskanmazdın…

Buğulu zarafetiyle yolu kıvrılıp gelsin diye Mehtap, açık kollarına atılsın diye beklemezdin. Saat ayaklarını sürüyor koridorda, bak.

Daire kapısı sessizce kapandı. Koridorda ışık yandı. Mehtap geldi…

– Ruhun azgın atları dörtnala giderken bedeninkilerin yarışı terk etmesini kınıyorum, dedi adam, geceye doğru. Bu durumda öndeki atların koşmasının bir anlamı olmadığı gibi yarışı bırakanlara da söz geçiremez oluyorlar. O zaman öyle üzülüyorlar ki… Kaçıp gitmeyi istiyorlar. Belki bu yüzden ölünüyordur.

Söylenenleri ruhun bedeni bıkkınlık nedeniyle terk edişi olarak değil, kaçıp gitmek isteyenin eceli gelmiştir, şeklinde yorumlayan Mehtap tedirgin oldu. Çünkü bu cümle ona göre aynı zamanda “nerede kaldın ve neredeydin” anlamını da yüklemişti. Adam bunları bütün bir gece taş gibi oturup, onu beklediği koltuktan yine kıpır-damadan söylemişti. Oysa fırlayıp sarılmak, vücudunu bastırmak, canını acıtarak okşamak istiyordu, öyle özlemişti kadını. Tüm gece boyu kızmış, merak etmiş, hoş görmüş ve kinlenmişti.

Karşılıksız kalan cümleler, perdeleri ardına dek açık kirli cama yapıştı kaldı. Bekledikçe yavaşça kararıp leke-ye dönüşüyordu. Sonunda Mehtap gelip adamın karşısında durdu, bakışlarında gerçeği duymak istemeyen titremeyi gördü. Yaşlılık gözlerini küçültmüş, rengini bulanıklaştırmıştı. Çoğu kere sevimsiz ve sadist bir anlatımı olan bu gözler, şu an “bana yalan söyle” diye bağırıyordu. Kadının üstündeki gece mavisi, kırmızı beyaz çiçek de-senli elbiseye saldırganca baktı. İp askılar yüzünden vücudunun üst yarısı çıplak gibi geliyordu adama.

– Biraz eğlendim, dedi Mehtap tek kaşı kalkık.

Onun masa örtüsünün kenarıyla oynamasının sıradan ve dalgınlıkla değil, gözlerini kaçırma çabası olduğunu biliyordu adam.

– Bütün gece seni bekledim, dedi pencereden dışarı bakarak. Bu gece ben bekledikçe, önünde secde edilesi güzelliğiyle Mehtap yakamozlar arasında yattı durdu ama.

Yavru kedi susmak bilmiyordu. Bir an kulak kesildi kadın; sesler kendini acındırma mı içeriyor diye. Hayır, kedinin ve adamın sesi, yalnızca açlık ve hayal kırıklığıydı. Hayal kırıklığı… Mehtap, kulaklarını tıkamak, kaçıp gitmek ya da onları susturmak istiyordu. Açlığa çare bula-bilirdiniz ama hayal kırıklığı… Adamın göz bebeklerinde o azgın atları gördü. Sessizce bekleşiyorlar ve etrafı kolaçan ediyorlardı. Tenleri huzursuzca seğiriyordu. Meh-tap sustu. Yakamozlar çok fazla gürültü yapıyordu.

– Balık istiyordun, gidip aldım akşamüstü, dedi adam, bakışlarıyla ilgisi olmayan bir sesle. Seninle bir akşam yemeğini hayal etmekle mi yetinirdim?

– Paramız bitti demiştin, dedi kadın irkilerek.

– Kiradan harcadım. Evi genç bir sevgili için çekici kılmak gerek. Başka türlüsü olmuyor artık.

– Ama… Şimdi ne yapacağız?

Kadın söylenenin bir parçasını öne çıkarmayı yeğledi. Diğer parçaya verilecek yanıtla konuşma nereye giderse gitsin onu haksız kılacaktı çünkü. Adam balıkçıya temizlettiğini ve nasıl pişirdiğini söylüyordu, yaranmaya çalışı-yordu. Sevgisi bir reddedişle karşılanmaya başladığından beri bu tutumu geliştirmişti. Yada giderek daha hızlı yaşlanıyor olduğundan birilerinin acımasına daha çok gerek-siniyordu.

– Sonbaharda rastlantıyla canlı kalmış bir sivrisinek önüne geleni iğneliyor, dedi sonra adam yavaşça. Her-kesin canı yanıyor ama sineğin fazla zamanının kalmadığını da biliyorlar. Gaddar bir sabır gösteriyorlar. Sonunu bildiğin konuda sabır göstermen uygunsuzdur oysa…

– Kaç yaşında? dedi kadın, göz kapaklarını küçümsemeyle yarı kapatmıştı.

– Kaç zamandır ölüme koşuyor, demek istiyorsun.

– Kaç zamandır ölümden kaçıyor, demek istiyorum, dedi acımasızca. O böyle deyince adamın yüksek bir yer-den düşercesine başı döndü, sustu. Ruhumun atları, vara-cağı yeri biliyor bilmesine de neden koştuklarını bilmiyorlar, asıl mesele bu.

– Özür dilerim.

– Önemli değil yavrum, dedi adam hayal kırıklığıyla Ah ne olurdu, o yaştan bu yaşa, bir küpten ötekine aktarılan yaşamda, her keresinde biraz daha tortuyla ayrılmasaydık. Sonunda; arı su batağa dönüşüyor, bak. Taşıdıkları yüzünden akamaz oluyor.

Şimdi de kadın sessizdi. Susmakla kendisini fırlattığı uzaklığı, uzaklığın yarattığı olanaksızlığı duyumsadı adam. Gözlerini yakalarsa ulaşabileceğini sanıp baktı; yabani otlar arasındaki yarı yıkık bir ev bakışıyla. Mehtap çok uzaklardaydı…

– Özgür bir kadınsın, önemli değil, dedi kırık.

– Cam fanus içinde yanmakta olan çılgın bir ateş kadar özgür, dedi kadın, çarpıkça gülümsedi.

– Odunundan kaçmak isteyen alevin didinmesi, dedi adam alayla ve acımasızca.

Bu kadını tümden sinirlendirdi.

– Odun mu?! Kör korlar! diye tersledi tükürür gibi.

Bir yaştan sonra diz eklemlerini kırmak mümkün ol-muyor muydu, üşeniliyor muydu? Bu pek önemli değildi gerçekte. Önemli olan yürüyüşteki canlılık ve ışıltının yok olmasıydı. Artık bacaklarını pergel gibi açıp eklemleri üzerinde yaylanması söz konusu değildi. O erkek, geri dönmemek üzere yaşamlarından çıkıp gitmiş, yerine bunu bırakmıştı. Adam, salata malzemelerini sirkeli suda bıraktığı için gevşemiş olduklarını söylerken, kadın onun gevşek kaslarını düşünüyordu, cümlesinin ancak sonunu duydu. “… atarsın” Güldü, takma dişleri kendi dişlerinden farksızdı ama kadın biliyordu takma olduklarını. Can sıkıcı olan buydu işte. Şahane bir erkekti tanıştıklarında. Erken beyazlaşmış saçları Rene Magritte bulutlarını çağrıştırdığından mı nedir, ilk olarak kendini savunmak durumunda hissetmemişti. İyi kalpli bulut, kızı kucaklarken –nasıl dese- on metre çapında bir alanın içinde rahatsızlık verici bir şey giremezdi herhalde, ona öyle geliyordu. Çünkü o, annesinin her zaman gözlerinin aklarını göstererek anlattığı, kızlara kötü kötü şeyler yapan erkeklerin, kulak kepçesinin gerisinde bitivermesinden yorulmuştu. Nefesleri tişörtlerinin yıkama talimatı etiketini kıpırdatacak kadar yaklaşıyor, aklını alıyorlardı. İyi kalpli bulutun, yanık tenli vücudu gevşememişti ve elleri çelik gibiydi o zamanlar.

– Seni çok sevdiğimi biliyordun değil mi? dedi kadın özür dilercesine. Uzun yıllar önce yirmi yaş fark önem-sizdi.

– Elbette, dedi adam. Açık bir yara gibi sevgi bekleyen yeni yetme çağını bilmez miyim? Ama ne demiş Bedri Rahmi? “Aramızda tam yirmi beş yaz, yirmi beş kış, yir-mi beş bahar, yirmi beş uçurum. Ne öpücükle dolar ne şarapla biliyorum.” Yaralar kapanıyor ama uçurumlar büyüyor…

– Balıkları pişirdin mi?

Duygulardan yiyeceklere bu keskin dönüş adamın canını iyiden iyiye sıkmıştı.

– Pişirdim. Şarap verir misin oradan?

– Balıkçıdaydın demek…

Daha önceden açılmış şişenin mantarını çıkardı, şarabı bardağa boşalttı, oyalanarak.

– Ben aradım seni gecikeceğim, demek için.

Aramamıştı. Aramış olsa ve konuşmuş olsalar kadını eve gelmeye ikna edeceğini ikisi de biliyordu. Kadehini doldurdu, adam şişeyi de istedi bir el hareketiyle. Bu küçük hareket birkaç saat önce, her telefona uzanışında bileğini yakalayan, gel, diyen parmakları anımsattı kadına. Yarı aydınlıkta terli, tüyleri parlayan o hoyrat kolu, telefonu hemen ve boyun eğişle bırakan kendi elini, bir fotoğraf karesi gibi gördü yine. Sonra terli avuç içinin teninde kayışı, önemini yitiren ayrıntılar. İrkildi.

– Ben eski bir arkadaşımla yemek yedim. Hayır di-yemedim.

Şimdi, şu anda onu hiçbir zaman sevmediği kadar sevdiğini düşündü yaşlı adam. Ama hiç de bu kadar iğrenmemişti. Titredi. Kinlenmişti. Ayrılık duygusu ve tiksinti tüm beynini kaplamıştı.

– Beni terk eden Pandemos’un şerefine! İnsan yaşlandıkça Uranios’la doluyor kaçınılmaz olarak!

Kadın artık masa örtüsüyle falan oynamıyordu. Onun çene kemiğinin kulağıyla birleştiği noktaya bakınca adamın içini çaresizlik kapladı. Kıvrımların, senin tuzakla-rın, nasıl zevk çanaklarıdır, bilmez miyim?

– Boğulacağını bile bile bu çanaklara atlanır mı? diye homurdandı ve ona uzandı. Kadın irkildi, ıslak bir giysiden kurtulmak istercesine baktı. Bu bakış yeni bir kırgınlık yarattı adamda, giderek hırçınlaştı, öç duygusu kapladı benliğini. Eline geçirdiği herhangi bir şeyle oracıkta öldürüvermek onu! İçten bile değildi. Sarhoştu kadın, kolay olurdu. Duraksadı. Kafası yamulmuş, saçları kanla kemiklerine yapışmış görüntüyü, kolundan tutup az önce yürüdüğü hole, evin çıkışına, sokağa, sürüklesem… Arkamızda kan, beyin, kemik parçacıklarından bir iz… Çöp bidonunun oraya bırakırım, çöpçüler alır.

Bu güzel yüzün şekilsiz bir kitleye dönüşmesi, bedenin seğirip kalmasına dayanamayacağını anladı. Kendi canı acımış gibi hissetti. Birbirlerini öyle çok severlerdi ki… Eskiden. Olsun. Onu bağışladı, öfke yavaş yavaş bedenini terk etti sanki. Şarap içmeyi sürdürdü.

Kadın onun küçük camsı ihtiyar gözlerindeki öfkeyi gördü. Sonra rüzgâra kapılmış bulut olup gidişini… Bu değişimi yaşlılık ve güçsüzlük olarak açıkladı kendine. Ayrıca yenmeyen akşam yemeğinin yarattığı boşluğa, hazırlıkların çırpıntılı bekleyişine karşılık ağır damlayan zamanın zehire dönüşmesine… Beklenenin, umarsız bir alkol kılıfıyla kaplı olarak sabaha karşı kapıdan girişini, oturduğu berjer koltukta soğukkanlılıkla karşılaması öyle herkesin becerebileceği bir şey değildi. Artık birbirlerine bakmıyorlardı. Adam şarabının son yudumunu içerken;

– Yapılacak ne var ki? diye sordu önünde secde etmiş şarap şişesine. Şimdi oturmuş ölmeyi beklerken başka ne beklenebilir ki? Genç bir kızın hayran olduğu, sığındığı, tutuşturduğu bir adamın son cızırtıları… Olsa olsa kör kor ha? Ve cam bir fanusun altındaki ateş.

Yavru kedinin susmasını beklemezdin. Gecenin bitmesine ve Mehtap uyumak istiyor diye bu denli öfkelenmezdin… Bu bedende yaşlanmazdın…

Balkon kapısı ve pencereler hâlâ açıktı. Saat koridorda koşmaya başlamıştı.

– Rüzgâr söylüyor şimdi o yerde bizim eski şarkımızı, dedi adam. Vazgeç, söyleme artık, hatırlatma mazideki halimizi!

– Şiir mi bu? dedi Mehtap.

Bu son sözleri oldu.

– Bir duygu, bir şarkı ve bir ortaya koyuş biçimi!

Nefes nefese kendini koltuğa bıraktı. Balkon kapısının kanatları ve kadının ağzı aynı biçimde açık duruyordu şimdi. Yalnızca on dakika sürmüştü, yaşamının finali …