DARISI BAŞINA!

Geçtiğimiz günlerde Kadın Hakları başlığı altında bir konuşma yapmak üzere bir topluluk karşısındaydım.

Onlara şunu söyledim, “Sizleri duyduğunuz, bildiğiniz olayları akademik bir jargonla anlatarak, sıkmak istemiyorum. Söz konusu başlığı “kadın haksızlıkları” olarak ele alacağımı göreceksiniz. Bunu kendi üzerimden anlatacağım. Ben Serap Gökalp, özgür olduğunu iddia eden, ekonomik özgürlüğünü kazanmış, mürekkep yalamış biri olarak anlatacağım. Kadın haksızlıklarını konuşmaya başladığımızda konu çok uzun ve derindir 21 yüz yıldır didindiğimiz bu konuya 21 dakikalık sınırlı bir zamanda değindiğimizde çok şey eksik kalacaktır kuşkusuz. Ama konuşmalıyız.   

Çocukluğumda küçük ilaç şişeleri, kibrit kutuları, kumaş parçalarını biriktirir, bayram şekeri kutularını tiyatro sahnesi gibi keser, yarım parmağı geçmeyen şişelerden insanlar, kumaşlardan dekorlar yapardım. Karşıdan bakınca bu birbiriyle ilgisiz nesneleri oradan alıp oraya koymam tuhaf bakışlara neden olurdu. Yaşım da olsun olsun 5-6. Bebek evi diye bir oyuncak hâyâl bile edilemezdi ki. Ben kafamda kahramanlar yaratıp onları karşılıklı konuştururken bizimkiler, “Ne bunlar? Bebeğinle oyna, mama yedir uyut,” derlerdi, kızardım.

Sokakta oynamaya başladığımda yine sık sık beni kızdırdıklarını anımsıyorum. “Kız oyunları oyna, erkekler gibi koca sopalardan atlar yapıp, tahta kılıçlarla oynama,” deyip benim düş dünyamı yerle bir ederlerdi. Kız çocuğu olarak bazı şeyleri yapabilir bazılarını yapamaz olduğumu büyükler bana sıklıkla hatırlatırdı. Tanıdık geliyor mu bu hatırlatmalar?

Orta okulda derslerle ve çizgili bir kompozisyon defteriyle sınırlı yazın dünyamdaki duvarları bir yaz tatilinde yıktım. Altıncı sınıfın tatilinde bir roman yazdım. Romanımda on dört yaşında bir kız tek başına tüm Türkiye’yi geziyordu. Okul olmadığı halde kalem kâğıtla ne işim olduğunu kuşkuyla izleyen aileme karşı gizlilik kendiliğinden oluştu.  Büyüyünce öğrendim ki orta çağdan itibaren kadın yazarlar hep gizlice, gece herkes yattıktan sonra veya mutfakta çalışıyormuş gibi yaparak yazıyorlarmış. Romanımı okuyan tek kişi yakın arkadaşım da “Çok saçma bu yaşta bir kız çocuğu kendi başına Türkiye’yi asla gezemez” deyip benim canımı sıkmıştı.

Büyüdüm, çalışmaya başladım. “Nalan çeyiz hazırlamaya başlamış, bizim kız ilk maaşıyla daktilo aldı,” diyen annemdi. “Ne olacaksın başımıza yazar mı olacaksın?” Bu da babam. Artık gizli yazmalar bitmişti. Dergilerde yazılarım çıkıyordu çünkü. Gelin görün ki devlet memurluğu yaptığım için takma isimle yazmam gerekiyordu. Düşünün yazar olmaya çalışıyorsunuz ama adınızı gizlemek zorundasınız.  Devlet düzeneği kalemden korkar bu ülkede…

Ana babamın “Kızımız yazardır,” diye arkadaşlarına tanıştırırken gururlanmaları için on dokuz yıl geçmesi gerekti. İlk kitabım yayınlanmıştı. 

Hele o gece tıktıkları? Ne çok kızdırdığım insan olmuştur ve ne çok insan misilleme olsun diye beni üst kattaki terlik, ayakkabı sesleriyle sinirlendirmiştir. Bu tıktıkları daktilomu kalın havluların üstüne koyarak azaltmaya çabalamışımdır. Benim yazmamı/yazarlığımı rahatsızlık nedeni olarak gören komşularımın kulakları çınlasın.

Yaşamımın uzunca bölümü Bursa’da geçti. Taşrada malzeme sıkıntısı yoktur. Ama Bursa tek renktir; yeşil. Şimdilerde daha koyu bir yeşil. Bunu doğanın rengi anlamında kullanmadığımı biliyorsunuz. Oysa edebiyat çok renk ister. Arayışlarım beni Bursa’nın işçi dünyasına ulaştırdı. İşçiler… Metal işçilerini, maden işçilerini, tekstil işçileri, ağaç işçileri, beden işçilerini inşaat işçilerini keşfettim. Bu kalın ve yeşil rengin altında bulduklarımdan çok şaşırdığımı, çok üzüntü duyduğumu itiraf etmeliyim. İşçi sorunlarını kadın işçi sorunlarını ha babam yazdım. İşçi öykülerimle ödüller aldım.  Son yıllarda kahramanlarım, cadılar, vampirler, her önüne çıkanla seks yapan karakterlerle savaşıyor ama olsun. Ben yine kadın sorunlarını, kadın işçileri, işçileri yazmaya devam ediyorum. Bazen düşünüyorum da keşke “Fadime Hanım’ın Işığı” öykümdeki annenin kaygıları artık olmasa, “Sisin İzi” Öykümdeki maden işçisinin anasının dramı olmasa, keşke “Koskoca Bir Soru İşareti” öykümde yaşam mücadelesi veren işçinin slikosis hastalığına yakalanmasına neden olan koşullar iyileştirilse. Keşke genç yaşta kadınlar nikahsız ikinci eş olarak istemedikleri evliliklere zorlanmayıp “Kendini Ölüme Bağlayan Kadın” lar olmasa, keşke “Raftaki Kişilik” ve “Uzun Saçlı Kadın” öykülerinin kahramanları gibi kadınlar dayak yemese, keşke bir sokak kadınının çocukları olma şansızlığına uğramış çocuklar “Annemin Çalılıklarında” öykümdeki gibi “annem galiba bizi istemiyor, gönderin o zaman çocuk esirgemeye” demese. Keşke yobaz bir evliliğin kurbanı olan, kendisine dünyalık diye seslenilen Melek artık yeter dediği noktada bir mucize gerçekleşse…

Ya, işte böyle. Çok yalnız kadınlar bunlar.  Kadın-yazar da (burada yazar tanımını böyle kullanmak zorundayım) kendini hep yalnız hisseden insandır. Çünkü diğer toplumsal rollerin saldırısı altındadır. Eş rolü, anne rolü, çalışan kadın, komşu teyze, akraba, ana-babanın çocuğu, sivil toplum örgütlerinin üyesi… Hangisini saymalı bilmem. “Yarın akşama şu toplantı var,” derler, “Ütü yapacağım” derseniz tamam o zaman derler. “Yazı yazmam gerek,” derseniz  “ Amaan, sonra yazarsın,” derler. Bu baş belası aşındırıcılara direnmek zorundasınızdır.

Gelin görün ki baş belası olarak kadın tanımlanmıştır. Hesiyedos yaptı bunu. MÖ 700’lerde Pandora mitolojisiyle kadını erkeğin baş belası olarak tanımladı.  Ondan sonra da tüm dünyanın hayran kaldığı Yunan uygarlığında kadın giderek ikincil hale geldi. Kızların okumalarına, soru sormalarına izin vermemek, kadınları evin ayrı yerinde yaşatmak, küçük yaşta evlendirmek de o zamanlar başladı. İki ninem de 14 yaşında anam 16 yaşında evlendirilmiş. Çocuk gelin bugünün sorunu mu acaba? Bekaretin korunması nedeniyle yapılan bu erken evlilikler erkeğin ezeli fantezisini “el değmemiş kadın” fantezisini besliyordu. Bu fantezi, kadını birey kabul etmeyen, ona özgür cinsel hayatı yasaklayan, erkeğin çizdiği sınırlar içinde yaşamasını uygun gören bir görüştür.

Soruyorum: Kadın biyolojisi kadın kimliğini oluşturan öğelerden yalnızca biri olmasına karşın, neden kadın bedeni özgürleşmesinin önünde engeldir?  (Bu arada Derya Şaşman Kaylı’ya Kadın Bedeni ve Özgürleşme yapıtını anarak bir selam gönderelim.)

Hep şöyle tanımlandı dişiler: daha zayıf yani korunulası, tahrik edici yani sakınılması gereken (kendisi için bile tehlikeli beden tanımı) Peki akıl? Kadının aklı neden yok sayılır?

Aklının yok sayılması bir kenara, kadının fazla konuşması bile hoş karşılanmaz, bilmez misiniz? “Sessizlik bir ziynettir” “en iyi kadın fazla konuşmayan kadındır” düşünce kalıbının tüm kültürlerin deyimlerine sinmesi de buna dayanır.  “Dam damlamasından, karı vızırtısından durulmaz,” derler Anadolu’da.           

Peki tarih boyunca okul kapıları yüzüne kapatılan kadının günlük tekdüze, tekrarlı işlere tutsak edilerek sonra da aklı kıt, aklı ermez olmasına şaşmalı mıyız? Hâlâ, hâlâ ve hâlâ kız çocuklarının okula gitmesi için bir sürü sivil toplum örgütleri çalışmalar yapmıyor mu? Kadın haklarında söz edemeyiz!

Daha da acısı, bu konuşmama hazırlanırken aklıma geldi bizde kadınla ilgili hangi deyimler var diye bir araştırayım dedim. 118 deyim buldum, hiçbiri kadını yüceltmediği gibi çoğu insan haklarına aykırı düşünce kalıpları öneriyor.

  • Kocanın vurduğu yerde gül biter,
  • Kadın kocasının çarığı, anasının sarığıdır.
  • Avradı eri saklar, peyniri deri.
  • Erkeksiz avrat, yularsız at
  • Kadının hükmettiği evde mutluluk olmaz.
  • Kadının şerri, şeytanın şerrine eştir
  • Saçı uzun, aklı kısa   
  • Avrattan vefa, zehirden şifa
  • Kız yükü, tuz yükü

Bu hakir görme geleneği kadın bedenini yalıtmaya yöneliktir. Toplumsal yaşamdan uzaklaştırmaya yöneliktir. Yetmez, bağımlı olması sağlanır. Burada cins ayrımı XX ve XY dışında cinsiyet ayrımından yani biyolojik niteliklere dayatılan sosyal ayrımdan söz ediyorum.

Şu da bir gerçektir ki kadın sosyal hayattan uzaklaştırılıp, yok sayıldığında yerini erkekler almıştır. Zenneler türemiş, kadın rolleri oynayan tiyatrocu erkekler türemiş, oğlancılık olağan olmuştur. Afganistan’da olanları hepimiz izliyoruz. Yıl oldu 2024 ama yine aynı senaryo ile karşı karşıyayız, farkında mısınız? Kadın haklarını nasıl konuşalım? Günümüzde kadına pozitif ayrımcılık diye bir tanım getirildi. (Annelik izni artırıldı da iş yerlerine kreş yapılması hiç konuşulmuyor nedense.) Yine kadınlar eve hapsolmaya çalışılıyor ve yine erkekler onların yerini alıyor.

Yazabiliyor olmak, bir çalışma odasına/masasına sahip olmak ve yazmaya koyulabilmek bir ayrıcalıktır, Türkiye’de bir kadın için. Ben bu ayrıcalığa sahip biriyim. Ama bu koyulma sözcüğü sizleri sakın aldatmasın. Az önce söylediğim türlü rollerimin en alt sırasında yer alan yazarlığımı korumak, sakınmak, zaman çalmakla gerçekleştirebildiğim bir eylemdir. Türlü nedenlerle yazma eyleminden koparılırsınız çünkü. (Oysa bir erkek yazar aynı sorunla boğuşmak zorunda asla kalmaz eminim.) Zamanımı düzenleme özgürlüğüm de yoktur. Ne pişireceğim gibi bir sorunsalı vardır kadının.  Pişirmek için almak, almak için para kazanmak, para için iş bulmak, iş bulmak için sayısız engeli aşmaktan söz ediyorum. “16/24 Vardiyası” öykümde işsiz bırakılmış, yeni doğum yapmış bir kadındır öykünün baş kahramanı Aynur. Kocasına bile söyleyemediği işten atılma meselesini tek başına yaşar ve 16/24 vardiyasına gidiyormuş gibi evden çıkar. Ne pişireceğim sorunsalı önemlidir. Pişirememek büyük sorunu kadının omuzlarındadır.

Beri yandan erkeklerin yazdıkları yasaları onaylayan bir tanrıya sahip olmak gibi bir üstünlükleri vardır. Bu da kadının hayatını karartır. Bizim cehennemimizdir! Bazen ölümcüldür! Bütün dinlerde erkeğin efendiliği tanrısal bir haktır. Dolayısıyla Tanrı korkusu ezilen kadınların başkaldırıya yönelik tüm tepkilerini baştan baskılar. Oysa, eski ve uzak geçmişte Mısır’ da, Hitit, Babil, Sümer yazıtlarında ana tanrıçalara övgü ve yücelikle söz edilirdi. Tanrı kadın olarak biçimlendirilirdi. Tek tanrılı inanç sistemlerinde birden bire kadına yardımcı, sabreden rolü biçilir oldu. En önemli işleri başarma rolü erkeğe nasıl ve neden verildiğini hep merak ettim, anlamak istedim. Bu konudaki merakımı ve cehaletimi, o dönüşüm meselesi ve hak yitimlerini Merlin Ston’un Tanrılar Kadınken kitabı cevaplamıştır.

Bir sanatçı olarak sanatın kendisinin bile kadını ikincilleştirdiğini düşünürüm. Sanat tarihi resimleri, şiirler, tiyatro oyunları kadını “esin kaynağı” olarak tanımlar. Bu onu güvenli bir şekilde “ikincil durumda” tutar. Bu geleneği günümüzde moda dergileri, reklam filmleri, güzellik yarışmaları gibi çalışmalar üstlenirler. Sonra efendim, inanç sistemleri dışında, görgü kuralları, gelenekler, giysilere baktığımızda da kadının özgürlüğüne daha çok el/dil uzatır olduklarını görürüz. Şöyle oturma, böyle otur, o kadar bağırarak konuşma, sen kızsın. Bu taytla erkekleri tahrik edeceksin. Biliyorsunuz bunları. Kahkaha atmamıza bile engel olunmadı mı bu memlekette? Hangi kadın hakları?

Sosyal düzenekler, akıldan uzak, bedene indirgenen bir varlığa seslenir. Kadın kendi bedeniyle ilgili söz sahibi değildir. Kadın hakları savunucularına rağmen biz kadınlara yapılan türlü haksızlıklardan bugün bile söz ediyorsak uygarlık kavramında ya da modern toplum düzeni kavramında bir sakatlık yok mudur sizce?

Uydurma bir dişil karakter vardır; erkekleri cezbetmek, memnun etmek, avutmakla görevli güzel narin varlıklar… Bu düşünce kadın bedenini kafese koyar.  Bu beden bir yüktür, sakınılan, saklanan. Öte yandan aynı beden evlilik müessesesi için sergilenendir. Yine bu beden “kadının yaşamını gebelikle tek başına oynanan bir drama dönüştürür.” Yegâne varoluşsal alanlara kapı açan , evlat sahibi olmaya hizmet eden bedene de teyzeler amcalar karışmaz mı? “E, çocuk ne zaman?” “Hadi darısı başına.” … “Darısı başına.” Ben de bu cümleyi bir yakınlarının cenaze törenlerinde o teyzelere ve amcalara söylemek istiyordum doğrusu!

Şimdi burada biraz duralım. Doğurganlığında söz sahibi olamayan kadının cennet ayaklarının altındaymış. Cenneti ayakları altına alanla ilk küfredilen ve cinsel obje haline sokulan (kontrol altına alınan, tecavüz, fahişelik, pornografi kavramlarıyla birlikte anılan) gene kadındır. Ne yaman çelişki! Ne acı!

İktidarlar da kurumları, ideolojileri ve aygıtlarıyla denetimi kadın bedeni üzerinden işletirler. Kadını düşünür/tanımlarken, toplum da siyasi iktidarlar da gözünü cinsel simgelere dikerler ki en hafif deyimiyle bu yanılgıdır. Burada şunu soruyorum; insan toplulukları  NEDEN doğuran cinse değil öldüren cinse üstünlük tanır? Neden kadının özgürleşme yolundaki çabaları annelik, evlenmeyle gelen tekrarlı sorumluluklar, kamu alanında çalışma çabasının haksızlıklarla engellenir olması, bizim toplumumuzda yaşlı bakımları, torun bakımları, hasta bakımlarıyla engellenir? Neden?

Bana soruyorlar; neden yazıyorsunuz, neden yazar oldunuz? Çok, çok, çok nedeni var! Kısaca şunu söylüyorum, bugünü telafi etmek için, yaşamın korkunç trajedisine- özellikle kadın trajedilerine -katlanabilmek için sanata, kurguya, hatta geleceğe sığınma çabasıdır benim için yazmak. Kendimin de diğer kadınların da ezilen emekçilerin de, görmezden gelinen çocukların da dev gibi haksızlıklarının sesi olmaya çalışmaktır yazmak. Bağırmaktır. Sizinle birlikte olmak güzeldi, teşekkür ederim.”

Bu konuşmadan sonra soru cevap bölümüne geçtik.

Bir beyefendi söz alarak , “sanırım siz erkek düşmanısınız,” dedi. “Yo, hayır, evliyim ve bir oğul yetiştirdim, erkekleri severim,” dedim. “Benim yapmak istediğim çelişkileri çözümlemeye çalışmak.”

Bir başka beyefendi söz aldı, “Erkeklere ver yansın ettiniz, bütün bu olanlarda kadının hiç mi suçu yok yani,” dedi. Ona şu istatistikle yanıt verdim; “Son bir ayda kaç kadın öldürüldü diye sorulduğunda Google amcaya 5.5.2024 tarihli Birgün gazetesinin bir haberine ulaşıyorsunuz. Haber şöyle, aynen alıyorum: Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2024 Nisan Veri Raporu’nu açıkladı. Rapora göre 2024 Nisan ayında 32 kadın cinayeti, 13 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Bu ay kadınların yüzde 59’u evli olduğu erkek tarafından öldürüldü. Ayrıca bu ay öldürülen kadınların yüzde 56’sı evlerinde öldürüldü. Raporda, “Öldürülen 32 kadından 10’u boşanmak istemek, barışmayı reddetmek, evlenmeyi reddetmek, ilişkiyi reddetmek gibi kendi hayatına dair karar almak istemesi bahanesi ile biri annesinin babasıyla barışmaması bahanesiyle, biri kedi beslediği bahanesiyle, bir kız çocuğu; taş attığı bahanesiyle, biri ekonomik bahanelerle öldürüldü. 18’inin ise hangi bahaneyle öldürüldüğü tespit edilemedi. 18 kadının hangi bahaneyle öldürüldüğünün tespit edilememesi, kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin görünmez kılınmasının bir sonucudur” denildi.  2010 yılından itibaren kadın cinayeti verilerini kamuoyuna açıklayan platformun açıklamasında şu ifadeler de yer aldı:  “Kadınların kim tarafından, neden öldürüldüğü tespit edilmedikçe; adil yargılama yapılmayıp şüpheli, sanık ve katiller caydırıcı cezalar almadıkça, önleyici tedbirler uygulanmadıkça şiddet boyut değiştirerek sürmeye devam ediyor.”  

Bir hanımefendi söz alarak, “kendisinin asla toplumsal yaşamda zorluk yaşamadığını, özgürlüğünü ne babasının ne aile erkeklerinin ne de kocasının kısıtlamadığını, tahsilini de gerçekleştirirken hiçbir baskı altında kalmadığını…” uzun uzun anlattı. Ona da teşekkür edip ne kadar şanslı bir kadın olduğunu, buna gıpta edilebileceğini, söyledim.

Bütün üyeler bu konudan sıkılmışlardı. Ayrılan süreyi yeterli bulup sorulara son verdiler ve kendi iş planları ve programları hakkında, üyeler hakkındaki görüşlerini birbirlerine açıklamakla toplantıyı sürdürdüler. Ben de tabağımdaki yemeği bıçağımla doğraya doğraya onları dinledim, yüzümde acı bir gülümseme… Yine “darısı başınıza” diyesim geldi, demedim. Aynı güneşin altını paylaşmak aynı dünyada olduğumuz anlamına gelmiyordu evet.