FÜRUZAN ÖYKÜLERİ İNCELEMELERİ -1

PARASIZ YATILI

Umerto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti [1] yapıtında “Örnek Yazar” tanımı yapar. Özetleyerek alıntı yapacağım. Der ki; “Örnek yazarı birçok kez okumak gerekir, ikinci düzey örnek okuru hedefler ve birtakım yöntemlerle okurdan iş birliği bekler. Kimi zaman bir anı gibi tanımsız ve saplantılı bir şeyler, mavimsi eflatun bir atmosfer anlatır. Anlatısal hareketleri iç içe geçmiş kümeler ya da sürekli yer değiştirmeler kullanır. Olay örgüsü ile değil yapıtı anlatısal söylemle örgütler. Betimlemeden kaçınarak belirime yönelir.”

Bu saptamaların ışığına sığınarak, “nasıl bir okuma beklediğini kendi kendime sorarak, gideceğim yolu bana adım adım gösteren örnek yazarımın peşine takılarak anlatısal söylemle daha çok ilgilenmeye” çalışacağım.

Bugüne kadar üzerinde en çok konuşulan ve yazı yazılan hikâye desek doğru olur mu bilmem; Parasız Yatılı. Bu nedenle bu metinle ilgili başka keşiflerde bulunmak istiyorum. Okurken alışıldık gözle bakmak yerine ve çözümleme yapmak yerine metnin gücünü bir kez daha hissetmek için bir kaydırmaca yapmak istiyorum. Bunu yapmaktaki amacım, beklentim, metnin her dönem için sağlamlığını, geçerliliğini görmek. Bir yandan da hangi metnin (1970-Füruzan metni mi, 2012 Serap okuması mı? )daha az gelişmiş bir toplum yaşamının aynası olduğunu düşünmek –düşünmemizi –istedim. Bakalım, yenilikler yaşamımıza gerçekten “yeni karşılığı olarak gelişme” mi getiriyor yoksa biz bir yanılgı içinde miyiz? Birlikte düşünmeye ne dersiniz?

Önce okurken sizlerle paylaşmaktan haz alacağım ayrıntıları gözden geçireceğim.

Bu hikâye anne-kızın yolda yürürken annenin konuşmasıyla başlar. Bir yandan yürüyüp bir yandan plan yapmaktadırlar.

Hikâye zamanı da sınava girmeden önce evden çıkıp sınav alanına gidişteki süreyi kapsar. Söylem zamanıyla hikâye zamanı hatta okuma zamanı da diyeceğim eş zamanlı olması nedeniyle okurda gerçeklik duygusunu uyandıran ayrıntılardan biridir. Tıpkı filmlerdeki zaman koşutluğu gibi.

Diğer gerçeklik unsurlarının yaratılan ayrıntılar ve konuşma dilinde yazılması olduğunu düşünüyorum. “Sen çıkınca işin bitip, gene yürüyerek iner…” diye konuşur anne. Devrik cümleler hem gündelik konuşmaların bire bir kullanımıdır bir yandan da durumdan kaynaklı heyecan halinin okura yansıtılmasıdır.

Zaman sıçramalarıyla, “anlatısal hareketler kullanılarak” (geri doğru olanlarda hikâye kahramanları hakkında olup bitenleri öğreniriz, ileri doğru olanlarla hayalleri), kişilik ipuçlarını verir yazar.

Bu konuyu tamamlamadan önce bir nokta daha; hikâyenin başladığı “anda” da bir zaman büzülmesi oluşturulmuş, geriye ve ileriye bir yelpaze gibi açılmıştır. İki kanaldan iki karakterin belleğinden akarak okurun belleğinde bütünleşir Bu zaman büzülmesinden canlandırmaya geçiş yapar yazar.  Sınav heyecanını hem geçmişi anımsama/canlandırma (geri) hem hayallere kapı açma(ileri) amacıyla kullanır.

Toplumsal yapıyı yine dişil gözden verir. Betimleme düzeyi kimi zaman annedir kimi zaman kızıdır.

Bu hikâyenin en derin noktası olan yoksulluktan kaçma arayışları ayrıntılarında okurla özdeşleşme kurulur. (Bugün de kurar, yoksulluk bitmedi çünkü artarak ve hızlanarak sürüyor.) Bu özdeşleşmenin bir nedeni de anne kız arası dayanışmasıdır. Bir kaçış planları vardır. Gösterilen çabaya bakıldığında Füruzan’ın birey kadını ve birey kadın olma yolunda (koza) bir kız çocuğu vardır. Direngendirler. Özdeşleşme noktasının biri de sınav heyecanı olmalı. Hala geçerli olduğuna göre.

Olay örüntüsü olarak ise yalnızca şu vardır; kızla annesi evden çıkar, yürüyerek okula (sınav ortamı) gelirler. Çok yalın, sıradan gibi görünen (benim de başıma gelebilir duygusu uyandıran) bir akış şemasıdır bu. Kalabalığın içinden iki kişiye işaret eder Füruzan. Ne önemi olabilir ki sıradan bir göz için? Sınav heyecanı yaşayan bir anne kız… Derken, Füruzan bu iki kişiyle okurun arasındaki yerini alır ve bir prizmanın sıradan bir ışık demetini ayrıştırma işlemini yaparak sizin tayfı görmenizi sağlar. 

Anlatıma değinmek istiyorum. Az önce sözünü ettiğim tek cümleyle dillendirilebilecek olay örüntüsünü (kalabalıktan iki kişiye uzanır yazar ve onlara dokunur) deyim yerinde olursa gönderge flaşı niteliğindeki sözcükler kullanarak genişletir yazar. Sonra görüntü kaybolur.

…annesi durmadan konuşuyordu… [flaş > iş bulduğu gün]

… bizi tayin edecekler [flaş> ileri sıçrama (S.108)]

… oraya gideriz di’mi? … [flaş> ileri sıçrama (S.109)]

… anasonlu galeta yaparım…[flaş> ileri sıçrama (S.108)]

Zaman sıçramaları, hareket sağlayıcı değişken fiil zamanları yanında Füruzan biçeminin özelliklerinin birkaçını burada tekrarlamak istiyorum şimdi.

Dil özelliği olarak saptamalarım;

“Alıyorlar beni, bir iki güne kadar başlıyorum.” > karakter konuşmaları özelliği.

… Tam dudaklarında duran bir şeyleri söylemekten vazgeçiverip…> duygu aktarımı.

“… Parasız yatılı imtihanının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.” (S. 109) final cümlesi.

Ve betimlemeleriyle (“ikisi de bu önemli gün için süslenmişlerdi. Anne boynuna ipek eşarp takmıştı, çocuk saçını ıslatıp taşlı tokasıyla toplamıştı.” (S.108- yolda yürüyen anne kız fiziksel tanımdan psikolojik boyuta göndermeler.)

…İtişmek suyun avuçtan süzülüp kol yenlerinde içeri girmesi… (S.107) ;okul ortamının belirimi. Ses, dokunma algısı, göz algısı hatta koku algısından oluşan sinestezik algı.

…İçeriden uğultular geliyordu. Yağmur taş duvarların arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı. (S.109) okul, dışarıdan algı.

Burada belirip sonra dalıp gözden kaybolan hikâyenin figürlerine/betilerine bakmak isterim. Karakterlerinin gerek çevre koşulları gerek yaşamları gerekse psikolojilerinin anlatılması için çemberler oluştururlar bu yüzden şiddetle önemsememiz gerektiğini düşünüyorum.

Başhemşire > hastane ortamı, iş tanımı, ahlak anlayışı, kadınca rekabet, ast üst ilişkileri.

Ev sahibi > Doğrudan kirayı istemeyip, kapıları çarparak o zamanki iletişim çeşitlerine bir örnek sunar.

Baba> Olmamasına rağmen varmış gibi disiplin unsuru olma özelliğini taşır, güven unsuru olma özelliğini taşır. (S.106) “… masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. Bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın korkusuzluğun anısıydı…) Ayrıca ciddi bir yoğunlukta özlem unsurudur.

Öğretmen>dönemin öğretmen özelliklerini taşıdığı gibi aynı zamanda eğitim sistemini dile getirmek için kullanılmıştır.

Bu betiler aracılığıyla tarih ve sosyal kesitle dolambaçlı parçalar halinde bağ kurulduğu gibi aynı zamanda bellek oluşturulmaktadır.

Hüzünlü dişil sesle anlatılan zaman zaman gelecekle ilgili ayrıntılarda mutluluk kırıntıları taşıyan bir hikayedir, hızlı tempoludur. 

Şimdi gelelim metnin kültür bağına.  Az önce de dediğim gibi, bu konuyu incelerken farklı bir şey yapmayı deneyeceğim. Şunu sorgulama amacındayım: Sıkı sıkıya kültüre bağlı olan metni devrine tanıklıktan çıkarıp (çünkü bu konuda herhangi bir duraksamam yoktur, tümüyle tanıklık etmektedir)  bugüne taşırsak neler değişecek? (Yoksa hiçbir şey değişmeyecek mi? Bu ironik olurdu elbette.) Görünürde ve nitelik olarak neler bulacağım, bunu merak ediyorum. Modern çağ (bu sözcüğü akıl ve insanı merkezine almış, toplum yaşamında da aklı, organize olmuş düzeni içinde, özgürlüğü güçlü öznelerin davranış bütünü olarak tanımlıyorum) modern çağ Türk toplumunda nasıl yaşanıyor onu ortaya çıkarmayı istiyorum.

Füruzan’ın Parasız Yatılı’ da işaret ettiği toplumsal konu, zor yaşam koşullarında değişen bir şey olmadığını göreceğimizi sanıyorum. Bundan biraz ürküntü duyuyorum açıkçası.  Çünkü az önce tanımı netleştirirken insan ve akıl odağında olmaktan, akıllı ve organize toplum yaşamından, buradaki güçlü özneler, özgür öznelerden söz ettim. Füruzan’ın özlem duyduğu, bu nedenle neden böyle diye kocaman sorular olarak karşımıza çıkardığı sorular, sorunlardır bunlar. Çözülmesini beklediği…  Aynı zamanda özgün (metinde) noktaların da hiç değişmeyeceğini sanıyorum. Bilmiyorum, bir serüven bu. Füruzan metninin içinde, benim sesim eğik harflerde olacak.

PARASIZ YATILI- 2012 yılında geçen bir öykü olsaydı…

“Sen çıkınca işin bitip, gene yürüyerek iner, Mısır Çarşısı’ndaki beğendiğimiz börekçi var ya, kanarya kuşları olan, orda öğle yemeğimizi yeriz. N’olacak kırk yılda bir ziyafet. Onun için Cağaloğlu’na yürüyerek gidip gelmekten yorulmayız, değil mi benim kızım? İstersek tatlı bile yeriz. Köprü’den de eğlene güle döneriz.”

Anne-kız sabah kalabalığının arasında, yabancı, çabuk yürüyorlardı. Annesi durmadan konuşuyordu. Böyle konuşkanlığının olduğu geçmişteki tek günü, hastaneye hastabakıcı olarak aldıkları gündü.

Çocuk o zamanlar üçüncü sınıftaydı. Okul kıyafetinin tişörtü şeklini yitirmiş, ekoseli eteğinin rengi solmuştu. Kış basmıştı. Bu doğalgazın yine zam gördüğünün, para yetmeyeceğinin sıklıkla konuşulduğu günlerin başlamasıydı. Doğalgaz sobasını yakmayı öğrenmişti. Önce gazı açıp kandil şeklinin olduğu düğmeyi bükecek, sonra yıldız işareti olan düğmeyi -yukarıdan aşağı-, öbürü soldan sağa bükme -karıştırmazın di’mi benim kızım?- basacak, mantar tabancası sesi çıkacak, sonra bebek alev görünecek. Küçücük, mini minnacık. İşte o zaman azıcık beklenecek. Sobanın karanlığında korkan minik aleve hemen başka arkadaşları koşup gelecek bir dizi minik alev şarkı söylemeye başlayacak. Şarkı söyleyince karanlıklar ışır. Böyle biraz beklenecek. Sonra bükmeli düğme iki konumuna getirilecek, alevlerin boyu yükselmeye başlayınca, -arka sırada oturmayı, okul aile birliği yardımını, ulusal bayramlarda şiir okumayı-, soba odayı ısıtmaya başlıyor, her şeyi  unutuyordu. Sobanın küçük penceresinden artık büyümüş olan alevlere baktığında ürktüğü şeyler yok oluyor, yemek masalarında – annesin en onurlandığı eşyaydı- çalışmaya oturuyordu. Sobanın o harlı halini çok seviyordu. Annesi içerisi biraz ısındıktan sonra [1] konumunda yakması gerektiğini, [2] ye getirince doğalgaz parasının çok tuttuğunu söylerdi. Ders yaparken arada sobanın küçük penceresinden bakar, alevlerin en mavisini, en telaşlısını ayırmaya çalışırdı. Arada bu bakış odanın sığınma olanağını artırırdı. İşte o “hastabakıcı olursun” dedikleri gün annesi kapıyı açıp girdiğinde bir şey değişmişti. Çünkü annesi bilmediği, görmediği haller içindeydi. Konuşmasıyla dışarının arı havasıyla dolduruvermişti odayı.

“Alıyorlar beni, bir iki güne kadar başlıyorum. İnsan Kaynaklarında form doldurdum. Bu şirket hastaneye sözleşmeli eleman alıyormuş. Hastaneye direk başvurulmuyormuş, taşeron şirket. İnsan Kaynaklarında iri yarı bir kadın. Sorular sordu. “Daha önce çalıştın mı? Kocan ne zaman öldü? Bu iş dur durak bilmez, üstelik beceri ister, çalışkan olmak ister. Önce eğitime alınacaksın. Yeterli görülürsen işe başlayacaksın. Başlayınca da her ay iç eğitimler yapılır, katılmak zorunlu. Biz kalite belgeli bir şirketiz. Elemanlarımıza sertifika veririz. Hastane de ISO 9000 kalite belgeli. Hata affetmez bilmiş ol. Yapman gereken işleri ve doldurman gereken belgeleri sana göstereceğiz. Her şey kayıt altındadır. Anlamadığın şeyi sor. Tereddüt edersen sor. Sakın hata yapma. Bu iş şakaya gelmez. İnsan hayatı. Eğitim sonrası başarılı olursan eğer, deneme süren altı ay. Sigorta sonra. İş başında kesinlikle iş kıyafeti giyiliyor. Haftada bir gün izin, on iki saat vardiyalı çalışılacak. Bir gün nöbetin var, 24 saat. Vücut temizliğine dikkat edeceksin. Başını örteceksin. Ördekleri, sürgüleri temiz tutacaksın. Doktorlardan, şundan bundan yakınmak yok. Nöbette uyumak, iş günleri izin almak yok. Ayda bir kere mazeret izni hakkın var, ücretinden kesilir. Bir işte kalıcı olmak isteyen kuralları peşinen kabul eder, onlara uyar. Önce iş. Çocuğun var mı? Bakacak kimsen yok ha? ‘Kendini yönetir, uslu’ diyorsun. Ama küçükmüş. Hiç sınıfta kalmadı mı? Aferin ona.” Düşün bir iş bulduk artık. İlk parayla borçlarımızı öderiz. Sana bir çift bot. Belki izinli günlerimde sinemaya bile gideriz. Hiç belli olmaz. İşimizi iyi yaptıktan sonra kim ne diyebilir? Ev sahibine biriken kiraları ödemeliyiz. Artık ikide bir kapımıza dayanıp ‘boşaltın oğlumu evlendireceğim’ diye tutturmasın. Dedim ya biz çalıştıktan sonra… Yıllardır bölük pörçük uyumaya alıştım nasılsa, vardiyalı çalışmaya da alışırım.

Annesi işe başlayınca onun ismi “bizim hastanedeki işimiz” oldu. İlk evden ayrılacağı gece iki tavuk butu aldılar marketten. Tavuk etlerinde antibiyotik varmış, hasta olmasınlar, çabuk büyüsünler diye bir sürü ilaç kullanıyorlarmış, bağışıklık sistemi çöküyormuş insanın, gençler de kısır oluyormuş ama organik tavuk nereden bulacaksın. Bu ucuz. Masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. Bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın, korkusuzluğun anısıydı. Niçin babasını hep yaşayacak sanmışlardı? O da ölecek gibi görünmüyordu. Öyle dürüst, öyle kesin bir adamdı ki: ölümünün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. Evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına. “Yaşlı da değildi,” demişti annesi. Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı? Muşambalarını annesi gereksiz yere bir iki kez silmişti. Tavada pişmiş tavuk butlarının cızırtısı bir süre dinmemişti. Pilavdan çıkan duman insanın burnunu gıdıklıyordu.

“Karşı dairedeki komşuyla konuştum. İyi birine benziyor. Hiç korkma, geceleri evin kapısını kilitle sıkıca, zinciri takmayı unutma, uyu. O sabah işe giderken seni, kapıyı vurup uyandıracak. “Çocuktur” dedim. “Çocuk uykusu doyumsuz olur, kalkamaz kendi kendine.” Her sabah mısır gevreğinin üstüne süt döküp yersin, buzdolabından çıkardım sütleri, ısınsın, ocakla uğraşma. Çay çocuklara zararlı,  zaten sevmiyorsun. Elim yanıyor, diyorsun. Okuldan gelince doğalgaz sobamızı yakar, sıcacık oturursun. Gece kapatma. Kandil yansın ki ev çok soğumasın. Ha benim kızım, sakın unutma. Benim aklımı evde bırakma. Sen akıllı kızsın. Geceleri hiç korkma. Dedim ya ev yalnız değil. Apartmanda oturanların sayısı neredeyse bir köy nüfusuna eşit. Üstelik üst kattayız. Hem sen korkak değilsindir. Korkarsan televizyonu aç, evde ses olsun. Ama okula gidip gelirken sakın yabancılarla konuşma. Annen gönderdi, gel gidelim diyen olursa sakın kanma. Bak sana neler alacağım. Ağır hastalara özel yemek çıkarmış, onlardan kalan tavuklar falan oluyormuş, haşlanmış. Sarıverip pakete, gizli değil ha, zaten dökülüyormuş, Ziyafet çekeriz kendimize.

“Ben o yemekleri istemem anne. Yalnız hani ‘ördekleri, sürgüleri temiz tutmak lazım’ demişti ya, o kadını, ördeklerini anlatırsın bana.”

Annesi susmuştu. Tam dudaklarında duran bir şeyleri söylemekten vazgeçip. Gece yatağa girdiklerinde-beraber yatıyorlardı epeydir-yarınki derslerden birinin beden eğitimi olduğunu bile unutmuştu. Oysa beden eğitimi dersine o katılmazdı. Onun gibi katılmayanlarla, koridorlarda hep açık kalmış alt kat musluklarının sesini dinleyerek, gölgeli ışıksız camlardan kışı, kentin yapılarını seyrederlerdi.

“Eşofmanlar, spor ayakkabı, beyaz tişört gerek. İki tane olursa daha iyi. Terleyince değişmek için. Yürüyüşte, 23 Nisan, 29 Ekim herkes çiçek gibi olmalı, düzenli bakımlı. Tabi bir emir gelip bayramları kaldırmazlarsa. Ben yapamadık anlamam. İstedikten sonra, istemek yeter.  Yoksul çocuklarımız için düşündüklerimiz var tabi. Okul Aile Birliği ilgilenecek onlarla. Ama bunu daha elzem giyim eşyalarına ayırmak kararındayız. Okul formasıyla katılacaklar. Formalar gıcır gıcır ütülü. Temiz tertemiz olmalı herkes. Her Türk çocuğunun görevidir temiz olmak. Şey, yanlış anlaşılmasın ayrımcılık yapmak istememiştim, her öğrencinin görevidir temiz olmak diyelim. Ne diyorum size? Dişler her gün ovulmalı. Kulaklarda sarı topak kirler görürsem ağrıdı, akıntı yaptı anlamam, kırarım notunuzu.

Alt kat muslukları hiç kapanmazdı nedense. Ders arasında öğrenciler muslukların başına doluyordu. Musluktan su içmek yasaktı ama itişmek, suyun avuçtan süzülüp kol yenlerinden içeri girmesi bahçede eğlenmenin gereği olan bağrışların başlangıcıydı. Ders zili çalıncaya dek duyulmayan su sesleri, sınıflara girince öne geçerdi.

Annesinin sırtına sarılmıştı. “Her dediğini yaparım anne, sen üzülme. Zaten öğleleri okulda yemek yiyorum. Aklın bende kalmasın.” Annesi hiç kıpırdamamıştı uyumadığı belliydi. Bedeni rahat, gevşemiş değildi. Annesinin ısıtan kokusunu duymak için iyice sokulmuştu sırtına. Geceyi dinlemişti uzun süre. Uyumak istemiyordu. İlk kez gecenin uzunluğunu öğrenmeye başlamıştı.

Sabah kalktığında kapı vuruluyordu. Annesi yoktu. Okul forması, külotlu çorabı yün hırkası düzenli iskemledeydi. Dışarıdan vurulan kapının sesiyle uyandığını anlayınca kalkmış, “Halide abla” diye seslenmişti. Komşu işe gitmek için hazırlanmıştı. Gidip masanın başına oturmuştu. Kış aydınlığı perdelerden geçip köşeli üşütücü yayılmıştı. Mısır gevreği paketiyle süt paketi masanın üstünde duruyordu. Tavşanlı çanağı da. Okul çantasını alıp odadan çıkarken-hiçbir şey yememişti o sabah- gerisin geri dönüp iskemleye oturmuştu. Sonra da sessiz ağlamaya başlamıştı.

“Sen pekiyiyle bitirdin okulu. İlkokulu yoksul bir çocuğun pekiyiyle bitirmesi kolay iş değil. Parasız yatılı okullarına alıyorlarmış sizleri. Öyle dediler bana.  Partinin yardım kolundan aylık yardımı almaya gittiğimde bir kadın “Ben de oğlumu askeri okula sokacağım ama kefil istediklerini, bir malı rehin göstermek lazım olduğunu söylediler, çaresizlendim hanımcığım,” dedi. Mal kim? Biz kim? Malımız olsa yüzsuyu döker miyiz el kapılarında? Bizim için olmaz öyle şey. O kadın doğru bilmiyor. Hal kâğıdını aldığım gibi çıktım.  Kimselere de danışmadım hiç. Askeri okullar pahalıdır. Hem canım sormadım. Gerekmez de. Sen gir bugün imtihana, her sorduklarını çatır çatır bileceksin. Gerçi binlerce öğrenci katılıyormuş, aralarında yüz yüzeli kişiyi alıyorlarmış. Gene de sen kazanacaksın, gör bak… Benim akıllı uslu kızımsın. İsterlerse öyle mal mülk gibi bir şey, ben derim ki, ne demek? Benim kızım yıllardır yalnız uyanır sabahları, derim. Hiç şımardığı olmamıştır kimseye. Bir gün bile çıtırtısı duyulmamıştır, derim. Sanki o çocuk olmamıştır, derim.

Yokuştan yukarı çıkarlarken sokakta geri dönüşüm toplayan adamların boylarından büyük tekerlekli torbalarının üstüne yağmur çiselemeye başladı. Yumuşak bir haziran yağmuruydu. Kızla annesi trafik ışıklarının yeşile dönmesini bekliyorlardı. Yağmurun yağışı hızlanmıştı. İkisi de bu önemli gün için süslenmişlerdi. Anne de kızı da onlara tembihlendiği üzere başlarını iki kat içli dışlı tesettüre uygun bağlamışlardı.

“Korkuyor musun? Hiç konuştuğun yok sabahtan beri. Hadi hadi Salıpazarı’ndan o taşlı tokanın eşini alacağım sana. Örtü başını kaşındırıyor biliyorum ama sabret. Sonra bizi tayin edecekler. Sen okulu bitirip öğretmen olunca ben de çalışmam hastanede. Beraber çıkar gideriz. Koltuklar alırız. Hani televizyon reklamlarında görüp beğeniyoruz ya. Bir de kabul günümüz olur. Konukları ağırlamak için, eğer unutmadımsa anasonlu galeta yaparım. Masraf kapısı olmaz. Ama anason vardır günah derler mi ki kadınlar? Belki bir de küçük halı alırız. Bir alana bir bedava kampanyası vardı gördüm. Hasta pisliği dökmekten, koridorlarda koşuşturmaktan kurtulurum. Eskiden hastaneler lizol kokardı. Neyse ki artık onu kullanmıyorlar. O koku içini üşütür insanın. Bir de hep ölümü düşünmek. Şöyle bir dağın eteğinde olur gideceğimiz yer, benim kızım. Herkes İstanbul’da kalalım dermiş. Hepsini sordum bilenlere, öğrendim iyicene. Hükümet tabii seni alır. Biz İstanbul’u ne yapacağız? Kışın sıcak bir ev gerek. Bir de mutfağımız olur değil mi? Eğer kefil falan derlerse, demezler ya, o kadının uydurması, oğluna güvenmemesi. Sormadım ordan buradan o işi. Sade sen öğretmen olunca n’olucak onları öğrendim. Bize nereye tayin çıkarsa oraya gideriz di’mi? Ama doğuda savaş bölgesine çıkarsa ne yaparız kadın başımıza onu bilmiyorum bak. Gece apansız teröristler basıyormuş okulları…

“Bu okulu kazanacakların hepsi de benim gibi yoksul çocukları mı anne? Onu da öğrendin mi?”

“Öyle ya, yoksul çocukları ki, parasız yatılı için imtihan oluyorlar.”

“Öyleyse ben burayı kazanırım. Üzülme. Sınavdan en iyi puanı alırım. Artık burada arkadaşlarım olur. Haftada bir gün sen hastaneden, ben okuldan çıkıp eve döneriz. Sana da konuk günlerinde unlu mamullerden çeşit çeşit kuru pastalar alırım.

Sınavların yapıldığı okul karşı yöne düşüyordu. Yeniden geçtiler caddeyi, ürke ürke. Ara sokaktan yürüdüler. Yüksek bir duvarın yanındaki kapıda durdular. Okulun öğrenci giriş kapısıydı bu. İçerden uğultular geliyordu. Yağmur taş duvarın arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı.

“Bizden de erken gelenler olmuş. Geç meç kalmış olmayalım?”

Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürüdü, taşlı yoldan. Bezgin, alışık bakışlarıyla anne, kızın üstünden dışarıda bir şeye bakıyordu.

Anne saygılı sordu:

“Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.”

Hademe kadın ilgisiz,

“Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.”

Çocuk annesinden ayrıldı. Kıyısı duvarlı taş yolda yürümeye başladı Hademe kadın, görmedikleri bir iskemleyi görmedikleri bir çatının oraya çekip oturmuş, yün örmeye başlamıştı.

Çocuk dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu, gerçek annesiyle ilgisi olmayan biriydi. Üstünde yerlere kadar bir manto, başı sımsıkı bağlanmış. Çocuk terleyen başını kaşımak istedi, incecik parmakları kaygan başörtüsünün üstünde hırt hırt sesler çıkardı.

***


[1] Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti-Umberto Eco- Can Yayınları 3. Basım 1996 –Türkçesi Kemal Atakay