YARIM KALAN ŞARKI , KÖY ENSTİTÜLERİNİN KAPATILMASI

Kurban bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu. Kar, fırtına, tipi… Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu. Sular donmuştu. Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu. Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk. Lambalar  iki de bir usulca sönüveriyordu. Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk. Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu. Üç gün bayram iznimiz vardı, ama köyü yakın olanlar gitti ancak. Bayram sabahı kampana (zil) çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler. Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık. Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu. Üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıştı. Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi. Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu. O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik. Ellerimizi cebimizden çıkardık. “Arkadaşlar !” diye başladı. Bir canlıydı sesi, bir heybetliydi. Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı. Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi. Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi. Olduğumuz yerde birkaç kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi. Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti. Bugün bayram, dedi. Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz. Sonra yapacağımız iki iş var: Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak, bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak. Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek. Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek. Emin olun gidenler, kalanlar kadar üşümeyecektir. Çünkü inanarak çalışan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar. O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır… Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz. Yeter ki bir insan yaptığı iş in gereğine inansın. Ben şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum, dedi. Çünkü kanal açılınca elektriklerimiz yanacak. Elektrik yanınca okulun işleri yoluna girecek. Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz. Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz. Size şunu söylüyorum, bizim asıl bayramımız, yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır. Şimdilik bize düşen milletçe çalışmak, çok çalışmaktır. Parolamız şu olmalıdır: “Bayramlarda çalışırız bayramlar için”. Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin. Heyecanlanmıştık, üşümemiz geçmişti.
-Hepimiz geleceğiz! diye bağırmıştık.-Bayramda çalışırız bayramlar için!
Altı yüz kişi böyle bağırdık. Sonra da kazma kürekleri koyduğumuz işliğe doğru bir koşuşma başladı.. Santral havuzundan başlayarak onar metre arayla su kanalına dizildik. Çıplak Hamidiye Ovası ayaz. Kırıkkız Dağı’ndan doğru zehir gibi bir rüzgâr esiyor. Bazı yerlerde kar her yeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş. Nereyi kazacağız belli değil. Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar. Öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor. Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip çıkarıyoruz kıyıya. Bir gürültü gidiyor kanal boyunca. Yeşilyurt köylüleri evlerinin önüne çıkmış, bize bakıyorlar. Böyle çalışmamıza alışkınlar ama, bayram günü, bu soğukta  nasıl
donmadığımıza şaşıyorlar. Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi, -köyü yakın olduğu için izinli ya! – bize evlerden bazlama ekmek taşıyor. Koca ova çınlıyor. O gün o kanalın yarı yerini açtık. Bir buçuk metre derinliğinde, uzun, derin bir çukur karları yara yara gitti. Ertesi gün taa bende kadar tamamladık. Sonra merasimle suyu saldık. Türküler marşlar söyleyerek getirdik ve geç zamanda, santral havuzuna döndük, sonra bir baktık, okulumuzun balkonuna çakılı “C K E” yandı…( Çifteler Köyü Enstitüsü ). Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu. “Aferin ulan eller, diyordu, bu elektriğin yanmasında senin de hissen var, yaşasın.”
(Talip APAYDIN’ın 1967 yılında yayınlanan ”Karanlığın Kuvveti” adlı kitabında yer alan anısı)

1946’dan sonra köylünün okutulmasından korkanlar, birbirinden yersiz çirkin iftiralarla o güzelim kurumları karaladılar, sonra da değiştirmeye başladılar.1950’den sonra temelli yıktılar. Dünya eğitimcilerinin ah vah ettikleri bu cinayet karşısında Hakkı Tonguç’un nasıl iç acıları çektiğini yakından bilenlerdenim. Emekliye ayırmışlardı. Köşesinde sessiz sedasız oturuyor, kitaplar yazıyordu. Her acı haberi susarak ve gözlerini karşıda bir yere dikerek dinleyişi vardı, insanı ağlamaklı ederdi. (Talip Apaydın-Köy Enstitüsü Yılları S.228 27 Haziran 1960 )

Ruhlarımız, nişan tahtaları gibi delik deşik edilmişti. Uğramadığımız iftira, çekmediğimiz acı  kalmamıştı. Bir tuhaf çalışmaydı bizim çalışmalarımız. Daha çok yararlı olalım diye çırpınıyorduk da Milli Eğitim Müdürümüz “bırak yahu, sana ne” diyordu. Valimiz “bırak” diye önümüze geçiyordu. Deyin ki omuzlarımızda hep birlikte uzun bir ağaç götürüyorduk. Çoğu eğilmişti yere. Bize de eğilin diyorlardı. Ama yükümüz yere düşecekti, nasıl işti bu? (Talip Apaydın- Köy Enstitüsü Yılları S. 230 27 Haziran 1960)

1942 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında beş köy enstitümüzü gören İnönü, Tonguç’a şunları söyler; “Köy enstitülerini gelecek yıl 40’a sonra 60’a çıkarılmalı.” Kendisine bunun olanaksızlığı bildirildiğinde” Çok büyük fırsat kaçırıyorsunuz. Bu savaş yıllarından yararlanarak bunları yapmalı idiniz. Savaştan sonra ne olacağı belli değildir, bunların hiç birini bize yaptırmayacaklardır. İleride beni dinlemediğinize çok pişman olacaksınız” der.  (Tonguç’a Mektuplarla Köy Enstitüleri Yılları S. 167)

H.Ali Yücel’in saptaması; “Aleyhteki siyasi sebepler yanında sosyal sebepler de vardı. Birçok laik ve dini köy otoriteleri köy öğretmeni olarak yetiştirdiğimiz yeni adamı yadırgadılar.” “Enstitüde yetişecek öğretmenlere genel ve mesleki kültür bakımından gerekli olan bilgiyi vereceğimiz gibi, bunlara köye gittikleri vakit köy hayatında etkin, prestij sahibi, kendine fikir sorulabilecek, görüşü alınabilecek insan olabilmeleri için ameli bilgiler de verilecektir.” H.A.Yücel. (Bütün Dünya Sayı 2007/12) Hasan Fehmi Güneş ise söyleşisinde şu saptamayı yaptı; Köy Enstitüleri, aydınlanma programının köye yansıtılmış bölümüydü. İki amacı vardı; 1-Köylüyü aydınlatma ,2- Toprak reformu Kapatılması karşı devrimdir ve amacına ulaşmıştır. Köy Enstitüleri o denli hızla gelişti ki toprak ağalarını, şeyleri, aşiret reislerini, gerici ve şeriatçı çevreleri tedirginliğin ötesinde korkuttu. Hele Köy Enstitüleri ilk mezunlarını verdiği 1944 yılıyla onu izleyen 1945 yılının eğitim seferberliği yıllarına dönüşmesi çıkarcı siyasetçileri, derebeyliğin kökenini oluşturan aşiret reislerini, toprak ağalarını genörgütçüleri (bürokratları) gerici ve şeriatçıları ürküttü  1946 seçimleri sonrası Hasan Ali Yücel gibi ulusal eğitim sorunlarını “insancıl” bir yaklaşımla çözme yollarını üretmiş olan bu yüce insan erk dışı bırakıldı. Çok geçmeden, köye yönelişin mimarı üstün insan İsmail Hakkı Tonguç da görevin dışına itildi. (Nadir Gezer’in notları.)

Yeni hükümetin Milli Eğitim Bakanı R.Şemsettin Sirer’di artık. Hasan Fehmi Güneş’in CHP’li bir gerici olarak tanımladığı bir kişiydi. 19.11.1951 tarihli gizli oturumda “500 kişilik kadrodan 400 kişiyi defettik” diyen adamdı. (H.Fehmi Güneş söyleşisi)   CHP 1946 seçimlerinden yıpranarak çıkmıştı. Devrimci öz yapısını yitirmiş, gerici çevrelerin, ağaların, aşiret reislerinin açtığı yolun yolcusu konumuna düşürülmüştü. DP nin dayandığı güç ise Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına dayanıyordu. Devrimleri yadırgayanlar bir kez daha kurulur kurulmaz DP de buluştular. Derebeyi Kinyas Kartal’ın söylediği gibi “ayaklarının altından bir şeylerin kayıp gittiğini gördüler ve geleceğin kaygısına düştüler.” Şimdi Nadir Gezer’in anlatımına bir parantez açalım ve Mustafa Aydoğan’ın Köy Eğitim Sistemleri ve Köy Enstitüleri isimli kitabına bir göz atalım.

Kinyas Kartal! Moskova Harp Akademisi mezunu. Bir zamanlar milletvekilliği yapmış TBMM başkanlığı yapmış frak içinde bir yarasa! Sabri Tığlı , Kinyas Kartal’a sorar;“Ağa, sen bilirsin, CHP Türkiye’ye komünizmi getirmek için mi kurmuştur Köy Enstitülerini? Kinyas Kartal’ın yanıtı: “Yok canım, onlar komünizmi benim kadar bilmezler. Bak ben sana bunun aslını anlatayım. Benim köylülerimin işlerini ilçe merkezlerinde, il merkezlerinde benim adamlarım yapar. Benim köylülerim devlet kapısını bilmezler. Askere mektubu adamlarım yazar, gelen mektupları adamlarım okur, muhtar kararlarını, doğum, ölüm kararlarını benim adamlarım doldurur. Ücretlerini de alırlar. İşler böyle sürerken köylerimden ikisine Akçadağ Köy Enstitüsü çıkışlı iki öğretmen geldi. Altı ay sonra bu köyler bana biat etmekten çıktılar. Biz doğulu ağalar, oturduk, düşündük, eğer bu böyle on yıl devam ederse ağalık ölecek. İşte bunun üzerine DP ile pazarlık yaptık. Köy Enstitülerinin kapatılmasına söz verirseniz oyumuzu size vereceğiz dedik.” Bu metni Dursun Kut 27.2.1996 yılında Cumhuriyet’te yazdığı yazıda, Kadri Yamaç 17 Nisan 2010 tarihli yazısında kullanmış. Bana da Recep Bey verdi. Dönelim yine Nadir Gezer’e, “1947 Aralık ayı laik eğitimin en büyük darbelendiği ay oldu. İstanbul Milletvekili Faruk Nafiz Çamlıbel, (şu ünlü edebiyat adamımız)  DP sözcüsü olarak yaptığı konuşmadan bir cümle; “Laiklik bir devlet telakkisi, din bir aile ve cemiyet telakkisi olduğuna göre, biri idare ve siyaset, öteki vicdan ve iman yolunda tedahül (geçişme)etmeden ilerleyebilirler.”

Bakan R.Şemsettin Sirer ise, “Muhalefet partisinin sözcüsü ve şahsi dostum olan Çamlıbel’le benim beyanlarımın ifade ettiği manada, tamamen mutabık olduğumuzu ifade etmekle bahtiyarım,” diye konuşuyor.

Ama Köy Enstitüleri ile savaşımıyla en ünlü Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu’dur. Günaltay Hükümetinin izlencesindeki şu alıntı ilginçtir. Yıl 1949  “Türk devriminin ana ilkelerini titiz bir özenle savunmaya devam edeceğiz. Bütün diğer özgürlükler gibi vatandaşın vicdan özgülüğünü de kutsal sayarız. Din öğretiminin isteğe bağlı olması esasına sadık kalarak yurttaşların çocuklarına din bilgisi vermek haklarını kullanmaları için gereken olanakları hazırlayacağız…” Hazırlanan bu olanaklar dizgesi bizi iki binli yıllarda “başımı örtme özgürlüğünü kullanmak istiyorum” diye haykıran kadın resimlerine getirmiştir. (SG)

49 Bütçe görüşmelerine dönüyoruz. Bakan “koruyacağız” dediği sırada, iki gerici yobaz yüzlerini milletvekillerine doğru dönerek Arapça ezan okumaya başladılar.

1950 yılı seçimlerine ulaşıldığında ise DP nin ilk Milli Eğitim Bakanı Avni Başman’dır. Ama Köy Enstitüleri düşmanlığına dayanamayıp görevden ayrılmıştır. Ondan sonra bakan olan Tevfik İleri DP’nin düzeneklerini yaşama geçirdi. Köy Enstitülerinin yönetici ve öğretmenlerini baskı altına almak, komplolar kurmak, bakanlık emrine almak, dosdoğru enstitüleri suçlamak, kız öğrencileri belli enstitülerde toplamak, en sonunda da adlarını değiştirdi. 1951–52 öğretim yılında son mezunlarını verdi.

Talip Apaydın, Köy Enstitüleri temeliyle oluşturulmak istenen insan resmini tanımlarken az önce Kinyas Kartal’ın korktuğu insan tipini de çizmektedir.

  • Sorunlarını çözmeye, gelişmeye çok daha yatkın
  • Aklın bilimin verilerini kullanan, başkalarına aldanmayan,
  • Sömürülmeyen
  • Teknolojiyi daha iyi kullanan
  • Üretimi en yüksek düzeye ulaştıran
  • Hangi iş alanında olursa olsun, haklarını görevlerini olumlu yolda kullanan
  • Çağdaş insanın bilgileri ile donatıldığı için uygarlığın nimetlerini yaşayan
  • Sanatsal, bilimsel, kültürel etkinliklerden yararlanan
  • Yoksulluktan, karanlıktan kurtulmak için geri kalmışlık çemberini çok çabuk kıran

Ve Talip Apaydın soruyor; “O zaman, hırsız, yalancı düzenbaz bir takım insanlar yönetim yerlerine gelebilir miydi? Yarım yüzyıldır Türkiye’miz bu kadar kötü yönetilebilir miydi? Ulusumuzun gelişme yolları böylesine tıkanır mıydı? Bir avuç insanı zengin edeceğiz diye büyük çoğunluğumuz karanlıkta yoksul ve mutsuz bırakılabilir miydi? Nüfus böylesine plansız programsız başıboş artar mıydı?  Büyük kentlere ve yurt dışına bu oranda yoğun göç olur muydu? Toprak reformu yapılmaz mıydı, sanayi tüm yurda yayılmaz mıydı, her yörede insanlar iş bulup çalışmaz mıydı? Kalkınma bileşik kaplar örneği tüm yurt düzeyinde birlikte gerçekleşmez miydi? İşsizlik sorunu olur muydu? Bireyleri okuryazar, demokrat, kişilik sahibi, bilinçli ülke sorunları ile yakından ilgilenen ve çözüm yolları arayan bireyler olmaz mıydı? Ormanlarımız korunup genişlemez miydi, tarıma elverişli topraklarımız her yerde aynı özen ve verimlilikle işlenmez miydi? Bugünkü bilinçsiz yapılaşma yüzünden devre dışı kalır mıydı? Denizlerimiz sularımız ve göklerimiz temiz kalmaz mıydı?

Tonguç 21 Eylül 1946 da görevden alınır. Bu kapatmaya doğru ilk adımdır. Müdürlerine yazdığı mektuptan:

“Kardeşim, Sizinle birlikte çalıştığım yılların hayatımın sonuna kadar sürecek tatlı hatıraları ile kalbim ve vicdanım dolu olarak ilköğretim işinden ayrılıyorum. Ama kanun ve prensiplerde hiçbir değişiklik yoktur. İşbaşına gelen ve orada kalan arkadaşlara güvenerek görevinizi şimdiye kadar olduğu gibi yapmanızı, bu alanda son dileğim olarak, sizlere ve vasıtanızla bu işe bağlı olanların hepsine duyurmak istiyorum.”

Milli Eğitim Müdürlerine de “ Kardeşim,” diye başladığı mektubunda, verilen emeklere teşekkür ettikten sonra “ Yaz kış, gece gündüz, soğuk sıcak demeden ve hiçbir şahsi menfaat gütmeden ülküye bağlılığınız işe sarılışınızla bulunduğunuz ilin, çevrenin Milli Eğitim alanında birer anıt olarak kalacak eserlerini yarattınız. Sizlerin çalışmalarınız benim için iftihar vesilesi oldu. Şimdiden sonra da olacaktır. İlgili kanunlarda saptanan esaslardan ayrılmayarak işinizde şimdiye kadar olduğu gibi hep başarı göstermenizi…”

İyimserlik…

Şevket Gedikoğlu da  4.10.1946’ da Tonguç’a yazdığı bir mektup ta iyimserdir. “Ne derlerse desinler ve düşünsünler, gerçek olan şudur ki ok yaydan çıkmıştır, amaca ulaşılacaktır.” Ama iyimserlik çok sürmeyecektir. 4.10.1946 yılında Akpınar’dan Enver Kartekin’in satırlarına bakalım. “Fakat bu işin düşmanı o kadar çok ki. Onlar suret-i haktan görünerek bu işi o kadar dejenere etmeye çalışacaklar, bu işi kendilerine o kadar mal edecekler ki ihtimaller dahi beni sarsıyor…”

Enver Karatekin 9.1.1947’ de yazıyor; “Bu yıl mezun olanların durumu yürekler acısı. Ekserisi camilerde hasırlar üzerinde çocukları oturtarak ders yapıyorlar. Bir kısmı da hala açıkta. Aynî yardımlarını ve ücretlerini de alamayanlar çok. Vaziyet mahalle mekteplerinden daha feci. Fakat mezunlarımız yılgın değil, bedbin değil. Ülkü onları o kadar sarmış ki. Yokluk ve zorlukla mücadele etmekten usanmadan işlerini yürütüyorlar…” Ama baskılar artmakta, istifalar, olmazsa görevden almalar, akıl almaz denetleme biçimleri sürmektedir.

Ve Karatekin 11.11.1947’ de Tonguç’a uzun bir mektup yazar, işte çarpıcı birkaç satır da oradan; “Fakat aziz şefim ve büyük kurucumuz siz ayrılalı daha yarım yıl olmadığı halde bugün Enstitülerin arasına girseniz onların budana budana tanınmayacak hale geldiğini göreceksiniz…………Umum Müdürlüğe yazdığım yazıda da söylediğim gibi artık bize başka milletlerden getirilmiş ve beyhude yere emek harcamış ecnebi mütehassıslar muamelesi yapılıyor…………” 

Karatekin 26.7.1947 de ise şunları yazmıştır; “Uğrunda her şeyimizi harcadığımız bu milli varlığın bilinmeyen ellerde soysuzlaşacağından korkuyorum.”

Bahattin Fırtına Savaştepe Köy Enstitüsü Yıllarının 75 sayfasında şunları söylüyor;“Sıt kı Akkay ses yükselticiden öğretmen ve öğrencilerine ‘sağlıcakla kalın’ diyor ve görevden ayrılıyor. Aynı ses yükselticiden yeni müdürün sesi ‘Öğretmen ya da öğrenci hiç kimse eski müdür Sıtkı Akkay’ı yolcu etmek için istasyona gitmeyecektir. Gidenler hakkında gerekeni yaparım,”diyor. Savaştepe halkı ise, yaşlısı genci, kadını erkeği, çoluğu çocuğu ile trenin gelmesine daha saatler varken, akın akın istasyona gitmeye başlıyor. Ortalık mahşer yerine dönüyor.  Trenin kalmasına 5-10 dakika kala tarlalardan, bahçelerden yan yollardan geçerek, enstitünün tüm öğretmen ve öğrencileri istasyona akın ediyor. Ortalık göz alabildiğine insana kesiyor. Öğrenciler ve halk, hep bir ağızdan Akkay’ın en sevdiği “Emirdağı” türküsünü söylemeye başlıyor.

Antigone’ yi  peynir-ekmeğiyle aynı çıkında taşıyan çocuklar tarihe gömüldü.

Kendi kendine yeten yaratıcı yaşam biçimi bitti.

Küreselliğe direnç noktası yok edildi, tam bağımsızlık ülküsü yerle bir edildi.

Tanrı mesleği öğretmenliği “Tanrı yaratır, biz şekillendiririz” diye uygulayan öğretmenler yok edilmişti (H.Fehmi Güneş söyleşisi) 

13. YY.  da yaşamış ilahiyatçı Aquinalı Thomas “ Tek kitaplı insandan kork!” der. Bu cümle de bu araştırmanın sonuna uyuyor  mu ne dersiniz?

Son olarak, Turhan Selçuk’u selamlama zamanı. Bugünkü yazımın görseli olarak seçtiğim Cumhuriyet gazetesinde ölümünden kısa süre önce çizdiği karikatüründe Turhan Selçuk,“kadın” var, başına türban bağlayan “özgür kadın” var, kara çarşaf giyen “daha özgür kadınlarımız,” var, diyor.

Tüm Köy Enstitülülere, İkinci Kuşak Köy Enstitülülere ve Köy Enstitülerini genç kuşaklara anlatmayı görev edinmiş dostlara selam olsun!

Teşekkür: Bu çalışma, Haziran 2010 yılında 68’liler Birliği Bursa Şubesi üyeliğim sırasında çalışma grubunun isteği doğrultusunda Köy Enstitülerinin Kapatılışına ilişkin hazırladığım söyleşimden derlendi. Kaynak olarak, 2010 Bursa Tüyap Fuarında gerçekleşen Köy Enstitüleri oturumu, 2010 yılında Aydınlarla  Yüzyüze Programı çerçevesinde gerçekleşen Hasan Fehmi Güneş söyleşisi, Talip Apaydın’ın Köy Enstitüsü Yılları kitabı, Mustafa Aydoğan’ın  kaleme aldığı Tonguç’a Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları, yine Aydoğan’ın Köy Enstitüleri Amaçlar, İlkeler, Uygulamalar adlı yapıtından Bütün Dünya Dergisinin  2007/12. sayısından ve benim (rahmetle anıyorum) Emekli Öğretmen Nadir Gezer’ le yaptığım  söyleşimizin notlarından yararlanılmıştır. Hepsine bir kez daha gönül dolusu teşekkürlerimi sunuyorum.

ANILARLA, ANILARDA KÖY ENSTİTÜLERİ

Genç nesil bilim, sanat ve teknikle ilgili değer taşıyan eserleri, anlamlarını iyice kavrayana kadar okumalı. Aydınları serbest okuma alışkanlığı kazanmayan toplumlarda, düşündüğünü yazan, fikirlerini açıklayan insan da pek az olur, meydan demagoglara kalır- İsmail Hakkı TONGUÇ

Yıldönümü olmadan, nedensiz iyi işleri, emek verenleri anmak borcumuz. Farklı kaynaklardan derlediğim Köy Enstitüleri anılarından bir seçki. Bu projede emeği geçen, katılan, alın teri döken tüm büyüklerimize saygıyla. -Serap Gökalp

Naciye Makal anlatıyor; On bir yaşında 1942 Şubatının soğuk bir gününde ağabeyimle birlikte köyden Muğla’ya yaya gittik. Köy enstitüsüne kayıt işlemi yaptırıp geri dönecek, bir iki ay sonra gelecek habere göre enstitüye gidecektik. Elimde çıkın, başımda bürüntü (bir tür baş örtüsü S.G.) vardı. İlkokulu bitirir bitirmez günahtır diye babam başımı örttürmüştü. En son Maarif Müdürlüğüne gittik. Maarif Müdürü Bana bir göz attı. “ Çocuk sabahleyin gün doğmadan okuluna gitmek üzere yola çıkacak. Sen hemen köye dön, yol hazırlığını yap gel. Sabahın dördünde burada ol.” dedi. Ağabeyim şaşırdı, korktu. “Başöğretmen iki ay sonra gidecek demişti. Hem babam daha karar vermedi.” diyebildi. Öteki kalın sesiyle bağırdı; “Hükümet işi oyuncak değil. Kayıt oldu bir kere, dönemezsiniz. Ne diyorsam onu yap. Çocuğu burada tanıdığına falan bırak, vakit kaybetmeden git ve vaktinde burada ol.” Sonradan öğrendiğime göre başöğretmenimiz Maarif Müdürüne telefon edip geri dönersem beni babamın elinden almanın mümkün olmadığını söylemiş. Konakladığım evde bütün gece sessizce ağladım. Sabah bir kamyonun içinde tek kız ben olmak üzere 13 çocuktuk. Anam babam ben öteki çocuklar ve onların yakınları hep ağlıyorduk. Tenime sarılı 17.5 lira param, bir tahta bavul kamyona bindirildim. Naciye Makal bir ablaya emanet edilir, giysileri verilir ve her gece ağlama nöbetleri her gün eve yazılan mektuplarla “gelin beni alın sizi özledim” mektupları bunlar 15 gün geçiriyor. Bir gün Hamit Özmenek Hoca onu çağırıyor. Masasının üstünde yazdığı mektuplar “Sen her akşam ağlıyormuşsun öyle mi?” diyor. “Doğru”. “Neden?” “Köyüme dönmek istiyorum. Özledim.” Öğretmen düşünüyor, düşünüyor. “Peki, ben seni Muğla’ya kendi elimle götürmeye söz veriyorum. Hem güzel memleketinizi görmüş olurum, bana köyünü anlatır mısın?” diyor. “Anlattım, anlattım. Meğer benim köyüm cennetmiş. Anlattıkça ben bile şaştım. Gülümseyerek dinledikten sonra. “Söz verdim, seni köyüne götüreceğim. Yalnız şu sıra işlerim pek sıkı. On beş yirmi gün sonraya ne dersin? “Olur” dedim. “Peki, şimdi git oyna bakalım. Bak sana şunu da söyleyeyim on beş gün sonra ben seni götürmek için kapıdan çıkarırsam sen pencereden girersin çünkü alışacaksın evin de burası olacak.” On beş gün sonra yine çağırıyor. “İşlerim biraz hafifledi  gidelim mi?” diyor. “Hayır” dedim.

Nadir Gezer anlatıyor; (2. Kuşak Köy Enstitülü) Harf devrimi sonrası eğitimin yaygınlaştırılması ve çabuklaştırılması Gazi’nin en önemli projelerinden biriydi.  Bu konuda fikir üretilmesini istiyordu. Bu eğitim hem yetişkinler hem de yeni kuşaklar için düşünülmeliydi. 1935 yılında Saffet Arıkan Milli Eğitim Bakanı oluyor. Eğitim konusuyla ilgili fikir geliştirmek üzere yurt gezileri yaparken, Ankara köylerinden birinde küme halinde birbirlerine matematik öğret bir grup çocukla karşılaşıyor. Soruşturduğunda bunun askerlikte eğitim görmüş Emmilerinden öğrendiklerini ve bu şekilde çalıştıklarını öğreniyor. Bu çekirdek fikirlerden biri. 1936 yılında Çifteler’de eğitmen kursu açılıyor. Askerlikte çavuş ve onbaşı olarak görev yapanlar tarım, sanat, kültür dersleri 10 kişilik gruplara bir öğretmen olacak şekilde verilmeye başlanıyor. Bina yapımına da başlanıyor. Bu kurs bitiminden sonra eğitmen adayları örnek dersler veriyorlar. Gazeteciler ve eğitimciler çağrılıyor ve projenin hem duyurulması hem de doğrulanması için görüşler alınıyor. Mezun olanların sorumluluğu 10 köylük gruplara eğitmen ve denetmenlik yapmak. Ama Saffet Arıkan bir operasyon geçiriyor ve iyileşemediği için görevden ayrılıyor.   Atatürk’e ve çalışmalarına son derece bağlı, destekleyen biri. Denildiğine göre, Atatürk’ün ölümünden sonra zaman içinde devrimlerin yıpratılması nedeniyle bu duruma katlanamadığı için intihar ediyor. Saffet Arıkan’dan sonra Milli Eğitim Bakanlığı için bir isim arayan Atatürk Tonguç ile tanışıyor. İsmail Hakkı Tonguç.  Gazi Eğitimde Müdür yardımcılığı yapıyor. Almanya’da eğitim görmüş, birisi.  O yıllarda Atatürk’ün talimatıyla yurt dışından eğitimciler getirtilmiş, raporlar hazırlatılmış ama rafa kaldırılmış.  Tonguç, uygulamalı eğitimi benimseyen bir eğitimci. Bu yönüyle dikkat çekiyor.

İ.Hakkı Tonguç; “Bizim köyün ne olduğunu evvela büyük alimler, artistler değil, kahramanlar anlayacaklar, sonra alimlere ve sanatkarlara anlatacaklardır. Türk köyü daha belki yirmi beş yıl alim değil kahraman isteyecektir. Bataklığı kurutmak sıtmayla kinin rejimi yaptırmak trahomlunun gözüne ilaç damlatmak, okul binasını yapmak, yaralının yarasını sarmak, gebeye çocuğunu doğurtmak, pulluğun nasıl kullanılacağını veya tamir edileceğini öğretmek, bozuk köprüyü yapmak, ıslah edilmiş tohumu tarlaya saçmak, fidan dikerek onu büyütmek ve step köylüsünün dal diye adlandırdığı ağacı, hakikaten ağaç haline getirmek ulemanın işi değil kahraman teknisyenler ordusunun başaracağı işlerdir. Türk köyü şayet münevverin dediği gibi kötürüm ise bunların nasıl yapılacaklarını öğreten kahramanlardan mahrum kaldığı için kötürümdür. Köy, her sahada çalışacak kuvvete ve kahramana muhtaç. O bu kahramanları içinden yetiştirmeye mahkûm. (1939)

İsmail Hakkı Tonguç yazıyor; “Köy Enstitüsü öğrencileri kendi kendilerine çalışarak yetişmeli, türlü alışkanlıkları kazanmalıdır. İnsanın kendi kendine yetişmesi eğitiminin temelini oluşturur. Eğitim, böyle sağlam bir temle dayanmazsa çocukta karakter yaratılamaz. Köy Enstitülerinin eğitim ve öğretimle ilgili tüm çalışmalarının esaslı amacı, çocukta karakter teşkil etmek olmalıdır. Köy Enstitüsü öğrencileri, bu kurumu bitirerek köylere dağılınca sürekli olarak kendi kendilerini yetiştirmeyecek olurlarsa bulundukları çevrelerin içinde pek çabuk eriyip giderler. Bu nedenden onları enstitülerde çabuk unutulacak bilgilerden uzak tutmalı, onlara kalıcı bilgileri kazanma yolu gösterilmeli, onlar her zaman, her yerde kendilerine gereken bilgileri bulup alabilecek karakterde yetiştirilmelidir.

Cavit Orhan Tütengil; “ Ulusal ekini, sanatı canlandırıcı özdeğerlerimizi yurt düzeyine yaygınlaştırıcı bir Rönesans devinimi yaratmıştır enstitülerde. Ulusal uyanış, ulusal canlanma başlamıştır.”

Mahmut Makal konuşuyor; Köy Enstitüleri, köyden alıp köye gönderdiği öğrencilerine demokratik bir eğitim veren, yaptırarak öğreten eğitim kurumlarıydı. Okuma alışkanlığı ve temel külür vermekse bu kurumların ana ilkelerinden biriydi.

Emekli Prof. Ayşe Baysal anlatıyor, “Köy enstitülerine alınacak kız öğrenci bulunamıyordu. Erkek başvurusu çoktu. Sınavla seçiliyordu. Alınan bir kararla yanında bir kız öğrenci getiren erkek öğrenci sınavsız alınıyordu. Köyümüzün hatırı sayılan kişilerinden birisi oğlunu mutlaka buraya göndermek istediğinden ama sınavı kazanamayacağından da korktuğundan annemi beni göndermesi için kandırıyor, böylece ben de köy enstitüsüne girebiliyorum.”

Fakir Baykurt anlatıyor; Enstitüler yetiştirdiği öğrencileri işbaşında izlemeyi, onlarla ilişkiyi sürdürmeyi de bir özellik olarak uygulamıştır. Böylece acemilik döneminde genç öğretmenin önüne çıkan zorluklar giderilmiş iş akımı sağlanmıştır. Köy enstitülerinin özellikleri şunlardır; 1.Yıl boyu eğitim 2. Herkesi başarılı kılma özelliği, 3. Karma eğitim özelliği

Mahmut Makal anlatıyor: Günde bir saat serbest okuma yapılıyordu. Ders kitapları dışında bireysel okuma yapılabildiği gibi öğretmen seçimi bir kitabı öğrenci kümesine okumak, açıklanması tartışılması biçiminde gerçekleşiyordu. Kitap seçimi , Köy Enstitüleri dergisinde enstitü öğrencileri ve öğretmenlerinin tanıttıkları kitaplardan yapılıyordu. Yirmi bin basıldığını anımsıyorum. Asıl ilginci yazıların seçiminden baskı işlerine kadar her şeyi öğrenciler gerçekleştirirdi.

Halise Apaydın konuşuyor; Köy Enstitülerinde müzik, tiyatro, halk oyunları resim-iş, şiir yazma ve okuma, yazın kitaplarını okuyup özetleme, güzel ve etkili konuşma, el işleri yontuculuk, çeşitli spor etkinlikleri özenle ve ısrarla teşvik edilirdi. Müzik aleti çalma, halk türküleri ve  okul şarkıları söyleme, derleme, notaya alma çalışmaları yaptılar. Halk oyunları öğrendiler ve öğrettiler. Sekiz yüz kişilik bin kişilik kümeler halinde görkemli gösteriler yaptılar. Tiyatro sanatı gelişti. Yerli yabancı ünlü yazarların oyunlarını, o yılların ortamında izleyen herkesi şaşırtacak düzeyde sahneye koyup oynadılar. Şiirde, resimde yontuda ünlü sanat adamları çıktı. Sanatsal eğitim ve parasal olanaklar kısıtlı, öğretici yoktu. Müzik öğretmeni olmayan bazı enstitülerde arkadaşlarımız nota okumayı bin bir zorluk içinde kendi kendilerine öğrendiler Ama öğrencilerde yaratılan tutkulu öğrenme isteği, öğretmen-öğrenci ilişkilerindeki yumuşaklık bugünkü açıdan bakınca zor anlaşılan o eğitim iklimi çok şaşırtıcı sonuçlar verdi. Bunlar birkaç yılda olup bitti. Şu gerçek gözden kaçırılmamalı Köy Enstitüleri kuruluş aşamasını henüz tamamlamıştı. Kendi yöneticilerini ve öğretmenlerini Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde yetiştirecek, enstitülere gönderecek ve asıl o zaman çalışmaya başlayacaktı.  Tiyatro çalışmalarında ise, doğaçlamalar.  Sofokles, Molier, Gogol, Çehov oyunları sunuldu. Profesyonel bir tiyatro oyunu gibi beğenildi. Enstitü bahçesi, toplantı alanının kıyıları, salonlar türlü özgün ve kopya heykellerle donatıldı.  Öbür enstitülere gönderildi. Enstitüye sık sık şairler ressamlar çağrılırdı.

Hasan Ali Yücel İsmail Hakkı Tonguç

Hasan Ali Yücel’in “Bu bizimdir, kimseden almadık, bizden alsınlar” dediği <,Köy Enstitülerini bugün yeniden kurabilir miyiz? Hayır. Aynısını kuramayız ama daha iyisini kurarız. Çünkü bugün gerek bilgi açısından, gerek yetişkin insan açısından gerekse teknoloji açısından 1940’lara göre çok daha ilerideyiz. Peki sorun ne? Sorun 1946’ lardaki sorunla aynı. İktidar sorunu! –Nadir Eyinnen