Kalorifer Abi, Çöpteki Ayakkabı Teki Ne Demek?

Şef aradı, nikah salonunun kaloriferi yanmıyormuş, git ilgilen, dedi. Hava çok soğuk, şikayet ederlerse başımız ağrır.  Tamirat işlerini insanlar varken yapmaktan nefret ederim ama… Vay anasını! Burası buz dolabı gibi. Adam haklı, şikayet olur. Yağmur da deli gibi yağıyor bugün.

Ayrıca burada tek sorun kalorifer değil anlaşılan. Adamın biri elini savurarak telefondakine bağırıp duruyordu.

“Nasıl onu sipariş vermişiz? Bizimkisi deniz kızlı olanı. Hani balıkçı kayıktan eğilmiş, deniz kızı sudan uzanmış öpüşüyorlar. Şeker de kayığın içinde. Bize bir kütük üstüne durmuş gelinle damat göndermişsin. Hani bunun şekeri? Tabi değiştireceksin! Hayret bi’şey ya! Ben sana bir çikolata iki badem şekeri parası verdim paket başına, amalajdan hariç!”

Telefonu kapatınca koridora giren kadınları gördü. Ben alet çantamı açtım, ingiliz anahtarı nerde?

“Ooo, yenge hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk. Nikah başladı mı yoksa?”

“Olur mu daha çok var.”

“A? Birde değil miydi?”

“Daha kırk beş dakika var yenge.”

“Hay Allah, hava da çok soğuk, burada beklesek…”

Adam bana baktı: “Sen ne yapıyorsun biraderim?”

“Petekleri kontrol edeceğim, salonun kaloriferi yanmıyor, dediler.”

“Ha iyi. Hanım kim yenge? Çıkaramadım birden.”

“Efrayim eniştenin gelini olur. Bana misafir geldi de…”

“Hoş gelmişsiniz. Ayaklarınız da pek batmış. Ner’den geliyorsunuz siz?”

Yenge fena halde bozuldu. “Ayol, yağmur bacaklarımıza tırmandı. Bu mevsimde zorunuz neydi? Düğün dediğin yazın olur. Kış olursa illa çamur…”

Salona girip ilk peteği kontrol ettim, buz gibi. Kadınlar arkamdan seğirttiler.

“Salona girmeyin,” dedim.  “Donarsınız.”

“Üstümüz kalın. Koridorda ayakta beklemektense burada otursak…”

Omuzlarımı silktim, ikinci, üçüncü hepsi soğuk bu peteklerin. Havasını almalı. Bir kova alıp geleyim de…

Geri geldiğimde erkenci konuklar dedikoduya dalmışlardı. Böyle ortamlarda görünmez adam duygusuna kapılırım. 

“Gelinin eniştesi bu. Ablasıyla çok uğraştılar kızı bu çocukla evlendirmek için. Sonunda muratlarına erdiler.”

Keskin bir şimşek çaktı.

“Tövbe bu hava da coştu ayol. Ne diyordum? E, onların evinde kalıyormuş, malum işten sonra.”

“Ayol kimden saklıyorsun? Sağır sultan bile  duydu. Bir buçuk ay evli kaldı. Ama ne oldu da geri geldi sır. Olayın dumanına bakılırsa ateşi hayli tehlikeliymiş. “ Ağzına bir fermuar çekti.

“Ah canım, koca dediğin bekaret kemerini çözer de gözüne bağlar. Sonra kıçına bir şaplak yallah çıplak ayakla kırık cam tarlasına. Buna evlilik diyorlar.” Gülüşürlerken gök gürültüsü gülüşlerini kapladı. 

“Karısı neredeymiş şimdi?” diye sordu Efrayim eniştenin gelini sonradan.

“Kuafördeymiş, gelinle berabermiş.”

Ana vanayı kapatıp ilk peteğin musluğunu açtım. Tıslayarak kovaya akan suyu beklerken köşelere bakıp konuşmalara kulak kabarttım. Gene gök gürlüyor. Telaşlı enişte koridorda volta atarak  yine kulağında telefonda bağırıyordu: “Nasıl bitmemiş canım? Gelin arabası süsü nedir ki bu kadar uzamış? Ben mi gelip alayım sizi kuaförden? Saçmalama! Burada her şey ters gidiyor zaten! Nikah şekerleri yanlış geldi, salonun kaloriferi yanmıyor, gelirken arabayı da vurdum…. Yok, ciddi değil de masraf işte. Siz binin bir taksiye gelin o zaman. Naaa-payım?”

Yenge yanındakine döndü; “Olur mu canım, yakışığı damadın alması,” dedi. Kulak kesilmişlerdi ama enişte telefon konuşmasını bitirmişti. İkinci peteğe geçtim. Sonra üçüncüsünü yokladım. Vanada tık yok, kıpırdamıyor. Bak sen şu işe!

“Kolay gelsin birader.”

“Sağol” dedim. Ona şöyle bir baktım. Şu an beyin ameliyatı yapan bir cerrah olarak en ufak bir rahatsızlığa tahammülüm yoktu. Ayrıca nikahın hikayesini duymama engel olacak konuşmalara hiç istekli değildim.

“Misafirler gelmeden yanar di’mi kalorifer?” dedi. Her yerde böyle birini bulursun. Büyük olasılıkla bir misafir ama vazife edinip bana kahyalık yapacak işte.

“Kalorifer çalışıyor. Sorun bur’da hallederiz,” dedim.

“Aaa, bak sen şu aksiliğe.”

“Azıcık geride dur biraderim. Tesisatın içindeki su pis olur, sıkışmış zaten,” dememe kalmadı vanayı gevşetir gevşetmez içindeki su meraklı misafirin üstüne tam isabet. Tam da yenge “Bir bir bucuk ayda evlilik bozulsun, kız mı, dul mu bilen yok,” demişti.

“Dul,”dedim.

“Allah!” dedi tepemde akıl veren. İlk sıra koltuklar dahil geniş bir alan paslı suyla işaretlendi.

“Dikkat etsene birader, ne olacak şimdi benim takım?”

Ayağa kalktım: “Sen ne arıyorsun benim tepemde?”

Boynu uzadı, yüzüme iyice yaklaştı; “Aa, bir de karakter atıyor şuna bak!”

“Ne oluyor orada?”

Gözüm düşmanda: “Beyefendi misafirinizi buradan alır mısınız? Çalışmama engel oluyor,” dedim enişteye. “Kendisini uyarmıştım az önce ama…”

“Üstüne ne oldu senin? Buraya ne oldu? Aaaa boru mu patladı şimdi de? Bu kadar da olmaz artık!”

Çatır çatır şimşek çaktı, içerisi gündüz gibi aydınlandı. Enişte kalp krizi geçirecek sandım.

“Kaygılanmayın, patlayan bir şey yok. Vanayı sökerken oldu. Şimdi temizleriz. Ama lütfen burayı boşaltın,” dedim suratım bir karış. Bir kör tapa taktım akan yere. Temizlikçilerden birini bulmak için onları orada bırakıp çıktım.

Öğlen paydosunda ölüyorum de, yardıma gelen olmaz ya neyse ki bazıları insaflı.

“Ayy paslı su bu,” diye ekşitti yüzünü insaflı temizlikçi. Sanki paslı su onun görev alanı dışında. “Şimdi paspas kullanılmaz olacak. Yeni almıştım depodan, şef kızar.”

“E, ne yapalım, buharlaşmasını bekleyecek halimiz yok ya!” dedim.

“Tuvaleti temizlediğim eski paspası getireyim ben.”

“Saçmalama tuvalet paspasını buraya mı süreceksin?”

“E ne yapayım, burası da hela gibi zaten.”

Hay yarabbi! Bu yağmur da hiç kesilmeyecek herhalde!

“Nasıl tanışmışlar bilmiyorum. Ablası aracı oldu dediler. Ah ne dalaverecidir o. Ne yaptı ne etti işi bitirdi. Çocuk çok zenginmiş. Bir ara oğlan tarafı nişanı atmaya çalışmış.”

“İstemezler. Dul mu, kız mı belli değil.”

“Annesi hastalar olmuş, diyor eltim. Tansiyonu yirmi üçten aşağı düşmüyormuş kadının.”

“Ablasının yanında kalıyordu değil mi?”

“Hııı.”

“Kardeş de olsa istemez şekerim. Bir an önce baş göz edeyim demiştir.” Bu seste imalı bir gerdan kırma tonu sezinledim ama dönüp bakamadım.

“Bu iş hemen olmaz ama,” dedi insaflı temizlikçi.

“Bana hiç şaka yapma tatlım. Ben depodan yeni bir musluk alıp geleceğim. Elini çabuk tut. Birazdan nikahlar başlar,” dedim.

“Hâlâ akıyor bu, birden hızlanmasın?”

“Yok ana vana kapalı, kör tapa tutar onu.”

“İyi. İyyy pek kötü paslı bir su.”

“Bok değil ya Allah Allah.”

Salondan çıktım. Koridoru geçtim, Gelin, arkasında ablası eteklerini tutmasına yardım ederek, merdivenlerden çıktı. Olması gereken yerde damadın durmayışı tuhaftı. Bir an göz göze geldik. Hiç böyle gelin gözü görmedim. Tehlikeli bir titreşim çakıp söndü. İçi boş beyaz gelin ayakkabıları Afyon mermeri döşemenin üstünde tıkırdarken, hiç bir başa ait olmayan gelin tacı tavanın ışıklarını yansıttı. İçi boş dantel eldivenler kabarık elbisenin üstüne sıkıca yapışmış iki kelebek olmuş, bir hırsız gibi bekleme odasına aktı. Parfümü ve giysinin hışırtısı havada asılı kaldı. Arkamdan bir fısıltı, “Ne o öyle çöpteki ayakkabı teki gibi, damat ner’de?” Dönüp bakacaktım, vazgeçtim. Böyle bir duruma insanın hayalini zorlayan bir yakıştırmayı hangi ağız yapmış olabilir? Yok, yok görmek istemiyorum.

Yeni musluk başını getirdiğimde iş başı saati gelmiş, memurlar yerlerini almıştı.  İlk nikahın misafirleri de geliyorlar. Ama benim işim daha bitmiş değil. Neyse ki yerler temizlenmiş. Bu sefer bir oğlan bana musallat oldu.

“Abi na’pıyosun?”  Yanıma çömeldi.

“ Kalorifer arızalandı onu yapıyorum abicim.”

“Anne ben bur’da dur’cam. Kalorifer abiye bak’cam.”

“Olmaz, abiyi meşgul edersin.”

“Uslu duracaksa bakabilir,” dedim.

“Uslu dur’cam.”

“Tam şuradayım, gözüm üstünde,” dedi annesi.

İçeri giren konuklardan biri karısına; ”Şu nikah salonunun derbederliğine bak hanım. Belediye belediye değil ki… İçerisi buz gibi. Yerler de ıslak aman dikkat et.  Bir de koku var, sen de alıyor musun?”

Yanımdaki oğlan ahpapça; “Bence burası iyi bir  yer,” dedi.

“Öyle mi? Beğendin demek… Hay sikeyim büyük geldi lan bu musluk.”

Annesi çocuğu çekip aldı: “Ne biçim konuşuyorsunuz çocuğun yanında öyle aaaa…”

“Pardon hanımefendi, ağzımdan kaçtı.” Salonun buz gibi olmasına rağmen ter bastı. Şimdi ne yapayım?

“Oğlum sen ne zaman yapacaksın bu kaloriferi, donduk!”

“Uğraşıyorum teyze.”

Hay sıçayım, salon dolmuş farkında değilim.

“Böyle bir yerde kalorifer çalışmasın, aklım almıyor. Sen ne diyordun? Zorla mı razı ettiler yani damadı?”

Salonun sahibi benmişim gibi utanıyorum ama damadın nasıl olup da zorla razı edildiğini de fena halde merak ediyorum.

“Eh, onun gibi bir şey.”

“Anne bak’çam kalorifer abiye.”

“Olmaz çok kalabalık, kaybolursun.”

“Ya anne. Şu paltoyu çıkar çok sıkıldım.”

“Ay gelinin ablası değil mi bu? Nasıl şişmanlamış öyle? Buraya geliyor… Hoş bulduk canım. Bu ne şıklık? Oğlan tarafı nerede oturuyor?”

“Daha gelmediler. Onları şuraya alacağız. Kardeş siz ne yapıyorsunuz burada işçi tulumuyla?”

Animasyon ekibiyim de… “Kaloriferi…”

“Ay bırak onu bir an önce bitirsin işini ayaklarım buz oldu.”

Ceplerimi karıştırdım. Oh çok şükür keten varmış yanımda. Sarayım, bir de sızdırmazlık bantı çekerim şurada olacaktı…

“Anne ben yoruldum. Biz oturmıy’caz mı?”

“Yer yok çocuğum. Oturmayacak mıyız, diyeceksin. Artık susar mısın? Bak şuradan gelin gelecek, gözünü ayırma, bana haber ver.”

“Ner’de, hani?”

Keteni sardım dikkatlice.

Çocuğun annesini duyan başkasının, “Gelin gelmiş mi?” sorusuyla, kızın gözleri geldi aklıma. İçim ürperdi. Nasıl bir bakıştı o? Solgun bir teni, boya sarısı saçları vardı. Alnından taşlı bir çiçek demeti geçiyordu.  Çilek kırmızısı boyanmış dudakları, gelinliği yağmur hışırtısı çıkaran sarışın gelin. Ama illa o bakışları….

“Neyi bekliyorlar nikah memurunu mu?”

Biraz daha zamana ihtiyacım var. Nikah memuru gelmeden çıkmalı yoksa insan içinde azarlar hiç bakmaz o nâlet herif.

“Abi, senin işin çok zor mu kalorifer abi?”

Bir adam geçerken çocuğun başını fesleğen okşar gibi okşadı.

“Kalorifer abi, çöpteki ayakkabı teki, ne demek?”

İrkildim. Çocuk da duymuş, durmadan aynı şeyi mi söylüyor o insan her kimse.

“Nereden duydun sen bunu?”

“Bi kadından. Az önce. Ayakkabının teki işe yaramaz ki. Ama bi-dakka, belki bir bacağı yoksa o adamın işine yarar ne dersin? Ama niye çöpte duruyor, onu anlamadım.”

Çocuğa baktım, bezgin, büyük insan gibi dudağını bükmüş benden yanıt bekliyor.

“Hadi sen annenin yanına git,” dedim.

“Bur’da dur’cam,” dedi. Çömelmiş iki avucuyla dizlerine kapak yapmış beni izliyor.

“Nikah memuru üst katta değil mi? Hayır bazen dışarıda nikaha falan da gidiyor ya…” Sıkıntı uğultusu giderek yükseliyor, borudan boşalan buhara benziyor. Şimdi sisteme su bastım mı tamamdır.  Salona yeni gelen biri yanımdan geçip çantalar yığılmış koltuğa oturmak için ne var ne yok kucağına aldı, nefes nefese, “Gelin gelmiş,” dedi. “İyi ki bana yer ayırmışsınız ayakta beklenmez. Çok uzadı bu iş.”

“İşin bitti mi kalorifer abi?”

“Bitti aslanım.”

“Anne ben kalorifer abiyle dışarı çık’cam.”

“Saçmalama oğlum. Elimi bırakma kızarım bak.”

Fotoğrafçı, videocu çocuklar makinelerini yüzüncü kez kontrol ediyorlardı. Alet çantamı topladım.

“O zaman nikah memuru gecikti demek ki…”

“Nikah memuru burada ayol. Cüppesi sırtında, defteri kolunun altında saate bakıp duruyor, gelirken gördüm.”

Bir adam: “Neyi bekliyoruz yaahu?” dedi yüksek sesle.

Salondan çıkmak üzereydim ki enişte mikrofonu eline aldı. Kabız olmuş bir yüzle alnını kaşıyarak: “ Bir ki ses, deneme. Sesim geliyor mu? Hah. Sayın konuklar, damat beyi bekliyoruz. Nikah gecikmesin diye gelini biz alıp geldik, damat tıraşı uzamış, yollar malum yağıştan…. Kusura bakmayın…”

Artık sıcak suyu vereyim diyorum ama ben de merak ettim. Hani gelin arabası süsü gecikmişti? Şimdi damat tıraşı oldu. Arkalarda bir sütun dibi bulup omzumu yasladım. Yanımdaki adam sıkıntıdan mı ne burnunu karıştırıyor. E, yani böyle bir yerde pes! Çıkanı incelerken kulağına sokuldum; “Ne çıktı, ne çıktı?”  İrkildi, gözlerini patlatıp öylece kaldı.

Enişte tekrar mikrofona konuştu, akrabalar koridorda telefonlara konuştu, hararet yükseldi ama ne gelen vardı ne giden…

Bir ara nikah memuru demiş ki bir sonraki nikahı kıyalım gitsin. Ama o kadar insanı salondan boşaltmak zor demişler. Aradan geçti kim bilir kaç dakika, belki kırk beş dakika. Enişte gene mikrofonu eline aldı:  “Sayın konuklar nüfus kayıtlarındaki bir pürüzle uğraşıyoruz,” derken derin bir soluk aldı, kravatını gevşetip ensesini ovdu. “Damat yolda. Ama sıradaki nikahı daha fazla bekletmemek için ben sizi bekleme salonuna alayım, burada sıkıldık…”

Cümlesini yarım bıraktı, gülümsemeye benzer bir şeyler yapıp başını salladı. Sandalyeler gürültüyle itilip çekildi, ayağa kalkıldı… Hay Allah, bu işin sonunu çok merak ettim ama gidip şefe görünmeli. Arazi oldun diye homurdanmasın. Bunalmış konukların arasından geçerken nüfus kayıtları, kiralık gelinlik, oğlan tarafı hiç yok, altın takmadık diye üzülüyordum ama hayır yok bu işte şekerim, kalorifer abiiii kulaklarıma çarptı. – Masanın üstünde ikram edilmeyi bekleyen –bu sefer doğru gelmiş olmalı- nikah şekerlerini gördüm. Öpüşen deniz kızıyla balıkçı… Merdivenin başına gelmiştim ki gelin odasının kapısı açıldı, gelin tek başına çıktı. İki çocuk duvağını taşıyordu. Kenara çekildim. Salona doğru yürürken gözünün takıldığı kişilere hoş geldiniz deyip konuşuyordu.

Ama bir tuhaflık vardı.

Gelini de aralarına alıp konuklar tekrar salona girdiler. – Şefe sonra giderim. – Uğultu ve itiş kakıştan kimse kimseyi duymuyordu. Bir ayakkabı teki kadar yalnız gelin nikah masasına yöneldiği sırada enişte kulağına bir şey fısıldadı. Duyduklarından sonra ne olduğunu anlamaya çalıştı. Eğilip karşısındaki yabancının yüzüne baktı; ne demek istiyordu? Gözlerini kaçırdığını görünce hıçkırdı. -Cep telefonum titredi; şef arıyor.-

Gelin ağlamaya başladı.

Uğultu bıçak gibi kesildi.

Hızla çıktım oradan.

Bir daha hiç bir zaman böyle yanmış orman sessizliğinde  bir salon görmedim.