Geçenlerde yazar dostlarımla sanal ortamda görüş alışverişi vardı, ben de katıldım. Yazar aynı zamanda eleştiri metinleri de yazmalı… Mı? Yazmamalı mı?
Şimdi bu konu üzerine ayrıntılı düşünüyorum…
Bu başlığın ne ilgisi var diyeceksiniz? İnanın bana var. Anahtar sözcük sabır. Şarap sabırdır. Yazmak sabırdır çünkü…
Ben eleştirmenim, ben yazarım demek iki ayrı çalışmadır bana göre. Yolu, kuralları farklıdır. İlk kitabım çıkana kadar kendimi yazar olarak tanımlamaktan kaçınmışımdır, üstelik dergilerde yoğun şekilde öykülerim, makalelerim yayımlanıyordu. Benim için kitap gerçek bir kartvizitti. Ben eleştirmenim, demenin kartviziti nedir onu bilmiyorum ama.
Yazarlığı seçmemin bir nedeni tek başıma çalışmanın verdiği hazzı yaşamaktı. Özgürlük duygumu bütünüyle doyuran bu seçimimde bilgiyi, algıyı, duyguyu, düşünceyi disiplin kalıbına döküp yenileştirmeyi, parçalayıp yeniden yapılandırmayı, yeniden yaratmayı sevdim, severim.
Yazmak sessizliktir, bellektir, zamana egemenliktir, düşlerinizle sınırlı dünyaların içinden geçmektir, kayıttır, iletişimdir, kağıtla başlayan kağıt ötesi bir iletişimdir, güçtür, imzadır, toplumsal konumunuzu etkiler. Bu duyguyu kıyaslayacağım hiçbir kavram, duygu yoktur. Dilin gizemlerini keşfedip kullanmak, dili yeniden düzenlenmesi ise ayrı bir haz kaynağıdır. Metin ortaya çıktıktan sonra duyduğum tam olma, bütünlük sanırım beynimi en çok doyuran hisledir. Yazarken çoğalırım, bitince ölür, yeni bir metinde tekrar bedenlenmiş hissederim. Yazarken çevrem kalabalık olsa bile yaşadığım yalnızlığı tutku derecesinde severim. Kalem kağıtla, beynimin ve elimin yaptığı bu alışverişe herhangi bir müdahale çok canımı sıkar. Hele “şunu da yazsana, bunu da yazsana (benim anılarım roman olur bak)” akıl vermelerini bir kalem darbesiyle yok ederim (!) Benim için metnin en değerli anı, yaratım sürecidir. Sonraki aşamalarda metnimle arama giren öteki beyinler, (eleştirmen, yönetmen, editör en sonunda okur) algıları çerçevesinde onları kendi malı yapar. Bir yazar için bu da çoğalma aşamasıdır ki kuşkusuz mutluluk vericidir. Çoğalma aşaması aynı zamanda metnin okunması, basımı veya tıklanması, yorumu, onay veya ret olmasıdır. Her aşamanın kendince güzellikleri heyecanı vardır.
Yazar beyniyle okur beyninin bağ kurma çabasındaki aracılar ise bazen kitap, dergi nesneleri, bazen sanal sayfalar, bazen yüz yüze söyleşilerdir. Ben bugün bu bağ kurma eylemi sırasında “eleştiri” ve “çözümleme” aracılarına ilişkin düşünmek istiyorum. Ama önce bu iki kavramın bendeki karşılıklarını tanımlamalıyım.
Çözümlemeden anladığım, metnin güzelliklerine, haz verici unsurlarına yönelik kazı çalışmaları yapmaktır. Metnin akışında biçimini, biçemini, amacı ve buna ulaşma şeklini, okuyan öznedeki etkileri üzerine düşünceleri, temel düşünce yapısı ve kurulan mantığı, metne ilişkin ögelerin kullanılış biçimine ilişkin düşünce üretimini, metnin tutarlılığı, estetik ve işlevsel düzeyi gibi çok yönlü bir bakış geliştirerek okuma yapmak demektir bana göre.
Çözümleme çalışmaları yazar olarak beni geliştiren bir eylemdir. Bir tür elemanlarına ayırarak elimdeki metnin neyi nasıl anlattığını kavramak hem benim yolumu ufkumu açar hem de metnin sahibi beynin hazinelerini keşfetmemi, böylelikle yazarla bağ kurmamı sağlar. Daha da ileri gideceğim yazarı okur olarak onurlandırmamı sağlar. Çünkü bir yazar için paha biçilemeyen “anlaşılmış olmak” tır. Bu nedenle bir yazara “kitabınızda ne anlatıyorsunuz, neyi anlatmak istiyorsunuz” şeklinde bir soru yöneltmek yazarı boğazlamakla eşdeğerdir. Ne var ki hep sorulur. İşte bu soruları üreten beyinlere yardımcı olacak bağlantı beyinler vardır. Çözümleme, metnin okur tarafından çok yönlü derinlemesine kavranması için var edilmiş bir çalışmadır. Bunu yapan beyinlere yazar olarak minnettarız. Çözümleme yapmaktan da her zaman mutluyuz.
İkinci kavramımız eleştiri yapan beyinlerdir. Eleştiri sözcük anlamıyla “ele”fiilidir. Seçme, ayıklama, ayrıştırma anlamı taşır. Eleme zıt yöne doğru sürekliliğe devinime işaret eder. “ş” takısı ortaklık anlamı katar. Yani iki özne bunların ortaklaştığı bir kavram var demektir. “-tir” takısını kullanırsak eylemi başkasına bıraktığımızı ifade ederiz. Eleştiri dersek, elenmiş, iyisi kötüsü ayrıştırılmış olanı işaret ederiz. Ona bir “-n” eklersek bu işi meslek edinmiş kişiyi tanımlarız. (Bu arada dilimizin işlevselliğine hayran olmamak da mümkün değil gördüğünüz gibi) Yunancada kritikos; elemek, ayırmak, seçmek olan sözcük yanlış bilmiyorsam bize Fransızcadan (ceritique, kökü krei fiili) geçmiş ve öz Türkçe karşılığı olarak elemek kullanılmıştır. Şimdi burada “seçmek” anlamı üzerine biraz durmak isterim. Eleştiri karşısında yazarın iki “seçeneği” vardır.
Eleştirmen saptaması yerindedir, şöyle yapmalıydım…
Eleştirmen saptaması hatalıdır, çünkü burada kast ettiğim…
Eğer “kritik=eleştiri” kriz noktası olarak algılanır ve yazarı harekete geçirici nitelikte olursa ve yazar tarafından da öyle algılanırsa işlevini yerine getirmiş demektir. Aksi halde (hatalı saptamada) yazar savunmaya geçer evet.
Örnekse , bir yazar bir metinde ayakta duran karakterinin eline bir kokina çiçeği vermiş ve sahneyi öylece bırakmışsa, kokina çiçeğinin (yılbaşı çiçeği,) adak çiçeği olarak da bilinen adı Yunancadan dilimize geçmiş bir bitki olduğunu, yine kokinanın Yunancada kırmızı anlamına geldiğini,(gizli renk)bu sahneyle yazarın nefis bir şıklık yarattığını dile getiriş çözümleme, “kokinanın bu sahnede metne pek de bir katkısını göremedim,” deyiş eleştiridir, bana göre.
Şimdi yazımın ilk cümlelerine dönüyorum; yazıyor olmam özgürlük alanımdır. Eleştiriyi özgürlüğüme, yaratım özgürlüğüme bir saldırı olarak algılarsam bu benim savunma düzeneklerimi çalıştırır ve işlevsiz kalır.
Beri yandan şu da bir gerçektir ki Türkçede artık eleştiri tümüyle olumsuzluk tanımlar olmuştur. (Lütfen günlük hayatta kullanımlarımızı anımsayınız.) O zaman da yazarın yüzü asılır. Çünkü metnin güzelliklerinin keşfi bir yana seçim/kriz noktalarının iyiye, verimliliğe yönelmesi söz konusu değildir.
Eleştirmen: Az önce de söz ettiğim gibi, ortaklaşmadan söz ettiğimiz ve yaratan beynin/öznenin dışında bir özneden söz etmekteyiz. Bu özne/beyin evet konuyu son derece hakim olmalıdır. Dilin, yazın sanatının, yurtta ve dünyada tarihçesini, oylumlarını bilendir. Sanat kavramını topyekûn bilendir. (Çünkü bir metni anlamak, kavramak, anlatım sanatlarını çözebilmek ve eleştirebilmek için bazen farklı sanat disiplinleri arasında gidip gelmek, karşılaştırmalar yapmak gerektir.) Eleştirmen “Metnin sesini dinleyendir.” Oysa metnin sesini yaratan yazardır…
Şimdi tümüyle farklı bir açıya geçmek istiyorum; eleştiri mekanizması neden vardır? Eleştirmenin sanatçının yaratım sürecine katkısı nedir? Eleştiri belli standartları gözeterek yapılıyorsa yaratım özgürlüğüne ket vurmaz mı? Neden sanatçı/yazar belli kalıplara göre ürün vermek zorundadır? Bu sanatın/edebiyatın başkaldıran, aykırı olması gerekliliğine ters düşmüyor mu? Sanatın/edebiyatın özgürlüğünü nerede arayacağız? Bunu da düşünelim derim.
O akşam arkadaşlarla konuştuğumuz, sesli düşündüğümüz bir diğer konu da şuydu; yazar aynı zamanda eleştirmen olur mu?
Kendi yazımı eleştiririm.
Kendi yazımı eleştirmesini birinden talep edebilirim.
Ama benden (yazardan) eleştirmen çıkmaz/çıkmamalı. Eleştirmenin yazar olmayacağı gibi.
Çünkü eleştiri dışarıdan bakış, yansızlık ister. Kadınca bir benzetme yapmama izin verirseniz, çözümleme metnin dikişlerini veya ilmiklerini sökmekse eleştiri neşterlemektir günümüzde. Bu anlam kayması ne yazık ki denetimimiz dışında oluşmuş dilsel mi desek toplumsal mı desek bir değişimdir.
Beri yandan (yazar isek)yapacağımız eleştirmenlik işi kalemdaşlarımızın güzellemesi veya gücendirilmesi veya şu bu nedenle beğenmediğimizin yerilmesini içerir bana göre. Tehlikelidir, “vebali” vardır.
Çözümleme çalışmaları çok ciddiye aldığım, kendi başıma çokça yaptığım işlerdir. Çoğu defterlerimde kalıyor. Pek azını paylaşıyorum. “Bazıları” hangileri peki? Okuma hazzımı doyuranlardan söz ediyorum. Bitmesin diye yavaşça okuduğum, bitince göğsüme bastırdığım
yapıt daha çok kişiye ulaşsın diye sesleniştir. Keşke hayal ettiğimiz şekilde “eleştirmen”lerimiz olsa. Nedenini bilmiyorum, başka bir düşünce ve araştırmayı gerektiren bir konu kanımca.
Bir benzetmeyle noktayı koyalım. Şarap üreticisi, tadımcısı (degustator) ve şarap şefi (somelier) birbirlerinden farklı alanlardır. Hepsinin işi üzüm ve şaraptır. Ben üretirim. Bağından, çamurundan, budamasından, demlenmesinden, şişelenmesinden, etiketlenmesinden her bir aşamasından keyif alırım. Okurun metne duyarlılığını heyecanla beklerim. Tadımcısı (eleştirmeni) ayrı olmalı, sunum şefi (reklamcısı) ayrı olmalı. Bunların dışında üzüm yiyiciler de var unutmayalım. Üzümün şaraplık mı, rakılık mı, sofralık mı, kurutmalık mı, pekmezlik mi olduğuna aldırmayıp mideye indirenler. Onlar ve bağcı dövücüler ise başka bir yazının konusu olmalı elbette. İşte başlığın ilgisi buydu. Yazmak şarap üretmek denli zevkli, heyecanlı, sabır isteyen, emek isteyen bir iş… Bekledikçe güzelleşen…
Diyeceğim o ki metnin sesini duyma işini ben başkalarına bırakmayı seçiyorum. Yaşasın edebiyat…
