KÖY ENSTİTÜLERİ

CUMHURİYET TARİHİNİN EN BAŞARILI TÜRK PROJELERİNDEN BİRİ

BAŞKA BİR YORUMLA ÜLKEMİZİN KAÇIRDIĞI EN ÖNEMLİ EĞİTİM PROJESİ

Efsane eğitim projemiz Köy Enstitüleri’ni her Nisan ayında ve eğitimle ilgili sıkıntılar yaşadıkça anarız. Birçok kişinin bildiği ama büyük olasılıkla genç kuşaklara ulaşmayan bilgileri derledim.

Küçük bir anıyla başlıyoruz. Naciye Makal anlatıyor; Onbir yaşında 1942 şubatının soğuk bir gününde ağabeyimle birlikte köyden Muğla’ya yaya gittik. Köy enstitüsüne kayıt işlemi yaptırıp geri dönecek, bir iki ay sonra gelecek habere göre enstitüye gidecektik. Elimde çıkın, başımda bürüntü vardı. İlkokulu bitirir bitirmez günahtır diye babam başımı örttürmüştü. En son Maarif Müdürlüğüne gittik. Maarif Müdürü Bana bir göz attı. “ Çocuk sabahleyin gün doğmadan okuluna gitmek üzere yola çıkacak. Sen hemen köye dön, yol hazırlığını yap gel. Sabahın dördünde burada ol.” dedi. Ağabeyim şaşırdı, korktu.”Başöğretmen iki ay sonra gidecek demişti. Hem babam daha karar vermedi.” diyebildi. Öteki kalın sesiyle bağırdı; ” Hükümet işi oyuncak değil. Kayıt oldu bir kere, dönemezsiniz. Ne diyorsam onu yap. Çocuğu burada tanıdığına falan bırak, vakit kaybetmeden git ve vaktinde burada ol.”

Sonradan öğrendiğime göre başöğretmenimiz Maarif Müdürüne telefon edip geri dönersem beni babamın elinden almanın mümkün olmadığını söylemiş. Konakladığım evde bütün gece sessizce ağladım. Sabah bir kamyonun içinde tek kız ben olmak üzere 13 çocuktuk. Anam babam ben öteki çocuklar ve onların yakınları hep ağlıyorduk.Tenime sarılı 17.5 lira param, bir tahta bavul kamyona bindirildim.

Naciye Makal bir ablaya emanet edilir, giysileri verilir ve her gece ağlama nöbetleri her gün eve yazılan mektuplarla “gelin beni alın sizi özledim” mektupları bunlar 15 gün geçiriyor. Bir gün Hamit Özmenek Hoca onu çağırıyor. Masasının üstünde yazdığı mektuplar “Sen her akşam ağlıyormuşsun öyle mi?” diyor.

“Doğru”.

“Neden?”

“Köyüme dönmek istiyorum. Özledim.”

Öğretmen düşünüyor, düşünüyor. “Peki, ben seni Muğla’ya kendi elimle götürmeye söz veriyorum. Hem güzel memleketinizi görmüş olurum, bana köyünü anlatır mısın?” diyor.

“Anlattım, anlattım. Meğer benim köyüm cennetmiş. Anlattıkça ben bile şaştım. Gülümseyerek dinledikten sonra.”Söz verdim, seni köyüne götüreceğim. Yalnız şu sıra işlerim pek sıkı. On beş yirmi gün sonraya ne dersin?

“Olur” dedim.

“Peki, şimdi git oyna bakalım. Bak sana şunu da söyleyeyim on beş gün sonra ben seni götürmek için kapıdan çıkarırsam sen pencereden girersin çünkü alışacaksın evin de burası olacak. “

On beş gün sonra yine çağırıyor. “İşlerim biraz hafifledi  gidelim mi?” diyor.

“Hayır” dedim.

İnternet kaynaklarında adı geçen ve pedagog olarak tanımlanan Halil Fikret Kanad’ın projeye katkısı olmadığı gibi tamamen karşı olduğunu saptadım. Şimdi başka kaynaklara bakalım.

Nadir Gezer anlatıyor; Harf devrimi sonrası eğitimin yaygınlaştırılması ve çabuklaştırılması Gazi’nin en önemli projelerinden biriydi.  Bu konuda fikir üretilmesini istiyordu. Bu eğitim hem yetişkinler hem de yeni kuşaklar için düşünülmeliydi.

1935 yılında Saffet Arıkan Milli Eğitim Bakanı oluyor.

Eğitim konusuyla ilgili fikir geliştirmek üzere yurt gezileri yaparken, Ankara köylerinden birinde küme halinde birbirlerine matematik öğret bir grup çocukla karşılaşıyor. Soruşturduğunda bunun askerlikte eğitim görmüş Emmilerinden öğrendiklerini ve bu şekilde çalıştıklarını öğreniyor. Bu çekirdek fikirlerden biri.

1936 yılında Çifteler’de eğitmen kursu açılıyor. Askerlikte çavuş ve onbaşı olarak görev yapanlar tarım, sanat, kültür dersleri 10 kişilik gruplara bir öğretmen olacak şekilde verilmeye başlanıyor. Bina yapımına da başlanıyor. Bu kurs bitiminden sonra eğitmen adayları örnek dersler veriyorlar. Gazeteciler ve eğitimciler çağrılıyor ve projenin hem duyurulması hem de doğrulanması için görüşler alınıyor. Mezun olanların sorumluluğu 10 köylük gruplara eğitmen ve denetmenlik yapmak.

Ama Saffet Arıkan bir operasyon geçiriyor ve iyileşemediği için görevden ayrılıyor.   Atatürk’e ve çalışmalarına son derece bağlı, destekleyen biri. Denildiğine göre, Atatürk’ün ölümünden sonra zaman içinde devrimlerin yıpratılması nedeniyle bu duruma katlanamadığı için intihar ediyor.

Saffet Arıkan’dan sonra Milli Eğitim Bakanlığı için bir isim arayan Atatürk Tonguç ile tanışıyor. İsmail Hakkı Tonguç.  Gazi Eğitimde Müdür yardımcılığı yapıyor. Almanya’da eğitim görmüş, birisi.  O yıllarda Atatürk’ün talimatıyla yurt dışından eğitimciler getirtilmiş, raporlar hazırlatılmış ama rafa kaldırılmış.  Tonguç, uygulamalı eğitimi benimseyen bir eğitimci. Bu yönüyle dikkat çekiyor.

Şimdi işin hikâyesini burada biraz keselim ve projenin amaçlarına bakalım;

PROJE TANITIMI 

17 Nisan 1940 günü kabul edilen 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu 1. Maddesi “Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere, ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde Maarif Vekilliğince köy enstitüleri açılır”  kararını tanımlıyor.

AMAÇ NEYDİ?

GAZİ’NİN GÖRÜŞÜ Bekir Semerci Araştırması

  • Eğitim milli olmalı, din egemenliğine son verilmeli, yabancı okullar kapatılmalıdır.
  • Bilime dayalı olmalı, çağın gerçeklerine toplumun isteklerine uygun olmalıdır.
  • Okullar devrimleri koruyacak, yaşatacak kişiler yetiştirmelidir.
  • Alfabe değiştirilmelidir.
  • Köylü cahillikten kurtulmalı, en küçük köye kadar okul yapılmalı, öğretmen gönderilmelidir. Bunun için sade ve pratik tedbirler bulunmalıdır.
  • Bilgi süs olmaktan kurtarılmalı, kullanılabilir olanlar öğretilmelidir.
  • Okullar ekonomiyi kalkındıracak şekilde kurulmalı,eğitim uygulamalı olmalıdır.
  • Çocuklar serbestçe konuşmaya düşündüklerini duyduklarını olduğu gibi ifade etmeye teşvik edilmelidir.
  • Gerekirse radikal tedbirler alınmalıdır.

Köy Enstitüsü Derneği Araştırmasından

Bu yeni elemanlar hangi niteliklere sahip olmalıydı?  Söz Tonguç’ta;

“Bizim köyün ne olduğunu evvela büyük alimler, artistler değil, kahramanlar anlayacaklar, sonra alimlere ve sanatkarlara anlatacaklardır. Türk köyü daha belki yirmi beş yıl alim değil kahraman isteyecektir. Bataklığı kurutmak sıtmayla kinin rejimi yaptırmak trahomlunun gözüne ilaç damlatmak, okul binasını yapmak, yaralının yarasını sarmak, gebeye çocuğunu doğurtmak, pulluğun nasıl kullanılacağını veya tamir edileceğini öğretmek, bozuk köprüyü yapmak, ıslah edilmiş tohumu tarlaya saçmak, fidan dikerek onu büyütmek ve step köylüsünün dal diye adlandırdığı ağacı, hakikaten ağaç haline getirmek ulemanın işi değil kahraman teknisyenler ordusunun başaracağı işlerdir. Türk köyü şayet münevverin dediği gibi kötürüm ise bunların nasıl yapılacaklarını öğreten kahramanlardan mahrum kaldığı için kötürümdür. Köy, her sahada çalışacak kuvvete ve kahramana muhtaç. O bu kahramanları içinden yetiştirmeye mahkûm. (1939)

İ.Hakkı Tonguç 1935-37 yılları arasında iki rapor hazırlar. Önerilerinden bazılarına bir bakalım;

  • Meseleler köy gerçeğini ve özelliklerini göz önünde tutarak incelenmelidir
  • Küçük köyler için pansiyonlu bölge okulları açılmalıdır.
  • Köy okulları tarla atölye mutfak laboratuarlarla donatılmalıdır.
  • Köy okullarını yapmak için modern tedbirler bulma, yapım giderlerini uzun yıllara yaymak gerekir.
  • Öğretmen adayları köylerden alınmalıdır, köy hayatına benzer bir hayatın içinde yetiştirilmelidir.
  • Öğretmen hem çocuklara hem büyüklere rehberlik edebilmelidir.
  • Köy çocukları için de lise ve yüksek tahsil yolları açılmalıdır.
  • Köylerde daha canlı ve daha gerçekçi ihtiyaçları karşılayacak modern manalı ve gayeli müesseseler açılmalı. Bu kurumlar yetenekli köy çocuklarının yüksek tahsile doğru gitmeleri için bir kanal vazifesi görmelidir.

Mustafa Aydoğan Araştırması;

Türkiye’de eğitim öğretim bakımından insanlar için fırsat ve olanak eşitliğinin yaratılmamış olması gerçeğinden hareket edilmiştir.

  • Fırsat; uygun durum ya da koşul
  • İmkan; Yapabilme gücünü tanımlar.

Hakkı kullanabilme gücü olmadıkça o hakkın oluşu ile olmayışı arasında çok fark yok demektir. Fırsat ve olanak eşitliğinin sağlanması herkesin aynı düzeyde çıkacağı anlamına gelmez. Ama herkesin yeteneği doğrultusunda ve yetişebileceği düzeye kadar çıkması anlamındadır.

Mehmet Başaran Araştırması

Yurttaşlık bilincine ulaşmak amaçlanıyordu. Çağdaş ilköğretim yaygınlaştırılmadıkça, geçmiş dönemin koşullandırmaları kırılmadıkça bu olanaklı değildi.

Bunun için “kazma toprağa derin vurulmuştu bir ekin ve eğitim kazmasıydı bu. Halkın yaratıcılığı, yaşayan ekin değerleri harman ediliyordu. Eğitim imecesi gerçekleşiyordu.

M.Rahmi Dirican araştırması:

Kalkınmanın önkoşulu, toplumun kendi ekonomik, sosyal ve kültürel koşullarını geliştirmek isteği duymasıdır. Oysa ki, sosyo-ekonomik yönden az gelişmişliğin en önemli nedeni toplumu oluşturan bireylerin gelişmek ve ilerlemek isteği taşımamış olmasıdır.Eğitimle oluşturulacak bu istekler gelişmiş batı üniversitelerinden alınan, sadece bilgi aktarımı, ezbercilik ve öğüt verme gibi öğretim nitelikleri taşıyan klasik bir eğitim değil, toplumun temel gereksinmelerine, sosyo-ekonomik yapısına ve eğitimbilim ilkelerine uygun çağdaş bir eğitim olması gerekir.

Dirican Tonguç’tan bir alıntılama yapıyor;

” Kimilerinin zannettiği gibi köy sorunları otomatik bir şekilde köyün kalkınmasıyla değil anlamlı ve bilinçli bir şekilde köyün içten canlandırılmasıyla çözümlenebilecekti.”

KÖY ENSTİTÜLERİNİN İLKELERİ

Yahya Özsoy araştırması

Zamanın M.E.B. Hasan Ali Yücel’in onayı ile yürürlüğe giren 1943 programı şu temel ilkelere dayanmaktadır.

Beş yıllık öğretim süresinin 114 haftası kültür derslerine 58 haftası ziraat derslerine ve çalışmalarına, 58 haftası teknik derslere ve çalışmalara ayrılmıştır.

Enstitüler haftalık, aylık, mevsimlik çalışma programlarının kendi özelliklerine, işlerinin durumuna, öğrencilerin düzeyine ve sayısına öğretmenlerin özelliklerine iş araçlarının çeşitliliğine, iş alanlarının genişliğine hayvanların cins ev sayılarına göre düzenlerler.

Bina, yol, köprü yapımı ,su arkı açılması, bitirilmesi, ekin ekilmesi,hasat kaldırılması gibi önemli işler çıktığı zaman bütün çalışmalar o iş üzerinde yoğunlaştırılır. Önceden planlanan ders ve uygulama kayıplarının uygun bir zamanda telafisi yoluna gidilir.

İsmail Hakkı Tonguç yazıyor;

“Köy Enstitüsü öğrencileri kendi kendilerine çalışarak yetişmeli, türlü alışkanlıkları kazanmalıdır. İnsanın kendi kendine yetişmesi eğitiminin temelini oluşturur. Eğitim, böyle sağlam bir temle dayanmazsa çocukta karakter yaratılamaz. Köy Enstitülerinin eğitim ve öğretimle ilgili tüm çalışmalarının esaslı amacı, çocukta karakter teşkil etmek olmalıdır.

Köy Enstitüsü öğrencileri, bu kurumu bitirerek köylere dağılınca sürekli olarak kendi kendilerini yetiştirmeyecek olurlarsa bulundukları çevrelerin içinde pek çabuk eriyip giderler Bu nedenden onları enstitülerde çabuk unutulacak bilgilerden uzak tutmalı, onlara kalıcı bilgileri kazanma yolu gösterilmeli, onlar her zaman, her yerde kendilerine gereken bilgileri bulup alabilecek karakterde yetiştirilmelidir.

Mehmet Başaran araştırmasında ilkelerden şöyle söz ediliyor

Dil, din, mezhep,köken ayırmayan,tüm insanlarımızı kucaklayan  bir ulusçuluk anlayışından doğdu köy enstitüleri. “Gitmediğin yer senin değildir” düşüncesiyle tüm köylere gitmeye hazırlanıyordu Cumhuriyet. Kuruluşu, yönetimi, işleyişiyle gerçekleştirdiği yaşam biçimiyle ileri toplumun örneği olarak gelişmeye başladı her enstitü.

Bozkırları vatanlaştırma azim ve iradesi, kırk bin köyü en kısa sürede bayındırlaşma kararı, gerçek işe dayanan vatan aşkı, geriliği, kötülüğü, cehaleti yenme inancı..”

Cavit Orhan Tütengil konuşuyor;

“ Ulusal ekini, sanatı canlandırıcı özdeğerlerimizi yurt düzeyine yaygınlaştırıcı bir Rönesans devinimi yaratmıştır enstitülerde. Ulusal uyanış, ulusal canlanma başlamıştır.”

Mahmut Makal konuşuyor;

Köy Enstitüleri, köyden alıp köye gönderdiği öğrencilerine demokratik bir eğitim veren, yaptırarak öğreten eğitim kurumlarıydı. Okuma alışkanlığı ve temel külür vermekse bu kurumların ana ilkelerinden biriydi.

“Öğrencinin kendini etkilemeyen, değiştirmeyen, yaptığı üretime yansımayan, sorunların çözümüne yardımcı olmayan. bilgi yığınına yer yoktur.”- Tonguç

“ Bu müesseseleri klasik okullara benzetmemek için elinizden ne gelirse yap. Herkes bir defa sersemlemeli ki yeni bir vaziyet alabilsin” H.A. Yücel Tonguç’a mektuplar

AŞAMALAR ve YÖNTEM

Okulla ilgili olması gereken nitelikler;

Okul için sağlıklı bir bina olmalı. Bu binada derslikler yanında işlik ve işlikte köylülerin de faydalanabileceği iş aletleri bulunmalı, okula bitişik ya da ayrı sağlıklı bir öğretmen evi olmalı. Yeterli oyun alanı, uygulama bahçesi olmalı. Okula ait bir arazi olmalı, burada öğretmen ileri teknikte tarım üretimi yapabilmeli, köylüye örnek olmalı.

Köy Enstitülü Öğretmen Tipi

  1. Tespit edilen öğretim programının uygulayabilmesi için genel kültür bilgisi, öğretmenlik bilgisi yeterli olmalı. Tarım etkinliklerini yönlendirecek şekilde tarım bilgisi, teknik ders ve çalışmaları için gerekli beceri sahibi olmalı.
  2. Köyün o ilkel koşullarını bilmeli onu değiştirme azminde olmakla birlikte koşullarda yaşamaya razı olmalı.
  3. Kendisi yaratılmak istenen insan tipinin örneği olmalı.
  4. Köyün ve köylünün toplumsal, kültürel, ekonomik yapısının değişmesi gerektiğini bu değişimde kendisinin etkili ve görevli olacağını olması gerektiğini Cumhuriyetin temel ilkelerinin halkta yaşam biçimi haline gelmesi için çalışacağını bilmeli.
  5. Öğretmenin görevinin sadece öğrencilere abece öğretmek olmadığını, köy halkını yetiştirmekle ilgili görevleri de olacağını bilerek bunu içtenlikle kabullenmeli.

Sistemin Özellikleri  ve Özyönetim ;

Büyük kitle aydınlanmasını sağlayacak bu sistemin aşağıdaki özellikleri vardı.

  1. Halkın katılımı
  2. Zorunlu öğrenim
  3. Hizmet yılı ve ücret özelliği

ÖRGÜTLENME

  1. Eleman yetiştiren kurumlar (Eğitmen kursları, Köy Enstitüleri, Yüksek Köy enstitüsü
  2. Öğrenciler için zorunlu kurumlar(Eğitmenli köy okulları, Öğretmenli ve öğretmen- eğitmenli köy okulları)
  3. Pansiyonlu veya pansiyonsuz bölge köy okulları.)
  4. Yetişkinler için zorunlu kurumlar (Akşam okulları, Köy ve bölge meslek kursları)
  5. İşbaşında yetiştirme ve denetleme kurumları( Gezici öğretmen ve gezici başöğretmenlik, İlköğretim müfettişliği,  Köy enstitüleri ve kesim denetmenliği (köylerle enstitüler arası ilişkiyi sürdürmek,  

   öğretmen ailesinin özel dertleriyle ilgilenen görevlilerdi. Bu görevliler aynı zamanda Bir köye öğretmen verileceği üç yıl önce belli olacağından o köylerde üç yıl önce   gene çalışmaya başlar ve okul yapımı, arazi sağlanma işleri ile ilgilenir o köyün ve   okulun beş yıllık kalkınma planını hazırlardı. Öğretmen köye bu planla giderdi.

ÖĞRETMEN KADROSU

Başka bir yöntemden söz edelim.

Öğrenciler doğrudan yönetimin içindeydi. Buna öz yönetim diyorlardı. Bir ay süreli seçilmiş öğrenci başkanı ve yardımcısı işletmenin her birimi için birer kol başkanını yanlarına alırlardı.. Ekip enstitünün tüm işlerini yönetir, yapar ve denetlerdi. Öğretmenler yalnızca yol gösterirlerdi. Toplantılarda yönetim, öğrenci temsilcileri ve öğrenciler yüz yüze konuşur. Sorunlar, yapılan çalışmaların değerlendirilir, sonuçlar alınan kararlarla enstitü ileri doğru yeni çalışmalara başlardı. Buna özyönetim denirdi. Eleştiri ve özeleştiri yöntemleriyle her zaman daha iyiye ve doğruya yönelinirdi.

KÖY ENSTİTÜLERİNE GİRME YÖNTEMİNE İLİŞKİN BİR ÖRNEK OLAY;

Emekli Prof. Ayşe Baysal anlatyor.

“Köy enstitülerine alınacak kız öğrenci bulunamıyordu. Erkek başvurusu çoktu. Sınavla seçiliyordu. Alınan bir kararla yanında bir kız öğrenci getiren erkek öğrenci sınavsız alınıyordu. Köyümüzün hatırı sayılan kişilerinden birisi oğlunu mutlaka buraya göndermek istediğinden ama sınavı kazanamayacağından da korktuğundan annemi beni göndermesi için kandırıyor, böylece ben de köy enstitüsüne girebiliyorum.”  Kitaptan mektup

Yahya Özsoy ise yöntem konusunda şunları söylüyor: “Çalışma öğretmen yetiştirme ile sınırlı tutulmuştur. Oysa Köy Enstitülerinde başka eleman yetiştiren programlar da vardır. “

DERSLER

“Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller ister,” diyor Gazi Mustafa Kemal

Daha önce ilkelerde sözünü ettiğimiz üzere Köy Enstitülerindeki en çarpıcı ayrıntı kişilik eğitimiydi. Kendi kendine çalışarak türlü alışkanlıklar kazandırılmış, kendine yeterli, kendilerine gerekli bilgiyi her zaman her yerde bulacak şekilde yetiştirirlerdi.

Köy Enstitüleri Kurulduğunda dört köy öğretmen okulu enstitüye dönüştürülüyor. Program olmadığı için program ve uygulama açısından kendine özgü, zamanın koşullarını dikkate alan özellikleri içeren 4 maddeden oluşan bir genelgeyle işe başlıyorlar.

Dikkat çeken, her enstitünün kendi özelliğini dikkate alarak değişik çalışmalar yapabilmesi. Sayıları 21 e ulaştığında da ortak yanlarının dışında her birinin kendi başına doğal çevre ve iş koşullarını gözetilerek özgün birer eğitim kurumu olmalarının temelinde bu dönemdeki uygulama ve esneklik görüşü yatmasıydı.

Programlar genelge doğrultusunda öğretmenlerce hazırlanıyor, bakanlıkça onaylanıp yürürlüğe konuyordu.

Genel başlıklar şunlardı; Genel Bilgi,Tarım, Sanat ve teknik.

Tarım ve sanat dallarındaki ders ve işler sürekliliği gerektirdiğinden bu okullarda yaz çalışmalarına da yer verilmesi gerekiyordu.

Günlük çalışma saatleri sabah altıda başlardı, temizlik, spor, kahvaltı, sabah etüdü yapılırdı.

Öğle yemeğini de içine alan ders çalışmaları 08.00 ile 17.00 arasında ya da 17.45 e kadar sürerdi. Akşamları bir ya da iki saat etüt sonra serbest okuma yapılırdı.

Haftalık etkinliklerde ise. Hafta sonu  Özyönetim Genel Toplantıları görürüz. Bu öğrencinin yönetime katılımı, bu günün moda deyimiyle Toplam Kalite Kontrolünün uygulaması sayılabilirdi.

Hafta sonu eğlenceleri her enstitüde yaşanan olaylardı ve bir tür eğlence eğitimi yapılırdı.

Ders kümeleri şöyleydi.

  1. KÜLTÜR DERSLERİ Çalışma süresinin % 50 si(Türkçe, Tarih, Coğrafya, Yurttaşlık Bilgisi, Matematik,Fizik,Kimya, Tabiat ve Okul Sağlık Bilgisi, Yabancı Dil, El Yazısı, Resim-İş, Beden Eğitimi ve Milli Oyunlar, Müzik, Askerlik, Ev İdaresi ve Çocuk Bakımı, Öğretmenlik Bilgisi, Zirai İşletme Ekonomisi ve Kooperatifçilik.
  2.  TARIM DERSİ VE ÇALIŞMALARI   Çalışma süresinin % 25’i (Tarla tarımı, Bahçe tarımı, Sanayi Bitkileri tarımı, Zooteknik, Kümes Hayvancılığı, Arıcılık ve İpekböcekçiliği, Balıkçılık ve Su ürünleri, Tarım sanatları)
  3. Çalışma süresinin % 25i TEKNİK DERSLER VE ÇALIŞMALAR (Köy Demirciliği, Dülgerliği ve Yapıcılığı,

4. kızlar için köy ev el sanatları.

Haftalık çalışma programı mevsime ve ihtiyaca göre değişir, öğrencilerin yetişme durumları çalışma programında yer alır. Dersler bölünmez, bütünlüğe, deney, gözlem ve zamanı boşa harcamamaya özen gösterilir. Düşünme, uygulama, yapma esasına göre programlar düzenlenirdi.

Ders saati 45 dakika, aralar 15 dakika olurdu. Ama ders konunun çekiciliğine göre iki saate kadar sürebilirdi.

1943 yılı öğretim programının ders dağıtım çizelgeleri Yarım Gün Esasına, Bütün Gün Esasına ve Hafta Esasına göre düzenlenir, Bir de Olağanüstü İhtiyaçlar Esasına Göre (Acele yapılması gereken bina, yol, köprü belli bir süre içinde bitirilmesi zorunlu ekim, hasat harman kaldırma gibi) düzenleme  yapılırdı.

Haftalık Dinlenme Günlerinde; Müsamereler, eğlenceler düzenlenir, gezilere gidilir, sonra değerlendirmesi yapılırdı.

Fakir Baykurt anlatıyor; Enstitüler yetiştirdiği öğrencileri işbaşında izlemeyi, onlarla ilişkiyi sürdürmeyi de bir özellik olarak uygulamıştır. Böylece acemilik döneminde genç öğretmenin önüne çıkan zorluklar giderilmiş iş akımı sağlanmıştır. Köy enstitülerinin özellikleri şunlardır;

1.Yıl boyu eğitim

2. Herkesi başarılı kılma özelliği, 

3. Karma eğitim özelliği

Mahmut Makal anlatıyor: Günde bir saat serbest okuma yapılıyordu. Ders kitapları dışında bireysel okuma yapılabildiği gibi öğretmen seçimi bir kitabı öğrenci kümesine okumak, açıklanması tartışılması biçiminde gerçekleşiyordu. Kitap seçimi , Köy Enstitüleri dergisinde enstitü öğrencileri ve öğretmenlerinin tanıttıkları kitaplardan yapılıyordu. Yirmi bin basıldığını anımsıyorum. Asıl ilginci yazıların seçiminden baskı işlerine kadar her şeyi öğrenciler gerçekleştirirdi

Yüksek Köy Enstitüsünde Sabahattin Eyüboğlu Vedat Günyol gibi kişiler ders veriyordu. Metin incelemeleri çok iyi yapılıyor, tanıtıcı yazılar yazılıyor, dergilerden tanıdığımız bu yapıtları sanki yiyip içiyorduk.

Köy Enstitüleri Dergisi her sayısından her öğrenciye birer tane veriliyordu. Üç ayda bir yayınlanan ve sekiz sayı çıkan bu dergi yüzlerce sayfadan oluşuyordu. Kitap tanıtımları,öğrencilerin çevirileri,köyün can damarını yakalayan köy incelemeleri, öyküler, köy çocuklarının anıları, şiirlerle doluyordu.

Serbest okuma veya toplu okumalar yapılıyordu. Öğrencilerin kitap alıp vermelerinde kullanılan kitaplık defterleri kıza samanda doluyordu. Milli Eğitim Bakanlığının çevirtip yayınladığı dünya klasikleriydi. İlk aşamada 496 yapıt çevrilmişti. Hint, Çin, Yunan, Alman, Amerikan,Fransız,İngiliz, İtalyan, Macar Rus ve İskandinav klasikleri oluyordu. Bu kitaplar okuya okuya eskitiliyordu.

Eflatun, Aristoteles, Plautus, Sophokles, Moliere, Voltaire, Balzac, Montaigne, Rousseau gibi yazarlar okunuyordu. , Huxley’in Yeni Dünyası, Freud’un Psikanaliz Teorisi, Harolt Laski’nin Demokrasi ve Soslalizmini Willem Van Loon’un İnsanlığın Kurtuluşunu inceliyorduk.

Ayrıca  Ahmet Halit, Remzi ve Kanaat kitapevleri  de Dünya Edebiyatından Tercümeler serisi  ya da Şarktan Graptan Seçme Eserler adı altında kitaplar basıyordu.

Enstitülere gelen gazete ve dergiler ise Gün,Ant,Ülkü, Köy Postası, Damla, İlköğretim, Köye Doğru, Türke Doğru, Varlık, Yücel, Erciyes, Akpınar, Yeni Adam, Makro paşa, Cumhuriyet, Tanin, Ulus, Son Telgraf’tı.

Yapılan kitap okuma çizelgelerinde, isim isin hangi öğrencinin kaç kitap okuduğu belirlenmiştir.

İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsünde bir yılda en az kitap okuyan öğrencinin 29 kitap okuduğu saptanmıştır. Okuma oranı kimi yerde (Çifteler’de Süleyman Çalışkan )yılda 65 kitap okumuştur.

Halise Apaydın konuşuyor; Köy Enstitülerinde müzik, tiyatro, halk oyunları resim-iş, şiir yazma ve okuma, yazın kitaplarını okuyup özetleme, güzel ve etkili konuşma, el işleri yontuculuk,çeşitli spor etkinlikleri özenle ve ısrarla teşvik edilirdi.

Müzik aleti çalma, halk türküleri ve  okul şarkıları söyleme, derleme, notaya alma çalışmaları yaptılar. Halk oyunları öğrendiler ve öğrettiler. Sekiz yüz kişilik bin kişilik kümeler halinde görkemli gösteriler yaptılar. Tiyatro sanatı gelişti. Yerli yabancı ünlü yazarların oyunlarını, o yılların ortamında izleyen herkesi şaşırtacak düzeyde sahneye koyup oynadılar. Şiirde, resimde yontuda ünlü sanat adamları çıktı.

Sanatsal eğitim ve parasal olanaklar kısıtlı, öğretici yoktu. Müzik öğretmeni olmayan bazı enstitülerde arkadaşlarımız nota okumayı bin bir zorluk içinde kendi kendilerine öğrendiler Ama öğrencilerde yaratılan tutkulu öğrenme isteği, öğretmen-öğrenci ilişkilerindeki yumuşaklık bugünkü açıdan bakınca zor anlaşılan o eğitim iklimi çok şaşırtıcı sonuçlar verdi. Bunlar birkaç yılda olup bitti. Şu gerçek gözden kaçırılmamalı Köy Enstitüleri kuruluş aşamasını henüz tamamlamıştı. Kendi yöneticilerini ve öğretmenlerini Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde yetiştirecek, enstitülere gönderecek ve asıl o zaman çalışmaya başlayacaktı. 

Tiyatro çalışmalarında ise, doğaçlamalar.  Sofokles, Molier, Gogol, Çehov oyunları sunuldu. Profesyonel bir tiyatro oyunu gibi beğenildi. Enstitü bahçesi, toplantı alanının kıyıları, salonlar türlü özgün ve kopya heykellerle donatıldı.  Öbür enstitülere gönderildi. Enstitüye sık sık şairler ressamlar çağrılırdı.

Burada keselim. Rüya gibi geliyor değil mi? Hele şimdi çocuklarımızın, öğretmenlerimizin yaşadığı karabasanları bilince.

ÇİN UYGARLIĞINA KİTAPLARLA YOLCULUK-2 ÇİN UYGARLIĞINDA KADIN

Üçüncü yüz yılda yaşamış Fu Hsuan’ın şiirinden küçük bir alıntı yapalım. “Bir kadın vücuduna sahip olmak ne acı! Var mı bundan daha aşağılığı?” Günümüz kadınlarını çileden çıkaracak bu dizeler, bir çok toplumda olduğu gibi Çin’de de erkek doğmanın çok daha iyi ve kazançlı olduğunu gözler önüne seriyor.  Kaynaklar antik Çin’de de kadınların sosyal düzende geri planda olduklarını belirtiyor. “Sancong” sistemi denen bu sistem, “üç sonraki” adıyla biliniyor. Bu deyim, kadınların, babalarından, kocalarından, dul kalma durumunda erkek çocuklarından altta yer almayı tanımlıyor.  Kuramsal olarak varlıkları hayatın akışı için gerekli olduğu kabul edilen kadınların, sıklıkla fiziksel istismar yaşadıkları,  toplumsal hayatta ayrı tutuldukları ve kocalarının cariyeleriyle de rekabete zorlandığı belirtiliyor. (Cariyeler konusuna birazdan tekrar döneceğiz gerçi ama hemen bir düşüncemi paylaşmak isterim.  Cariyeler ve aileyi düzenleyen gelenekleri okurken Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü kitabı geldi aklıma. Distopya örneği olmasına karşın antik Çin’den esinlenmiş olabileceğini düşünmeden edemedim.)

Beri yandan geleneksel edebiyatta bazı kadın karakterlerin önceki hayatlarında erkek oldukları ama geçmişteki eylemleri nedeniyle ceza olarak kadın doğdukları söylenirmiş. (Buyurun bir fenalık daha! Bitmedi …)  Bu tür hikayeler yaygın olarak  “ne yazık ki bir kadın olarak doğmuş” şekline başlarmış.  Kadınların sadakat, ihtiyatlılık, çalışkanlık, zarafet, özellikleri olması beklenirmiş. Görüldüğü gibi, “kadının adı o zaman da yokmuş.” Bir kadının adının anıt yada hatıra tabletlerinde anılması dul kaldığında ve iffetli olması koşuluyla  ancak ölümlerinin ardından mümkün oluyormuş. Peki ya yaşarken?

Evlenip kocasının yanına taşınan kız çocuğu yararsız ve boş bir yatırım olarak görülüyormuş. Aileye maddi katkı sağlayamayacak, soyadını gelecek kuşaklara taşıyamayacak ve dini ritüelleri gerçekleştiremeyecek bu boş yatırımlara (!)  iyi talipler bulmaları umuduyla çekici kılmak için (!) iffet, inci gibi isimler,çiçek ve kuş isimleri verilirmiş. Tabi doğduktan kısa süre sonra terk edilmeden hayatta kalmayı başarabildilerse. Sanırım hiçbir zaman geç evlendirilip aileye katkı sunmasını sağlamayı düşünmemişler. Doğuran unsur olması nedeniyle soyun devamını sağlayan gerçek unsur olduğu da göz ardı edilmiş.  

Dişilerin algılanışı böyle ve kadın kavramının olduğu her yerde evlilik kavramını incelemeden olmaz. Şimdi antik Çin’de evlilikler nasıl oluyormuş ona bir bakalım.  Görücü usulü, ekonomik ve sosyal durumlar göz önünde bulundurularak gerçekleşiyormuş. Yaygın evlilik yaşı kadınlarda ergenlik sonları, erkeklerde yirmili yaşlarmış. Buraya hemen bir başka bilgi alacağım, evlenme için koşullar;

  1. Evlenecek kişilerin aynı aile ismini taşımaması (baba tarafından akraba olunmaması)
  2. Anne ve babanın rızası olması
  3. Erkeğin  yirmi, kadın on beş yaşını tamamlamış olması aranıyordu.

Erkek ve kadın dini ve hukuki kurallara göre ancak bir kez evlenebiliyorlardı. Ama elbette her zaman kuralların delinmesi söz konusuydu. Erkeğin, karısının ölümü halinde bile bütünlüğün bozulmayacağı inancıyla evlenmelerine izin verilmese de uygulamada zengin erkeklerin aynı aileden olmak şartıyla birden fazla kadınla evlendikleri görülüyordu. Ancak hukuki haklara ve yetkiye sahip olan birinci eşti. Diğer kadınlardan doğacak çocuklar da ilk kadının sayılır, ölümü halinde diğer eşlerden biri ilk eş olsa da aynı haklara sahip olamazdı. Kadının ise yeniden evlenmesi söz konusu olamazdı. Çünkü kadının yaşamını en ince detayına kadar şekillendiren gelenekler (erkeklerin yaptığı düzenlemeler demek daha dürüstçe olur) nedeniyle dul kadınların yeniden evlenmemeleri için astrolojik çizelgelerin gerekçe gösterilmesinden tutun da hukuksal kurallara kadar engeller konmuştu. Söz gelimi ikinci evlilikte kocasının mirasından pay alamayan dul kadının yeni kocasına finansal destek sunamayışı engellerden biriydi.

Çocuk gelinlere  antik Çin’de de rastlanması kadının asırlardır ve her toplumda aynı çilelere maruz kaldığının bir kanıtı gibi adeta. Çocuk gelin meselesi  yasa dışı olmakla birlikte varlığı da bir gerçek. Bazen bebekken aileler arasında evililik kararı veriliyormuş.(Beşik kertmesi her yerde!) Herhangi bir nedenle damat (ayarlanmış evliliklerde) törenden önce ölürse evlilik gerçekleşir, kız erkek evine dul-gelin olarak taşınırmış.

Evlenme ritüelinde kızın, “kırmızı gelin tahtında” kötü ruhlardan korunmak için iki ev arasında ayağı yere değmeden taşınması gerekiyormuş. Kız yeni evine geldiğinde genellikle bu ilk görüşme olurmuş ve damatla tanışırmış. Evlilik ziyafetinin ardından, atalardan kalma tabletlere yeni gelinin gelişine ilişkin kayıt düşülürmüş. Bu törende gelinin ailesi yer almaz, evlilik gerçekleştikten birkaç gün sonra gelinin ailesine ziyarete gidilirmiş. Damadın evine taşınan gelin, kendi adını korurmuş korumasına ya, ritüeller gelinin bedeninin doğurganlığının, hizmetinin ve sadakatinin bir aileden diğerine geçişini simgeleyecek biçimdeydi. Bu ritüeller aynı zamanda damadın ailesinin toplumdaki prestijini, zenginliğini ve ihtişamını sergilerdi. Gelinin ailesine alınan görkemli nişan hediyeleri gelinin kıymetine eşdeğer bir tür ödeme gibi düşünülür, damat tarafının maddi varlığını sergileme görevini üstlenirdi. Elbette bu alışverişlerde geline düşen pay kendisine yapılan masraf karşılığında ailesine vereceği hizmetle ödemesi şeklindeydi. Çünkü kadın kocasının mülkünün fiziksel bir parçası olarak tanımlanıyordu. (Üç yaşından itibaren küçük ayaklarının ilerideki eşlerini etkileyeceği düşüncesiyle yıllarca demir ayakkabılarla giydirilen kız çocuklarının varlığını hepimiz biliyoruz.)

Bu noktada, Han hanedanlığı zamanında evlenmemiş kadınlar için ailelerinin özel bir vergi vermesi zorunluluğu çıkarıldığını, buna karşılık çocuk doğuran kadına üç,  erkeğe bir yıl vergi muafiyeti sağlandığı bilgisini de verip antik Çin hukukunda evlenmeyle sonuçlanan bir satış vaadi sözleşmesi olarak kabul edilen ve hukuk sisteminde yer alan nişanlanmaya bir bakalım.

Bir kere aile reisleri erkekler arasında yapılan bu sözleşmeden evlenecek kişilerin haberi olmazdı. Bu akitler zorunluluk olarak kabul edilir ve her iki aile reisinin rızasıyla bozulabilirdi. Evlenme ise kadının satın alınması biçiminde yapılırdı. Kıymetli hediyeler verilmek yoluyla yapılan bu satınalma kıza da sosyal durumuna uygun bir çeyiz getirme yükümlülüğü getiriyordu.

Peki ya boşanma?

Çin hukukunda, erkek kadından boşanabilir olmasına karşın  (boşanma gerekçeleri, bir erkek çocuk doğuramama, kanıtlanmış ihanet, kadının kocasının ailesine saygısızlık yapması, hırsızlık, öldürücü ya da bulaşıcı bir hastalık taşıma, kıskançlık ve çok fazla konuşmak) kadının boşanması söz konusu olamazdı. Hatta, kadın dönebileceği bir aileye sahip değilse ya da kocasının ölü anne babası için üç yıllık yas dönemi yaşamış ise boşanması  neredeyse mümkün değildi. Burada bir parantez açalım. Kadının boşanması, erkek karısına kötü muamelede bulunursa mümkündü ve kadın çeyiziyle birlikte aile evine dönebilirdi. Bu durumda koca karısının tüm bakım masraflarını karşılamakla mükellefti. Olasılıkla çok az uygulanmış olan bir istisna. Ayrıca, babasının, kocasının ağabeyi veya büyük oğlunun vesayeti altında olmak zorundaki kadın, kocasının ölümü halinde üç yıl yas tutmak zorundaydı. Dönecek yeri varsa çeyizinden vaz geçmek koşuluyla ailesinin  yanına dönebilirdi.

Genelde tek eşlilik söz konusuyken, erkeklerin aileye kattıkları cariyeler, eğer erkeğin eşi yalnızca kız çocuk doğurursa, erkek çocuk edinme amacıyla evlerine yerleşirlerdi. Genellikle düşük sınıflardan gelen cariyeler hizmetkar olarak tanımlanır evdeki cariye sayısı kocanın mal varlığıyla sınırlanırdı.  Evin hanımı cariyelere kıskançlık gösteremezdi, bu boşanma sebebiydi. Ayrıca kıskanç kadının cehenneme gideceğine ilişkin bir inanç geliştirilmişti. Boşanmada iki tarafın rızası boşanmanın yazılı belgeye dayanması zorunluydu.  Zina kadının erkek tarafından boşanması için bir gerekçeydi ve suçlu kadınsa suç ortağından başka biriyle evlenebilir veya kocası tarafından satılabilirdi.

Yaşamı ev ile sınırlı, evin yönetimi, çocukların eğitimiyle sorumlu kadın, elbette aile reisi falan olamıyordu. Ama evde ipek böcekleriyle ilgilenme gibi çalışmalarla farklı işler yapabiliyordu. Song Hanedanlığı zamanındaysa kadınların özgürlüklerinin bir parça arttığı, konak işletmek, ebelik yapmak gibi farklı alanlarda rol alma olanağı buldukları görülüyor. Alt sınıftaki kadınlar özellikle çiftçi eşleri, pirinç tarımı olan bölgelerde tarlalarda çalışırlardı ancak bunun her zaman acı bir bedeli olurdu. Kiraladıkları tarlaların sahiplerinin tacizine maruz kalırlardı. Kuraklık ya da ürün yetersizliği nedeniyle fuhuşa zorlandıkları da oluyordu.

Çin uygarlığında erkek, ailenin başı-baba, kendisine tapılan ata olarak görülüyor. Velayet hakkı ve sınırsız bir otoriteye sahip babaya çocukların saygı göstermesi, ibadet etmesi (bu doğru) bir yükümlülüktü ve yapılmaması halinde cezaya çarptırılırlardı. Baba çocuğunu satabilirdi. Bunun için çocuğun rızası alınır ama fakirlik söz konusuyla rızaya da başvurulmazdı. Çocukların mallarının idaresi de yine babaya aitti ve ölümü halinde üç yıl yas tutulması zorunluydu. Babayı gömmek, mezarını  yaptırmak, çocuğunun göreviydi. Babanın ölümüyle tüm hak ve otorite en büyük erkek çocuğa geçerdi.

Erkeklerin yarattığı günlük yaşamın bu acı tablosunun dışına çıkabilen kadınları da araştırdığımızda ünlü şairler, sanatçılar, hattatlar, tarihçiler ve yöneticilere rastlıyoruz. Ünlü Çinli kadınlara iki örnek seçelim ve kadınlar için bu karanlık tabloyu iki aydınlıkla bitirelim.

Ban Zhao:  Antik Çin’in en ünlü kadın yazarlarından ve bilginlerinden biriydi. Konfüçyüs üzerine yazdığı incelemelerle tanınıyor. En ünlü eseri, kadınlardan beklenen dört erdemden (konuşma, itiyat, davranış ve çalışkanlık) söz ettiği Nuje- Kadınlar için Talimatlar adlı yapıtıdır.

Kadının boyun eğmesi gerektiğini savunan, kocalarına yardımcı olabilmek için kendilerini eğitmeleri gerektiğini savunan biriydi. Bu savı toplumda etkili olup kadının kendini geliştirmesini sağladı. Kadınlar için Talimatlar, kuşaklar boyunca yardımcı bir kaynak özelliği taşıdı. Okuma yazma bilmeyen kadınlara dahi okunduğu biliniyor.

Wu Zetian –Wu Zhao :  Tang Hanedanlığı imparatorları Taizong ve Gaozong’a cariyelik ettiği biliniyor. 655’ de imparatoriçe oldu. Gaozong’un ölümünden sonra oğlu Zhongzong’un ve onun halefi ve ağabeyi Rizong’un vekili olarak tahta çıkıyor. 690 yılında ise bir adım daha ileriye giderek kendini imparator ilan ediyor. Saltanatını Luoyang’ da kuran Wu Zetian yeni bir hanedanlık Zhou Hanedanlığını da kuruyor. Despot bir dönemi, acımasız tavırları, devlet bürokrasisinin gelişimini sağlaması ve Budist sanatının önde gelen destekçilerinden olmasıyla tanınıyor.  Saltanatının sonunda Tang Hanedanlığını tekrar kabul etmek ve varisi olarak Zhongzong’u seçmek zorunda kalıyor. 16 Aralık 705’te 81 yaşında ölüyor.

.