KAVANOZLAR

Doktorun Yaşadığı

Adli tıpta çalışanlarla kafa çektiğimiz bir akşam herkes coştu, ‘benimki en acayip vaka’ diye anılarını anlatmaya koyuldu. Bütün gecemizi katiller, cesetler, silahlarla dolu hikâyelerle geçirdik. Sonra kim sordu şimdi hatırlamıyorum, ‘Yahu doktor senin hiç adli olayın yok mu? Yıllardır acildesin,’ dedi. ‘Olmaz olur mu?’ diye rakımdan bir yudum aldım.

“Acil servisleri bilirsiniz, hele üniversite hastanesinin acili … Bazen insanın aklı duruyor. O gece yarısından sonra ortalık ana baba günü oldu. Yaşlı bir adam getirdiler. Sizin anlayacağınız işeyemiyor. Adamın böbrekleri gitti gidecek. Hemen diyalize bağlanması gerek. Katater takılmalı. Yeteri kadar narkoz ilacı olmadığından bazen kullanmayıveriyorlar. Topal bir teknisyen vardı, ayık gezmez, ‘bağırma be baba ödümü koparıyorsun,’ diyor ikide bir. Sonra efendim, gece tuvalete kalkmış biri kolunu kırmış. Bir genç kız getirdiler, intihar girişimi. Daha onun gastrik lavaj işi -mide yıkama yani- bitmişti ki akrep sokmasından getirdikleri bir adama müdahale etmem gerekti. İlçe hastanesinden antivenom yok diye bize postalamışlar. İyi de kardeşim en azından yarayı temizleyin değil mi, yok. Adam geldi pili bitti bitecek, zehir tüm vücuda yayılmış. Genellikle böyle durumlar ölümle sonuçlanmaz oysa. Yaraya baktım berbat durumda. Hayır bir de kesi var. Nasıl yaptınız, dedim? Bildiğin bıçağı kızdırıp ısırık yerini boydan kesmişler, kanatmışlar, sarmışlar. Sarmışlar da yaranın hali akıl karıştırıcı.”

Refakatçilerin Anlattığı

Olay Gecesi 02.00

Çektim kenara ikisini de refakat edenleri yani, anlatın bakalım, dedim, nasıl oldu bu iş? Akrep sokmasını dağlamak nerede görülmüş? Zehiri akıtmış paşam! Yara neden o kadar kirlenmişti, dağlayacağınıza temizleseydiniz bari… Adı Hüsam olan başladı.

“Doktor Bey, bu akşam piştiye oturmuştuk, önce ben bıraktım. Az sonra da Cezmi. Hava çok sıcak hepimiz gömleklerimizi askıda bıraktık, giderken giyeceğiz. Cezmi kendininkini giyer giymez bir bağırtı koparmış, ben duymadım. Meğer gömleğin koluna akrep girmiş, giyince de sokmuş. Hemen gittim Abidin Abi’yi almaya. Çünkü o evinde akrep yetiştirir.”

Sözünü kestim, “Akrep mi yetiştirir? Öyle tavuk bakar gibi yani?”

“Zehirlerini satıyorum ilaç için,” diye araya girdi iri yarı olan Abidin. Gözleri de şaşı, nereye baktığını anlamıyor insan. 

Dişlerimi sıktım, “Eee?”

Öteki devam etti, “Birini akrep soktu mu ilkin o bakar, ne yapılacağına karar verir. Ama gel gör ki motosikletin yolda tekeri patlamasın mı? Ha babam de babam tabana kuvvet yürümek zorunda kaldık. Kahveye geldik, aradan ne kadar zaman geçti valla farkında değiliz. Biz vardığımızda Cezmi’yi ter basmış, kolu şişmişti. Abidin Abi dedi, hastaneye götürelim. Millet tutturdu, yarayı dağlamazsan, zehiri akıtmazsan ölür bu Cezmi yolda giderken. Cezmi’yi aldı bir korku. Uzatmayayım, o da birlik oldu, yarayı dağlayın diye tutturdu.  Abidin Abi de ne yapsın? Her zamanki gibi, yarayı dağladı, temizledi sonra attık arabaya gittik ilçe devlet hastanesine.”

“Her zamanki gibi mi? Sizin or’da…”

“Akrep çok.”

Sorduğum bu değildi ama Abidin sözü aldı, “Yazılmış bir kere, Cezmi’nin vadesi bu geceye kadarmış. Hastanede panzehir yokmuş. Dediler özel hastaneye mi üniversite hastanesine mi? Özel hastaneye kimin parası yetecek ki? Hem bakalım gittiğimiz yerde panzehir var mı? O yüzden biz de sevkini buraya, yaptırdık. Ambulansların hepsi görevdeymiş. Bekleyin bekleyin dediler, sonra dediler ki kendiniz götürün. Bu arada zaman geçti elbet. Attık arabaya Cezmi’yi getirdik. Panzehir yapılınca iyileşmesi gerek öyle değil mi? Sabah da Hasan’ı sokmuştu, evinde uyurken. Onun da yarasını dağladım, hastaneye yetiştirdim, ne lazımsa yaptılar. İyileşti yani. Ama Cezmi’deki şans işte… İlçede panzehir olmaması yani…”

Ya sabır çektim, hastaların yanına geçtim. Telaş bitti, hastaları kontrol ediyorum, hemşire demez mi ‘akrep sokmasından gelen öldü,’ diye. Ya nasıl olur? Bir an hemşireye nasıl baktımsa kadın hemen savunmaya geçti. Laboratuvarın bulgusunu gösterdi. Hem çok gecikmişler hem yarayı dağlayınca mikrop kaptırmışlar. Yetmemiş, yaranın üstüne -hâlâ aklıma geldikçe içim daralıyor-bir toz serptiklerini söylemişlerdi, ne olduğunu bilmiyorlar sözde. Soruyorum, ne ektiniz kardeşim açık yaraya? Biz ekmedik, köyden biri… Getirdi alevini alır dedi, ekti. Ulan bu boyacı küpü mü, adam akrep sokması yaşıyor, ne alacak alevini?”

Burnumdan soluyarak raporu yazmaya gittim. Saat dörde geliyordu.

Refakatçilerin Aralarında Konuştuğu

Olay Gecesi 02.00

“E, var mıymış panzehir, vermişler mi bizimkine?” diye sordu Abidin, çenesiyle ‘Kırmızı Alan’ yazan kapıyı işaret etti. Hüsam, bilmem, der gibi omuzlarını kaldırdı. 

Abidin birden düşüncelerinin devamını seslendirdi, “İşte bu çok canımı sıktı! Akrepleri çaldı!”

“Akrep mi çaldı dedin abi? Nasıl anladın? Etiketli mi senin akrepler abi?”

“Bırak şakayı oğlum, ciddiyim. Kavga eden ikisini kavanoza koyup rafa kaldırdım. Akrepleri elle tutuyorum diye aklı başından gitti keçinin.”

“Kimin Cezmi’nin mi?”

“He. Dili tutuldu. Öyle ki, alçak sesle konuşmaya başladı.” Sırıttı, “Kavanozu rafa koydum. Niyetim onu korkutmaktı. Öyle de oldu. Çıkıp gitti. Ardından ben Hasanlara gitmeye karar verdim. Ayça uyuyor deyince, sandım evde uyuyor, geri döndüm, yatıştım da. Baktım ahırın kapısı açık. Anama sordum, dedi, Cezmi geldi seni sordu. Anam evde yok dediyse de aldırmayıp ahıra girmiş. Dedim ne münasebet? Geri niye geldi? Bir de baktım akrep kavanozu toz olmuş.”

“Deme!” diye haykırdı Hüsam, etrafına baktı, sesini alçalttı. “Yani sen sanıyorsun ki…” diye cümlesini yarım bıraktı Hüsam.

“Ben sanmıyorum. Adım Abidin’se o kadar eminim. Anladın mı?” dedi kötü kötü bakarak.

Hüsam, bir süre cık cık yaptı, “Bu Cezmi var ya bu Cezmi,” dedi ‘kırmızı alan’ kapısına bakarak, “Bu kadar içinden pazarlıklı bu kadar kötülük düşünen biri…” Bu geceyi ömrü boyunca unutmayacağını düşünerek, “Sen bana konuyu çıtlattın ya abi. O zaman anladım ben onun bir fenalık yaptığını, seni çok kızdırdığını.”

“Yahu, sabah sabah damladı, canımı sıktı. Neyse ne! Kime gerek akrep? Ha söyle bana. Kime gerek? Birine kötü bir şaka mı yapacak diye düşündüm ama sonra anam da bir şeyler deyince…

“Ne dedi?”

“Cezmi’nin Ayça’da hâlâ gözü var, vaz geçmeyecek falan…Derken sen Hasan’ı akrep soktu, diye geldin. Ayça, ‘Bizim evde akrep olmaz,’ diye dövünürken birden Cezmi’ye döndü de, ‘Sen onun yanındaydın, görmedin mi?’ dedi. Duydun sen de. Vay anasını! Cezmi buraya mı uğramış, ne de çabuk, diye düşündüm. Kaçamak cevap verdi. Güya Ayça uyuduğunu söyleyince, yoluna devam etmişmiş. Tahire yengeler kavanozları acele bekliyormuş, oysa anneme bambaşka bir şey söylemişti. Tam o sırada ‘Sen kavanozları Ayça geline getirmedin mi?’ diyecektim ki, Hasan ‘Sen benim ayak ucuma gelip dikildin mi?’ diye sordu, ben sustum. Kabul etmedi, Hasan’ın yanına uğramamışmış.”

“Uğramış, uğramaz olur mu? Ayça yengem uğradı, dedi bana da… Elinde poşet, içinde kavanozlarla…”

“Tamam işte, ne için uğramıştın sen, dememe kalmadı, millet hadi acele et diye…”

“O elindeki poşette akrep kavanozu da vardı diyorsun.”

“Kavanoz hikayesini de uydurdu akrepleri saklamak için, diyorum. Geldi Hasan’a. Nasıl bir kumpas kurdu bilmem ama, uyuyor olması işine yaradı, akrepleri saldı, gitti.”

Olay günü saat 10.00 Abidin

Vay namussuzlar, nasıl da kapıştılar, diye düşündüğü sırada, yüzündeki terleri sildiği elini pantolonuna sürtmüştü. Pencereden sızan güneş rutubetli, loş, eski ahırı ikiye bölüyordu. Oturduğu yerde dikkat kesilmiş, vücudu öne eğilmiş, ağzı hafifçe aralanmıştı. Arada kıpırdattığı ayaklarının altında çıtırtılar hissediyordu. Nefesi yutkunmayla kesiliyor, yüzündeki iştahlı saldırganlık değişmiyordu. Göz bebekleri, cam duvarın içindeki tüm kıpırtıları yansıtıyordu. Siyah olan ani bir hareketle sarımsı olanın üstüne çullanmıştı.  Kapının açıldığını, sırtına bir ışık çizgisi düştüğünü fark etmemişti. Sıcak hava ve ot kokusu içeri dolmuş, bir gölge tepesine doğru uzanmıştı. 

“Manyaksın oğlum sen! Nasıl bir merak bu be?”

Sıçradı, “Üf ödümü patlattın be Cezmi!”diye ayağa fırlamıştı.

Cezmi ellerini ceplerinden çıkarmadan yanındaki sandalyeye çökmüştü. Koca bir bakır kazan büyüklüğünde, içi kıvıl kıvıl akrep dolu cam koruyucuya tiksintiyle bakmış, içerinin rutubet kokulu serinliğinden mi, gördüklerinden mi gözle görünür şekilde titremişti. O bildik çocuk şarkısını mırıldandı; “Abidin’in bir çiftliği var, çiftliğinde akrepleri var…”

Abidin cevap vermemişti. Hazır kalkmışken bir kavanoza biriktirdiği kırkayakları, tespih böceklerini üstteki kapaktan akrep yuvasına boşaltmıştı. Canlı yemler kargaşa yaratmış olmasına rağmen kavga edenler duruşlarını bozmamıştı.

“Bak bak,” demişti Cezmi. “Soldaki var ya, aynı Hasan. Vurup kaçıyor. Hasan da o gıcık şakalarını yapıp kaçar. Şaka der de…” Cevap alamayınca, “Hasan’a benzemiyor mu ama?” diye ısrar etmişti ve Abidin’ine doğru bakmıştı.  Abidin bu bakıştaki tiksintiyi görmüş ve yüzünde kötücül bir anlam belirmişti.  Öyle ki Cezmi bir an düşündüklerini sesli mi söyledim diye kendinden şüphe etmiş gibi öksürmüştü. Oysa Abidin bu sıcakta, zaten hoşlanmadığın birinin can sıkıntısından gevezelik edeceği tutarsa bunun ucu nereye varır bilmem, diye düşünmüş, “Hasan’ı kötüleme bozuşuruz,” demişti kısık bir sesle.

“İyi arkadaşın.” Alay ediyordu.

Abidin gene alçak sesle, “Öyle,” derken susmasını uyarıyordu.

Cezmi anlamazdan geldi. “Arka çıkıyorsun da senin hakkında atıp tutan, iş güç bilmez, diyen o değil zaten,” derken gözlerini devirdi.

“Yapmaz.”

Abidin sabırlı biriydi ama Cezmi’nin her sözü, her hareketi hakaret gibi gelmeye başlamıştı. Elindeki boş kavanoza baktı.

İş güç bilmez mi? Akrep zehrinin altın değerinde olduğunu ne bilirsiniz siz? Hele laboratuvarımı bir kurayım da görün. Sana gelince iyi bir dersi hak ettin keçi, diye düşünmüş akrep yuvasının kapağını açmış, kavga eden iki akrebi eliyle alıp kavanoza koymuştu.  Gördüklerinden Cezmi’nin kanı çekilmişti.

“Ne yapıyorsun sersem?” diye fısıldamıştı. Sanki akrepler yüksek sesten ürküp kendisine saldıracaklardı.

“Ben efsunluyum, sokmazlar,” diye cevap vermişti Abidin, soğukkanlılıkla. “Bunu kimseye söyleme bak, bozuşuruz,” derken de gözdağı vermek için kavanozun kapağını değil birinin kafasını büküyor gibiydi. 

Cezmi gözlerini kavanozdan ayırmadın, “Neyi?”

Abidin onu taklit ederek, “Efsunlu olduğumu sersem!” diye uyarmıştı.

Bir an dışarıdaki çekirge seslerini duydular. Kazlar telaşlı çığlıklar atıyordu. 

“Demez, demez elbet. Geçenlerde kahvede herkesin içinde, Abidin nerelerde, diye sordular da… Ne bilirim ben o Yaradan’a yamuk bakanın nerede olduğunu, diyen de Hasan değil dedemdi.”

Cezmi, söylediklerinin beni can evimden vurmasını bekledi belli. Öyle canım sıkıldı ki ona yabani bir hayvanın avına sokulmasını hatırlatan bir şekilde iyice yaklaştım, aniden boğazına yapışıp ayaklarını yerden kestim, “Sakız gibi herifsin be Cezmi! Nerden çıktın durup dururken? Ben senin hâlâ Ayça’nın peşinde gezdiğini, Hasan öğrenirse bacaklarını ayıracağını söylüyorlar, diyor muyum?” deyiverdim. Daha fazla konuşmadım, bekledim, havada Cezmi ve “sus” emri bir an asılı kaldı. 

Cezmi, dev bir akrebin kıskaçları arasındaymış gibi baktı, baktı da sonra toparlandı,

“Hop, hop, yavaş ol kardeşim. Ben mi diyorum bunları sanki? Madem bu kadar alıngansın, Hasan’ın boğazına sarılsana! Adam istediğini yapıyor! İstediği iş, istediği karı!”

Parmaklarımın sıkıştığını fark etmemiştim bile. Cezmi can havliyle beni itip, kapıya yöneldi.

“Benim sevgilimi elimden alan, senin dedikodunu yapmaz mı sanıyorsun?” diye bağırdı, kapıyı açarken. Aralıktan güneş parçaları girdi içeri. Kapı gürültüyle kapandı. Az önce üstüne ışık vuran örümcek ağının titreyerek karardığını gördüm. Ayaklarımın altındaki mıcırlar yer değiştirirken yanaklarımı çiğneyerek öylece kazların tıslamalarını dinledim. Cezmi’yi kovalıyorlardı.  Akrep yuvasında yemler bitmiş, kavanozda kavga bitmemişti. Bunun uydurması. Hasan benimle alay eden kaç kişinin üstüne yürümedi mi? Gözlerini bir doktora gösterelim, çaresi varmış, ameliyat ediyorlarmış, demiyor mu? En iyisi geçmeli karşısına, sen böyle böyle dedin mi, demeli… Ya dediyse? Hadi canım! Cezmi’nin sözüne bakıp bunca yıllık arkadaşımı… Duramadım. O sıcakta, hızlı hızlı yürüyünce, Hasan’la da konuşamayınca yatıştım biraz. Uyandırayım, demişti Ayça gelin, acelesi yok, diye geçiştirip eve döndüm. Çiçeklerle uğraşan anamla aramızdaki konuşma mı beni iyice çileden çıkardı acaba? 

Olay günü 11.30 Abidin

‘Geldin mi oğlum?’ diye seslenmişti dönüp bakmadan. ‘Ana ahırı sen mi açık bıraktın?’

‘Kapı açık mı? Cezmi seni sormaya gelmişti. O mu acaba…’ ‘Cezmi mi? Ne zaman?’

‘Az önce gitti. Güya Ayça reçel yapmış, Cezmi’nin kız kardeşinden boş kavanoz istemiş de… Elinde kavanoz dolu bir poşet… Abidin yok gitti, dedim, tutturdu ahıra bakayım diye…’ Arada derin nefesler aldığı konuşmasını tahta iskemleye oturup sürdürmüştü, ‘Onun hâlâ Ayça’da gözü var, anam demişti, dersin. Hangi gün Hasan anlayacak o zaman kıyamet kopacak. Yalandan kavanoz götürüyor. Maksat kıza musallat olmak!’ Abidin düşünceli. ‘Sana Hasanlara gidiyorum dedi he?’ ‘Ayçalara,’ diye düzeltti anam, aradaki farkı gözlerini devirerek vurguladı. Ahıra daldım, raf boştu.

Olay Günü Abidin 12.30

Hüsam, bahçenin önünde traktörü park eder etmez çardağa koştular. Hasan kıpırdamadan yatıyordu. Kırk dereceyi aşan sıcaktan, yaşadıklarından ve çevresindeki kalabalıktan ter içinde saçları kafasına, tişörtü vücuduna yapışmıştı. Olayı duyan gelmişti, havada ağır bir insan kokusu vardı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Abidin geldi, diye dalgalandı kalabalık. İriyarı Abidin çevresine şöyle bir bakmış, sonra da Hüsam’a ‘Bak acıda ortaklık böyle olur aslanım. Neyse ki benim başıma gelmedi o yüzden senin elini tutmaya geldim ortaklığıdır bu,’ diye fısıldamıştı. Burnundan gülüp, ‘Biri bile bir şey yapmaz, adam ölür gider de, namazını kılarlar,’ demişti yavaşça. Hasan’ın yanında diz çökünce yarayı incelemiş, ‘Bu doktor işi” demişti. “İğnesi var, yapıyorlar.’ Elbette karışmadan duramayanlar,

‘Zehiri akıtmak gerek, diye tutturmuşlardı.  ‘Ya doktora yetişemezsem,’ dedi Hasan. Abidin duymazdan gelmişti. ‘Ne zaman oldu?’ diye sorduğunda. Hasan, hissettiği bir huzursuzluk, bir dürtüyle uykusundan uyandığını, söyledi. Aynı anda sanki az önce ayak ucunda duran bir varlığın bıraktığı bir rüzgâr mı dese, bir koku mu? Tam o sırada işte, bacağındaki acıyı hissetmişti. ‘yarım saat falan,’ diye cevapladı Abidin’i.  ‘Sen şu zehiri akıt Abidin. Araba hazır. Yetiştirin beni hastaneye.’ ‘Miden bulanıyor mu? Kalp atışın nasıl?’ ‘Yok bir şey. Yalnızca terliyorum gördüğün gibi.’ ‘Ne oldu? Hani sen efsunluydun?’ diye seslenmez mi o sırada Cezmi insanların arasından. Durup dururken bunu niye söyledi kimse anlamamıştı üstünde duran da olmamıştı. Yalnız Abidin ona öyle bir bakmıştı ki Cezmi, ileri mi gittim acaba diye düşünmüş gibi yavaşça birinin arkasına gizlenivermişti. Ama lâf bir kere çıkmıştı ağzından…

Bir piknik tüpü yakıldı, keskin bir bıçak bulundu. Abidin esmer tenli aşınmış eliyle bıçağı ateşin üstüne koydu. Sabunlu su yapıp yarayı temizledi. Kafasını kaldırdığında Cezmi’nin Ayça’ya bakışını yakaladı. Hüsam da bu bakışı görmüştü. Bundan sonrasını film gibiydi kafasında… Ayça, ‘Bizim evde akrep olmaz,’ diye dövünüyordu. Sonra birden Cezmi’ye döndü. ‘Sen onun yanındaydın, görmedin mi?’ diye bağırdı. Abidin bıçağın sapına uzanmışken öylece kulak kesilmişti. ‘Yoo,’ diye itiraz etti Cezmi. ‘Sen uyuyor deyince… Yoluma devam ettim. Tahire yengeler kavanozları bekliyordu. Acelem vardı.’ Abidin, bir şey diyecekken Hasan, Cezmi’ye ‘Sen benim ayak ucuma gelip dikildin mi?’ diye sorunca susmuş, bıçağı ateşin üstünde çevirmekle yetinmişti. ‘Kim? Ben mi? Yok valla,’ diye gülmüştü Cezmi. ‘Ayça yengem uğradı, dedi senin için… Elinde kavanozlar…’ diye söze karıştı Hüsam. ‘Yok yahu. Yok öyle bir şey…’ ‘Ne için uğramıştın sen? dedi Abidin, elinde kızgın bıçak ayağa kalkıp Cezmi’ye dönmüştü. Cezmi, tümüyle kendine yönelik bir tehdit gibi aldığı bu davranıştan mı, verecek cevap bulamadığından mı, ağzını açıp kapadı… Bu sırada ‘Hadi,’ dedi Hasan, Ayça’nın yemenisini kıvırıp kalınca bir yumak yaptı, dişlerinin arasına yerleştirdi. Erkekler, kollarını bacaklarını sıkıca tuttular. Abidin işini yaparken Hasan bayıldı. Ayça’nın ağlaması ateşten bir perde olup ağaçlara yükseldi. Sonra bir orak geçti sanki bahçenin üstünden, sesleri biçti. Yola çıktıklarında Abidin, öğle sıcağında yol kenarlarında yanıp sönen cam kırıklarına bakarken arabayı kullanan Hüsam’a, ‘Kafama bir şey takıldı,’ diye mırıldanmıştı.

Refakatçilerin Aralarında Konuştuğu

Olay Gecesi Hastane 02.30

“Yapar diyorsun yani abi?”

Düşüncelerinden sıyrıldı, “Yaptı diyorum. Suçu da bana atacaktı besbelli.”

“Aaa, ne münasebet? Herkes sizin Hasan abimle…”

“Çocukluk arkadaşı, can yoldaşı olduğumuzu bilir de… Görünen öyle olmayacaktı ama. Durup dururken niye geldi, niye Hasan’ın dedikodusunu yapıp beni kışkırttı?”

“Kışkırttı mı?”

“Boş ver, zaten inanmamıştım. Ama Allah biliyor ya düşünüp duruyorum…”

“Cezmi’nin Hasan abimlerde işi neydi de mi?” Hüsam, aynı şeyi düşünüyordu. “Sen de gitmişsin.”

“Doğru, Hasan evde uyuyor sandım. Bahçedeymiş, keşke dönmeseymişim. En azından oyalansaydım. Cezmi benden sonra gelmiş olmalı.”

“Abim diyor ki ‘onu gördüm gibi de… uykudayken öyle mi sandım acaba?’ Emin olamamış.”

“Gördü,” dedi Abidin, Hüsam’a bakarak, “Hüsam.”

“Buyur Abidin Abi.”

“Onun pis günahını almak istemem de…”

“Nedir abi?”

“Kavanozu O çaldı bana kalırsa…Ayça’yla evlendi diye… Hasan’dan mı kurtulacaktı? Şimdi anlıyorum. Ben kızıp Hasan’la kavga edeceğim, O da işi benim üstüme yıkacak. Akreplerle kim haşır neşir? Abidin…Bak sen keçinin planına…”

“Nasıl dedin abi?”

“Ayça’yı üzüyormuş, öyle duydum. Ümidi kesmemiş, herkes konuşuyor.”

“Nikahlı karısına?” Hüsam’ın hayretten ağzı açık kalmıştı. “Diyorsun düşündü taşındı abime fenalık yaptı… Valla yapar. Vay namussuz! Şimdi iyi bir ders olsun ona, aynı acıyı çeksin de…” Hüsam elleri belinde sabır dileyen bir yüzle yukarı baktı.

Olay Gecesi 22.00 Hüsam

Ben de düşündüm durdum, Abidin Abi neden Cezmi’nin eşyası içine atıver şunları diye kavanozu elime tutuşturduğunu. Kahvede her zaman pişti oynayan tayfanın şamatası açık televizyonun sesine karışıyordu. Saat gecenin onu olmuş hava serinlememişti. Kimimiz atletle oturuyordu kiminin belden yukarısı çıplaktı. Elimizden gelse tepemizdeki ottan gölgeliği söküp atacağız, öyle darlandık. Kahvecinin şikayeti yoktu, meşrubat ve su satışından memnundu. ‘Şu fırfırı adam gibi çalıştır be kardeşim!’ diye bağırdıklarında söz dinliyor, düğmeyi çeviriyor, kaşla göz arasında devrini düşürüyordu. Ona göre açık havada vantilatör çalıştırmak israftan başka bir şey değil çünkü.

Hüsam yüreğinin atışı belli olmasın diye gerinip, ‘Çok yoruldum, gidip yatacağım,’ diye oyundan kalkmıştı. Askıdaki gömlekler arasından kendininkini aramış, bulamamış gibi yapıp sırt çantasını açmıştı. Tekrar askıyı gözden geçirdiği sırada, ‘O Cezmi’ninki,’ diye uyarmıştı kahveci. Yüreği ağzına gelmişti, ‘Tamam. Benimki buradaymış şimdi buldum,’ diye boğazını temizlemişti. ‘O kavanoz neyin nesi be?’ demişti kahveci, hiçbir şey gözünden kaçmıyordu bu herifin. ‘Hiç. Abidin’in akreplerine canlı yem topluyorum da… Yanımda bulunduruyorum.’

Boş kavanozu çantasına yerleştirip, acele etmeden kahvenin duvarına oturmuştu. Bir sigara yakıp biraz oyalanmak iyi olurdu. Az sonra Cezmi de eve gitmeye, karar verip askıdaki gömleğini sırtına geçirdiğinde Hüsam’ın sigarası bitmek üzereydi. Çıkardığı boğuk sesi ilkin ciddiye alan olmadı. Ama Hüsam duymuş, sırtı azıcık dikleşmişti. Kahvecinin ‘Akreeeep! Akrep lan Akreeep!’ dediğini duyana kadar kıpırdamadı. Herkes ayağa kalktı, Cezmi kolunu tutuyordu. ‘Soktu,’ diye haykırdı. ‘Gömleğimin koluna girmiş namussuz!’ Hüsam sigarasını ezip, geri dönmüştü, ‘Ne oluyor yahu?’ diye seslenmişti insanların omuzları üstünden. ‘Koş Abidin’i al gel! Akrep sokmuş Cezmi’yi’ Kim dedi bunu hatırlamıyor. Birçok anlama gelecek bir sesle, ‘Haydaaaa!’ diye mırıldanmış, ikiletmeden birinin motosikletiyle yola çıkmıştı. Ahıra girdiğinde Abidin tepesindeki çıplak ampulle, akrep yuvasından yayılan aydınlatmanın içinde kıpırdandığında, ‘Şey,’ diye seslendi Hüsam, ‘Cezmi’yi akrep soktu da…’ Ayrık dizlerini kavramış avuçlarıyla her an kalkmaya hazırmış gibi oturan Abidin bakır rengi göz kapaklarıyla hiç sevmediği gözlerini, ‘tamam’ dercesine kapatmıştı.

Olay Gecesi 23.20 Hüsam ve Abidin

Kahvehanedekilerin bağırtısı uzaktan duyuluyordu. ‘Nerede kaldınız birader?’ dediler. Hüsam terslemişti, ‘Teker patladı, elden ne gelir, yürüdük…’ ‘Açılın’ diye azarladı Abidin kalabalığı, ‘Ne zaman oldu?’ ‘Yarım saat, kırk beş dakika olmuştur,’ diye konuştu biri. ‘Kesin bir saati geçti. Baksana gece haberleri başladı,’ diye itiraz etmişti başka biri.

Olay Gecesi 00.10

Cezmi terliyordu. Kolundaki yara kabarmıştı. “Canım yanıyor,” diye inledi Abidin’e bakarak. Hüsam onun ilk olarak birinin yüzüne bakarak konuştuğunu düşünmüştü.

Haber hemen yayılmış, evlerden kadınlar çocuklar koşup gelmiş, kahvenin önünde etten duvar olmuşlardı. Yara dağlandı. Abidin yanında getirdiği ilaçla pansuman yaparken Hüsam, Ayça’nın, Abidin’e, ‘Al bunu yaraya serp, alevini alır,’ dediğini duydu. Çekilip yol verirken genç kadının gözlerinde öyle bir ışık çaktı ki Abidin bu bakış karşısında rüyada gibi elini uzatmıştı. Küçük bir sesle ‘Ayça,’ diyen Abidin’e genç kadın aynı kısık sesle, ‘Akrepler birbirlerine saldırmadan önce sabırla beklerler di’mi? Benim sabrım buraya kadar Abidin,’ deyip kağıdın içindeki tozu yaranın üstüne serpmeyi Abidin’e bırakmamıştı.

Refakatçilerin Aralarında Konuştuğu

Olay Gecesi Hastane 03.00- 03.45

Hüsam ensesini ovdu, “İlçedeki devlet hastanesinde panzehir olmaması da ne şanssızlık ama,” dedi, garip bir sesle. “Üstelik panzehri nerede bulursun? Özelde mi üniversite hastanesinde mi bilmiyorlar, sistemden göremiyorlar. İşe bak.”

“Ya koskoca hastanede bütün ambulansların görevde olmasına ne demeli? O kadar da bekledik.”

“Bir saat geçti be abi…”

“Sevk yapılacak hasta diye de bir Allahlın kulu gelmedi, bakmadı.”

“O hasta bakıcı mıydı, memur muydu neydi, bir adam geldi ya… Hani Cezmi’ye bakıp başını salladı. ‘Durumu iyi değil bunun, zor nefes alışına, terlemesine başını oraya buraya savurmasına bakarsan iyi değil, ‘dedi, ‘kendiniz bir an evvel götürün kardeşim, bekleyip durmayın…Öyle böyle bir saat te orada oyalandık.”

“Ona su içirmeye çalıştım ya içiremedim, döküldü. Götürün beni, diye inledi… Yalnız yolda senin o halin neydi öyle be Hüsam? Yaktın dörtlüyü bastın kornaya…”

“Ne yapayım abi, durum icabı işte. Sen de bana demez misin, Hüsam trafik kurallarını çiğneme.” Güldü, Abidin’in dediklerini tekrarladı: ‘Neme lazım Hüsam, şimdi polis durdurur, derdimizi anlatmak için göbeğimiz çatlamasın.’ Biz konuşurken bir şeylerden kuşkulandı mı ki? Siz trafik kurallarından mı başka şeyden mi konuşuyorsunuz? dedi ya… Çakal işte. Kusmaya başlayınca takati kalmadı. Araba da berbat oldu be abi. Şu klimayı yaptırmayı ihmal etmemeliydim.”

Yoruldular. Koridorda çömelip beklediler. Klima vınlaması, gelip geçenlerin telaşlı ayak seslerine bazen bir hasta çığlığı karışıyordu.

“Cezmi Kabakçı’nın yakınları!”

Ayağa kalktılar. Doktorun yüzündeki kötü haber maskesinden “Başınız sağ olsun,” cümlesi çıktı. Onu, Hüsam’ın, giderek fısıltıya dönüşen sesi karşıladı,

“Ama akrep sokmasına ilacı var dediler …”

“Var elbette,” diye azarladı doktor. “Yaptık serumu. Geç kalınmış biiir! Yara neden kesildi ikiii? İzcilik mi oynadınız? Üç; laboratuvar sonucunu görünce aklımı bozacağım sandım. Şimdi zabıt tutmak vardı ya, işim başımdan aşkın. Cehalet diz boyu! Kim yaptı bunu?”

İki adam boş boş bakıp omuzlarını silktiler.

Raporda Yazan

T.C. ……………. Üniversitesi ……….Hastanesi
Acil Servis Hasta Geliş ve Değerlendirme Raporu

Hasta Adı Soyadı: Cezmi Kabakçı
Doğum Tarihi: [Bilinmiyor – eksik]
Cinsiyet: Erkek
Başvuru Tarihi ve Saati: …/../… – 02:30
Başvuru Şekli: Kendi imkânlarıyla, hasta yakınları tarafından
Başvuru Nedeni: Akrep sokması

Öykü: Hasta, …/…/…tarihinde saat 02:30 sularında akrep sokmasına bağlı şikâyetlerle acil servise başvurdu. Hasta yakınlarının beyanına göre olay Ilgar Köyü’nde gerçekleşmiş, ilk olarak ilçe devlet hastanesine başvurulmuş ancak antivenom bulunamaması ve ambulans temin edilememesi nedeniyle hasta, üniversite hastanesine kendi araçlarıyla sevk edilmiştir.

Hasta acil servise ulaştığında sokulma sonrası geçen süre nedeniyle genel durumunun kötüleştiği, vital bulgularının bozulduğu ve bilinç durumunun kapalı olduğu gözlemlenmiştir.

Fizik Muayene Bulguları:

  • Akrep sokmasına bağlı yara izine rastlanmıştır.
  • Yarada DDT kalıntılarına rastlanmıştır. Nedeni öğrenilememiştir.
  • Hasta yakınlarından alınan bilgiye göre, sokulan bölgeye olay yerinde dağlama işlemi uygulanmış, bu girişim sırasında enfeksiyon gelişmiş olabileceği değerlendirilmiştir.
  • Lokal enfeksiyon bulguları (hiperemi, ödem, ısı artışı) mevcuttur.
  • Sistemik reaksiyon (taşikardi, hipotansiyon, bilinç değişikliği) bulguları saptanmıştır.

Yapılan İşlemler:

  • Hasta hızla resüsitasyon odasına alındı.
  • Gerekli hayati destek müdahaleleri başlatıldı.
  • Antivenom tedavisi planlandı ancak geç başvuru ve genel durumun bozulmuş olması nedeniyle yanıt alınamadı.

Sonuç: Tüm medikal müdahalelere rağmen hasta, saat 03:30 sularında kardiyopulmoner arrest gelişmesi sonucu eksitus (ölüm) olarak değerlendirildi.

Sonuç ve Değerlendirme: Cezmi Kabakçı isimli hasta, akrep sokması sonrası gelişen sistemik toksik etki ve lokal enfeksiyon bulgularıyla hastanemize geç dönemde ulaşmış olup, yapılan tüm acil müdahalelere rağmen kurtarılamamıştır.

Düzenleyen Hekim:
Dr. ……………
…………………….
[Tarih ve Saat]

ADA SAHİLLERİNDE BEKLİYORUM

Eğri büğrü peynir tenekesinde ateş yanıyordu.
Isınmaya uzanan ellerin gölgeleri dar sokaktaki grafitlilerin üstüne düşüyor, şekiller olduğundan daha korkunç, sokağa bakan metruk binaların karanlık pencereleri daha ilgisiz görünüyordu. Bu için için küflenen binalarda yaşayan, kireç beyazı, çoğu çocuk insanlar, kapılardaki paslı posta kutuları kadar umutsuzdular. Karanlık Bakkal sokakta, tenekeye yansın diye konanlar, kimsenin aldırmadığı acımsı ekşimsi bir koku yayıyordu. Siyah, kadidi çıkmış bir kedi geldi, kıçını yere koyup ateşin çevresinde karton parçalarına bağdaş kurmuş sokak çocuklarına gözlerini dikti. Konuşmaları öksürükler, yana savrulan balgamlarla kesiliyordu.
Hava soğuk, karınları yarı açtı.
“Bugün beton buz lan kopiller.”
“Kim, abim mi?”
“Beton diyorum, betoon, dibim dondu saloz.”
“Beton benim abimin takma adı. Aha şu karşıdaki.”
“Yok ya?”
“Çok yüksekten düştü, betona çakıldı, adı beton kaldı.”
Sokağın karanlığına dolan bir bağırtı onları susturdu. Gelenlerin yüzleri seçilmiyordu ama Solucan Nuri’nin,
“Valla billa iki gözüm önüme aksınki kodesteydim,” dediğini duydular. Ateşin yanına gelip boş yerlere oturmalarını beklediler.
“Nerelere aktın lan Solucan Nuri? Ne yaptın da enselediler seni?”
“Solucan işte, mantar atıp duruyor.”
Solucan Nuri parmağını burnuna sokup düşünceli düşünceli karıştırdı. Onunla alay etmelerine sinir olmuştu ama az sonra anlatacaklarını duyunca…
“Ha’di lan hırtapoz, ne mantar atması, kodesteydim çünkü ifade verdim.”
“Seeeen?”
“Bilezik de taktılar mı he?”
Çocuklar birbirlerini dirsekleyip gülüştüler.
“Ne bileziği? Ben tanığım.”
“Yok, ananın örekesi.”
Ama yine de ağızları açık, kendini Kenan İmirzalıoğlu zanneden Solucan Nuri’yi dinlemeye hazırlandılar. Tenekeden saldıran alevler Solucanı daha da çirkinleştiriyordu.
“Tıkıntı arıyordum. Te nikah salonunun oraya gittim. Parkın oralarda dolandım. Büfenin çöplerine baktım ı-ııh. Birden aklıma geldi, nikahlardan sonra ikramlar olmaz mı? Biraz kapıyı dikizleyip içeri daldım. Yedek sandalyeleri dizdikleri bir kuytu buldum; salonun içini gösteren bir aynanın karşısına saklandım. İçeriden sesler geliyor. Aynadan kot pantolonlar giymiş, üstlerinde kazakları bir kızla bir oğlan.”
“Fasarya lan, hiç kot pantolonlu gelin olur mu?”
“Ne fasaryası?Kot pantolonlu diyorum sana, gören de onları binaya yanlışlıkla girmiş iki turist zanneder. Ne diyordum? Kırmızı cüppeli bir nikah memuru, iki de kadın. Nikah masasının üstünde kalın bir kitap mı defter mi ne, çantalar poşetler. Hemen alıp gidivermek için yani. Son nikah ya akşam oluyor, dükkânı kapatacaklar. Bendeki de şans işte, konuk monuk yok, bana da kayıntı yok anlaşıldı. Kırmızı cüppeli nikah memuru diskur çekiyor ya çabuk çabuk söylüyor lafları. Onların işi bitmeden tabanları kaldırdım. Ama belki damattan bahşiş koparırım da nikah salonunun karşısındaki büfeden bir peynirli patlatırım, diye oyalandım. Çıktılar. Hava kararmak üzere, insanlar aceleci, soğuk feci. Abi, hayırlı olsun, evlendiniz mi, dedim. Saygılıyım inan bana. Sana ne lan, dedi damat. Kızma abi, ne dedim ki, dedim. O sırada kot pantolonlu gelin onun kulağına eğildi, tatlım ver birkaç kuruş âdettendir,diye fısıldadı. Ama andavalın kaşları düzelmedi. Yüzüme bir bakışı var sanki nefesini tutuyor. Balici bu şerefsiz, kafa yapmak için istiyor, s.. git, diye haydalamaz mı?Yok abi, falan diyorum, durmadan s.. git, eşşoğlu eşek, sana verecek param yok… Nasıl tepem attı. Sanki asıntı olduk puluça, efendi gibi hayırlı olsun dedik. Alırdım façasını aşağıya ama…Akşam akşam başımı derde mi sokcam…”
“E oğlum senin gibi sudan hoşlanmayan kopili kim ne yapsın? Şu haline baksana keçi.”
Solucan Nuri ona kısa bir bakış atmakla yetinip sözüne devam etti.
“O ibneyi boş verdim, kot pantolonlu geline döndüm, dedim ki, onunla evlendin ama o kötülüklere karışmış, haberin olsun.”
Dinleyenlerden bir gürültü koptu.
“Hadi lan, ner’den duydun bu lafı?”
“Benim lafım lavuk, nerden duy’cam? Öyle içime doğdu laf…”
“Ya bırakın anlatsın.”
“Ben yürüdüm gittim parka. Belki tostçuda yenmemiş bir şeyler vardır. Varmış harbiden. Sota bir karanlığa girdim, başladım tıkınmaya. Derken…”
Lafın burasında deneyimli bir masalcı gibi duraksayıp meraklanmalarını bekledi.
“Eee? Derken?”
“Derken, bizimkiler gelmez mi?”
“Kim bizimkiler?
“Canım salondaki geçmişi kınalıyla manitası yok muydu?Kot pantolonlu gelin işte. Onlar. Neyse, burnumun dibine bir banka oturmazlar mı? Beni görmüyorlar ama. Haydaaaa. Yol tenha, etrafta kimsecik yok, mecbur kulak kabarttık. Bunlar üniversiteye gideceklermiş. Kız benim daha çok işim var, iyi ki senin okulun bitti falan, konuşuyorlar. Herifin kaşı gözü kayıyor, elleri ahtapot olmuş, nerdeyse orda düdükleyecek. Kot pantolonlu gelin dedi ki, sevgilim, sana bir armağanım var. Damadın aklı başka armağanda belli, başka bir şeyler de dedi kız ama aklımda kalmaz böyle uzun laflar. Zaten o andaval da bilmece gibi konuşma, dedi ona. Herifin öküz gibi solumasını kot pantolonlu gelin görmezden gelip sesine acayip bir hal verdi, bir bebeğimiz olacak sevgilim, dedi…”
Nuri gözünü ateş yanan tenekeye dikip bekledi.
“Hadi beeee!” Dediler bir ağızdan. Uzaktan cankurtaran sesleri geldi.
“Damat aha bu tenekeye dokunsan nasıl sıçrarsın öyle geri sıçradı. Yeşillenme o dak’ka bitti tabi. Ne dedin sen,dedi, kulaklarına inanamamış keçi. Hamileyim, kız işin farkında değil tamam mı, o hediyede hâlâ. Derkeeeen….”
“Ya böyle anlatırsan bak gözüne bi tane patlatıcam haberin olsun.”
“Derken, tam onların önünde bir kalantor araba cay diye fren yapmasın mı?Park etmesin mi? Öyle bir durdu ki sanki oradan geçerken aniden görmüş… Öyle. İçinden inen adam bir koşu yanlarına geldi, arabayı uzaktan kilitledi öyle acele. Damada, ne arıyorsun sen bur’da demesin mi? Allah film şimdi mi başladı, dedim içimden. Ne o, dedi zengin herif, hortlak görmüş gibisin. Baskın yaptı ya, seviniyor sazan. Damat denen keçi, hamileymiş, dedi küt diye iyi mi? Ne, diye bağırdı herif. Valla öyle bir ne diye bağırdı,kafayı öyle bir çevirdi ki tostu ısıracağım diye dilimi ısırdım korkudan… Kot pantolonlu gelinin yüzündeki gülüş de o dak’ka donuverdi. Beni görürler mi diye ödüm bokuma karışıyor, tostu yemeyi bıraktım, dilimin acısını unuttum, röntgenliyorum diye… Adam önce bankın önünde bir gitti bir geldi, sonra bak, dedi evlenme planları yapıyormuşsunuz. İçimden dedim oho o iş bitti. Oğlum sana anlatmayı beceremiyor galiba. Bu imkânsız. Şimdi durum daha bilmem ne… Yani b.ka girdik demeye getiriyor. Uzun uzun diskur çekti, sonra kaç yaşındasın sen, dedi kıza. On sekizmiş. Adam demesin mi, maşallah, yaşın küçük ama aşüfteliği erken öğrenmişsin.”
“O ne lan?”
“Bilmiyorum. Fena bir şey olmalı. Çaça falan demek herhalde. Çünkü kot pantolonlu gelin bozuldu, rica ederim, dedi. Ama herif coşmuş. Rica edermiş, diye kızın taklidini yaptı. Bu kenar mahalle kızı numaralarını yer miyim? Şu kılığına bak, oğlanı yakala, hamile kal, oh hayatın kurtulsun. Daha liseyi bile bitirmemişsindir Allah bilir. Bitirmiş kız. Hem de sınıf atlamış üniversite okuyormuş lan. Ama adam neyse ne, diye bağırdı. Benim oğlum yurt dışına gidecek, sonra işin başına geçecek. Kesesi keseme denk bir kızla evlenecek. Seninle işi olmaz. Ama madem bir halt etmişsiniz, işte teklifim. Tanıdık bir klinik var, tüm masrafları karşılarım, sonra herkes yoluna. Adamın kenef gibi açılmış ağzına doğru kız bir çığlık patlattı. Bu da ne demek oluyor? Benden ve torununuzdan nasıl böyle söz edersiniz? Çocuğu doğuracağım, okulu dondurup doğuracağım, sonra okulu bitireceğim, bu bizim hayatımız, birbirimizi seviyoruz, diye bağırdı. Adam, yanılıyorsun küçük fahişe senin hayatını bilmem ama, oğlumun hayatı benimdir. Ben ne dersem o. O kadar kolay değil, dedi. Kız meğerse ailesine söylemiş. Hamoş olduğunu biliyorlarmış. Karnın büyümeden nikah demişler. Bak sen, sen kim oluyorsun da karnındaki piçin oğlumdan olduğunu iddia ediyorsun. Klinik doktor moktor yok defol! Sonra sus pus oğluna döndü, götür bu şırfıntıyı buradan! Oğlundan kekeme bir ses çıktı; baba yapma lütfen. Derken kot pantolonlu gelinin sesi çınladı. Nasıl böyle korkak olabiliyorsun? Manitasına diyor, yani. Hayatımı rezil edip çekip gidecek misin? Bu bir Yeşilçam filmi değil, diye bağırdı. Memlekette kanun var. Babalık testi yaptıracağım. Rezillikse birlikte rezil oluruz. Ne, dedi adam gene. Der demez de kızın üstüne yürümesin mi? Kot pantolonlu gelin de ona doğru yürümesin mi? Korkmuyor valla, yaman kız. Tam, söyle babana, diye konuşmaya başlamıştı ki adam suratına bir tokat aşk etti. Eyvah kızın canına ezan okudu, dememe kalmadı, kız düştü mü, başını da oturdukları bankın demir kolçağına vurdu mu?”
“Aaaaa yapma yaaa!”
“Sonra ne oldu?”
“Ne olacak, bildiğin cavladı, ben orda donuma yaptım yapacam. Damat olacak andaval, baba ne yaptın, baba ne yaptın, dedi durdu. Kızda tık yok. Cavladı lan bildiğin cavladı… Aaa, s.yim böyle işe diye düşündüm. Adam, babası yani etrafı kolaçan etti, hava kararmış, haberim yok, sokak lambası da uzakta, zor görüyorum olup biteni. Her neyse, herif gitti arabadan koca bir naylon torba getirdi.”
“Ceset torbasıdır o.”
“Bilmiyorum artık. Hiç konuşmadılar tamam mı?”
“Öldü diyorsun,”dedi çocuklardan biri kafasını hatır hatır kaşıdı.
“Ne kaşınıyon lan filolu.”
Kaşınan çocuk ona tükürdü, sonra da sunturlu bir küfür savurdu. Herkes birden onun bitleriyle alay etmeye başladı. Solucan Nuri sabırla bekledi.
“Ya bırakın biti miti, sonra ne oldu lan solucan?”
“Anlatmıycam oğlum, dinlemiyorsunuz.”
“Tamam ulan anladık, senin de b.undan kemik çıktı. Solucan gibi kıvranıp durma, anlat, bozma adamın kafasını!”
Onu tehdit eden çocuk ne zamandır oynadığı yüzündeki yaranın kabuğunu kopardı, sanki komik olan kafası bitli çocuk değil de yara kabuğuymuş gibi gülüyordu, inceleyip attı, parmağına tükürüp kanayan yere sürdü. Ötekiler gülmeyi kestiler.
“Kızı soydulaaaaar,”dedi Solucan Nuri
Hepsi birden nefesini tuttu.
“Kot pantolonlu gelinin her bir şeyini başka bir poşete koyup yanlarına aldılaaaar. Sonra torbadaki kızı yüklendiler, nikah salonunun arkasında hurdaların konduğu bir yer var ya, oraya bıraktılaaaaar.”
“Sen görüyor musun onları olduğun yerden?”
“Yok, çevreyi iskandil ettim, kimsecikler yok, peşlerine takıldım, oğlum. Cızlamı çekeceğim de meraktan da gebereceğim. Sonra birden aldı mı beni bir korku, ya beni gören olduysa, büfeci de biliyor buralara takıldığımı ya bu iş meydana çıkar da benden bilirlerse? Tostum hâlâ elimde salak oldum iyi mi? Bitirirken karar verdim, iyisi mi gideyim tıpış tıpış aynasızlara… Of çok üşüyorum lan, kuyruğu titretecem sanki…”
“Korkudandır lan dümbük, anlat hadi, geçer birazdan. Atın şu ateşe bir şeyler daha. Güzel miydi kız?”
“O sırada aynasızlar geçmesin mi?Güzel olmaz mı, deliksiz inci. Koştum, durun, dedim aynasızlara, anlattım. İnanmadılar ama, ben yemin billah ettim, gittik baktık tabi orası karanlık, fenerdi olmadı arabanın farlarıydı, yok, bulamadılar. Birisi bastı tokadı, ulan piç kurusu bizi boşuna oyaladın, atayım seni içeri de gör demesin mi? Götürdüler beni ifademi yazdılar.”
“Aynasızlara ifade mi verdin?”
“Ne sandın? O g.t herifi de bugün yarın tutuklarlar bak görürsün.”
“Asarlar mı herifi?”
“Kimi? O ibneyi mi? Bilmem.”
“Yok lan, hapse atarlar. Asmazlar.”
“E, kız hamoş dedin, iki kişiyi öldürmüş olmuyor mu o zaman?”
“Ulan sazan senin sözüne bakıp bir zengini hapse atarlar mı? Çocuk zaten suç ortağı. Asıl babası…”
“Niye atmasınlar? O herif nasıl kıydı o kıza, atsınlar zaten!”
“Gidelim bakalım hurdalığa.”
“Olmaz oğlum, pis iş bu üstümüze kalır sonra.”
“Ne üstümüze kalması lan, ne yapacağız biz kızı öldürüp de?”
Önce birbirlerini dirseklediler, sonra bir itiş kakış başladı. Gülüşüyor, şakadan kavga ediyormuş gibi yapıyorlardı. Hurdalıkta yangın ne zaman başladı, nasıl başladı kimse hatırlamıyor. O kara kedi bile Karanlık Bakkal sokaktan kaçmış…

***

Bu mevsimde tümüyle ıssızlaşan adada tek tük yanan ışıklar parlak delikler gibiydi. Her adımda onlar titreşiyor ayakları yerinde duruyor hissi veriyordu insana. Karaltı çukurlara girdikçe ışıklı delikler hızlıca yer değiştiriyordu. Tarif edilen evin perdeleri açık penceresinden dalların gölgeleri odanın duvarlarında titreşiyordu. Sobada çatlayan kozalakların sesi dışarıdan duyuluyor, yarattığı güvenli sıcak alanda yaşlı bir adamla bir kadın oturuyordu. Kafeste bir kanarya uyukluyordu. Bu görüntüye bakınca odayı reçine kokusunun kapladığını hayal edebiliyordun.

“Sobaya biraz daha odun atsa mıydım?”dedi yaşlı kadın gözlüklerinin üzerinden. “Şu çatıdan sarkan boruyu da yaptırmadın tak tak vuruyor, uyutmaz şimdi. Rüzgâr arttı…”
“Bırak şimdi boruyu odunu, haberi dinle, hani bir cinayet işlenmişti geçen yıl, reşit olmayan kızı iğfal eden zengin bir çocuk vardı.”
“Şu sosyete davası. Önce evlenmiş kızla, sonra öldürmüş, ya da babasıyla birlikte öldürmüşler, cesedi de hurdalığa poşetleyip atmışlardı. Hurdalıkta yangın çıkmıştı yanlış hatırlamıyorsam. Yanmış cesetten araştırıp bulmuşlardı katili. Ceza almadı mı o oğlan?”
“Almıştı hapishanedeydi, bugünkü gazete ne yazıyor bak; çocuk hücresinde intihar etmiş.”
Kadının örgü şişlerinin tıkırtısı durdu, ilmiklerin hesabını yaptıktan sonra;
“Vicdan azabı mı diyorsun?” dedi kocasına, hiç şaşırmamıştı.
“Hayır, öç diyorum. Hapishanede böyle şeyler olduğunu duymuştum. Bir insan kendi kendine başını poşete sokup öldüremez Suna.”
“Bence vicdan azabından başını duvarlara vura vura bile öldürür insan kendini.”
Suna hanımın sözünün tam burasında bir vuruntu sesi duydular.
“Kapı mı, çatıdaki boru mu bu şimdi?”
“Kapı, kapı. Hayırdır inşallah,”dedi kadın.
Yaşlı adam, elindeki gazeteyi katlayıp sehpanın üzerine koydu. Bu soğuk kış gününde, Bozcaada’da kimse kimsenin kapısını böyle çalmaz, diye düşündü. Gıcırdayan döşemelerde acelesiz yürüdü. Girişteki dış aydınlatmanın düğmesine bastı. Kapıyı açar açmaz rüzgâr, temiz yüzlü bir genç adamın yağmurluğunu şişirdi, onun ayakları dibinde birikmiş yaprakları içeri doldurdu. Evden bahçeye kapı kadar ışık yürüdü. Yalnızdı.
“Affedersiniz, bu saatte rahatsız ettim, birkaç gece kalmak için oda arıyordum, kahveci sizi tarif etti de… Boş odanız var mı acaba?”
“Bu mevsimde hazır bir odamız yok, dalgıç falan mısınız?”
“Hayır, hayır, bir iki gün içinde arkadaşım teknesiyle buraya yanaşacak, onunla Akdeniz turuna çıkacağız da… Buluşmak için Bozcaada’yı düşündük. Tabi havanın bu kadar bozacağı hesapta yoktu. Ben de bu mevsim nasılsa pansiyon bulurum diye…”
“Anlıyorum. Girin, girin, a yalnız ayakkabılarınızı… Karım bu konuda biraz titizdir de.”
“Affedersiniz, elbette.”
“Size oda hazırlamak için biraz bekleteceğiz, beklersiniz değil mi? Karnınız aç mı?”
“Kim gelmiş Fatih Bey?”
“Bir turist.”
“Bu mevsimde?”
Misafir, kocasının arkasında beliren yaşlı kadına gülümsedi. Onun söylediği konaklama koşullarını dinledi. Öğle ve akşam yemeği isterse ek ücret alıyorlardı.
“Tamam, sorun değil,”dedi, uysallıkla.
“İyi, ayakkabılarınızı orada çıkarın lütfen. Malum kış düzenine geçtik, yollukları serdik. Misafir beklemediğimiz için…”
“Valiz yok mu?” dedi yaşlı adam dışarıya tekrar bir göz atarak. Genç adam sırt çantasını işaret etti.
“Anlıyorum,” dedi yaşlı adam. Onun çökmüş yüzüne dikkatlice baktı.
Yabancı sessizce odasının hazırlanmasını bekledi, erkenden yattı.
“Parası yok,”dedi Suna Hanım, bunu duyunca. “Allah vere de ödeme yapmadan kaçıp gitmese.”

Ama öyle olmadı, ertesi gün pansiyoner öğlen yemeğini henüz bitirmişti ki limana yanaşan bir yatı pencereden görür görmez konaklama ücretini, öğle yemeğini eksiksiz ödedi, yata gitmek için nasıl motor kiralayacağını öğrenip aceleyle ayrıldı. Eh bu mevsimde böyle müşteri can sağlığı…

Oturma odasındaki eski gazeteleri toplarken Suna Hanım’ın gözüne o turist çocuk gelmeden önce kocasının okuduğu haber ilişti. Poşete koyarken, “bu kadar haber izleyip okuyunca televizyonda gazetede kim var kim yok tanıdık gibi hissediyor insan,” diye mırıldandı. Şu intihar eden katil çocuk meselâ, o kadar uzun süre haşır neşir olunmuştu ki o cinayet davasıyla, tanıdık gelmeye başlamıştı yüzü.
Kocası ellerini kurulayarak mutfaktan çıktı.
“Mutfağı topladım, çöpleri de attım,” dedi.
“Sağ ol, o turist çocuğa nasıl da hemen dört başı mamur sofralar kurdun öyle. Evde mantar var mıymış, hiç farkında değildim.”
“Vardı,”dedi adam, yüzünde garip bir ifadeyle. “Ormandan topladımdı geçende.”
“Yanlış mantar seçmişim atacağım, demiştin, başka da mı vardı?”
Adam lafı değiştirdi,
“Şu gazeteyi ne yaptın sen? Hani kendini hücrede öldüren katil delikanlıyı yazıyordu.”
Kadın poşetin içinden gazeteyi buldu, pansiyonerin boşalan odasını temizlemeye gitti.
Yaşlı adam, katilin fotoğrafını dikkatle inceledi sonra pencereden bakıp, ‘Herifçioğlu bizi de keriz yerine koymaya kalktı,’ diye düşündü. ‘Şu Allah’ın işine bak. Yolu buraya düştü işte. Tanışmış olduk (!)’ Yatın artık limanda olmadığını gördü, dudakları yavaşça yayıldı, sararmış dişleriyle pis pis sırıttı. Ada sahillerinde bekliyorum, şarkısını ıslıkla çalmaya başladı. Hay aksi aklında yalnızca bir iki dizesi kalmıştı: “Ah, her zaman sen yalancı, ben kani/ Her zaman orta yerde bir mâni/ Her zaman sen uzakta, ben müştak…”

-o-