Bu yazımda, çok geniş bir alanı tanımlayan yazarlık kavramını, öykü metniyle sınırlayarak ilerlemek istiyorum. Öykü küçük şeylerden anlam çıkarabilme yeteneği arayan bir metindir. Bu iddia nedeniyledir ki minimal öykülere kadar küçülmüştür. Bu sıkıştırma ve şiire doğru giden yoğunluk yazarın kendi kendisiyle yarışıdır. O yarış ki tüm sanat yapıtları gibi yaratıcılık bekler.
Öyküler bizi bekliyor
Öyküye ilişkin yaratıcılığımız kimi zaman bir sorudan kaynaklanır. Bazen bir insan yüzü, bazen bir insanın içinde olduğu bir sahne başlangıç noktamızdır. Ama önemsememiz gereken ayrıntı şudur, yaratıcı düşünebilmeyi keşfetmek. Kuşkusuz bunun için sınırsız kaynağımız var. Yirmi bir yüz yıllık bir miras aldık. Bu kültürden yararlanmalıyız. Bütün bilimler, toplumların kültürel birikimleri onları görmemizi keşfetmemizi bekliyor. İletişim olanaklarının zenginliği de cabası. Şimdi internet kitaplığı sonsuzluğu içindeyiz. Beri yandan 21.yy tam da bir bataklık olarak görünüyor gözümüze. Kişisel yaşamımız, içinde bulunduğumuz toplumsal halkalar; aile, iş çevresi, sivil toplum kuruluşları, şehir, bölge, ülke ve dünya türlü üzüntü ve tehlikeleri barındırıyor. Bu işin kötü tarafı. İyi tarafı, aynı ortamlardaki sayısız öykü keşfedilmeyi bekliyor. Okumakla, izlemekle, gezmek, iletişim kurmakla, duyarlı olmakla yol almalı, yüzlerce eylem ve yanıt olasılığı arasından seçim yapmalı, önem sırasına göre dizmeli, tutku ve anlam taşıyanları bir araya getirmeliyiz, öyküler bizi bekliyor.
Yazmak için alet kutusu oluşturmak
Yazmak için özgürlüğümüze sahip çıkmalıyız. Özellikle biz kadınları durdurmak için çok kurnaz düzenekler vardır; iş hayatı, kariyer, ev işleri, annelik bir sürü rol. Ama öyküler bizi bekliyor. Zamanımızı korumalıyız. Çevremize beyaz bir tebeşirle kişisel zamanımızı belirleyen bir halka çizmeliyiz. İşin zanaatkarlığını yapmalıyız, yazma denemeleri, yenilikler bulmalıyız. Okuma beslenmesi dışında algı beslenmesine de çokça gereksinmemiz var. Çevremizdeki sayısız dışsal uyaranların yanında içsel algılarımız, uyaranlarımız var. Tarihçemizdeki kalıplarımız, aileden sosyal çevreden gelen kalıplar, değer yargılarımız, oluşturduğumuz kültür, savunma mekanizmalarımız, yaşam birimi kalıplarımızdan aldığımız uyaranlar dağarcığımızdaki kalıplardır ve algımızı biz farkında olmadan süzerler. Bizi sabitlerler ve olayları olduğu gibi değil, bulunduğumuz yerden görürüz. Bir öykücünün bunu aşması tam algı becerisi geliştirmesi önem taşır. Çünkü bundan sonraki adım şudur; hangi ayrıntıyı öyküye çevireceğim?
Yazar bir prizmadır
Doğadaki en küçük ayrıntı, yaşamdaki en önemsiz olay öyküyle önem kazanır. Eğer anlatıcısı iyiyse. Eğer anlatıcının algısı iyiyse. Sözcüklerle arası iyiyse. Yazma eyleminin bir tür esrime halinde gerçekleştiğini söylemek safsatadır. Yazmak bir tür bilimsel işlemdir. Vücudumuz, ruhumuzun beynimizin haber alma aygıtı olarak çalışır ve bilgiler depolanır. Beynimizde işlem görür ve sanat yapıtları ortaya çıkar. Sanatçı bir prizmadır. Yazar bir prizmadır. Öncelikle ışığı içimize almamız gerek. Tayf kendiliğinden oluşacaktır. Elbette biz doğru açılı bir prizmaysak, doğru yerde duruyorsak. Yani sanatçı beynine, ruhuna sahipsek. Algı ışıktır. Hangi algılardan söz ediyorum peki? Fiziksel, ruhsal, coğrafya, psikolojik, iklimsel, töresel algılar ilk aklıma gelenler. Beş duyu organımızı kullanarak depolarız onları. Görme, duyma, tatma, dokunma gibi fiziksel algılar gibi sezgisel algılar da oluşturmak zorundayız. Sonrasında parçaların birleştirilmesi aşaması gelir. Bütünsel algı, etkin dinleme, hayal gücünün devreye sokulması, hareket kazandırma, özgünlük…
Yan yana çizilmiş üç (m) harfinden tabanca sesinden havalanan yaban ördeklerine ilişkin bir metne ulaşmak söz gelimi. Alışılmadık bir bakış açısıyla (L) harfinde bir kadının eteğini çekiştiren bir kedi görmek söz gelimi. Sınırları aşan düşünceyle metni yapılandırmak prizmanın tayfını zenginleştirme becerisi kazanmaktan söz ediyorum.
Hiçbir canlı varlığın olmadığı bir ortam anlatırken, devinim yaratacak bir unsur yerleştirerek öykü metnine ulaşmak gibi. Bir müzede bir salonu betimlerken, devinim unsuru olarak içeri kaçmış bir sineğe ilişkin bir öykü kurgulamak nasıl olur?
Metinlerin/öykülerin vazgeçilmez unsuru kuşkusuz ki içsel uyaranlardır. Bunun için algılarımızın içerilerde, ruhumuzda, beynimizde yarattığı yankıları gözlememiz ve prizmamızdan yansıtmamız ayrıca metne değer katan unsurdur. Yaratıcı düşünce, prizmanın (yazan öznenin), içine aldığı ışığı(tüm bu saydığımız unsurları) nasıl kullandığıdır.
Bol ışıklı, güzel tayflara aracılık eden piramitlerden olmak dileğiyle. Öyküler her yerde bizi bekliyor.
