DARISI BAŞINA!

Geçtiğimiz günlerde Kadın Hakları başlığı altında bir konuşma yapmak üzere bir topluluk karşısındaydım.

Onlara şunu söyledim, “Sizleri duyduğunuz, bildiğiniz olayları akademik bir jargonla anlatarak, sıkmak istemiyorum. Söz konusu başlığı “kadın haksızlıkları” olarak ele alacağımı göreceksiniz. Bunu kendi üzerimden anlatacağım. Ben Serap Gökalp, özgür olduğunu iddia eden, ekonomik özgürlüğünü kazanmış, mürekkep yalamış biri olarak anlatacağım. Kadın haksızlıklarını konuşmaya başladığımızda konu çok uzun ve derindir 21 yüz yıldır didindiğimiz bu konuya 21 dakikalık sınırlı bir zamanda değindiğimizde çok şey eksik kalacaktır kuşkusuz. Ama konuşmalıyız.   

Çocukluğumda küçük ilaç şişeleri, kibrit kutuları, kumaş parçalarını biriktirir, bayram şekeri kutularını tiyatro sahnesi gibi keser, yarım parmağı geçmeyen şişelerden insanlar, kumaşlardan dekorlar yapardım. Karşıdan bakınca bu birbiriyle ilgisiz nesneleri oradan alıp oraya koymam tuhaf bakışlara neden olurdu. Yaşım da olsun olsun 5-6. Bebek evi diye bir oyuncak hâyâl bile edilemezdi ki. Ben kafamda kahramanlar yaratıp onları karşılıklı konuştururken bizimkiler, “Ne bunlar? Bebeğinle oyna, mama yedir uyut,” derlerdi, kızardım.

Sokakta oynamaya başladığımda yine sık sık beni kızdırdıklarını anımsıyorum. “Kız oyunları oyna, erkekler gibi koca sopalardan atlar yapıp, tahta kılıçlarla oynama,” deyip benim düş dünyamı yerle bir ederlerdi. Kız çocuğu olarak bazı şeyleri yapabilir bazılarını yapamaz olduğumu büyükler bana sıklıkla hatırlatırdı. Tanıdık geliyor mu bu hatırlatmalar?

Orta okulda derslerle ve çizgili bir kompozisyon defteriyle sınırlı yazın dünyamdaki duvarları bir yaz tatilinde yıktım. Altıncı sınıfın tatilinde bir roman yazdım. Romanımda on dört yaşında bir kız tek başına tüm Türkiye’yi geziyordu. Okul olmadığı halde kalem kâğıtla ne işim olduğunu kuşkuyla izleyen aileme karşı gizlilik kendiliğinden oluştu.  Büyüyünce öğrendim ki orta çağdan itibaren kadın yazarlar hep gizlice, gece herkes yattıktan sonra veya mutfakta çalışıyormuş gibi yaparak yazıyorlarmış. Romanımı okuyan tek kişi yakın arkadaşım da “Çok saçma bu yaşta bir kız çocuğu kendi başına Türkiye’yi asla gezemez” deyip benim canımı sıkmıştı.

Büyüdüm, çalışmaya başladım. “Nalan çeyiz hazırlamaya başlamış, bizim kız ilk maaşıyla daktilo aldı,” diyen annemdi. “Ne olacaksın başımıza yazar mı olacaksın?” Bu da babam. Artık gizli yazmalar bitmişti. Dergilerde yazılarım çıkıyordu çünkü. Gelin görün ki devlet memurluğu yaptığım için takma isimle yazmam gerekiyordu. Düşünün yazar olmaya çalışıyorsunuz ama adınızı gizlemek zorundasınız.  Devlet düzeneği kalemden korkar bu ülkede…

Ana babamın “Kızımız yazardır,” diye arkadaşlarına tanıştırırken gururlanmaları için on dokuz yıl geçmesi gerekti. İlk kitabım yayınlanmıştı. 

Hele o gece tıktıkları? Ne çok kızdırdığım insan olmuştur ve ne çok insan misilleme olsun diye beni üst kattaki terlik, ayakkabı sesleriyle sinirlendirmiştir. Bu tıktıkları daktilomu kalın havluların üstüne koyarak azaltmaya çabalamışımdır. Benim yazmamı/yazarlığımı rahatsızlık nedeni olarak gören komşularımın kulakları çınlasın.

Yaşamımın uzunca bölümü Bursa’da geçti. Taşrada malzeme sıkıntısı yoktur. Ama Bursa tek renktir; yeşil. Şimdilerde daha koyu bir yeşil. Bunu doğanın rengi anlamında kullanmadığımı biliyorsunuz. Oysa edebiyat çok renk ister. Arayışlarım beni Bursa’nın işçi dünyasına ulaştırdı. İşçiler… Metal işçilerini, maden işçilerini, tekstil işçileri, ağaç işçileri, beden işçilerini inşaat işçilerini keşfettim. Bu kalın ve yeşil rengin altında bulduklarımdan çok şaşırdığımı, çok üzüntü duyduğumu itiraf etmeliyim. İşçi sorunlarını kadın işçi sorunlarını ha babam yazdım. İşçi öykülerimle ödüller aldım.  Son yıllarda kahramanlarım, cadılar, vampirler, her önüne çıkanla seks yapan karakterlerle savaşıyor ama olsun. Ben yine kadın sorunlarını, kadın işçileri, işçileri yazmaya devam ediyorum. Bazen düşünüyorum da keşke “Fadime Hanım’ın Işığı” öykümdeki annenin kaygıları artık olmasa, “Sisin İzi” Öykümdeki maden işçisinin anasının dramı olmasa, keşke “Koskoca Bir Soru İşareti” öykümde yaşam mücadelesi veren işçinin slikosis hastalığına yakalanmasına neden olan koşullar iyileştirilse. Keşke genç yaşta kadınlar nikahsız ikinci eş olarak istemedikleri evliliklere zorlanmayıp “Kendini Ölüme Bağlayan Kadın” lar olmasa, keşke “Raftaki Kişilik” ve “Uzun Saçlı Kadın” öykülerinin kahramanları gibi kadınlar dayak yemese, keşke bir sokak kadınının çocukları olma şansızlığına uğramış çocuklar “Annemin Çalılıklarında” öykümdeki gibi “annem galiba bizi istemiyor, gönderin o zaman çocuk esirgemeye” demese. Keşke yobaz bir evliliğin kurbanı olan, kendisine dünyalık diye seslenilen Melek artık yeter dediği noktada bir mucize gerçekleşse…

Ya, işte böyle. Çok yalnız kadınlar bunlar.  Kadın-yazar da (burada yazar tanımını böyle kullanmak zorundayım) kendini hep yalnız hisseden insandır. Çünkü diğer toplumsal rollerin saldırısı altındadır. Eş rolü, anne rolü, çalışan kadın, komşu teyze, akraba, ana-babanın çocuğu, sivil toplum örgütlerinin üyesi… Hangisini saymalı bilmem. “Yarın akşama şu toplantı var,” derler, “Ütü yapacağım” derseniz tamam o zaman derler. “Yazı yazmam gerek,” derseniz  “ Amaan, sonra yazarsın,” derler. Bu baş belası aşındırıcılara direnmek zorundasınızdır.

Gelin görün ki baş belası olarak kadın tanımlanmıştır. Hesiyedos yaptı bunu. MÖ 700’lerde Pandora mitolojisiyle kadını erkeğin baş belası olarak tanımladı.  Ondan sonra da tüm dünyanın hayran kaldığı Yunan uygarlığında kadın giderek ikincil hale geldi. Kızların okumalarına, soru sormalarına izin vermemek, kadınları evin ayrı yerinde yaşatmak, küçük yaşta evlendirmek de o zamanlar başladı. İki ninem de 14 yaşında anam 16 yaşında evlendirilmiş. Çocuk gelin bugünün sorunu mu acaba? Bekaretin korunması nedeniyle yapılan bu erken evlilikler erkeğin ezeli fantezisini “el değmemiş kadın” fantezisini besliyordu. Bu fantezi, kadını birey kabul etmeyen, ona özgür cinsel hayatı yasaklayan, erkeğin çizdiği sınırlar içinde yaşamasını uygun gören bir görüştür.

Soruyorum: Kadın biyolojisi kadın kimliğini oluşturan öğelerden yalnızca biri olmasına karşın, neden kadın bedeni özgürleşmesinin önünde engeldir?  (Bu arada Derya Şaşman Kaylı’ya Kadın Bedeni ve Özgürleşme yapıtını anarak bir selam gönderelim.)

Hep şöyle tanımlandı dişiler: daha zayıf yani korunulası, tahrik edici yani sakınılması gereken (kendisi için bile tehlikeli beden tanımı) Peki akıl? Kadının aklı neden yok sayılır?

Aklının yok sayılması bir kenara, kadının fazla konuşması bile hoş karşılanmaz, bilmez misiniz? “Sessizlik bir ziynettir” “en iyi kadın fazla konuşmayan kadındır” düşünce kalıbının tüm kültürlerin deyimlerine sinmesi de buna dayanır.  “Dam damlamasından, karı vızırtısından durulmaz,” derler Anadolu’da.           

Peki tarih boyunca okul kapıları yüzüne kapatılan kadının günlük tekdüze, tekrarlı işlere tutsak edilerek sonra da aklı kıt, aklı ermez olmasına şaşmalı mıyız? Hâlâ, hâlâ ve hâlâ kız çocuklarının okula gitmesi için bir sürü sivil toplum örgütleri çalışmalar yapmıyor mu? Kadın haklarında söz edemeyiz!

Daha da acısı, bu konuşmama hazırlanırken aklıma geldi bizde kadınla ilgili hangi deyimler var diye bir araştırayım dedim. 118 deyim buldum, hiçbiri kadını yüceltmediği gibi çoğu insan haklarına aykırı düşünce kalıpları öneriyor.

  • Kocanın vurduğu yerde gül biter,
  • Kadın kocasının çarığı, anasının sarığıdır.
  • Avradı eri saklar, peyniri deri.
  • Erkeksiz avrat, yularsız at
  • Kadının hükmettiği evde mutluluk olmaz.
  • Kadının şerri, şeytanın şerrine eştir
  • Saçı uzun, aklı kısa   
  • Avrattan vefa, zehirden şifa
  • Kız yükü, tuz yükü

Bu hakir görme geleneği kadın bedenini yalıtmaya yöneliktir. Toplumsal yaşamdan uzaklaştırmaya yöneliktir. Yetmez, bağımlı olması sağlanır. Burada cins ayrımı XX ve XY dışında cinsiyet ayrımından yani biyolojik niteliklere dayatılan sosyal ayrımdan söz ediyorum.

Şu da bir gerçektir ki kadın sosyal hayattan uzaklaştırılıp, yok sayıldığında yerini erkekler almıştır. Zenneler türemiş, kadın rolleri oynayan tiyatrocu erkekler türemiş, oğlancılık olağan olmuştur. Afganistan’da olanları hepimiz izliyoruz. Yıl oldu 2024 ama yine aynı senaryo ile karşı karşıyayız, farkında mısınız? Kadın haklarını nasıl konuşalım? Günümüzde kadına pozitif ayrımcılık diye bir tanım getirildi. (Annelik izni artırıldı da iş yerlerine kreş yapılması hiç konuşulmuyor nedense.) Yine kadınlar eve hapsolmaya çalışılıyor ve yine erkekler onların yerini alıyor.

Yazabiliyor olmak, bir çalışma odasına/masasına sahip olmak ve yazmaya koyulabilmek bir ayrıcalıktır, Türkiye’de bir kadın için. Ben bu ayrıcalığa sahip biriyim. Ama bu koyulma sözcüğü sizleri sakın aldatmasın. Az önce söylediğim türlü rollerimin en alt sırasında yer alan yazarlığımı korumak, sakınmak, zaman çalmakla gerçekleştirebildiğim bir eylemdir. Türlü nedenlerle yazma eyleminden koparılırsınız çünkü. (Oysa bir erkek yazar aynı sorunla boğuşmak zorunda asla kalmaz eminim.) Zamanımı düzenleme özgürlüğüm de yoktur. Ne pişireceğim gibi bir sorunsalı vardır kadının.  Pişirmek için almak, almak için para kazanmak, para için iş bulmak, iş bulmak için sayısız engeli aşmaktan söz ediyorum. “16/24 Vardiyası” öykümde işsiz bırakılmış, yeni doğum yapmış bir kadındır öykünün baş kahramanı Aynur. Kocasına bile söyleyemediği işten atılma meselesini tek başına yaşar ve 16/24 vardiyasına gidiyormuş gibi evden çıkar. Ne pişireceğim sorunsalı önemlidir. Pişirememek büyük sorunu kadının omuzlarındadır.

Beri yandan erkeklerin yazdıkları yasaları onaylayan bir tanrıya sahip olmak gibi bir üstünlükleri vardır. Bu da kadının hayatını karartır. Bizim cehennemimizdir! Bazen ölümcüldür! Bütün dinlerde erkeğin efendiliği tanrısal bir haktır. Dolayısıyla Tanrı korkusu ezilen kadınların başkaldırıya yönelik tüm tepkilerini baştan baskılar. Oysa, eski ve uzak geçmişte Mısır’ da, Hitit, Babil, Sümer yazıtlarında ana tanrıçalara övgü ve yücelikle söz edilirdi. Tanrı kadın olarak biçimlendirilirdi. Tek tanrılı inanç sistemlerinde birden bire kadına yardımcı, sabreden rolü biçilir oldu. En önemli işleri başarma rolü erkeğe nasıl ve neden verildiğini hep merak ettim, anlamak istedim. Bu konudaki merakımı ve cehaletimi, o dönüşüm meselesi ve hak yitimlerini Merlin Ston’un Tanrılar Kadınken kitabı cevaplamıştır.

Bir sanatçı olarak sanatın kendisinin bile kadını ikincilleştirdiğini düşünürüm. Sanat tarihi resimleri, şiirler, tiyatro oyunları kadını “esin kaynağı” olarak tanımlar. Bu onu güvenli bir şekilde “ikincil durumda” tutar. Bu geleneği günümüzde moda dergileri, reklam filmleri, güzellik yarışmaları gibi çalışmalar üstlenirler. Sonra efendim, inanç sistemleri dışında, görgü kuralları, gelenekler, giysilere baktığımızda da kadının özgürlüğüne daha çok el/dil uzatır olduklarını görürüz. Şöyle oturma, böyle otur, o kadar bağırarak konuşma, sen kızsın. Bu taytla erkekleri tahrik edeceksin. Biliyorsunuz bunları. Kahkaha atmamıza bile engel olunmadı mı bu memlekette? Hangi kadın hakları?

Sosyal düzenekler, akıldan uzak, bedene indirgenen bir varlığa seslenir. Kadın kendi bedeniyle ilgili söz sahibi değildir. Kadın hakları savunucularına rağmen biz kadınlara yapılan türlü haksızlıklardan bugün bile söz ediyorsak uygarlık kavramında ya da modern toplum düzeni kavramında bir sakatlık yok mudur sizce?

Uydurma bir dişil karakter vardır; erkekleri cezbetmek, memnun etmek, avutmakla görevli güzel narin varlıklar… Bu düşünce kadın bedenini kafese koyar.  Bu beden bir yüktür, sakınılan, saklanan. Öte yandan aynı beden evlilik müessesesi için sergilenendir. Yine bu beden “kadının yaşamını gebelikle tek başına oynanan bir drama dönüştürür.” Yegâne varoluşsal alanlara kapı açan , evlat sahibi olmaya hizmet eden bedene de teyzeler amcalar karışmaz mı? “E, çocuk ne zaman?” “Hadi darısı başına.” … “Darısı başına.” Ben de bu cümleyi bir yakınlarının cenaze törenlerinde o teyzelere ve amcalara söylemek istiyordum doğrusu!

Şimdi burada biraz duralım. Doğurganlığında söz sahibi olamayan kadının cennet ayaklarının altındaymış. Cenneti ayakları altına alanla ilk küfredilen ve cinsel obje haline sokulan (kontrol altına alınan, tecavüz, fahişelik, pornografi kavramlarıyla birlikte anılan) gene kadındır. Ne yaman çelişki! Ne acı!

İktidarlar da kurumları, ideolojileri ve aygıtlarıyla denetimi kadın bedeni üzerinden işletirler. Kadını düşünür/tanımlarken, toplum da siyasi iktidarlar da gözünü cinsel simgelere dikerler ki en hafif deyimiyle bu yanılgıdır. Burada şunu soruyorum; insan toplulukları  NEDEN doğuran cinse değil öldüren cinse üstünlük tanır? Neden kadının özgürleşme yolundaki çabaları annelik, evlenmeyle gelen tekrarlı sorumluluklar, kamu alanında çalışma çabasının haksızlıklarla engellenir olması, bizim toplumumuzda yaşlı bakımları, torun bakımları, hasta bakımlarıyla engellenir? Neden?

Bana soruyorlar; neden yazıyorsunuz, neden yazar oldunuz? Çok, çok, çok nedeni var! Kısaca şunu söylüyorum, bugünü telafi etmek için, yaşamın korkunç trajedisine- özellikle kadın trajedilerine -katlanabilmek için sanata, kurguya, hatta geleceğe sığınma çabasıdır benim için yazmak. Kendimin de diğer kadınların da ezilen emekçilerin de, görmezden gelinen çocukların da dev gibi haksızlıklarının sesi olmaya çalışmaktır yazmak. Bağırmaktır. Sizinle birlikte olmak güzeldi, teşekkür ederim.”

Bu konuşmadan sonra soru cevap bölümüne geçtik.

Bir beyefendi söz alarak , “sanırım siz erkek düşmanısınız,” dedi. “Yo, hayır, evliyim ve bir oğul yetiştirdim, erkekleri severim,” dedim. “Benim yapmak istediğim çelişkileri çözümlemeye çalışmak.”

Bir başka beyefendi söz aldı, “Erkeklere ver yansın ettiniz, bütün bu olanlarda kadının hiç mi suçu yok yani,” dedi. Ona şu istatistikle yanıt verdim; “Son bir ayda kaç kadın öldürüldü diye sorulduğunda Google amcaya 5.5.2024 tarihli Birgün gazetesinin bir haberine ulaşıyorsunuz. Haber şöyle, aynen alıyorum: Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2024 Nisan Veri Raporu’nu açıkladı. Rapora göre 2024 Nisan ayında 32 kadın cinayeti, 13 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Bu ay kadınların yüzde 59’u evli olduğu erkek tarafından öldürüldü. Ayrıca bu ay öldürülen kadınların yüzde 56’sı evlerinde öldürüldü. Raporda, “Öldürülen 32 kadından 10’u boşanmak istemek, barışmayı reddetmek, evlenmeyi reddetmek, ilişkiyi reddetmek gibi kendi hayatına dair karar almak istemesi bahanesi ile biri annesinin babasıyla barışmaması bahanesiyle, biri kedi beslediği bahanesiyle, bir kız çocuğu; taş attığı bahanesiyle, biri ekonomik bahanelerle öldürüldü. 18’inin ise hangi bahaneyle öldürüldüğü tespit edilemedi. 18 kadının hangi bahaneyle öldürüldüğünün tespit edilememesi, kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin görünmez kılınmasının bir sonucudur” denildi.  2010 yılından itibaren kadın cinayeti verilerini kamuoyuna açıklayan platformun açıklamasında şu ifadeler de yer aldı:  “Kadınların kim tarafından, neden öldürüldüğü tespit edilmedikçe; adil yargılama yapılmayıp şüpheli, sanık ve katiller caydırıcı cezalar almadıkça, önleyici tedbirler uygulanmadıkça şiddet boyut değiştirerek sürmeye devam ediyor.”  

Bir hanımefendi söz alarak, “kendisinin asla toplumsal yaşamda zorluk yaşamadığını, özgürlüğünü ne babasının ne aile erkeklerinin ne de kocasının kısıtlamadığını, tahsilini de gerçekleştirirken hiçbir baskı altında kalmadığını…” uzun uzun anlattı. Ona da teşekkür edip ne kadar şanslı bir kadın olduğunu, buna gıpta edilebileceğini, söyledim.

Bütün üyeler bu konudan sıkılmışlardı. Ayrılan süreyi yeterli bulup sorulara son verdiler ve kendi iş planları ve programları hakkında, üyeler hakkındaki görüşlerini birbirlerine açıklamakla toplantıyı sürdürdüler. Ben de tabağımdaki yemeği bıçağımla doğraya doğraya onları dinledim, yüzümde acı bir gülümseme… Yine “darısı başınıza” diyesim geldi, demedim. Aynı güneşin altını paylaşmak aynı dünyada olduğumuz anlamına gelmiyordu evet.

“Ömrüm geçen bir sağnak gibi” (I)

Öykülerin öyküsü

Sevgili  blog dostlarım,

Hep derim ki yazmak delilik işidir. Hiç tanımadığınız insanlara-üstelik seni nasıl anlayacaklarını da bilemezsin- beyninin kapaklarını açıp bir şeyler paylaşmak, üstelik hiç karşılık beklemeksizin, delilikten başka şey değil. Yazma işini olsa olsa “tutku” tanımıyla açıklamak gerek sanırım. Bu tutkunun benim için birçok yönü var. Eylem olarak, kalem ve kağıtla haşır neşir olmak söz gelimi vaz geçilmezdir. Düşüncelerimin kâğıt üzerine birtakım kodlar olarak şekillenmesi büyüleyici bir eylemdir. Benim bu çağda klavye yerine kalem ve kağıtla yazmam yadırganır. Ne kadar iyi bilgisayar kullandığımı bilen genç kuşaktan bir oğlum, kocamın bana deste deste kurşun kalem hediye almasını hayretle karşıladı. Ama ben bunca yıllık tutku objelerimi, kalem ve kâğıdı klavye yüzünden terk etmeyi düşünmüyorum. En son aşamada bilgisayara sıra geliyor. Yazmanın başka çekici bir yanı da kayıt tutucu olma özelliği.  Hem kendi beyniniz hem yaşadığınız dönemle ilgili kayıtları tutmuş oluyorsunuz. Bunu niye söyledim? Kişisel arşivimi dijital ortama aktarmayı ne zamandır düşünüyordum. Şimdi şuradan başlayacağım, öykülerimin yayımlandığı dergilerden. Öykülerin de öyküleri olduğunu hiç düşündünüz mü? Var elbette. İşte şimdi 2023 yılında öykülerimin öykülerini bu sanal ortamdan kişisel bloğumdan sizlerle paylaşacağım. Bu çalışma aynı zamanda hakkımda doğrudan bir kaynak olma özelliğini taşıyor. Blog işinin en güzel yanı aracısız, üzüntüsüz doğrudan meraklısına ulaşmak. Bu büyük özgürlük.

Bu yazılarımın başlığı “Ömrüm geçen bir sağnak gibi” tanımı şair Metin Güven’e aittir. Onun 1981 yılında çıkan şiir kitabının adı. O zamanlar elbette benim ömrüm hiç de sağnak gibi geçmiyordu. O yıllarda Metin Güven’i tam anlamıyla anladığımı söyleyemeyeceğim, ama çok sevdiğim, yıllar içinde yaş aldıkça da andığım bir cümle oldu. Şimdi burada hem yazarlığıma katkıları hem dostluğunu anma fırsatı olsun diye kişisel arşiv yazılarımın başlığı bu olsun istedim. Bu dünyadan geçen sayısız sanatçılardan biri Metin Güven’e bir selam gönderelim. O uyudukça şiirleri yankılanacak.

İlk olarak bir öyküm ve adım dergide

Nisan ayı ortalarında bir gün. Bursa Atatürk caddesinde bir genç kız yürüyor. Bursalılar oraya Heykel, der. Atatürk heykelinin olduğu cadde, merkez demek istenir. Heykel’e çıkmak deyimi vardır mesela. Mağazalara, vitrinlere bakma, alışveriş ama en çok da piyasa yapıp gezmek, tanıdıklarla karşılaşmak içindir. 1983 yılı. Heykel’de şık bir kıyafetle yürümekte olan genç kızın gözlerinde bir gülümseme, elinde bir dergi var.  Edebiyat ’81 dergisinin 1 Nisan 1983 tarihli 23. sayısı. “Aylık Siyasi Dergi, Yıl 2.” Kapakta, “Sanatımızın usta kalemi Kemal Sülker yazarlığının 50. Yılına” yazan derginin kapağında Kemal Sülker’in üç ayrı açıdan çizilmiş siyah beyaz portresi var. Nural Birden imzalı. Künyesinde Yayın yönetmeni Tanju Cılızoğlu yazıyor. Bu adam bu genç kız için çok önem taşıyan bir isim olmasına karşın hiçbir zaman karşılaşmadılar. Tanışıklıkları daktiloyla yazılmış bir iki mektupla sınırlı kaldı. “Sayın Cılızoğlu Hiçkimse adlı öykümü değerlendirmeniz dileğiyle,” falan filan… Bu mektubu yazalı birkaç ay olmuş. Ama kolunun altındaki derginin içinde Hiçkimse öyküsü var.  Genç kız tüm renklerin bu denli parlak olduğunu ilk kez hayretle görüyor. Onun için “bu arkadaşınız büyüyünce yazar olacak,” diyen Türkçe öğretmeninin bu cümlesinin üstünden beş yıl geçmiş. Penceredeki gölgesine bakarak saçlarını düzelten yakışıklı babasının “ne olacaksın, başımıza yazar mı olacaksın?” deyişinin üstünden on yıl… 95 m2lik  23 numaralı evin üst katında kız kardeşiyle paylaştığı odada yazdıklarıyla ilgili hayaller kuralı ise çok zaman olmuş. Bugün o gün, ilk öyküsünün basıldığı gün. Bir yerde durup 70. Sayfadaki başlığa bakıyor Hiçkimse-Serap Gökalp. Kurşun kalemle mum ışığında yazdığı sonradan dolma kalemle temize çektiği ve dosyaladığı öykülerinden biri. Mumla yazmasının nedeni ilham verici atmosfer yaratmak için. Ayrıca o yazarken karşı yatakta uyumakta olan kardeşine rahatsızlık vermemek için. Dergiye gidecekse daktiloda temize çekiliyor. Şimdi artık hepsini daktiloyla temize çekmeye karar veriyor, her yazdığı öyküden karbon kopyaları da ayrı düzenlemeli, bir kopya dergilere bir kopya kendisine bir kopya da kitap dosyası için. Kitap o an uzak bir dağ, eteklerine doğru yürüyüşe henüz geçti. Ama oldu bu iş! En güzel yanı ne? Fakir Baykurt’un da dergide yazısının olması. Sırtını dikleştiriyor. “Fakir Baykurt’un yazısıyla aynı sayıda çıktı,”diyecek. “Çok iyi bir sanat edebiyat dergisi, öykü, şiir, söyleşilerin yanı sıra sekiz on sayfasını izlenmiş tiyatro oyunlarının tanıtımlarına yer veriyorlar, ayrıca sinema, plastik sanatlar sayfaları var…”

Şimdi yıllar sonra bu dergileri arşivimin uykusundan uyandırıp okurken sayfalardaki isimlerin görkemine bir kez daha kapılıyorum. O sıralar ikincisi yapılacak olan Tüyap kitap fuarının reklamı iç kapakta.  İmza günleri listesinde göze çarpan bazı isimler; Recep Bilginer, Tarık Buğra, Çetin Altan İsmail Cem Cemil Meriç, Adalet Ağaoğlu, Orhan Hançerlioğlu, Gülten Akın, Uğur Mumcu, Demirtaş Ceyhun, Aziz Nesin, Melih Cevdet Anday, Ferit Edgü, Haldun Taner, Ataol Behramoğlu, Bekir Yıldız, Necati Cumalı, Oktay Akbal, Nadir Nadi, Rıfat Ilgaz, Tarık Dursun K. Atilla İlhan, Şükran Kurdakul, Muzaffer İzgü. Tiyatro sinema sayfalarını yöneten Seçkin Cılızoğlu, Ali Poyrazoğlu’nun yazıp yönettiği Orkestra oyununu izlemiş. Oynayan isimlerden bazıları, Ayla Algan, Tijen Par, Beyhan Akbaş, Zeynep Tedü, Güzin Çorağan, Duygu Ankara, Derya Alabora, Nilgün Belgün, Gülsen Tuncer, İsmet Ay, Alpay İzer… Seçkin Cılızoğlu,  Ephraim Kishon’un yazdığı Saksağanın Kuyruğu oyununu ise beğenmemiş. Çünkü yazı şöyle bitiyor. “Eğer bu yıl Fikret Hakan’ın aklına tiyatro yapmak gelmeseydi, hiç değilse Adalet Cimcoz’un kemikleri sızlamamış olacaktı. Bundan yirmi yıl kadar önce yine böyle sinemacıların bir tiyatro girişimi olmuştu da, Adalet hanım, “Peki dublajı kim yapacak kuzum?” diye sormuştu. Fikret Hakan, bu sözü bilir sanıyorum ama unutmuş olmalı. Hem de kötü unutmuş. Erol Günaydın’ın güzelim oyunculuğu bile, bu keçiboynuzunu çiğnenir kalmaya yetmiyor. Gala gecesindeki çiçek ve kürk kalabalığı, bu oyunu ayakta tutar mı, tutmaz mı pek kestiremiyorum. Benden oyunculara ve de seyredeceklere sabır dileği… Oyunun olanca yükü, tiyatro deneyimi olduğu için sahnede belirli bir rahatlığı olan Işıl Yücesoy ile baştan sona bir ustalık sergileyen Erol Günaydın’ın omuzlarına yıkıl- (Bu cümlenin -mış takısı, dizgi hatası nedeniyle sütunun başında duruyor. Sütun şöyle başlıyor; mış. Erol Günaydın’ın güzelim oyunculuğu bile, bu keçiboynuzunu çiğnenir kılmaya yetmiyor.)

Haberler 56. Sayfada başlayıp 60. Sayfaya dek paragraflar halinde aralarına büyük siyah noktalar konarak yazılmış. Dünyaya Barış, isimli politik şarkı festivali Türkmenistan’da yapıldı. – (Moskova-Tass-Uba)- Leupzig Film Festivali yapıldı. -New York’ta Türk şiiri programı, Talat Halman’ın Amerika konferansları- SSCB’de Abdullah Vakhabov’un yazdığı İslam ve Dinmeyen Kitapları toplatıldı- Antony Quinn Zorba müzikhalinde oynuyor-Bayan King, Regan’ı Suçladı, Beyaz Sarayı işgal eden kişi zencilere hakaret etti. -Bedri Baykam Amerika’da otuzuncu sergisini açtı. Sovyet edebiyatı festivali yapıldı- Bolşoy baş balerini Roma’da üç yıl yönetmenlik yapacak- Norman Mailer’in yeni romanı tamamlandı-Devlet Opera ve Balesi Personeli arasında verem hastalığı görüldü- Kartal Tibet’e fotoroman çalışması nedeniyle 7 maaş ceza verildi.-Nevzat Üstün Ödülünü İnci Aral aldı.

Derginin son sayfasına tam sayfa bir reklam Sigaramatik. Çok ilgi çekici bir nesne bu. O yüzden reklam metninde yer alan özelliklerini buraya almalıyım: Sürücüye can güvenliği sağlayan buluş. 20 sigara depolar, düğmesine basmakla size otomatik olarak yakılmış sigara sunar. Her türü trafik şartlarında sürücüye kolaylık ve güven sağlar. Gece yolculuklarında ışıktan rahatsız olmanızı önler. Murat 131 ve Renault tipleri orijinal küllüklerinin yerine takılır. Küllük olarak da kullanılır. Genel tipleri 3 vida ile arabanızın istenilen yerine takılır. Arabaya estetik (esttik yazılmış) görünüş kazandırır. Dalkıran Koll.Şti. adres…. 

Arka iç kapakta tiyatro oyunlarının siyah beyaz afişleri, hepsi fotoğrafsız. Arka kapakta Nuri İyem’in bir tablosu bulunuyor. Altında şöyle bir cümle “…O kahrolası batı bizden çok ileride sakızını hiç olmazsa bu konuda çiğnemeyelim…)  150TL    

Bu dergiden iki adet almışım. Yazar olmamı istemeyen babam şaşırmış, annem pek gururlanmıştı. Eve gelen misafirlere dergi gösteriliyordu. Ben de ciddi ve alçak gönüllü davranmaya çalışıyor içimde zıp zıp zıplayan küçük kızı kimseye göstermiyordum.  Öyküde otuzlu yaşlarında evde kalmış bir kız kurusu anlatılıyordu. Babamın bekarlık arkadaşı Caner Amcamın eşi Güney Yenge öyküyü okudu ve “kendini yazmışsın,” dedi. Babam hemen “onun daha çok zamanı var, önce senin kardeşin Gülten’i baş göz edelim de…” diye saldırdı. Benim evde kalmam fikri bile çok fena geliyordu, her ne kadar şimdilik söz konusu değilse de. Annemse misafirler gittikten sonra hiç önemsemiyormuş tavrıyla, “Şu Güney oldu bitti bizi kıskanmıştır. Bu kadar da açık edilmez ki canım, utanmaz!” deyip konuyu kapattı. Oysa “kendini yazmışsın,” cümlesi bende büyük bir sevinç yaratmıştı. Çünkü okuyan kişi kendimi yazdığımı sandıysa çok gerçekçi yazmışım demekti ki bu harika bir şeydi… Elbette gece yatakta hâlâ Güney Yenge’yi çekiştiren annemle babamın sesini duyarken bu sevinci kendime sakladım, onları daha fazla bunalıma sokmak istemedim. Yıllar sonra kızı Belgin otuzlu yaşlarına gelmiş hâlâ evlenememiş Güney Yenge, bütün tanıdıklara haber salmış kızlarının özelliklerini sayıp dökmüş, ona koca arıyordu. (Bu deyim bana ait değil. Eş dost dedikoducularının deyimi.) Ben yazmaya devam ediyor, çalışıyor ve oğluma annelik ediyordum.  Yeni öykülerimin de ben yaşamışım gibi algılanmasından mutlu olduğum bir gün Güney Yenge’ye şunu demekten de kendimi alamadım; “Benim yayınlanan ilk öykümü hatırlıyor musun yenge?”  “Hı, yaşlı bir kızın hikayesiydi.”  “Sen onu ben sanmıştın ya, aslında ben bir gün Belgin’e fal bakmıştım, onun geleceğini görüp yazmıştım,” dedim gözlerimi devirerek. Yenge hayretle, “Sen fal biliyor musun ki?”diye sıçradı. Bu sorunun cevabına göre yakama yapışacak da kızına kısmet var mı yok mu diye fal baktıracak diye çay getirmek için mutfağa kaçtım. 

Hiçkimse yayımlandığında ilk fırsatta Metin Güven’e gidip, onun bir mektup eşliğinde Tanju Cılızoğlu’na gönderdiği öykümün yayınlandığı müjdesini verdim. Teşekkürlerimi kabul etmediğini anımsıyorum. Çünkü metnin iyi olduğu için seçildiğini, torpil falan yapmadığını söylemişti. Ama her zaman yazılarıma gösterdiği ilgi ve beni yüreklendirmelerine borçluluk duymuşumdur.

Metin Güven’le tanışmama liseden hiç ama hiç sevmediğim bir arkadaşım aracı olmuştu. Karşılaşmamak için çaba sarf ettiğim, olabildiğince buluşmalardan kaçındığım o arkadaşıma herkesten sakladığım yazma uğraşımı (neden sakladığımı inanın bilmiyorum) her nedense söylemişim sanırım. Bir gün geldi dedi ki, “benim tanıdığım bir şair var, senden söz ettim, öykülerini görmek istiyor.” Galiba o zamanlar eski adliyenin arkasında bir sokakta oturuyordu Metin Güven. Sonradan Hamam sokaktaki ahşap eve taşınmış olmalı, tam anımsayamıyorum şimdi. Öykülerimi titizlikle okur, görüşlerini söyler ben de onları dikkate alarak sıkılmadan üzerinde çalışırdım. Mektuplaşırdık. Ben ona öykülerimi o bana şiirlerini gönderdi yıllar içerisinde. O zamanlar aynı şehirde olsak bile mektuplaşmak bir başka disiplindi. Sonra bir gün bu öyküyü Edebiyat 81’e gönderelim, demiş ve göndermişti. İşte o bebek sonunda doğmuştu. Yaşamdan hiç iz bırakmadan gelip geçenlerin simgesi Fatma’nın öyküsü şöyle başlar; “Yaşama o kalın ahlaksal zarın arkasından bakanlara ve zarın dokunulmazlığına(!)”

Bir başka öykünün öyküsünde buluşmak üzere…