KÖY ENSTİTÜLERİ

CUMHURİYET TARİHİNİN EN BAŞARILI TÜRK PROJELERİNDEN BİRİ

BAŞKA BİR YORUMLA ÜLKEMİZİN KAÇIRDIĞI EN ÖNEMLİ EĞİTİM PROJESİ

Efsane eğitim projemiz Köy Enstitüleri’ni her Nisan ayında ve eğitimle ilgili sıkıntılar yaşadıkça anarız. Birçok kişinin bildiği ama büyük olasılıkla genç kuşaklara ulaşmayan bilgileri derledim.

Küçük bir anıyla başlıyoruz. Naciye Makal anlatıyor; Onbir yaşında 1942 şubatının soğuk bir gününde ağabeyimle birlikte köyden Muğla’ya yaya gittik. Köy enstitüsüne kayıt işlemi yaptırıp geri dönecek, bir iki ay sonra gelecek habere göre enstitüye gidecektik. Elimde çıkın, başımda bürüntü vardı. İlkokulu bitirir bitirmez günahtır diye babam başımı örttürmüştü. En son Maarif Müdürlüğüne gittik. Maarif Müdürü Bana bir göz attı. “ Çocuk sabahleyin gün doğmadan okuluna gitmek üzere yola çıkacak. Sen hemen köye dön, yol hazırlığını yap gel. Sabahın dördünde burada ol.” dedi. Ağabeyim şaşırdı, korktu.”Başöğretmen iki ay sonra gidecek demişti. Hem babam daha karar vermedi.” diyebildi. Öteki kalın sesiyle bağırdı; ” Hükümet işi oyuncak değil. Kayıt oldu bir kere, dönemezsiniz. Ne diyorsam onu yap. Çocuğu burada tanıdığına falan bırak, vakit kaybetmeden git ve vaktinde burada ol.”

Sonradan öğrendiğime göre başöğretmenimiz Maarif Müdürüne telefon edip geri dönersem beni babamın elinden almanın mümkün olmadığını söylemiş. Konakladığım evde bütün gece sessizce ağladım. Sabah bir kamyonun içinde tek kız ben olmak üzere 13 çocuktuk. Anam babam ben öteki çocuklar ve onların yakınları hep ağlıyorduk.Tenime sarılı 17.5 lira param, bir tahta bavul kamyona bindirildim.

Naciye Makal bir ablaya emanet edilir, giysileri verilir ve her gece ağlama nöbetleri her gün eve yazılan mektuplarla “gelin beni alın sizi özledim” mektupları bunlar 15 gün geçiriyor. Bir gün Hamit Özmenek Hoca onu çağırıyor. Masasının üstünde yazdığı mektuplar “Sen her akşam ağlıyormuşsun öyle mi?” diyor.

“Doğru”.

“Neden?”

“Köyüme dönmek istiyorum. Özledim.”

Öğretmen düşünüyor, düşünüyor. “Peki, ben seni Muğla’ya kendi elimle götürmeye söz veriyorum. Hem güzel memleketinizi görmüş olurum, bana köyünü anlatır mısın?” diyor.

“Anlattım, anlattım. Meğer benim köyüm cennetmiş. Anlattıkça ben bile şaştım. Gülümseyerek dinledikten sonra.”Söz verdim, seni köyüne götüreceğim. Yalnız şu sıra işlerim pek sıkı. On beş yirmi gün sonraya ne dersin?

“Olur” dedim.

“Peki, şimdi git oyna bakalım. Bak sana şunu da söyleyeyim on beş gün sonra ben seni götürmek için kapıdan çıkarırsam sen pencereden girersin çünkü alışacaksın evin de burası olacak. “

On beş gün sonra yine çağırıyor. “İşlerim biraz hafifledi  gidelim mi?” diyor.

“Hayır” dedim.

İnternet kaynaklarında adı geçen ve pedagog olarak tanımlanan Halil Fikret Kanad’ın projeye katkısı olmadığı gibi tamamen karşı olduğunu saptadım. Şimdi başka kaynaklara bakalım.

Nadir Gezer anlatıyor; Harf devrimi sonrası eğitimin yaygınlaştırılması ve çabuklaştırılması Gazi’nin en önemli projelerinden biriydi.  Bu konuda fikir üretilmesini istiyordu. Bu eğitim hem yetişkinler hem de yeni kuşaklar için düşünülmeliydi.

1935 yılında Saffet Arıkan Milli Eğitim Bakanı oluyor.

Eğitim konusuyla ilgili fikir geliştirmek üzere yurt gezileri yaparken, Ankara köylerinden birinde küme halinde birbirlerine matematik öğret bir grup çocukla karşılaşıyor. Soruşturduğunda bunun askerlikte eğitim görmüş Emmilerinden öğrendiklerini ve bu şekilde çalıştıklarını öğreniyor. Bu çekirdek fikirlerden biri.

1936 yılında Çifteler’de eğitmen kursu açılıyor. Askerlikte çavuş ve onbaşı olarak görev yapanlar tarım, sanat, kültür dersleri 10 kişilik gruplara bir öğretmen olacak şekilde verilmeye başlanıyor. Bina yapımına da başlanıyor. Bu kurs bitiminden sonra eğitmen adayları örnek dersler veriyorlar. Gazeteciler ve eğitimciler çağrılıyor ve projenin hem duyurulması hem de doğrulanması için görüşler alınıyor. Mezun olanların sorumluluğu 10 köylük gruplara eğitmen ve denetmenlik yapmak.

Ama Saffet Arıkan bir operasyon geçiriyor ve iyileşemediği için görevden ayrılıyor.   Atatürk’e ve çalışmalarına son derece bağlı, destekleyen biri. Denildiğine göre, Atatürk’ün ölümünden sonra zaman içinde devrimlerin yıpratılması nedeniyle bu duruma katlanamadığı için intihar ediyor.

Saffet Arıkan’dan sonra Milli Eğitim Bakanlığı için bir isim arayan Atatürk Tonguç ile tanışıyor. İsmail Hakkı Tonguç.  Gazi Eğitimde Müdür yardımcılığı yapıyor. Almanya’da eğitim görmüş, birisi.  O yıllarda Atatürk’ün talimatıyla yurt dışından eğitimciler getirtilmiş, raporlar hazırlatılmış ama rafa kaldırılmış.  Tonguç, uygulamalı eğitimi benimseyen bir eğitimci. Bu yönüyle dikkat çekiyor.

Şimdi işin hikâyesini burada biraz keselim ve projenin amaçlarına bakalım;

PROJE TANITIMI 

17 Nisan 1940 günü kabul edilen 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu 1. Maddesi “Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere, ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde Maarif Vekilliğince köy enstitüleri açılır”  kararını tanımlıyor.

AMAÇ NEYDİ?

GAZİ’NİN GÖRÜŞÜ Bekir Semerci Araştırması

  • Eğitim milli olmalı, din egemenliğine son verilmeli, yabancı okullar kapatılmalıdır.
  • Bilime dayalı olmalı, çağın gerçeklerine toplumun isteklerine uygun olmalıdır.
  • Okullar devrimleri koruyacak, yaşatacak kişiler yetiştirmelidir.
  • Alfabe değiştirilmelidir.
  • Köylü cahillikten kurtulmalı, en küçük köye kadar okul yapılmalı, öğretmen gönderilmelidir. Bunun için sade ve pratik tedbirler bulunmalıdır.
  • Bilgi süs olmaktan kurtarılmalı, kullanılabilir olanlar öğretilmelidir.
  • Okullar ekonomiyi kalkındıracak şekilde kurulmalı,eğitim uygulamalı olmalıdır.
  • Çocuklar serbestçe konuşmaya düşündüklerini duyduklarını olduğu gibi ifade etmeye teşvik edilmelidir.
  • Gerekirse radikal tedbirler alınmalıdır.

Köy Enstitüsü Derneği Araştırmasından

Bu yeni elemanlar hangi niteliklere sahip olmalıydı?  Söz Tonguç’ta;

“Bizim köyün ne olduğunu evvela büyük alimler, artistler değil, kahramanlar anlayacaklar, sonra alimlere ve sanatkarlara anlatacaklardır. Türk köyü daha belki yirmi beş yıl alim değil kahraman isteyecektir. Bataklığı kurutmak sıtmayla kinin rejimi yaptırmak trahomlunun gözüne ilaç damlatmak, okul binasını yapmak, yaralının yarasını sarmak, gebeye çocuğunu doğurtmak, pulluğun nasıl kullanılacağını veya tamir edileceğini öğretmek, bozuk köprüyü yapmak, ıslah edilmiş tohumu tarlaya saçmak, fidan dikerek onu büyütmek ve step köylüsünün dal diye adlandırdığı ağacı, hakikaten ağaç haline getirmek ulemanın işi değil kahraman teknisyenler ordusunun başaracağı işlerdir. Türk köyü şayet münevverin dediği gibi kötürüm ise bunların nasıl yapılacaklarını öğreten kahramanlardan mahrum kaldığı için kötürümdür. Köy, her sahada çalışacak kuvvete ve kahramana muhtaç. O bu kahramanları içinden yetiştirmeye mahkûm. (1939)

İ.Hakkı Tonguç 1935-37 yılları arasında iki rapor hazırlar. Önerilerinden bazılarına bir bakalım;

  • Meseleler köy gerçeğini ve özelliklerini göz önünde tutarak incelenmelidir
  • Küçük köyler için pansiyonlu bölge okulları açılmalıdır.
  • Köy okulları tarla atölye mutfak laboratuarlarla donatılmalıdır.
  • Köy okullarını yapmak için modern tedbirler bulma, yapım giderlerini uzun yıllara yaymak gerekir.
  • Öğretmen adayları köylerden alınmalıdır, köy hayatına benzer bir hayatın içinde yetiştirilmelidir.
  • Öğretmen hem çocuklara hem büyüklere rehberlik edebilmelidir.
  • Köy çocukları için de lise ve yüksek tahsil yolları açılmalıdır.
  • Köylerde daha canlı ve daha gerçekçi ihtiyaçları karşılayacak modern manalı ve gayeli müesseseler açılmalı. Bu kurumlar yetenekli köy çocuklarının yüksek tahsile doğru gitmeleri için bir kanal vazifesi görmelidir.

Mustafa Aydoğan Araştırması;

Türkiye’de eğitim öğretim bakımından insanlar için fırsat ve olanak eşitliğinin yaratılmamış olması gerçeğinden hareket edilmiştir.

  • Fırsat; uygun durum ya da koşul
  • İmkan; Yapabilme gücünü tanımlar.

Hakkı kullanabilme gücü olmadıkça o hakkın oluşu ile olmayışı arasında çok fark yok demektir. Fırsat ve olanak eşitliğinin sağlanması herkesin aynı düzeyde çıkacağı anlamına gelmez. Ama herkesin yeteneği doğrultusunda ve yetişebileceği düzeye kadar çıkması anlamındadır.

Mehmet Başaran Araştırması

Yurttaşlık bilincine ulaşmak amaçlanıyordu. Çağdaş ilköğretim yaygınlaştırılmadıkça, geçmiş dönemin koşullandırmaları kırılmadıkça bu olanaklı değildi.

Bunun için “kazma toprağa derin vurulmuştu bir ekin ve eğitim kazmasıydı bu. Halkın yaratıcılığı, yaşayan ekin değerleri harman ediliyordu. Eğitim imecesi gerçekleşiyordu.

M.Rahmi Dirican araştırması:

Kalkınmanın önkoşulu, toplumun kendi ekonomik, sosyal ve kültürel koşullarını geliştirmek isteği duymasıdır. Oysa ki, sosyo-ekonomik yönden az gelişmişliğin en önemli nedeni toplumu oluşturan bireylerin gelişmek ve ilerlemek isteği taşımamış olmasıdır.Eğitimle oluşturulacak bu istekler gelişmiş batı üniversitelerinden alınan, sadece bilgi aktarımı, ezbercilik ve öğüt verme gibi öğretim nitelikleri taşıyan klasik bir eğitim değil, toplumun temel gereksinmelerine, sosyo-ekonomik yapısına ve eğitimbilim ilkelerine uygun çağdaş bir eğitim olması gerekir.

Dirican Tonguç’tan bir alıntılama yapıyor;

” Kimilerinin zannettiği gibi köy sorunları otomatik bir şekilde köyün kalkınmasıyla değil anlamlı ve bilinçli bir şekilde köyün içten canlandırılmasıyla çözümlenebilecekti.”

KÖY ENSTİTÜLERİNİN İLKELERİ

Yahya Özsoy araştırması

Zamanın M.E.B. Hasan Ali Yücel’in onayı ile yürürlüğe giren 1943 programı şu temel ilkelere dayanmaktadır.

Beş yıllık öğretim süresinin 114 haftası kültür derslerine 58 haftası ziraat derslerine ve çalışmalarına, 58 haftası teknik derslere ve çalışmalara ayrılmıştır.

Enstitüler haftalık, aylık, mevsimlik çalışma programlarının kendi özelliklerine, işlerinin durumuna, öğrencilerin düzeyine ve sayısına öğretmenlerin özelliklerine iş araçlarının çeşitliliğine, iş alanlarının genişliğine hayvanların cins ev sayılarına göre düzenlerler.

Bina, yol, köprü yapımı ,su arkı açılması, bitirilmesi, ekin ekilmesi,hasat kaldırılması gibi önemli işler çıktığı zaman bütün çalışmalar o iş üzerinde yoğunlaştırılır. Önceden planlanan ders ve uygulama kayıplarının uygun bir zamanda telafisi yoluna gidilir.

İsmail Hakkı Tonguç yazıyor;

“Köy Enstitüsü öğrencileri kendi kendilerine çalışarak yetişmeli, türlü alışkanlıkları kazanmalıdır. İnsanın kendi kendine yetişmesi eğitiminin temelini oluşturur. Eğitim, böyle sağlam bir temle dayanmazsa çocukta karakter yaratılamaz. Köy Enstitülerinin eğitim ve öğretimle ilgili tüm çalışmalarının esaslı amacı, çocukta karakter teşkil etmek olmalıdır.

Köy Enstitüsü öğrencileri, bu kurumu bitirerek köylere dağılınca sürekli olarak kendi kendilerini yetiştirmeyecek olurlarsa bulundukları çevrelerin içinde pek çabuk eriyip giderler Bu nedenden onları enstitülerde çabuk unutulacak bilgilerden uzak tutmalı, onlara kalıcı bilgileri kazanma yolu gösterilmeli, onlar her zaman, her yerde kendilerine gereken bilgileri bulup alabilecek karakterde yetiştirilmelidir.

Mehmet Başaran araştırmasında ilkelerden şöyle söz ediliyor

Dil, din, mezhep,köken ayırmayan,tüm insanlarımızı kucaklayan  bir ulusçuluk anlayışından doğdu köy enstitüleri. “Gitmediğin yer senin değildir” düşüncesiyle tüm köylere gitmeye hazırlanıyordu Cumhuriyet. Kuruluşu, yönetimi, işleyişiyle gerçekleştirdiği yaşam biçimiyle ileri toplumun örneği olarak gelişmeye başladı her enstitü.

Bozkırları vatanlaştırma azim ve iradesi, kırk bin köyü en kısa sürede bayındırlaşma kararı, gerçek işe dayanan vatan aşkı, geriliği, kötülüğü, cehaleti yenme inancı..”

Cavit Orhan Tütengil konuşuyor;

“ Ulusal ekini, sanatı canlandırıcı özdeğerlerimizi yurt düzeyine yaygınlaştırıcı bir Rönesans devinimi yaratmıştır enstitülerde. Ulusal uyanış, ulusal canlanma başlamıştır.”

Mahmut Makal konuşuyor;

Köy Enstitüleri, köyden alıp köye gönderdiği öğrencilerine demokratik bir eğitim veren, yaptırarak öğreten eğitim kurumlarıydı. Okuma alışkanlığı ve temel külür vermekse bu kurumların ana ilkelerinden biriydi.

“Öğrencinin kendini etkilemeyen, değiştirmeyen, yaptığı üretime yansımayan, sorunların çözümüne yardımcı olmayan. bilgi yığınına yer yoktur.”- Tonguç

“ Bu müesseseleri klasik okullara benzetmemek için elinizden ne gelirse yap. Herkes bir defa sersemlemeli ki yeni bir vaziyet alabilsin” H.A. Yücel Tonguç’a mektuplar

AŞAMALAR ve YÖNTEM

Okulla ilgili olması gereken nitelikler;

Okul için sağlıklı bir bina olmalı. Bu binada derslikler yanında işlik ve işlikte köylülerin de faydalanabileceği iş aletleri bulunmalı, okula bitişik ya da ayrı sağlıklı bir öğretmen evi olmalı. Yeterli oyun alanı, uygulama bahçesi olmalı. Okula ait bir arazi olmalı, burada öğretmen ileri teknikte tarım üretimi yapabilmeli, köylüye örnek olmalı.

Köy Enstitülü Öğretmen Tipi

  1. Tespit edilen öğretim programının uygulayabilmesi için genel kültür bilgisi, öğretmenlik bilgisi yeterli olmalı. Tarım etkinliklerini yönlendirecek şekilde tarım bilgisi, teknik ders ve çalışmaları için gerekli beceri sahibi olmalı.
  2. Köyün o ilkel koşullarını bilmeli onu değiştirme azminde olmakla birlikte koşullarda yaşamaya razı olmalı.
  3. Kendisi yaratılmak istenen insan tipinin örneği olmalı.
  4. Köyün ve köylünün toplumsal, kültürel, ekonomik yapısının değişmesi gerektiğini bu değişimde kendisinin etkili ve görevli olacağını olması gerektiğini Cumhuriyetin temel ilkelerinin halkta yaşam biçimi haline gelmesi için çalışacağını bilmeli.
  5. Öğretmenin görevinin sadece öğrencilere abece öğretmek olmadığını, köy halkını yetiştirmekle ilgili görevleri de olacağını bilerek bunu içtenlikle kabullenmeli.

Sistemin Özellikleri  ve Özyönetim ;

Büyük kitle aydınlanmasını sağlayacak bu sistemin aşağıdaki özellikleri vardı.

  1. Halkın katılımı
  2. Zorunlu öğrenim
  3. Hizmet yılı ve ücret özelliği

ÖRGÜTLENME

  1. Eleman yetiştiren kurumlar (Eğitmen kursları, Köy Enstitüleri, Yüksek Köy enstitüsü
  2. Öğrenciler için zorunlu kurumlar(Eğitmenli köy okulları, Öğretmenli ve öğretmen- eğitmenli köy okulları)
  3. Pansiyonlu veya pansiyonsuz bölge köy okulları.)
  4. Yetişkinler için zorunlu kurumlar (Akşam okulları, Köy ve bölge meslek kursları)
  5. İşbaşında yetiştirme ve denetleme kurumları( Gezici öğretmen ve gezici başöğretmenlik, İlköğretim müfettişliği,  Köy enstitüleri ve kesim denetmenliği (köylerle enstitüler arası ilişkiyi sürdürmek,  

   öğretmen ailesinin özel dertleriyle ilgilenen görevlilerdi. Bu görevliler aynı zamanda Bir köye öğretmen verileceği üç yıl önce belli olacağından o köylerde üç yıl önce   gene çalışmaya başlar ve okul yapımı, arazi sağlanma işleri ile ilgilenir o köyün ve   okulun beş yıllık kalkınma planını hazırlardı. Öğretmen köye bu planla giderdi.

ÖĞRETMEN KADROSU

Başka bir yöntemden söz edelim.

Öğrenciler doğrudan yönetimin içindeydi. Buna öz yönetim diyorlardı. Bir ay süreli seçilmiş öğrenci başkanı ve yardımcısı işletmenin her birimi için birer kol başkanını yanlarına alırlardı.. Ekip enstitünün tüm işlerini yönetir, yapar ve denetlerdi. Öğretmenler yalnızca yol gösterirlerdi. Toplantılarda yönetim, öğrenci temsilcileri ve öğrenciler yüz yüze konuşur. Sorunlar, yapılan çalışmaların değerlendirilir, sonuçlar alınan kararlarla enstitü ileri doğru yeni çalışmalara başlardı. Buna özyönetim denirdi. Eleştiri ve özeleştiri yöntemleriyle her zaman daha iyiye ve doğruya yönelinirdi.

KÖY ENSTİTÜLERİNE GİRME YÖNTEMİNE İLİŞKİN BİR ÖRNEK OLAY;

Emekli Prof. Ayşe Baysal anlatyor.

“Köy enstitülerine alınacak kız öğrenci bulunamıyordu. Erkek başvurusu çoktu. Sınavla seçiliyordu. Alınan bir kararla yanında bir kız öğrenci getiren erkek öğrenci sınavsız alınıyordu. Köyümüzün hatırı sayılan kişilerinden birisi oğlunu mutlaka buraya göndermek istediğinden ama sınavı kazanamayacağından da korktuğundan annemi beni göndermesi için kandırıyor, böylece ben de köy enstitüsüne girebiliyorum.”  Kitaptan mektup

Yahya Özsoy ise yöntem konusunda şunları söylüyor: “Çalışma öğretmen yetiştirme ile sınırlı tutulmuştur. Oysa Köy Enstitülerinde başka eleman yetiştiren programlar da vardır. “

DERSLER

“Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller ister,” diyor Gazi Mustafa Kemal

Daha önce ilkelerde sözünü ettiğimiz üzere Köy Enstitülerindeki en çarpıcı ayrıntı kişilik eğitimiydi. Kendi kendine çalışarak türlü alışkanlıklar kazandırılmış, kendine yeterli, kendilerine gerekli bilgiyi her zaman her yerde bulacak şekilde yetiştirirlerdi.

Köy Enstitüleri Kurulduğunda dört köy öğretmen okulu enstitüye dönüştürülüyor. Program olmadığı için program ve uygulama açısından kendine özgü, zamanın koşullarını dikkate alan özellikleri içeren 4 maddeden oluşan bir genelgeyle işe başlıyorlar.

Dikkat çeken, her enstitünün kendi özelliğini dikkate alarak değişik çalışmalar yapabilmesi. Sayıları 21 e ulaştığında da ortak yanlarının dışında her birinin kendi başına doğal çevre ve iş koşullarını gözetilerek özgün birer eğitim kurumu olmalarının temelinde bu dönemdeki uygulama ve esneklik görüşü yatmasıydı.

Programlar genelge doğrultusunda öğretmenlerce hazırlanıyor, bakanlıkça onaylanıp yürürlüğe konuyordu.

Genel başlıklar şunlardı; Genel Bilgi,Tarım, Sanat ve teknik.

Tarım ve sanat dallarındaki ders ve işler sürekliliği gerektirdiğinden bu okullarda yaz çalışmalarına da yer verilmesi gerekiyordu.

Günlük çalışma saatleri sabah altıda başlardı, temizlik, spor, kahvaltı, sabah etüdü yapılırdı.

Öğle yemeğini de içine alan ders çalışmaları 08.00 ile 17.00 arasında ya da 17.45 e kadar sürerdi. Akşamları bir ya da iki saat etüt sonra serbest okuma yapılırdı.

Haftalık etkinliklerde ise. Hafta sonu  Özyönetim Genel Toplantıları görürüz. Bu öğrencinin yönetime katılımı, bu günün moda deyimiyle Toplam Kalite Kontrolünün uygulaması sayılabilirdi.

Hafta sonu eğlenceleri her enstitüde yaşanan olaylardı ve bir tür eğlence eğitimi yapılırdı.

Ders kümeleri şöyleydi.

  1. KÜLTÜR DERSLERİ Çalışma süresinin % 50 si(Türkçe, Tarih, Coğrafya, Yurttaşlık Bilgisi, Matematik,Fizik,Kimya, Tabiat ve Okul Sağlık Bilgisi, Yabancı Dil, El Yazısı, Resim-İş, Beden Eğitimi ve Milli Oyunlar, Müzik, Askerlik, Ev İdaresi ve Çocuk Bakımı, Öğretmenlik Bilgisi, Zirai İşletme Ekonomisi ve Kooperatifçilik.
  2.  TARIM DERSİ VE ÇALIŞMALARI   Çalışma süresinin % 25’i (Tarla tarımı, Bahçe tarımı, Sanayi Bitkileri tarımı, Zooteknik, Kümes Hayvancılığı, Arıcılık ve İpekböcekçiliği, Balıkçılık ve Su ürünleri, Tarım sanatları)
  3. Çalışma süresinin % 25i TEKNİK DERSLER VE ÇALIŞMALAR (Köy Demirciliği, Dülgerliği ve Yapıcılığı,

4. kızlar için köy ev el sanatları.

Haftalık çalışma programı mevsime ve ihtiyaca göre değişir, öğrencilerin yetişme durumları çalışma programında yer alır. Dersler bölünmez, bütünlüğe, deney, gözlem ve zamanı boşa harcamamaya özen gösterilir. Düşünme, uygulama, yapma esasına göre programlar düzenlenirdi.

Ders saati 45 dakika, aralar 15 dakika olurdu. Ama ders konunun çekiciliğine göre iki saate kadar sürebilirdi.

1943 yılı öğretim programının ders dağıtım çizelgeleri Yarım Gün Esasına, Bütün Gün Esasına ve Hafta Esasına göre düzenlenir, Bir de Olağanüstü İhtiyaçlar Esasına Göre (Acele yapılması gereken bina, yol, köprü belli bir süre içinde bitirilmesi zorunlu ekim, hasat harman kaldırma gibi) düzenleme  yapılırdı.

Haftalık Dinlenme Günlerinde; Müsamereler, eğlenceler düzenlenir, gezilere gidilir, sonra değerlendirmesi yapılırdı.

Fakir Baykurt anlatıyor; Enstitüler yetiştirdiği öğrencileri işbaşında izlemeyi, onlarla ilişkiyi sürdürmeyi de bir özellik olarak uygulamıştır. Böylece acemilik döneminde genç öğretmenin önüne çıkan zorluklar giderilmiş iş akımı sağlanmıştır. Köy enstitülerinin özellikleri şunlardır;

1.Yıl boyu eğitim

2. Herkesi başarılı kılma özelliği, 

3. Karma eğitim özelliği

Mahmut Makal anlatıyor: Günde bir saat serbest okuma yapılıyordu. Ders kitapları dışında bireysel okuma yapılabildiği gibi öğretmen seçimi bir kitabı öğrenci kümesine okumak, açıklanması tartışılması biçiminde gerçekleşiyordu. Kitap seçimi , Köy Enstitüleri dergisinde enstitü öğrencileri ve öğretmenlerinin tanıttıkları kitaplardan yapılıyordu. Yirmi bin basıldığını anımsıyorum. Asıl ilginci yazıların seçiminden baskı işlerine kadar her şeyi öğrenciler gerçekleştirirdi

Yüksek Köy Enstitüsünde Sabahattin Eyüboğlu Vedat Günyol gibi kişiler ders veriyordu. Metin incelemeleri çok iyi yapılıyor, tanıtıcı yazılar yazılıyor, dergilerden tanıdığımız bu yapıtları sanki yiyip içiyorduk.

Köy Enstitüleri Dergisi her sayısından her öğrenciye birer tane veriliyordu. Üç ayda bir yayınlanan ve sekiz sayı çıkan bu dergi yüzlerce sayfadan oluşuyordu. Kitap tanıtımları,öğrencilerin çevirileri,köyün can damarını yakalayan köy incelemeleri, öyküler, köy çocuklarının anıları, şiirlerle doluyordu.

Serbest okuma veya toplu okumalar yapılıyordu. Öğrencilerin kitap alıp vermelerinde kullanılan kitaplık defterleri kıza samanda doluyordu. Milli Eğitim Bakanlığının çevirtip yayınladığı dünya klasikleriydi. İlk aşamada 496 yapıt çevrilmişti. Hint, Çin, Yunan, Alman, Amerikan,Fransız,İngiliz, İtalyan, Macar Rus ve İskandinav klasikleri oluyordu. Bu kitaplar okuya okuya eskitiliyordu.

Eflatun, Aristoteles, Plautus, Sophokles, Moliere, Voltaire, Balzac, Montaigne, Rousseau gibi yazarlar okunuyordu. , Huxley’in Yeni Dünyası, Freud’un Psikanaliz Teorisi, Harolt Laski’nin Demokrasi ve Soslalizmini Willem Van Loon’un İnsanlığın Kurtuluşunu inceliyorduk.

Ayrıca  Ahmet Halit, Remzi ve Kanaat kitapevleri  de Dünya Edebiyatından Tercümeler serisi  ya da Şarktan Graptan Seçme Eserler adı altında kitaplar basıyordu.

Enstitülere gelen gazete ve dergiler ise Gün,Ant,Ülkü, Köy Postası, Damla, İlköğretim, Köye Doğru, Türke Doğru, Varlık, Yücel, Erciyes, Akpınar, Yeni Adam, Makro paşa, Cumhuriyet, Tanin, Ulus, Son Telgraf’tı.

Yapılan kitap okuma çizelgelerinde, isim isin hangi öğrencinin kaç kitap okuduğu belirlenmiştir.

İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsünde bir yılda en az kitap okuyan öğrencinin 29 kitap okuduğu saptanmıştır. Okuma oranı kimi yerde (Çifteler’de Süleyman Çalışkan )yılda 65 kitap okumuştur.

Halise Apaydın konuşuyor; Köy Enstitülerinde müzik, tiyatro, halk oyunları resim-iş, şiir yazma ve okuma, yazın kitaplarını okuyup özetleme, güzel ve etkili konuşma, el işleri yontuculuk,çeşitli spor etkinlikleri özenle ve ısrarla teşvik edilirdi.

Müzik aleti çalma, halk türküleri ve  okul şarkıları söyleme, derleme, notaya alma çalışmaları yaptılar. Halk oyunları öğrendiler ve öğrettiler. Sekiz yüz kişilik bin kişilik kümeler halinde görkemli gösteriler yaptılar. Tiyatro sanatı gelişti. Yerli yabancı ünlü yazarların oyunlarını, o yılların ortamında izleyen herkesi şaşırtacak düzeyde sahneye koyup oynadılar. Şiirde, resimde yontuda ünlü sanat adamları çıktı.

Sanatsal eğitim ve parasal olanaklar kısıtlı, öğretici yoktu. Müzik öğretmeni olmayan bazı enstitülerde arkadaşlarımız nota okumayı bin bir zorluk içinde kendi kendilerine öğrendiler Ama öğrencilerde yaratılan tutkulu öğrenme isteği, öğretmen-öğrenci ilişkilerindeki yumuşaklık bugünkü açıdan bakınca zor anlaşılan o eğitim iklimi çok şaşırtıcı sonuçlar verdi. Bunlar birkaç yılda olup bitti. Şu gerçek gözden kaçırılmamalı Köy Enstitüleri kuruluş aşamasını henüz tamamlamıştı. Kendi yöneticilerini ve öğretmenlerini Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde yetiştirecek, enstitülere gönderecek ve asıl o zaman çalışmaya başlayacaktı. 

Tiyatro çalışmalarında ise, doğaçlamalar.  Sofokles, Molier, Gogol, Çehov oyunları sunuldu. Profesyonel bir tiyatro oyunu gibi beğenildi. Enstitü bahçesi, toplantı alanının kıyıları, salonlar türlü özgün ve kopya heykellerle donatıldı.  Öbür enstitülere gönderildi. Enstitüye sık sık şairler ressamlar çağrılırdı.

Burada keselim. Rüya gibi geliyor değil mi? Hele şimdi çocuklarımızın, öğretmenlerimizin yaşadığı karabasanları bilince.

RIFAT BEY’İN KULAKLARI

Dört evin oluşturduğu avluda rüzgar geziyor. Rıfat Bey’in çanak çömlek işliğinin de açıldığı avlu bu. Sandıklar içinde duvara yığılmış toprak kaplar zaman zaman tıkırdıyor. Düşüp kırılırlar mı diye kaygılanıyor Rıfat Bey ama dışarı çıkmaya da üşeniyor. Öte yandan kalkıp sandıklarıyla ilgilenmediği için de sinirleri bozuluyor. Rüzgara küfrediyor…. Zorla uyku uyumaya çalışıyor. Bu bozuk hava, çömleklerinin kırılma tehlikesi ve ertesi günkü duruşma, hepsi bir araya gelince uyumam mümkün değil, diye düşünüyor. Yarın nasıl gideceğim, diye kaygılanıyor. Yağmur, rüzgarın var gücüyle savurmasıyla tüm köşe bucağı ıslatıyor, pencere pervazlarından içeri akıyor.

Bana yardım ettiği geceyi hatırlıyorum, iyi çocuktu. Becerikli parmakları vardı. Beni bir süre izledikten sonra, bende yapabilir miyim? diye sordu. Turistlerin bu tür işgüzarlıklarına alışığım aslında. Pansiyona da renk veriyor. Onları eğlendiriyor. Hevesini alsın diye tamam dedim. İki nefis tabak yaptı, bir tane de vazoyu boyadı. Az konuşuyordu. Çamurla öyle bir haşır neşir oluşu vardı ki daha önce sen bu işi yaptın mı yahu? diye sordum. Yo, dedi kısaca. Şimdi size bakınca özendim, bir deneyeyim dedim. Ohhoo, dedim keyifle, bir bakmakla bunu yapıyorsun, delikanlı, sen benim işimi elimden alırsın alimallah! Yok canım, dedi. Ne münasebet usta, benimkisi biraz oyalanmak, biraz yardım işte… Herkesin içip eğlendiği geceler pansiyonda garsonluk yapan Ali’nin dalgalanarak zennelik yaptığı ortamdan sıkılan bu genç adamı yadırgamıştım. Herkes çok eğleniyordu oysa. Belki yeni geldi, yol yorgunudur dedim ama, sonradan da insanların arasına pek karıştığını hatırlamıyorum. Bir kızla kırıştırmış kızı kaçırmış falan dediler ama garip hiç fark etmemişim.

Rıfat bey avludan gelen tiz bir sesle yerinden sıçradı. Yeni biçilmiş çim saha gibi saçlarını sıvazlayıp kulak kabarttı. Dayanamayıp kalktı ve dışarı baktı. Sadece karanlık görünüyordu. Alt kata inip kapının üstündeki ışığı yaktı, koridordaki pencereden tekrar baktı. Dinledi, çıt çıkmıyordu. Rüzgar da birden durmuş gibiydi. Kendi kendine, bana öyle geldi galiba, yatıp uyumalı, kuruntulara başlayacağım yoksa, diye düşündü. Işığı kapattı. Pencereleri tekrar kontrol edip yatağa girdi. Bakışlarını  fosforlu saate dikti. Saatin gözleriyse yarı kapalı, uyuşuk ve bıkkın zamanı örmeyi sürdürüyor. Rıfat bey’in tüm ısrarlı ve telaşlı bakışlarını umursamaksızın bir çift yün şişinin sesini çıkarıyor; çıt-çıt, çıt-çıt…Rüzgar gene başladı ve “doğruuuu” diye ulumasını sürdürdü. Rıfat Bey “Doğru duymuşum,” dedi sakince ve elleriyle kulaklarını örterek, onları yatıştırmaya çalıştı.

Rıfat Bey’in kulaklarının yine yatıştırılmaya ihtiyacı var. Şimdi  ve hemen. Arkasındaki kadının bonbon şekeri yemesine tahammül etmesi olanaksız. O yüzden kulaklarını yatıştırmak zorunda. Eski minibüsün uğultusu her zaman içerideki sesleri örtebiliyor olmasına karşın bu kere öyle değil. Kadın jelatin şeker kağıdının bükümlerini  gürültüyle açıyor; “çakırtı…” diye düşünüyor Rıfat Bey. Çakırtı çıkarıyor. Kadın kağıdı parmakları arasında büküp katlıyor ve çakırtı sesi uzadıkça uzuyor. Sonra harfleri içine çeke çeke fftü, fftü diye şekeri dili ve damağı arasında emmeye koyuluyor. Rıfat Bey dışarı gökyüzüne  bakıp dikkatini başka şeye vermeye çalışıyor. Elektrik tellerinin arasından bir uçak geçiyor. Tek bir nota gibi yüzüyor uçak, re oluyor, mi oluyor, fa oluyor, re, mi, fa, sol, sol la… Porte çizgisi eksik. Melodinin devamı okunmuyor.

Şeker belli bir miktar inceldikten sonra kadın onu azı dişlerinin arasına yerleştirip ezmeye başlıyor. Dişlerle şeker arasındaki takırtı Rıfat Bey’e arabayı dolduruyor, gibi geliyor. Elleriyle kulaklarını örtmemek için çaba harcıyor.

Minibüsün ön camından akmakta olan yol çizgisi duruyor. Kapı açıldığında önce iki kadının telaşlı sesleri giriyor içeri.

“Cezaevi bak. Sen gene de sor” diyor, birinci kadın.

Kapıdan başını uzatan diğeri , “Cezaevine gidiyor bu araba değil mi?”

“Gider.” diyor şoför. “Adalet sarayından iki durak sonra.” Kadın şeker yiyen kadının yanına atıyor kendini. Kapı tıslayarak kapanıyor, çizgi hareket ediyor.

“Ceza evine mi gidiyorsun?” diyor şeker yiyen kadın. Rıfat Bey dikiz aynasından kadına bakıyor. Göz göze gelmelerini ve onu tehdit edici bir bakışla süzmeyi istiyor.

“Cezaevine” diyor kadın. Rıfat Bey’in omuzunu dürtüp “Parasını uzatıverir mi?” diye soruyor. Rıfat Bey paranın üstünü iade ederken şeker yiyen kadına; “Bitmedi mi şu şeker?” diye azarlayıcı bir sesle sormaya karar veriyor.

“Kimin var?” diye soruyor şeker yiyen kadın.

“Oğlum” diyor parayı veren.

“Benim de kocam” Birinci şeker biter bitmez başka şeker kağıdının sesi duyuluyor, yanındakine de ikram ediyor. Kağıt sesleri, sonra ağıza atılan bonbon şekerinin dişlere çarptığında çıkardığı sesi…

Sert bir fren. Çarpışmak üzereyken son anda duruyorlar. Herkes homurdanıyor. Dolmuşun içindekiler birden bire şoförlerinden yanalar. Ne olduğunu anlamamış olanlar bile öteki şoföre kızıyor. Karşıdaki şoförün yaptığı bu edepsizliği hepsi birden yanlarından geçerlerken onu izleyen ve dönen başlarıyla tehdit ediyorlar. Rıfat Bey para üstünü uzatıyor.

“Oğlun kaç zamandır orada?”

Rıfat Bey kadını azarlayamıyor. Çünkü ona öyle geliyor ki azarlasa haksız duruma düşecek. Üstelik az önceki bir çarpışma tehlikesinin yanında bundan söz etmek…

“Hava da ne sıcak bu gün Bir buçuk yıl oldu.” Bir şey arar  gibi çantasını karıştırıyor. Rıfat Bey’den aldığı paraları önce bir göze sonra vazgeçip başka göze…

“Benim kocam beş yıldır. Bir yıldır da burada. Sen neredensin?”

“Bur’da oturuyorum.”

“Her görüşe gidiyor musun?”

“(Cık) Daha önce kızım gitmişti. Ben ilk. Çok uzak iki vesait”

“Bana da pahalı.”

Duran ve yeni yolculara açılan kapıdan avucundaki şeker kağıtlarını dışarı atıyor kadın. Dikiz aynasından gözünü ayırmayan Rıfat bey sonunda “Tövbe estağfurullah” diye homurdanıyor. Şoförle gözleri karşılaşıyor.

Şoför ne olduğunu anlamağa çalışıyor. Rıfat Bey’in dikiz aynasından gözünü ayırmadığının farkında. “Ücretini vermeyenler lütfen,” diye sesleniyor.

“Olsun” diyor şeker yiyen kadın, hızla hareket eden araba yüzünden hafifçe geri kaykılarak. “Bize de gezmek oluyor.” İki  kadın gülüşüyorlar. Sonra güldükleri şeyin garipliği gülüşlerini aniden yüzlerinde donduruyor.

“Adalet sarayında inecek var,” diyor Rıfat Bey.

“Niçin yatıyor senin oğlan?”

“Bir buçuk yıl oldu. Nüfusunu çalmışlar, saklamışlar, sonra oraya bırakmışlar. Ben yapmadım, diyor. Bir buçuk yıl oldu.” Kıvrandığı sesinden belli. Süre ve olayın gelişimi üzerinde durarak neden yattığını örtmeye çabalıyor.

“Adalet sarayında inecekler!” diye bağırıyor şoför.

Rıfat Bey kendini dışarı atıyor. Geceki uykusuzluk üzerine dolmuştaki sıkıntı yüzünden çıldıracak . Bu mahkemeye ne maksatla  çağrıldı, ne işi var burada? Homurdanarak merdivenleri tırmanmaya başlıyor. Muhtarla kapıda karşılaşıp sessizce selamlaşıyorlar.

-0-

ÇEKİRGE YALÇIN

Kendilerini dükkândan içeri attılar. Sarışın, güler yüzlü, yakışıklı genç adamla, altı yaşındaki sarışın oğlan çocuğu. Genç adam başıyla zarif bir işaret yaparak çocuğa koltuğu işaret etti.

“İnanılmaz sıcak var,” dedi satıcıya gönül alıcı bir sesle, klimaya, dükkâna geniş geniş baktı. Satıcı da gülümseyerek soğuk bir şeyler içerler mi, diye bu sevimli davranışı yanıtlamak istedi.

Müşteri, çocuk ve kendisi için birer küçük boy su istedi.  Çocuk, genç adamın kulağına eğilip;

“Artık çikolatamı yiyebilir miyim?” diye terbiyelice sordu.

Genç adam büyük bir sevecenlikle; “elbette yiyebileceğini” fısıldadı. Okul çantasını birlikte açtılar. Büyük çikolata paketini ise çocuk kendi açmak istedi. Satıcı onların bu kibarlık ve görgülülük tablosunu sabır ve gıptayla izledi. Genç adam hayli pahalı kameraları işaret ederek, istediği teknik özellikleri saydı. Sözün arasında adının Yalçın olduğunu söyledi, hararetle satıcının yumuşak mı yumuşak elini silkeleyerek.  Tanımına uyanların pırıl pırıl cam tezgâhın üzerine dizilmesini izleyerek konuşmaya başladı.  Az sonra kahveci çırağı siparişleri getirdi. Genç adam üç şişe su aldı. Birini çikolata yiyen çocuğun yanındaki sehpaya bıraktı, iki tanesini kendi yanına koydu. Yüzü yine o kibar gülümsemeyle aydınlanarak ikinci su şişesini karısı için aldığını, karısının hamile olduğunu, otoparkta arabada beklemeyi tercih ettiğini…

“Keşke hanımefendi de gelseydi de burada serinde otursaydı” dedi Satıcı.

“Bugün gereğinden fazla ayakta kaldı zaten. Son alışverişler. Kamerayı da bu yüzden alıyoruz.”

Cümlesinin sonunda sesini alçaltmış, gözünün kuyruğuyla, kendinden geçmiş çikolatasını yiyen oğlana bakmıştı. Satıcı bunu kıskanıyor, duymasın, bakışı olarak yorumlayıp anlayışla gülümsedi.

“Başta biraz zorluk oluyor ama zamanla alışıyorlar, kaygılanmayın, bizim de iki tane,” diye teselli etti.

“Sağ olun,” dedi adam yüreğine su serpilmişti, kaşlarını kaldırdı; “Kaç taksit yapabiliyoruz?”

“Altı veya yedi.”

Bu çok iyiydi. Müşteri tezgâhın üzerindeki hesap makinesini alıp birtakım hesaplar yaptı. Sonra bir de cep telefonu gösterip ikisi olması halinde fiyatların nasıl olacağını sordu. Tekrar çekişerek pazarlık yapıldı. Ne şekilde ödenebileceği tartışıldı. “Tamam” dedi genç adam. “Karıma doğum hediyesi takı alacağıma cep telefonu alayım daha iyi. Sizce de öyle değil mi?”

Valla satıcı ısrarlı olmak istemiyordu ama böyle bir hediye çok çok daha iyi olmalıydı elbette. “Tamam” dedi genç adam. “Ama oğlanla beş dakika ilgilenirseniz, bir koşu gösterip geleyim, bunlardan istiyordu ama emin olmak istiyorum.”

“Ne demek?” dedi satıcı. “Zaten bir ziyanı yok, yerinden bile kıpırdamadı baktım da…”

Genç adam kamerayı, cep telefonunu ve bir şişe suyu alıp çıktı. Satıcı yayılmış malzemeleri dikkatle yerlerine yerleştirdi, tezgâha cam silici fıslatıp güzelce sildi. Yaptığı hesabı tekrar gözden geçirirken küçük çocuk çikolatasını bitirdi. Yapışmasın diye tüm parmaklarını yelpaze yapıp açarak;

“Ellerim battı,” dedi.

Satıcı, onu dikkatle bileğinden kavrayarak arka taraftaki tuvalete götürdü.  Çocuk kendini kuyruğundan tutulup taşınan bir fare gibi hissetti. Adam fareye ellerini burada yıkayabileceğini söyledi.

“Bak bu da sabun makinesi” dedi.

“Biliyorum” diye yüzüne ters ters baktı oğlan.

Satıcı tezgâhın başına döndü. Babası henüz gelmemişti. Toz bezini alıp gözüne takılan yerleri silerek oyalandı.  On dakika da bu işle ilgilendi ve sonra saatine bakıp çocuğun elini yıkamış olması gerektiğini düşündü. Hayır, çocuk on beş dakikadır tuvaletteydi. Babası gideli ise yarım saat olmuştu. Tuvalet kapısını tıklattı.

“Efendim?” dedi çocuk.

“Ellerimizi yıkadık mı?”

“Eveeeet!” dedi çocuk neşeyle.

“E, daha çıkmıyor muyuz?”

“Hayııır!” dedi aynı neşeyle.

“Hayır mı? Niye?”

Kapıyı açtı. Çocuk bir meşrubat kasasını lavabonun önüne çekip üstüne çıkmış, lavaboyu tıkamış, içine su doldurmuştu. Başını lavaboya sokup çıkararak havuzculuk oynuyordu. Yerler ıslanmış, sabun kabı yerinden kopup düşmüş, içindeki sıvı sabunlardan altın rengi bir derecik lacivert karoların üzerine yayılmıştı. Adam çocuğun halini görünce şaşkınlıktan ne yapacağını bilemezken kaygan sıvıya bastı. Ayakları yerden kesildi. Düştüğü yerdeki kalorifer peteğine başını fena halde vurdu. Çocuk bunları meşrubat sandığının üstünden, saçlarından, okul önlüğünün eteklerinden sular akarken şaşkınlıkla izliyordu. Islak saçlarını avucunun içiyle bastırıp aynaya bir kere daha baktı ve “geçmiş olsun” dedi küçük bir sesle. Adamı çelmeleyip düşürmüşçesine sorumluluk hissediyor ve utanıyordu.  Satıcı dikkatle kalktı, sabunlu yerlere basmamaya özen göstererek onu koltuk altlarından tutup tuvaletten çıkardı. İkisi de perişan görünüyordu. Çocuğu sertçe koltuğa oturttu.

“Beğendin mi yaptığını köftehor! Şimdi babana ne cevap vereceğiz bakalım?”

“Ne oldu Yaşar Ağabey?”

Kahveci çırağı boşları almaya gelmişti.  Satıcı dertlenecek biri bulduğuna sevinip,

“Bu velet ellerini yıkamak için tuvalete girdi, ama orada ne işler becermiş gör! Ben de sabuna basıp kaydım.” Ağrısını anımsadı. “Bak bakayım kafamda bir şey var mı?”

Kahveci çırağı askılı tepsisini bir kenara bıraktı, dikkatlice inceledi. Neyse ki geçmiş olsundu. Bir süre kendi aralarında konuşurlarken çocuk bağırdı.

“Üf ya! Hani babam gelecekti?!”

“Gelecek oğlum, Şimdi Avni Ağabeyin otoparka gidip bakıverir. Hangi otoparkta arabanız, çakıllı da mı, yoksa yerleri beton olanda mı?”

Çocuk küsmüştü, omuzlarını silkip kaşlarını çattı.

“Bilmiyorum,” dedi.

“Avni koş, ikisine de bak gel.”

Avni’nin gitmesiyle gelmesi bir oldu.

“Nasıl yani?!” diye bağırdı Yaşar Ağbisi onun yüzüne yüzüne, üstelik işini bırakmış ona yardım etmişken.

“İçinde hamile bir bayanın oturduğu bir araba… Hani az önce su getirdin ya Avni! Şu çocuğun babasını diyorum yaaa! Gördün ya!”

Küçük çocuk hâlâ küskün ama ilgi çekmeyi de isteyerek,

“Bizim arabamız yok bi kere” dedi.

“Yok mu?”

 Çocuk bu bakış yüzünden satıcının yuvalarından fırlayan gözlerinin gelip omzunun üstüne konduğunu düşündü.

“Neyle geldiniz buraya peki?”

İntikamcı bir sesle, “Yürüyerek.”

“Annen de mi yürüdü?”

“Yoo, annem yürüyemez ki!”

“Karnında bebekle tabi ki yürü…”

“Annemin karnında bebek yok!”

Yaşar Bey, soğukkanlılıkla konuyu baştan alması gerektiğini düşündü.

“Adın neydi senin Amcam?”

“Atakan.”

“Atakan, siz babanla yürüyüp nereden geldiniz amcacım?”

Atakan gülmeye başladı;

“O benim babam değil ki, akıllım”

“Neyin oluyor peki?”

Çocuk büyük bir sabır gösteriyormuşçasına iç geçirdi. Yetişkin olduğunu hissediyordu şimdi. Öteki yetişkinlere lâf anlatmak çok zor oluyordu bazen. Kendini onayladı; kesinlikle zor oluyor. Avucunu açıp işaret parmağını tuttu;

“Ben okuldaydım.” dedi.  “Bu abi geldi, babamın beni çağırdığını, ben kendisiyle gidersem babama götüreceğini söyledi.” İkinci parmağını tuttu, “Çikolatayı çantama koydu, usulca babamı beklerken yiyebileceğimi söyledi.” Üçüncü parmağını tuttu, “Ama bu dükkânda küçük bir işi olduğunu, sakın lâfâ karışmadan uslu oturursam babamın geleceğini söyledi.” Serçe parmağını tuttu, “Babam ne zaman gelecek?”

Yaşar Bey’in başı-vurduğu yer-birden ağrımaya başladı.

Avni, “Senin  baban kim ağ’bicim?” dedi kaşlarını çatıp ona ahbapça yaklaşarak.

Çocuk, “Uğur Bey.”

Avni, “Seni buraya getiren kim ağ’bicim?”

Çocuk, “Bilmiyorum ki.”

Avni, “Babanın arkadaşı mı?”

Çocuk, “Evet.”

Avni, “Kim olduğunu bilmiyorum dedin.”

Çocuk, “Tabi ki de bilmiyorum. Ben babanın arkadaşıyım, dedi yalnızca.”

Avni, ellerini beline koydu, “Ağbi bu iş kötü mü, bana mı öyle geliyor?”

-o-

Havva’nın Çürük Elma Hikâyesi

İnsanın aklını başından alan sıcak hava, beyinleri salamurada unutmuş peynire çevirmişti. Dayanılır gibi değil… Üstüne üstlük Zeynel Çorbacı’nın zayıflama girişimlerinden birinin daha şekerci dükkanını kasıp kavurduğu günlerden biri. Yüz yirmi sekiz kiloyu eritmek için çok çaba gösterir, hakkını yememeli. Gösterir göstermesine de ortaya çıkan, eziyet ettiği insanların zayıflaması, onunsa öfke bahanesiyle diyeti bırakıp şiştikçe şişmesidir.

Dükkânın girişindeki yazıhanesinde elinin ulaştığı yerdeki çerez ve çikolataları gün boyu atıştırırken, içim ezildi, deyip günde beş kez yemek söylerken, “Stresten abicim, bu iş beni mahvediyor,” diye anlatmaya başlar.

Nikah salonunun alt katındaki bir uçtan bir uca bu imalathanede-kendisi dükkan denmesini ister- dokuz kişilik personeliyle, gece demeden, gündüz demeden, tatil demeden hastalık demeden- bu da onun lafıdır-ha babam çalışmaktadırlar.
“Amaç? Müşteri memnuniyeti. Peki memnun olur mu müşteri? Asla ve kat’a! Bu düğün işlerinde parayı saçıp savururlar da sıra nikah şekerine geldi mi iş Çingene pazarlığına döner. Son dakikaya bırakanları mı ararsın, ikide bir fikir değiştireni mi, karar veremeyeni mi? Bir de siparişi verip sonradan beşer onar durmadan ilave yapıp aynı paraya dahil etmek isteyen uyanıklar vardır. Yetişti, yetişmedi ayrı dert. Bak mesela şu deniz kabukları asla zamanında teslim edilmez. Tülü var, kurdelesi var, şekeri var, e bunlar hep stres… Gel de yeme, oğlum bana oradan pide söyle, her zamankinden, içim ezildi. Sen ne yersin abicim?”
“Sağol, bu sıcakta bir şey canım istemiyor benim,” diye elini göğsüne koydu müşteri.
Aylardan Temmuz ve termometre bile terlemişken Zeynel Çorbacı’nın tasarruf tedbirleri nedeniyle soğutucu kapatılmışken… “Açın camları, karşılıklı essin püfür püfür…” Çalışanların vücudundan ter fışkırıyor, en küçük ses çatlaması kavgaya dönüşüyordu. Şimdi saat üç buçuk olmak üzere. Dükkânın üst katındaki nikah salonu, kapının önü hıncahınç dolu. Saat dörtte yetişmesi gereken nikah şekerleri yüzünden tüm elemanlar dişini tırnağına takmış çalışıyor. Aksi gibi oyuncaklı bir sipariş. Ceviz kabuğu büyüklüğünde, kırmızı elma şeklindeki şeker, gümüş rengi minik bir kutuya konuyor, gümüş rengi tüle sarılıyor, gümüş rengi kurdeleyle bağlanıyor. Bir de etiket; gelinle damadın adı ve nikah tarihi… Üç yüz kırk ikinci nikah şekeri bitmişti ki sıcaktan ve yaklaşan teslim saatinden daralmış dükkânı Zeynel Çorbacı’nın bağırtısı kapladı. Yazıhanedeki müşteriyi bırakmış nedense çay ocağına gitmişti. Oradan saçılan bağırtı, bin bir çeşit boncuk, kurdele, şeker, biblo, tül, ıvır zıvırın üstüne salya gibi yapıştı. Böyle durumlarda çalışanlar, masa altı mı, malzeme dolabı mı, koli içi mi sığınıp sağırlaşmayı dilerler ya, imkânsız bir dilek!

Sesin kaynağı, penceresiz çay ocağı, ne olacağına karar verilemediğinden boş bırakılmış ölü alanlardan biri. Çaycı kadın, iki metrekarelik bu yercikte duvarlara çarpıp sıçrayan bağırtı altında, ocağın buharı içinde, iş elbisesi, sımsıkı başörtüsü ile buram buram terlemekte ve egzamadan yarılmış elleriyle gözlerini baktırmaktaydı. Ama gözyaşlarını geri itemezsiniz, hele omuzlarınız var gücüyle sarsılarak onları fışkırtıyorsa… “Ama,” diye hıçkırdı. “Geçen hafta kimse ellemesin diye dolapta bıraktığınız hıyar- şey salatalık- çürüdü, size kaç kere hatırlattım. Dursun alacağım, dediniz, almadınız. Sonra onu Melih Bey gördü. Bana bu dolap buzdolabı mı çöp dolabı mı, sen ne pis bir kadınsın, eğer bir daha görürsem seni kovdururum, bilmiş ol, diye bağırdı. Ona hıyarın-salatalık yani- orada niçin durduğunu anlatmaya uğraştım, yalan söylüyorsun, dedi. Hep eğer, eğer, diye bağırdı. Bu hafta da elma getirdiniz, onu da çürüttünüz, ben derdimi kime anlatayım?”
Zeynel Çorbacı, uyanık bir idareci, kül yutmaz patronun tekiydi. “Sen baksana benim gözüme! Patronun pişmiş tavuk butlarını cebine koyup evine götürmeye çalışan şoförü unuttum mu sanıyorsun? Kime kül yutturuyorsun sen? Bu hizmetçi, temizlikçi takımının ne yalancı ne iki yüzlü olduğunu bilmez miyim ben?” O but hırsızı, ne yapayım Zeynel Bey, yenmemişti, çöpe gidecekti, demez mi? Sersem, parası yokmuş da çocuklara diye almış da… İki aydır aylıklarını alamamışlarmış. Tamam, biliyoruz aylıkları. Biz alacaklarımızı alıyor muyuz? Borç al Allah’ın kulu! Borç isteyecek kimse kalmamışmış. E, sen kenara kara gün parası ayırmazsan… Hangi parayı kenara koysunmuş? Avans çekmekten geriye kalanla, bir açık kapatmaktan kenara ayıramıyormuş. Hangi kara gün içinmiş? Günler hep karaymış… Bak, bak şerefsize! Baştan ayıracaksın. Sondan but çalmakla olmaz ki! Sondan adamı böyle….Tövbe, tövbe… Yine aynı riyakarlık, aynı yalandan bükük boyun! Elma yenmiş bal gibi! Çürümüş de çöpe atmış da… Külahıma anlat! Sensin çürük! Hepiniz çürümüşsünüz!”

Kadın, kanıt bulma çaresizliğiyle çöp bidonunu karıştırmaya koyuldu. Gözlerinden ip gibi yaşlar, göğsüne, çöpe, yere aktı durdu. Üzüntü ve gözyaşından körleşmiş olduğundan çürük elmayı bulamadı. Zeynel Çorbacı’nın hakir gören bakışları altında, çöpün korkunç kokusuna bulanmış, uğraştı didindi durdu. Bulamadı ve yine şu elma; Havva’nın cennetten kovulmasına neden olan elma, Havva Çakmak adlı bir temizlikçinin işinden kovulmasına neden oldu.

Tanrı odasına dönüp ağzına birkaç çikolata attı, klimayı açtı, tepsi içinde gelmiş iki porsiyon karışık pidesini yemeye koyuldu. Ağzını tam doldurmuştu ki misafir aklına geldi,
“Müşteri nereye gitti?” dedi ortaya. Muhasebeci kapıdan başını uzattı,
“Bir işi varmış, halledip gelecekmiş abi.”
“İyi. Gönder şu kadını gözüm görmesin.”
“Peki abi.”

Havva, elleri titreyerek katladığı son haftalığını cüzdanına yerleştirdi. Hâlâ iki gözü iki çeşme dükkândan çıkarken nikah salonuna girmeyi bekleyen kalabalığın içinde kaldı. Ağlamasını, nikah törenine katılan kadın duygusallığına yoranlar, ilkin ona aldırmadılar. Ama sonra kadının rahatsız edici, itici ve zavallı bedenini tam da gelinle damadın yoluna çıktı diye dirsekleyiverdiler. Az önce yaşadığı üzüntü bu itişmeyle birleşince içinde bir sıkıntı, başında bir ağırlık oldu, dengesini yitiren Havva kendisini yerde buldu. Durumu kavramaya çalıştığı sırada, süslü arabadan henüz inen damadın dikkatini çekti. Koşarak yanına gelen damat, Havva’yı kaldırmaya çalıştı. Havva ise hortlak görmüş gibi bembeyaz, vücudu kaskatıydı. Fark ettiği her neyse onu hem sevindirmiş hem ürkütmüş olmalıydı. İçinin derinliklerinde bir diken batması hissetti. Kalbinin olduğu yerde. Herhalde. Çünkü şimdi bununla uğraşamazdı, oğluna bakıyordu.
“Sağ ol çocuğum, sağ ol Memedim. Damat tıraşını elma ağacının altında olaydın, bereket getirir, mutluluk getirir,” diye mırıldandı. Söylenebilecek en olağan sesle ama titreyerek söylenmişti. Sesi hoş bir şekilde yayılıp kalabalıkta eriyiverdi. Daha fazla konuşmalarına fırsat vermeden damadı gelinin yanına gönderdiler. Misafirlerden ikisi Havva’nın kollarına girip, doğrulmasına yardım ettiler. Kadın titriyordu ve ince bir çift kâğıt gibi salonun kapısından içeri süzülen müstakbel karı kocanın arkasından baka kalmıştı.

Kalbine dokundu. Demek Tanrı dualarını kabul etmişti. Bu dualardan, adaklardan kimseciklere söz etmiyor Havva. Onun aklını yitirmesini bekliyorlar zaten. Oğlu şehit olduğundan beri, iyi saatte olsunlara karıştı, dediklerini kulaklarıyla duymadı mı? Mehmet’in asla teskere alamayacağını bilmek yüreğinde ağır mı ağır bir taş, kim anlar? Eşikte durup bembeyaz gülmesi uzun mu uzun bir bekleyiş, kim dayanır? Bir kerecik dünya gözüyle görsem diye az mı yakardı, az mı adak adadı… Oldu işte! Hem de damatlığını gösterdi Yüce Rabbim!
“Ne oldu Havva abla?”
İrkildi.
Nikah salonu önünde kartpostal satan Ali. “Çorbacı’nın bağırtısını duydum da…” dedi.
Bir insanın dörtte biri bedene, iki misli yüreğine sahip Ali. Tekerlekli iskemlenin içinde, kendini bağlayarak ancak dik durabilen, iki ayağı olmayan, yaşı olmayan Ali… Çoğu gün kartpostal satışından simit parasını zor denkleştiren Ali…
“Üzdü mü seni Havva Abla?” dedi.
Havva’nın gözü, gelinle damadın girdiği kapıda ve kapının ötesindeki sesler giderek yavaşlayan nabzına eşlik ederken, “Tanrıya inanır mısın Ali?” dedi yavaşça.
Ali köz tutmuşçasına avucunu açtı. “Onun bana inancını daha çok önemsiyorum, Havva Abla,” dedi. “Çünkü yaşamayı başaracağıma inanmış olmalı ki beni böyle gönderdi yeryüzüne.” Altı parmaklı elinin tersiyle terini sildi. “Sen nereye böyle, bu saatte?”
“Beni işten attı,” dedi Havva, Tanrıya inanır mısın Ali, dediği sesle. Çenesiyle şekerci dükkanını gösterdi. Garip hiç üzülmemiş gibiydi. Yürüyüp gitti.


ZEHİRLİ TERZİLER ARASINDA DURMAZ BAKKAL

Mahalleye yeni bir terzi geldi.

Yıllardır kimsenin tutmak istemediği şu benim köhne dükkâna girdi, elleri belinde şöyle bir etrafına bakındı. “Tamam,” dedi, “burayı tutuyorum.” Sonunda bir kiracı bulmaktan mutlu ben, hemen kafamdan yıllık geliri hesapladım. Terzilik yapacakmış. Bakarsın terziye gelen giden olunca benim bitişikteki “Durmaz Bakkal”  da biraz hareketlenir. Malum kadın milleti bir yere dadandı mı ihya eder. “Kadın terzisi misiniz erkek mi?”“Kadın terzisi,” dedi. Oh, oh, derken işin bu noktasında, mahallenin iki kuşaktır terziliğini yapan Firüş’u düşünmedim değil. Hani hovardalıktan eve dönerken karıma ne söylesem diye kurarsın ya, öyle bir duygu esti geçti içimde. Aman canım ! Firüş zaten yaşlılara göre kılık dikiyor. Bu yeni gelen de bayağı acar, cabbar, atagan birisine benziyor. Badanacı getirdi, vitrinci getirdi, elektrikçi getirdi, silip süpürdü… Derken çarpık bacaklı bir skodayla eşyasını taşıdığı gün Firüş Hanım benim bakkala damladı.  Bir şeyler almaya başladı. Şöyle yaptı; aldıklarını poşete koydu, poşetten çıkardı tek tek tezgâha dizdi, işaret parmağını dudağına koydu, yine hepsini poşete doldurdu.

“E hesaplasaydım da…” dedim.

Elinde meyve suyu kutusu, rafların arasından boynunu uzattı yan dükkânı gözetledi: “Eee?” dedi.

“Yeni geldi bunlar, vişnelisi çok güzel” dedim, poşetin içindekileri kaşla göz arasında hesapladım.

“Aman, anlamazlıktan gelmesene neyin nesi kimin fesiymiş bu?”

“Ha yeni terzi mi?”

“Demek doğruymuş. Mahalle çalkalanıyor Firüş Hanım sana rakip geldi diye ne zamandır beni kızdırmaya çalışıyorlar ya kimin umurunda? Pek çelimsiz, ufak tefek birine benziyor, diktiği dikişten ne olacak.”

Kalemi dudaklarımın arasına sıkıştırıp; “Hıı,” dedim.

Meyve suyu kutusunu küt diye tezgâha bırakıp tahtayı tıktıkladı:

“Niye öyle manalı manalı sesler çıkarıyorsun sen Durmaz Bakkal?”

“Yo, valla, hı dedim yalnız.”

“Manası ne? Sanki bir şey söylememek için kalem ısırmalar, tavanlara bakmalar!”

Göz kapaklarımı indirdim;

“İyi birisi, çok da konuşkan. Bakalım neler dikiyor göreceğiz.”

“Parayı saydı tabi eline, hemencecik bir şeyler diktirir artık karın. Kirayı ödeyemezse görürsün sen gününü,” deyişini büyük bir ilgiyle dinledim.  

“Ya Firüş niye yani? Koskoca mahalle. Biri olmasa biri diktirir elbet. Hem niye diktirmesin bizim hanım? Üstelik yan komşu bir de kiracımız. Ayıp olur zaten aaa.”

O sırada yeni terzi, arabadan iner inmez oyalanmadan dükkânının kapısını açmış, eşyaların yerini şoförle hamala göstermeye başlamıştı.  Gün içinde buralara nakliye arabası girmesi yasak ya. Hep şu nikah salonu yüzünden. Yeni terzi biliyor demek, bir telaş bir şıkır şıkırlık var üstünde ki Allah Allah! Şu Firüş da tam gelecek zamanı buldu. Gidip yardım etmek lazımdı kadına. Şimdi bırakıp gitsem ağzına geleni söyler, yüzüme bile bakmaz sonra…  Arabadan en son tabelayı  indirdiler.

“Şuraya bırakın,” dedi, yeni terzi hamala.

“E asılmayacak mı?”

“Ben asacağım.”

“Elinden geliyor yani.”

“Yeri hazır zaten, şarjlı tornavidayla zzzt takılacak. Elektriğe de bağlayacağım. Oldu bitti.”

“İyiymiş,” dedi hamal, yan yan baktı. “Ben de diyecektim ki elektrik işinden anlarım takıvereyim, farkını verirsen.”

“Yok yok, sağ ol. Ben hallederim.”

“İyi, madem,” dedi adam hayal kırıklığıyla. Parasını alıp gitti. Hayır, şu Firüş işini bitirmiş olsa ben de takıveririm ya oyalandıkça oyalanıyor mübarek…

“Şunu nereye koyayım?” dedi kamyonetin şoförü, elinde bir koli. Yeni terzi, cüzdanından para çıkarıp sayarken çenesiyle yer gösterdi, sonra para tomarını adama uzattı:

“Bir de siz sayın da…”

“Hayırlı olsun,” dedi şoför, kâğıt paraları saydı, sakalına sürdü, “Bereket versin.”

“Sağ ol, bereketini gör.” 

Kamyonetin kapısının kapanmasına baktık Firüş’la havada asılı kalan egzoz dumanına da… O sırada yeni terzi içeri daldı, ikimizi de yerimizden sıçrattı. Akşamın bu saati ne enerji maşallah. Genç tabi.

“Bakkal bey merhaba! Azıcık sucukla birkaç yumurta alayım akşam için, bir şişe ayran, bir de şu tahin helvasını.”

Rafların arasında karınca gidiş gelişleriyle baktım her şeyi kasanın yanına yığıvermiş. Kör olayım yüzümde kıl oynamış değil. Firüş bana öyle bir bakış baktı ki. Sonra omzundan yukarısını yüz seksen derece döndürdü:

 “Siz,” dedi “ne iş yapacaksınız burada?” Kulaklarıyla duymak istiyordu besbelli.

Yeni terzi, kümese yeni gelen, kendisine yer açmak isteyen bir tavuğun şen şakrak haliyle,

“Selam,” dedi, otuz iki dişi meydanda.  “Terziyim ben. Konfeksiyonda da çalıştım. Galata markasına yelekler dikiyorum, bu aralar. Ama daha butik işlerde hevesim var. Tekstil tasarımı okudum. Pratik günlük kadın giysileri, günün modasına uygun genç kız giysileri tasarlıyorum…”

Firüş’u taklit ederek yan gözle Firüş’a baktım, demek ki kirayı ödeyecek… Anlamazdan gelip boynunu gıcırdatarak gene genç kadına döndü, çünkü soluk almaksızın konuşuyordu.

“…Ustam Muhittin Bey artık yalnız çalışabilirsin, dedi, git dedi, kendi ekmeğini çıkar bakalım, dedi. Bu benim böyle bir yerde ilk deneyimim, kendi işim yani. Ah ne heyecanlı? Vitrin nasıl olmuş sizce?”

Firüş kalın bir sesle cevap verdi,

“Çok dikkat çekici gelmedi bana, ne bileyim. Ben vitrine genellikle gece elbiseleri koyuyorum.”

Ne kadar kocaman gözleri varmış bu yeni terzinin hiç dikkat etmemişim. Firüş Hanım’ın üst dudağının bu kadar kırışık oluşunu fark etmediğim gibi.

“A” dedi derin sessizliği hemen bozdu “ Siz de mi tersiziniz? Buralarda mı yoksa?”

Tezgahta Firüş’un tırnakları, tıkırdadı, sözcüklerin içindeki “r” harfleri yuvarlandıkça yuvarlandı.

“Ben gece elbiseleri dikiyorum, düğünler, nişanlar çok olur benim müşterilerimde. Öyle günlük elbiselerle vakit harcamak istemiyorum. Almam zati.”

Raflarda ilginç bir şey arıyor gibi çevresine bakındı, gerdanı kıpırdadı.

 “Anlıyorum,” dedi yeni terzi, selam veren bir kısrak edasıyla önüne baktı, dükkânın zeminini eşeledi, saçları yüzünü örttü. “Tabi siz usta sayılırsınız. Gece elbisesi dikmek ohooo!  Kim bilir yıllar yıllardır neee elbiseler, neee elbiseler… Muhittin Bey benim abiye tasarımlarımı da pek överdi gerçi… Siz hangi ustayla çalıştınız acaba?”

“Hacer Hanım -daha on üç yaşımdaydım yanına verdiklerinde- yetiştirdi beni.”

“Hacer Hanım mı? Yoksa şu Hilton’daki Bin bir gece masalları defilesini düzenleyen mi? A hayır o Hamiyet Hanımın defilesiydi? Hem zaten Hacer Hanım ohooo çoktan toprak olmuş olmalı.”

Ben sesinde bir ima sezmiş değilim hayır. Sonradan Firüş “bana yaşlı demek için ustama dil uzattı” falan dedi ama hayır… Zaten hemen konuyu değiştirdi, dedi ki,

“ Siz şu yeni çıkan transparan jarseleri kullandınız mı hiç?”

“Hayır,” dedi Firüş Hanım kötü bir koku almış gibi başını hafifçe geriye çekti.

“Ben denedim, nefis. Hele bu yılın çizgisi dar ve vücudu saran giysiler ya, harika oturuyor bedene.  Böylesi kumaşlar kullanınca -siz biliyorsunuz, deneyimlerinizden yani, değil mi ya? – birkaç dikiş hilesiyle kadınları zayıf göstermek de çok kolay oluyor. Gece elbisesi tasarımlarımı görmenizi çok isterim, usta olarak yani fikrinizi…”

Firüş’ün kalın gözlüklerinin içindeki göz bebeklerinin büyüdüğünü görür görmez başımı eğip kare bulmaca sayfasına baktım. Hah! Bütün gün aklıma gelmeyen o sözcük, o şey , önsezi “his-i kabl- el vuku”, ağzına kürekle vurası geliyor insanın ya bulmaca işte! Kalem nerede?

“Ben,” dedi Firüş hiddetle, “öyle ulu orta ne yapıp ettiğimi anlatmaktan hazzetmem. Kişi kendi kendini lanse etmez, (lanseyi kalın kalın söyledi) yaptığı işle gösterir. Bizim zamanımızda alçakgönüllülük vardı. Şimdilerde ne kadar bol keseden atarsan o kadar önemli oluyorsun belli ki.”

“Ah özür dilerim, bana kızdınız mı siz şimdi? Ben sizin gibi yıllarını bu işe vermiiiş, ustaaaa birine işlerimi anlatmak istemiştim. Ben sizin –nasıl denir?- yüksüğünüz bile olamam efendim. Siz hristo teğellerinizi bile elde yaparsınız eminim. Müşterileriniz sosyetedeeeen Bu mahalle mi?  Size dar gelir, dar. Duruşunuzdan konuşmanızdan yıllanmış olduğunuz anlaşılıyor zaten… Ama nasıl desem biraz bana… A, affedersiniz Bakkal Bey, sizi de oyaladık. O kadar işim var ben de burada durmuş çene çalıyorum.”

“O kadar işi var, yemeği unutmuyor,” dedi bana Firüş.

“A, kendime iyi bakmalıyım, hanfendiciğim, güçlü olmalıyım. Tehlikenin ne zaman nereden geleceği belli mi? Mikroplar öyle çok ki…”

 “Ah evet,” diye atılıp paketi uzattım, kalbim çarpmaya başladı birden. Parasını verdi, fişini verdim.

“Gidiyor musunuz?” dedi Firüş. “Ay sizi pek sevdim, pek konuşkansınız, elinize fırsat kalmıyordur.”

“Ya, öyle mi? İyi ki…”

“Anlamadım.”

“İyi ki sevdiniz demek istedim. Yoksa biz kadınlar büyüyoruz. Büyümeyi bıraktırıyorlar, büyülemeyi öğreniyoruz. Gün geliyor büyülemeyi unutunca da süpürgemizin üstünde geziyor, bu arada dişlerimizi düşürüyoruz. Bunun için de genç hemcinslerimizi sorumlu tutuyoruz. İyi akşamlar Hanımefendiciğim. Bir gün kahve içmeye gelin de dişleri pardon dikişleri konuşalım.”

Bir şey demeğe kalmadan karşıdaki nikah salonundan biri koşa koşa gelip içeri daldı.

“Şu yandaki terziyi nasıl bulurum acaba?”

“Buldunuz işte, dükkan benim.”

“Ay çok şükür. Biz nikah salonunda çekim yapıyoruz. Gözleri Aşka Gülen dizisini bilirsiniz.”

“Aaaa,” diye üçümüzün de gözleri parladı.

“Başrol oyuncumuzun gelinliği söküldü. Ne yaptıksa olmadı… Bize yardım etseniz…”

Yeni terzi geniş geniş gülümsedi, gülümseyişi bir itfaiye ışıldağı gibi dükkanın içini kapladı,

“Ay ne demek, hemen,” dedi, parasını ödeyip çıktı.  Onun dükkânına girdiğini ledli tabelasını abartılı bir hareketle yaktığını gördük. Bütün sokak “Dilara Style,” diye yanmaya, gözlük camlarımızda oynaşmaya başladı. Hiç oyalanmadan bir çantayla az önce gelen genç kadının peşinden nikah salonundan içeri daldı. Firüş benim bakkalın kapısına seğirtti.

“E paket?” dedim.

“Ne paketi!”

Çıkıp gitti.

Hava iyice kararmıştı.

Dedektif Dergi 54. Sayısı çıktı

Yeni yılda yeni sayısıyla okurlarının karşısına yine dopdolu çıkan Dedektif Dergi https://dedektifdergi.com/ adresinde yayınına devam ediyor.

Ada Sahillerinde Bekliyorum öykümle oradayım. Buluşmak dileğiyle.

DEDEKTİF DERGİ 53. SAYI

Sevgili Dostlar,

Bir süredir blog teknik sorunlarıyla uğraşmaktayım. Bugün itibariyle bu sorunları aşmış olduğumu düşünüyorum. Umarım ve dilerim tekrar yaşamam. Çok önce istediğim ama bu teknik sorun nedeniyle gerçekleştiremediğim Dedektif Dergi ile ilgili paylaşımımı sonunda yapabiliyorum.

Yeni tanıştığım Dedektif Dergiyi buradan da selamlamak istiyorum. https://dedektifdergi.com/ adresinden dijital yayın yapan derginin polisiye meraklıları için bulunmaz bir bağlantı olduğunu bilmelisiniz. Gamze Yayık’ın Editörlüğünü yaptığı Dedektif Dergi gerek içeriği gerek tasarımıyla çok başarılı. Okuru olmaktan son derece keyif aldığım dergiye 53. sayısında Kırmızı Mikser adlı öykümle katılmaktan mutluyum. Suç öyküleri, cinayet öyküleri, gotik öyküler, kitaplar, araştırmalar gibi çok geniş bir yelpazede yayın yapan Dedektif Dergi’nin yeni sayılarında yeniden buluşmak dileğiyle.

Dostlukla ve sanatla yeni bir yılda yeni umutlarımız yeni başarılarımız olması dileğiyle.

Saygılarımla,

Serap Gökalp

KARA MAŞA

Sevgili Arzu’ya sonsuz dostlukla.

“Külkedisi de prensle birlikte saraya gitmiş.”  Son “i” harfinin uzaması masalın bittiğini gösteriyordu. Sonra  “Sobanın ateşini sakın söndürmeyelim, gece soğuk oluyor,” dedi Babaannem, dizine yaslanıp kalktı. Üzüldüm. Düşler arasında rüzgâr olmak hep böyle kısa sürer nedense. Şimdi herkes yataklarına mı gidecek?  

“Mutlu mu yaşamışlar?” dedim oyalanmak için. 

Maşayı takırdatarak korları karıştırdı, yüzüne harlayan ateşten sakınarak bir odun, birkaç çam kozalağı daha atınca sobaya, çıtırtılar doldurdu odayı ve meşe odunu kokusu… Saate baktı, kestaneleri sobanın üzerine dizdi; bana beş, kendisine iki tane. Demek yatma zamanı değil henüz.

“Mutlu yaşamışlar, ” dedi.

“Babaanne, ben de külkedisi olmak isterdim.”

Kapanan soba kapağı; “İsteme güzel kızım.”

“Niye?”

“Çünkü her Külkedisi saraya gelin gitmez.”

“Aaa? Nereden biliyorsun?”

“Ben de bir Külkedisiyim de ondan.”

Yine kıvılcım sesiyle dolu bir an…

“Gözüne duman mı kaçtı Babaanne?”

Maşaya garip garip baktı: “Keşke şu kara maşayı kullanmasak. Ama korları karıştırmak için kepçe kullanamayız ya… Ateşi uyandırmak isterdim, küller rahatsız olurdu. Onları yatıştırmak için süpürgeyi alıp gelene kadar da Nevcivan rahatsız olurdu. Onu yatıştırmanın yolu yoktu. Fırlatırdı maşayı kafama!”

Sözünün burasında ilk kestane patladı. Korktum.

“Hiii! Ama insanın kafası yarılır Babaanne!”

“Yarılır elbet. Tavandaki kancaya astığı ekmekten almak istediğimde alnım yarıldı zaten. Bak bu iz o iz işte. Tütün basarlardı… Komşular mı gelmişti ne? Çok kanamıştı. Çok açtım. Bayılmışım. Artık açlıktan mı, kan mı tuttu yoksa canıma mı yetti olanlar kim bilir… Bana her zaman yemek vermezdi Nevcivan. Gizlice yemeyeyim diye de şu salıncak kancaları var ya onlardan birine asardı ekmek çıkınını. Boyum yetişmezdi. İskemleye çıkıp bir dilimcik alayım derken…”

“Dokunabilir miyim o yaraya? Acımaz di mi?”

“Sen dokununca acımaz; eski yaranın izi. Ama ben dokunursam her zaman acıyor.”

O sırada bozacının kalın sesi de kulağıma değdi. Onu çağıran başka bir erkek sesi sonra. Taşların üzerine bırakılan boza güğümleri, öteki sesler hazırlanan teneke litrelik, büyük teneke huni olmalıydı. Kapı açıldı, tam olarak anlaşılamayan konuşmalar, kapların birbirine karışan tıngırtısı.

“Hayrettin boza alıyor gene. Hiç boş geçirmiyor bozacıyı… Babam da çok severdi bozayı.”

İşi biten bozacının küçülen sesi.  siyahlığın içinde teneke bir huniye dönüşüp parlıyor. Giderek daraldığını hayal ediyorum. Duyulmaz oluyor bozacı.

“Babaanne…”

“Söyle güzel kızım.”

“Senin masalını da anlatsana… Hı?”

“Anlatayım kuzum. Belki ağlarım.”

“Olsun. Ben de ağlarım seninle. İkimiz ağlarız ne olacak?”

“Sakın sen ağlama. Küçük yaşta ağlayınca gözünün yaşı bitiyor insanın.”

Hala, ayakta dolanıyordu. Sanki bir sağanak geçmiş, iki koyu mavi birikinti;  gözleri… Kestaneleri maşayla çevirdi. Sobanın içinde bir kozalak patladı.

“Adı ne olsun masalın?”

“Adı Kara Maşa olsun. Çünkü bir eşya insana karabasanlarının fısıltılarını taşıyabilir. Dişlerini gösterirler, oraya buraya takılıp her şeyi kırar dökerler. Hele şu kara maşa ne ateşler taşımıştır bir bilsen…”

Çaydanlık tıkırdamaya başlamıştı. Minik bilyeler kapaktan kaçıp sobanın kızgın demirine atlıyor orada patlıyordu. Diz dize bağdaş kurduk. Ben avuçlarıma yanaklarımı yerleştirdim, Babaannem tespihini… Ve tespih sesi sözcüklerin arasından sekmeye başladı… Kestanelerin kokusu hafifçe yükselmeye.

“Bir buçuk yaşındaymışım. Annem doğum yaparken ölmüş. Bebek de. Bana teyzelerim bakmaya başlamış. Aynı avluda oturuyormuşuz. Babam Türkiye’ye gelmek istiyormuş. İyi ama teyzelerim bırakmıyormuş.  ‘Al başını git, bu öksüzü oralarda bakamazsın, üvey ana eline düşer sabi’ diyorlarmış.”

“Pamuk Prensesin üvey annesi gibi mi?”

“Herhalde öyle bir üvey anadan korkuyorlardı.”

“Çirkin, siğilli elleri, sivri tırnakları olan…”

“Onlar masallarda olur. Babam ne beni alıp gidebiliyormuş ne de bırakmaya gönlü razı oluyormuş. Kim bilir genç yüreğinde ne kurtlar uluyordu. Derken vermiş kararını, almış beni, düşmüş yollara.”

“Uzak mıymış doğduğun yer Babaanne?”

“O zamanlar çok uzakmış yavrum. Şimdi o kadar değil herhalde, Uçaklar var. Neyle geldik kim bilir? Trenle gelmiş olmalıyız Arada olanları hatırlamıyorum. Neler oldu hiç bilmiyorum. ”

Tekrar kalktı, pişen kestaneleri maşayla tek tek aldı, bakır sahanın içine doldurdu.

“Bekle de soğusun ağzını yakma emi.”

“Tamam,” dedim. “Hadi anlat sen.”

“İlkin bir anne hatırlıyorum. Hayal meyal. Adı neydi, yüzü nasıldı, bilmiyorum. Bir İstanbul sözü geçiyordu. İstanbul kimdi, bilmiyordum. Ama annenin kızlarının adları aklımda; Verda, Veda, Vuslat. Bu adların yanında benimki Habibe’ydi ve hiç yakışmadığını düşünüyordum. Çocuk aklı işte.  Ama bir yandan da ‘dört çocuk çok fazla’ diyordu yüzü olmayan anne.”

İlk kestaneyi püskülünden dişleyip kabuğunu soydum:

 “Neden? Habibe ne demek?”

 “İstersen ben soyayım.”

“Yok, kendim soyarım, kabuğunu da emeceğim. Hadi sen söyle Habibe ne demekmiş?”

“Sevgi demekmiş.”

“O kızlar karanlıktaki adı lazım değiller gibi el çırpıp cıyaklıyorlar mıydı?”

“Yüzleri nasıldı bilmiyorum. Seslerini de…”

“Seni ormana da göndermişler miydi? Keşke kuru kafa içinde ateş getirip onları yaksaydın Babaanne!”

“Olmaz öyle şey yavrum. Günah. O günlerde ‘bir tanıdık’ diyorlar, ‘çocuğu yokmuş’, diyorlar. İnsanın çocuğu nasıl olmaz anlamıyorum. Tanıdık olunca ne oluyor anlamıyorum ama Nevcivan, elbisesi sazlık hışırtısı çıkaran güzel kadın… A ma o hayatıma girdikten sonra  sevgi kabuğunu bırakıp gitti. Sürünürken bıraktığı izlerin peşinden gitmek cesaret istiyordu. Kalmak ve beklemek de bir o kadar korkutucuydu.  Sözde beni evlat edinmişti Nevcivan, hizmetçi yaptı. Böreğin yanında otururdum, işe dalarsam yanarsa diye korkumdan. Nevcivan kara maşayı fırlatırdı. ‘Kız senin işin gücün yok mu? Niye oturuyorsun ocak başında!’

Gece kötü kötü fısıldaşan gölgelerden düşlere kaçardım. Ama Nevcivan çiviye bakan çekiç duruşuyla düşlerimde de beni beklerdi. Her yerdeydi.”

Tespih sesiyle birlikte komşu evden bir bebek ağlaması duyuldu, sustu. Tespih susmadı, Oltu taşı taneler birbirlerinin üstüne şık şık düşmeyi sürdürdü.

“Babam gelirdi bazı. Bir iki kere. Bilemedin üç  mü? Beni alıp gezdirir, ne istesem alırdı. Ne bonkör adamdı bilsen. Oğlum da ona benzemiş. Çok eli açık. Sen de çok şanslısın, senin Baban da benim Babam gibi ne istesen alıyor… Siyah kayışlı bir saati vardı. İkide bir kurardı.  O kurarken ben sorardım; ‘gitmene az mı kaldı Baba?’  Etrafına bakınır; ‘Eh işte biraz,’ derdi. İlk geldiğinde dondurma almıştı. Külah içindeki terli dondurmayı nasıl çabuk çabuk yemiştim görsen. ‘Külahı da ye külahı da ye’ demişti Babam. İkinci gelişinde gazoz almıştı bana. Şişeden bardağa boşaltan eli gözümün önünde. Saati yine kolunda. Korka korka sormuştum; ‘Ne zamana kadar buradasın Baba ?’  ‘ Küçük kılçık buraya büyük kılçık buraya gelince,’ demişti. İkide bir baktım durdum kolundaki saate az mı zaman var çok mu? Bakıyordum ama anlamıyordum, o yüzden kalbim hep çırpıntılıydı. Daha önce hiç gazoz içmemiştim.  Bardaktan küçük topçuklar yüzüme zıplıyor, gıdıklanıyorum, gülüşüyoruz. Hâlâ yere düşmüş bir Uludağ Gazozu kapağını elime alıp çocukluğuma bakarım… Bir keresinde de rüzgâra sırtımı vermiştim. Babam yakalarımı kaldırmıştı, saçlarım gözüme kaçmıştı. Beni bozacıya götürdüğü gündü. Son gelişi işte. Nevcivan’a Babamı anlatınca alay ederdi; ‘İskele Babası! Öyle birkaç senede bir kere gelip de Baba olması kolay elbet!’

Hep böyle yapıyordu bu Nevcivan. Önemsediğim her şeyi tek tek çalıyordu.  Kalan duyguları gizlemeliydim… Ama nereye? ‘Ne istersin?’ diyor Babam bana. Canın ne istiyor Habibem? Sevgili kızım söyle Babana… ‘Ne istesem alıyor.’  Nevcivan başını geriye atıp; ‘Hay güleyim, ne istiyorsun ki?’diyor. Doğrusu ya ne isteyeceğimi bilemezdim. Kimseden bir şey isteyemezdim ki. Hâl isteyemem. Babamdan beni alıp götürmesini de… İsteyemedim.

En son geldiğinde çok kararlıydım, al götür beni de yanında demeye ama ayağa kalkınca ceketinin arkasının önüne göre kısa duruşunu görünce sustum. Dizlerinin kırık kibrit çöpü o duruşundan boğazımı bir yumruk tıkadı . O yüzden beni Nevcivan’ın yatalak kız kardeşine bakmam için İzmir’e göndereceklerini diyemedim. İzmir’deki o evde bekâr bir delikanlı olduğunu öğrendiğimi, o çocuğun alim Allah beni ziyan sebil edeceğini… Diyemedim ve Nevcivan’ın gözünün kuyruğundan akan bakış ‘İzmir’e gidilecek’ diyordu.”

Ağzımın içinde bir acı hissettim. Elimi yanağıma bastırdım;  “Üf!”

“Ne oldu?”

“Dilimi ısırdım Babaanne.”

“Tatlı gelmiş, tatlı gelmiş. Çok mu seviyor benim kızım kebap kestaneyi? Benim payımı da ye hadi.”

“Yok istemem. Onlar senin. Gittin mi peki İzmir’e Babaanne?”

“Gitmedim. İşte o zaman Şadıman Hanım imdadıma yetişti. Şadıman Hanımlar Nevcivanların alt kattaki kiracıları. Şadıman Hanım’la gizli gizli konuşuyoruz diyor ki; ‘İzmir’e sakın gitme, o çocuk alim Allah seni ziyan sebil eder.’  O beni oğluna alacakmış. Ama Nevcivan olmaz, diyor. Acaba kendimi assam mı? ‘Sakın!’ diyor Ayşe. Ama o da bilmiyor ne yapmalı.  Olsun olsun on dördümüzdeyiz. Şadıman Hanımın oğlunu gösteriyorum ona gizlice, ‘Nasıl?’ diye soruyorum heyecandan yanaklarım yanarken. Ayşe’nin o çocuk hakkındaki fikrini merak ediyorum. Ayşe; ‘İyi bir çatal,’ demez mi? ‘İlk fırsatta senin gibi çileklere dalmaya hazır.’

‘Bence beni seviyor!’ diye iki örgümü sırtıma savuruyorum.

‘Nerden belli?’diye gözleri kısılıyor Ayşe’nin.

‘Son zamanlarda saçlarına yağ sürüyor ve ben yakınlardaysam bağıra bağıra konuşup gürültü yapıyor.’ Böyle dedim ona. Nevcivan’ın o evden uzak bir yere taşınmamıza karar vermesi kimin umurunda? Vardım, Şadıman Hanımın oğluna. İzmir’e gidersem ziyan sebil olacaktım.”

“O çocuk Dedem mi?”

“Evet, Deden.”

“Peki Baban? Baban geldi mi gene?”

“Babam düğünüme gelmedi. Kuşağımı kendim bağladım. Kırmızı çarıklarımı da kendi kendime giydim. Al kaftanı, kırmızı fesi birileri ödünç verdi. İçimde gündelik fistanım vardı, Şadıman Hanımın evine, alt kata gelin gittim. Adettendir diyerek bir at süslediler mahalle içinde gezdirdiler.”

“Niye kuşak bağladın, niye kırmızı çarık giydin?”

“Yavrucuğum eskiden kızlar Baba evini terk ederken Babaları beline bekâret kuşağı bağlar dualar okurdu, evin duvarına yaslanmış kızına kırmızı çarıklarını Baba giydirirdi. Gelinliklerimiz de kırmızı olurdu. Ya. Sonradan çıktı bu beyaz gelinlik.”

“Baban nerdeymiş, niye gelmemiş peki?”

Tespih sustu. Babaannem iyice eğilmiş, iki büklüm olmuştu. Dışarıdaki köpek havlamalarını bekçinin düdüğü kesti. Odada hala kestane ve meşe odunu kokusu. Ben payıma düşen kestaneleri bitirmiştim, onunkilerse duruyordu.  Şöyle bir sallandı;

“Sonradan söylediler; ‘haberi geldi, Cumhuriyet Bayramında, bayram seyrederken duvar çökmüş, altında kalmış, ölmüş’ dediler. Düğünümde üzülmeyeyim diye söylememişler. Demek ki 29 Ekim’den sonra gelin olmuşum, güzdü öyle ya. Al yemeni yüzüme yapışıyordu. Dizginlerdeki ellerim kınalıydı. Atın üstünde kayıkta sallanır gibi giderken önüm sıra bir çınar yaprağı tekerleniyordu.  Arnavut kaldırımlarına, atın önünde yürüyen adamın kulaklarına bakıp, ‘Babam gelir inşallah’ diye dua ediyordum. Nallar taşlarda şak şaklarken insanlar, çocuklar çalkalanıyordu ve bir tavuk korkuyla karşıya atlıyordu düğün alayının önünden. Dar sokakta iki yanımdan kahverengi evler geçerken, ‘attan düşmem inşallah’ diye düşünüyordum. Davulun içinden çıkamayacakmışım gibime geliyordu, düğün yemeği kokularına doğru, at gübresi kokusuyla giderken titriyordum. Babam yetişir belki, diye içimden geçirirken bacaklarımla atı sıkıştırıyordum. Gelseydi de görseydi beni at üstünde… Gelseydi…Çınar yaprağı önüm sıra tekerleniyordu. ”

İki kestane tabakta öylece duruyordu. Bir şeylere engel olmak için telaşla atıldım;

“Babaanne, hadi kestanelerin soğudu, yesene.”

Boğazında kocaman bir lokma varmış gibi yutkundu;

“Yiyeyim,” dedi, dizindeki olmayan tozları süpürdü “biri Babam için olsun.”

Unutmam Seni Şapkası

Tavşan simgesi [1]  üzerine kurulmuş bir aşk öyküsü

Ksilofonla çalınan müzikle yavaşça şapkanın içine saklanan oyuncak tavşan değil, kızın ta kendisi… Yitirmek üzere olduğu…

Sihirbaz şapkası yalnızca müzik kutusu değil, kızın derin, karanlık tutkusu. Sevgilisinin içinde kaybolmaktan korktuğu…

Veda ederken, delikanlının eline tutuşturulan bu armağan; şapka içindeki tavşan, kızın zemberek gibi kurulmuş ayrılık acısının  nesnesi. Delikanlının elini yakan.

Tavşanın kulaklarından tutup şapkadan çıkarıldığında başlıyor melodi. Süresi dolarken-tıpkı aşkları gibi-geçmişin gri şapkasına kayıveriyor. Atıldığı rafta tozlanmaya bırakılmış olmasına rağmen, bir çift kulak ve bir çift göz sevgiliyi sonsuza dek izlemekle görevli. Unutmam seni demek için.


[1]  Tavşan sembolizmi: Dişil sembol, doğum, bereket,ay,yeniden doğum,yenilenme. Ortaçağ Avrupası: Cinsel istek, üreme sembolü, Budist öğreti: Buda reenkarnasyonu. Çin Uygarlığ: Uzun yaşam sembolü.

Kalorifer Abi, Çöpteki Ayakkabı Teki Ne Demek?

Şef aradı, nikah salonunun kaloriferi yanmıyormuş, git ilgilen, dedi. Hava çok soğuk, şikayet ederlerse başımız ağrır.  Tamirat işlerini insanlar varken yapmaktan nefret ederim ama… Vay anasını! Burası buz dolabı gibi. Adam haklı, şikayet olur. Yağmur da deli gibi yağıyor bugün.

Ayrıca burada tek sorun kalorifer değil anlaşılan. Adamın biri elini savurarak telefondakine bağırıp duruyordu.

“Nasıl onu sipariş vermişiz? Bizimkisi deniz kızlı olanı. Hani balıkçı kayıktan eğilmiş, deniz kızı sudan uzanmış öpüşüyorlar. Şeker de kayığın içinde. Bize bir kütük üstüne durmuş gelinle damat göndermişsin. Hani bunun şekeri? Tabi değiştireceksin! Hayret bi’şey ya! Ben sana bir çikolata iki badem şekeri parası verdim paket başına, amalajdan hariç!”

Telefonu kapatınca koridora giren kadınları gördü. Ben alet çantamı açtım, ingiliz anahtarı nerde?

“Ooo, yenge hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk. Nikah başladı mı yoksa?”

“Olur mu daha çok var.”

“A? Birde değil miydi?”

“Daha kırk beş dakika var yenge.”

“Hay Allah, hava da çok soğuk, burada beklesek…”

Adam bana baktı: “Sen ne yapıyorsun biraderim?”

“Petekleri kontrol edeceğim, salonun kaloriferi yanmıyor, dediler.”

“Ha iyi. Hanım kim yenge? Çıkaramadım birden.”

“Efrayim eniştenin gelini olur. Bana misafir geldi de…”

“Hoş gelmişsiniz. Ayaklarınız da pek batmış. Ner’den geliyorsunuz siz?”

Yenge fena halde bozuldu. “Ayol, yağmur bacaklarımıza tırmandı. Bu mevsimde zorunuz neydi? Düğün dediğin yazın olur. Kış olursa illa çamur…”

Salona girip ilk peteği kontrol ettim, buz gibi. Kadınlar arkamdan seğirttiler.

“Salona girmeyin,” dedim.  “Donarsınız.”

“Üstümüz kalın. Koridorda ayakta beklemektense burada otursak…”

Omuzlarımı silktim, ikinci, üçüncü hepsi soğuk bu peteklerin. Havasını almalı. Bir kova alıp geleyim de…

Geri geldiğimde erkenci konuklar dedikoduya dalmışlardı. Böyle ortamlarda görünmez adam duygusuna kapılırım. 

“Gelinin eniştesi bu. Ablasıyla çok uğraştılar kızı bu çocukla evlendirmek için. Sonunda muratlarına erdiler.”

Keskin bir şimşek çaktı.

“Tövbe bu hava da coştu ayol. Ne diyordum? E, onların evinde kalıyormuş, malum işten sonra.”

“Ayol kimden saklıyorsun? Sağır sultan bile  duydu. Bir buçuk ay evli kaldı. Ama ne oldu da geri geldi sır. Olayın dumanına bakılırsa ateşi hayli tehlikeliymiş. “ Ağzına bir fermuar çekti.

“Ah canım, koca dediğin bekaret kemerini çözer de gözüne bağlar. Sonra kıçına bir şaplak yallah çıplak ayakla kırık cam tarlasına. Buna evlilik diyorlar.” Gülüşürlerken gök gürültüsü gülüşlerini kapladı. 

“Karısı neredeymiş şimdi?” diye sordu Efrayim eniştenin gelini sonradan.

“Kuafördeymiş, gelinle berabermiş.”

Ana vanayı kapatıp ilk peteğin musluğunu açtım. Tıslayarak kovaya akan suyu beklerken köşelere bakıp konuşmalara kulak kabarttım. Gene gök gürlüyor. Telaşlı enişte koridorda volta atarak  yine kulağında telefonda bağırıyordu: “Nasıl bitmemiş canım? Gelin arabası süsü nedir ki bu kadar uzamış? Ben mi gelip alayım sizi kuaförden? Saçmalama! Burada her şey ters gidiyor zaten! Nikah şekerleri yanlış geldi, salonun kaloriferi yanmıyor, gelirken arabayı da vurdum…. Yok, ciddi değil de masraf işte. Siz binin bir taksiye gelin o zaman. Naaa-payım?”

Yenge yanındakine döndü; “Olur mu canım, yakışığı damadın alması,” dedi. Kulak kesilmişlerdi ama enişte telefon konuşmasını bitirmişti. İkinci peteğe geçtim. Sonra üçüncüsünü yokladım. Vanada tık yok, kıpırdamıyor. Bak sen şu işe!

“Kolay gelsin birader.”

“Sağol” dedim. Ona şöyle bir baktım. Şu an beyin ameliyatı yapan bir cerrah olarak en ufak bir rahatsızlığa tahammülüm yoktu. Ayrıca nikahın hikayesini duymama engel olacak konuşmalara hiç istekli değildim.

“Misafirler gelmeden yanar di’mi kalorifer?” dedi. Her yerde böyle birini bulursun. Büyük olasılıkla bir misafir ama vazife edinip bana kahyalık yapacak işte.

“Kalorifer çalışıyor. Sorun bur’da hallederiz,” dedim.

“Aaa, bak sen şu aksiliğe.”

“Azıcık geride dur biraderim. Tesisatın içindeki su pis olur, sıkışmış zaten,” dememe kalmadı vanayı gevşetir gevşetmez içindeki su meraklı misafirin üstüne tam isabet. Tam da yenge “Bir bir bucuk ayda evlilik bozulsun, kız mı, dul mu bilen yok,” demişti.

“Dul,”dedim.

“Allah!” dedi tepemde akıl veren. İlk sıra koltuklar dahil geniş bir alan paslı suyla işaretlendi.

“Dikkat etsene birader, ne olacak şimdi benim takım?”

Ayağa kalktım: “Sen ne arıyorsun benim tepemde?”

Boynu uzadı, yüzüme iyice yaklaştı; “Aa, bir de karakter atıyor şuna bak!”

“Ne oluyor orada?”

Gözüm düşmanda: “Beyefendi misafirinizi buradan alır mısınız? Çalışmama engel oluyor,” dedim enişteye. “Kendisini uyarmıştım az önce ama…”

“Üstüne ne oldu senin? Buraya ne oldu? Aaaa boru mu patladı şimdi de? Bu kadar da olmaz artık!”

Çatır çatır şimşek çaktı, içerisi gündüz gibi aydınlandı. Enişte kalp krizi geçirecek sandım.

“Kaygılanmayın, patlayan bir şey yok. Vanayı sökerken oldu. Şimdi temizleriz. Ama lütfen burayı boşaltın,” dedim suratım bir karış. Bir kör tapa taktım akan yere. Temizlikçilerden birini bulmak için onları orada bırakıp çıktım.

Öğlen paydosunda ölüyorum de, yardıma gelen olmaz ya neyse ki bazıları insaflı.

“Ayy paslı su bu,” diye ekşitti yüzünü insaflı temizlikçi. Sanki paslı su onun görev alanı dışında. “Şimdi paspas kullanılmaz olacak. Yeni almıştım depodan, şef kızar.”

“E, ne yapalım, buharlaşmasını bekleyecek halimiz yok ya!” dedim.

“Tuvaleti temizlediğim eski paspası getireyim ben.”

“Saçmalama tuvalet paspasını buraya mı süreceksin?”

“E ne yapayım, burası da hela gibi zaten.”

Hay yarabbi! Bu yağmur da hiç kesilmeyecek herhalde!

“Nasıl tanışmışlar bilmiyorum. Ablası aracı oldu dediler. Ah ne dalaverecidir o. Ne yaptı ne etti işi bitirdi. Çocuk çok zenginmiş. Bir ara oğlan tarafı nişanı atmaya çalışmış.”

“İstemezler. Dul mu, kız mı belli değil.”

“Annesi hastalar olmuş, diyor eltim. Tansiyonu yirmi üçten aşağı düşmüyormuş kadının.”

“Ablasının yanında kalıyordu değil mi?”

“Hııı.”

“Kardeş de olsa istemez şekerim. Bir an önce baş göz edeyim demiştir.” Bu seste imalı bir gerdan kırma tonu sezinledim ama dönüp bakamadım.

“Bu iş hemen olmaz ama,” dedi insaflı temizlikçi.

“Bana hiç şaka yapma tatlım. Ben depodan yeni bir musluk alıp geleceğim. Elini çabuk tut. Birazdan nikahlar başlar,” dedim.

“Hâlâ akıyor bu, birden hızlanmasın?”

“Yok ana vana kapalı, kör tapa tutar onu.”

“İyi. İyyy pek kötü paslı bir su.”

“Bok değil ya Allah Allah.”

Salondan çıktım. Koridoru geçtim, Gelin, arkasında ablası eteklerini tutmasına yardım ederek, merdivenlerden çıktı. Olması gereken yerde damadın durmayışı tuhaftı. Bir an göz göze geldik. Hiç böyle gelin gözü görmedim. Tehlikeli bir titreşim çakıp söndü. İçi boş beyaz gelin ayakkabıları Afyon mermeri döşemenin üstünde tıkırdarken, hiç bir başa ait olmayan gelin tacı tavanın ışıklarını yansıttı. İçi boş dantel eldivenler kabarık elbisenin üstüne sıkıca yapışmış iki kelebek olmuş, bir hırsız gibi bekleme odasına aktı. Parfümü ve giysinin hışırtısı havada asılı kaldı. Arkamdan bir fısıltı, “Ne o öyle çöpteki ayakkabı teki gibi, damat ner’de?” Dönüp bakacaktım, vazgeçtim. Böyle bir duruma insanın hayalini zorlayan bir yakıştırmayı hangi ağız yapmış olabilir? Yok, yok görmek istemiyorum.

Yeni musluk başını getirdiğimde iş başı saati gelmiş, memurlar yerlerini almıştı.  İlk nikahın misafirleri de geliyorlar. Ama benim işim daha bitmiş değil. Neyse ki yerler temizlenmiş. Bu sefer bir oğlan bana musallat oldu.

“Abi na’pıyosun?”  Yanıma çömeldi.

“ Kalorifer arızalandı onu yapıyorum abicim.”

“Anne ben bur’da dur’cam. Kalorifer abiye bak’cam.”

“Olmaz, abiyi meşgul edersin.”

“Uslu duracaksa bakabilir,” dedim.

“Uslu dur’cam.”

“Tam şuradayım, gözüm üstünde,” dedi annesi.

İçeri giren konuklardan biri karısına; ”Şu nikah salonunun derbederliğine bak hanım. Belediye belediye değil ki… İçerisi buz gibi. Yerler de ıslak aman dikkat et.  Bir de koku var, sen de alıyor musun?”

Yanımdaki oğlan ahpapça; “Bence burası iyi bir  yer,” dedi.

“Öyle mi? Beğendin demek… Hay sikeyim büyük geldi lan bu musluk.”

Annesi çocuğu çekip aldı: “Ne biçim konuşuyorsunuz çocuğun yanında öyle aaaa…”

“Pardon hanımefendi, ağzımdan kaçtı.” Salonun buz gibi olmasına rağmen ter bastı. Şimdi ne yapayım?

“Oğlum sen ne zaman yapacaksın bu kaloriferi, donduk!”

“Uğraşıyorum teyze.”

Hay sıçayım, salon dolmuş farkında değilim.

“Böyle bir yerde kalorifer çalışmasın, aklım almıyor. Sen ne diyordun? Zorla mı razı ettiler yani damadı?”

Salonun sahibi benmişim gibi utanıyorum ama damadın nasıl olup da zorla razı edildiğini de fena halde merak ediyorum.

“Eh, onun gibi bir şey.”

“Anne bak’çam kalorifer abiye.”

“Olmaz çok kalabalık, kaybolursun.”

“Ya anne. Şu paltoyu çıkar çok sıkıldım.”

“Ay gelinin ablası değil mi bu? Nasıl şişmanlamış öyle? Buraya geliyor… Hoş bulduk canım. Bu ne şıklık? Oğlan tarafı nerede oturuyor?”

“Daha gelmediler. Onları şuraya alacağız. Kardeş siz ne yapıyorsunuz burada işçi tulumuyla?”

Animasyon ekibiyim de… “Kaloriferi…”

“Ay bırak onu bir an önce bitirsin işini ayaklarım buz oldu.”

Ceplerimi karıştırdım. Oh çok şükür keten varmış yanımda. Sarayım, bir de sızdırmazlık bantı çekerim şurada olacaktı…

“Anne ben yoruldum. Biz oturmıy’caz mı?”

“Yer yok çocuğum. Oturmayacak mıyız, diyeceksin. Artık susar mısın? Bak şuradan gelin gelecek, gözünü ayırma, bana haber ver.”

“Ner’de, hani?”

Keteni sardım dikkatlice.

Çocuğun annesini duyan başkasının, “Gelin gelmiş mi?” sorusuyla, kızın gözleri geldi aklıma. İçim ürperdi. Nasıl bir bakıştı o? Solgun bir teni, boya sarısı saçları vardı. Alnından taşlı bir çiçek demeti geçiyordu.  Çilek kırmızısı boyanmış dudakları, gelinliği yağmur hışırtısı çıkaran sarışın gelin. Ama illa o bakışları….

“Neyi bekliyorlar nikah memurunu mu?”

Biraz daha zamana ihtiyacım var. Nikah memuru gelmeden çıkmalı yoksa insan içinde azarlar hiç bakmaz o nâlet herif.

“Abi, senin işin çok zor mu kalorifer abi?”

Bir adam geçerken çocuğun başını fesleğen okşar gibi okşadı.

“Kalorifer abi, çöpteki ayakkabı teki, ne demek?”

İrkildim. Çocuk da duymuş, durmadan aynı şeyi mi söylüyor o insan her kimse.

“Nereden duydun sen bunu?”

“Bi kadından. Az önce. Ayakkabının teki işe yaramaz ki. Ama bi-dakka, belki bir bacağı yoksa o adamın işine yarar ne dersin? Ama niye çöpte duruyor, onu anlamadım.”

Çocuğa baktım, bezgin, büyük insan gibi dudağını bükmüş benden yanıt bekliyor.

“Hadi sen annenin yanına git,” dedim.

“Bur’da dur’cam,” dedi. Çömelmiş iki avucuyla dizlerine kapak yapmış beni izliyor.

“Nikah memuru üst katta değil mi? Hayır bazen dışarıda nikaha falan da gidiyor ya…” Sıkıntı uğultusu giderek yükseliyor, borudan boşalan buhara benziyor. Şimdi sisteme su bastım mı tamamdır.  Salona yeni gelen biri yanımdan geçip çantalar yığılmış koltuğa oturmak için ne var ne yok kucağına aldı, nefes nefese, “Gelin gelmiş,” dedi. “İyi ki bana yer ayırmışsınız ayakta beklenmez. Çok uzadı bu iş.”

“İşin bitti mi kalorifer abi?”

“Bitti aslanım.”

“Anne ben kalorifer abiyle dışarı çık’cam.”

“Saçmalama oğlum. Elimi bırakma kızarım bak.”

Fotoğrafçı, videocu çocuklar makinelerini yüzüncü kez kontrol ediyorlardı. Alet çantamı topladım.

“O zaman nikah memuru gecikti demek ki…”

“Nikah memuru burada ayol. Cüppesi sırtında, defteri kolunun altında saate bakıp duruyor, gelirken gördüm.”

Bir adam: “Neyi bekliyoruz yaahu?” dedi yüksek sesle.

Salondan çıkmak üzereydim ki enişte mikrofonu eline aldı. Kabız olmuş bir yüzle alnını kaşıyarak: “ Bir ki ses, deneme. Sesim geliyor mu? Hah. Sayın konuklar, damat beyi bekliyoruz. Nikah gecikmesin diye gelini biz alıp geldik, damat tıraşı uzamış, yollar malum yağıştan…. Kusura bakmayın…”

Artık sıcak suyu vereyim diyorum ama ben de merak ettim. Hani gelin arabası süsü gecikmişti? Şimdi damat tıraşı oldu. Arkalarda bir sütun dibi bulup omzumu yasladım. Yanımdaki adam sıkıntıdan mı ne burnunu karıştırıyor. E, yani böyle bir yerde pes! Çıkanı incelerken kulağına sokuldum; “Ne çıktı, ne çıktı?”  İrkildi, gözlerini patlatıp öylece kaldı.

Enişte tekrar mikrofona konuştu, akrabalar koridorda telefonlara konuştu, hararet yükseldi ama ne gelen vardı ne giden…

Bir ara nikah memuru demiş ki bir sonraki nikahı kıyalım gitsin. Ama o kadar insanı salondan boşaltmak zor demişler. Aradan geçti kim bilir kaç dakika, belki kırk beş dakika. Enişte gene mikrofonu eline aldı:  “Sayın konuklar nüfus kayıtlarındaki bir pürüzle uğraşıyoruz,” derken derin bir soluk aldı, kravatını gevşetip ensesini ovdu. “Damat yolda. Ama sıradaki nikahı daha fazla bekletmemek için ben sizi bekleme salonuna alayım, burada sıkıldık…”

Cümlesini yarım bıraktı, gülümsemeye benzer bir şeyler yapıp başını salladı. Sandalyeler gürültüyle itilip çekildi, ayağa kalkıldı… Hay Allah, bu işin sonunu çok merak ettim ama gidip şefe görünmeli. Arazi oldun diye homurdanmasın. Bunalmış konukların arasından geçerken nüfus kayıtları, kiralık gelinlik, oğlan tarafı hiç yok, altın takmadık diye üzülüyordum ama hayır yok bu işte şekerim, kalorifer abiiii kulaklarıma çarptı. – Masanın üstünde ikram edilmeyi bekleyen –bu sefer doğru gelmiş olmalı- nikah şekerlerini gördüm. Öpüşen deniz kızıyla balıkçı… Merdivenin başına gelmiştim ki gelin odasının kapısı açıldı, gelin tek başına çıktı. İki çocuk duvağını taşıyordu. Kenara çekildim. Salona doğru yürürken gözünün takıldığı kişilere hoş geldiniz deyip konuşuyordu.

Ama bir tuhaflık vardı.

Gelini de aralarına alıp konuklar tekrar salona girdiler. – Şefe sonra giderim. – Uğultu ve itiş kakıştan kimse kimseyi duymuyordu. Bir ayakkabı teki kadar yalnız gelin nikah masasına yöneldiği sırada enişte kulağına bir şey fısıldadı. Duyduklarından sonra ne olduğunu anlamaya çalıştı. Eğilip karşısındaki yabancının yüzüne baktı; ne demek istiyordu? Gözlerini kaçırdığını görünce hıçkırdı. -Cep telefonum titredi; şef arıyor.-

Gelin ağlamaya başladı.

Uğultu bıçak gibi kesildi.

Hızla çıktım oradan.

Bir daha hiç bir zaman böyle yanmış orman sessizliğinde  bir salon görmedim.