KAR YAZIN SANAT KÜLTÜR DERGİSİ

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi -18

Edebiyat dergilerinin her zaman iddiası, yaşadıkları zorluklara rağmen ciddi çabası vardır; içerik olarak yoğun ve nitelikli olmak. Okuru az olsa da, kimileri gazete bayilerinin tel stantlarında alt taraflara itilse de, güneşten yaprakları solup kıvrık kıvrık olsalar da edebiyat dergileri hep dolu dolu olurlar. Sonradan abonelik uygulamasıyla daha düzenli olarak okurlarıyla buluşan dergilere son zamanda ptt ve kargo ücret zamları bir darbe daha vurdu biliyorum. Elektronik yayınların ve dergilerin de bunda payı var elbette. Yazarı okura daha hızlı ulaştırıyorlar. Dergilerimiz bir bir yaşamımızdan çıkar oldu.

Kar Dergisiyle yollarımızın kesişme hikayesi beni mutlu eder. Çalıştığım bir dernekte Köy Enstitüleriyle ilgili bir sunuş yapmam gerekiyordu. Uzaktan tanıdığım ikinci kuşak bir köy enstitülü olan yazar Nadir Gezer’le buluşmamızla başlayan dostluğumuz ve Kar Dergisi. O güne kadar yalnızca Köy Enstitülü yazarların yazılarına yer verdiklerini düşündüğümden olmalı hiç yazı göndermeyi düşünmemiştim.  Sözünü ettiğim bu sunuş çalışmam sırasında epeyce yayın okumuş, görsellerle desteklediğim bir çalışma hazırlamıştım. Öyle ki konuşma sürem yirmi dakika olmasına rağmen, böyle bir konunun yirmi dakikayla geçiştirilemeyeceğini söyleyip gruptan rica etmiş 45 dakika zaman almıştım. Köy Enstitüleri Tanıtım sunuşum bittiğinde katılımcı ve üyelerin ilgisini bugün gibi anımsıyorum. Büyük bir ilgiyle dinlemişler zaman zaman da gözleri dolmuştu. Toplantı bitiminde mutlaka bu mucize projenin kaldırılmasına ilişkin çalışmayı da yapıp sunmamı söyleyerek beni yüreklendirdiler. Bir çoklarımız gibi Köy Enstitüleri projesinin sonlandırılması benim de içimde bir yaradır. Bir rivayet; Fransızlar demişler ki, böyle bir eğitim sistemini terk etmek çılgınlıktır. Biz ne çılgınlıklar yaptık, yapıyoruz. Hele son yıllardaki çılgınlıklarımız saymakla bitmez. (Tabi bu çılgınlık sözcüğünü olumlu iken olumsuzlayan içerikle yaşıyoruz belirtmeden geçmeyelim.) Belki de olumsuz anlamıyla ilk çılgınlıklarımızdandır bu projeyi yok etmek. Köy Enstitülülere bu araştırma çalışmasından sonra ilgim, saygım kat kat artmıştır. Nadir Gezer öğretmenimin bana temin ettiği kitaplar (kendi kitaplığından taşıdıkları ayrı) kitaplığımda ayrı bir bölüm oluşturacak kadar zengindir. Yalnızca bu sunum için değil ileriki yıllarda birçok etkinlikte birlikte olma, sohbet etme olanağım oldu. Birçok güzel olaya, birçok harika insanla tanışmama vesile olan bu çalışma beni Kar Edebiyat’la da tanıştırmıştır. “Kar Dergisine de öykü gönder,” demişti, Nadir Bey. Merdiven öykümü göndermiştim. Hemen yer açmışlardı. Halen yayın hayatını sürdüren Mayıs 2023 tarihinde özel bir sayı çıkaran Kar Yazın Sanat Kültür dergisine  daha geniş kapsamlı sitesinden de ulaşabilirsiniz. https://www.karkultursanat.com/

Şimdi gelelim Merdiven öyküsüne, Kar Yazın Sanat Kültür Dergisinin Mart-Ağustos 2012 tarihli 38-39. sayısında yer almış. Toplumdaki gelenekselciliğin gösterişten-görüntüden ibaret olduğuna, gerçekte tam tersi yönünde yaşamın aktığına ilişkin bir öyküdür. Kandil günü kapı kapı gezen çocuklar bahşiş toplamaktadırlar. (Eskiden insanlara “ya mum ya para,” derdi çocuklar, mum hayatımızdan tümüyle çıktığından beri böyle günlerde çocuklara hediye etmek de bitti doğal olarak.) Çok uzun süre önce büyüklerin elini öpüp iyi kandiller dilemenin bir aracısı olan bu mum veya bahşiş verme geleneği, günümüzde doğrudan çocukların para topladığı bir eyleme dönüşmüştür. Hatta çocuklar evleri gezmek yerine sokaklara ip gererek yol kesmeye daha çok ilgi gösterirler. El öpmezler ve iyi kandiller dilemeyi bilmezler. Büyük kentlerde kalmasa da küçük yerleşim yerlerinde sürdüğünü biliyorum. Bu gelenek üzerinden, kuşak çatışması, ilerleyen yaşamın getirdikleri, götürdükleri, batıl inanç irdelemesi, gerçekle görünen arasındaki farkları irdeleyen öykü çocuk şiddetiyle de ilgilenir. Bursa’yı mekân olarak kullandığım öykü bir öbek çocuğu görmemizle başlar. Çocuklarla birlikte bir apartmana girer, yaşlı bir kadınla tanışırız. Aralarındaki konuşmadan geçen zamanla değişen değerler sistemi, bakış açıları önümüze serilir. Sonra yaşlı kadınla birlikte Bursa’da küçük bir gezinti yaparız. Bu gezinti öykü kahramanının belleğinde geçmişe de götürür okuru. Evine geri dönüş yolunda çocuklarla tekrar karşılaşır…

“Nedense sonbahar güneşinin etrafa bir sessizlik verdiği duygusuna kapıldı. Keşke Koza Han’da bir kahve içseydim. Yer altı treninden inenlerin yarattığı kalabalığın dağılması için biraz oyalandı. Çıkışa yöneldiğinde ortalıkta kimse kalmamıştı. Yine o çocuklar!”

Kar Yazın Sanat Kültür Dergisi’ne emek verenlere ve artık aramızda olmayan Nadir Gezer’in bıraktığı güzel anılara saygılarla…

Eklediğim fotoğraflar, Sayın Nadir Gezer’le yapılmış bir söyleşinin ilk sayfası ve Sayın Nadir Gezer’le birlikte konuşmacı olarak katıldığımız Bursa Öykü Günlerinden bir kare 2009.

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi- 16

Kurşun Kalem Edebiyat Dergisi

Kimi geçmiş yıllarda yazın dünyasında yer alan, kimi varlığını sürdüren dergileri öykülerimin yer aldığı sayılarıyla anmaya devam ediyorum.  Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi yazı öbeğinin 16.sıyla devam ediyoruz.

Mine Ömer editörlüğünde 2009 yılında ilk sayısını yayımlamış, Kurşun Kalem Edebiyat Dergisi İzmir merkezli bir dergidir. Derginin halen çıkıp çıkmadığını ne yazık ki bilmiyorum. 2011 yılına ait 10. Sayısında İki Notalık Öykü 13. Sayısında Bir Salkım Üzüm öykülerim yer alır.

İki Notalık Öykü yalnızlık temasını bir kadın üzerinden anlatır. La Hanım adlı öykü kahramanı gece hastalanır, evli olmasına rağmen tek başına hastaneye gider, tedavi olur, gelir, kocası Fa Bey hâlâ uyumaktadır. Yatağına uzanan La Hanım, kocasını uyandırıp olup bitenleri anlatır. “Hastaneye gidip geldim. İğne yaptılar. Bir reçete yazdılar. Sabah bana o ilaçları alır mısın?”

“E, alırız.”

“Birazdan daha iyi olacağım.”

“Tabi.” “İlaçlarımı alırsın değil mi?”

“Tamam. Sabah olsun da.”

Dönüp uyudu Fa Bey.

Bir Salkım Üzüm ise, 12 Eylül’de tutuklanıp işkence gören bir kadının gözünden hücrede “şimdi” ve “geçmiş” üzerine kurgulanmıştır. Ne olacağına ilişkin kaygıları -çünkü nerede olduğunu yakınları bilmemektedir- doruğa ulaşmışken babasından bir salkım üzüm ve kesekağıdının içine yazılmış bir not alır.  Bu öykümü aynı adla blogda yayınladığım için alıntı yapmıyorum. Bir başka dergiyi anmak üzere.

KAPILAR

Babam, kapının arasından başını uzattı,

“Hadi, senin şu geç yatmaların bitmedi gitti,” dedi. Sanki biraz değişmiş gibiydi.

“Elektrik harcıyorum diye de mi?” dedim. “Sende bir şeyler var, ne oldu baba?”

“Garip şey, aynı lafı ben de babama söylemiştim. Yoksa aklımdan mı geçirmiştim?” deyip karşımdaki sandalyeye oturdu. Benimle pek konuşmaz oysa.

“Bir gün eve geldiğinde kapıdan babam değil başka biri girmiş gibi gelmişti bana.”

Geçmişini anlatmaya asla yanaşmayan babam anılarını mı anlatacak, diye düşündüm.

“Eve girer girmez, Bulgar hükümeti okullara el koydu hanım, demişti anneme. Çarın mührünü taşıyan belgeyi alan görevliler gittiğinde baş öğretmen Halid Efendi işsiz kalmıştı.”

“Dedem mi?” dedim yavaşça.

“Deden ya. Hiç moralini bozmadı ama. Yeni bir kapı açar gibi başka bir iş yapmaya başladı. Arapça bildiğinden uzak bir köyde imamlık işi buldu. Ne yazık ki köylünün parası yalnızca teravih namazını kıldırmaya yetiyormuş. O yüzden babam da bir öğrencisiyle her gün oraya yürüyerek gidiyor, teravih namazından sonra karınlarını doyuruyorlar, parayla birlikte verilen yiyecekleri alıp geri geliyorlardı.”

“Öğrencisini niye alıyor yanına?”

“Hem yol arkadaşı hem o da nasiplensin diye. Ama galiba Türkler için yollar tehlikeli diye. Ramazan’dan sonra odunculuktan para kazanmaya başladı. Balta sallamaktan elleri kanardı oralı olmazdı. Dillendirmesek de birden yoksullaşmıştık. Ailemiz suskun eski dostların geniş boşluğu içinde kalıvermişti. 1940’ların başında Almanya’nın yanında savaşa katıldığımız haberi geldi. Ben o yaşta savaşmış paktmış nedir bilmiyordum ama bir şeylerin değiştiğini anlıyordum. Yaz aylarında Türkçe eğitim tümden yasaklanmış babamın görevine dönmesi ihtimali de ortadan kalkmıştı. ‘Bize okul kapısı kapandı hanım’ demişti anneme. Kendime telden bir araba yapmaya koyulmuştum, kulağım onlarda. Abim’le İsmet abi o sırada geldiler. Abim çarın zulmüne karşı toplanmalar, gösteriler, grevler var, diyordu. Onlara katılacakmış. Babam, ‘Sovyet yanlılarından Türklere hayır gelmez oğlum,’ dedi. Henüz lisede okuyan abimin başı ciddi belaya girerdi. ‘Ben’ dedi İsmet abi ‘hiçbir yere katılmam hocam Türkiye’ye kaçacağım.’ ‘Aman evladım, on dört yaşındasın nasıl…’ ‘Kaçacağım hocam, kusura bakma, nasılını söylemem hocam,’ Gözünü kapıya dikmişti. Sandım ki o an fırlayıp kaçacak. Giderken, borç evladım borç deyip elini öptürürken babamın onun parmaklarını sıkıca kapattığını gördüm. Sonradan duyduk, bir çember almış, hudutta askerin gözünün önünde çevirirken       -nasıl becerdiyse- çemberi tel örgünün öte tarafına atmış. Demiş ki askere, ‘çemberim öteye düştü, girsem alsam bahçe sahibi kızar mı ki?’ Asker bu ufak tefek oğlana bakmış, ‘yok canım al gel,’ demiş. Bizimki tel örgüyü geçmiş, çemberi araya araya uzaklaşmış.”

“Ne cesaret ama…”

“Ne diyorsun, hele o yaşta bir çocuk… Abimle babam her gece gizlice dışarı çıkmaya başladılar. Annemin niçin kaygılandığını anlamıyordum. Ablam ben de gideceğim dedikçe annem dişlerini sıkarak, ‘Sakın’ diyordu. ‘Sakın, sakın!”

“1941’de Almanlar Bulgaristan’a girdi. Sarı saçlı, mavi gözlü dev gibi adamlar kasabanın kenarındaki garnizonda eğitim yapıyorlar, sabah sporuna belden yukarısı çıplak çıkıp, vücutlarını karla ovuyorlar, biz ağaçların üstünde tüneyip ağzımız açık onları izliyoruz. Gelip evde anlatıyorum, annem ikide bir dizlerini ağrıyormuş gibi ovup, ‘Ne yapacağız Halid Efendi? Siz de yok radyoda çalışmakmış yok İstisna gazetesine yazı yazmakmış başınızı derde soktukça soktunuz, bak neler oluyor,’ diyordu. Ağabeyim son sınıfta ablam ise liseye yeni başlamıştı. 1942’de Rusların desteklediği Vatan Cephesi iç savaş başlattı. Resmi tarihte böyle kullanılan cümlenin bendeki hikayesi bambaşkadır. Bulgar okulunda okuyan abim ve ablam okul çıkışında birlikte gelirlerdi. Ama bir akşam abim ortadan kaybolmuştu. Ablam bekler bekler, abim yok. Korkar, arkadaşlarına sorar. Derler ki iki adam geldi, konuştular, onu alıp bir arabaya bindirdiler. Ablamın evin kapısını açıp eşiği atlamadan olup biteni bir solukta anlatmasını hiç unutmam. Yerde oturuyordum ablam gözüme dev gibi göründü nedense, arkasında alacakaranlık bir gök… Annemle babamın yıldırım çarpmış halini… Günlerce aylarca, dilekçeler, gidip gelmeler, aracılar para etmedi. Abimin varlığını resmi makamlar ret ediyordu, öyle biri yoktu adeta… Ama bir gün annemin rüşvet verdiği bir memur -parayı nereden bulmuştu acaba-ona bir mezar göstermiş. ‘Artık arama oğlunu,’ demiş. O gece annem kimseye bir şey demeden evden çıkıp gitti. Biz de komşuya gittiğini mi farz ettik nedir? Mezarlığa gitmiş meğer. Mezarı kazmış. Ancak ayaklarına ulaşmış. Çorabını tanıyor, çıkarıyor, ayaklarını tanıyor. Oraya çöküyor. Düşünüyor, çıkarsa mı oğlunu? Çıkarınca bir imam bulup yıkatabilecek mi ki? Korku dağları bekler, hangi imam cesaret eder böyle bir şeye? Derken mezarlık bekçisinin ışığı… Annem kazdığı yeri örtüp eve dönüyor. Ben geri geldiğinde uyumuştum, görmedim halini. Ama günlerce yataktan çıkmayışına da çocuk aklım bir anlam veremiyordu. Anam yaşlı bir kadın olup Türkiye’de öldüğünde sutyeninin içinden bir erkek çorabının teki çıktıydı da Halid Efendiye verin, dediler. Babam o çorap tekine cin görmüş gibi bakmış, ‘öyle gömün, koyununda kalsın,’ demişti yalnızca.”

“Babam yiyecek nasıl alıyordu bilmiyorum.  Annem sabah erken kalkar, mangalı sırayla pencerelerin önüne koyup buz tutmuş camları eritirdi. Hem buzdan çiçeklerin yok olmasına üzülürdüm hem de neden uğraşıyorsun ki gene buz tutacak nasılsa, dedim bir gün. Komşular buz tutmuş camları görürse yakacak odunları bile yok, fakirler demesinler diye, dedi annem. Ama odunumuz gerçekten yoktu. Evde sokak giysileriyle oturuyorduk. Babam bazen tavan arasına çıkıyor, testere seslerinden sonra kucağında odun indiriyordu. Sonra bahçedeki helanın odunlarını kesmeye başladı. Kütüklerin yerine çarşaf geren annem sonunda bu şekilde helanın kullanılmaz olduğunu söyleyince baş öğretmen Halid Efendi yeni bir çözüm buldu. Eski öğrencilerini çağırdı, ‘hela duvarlarına biri dadanmış, kesip çalmış yahu,’ dedi. ‘Dağdan odun keselim de şunu yeniden yapalım.’ Çocuklar çok kızdılar, sen merak etme hocam dediler, nöbet tutalım istersen, yakalayalım o keratayı. Bu soğukta babam asla izin vermeyeceğini söyledi.”

“1943 yılının kışı olmalı. İlk okuldayım. Annem hâlâ yas içindeydi. Babam bir akşam sandıkta sakladığı bir tomar lise diplomasını özenle öğrencilerinin adına doldurdu. Ablamın adına da yazdı. Hükümet görevlilerinden nasıl sakladıysa mühürleyip okul müdürü olarak imzaladı. Ertesi gün çocuklarını tek tek çağırtıp diplomalarını verdi. İsmet abininkini ayırdı. Yıllar sonra onu ziyarete her geldiklerinde Türkiye’de ekmek sahibi olmalarını o diplomalarına borçlu olduklarını söyleyen çocukları Halid Efendi’yi hiç unutmadı. Kimi mektup yazdı kimi bir kutu lokumla el öpmeye geldi. Akıllarına eser gecenin bir saati kapıyı çalarlar, koca adamlar kadınlar ondan öğrendikleri Bulgarca, Türkçe okul şarkılarıyla ortalığı ayağa kaldırırlardı. Hey gidi hey…”

“1944 yılında denizden haç çıkarma törenini beklemeden annem hepimize birer tahta bavul hazırladı. Komşulara iş aramak için Sofya’ya gideceğimizi söyledi. Evin anahtarını sanki gelecekmişiz gibi Yusuf Agalara bıraktı. Bu oyuna kendimiz de mi dahil olmuştuk ne, evimizle vedalaşmadık. Öylece çıktık. Karlı bir kış günü, bir öküz arabasıyla istasyona doğru hareket ettik. İki yorgan, biraz yiyecek, biraz kap kacak ve bavullarımız. Öküz arabasında üstümüzde örtüler, dolunayın önündeki kar tanelerine, ağzımızdan çıkan aya doğru yükselip karlara karışan beyaz dumanlara bakıyorduk karanlıkta. Babam arabanın yanında yürüyordu. Ablamla birbirimize sokulmuştuk. Gece yarısı çanları çalıyordu.”

“Sofya’da bir otele yerleştik. O otelden aklımda kalan ilk olay bir gece yarısı duyduğumuz kadın çığlığı. İliklerimizi titretmişti. Annem, ‘doğuruyor kadıncağız’ diye fırlayıp gitti. Geri geldiğinde, ‘doğum bitmedi mi?’ dedi babam. ‘Bitti, bitti de, kız doğurdu diye adam Allah yaratmış demeden dövdü kadıncağızı. Erkekleri yardıma çağırmak zorunda kaldık.’ Ablamla göz göze geldiğimizi anımsıyorum. İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk kalıbımı basarım.”

“Sıkıldıkça kesintisiz kar yağışına rağmen otelin önünde tek başıma oynamaya çıkıyordum. En büyük eğlencemse otelin iki sokak ilerisindeki bakkala gitmekti. Bir akşamüstü anam avucuma para koydu. ‘Yoğurt al gel,’ diye emretti. Anam yoğurt yemeden yaşanamayacağına inanır ve abimin kayboluşundan sonra (o hep böyle denmesini istiyordu) o eski yumuşak kadın gitmiş, az ve sert konuşan bir kadın gelmişti. Sözünü ikiletmeye korkar olmuştuk ama gene de ‘gece oluyor ama,’ diye itiraz edecek oldum. Olacakları mı hissettim nedir? ‘Bir koşu git gel,’ diye çinko tası elime tutuşturdu. İç güdülerim onunla inatlaşırsam dayağı yiyeceğimi de fısıldıyordu. Çaresiz… Tezgâh yüksekti, uzanmam gerekiyordu. Yoğurdu alırken, beyaz çinko tasın altında koyu bir vuruk lekesi varmış meğer, o zaman gördüm.  Delinmemişti ama. Bakkalın eline doğru uzandım. Tasa dokunduğumda o güne kadar duymadığım bir ses kulaklarıma saldırdı. Kopmayan uzadıkça uzayan bir tel girmişti kulaklarımdan. Her yer deliniyor gibiydi. Bakkal aniden kayboldu. İçimden bir ses bir köşeye sinmem gerektiğini söylediği için bulduğum ilk eşya yığını altına çömeldim. Gürültü kulaklarımı yakıyordu. Gözlerimi sabun kaçmış gibi kırpıyordum. Yoğurt tasına dikkat ettim ama. Neme lâzım, anamdan dayak yemek var işin ucunda. Anlayamadığım korkunç seslerin geçmesini beklerken nefes almaya korkuyordum. Saklandığım yerden duvarda bir haç, bir takvim yaprağını görüyordum, 10 декември -dekemvri yani-1944. Sonra beni donduran bir mezarlık sessizliği… Yüreğimin vuruntusundan yoğurt kâsesi sallanıyordu. Elbiselerimi ters yüz giymişim gibiydim. Yıkık kapıdan-elimde yoğurt kasesi elbette-çıktığımda geldiğim sokak tümüyle harabe olmuştu ve ben ne yöne gitmem gerektiğini bilmiyordum.”

“Türkiye’ye giden trene kendimizi atıncaya kadar neler olduğunu çocuk hafızam kaydetmemiş. Ama Sofya’daki yıkık otelde -oturulacak hali kalmamıştı ama başka gidecek yer yok ki- babamın, kağıtlar, pasaport, deyip koşturduğunu, anamın son paramız deyip, Türkiye’deki okul için bana bir üniforma diktirdiğini hatırlıyorum. Terziyi nereden bulmuştu acaba? Bir de şapkam vardı. (Hoş o üniformam Türk okulunda alay konusu olmuş, birkaç gün sonra ağlaya ağlaya onu giymeyeceğimi açıklamıştım, o da başka mesele.) Ablam büyümüştü. Upuzun, ipince bir servi ağacı gibiydi. Sessiz bir mezarlıkta yaşıyordu sanki. Bir akşam gaz lambasını sevdiğimi söyledim de… Kendisine ölü ağabeyimizi hatırlattığını söylemez mi?  ‘Onun ruhu bu gaz lambasında bak, alevi nasıl soluk alıyor’, dedi. Aklım başımdan gitti. O gün bu gündür gaz lambalarından hazzetmem o yüzden.”

“Türkiye’de alay konusu olan yalnızca üniformam olmadı. Konuşmama gülüyorlardı. Onları anlamıyorum diye gülüyorlardı. Kavga çıkarıyor, dayak yiyor, birini dövüyor, bir köşede hırsımdan ağlıyordum. Tıpkı Bulgaristan’ın 3 Mart’ta Osmanlı’dan kurtuluş günündeki gibi. Öğretmen Türklerin şöyle canavar böyle kötü olduğunu anlattıkça, Osmanlı kılıcı, Osmanlı kılıcı dedikçe o kılıç sanki benim böğrüme saplanırdı. Sırada yavaşça kayar arkadaşımın arkasına saklanırdım. Ama dersten sonra Bulgar arkadaşlarımdan dayak yemekten hiç kurtulamazdım. Tam unuttum derken Türkiye’deki okulda Bulgar kopili diye çağırdıklarında o kılıcın hâlâ orada olduğunu anladım. Oysa daha küçükken -savaştan önce- birlikte oynardık. Beni çetelerine almışlardı. Onlar gibi belimde kamayla geziyordum. Ayakkabı pahalı. O yüzden yazın çıplak ayak gezerdik. Baş parmaklar da illâ yaralanırdı. Kanayan yere bir arkadaşımız işer sonra da yerden azıcık toz alıp yaranın üstüne serper, oyuna devam ederdik. Bulgar’mış Türk’müş lâfı bile olmazdı. Gün oldu öyle değişti ki her şey, bir ayağı sakat, aklı sakat bir Memet vardı. Bulgar çocuklar öldüresiye dövdüler. Konuşmayı bilmezdi, çıkardığı sesler kulağımdan gitmez. Ben bir kenarda durup sessiz ağzından ip gibi kan akmasını izledim. Çünkü bu savaş denen şey belden yukarısı çıplak, vücudunu karla ovup eline aldığı silahla bizi iki ayrı mahalleye atmış, aradaki kapıyı çarpıp kapatmıştı işte!”

Babam sustu. Halid efendinin oğlu sustu. Onun her öğüt cümlesinin başına şu lafları koymasına alışkınım: “Siz savaş görmediniz. Yokluk nedir bilmezsiniz. Azınlık olmak nedir, bilmezsiniz. Ama asıl acı olan vatan diye geldiğin yerde azınlık hissetmektir. O yüzden…”

Bizim ailede göçmen olduğunu söylememek için dile dökülmemiş bir kural vardır. Nedenini sormak aklımıza bile gelmemiştir.  Babam göçmenlerin konuşmaları, yemekleri, giyimleriyle alay eder. Halid Efendinin oğlu kusursuz bir Türkçe konuşur, giyimi son moda ve jilet gibidir. Göçmenlere neden böyle sevgisizdir ve kendini saklar, neden zaman zaman hakarete varan şakalar yapar, anlamak için hep bir kapı açmaya çalıştım, olmadı. Babamın hiç kimseyi eve davet etmeyişi, onun nasıl yarattığını bilmediğim uzak durma kalkanı, uzak durulması gerekenler kalkanını biz de kullanıyorduk. Yoksa acıdan kurtulmak için geldikleri yerde onları karşılayan başka acıları mı deşiyordu anıların sivri ve keskin kenarları… Nüfus cüzdanını çok zorunlu zamanlar dışında asla kullanmazdı, meselâ. Çok ender zamanlarda, paraları yetmediği için kendisinin koridorda yerde yattığı, sabah işe gidenlerin onun gibi koridorda yatanların üstünden atlayıp geçtikleri tahta kurulu hanı anlatırdı. Sıtmanın nasıl fena bir hastalık olduğunu. Bir fena hastalık daha vardı, verem. Ablasını genç kızken öldüren hastalık. Bizim evde ‘Kimseye etmem şikâyet’ şarkısı başlar başlamaz, radyo kapatılırdı. Ergenliğimin hışmıyla, ‘Bu şarkıyı ben çok seviyorum, niye kapatılıyor?’ diye bağırdığım bir gün, babam bir kere hıçkırmış, ‘Ablamın şarkısı,’ deyip evden çıkıp gitmişti.  Babasının Türkiye yaşamını anlatırken de gözleri dolardı. Başöğretmen Halid Efendi, tüm kimliğini bırakıp yıllarca gündüz sebze halinde işçilik yapmıştı. Tanıştığı insanlar onun adını bilmezmiş. Hoca, derlermiş. Geceleri de fal bakıp muska yazıyormuş. Gavur Hoca diye ünlenmiş. Her şeyi Yıldıznameye bakıp bildiği dilden dile dolaşır olmuştu. Özellikle evlenme çağındaki gençlerin kısmetini açmasıyla bilinirmiş. Ama şikâyet edilir korkusuyla bu işi bırakmış. Çünkü Türkiye’ye 44’den sonra kaçak gelen akrabaları, tanıdıklarıyla buluştukları tren istasyonunun bahçesinde, gramofon çalıp kadınlı erkekli alem yapıyorlar diye şikâyet etmişti yerli halk. İstasyon şefi, Halid Efendi’nin bir öğrencisiydi ve onun zarar görmesini istemezlerdi. Neşeli buluşmalar böylece bitmişti. Karısı ne zaman ‘Allah’a çok şükür zoru atlattık,’ dese Halid Efendi, ‘Onun bizi sevdiğini sanmıyorum,’ diye cevap verirdi. ‘O nasıl lâf Halid efendi?’ ‘Halimize baksana hanım,’ cümlesini filtresiz birinci sigarasıyla tamamlardı.”

“Hadi,” dedi babam, “oldum bittim senin bu geç yatmaların canımı sıkar, yat artık.”

“Elektrik harcıyorum diye de mi?” dedim.

“Hele eskiden o daktilonun sesinin gecenin bir yarısı kömürlükten geldiğini duyar, sarı lambanın hâlâ yandığını görünce nasıl sinirim tepeme çıkardı.”

“Biliyorum,” dedim, “ne olacak, başımıza yazar mı olacaksın, der dururdun.”

“Oldun ama,” dedi.

“Kalbim kırılırdı, kötü bir şey yapıyormuşum gibi söylerdin.”

“Bu kaçıncı kitabın?”

“Hatta itiraf edeyim senden nefret ederdim bu yüzden.”

“Senin yazar olduğunu Halid Efendi’nin görmesini isterdim.”

“Belki de o yüzden yazmışımdır. Nefret iyi bir tetikleyicidir.”

“Seninle gurur duyardı.”

Kapı açıldı, Dedem, “Siz daha yatmadınız mı yahu,” dedi, öğretmen sesiyle.

“Ben yatıyorum baba. Torunun malum yazacak,” dedi babam, gözlerini devirdi gene.

“İyi, hadi gel. Sabah bahçedeki karları küremek gerek. Bir adam boyu olur, çok yağıyor baksana. Odunları sundurmada güzelce sardın değil mi?”

“Sardım baba, ıslanmaz merak etme.”

Onlar kapıyı çekip gidince dışarı baktım. Melisa kokusu ve ağustos böceklerinin sesi…Mehtap sessiz… Bıyığımı çekiştirmeyi bırakıp yazmaya koyuldum.

ÖYKÜYLE DANS ETMEK

Öykü metninin yazar ve okurla ilişkisi üzerine

Yazınsal bir tür olan öykü metninin farklı kaynaklarda tanımlarına bakıyorum da, karşıma çok çeşitli yaklaşımlar çıkıyor. E.A. Poe, “Öykü bir tablo gibidir, okunup bittiğinde gerçek ortadadır,” der.

“Öykü bir gezginin tepenin en yüksek noktasına ulaştığı zaman gözler önüne serilen panoramadır,” der Boris Eikhenbaum. J.Cortazar , öykünün mükemmel bir geometrik biçim olduğunu düşünür. Woolf’a göre, “Öykü varlık anları veya var olma anlarıdır.” Bir fikrin dönüşmelerini araştıran bir müzik motifinin dönüşümlerini arar gibidir, diyen de vardır, hırslı bir dehanın isteklerine uygun yeteneklerine yakışır ve şiirden hemen sonra gelen bir yazı türü diyen de.

Bu dile getirişlere baktığımız zaman bir öykü metnini yazarken ve okurken neler oluyor diye düşündüğümüzde vardığımız nokta, duyguyu ve gerekirse panik duygusunu en üst düzeye çıkaracak bir biçimde düzenlemenin ve okuyucusunu tek bir konu üzerinde kilitleyerek birbiri ardına gelen imgelerini o konunun tek bir soru etrafında inşa edilmesi ve çözülmesine katkıda bulunacak biçimde kullanmanın, okuyucu üzerinde istediği tepkiyi (duygu, heyecan ve korku dozu) yaratan bir anlatım biçimidir, gibi bir düşünceye de ulaşabiliriz. Çağdaş öykü metinlerine baktığımızda ise yazarın bütün planını kimsenin araya girmesine fırsat vermeyecek bir biçimde gerçekleştirmeye çalıştığını görürüz. Okuma süresince okuyucunun ruhu yazarın denetimi altındadır, düşüncesi sanırım daha ilgi görüyor.

Tek bir etki tasarımından sonra olay, düşünce ve duyguyu birleştirip o şekilde anlatır ki öykünün tonu yazarın planladığı etkiyi ortaya çıkarabilsin.

Beri yandan kısa öykü yazarının zekâsı okurun zekasını da işe karıştıran bir zekadır düşüncesini de hemen söylemeliyim.  Okurun -kendi farkında olmadan-evrensel düzeyde bazı değerleri ortaya çıkarmasına aracılık eden bir etkileşimden söz ediyorum. Bu etkileşim hem yazın sanatına yakışır güzellikte bir duygu yaratır, yazma/okuma eylemini güzelleştirip süsler hem de aydınlatır kanısındayım. Bunun için de söz sanatlarını kullanırız. Kullanırız da, marifet söz sanatları kullanacağım diye bağışlanamaz günahlara, uzun metinler ve ağdalı anlatıma saplanıp kalmamaktır, elbette.  Bu noktada Edgar Allan Poe’nin sesini de duyarım, “Bir öykünün tarihsel koşullarda ortaya çıkan bir tez ya da günün bir olayı üzerine ya da yazarın oturup ilginç olayları bir araya getirerek betimlemeler, diyaloglar, yorumlar yapıp her sayfada olguların ve aksiyonun yavaş yavaş ortaya çıkması üzerine inşa edilmesi radikal bir yanılgıdır,” der. Ona hep kulak veririm.

Öykü yazarken ne yapacağım sorusunun zor bir soru olduğunu düşünüyorum. Çünkü 21.yüzyıldan geriye baktığımızda oluşturulan yapıtlar beni susturuyor. Benim yapacağım kuşkusuz bu yapıtların bana kazandırdıkları üzerinde düşünmek. Düşünürken okurun kafasındaki “tek bir etki” yaratacak  biçimde planlamalıyım, düşüncesini benimsediğimi belirtmeliyim. Öykü metninin bir oturuşta okunup bitirilecek bir kısalıkta olması gerektiği düşüncesini de benimserim. Ben de olayları, karakterleri ve durumları tek bir etki etrafında kurgulayanlardanım. Bu süreçte, şiirsel dil kullanmayı, metnimi bir geometriye yaslamayı tercih ederim. Yazdıklarımın yoğun olmasına özen gösteririm. Son halini verdiğimde, tek bir cümle çıkarıldığında öykünün gücünden bir şeyler kaybedeceği yoğunlukta bir metin oluşturmaya çalışırım.  

Metni oluşturmaya başladığımda, diğer bir düşüncem, insan kalbinin zekasının ya da genel anlamda ruhunun duyarlı olduğu sayısız etki ve izlenimlerden bu defa hangisini seçeceğim, sorusudur. Bu yürek yorucu mu desem, zihin yorucu mu desem soruyu aşmak için alet çantamı karıştırmam gerekir.

Özgün olmalıdır, yeni ve canlı bir etki seçmeliyimdir, bu etkiyi yaratmak için olayı mı, anlatım tonunu mu, karakteri mi, mekânı mı kullanacağıma karar vermeliyimdir. Kuşkusuz, metne (öyküye) neleri soktuğum değil, neleri sokmayacağım önemlidir ve bunu döne döne kontrol etmem gerektiğini bilirim. Öykü romanla şiir arasındaki bir metin olması nedeniyle şiirdeki heyecan veya etkiyi yaratmak için matematiksel oranlamalara başvurduğum veya biçem seçimleri yaptığım (nasıl anlatayım?) bir gerçektir.

Öykü metninde şunları yapmaya çalışırım. Bir kere konu ya da olay örgüsü belirleyici düzeyde olmamasına özen gösteririm. Bütünün tamamlayıcı unsurlarıdır bana göre. Diğer tamamlayıcı unsurlar olarak kurguyu, anlatım biçimini ve dil özelliklerini seçerim. Estetiğe ulaşmak için yazma sanatının harikalarıdır bunlar.

Öykü estetiğini yaratmaya bunun için de şiir ve müzik sanatlarından yararlanmaya çalışırım. Bazı metinlerde özellikle kalıcılık için ses uyumları üzerinde çalışırım. Kelime telaffuzlarıyla doğa seslerinin verilmesine gereksindiğim de olmuştur. Mizah metinleri çalışmamakla birlikte, ince mizaha başvurduğum olmuştur. Her öykümde yakışan deneysel yaklaşımlarım olması için çalışırım. Gerçeklerden hareket ederek kurguladığım öykü metinlerimin birçoğunda akıl yürütme patikaları açıp okurun beni izlemesini arzularım. İmalar ve belirsizlikler kullanmaktan sinsi bir zevk aldığımı söylemeliyim. Bu dilbilimsel labirentte gezmenin kimi okurlar için de keyifli olduğunu hâyâl ederim. Ama lütfen bu dolgu malzemesi kullanılması gerektiği gibi bir yanılsama yaratmasın. Kimi roman metinlerinde cömertlik sayılabilecek, iniş çıkışlar sağlayacak dolgu malzemeleri öykü metninde kabul görür mü kuşkuluyum. Çünkü roman ne kadar süreç veya çizgiyse öykü an ya da noktadır, görüşünü benimseyenlerdenim. Bu nedenledir ki az lafla çok iş yapmayı zorunlu kılar. Okurun doğru saptamalarla dolguyu kendisinin tamamlaması için metinde zemin oluşturmanın yazarın işi olduğunu söylemeliyim.

Bir metnin / öykünün ilgi kazanmaya ihtiyacı vardır. Bu ilgiyi başlangıç ve son bölümleriyle sağlamayı hedeflerim. Birbirine mutlak biçimde bağlı ilk cümleden itibaren her bir ögenin öykü içinde anlamlı biçimde var olması, rastlantısal olmaması benim için önemlidir. Aksi halde metnin herhangi bir yerinde herhangi bir ögesiyle başım derde girebilir, diye düşünürüm. 

Öykünün bir oturuşta okunması gerektiği fikrine tümüyle katılıyorum. Çünkü bildiğiniz gibi öykü metni kum tanesinde bütün hayat, bütün evreni dile getirme çabasıdır. İnsanın gizleri üzerine bir sanattır. Yaşamdaki ilmikleri dokur, dokunmuş ilmikleri çözer. Derin bir yapı olmalıdır ve iç dünyaları irdelemelidir. Bir durum, bir düşünce, bir duygu, bir davranış, bir ilişki biçimi, ilişkilerdeki bir an, insanın iç dünyasına ait bir sarsıntı, bir gerilimin herhangi birinin/bir şeyin/bir an veya yerin üzerine odaklanarak çarpıcı gerçeklikleri dile getirmeyi amaçlar. Zor bir iş olduğunu düşünüyorum. Olup biten bir şey yoktur görünüşe bakılırsa. Böyle bir öyküyü okumamış olsak anlatılanlardan bir öykünün çıkıp çıkmayacağından kuşkulanırız kimi zaman. Okura yazarın bıraktığı anlama fırsatı ama sonucunda paha biçilmez okuma hazzı. (Konu bulmakta zorlananları her zaman şaşkınlıkla izlemişimdir. Özellikle öykü için konu öylesine sınırsızdır öyle çok ayrıntı kaynar ki yaşamımızda, görmemek hissetmemek olanaksızdır. Arıtıcı, sarsıcı, yaşananları etkileyici, üzücü, kalp burkan, içimizi genişleten bu öykü çekirdekleri olmasaydı bu öyküler yazılabilir miydi?) Doğrusu bu nedenledir ki, yaşananlardan yola çıkarak ama daha üst düzey ve yoğun anlamlar içermesine çalışarak(yükleyerek) öykü metinlerimi kurmaya çalışırım. Elbette, kısa çabuk okunabilirliğini asla göz ardı etmeden. Bu haliyle metnin paylaşılabilirliğini de artırmayı amaçlarım. Amaçladığım başka bir ayrıntı ise her şeyi açıkça dile getirmemektir. Süreç içinde gizli bir anlam taşıması metnin edebiyat tanımına yakışır güzellikte olduğunu düşündürür bana. Sağlamlıkla örülmüş bir plan oluşturmaya bu plandan da şaşmamaya özen gösteririm. Öykü metni çok şey içerir gibi görünmesine karşılık onu da yazayım, bunu da katayım düşüncesini kaldırmaz bana göre. Giriş cümlesinden başlayarak final cümlesi veya bazen sözcüğüne kadar tutarlı bir biçimde birbirine eklenecek tüm anlatı öğelerinin yer almasına ama bu ögelerin de yapıya rastlantısal biçimde “dalmasına” izin vermediğimi söylemeliyim. Bunu ögelerin atılamaz ya da değişikliğe uğratılamaz biçimde kullanarak yapmaya özen gösteririm. Ama işin başında bilinçli ve planlı olarak bir etki tasarlar, olayları, karakterleri, kimi zaman mekân ve zamanı bu tek etkinin hizmetinde kullanmak gibi bir iddiam vardır. Hatta dosyalarımı bile öyle oluşturma çabasındayım. İstediğim etkiyi yaratmak için okuyan öznenin yaşıyormuş duygusuna kapılması için -benim için baş ağrıtan-tüm ayrıntıları hesaplarım. Hesaplamak zorunda hissederim çünkü öykü metni yazılırken olduğu kadar okunurken de birtakım beklentileri olan metinlerdir, diye düşünürüm. Bireysel birikim ve yetilerin daha üst düzeyde olmasını, entelektüel birikime daha çok başvurmayı bekler. Susku noktalarında yeniden üretilebilir anlamların algılanmasını amaçlar. Bunun yapılmasını da yazara emreder. Romanın beklentisini aşmakla birlikte şiirin altında olduğunu da bilirim. Ucu açık öyküler ise en keyifli olanlardır. Çünkü okurdan anlamın çoğaltmasını bekler. Kimi zaman bir cümle öykünün yükünü taşır. (Ziya Osman Saba’nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi öyküsüne hayranımdır: “Beni mazur görün sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim.”) Kulak Misafiri kitabımda “Bugün Bekle Beni” adlı öykümde okur bir tür tuhaflıkla karşılaşır. Sözcüğü iki heceye bölerek zaman mekân sıçraması yaptığımda yükü tek sözcüğe vermişimdir. Şu bölüme bakmanızı rica ediyorum.

(…) Neyse ki gelmeden önce koca bir paket çikolata yediğimi, bu soğuk havada koşacak enerjiyi bulduğumu, tadının hâlâ dudaklarımda ve dilimde olduğunu bak… 

***

… tım, gözlerim pencerenin dışında durmaktan donmuşken, sonunda iki serçe kapıp götürdü onları. (…)

Bazen beklenmedik bir bitiriş yükü üstlenir. Bu noktada okuru düşündürüp, nasıl, niçin sorularını havada uçuşturuyorsa o öykü başarıya ulaşmıştır.

Şimdi yerde taşların üzerinde kopmuş bir kuş kafası duruyor. Sizi onun yanına götürüyorum. Bu yer neresi? Bu kuş kafası burada niçin duruyor? Bir kedi avı hikayesi mi? Birine verilen mesaj mı? Hangi ayak tekmeleyip tekerleyerek buraya kadar getirmiştir?  Yoksa konuyu kuşun açısından mı ele almak istersiniz, onun nasıl bir can pazarı yaşadığını ve yenildiğini mi anlatmak istersiniz. Belki de bunu bir metafor olarak kullanmak isteyebiliriz. Acaba demekten duramıyorum… Gerçekten ne çok öykü var bu kopuk başın içinde…

DELİLER TEKNESİ ve ÖYKÜ TEKNESİ Dergileri

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi -13

Bir zamanlar öykülerime yer veren, kimi artık anılarımızda kalmış, kimi halen yayın hayatını sürdüren dergileri andığım “Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi” dizisinin bu bölümünde Deliler Teknesi ve Öykü Teknesine bir merhaba demek istedim. Halen yayın hayatına devam eden bu iki dergi Aydın Şimşek ve ekibi tarafından çıkarılıyor.

Belki başka sayılarında da yazılarım olabilir ama kişisel arşivimdekileri paylaşıyorum. 2008 yılı 3. Sayısında Tuncer Uçarol imzalı bir söyleşiye konuk olmuşum. Abdullah Baştürk İşçi öyküleri ödülü alan yazarlarla yapılan bir röportajda yazınla ve yazarlığımla ilgili sorularına cevap vermişim.

2008 yılının 4. Sayısında ise Kulak Misafiri adlı öyküme yer vermiş Öykü Teknesi. Kitaplarımdan birine adını da veren bu öykü boşanma sürecindeki bir kadının duygularıyla birlikte duyduğu bazı olaylara “kulak misafiri” oluşuyla annelik kavramına ilişkin sorgulamalar yapar.

“Annelerini tanımayanlar, annelerinden bıkmış olanlar ve anneliğini mahkeme kararıyla kanıtlamaya çalışanlar kestane şekeri kutusunun başındayız. Sağır annelere yasak, çünkü tansiyonları çıkıyor ama göz hakkıdır deyip kimseyi dinlemeden bir parça alıyorlar…

Henüz avukatım telefon etmemiş, karşı tarafın apansız bir karar değişikliğiyle kızımın velayetini bana bıraktığını söylememişti…”

Öykü Teknesi’nin 12. Sayısında Deniz Kestaneleri öyküm yer alıyor. İki adamın meyhanedeki dertleşmeleriyle başlayan öykü, onları dışarı çıktıklarında da izler. Çok aşık ve sevgilisi tarafından reddedilmiş genç adamla dertleştiği olgun yaştaki adamın yaşama ve aşka ilişkin konuşmalarını,

sarhoş kahramanın sokakta bağıra bağıra söylediği şarkıyla duygularını dışa vurduğunu izleriz. Onun, içkinin de etkisiyle duygularını dile getirişini alaycı bir dille anlatan öykünün okuru ve öykü kahramanlarını irkilten bir finali vardır.

Derin bir sessizlik oldu; kimsecikler yokmuş gibi. İrfan’a uzayda tek başına kalmışlık, hiçlik duygusu veren bir sessizlik. Sonra bir alkış koptu. Yukarıdan aşağıya konfeti olup yağdıkça yağdı… Apartmanların ilkin sıkıntı ve merakla açılmış pencere kanatları şimdi İrfan’ı kucaklamak istiyordu.

Deliler Teknesi’nin ise 12. Sayısı var arşivimde. 2009 yılına ait bu sayıda Kara (Bir) Bulut Romanı: Amida başlıklı inceleme yazım bulunuyor. Özcan Karabulut’un o tarihlerde yeni yayımlanmış romanı ilgimi çektiği için uzunca bir incelemesini yapmıştım. İnceleme yazılarım tümüyle benim kendi kişisel zevkim için yaptığım çalışmalardır. Kazı çalışmaları derim onlara. Böyle dosyalarda sararan hayli yazımın olduğunu itiraf edeyim. Pek azını okurla paylaşmışımdır. Paylaşmamın nedeni de okuduğum kitaptan duyduğum heyecan ve hazzı başkaları da alıyor mu acaba, sorgulamasıdır. Özcan Karabulut’la tanışmıyorduk. Ama ortak tanıdıklarımız mı vardı, e posta adresine bu yazıyı gönderdim. Tanışmamıza aracılık etmiş oldu. Bir okur beğeni mektubu amacını taşıyan e posta yazar tarafından beğeniyle karşılanınca Deliler Teknesi’nin sayfalarında yer aldı. Elbette öyle uzun bir yazıyı hiçbir dergi basamayacağı için sonradan Özcan Karabulut’la mutabık kalarak kısaltmıştık. Nefis bir romandır ve meselesi olan bir romandır. Deliler Teknesi de üç tam sayfa altı sütununu bana verme inceliğini göstermişti. Bu yazılarında dergi kapaklarıyla birlikte ilk sayfalarını alıyorum buraya. Buradan bir kez daha selamlar, teşekkürler.

ON DAKİKALIK FİNAL

Çok değil on yıl geri gidebilseydin… Ardına dek açık balkon kapısıyla mehtabı kucaklamak için bekleyen bağrı yanık bir delikanlı(!) olmazdı şimdi ev. İçine giren sokak ışıkları yüreğine çökmüş sana çarpıp tuzla buz olmazdı…

Ağır ve nemli bir güneş, denizi taşırmak üzereydi, sen o koltuğa oturduğunda. Şimdi, gece… On yıl önce yavru bir kedinin miyavlamalarının batıp çıktığı, bu siyah saten yorganın seni neden uyutmadığını aklına bile getirmez, kızmaz ve öteki uykuları kıskanmazdın…

Buğulu zarafetiyle yolu kıvrılıp gelsin diye Mehtap, açık kollarına atılsın diye beklemezdin. Saat ayaklarını sürüyor koridorda, bak.

Daire kapısı sessizce kapandı. Koridorda ışık yandı. Mehtap geldi…

– Ruhun azgın atları dörtnala giderken bedeninkilerin yarışı terk etmesini kınıyorum, dedi adam, geceye doğru. Bu durumda öndeki atların koşmasının bir anlamı olmadığı gibi yarışı bırakanlara da söz geçiremez oluyorlar. O zaman öyle üzülüyorlar ki… Kaçıp gitmeyi istiyorlar. Belki bu yüzden ölünüyordur.

Söylenenleri ruhun bedeni bıkkınlık nedeniyle terk edişi olarak değil, kaçıp gitmek isteyenin eceli gelmiştir, şeklinde yorumlayan Mehtap tedirgin oldu. Çünkü bu cümle ona göre aynı zamanda “nerede kaldın ve neredeydin” anlamını da yüklemişti. Adam bunları bütün bir gece taş gibi oturup, onu beklediği koltuktan yine kıpır-damadan söylemişti. Oysa fırlayıp sarılmak, vücudunu bastırmak, canını acıtarak okşamak istiyordu, öyle özlemişti kadını. Tüm gece boyu kızmış, merak etmiş, hoş görmüş ve kinlenmişti.

Karşılıksız kalan cümleler, perdeleri ardına dek açık kirli cama yapıştı kaldı. Bekledikçe yavaşça kararıp leke-ye dönüşüyordu. Sonunda Mehtap gelip adamın karşısında durdu, bakışlarında gerçeği duymak istemeyen titremeyi gördü. Yaşlılık gözlerini küçültmüş, rengini bulanıklaştırmıştı. Çoğu kere sevimsiz ve sadist bir anlatımı olan bu gözler, şu an “bana yalan söyle” diye bağırıyordu. Kadının üstündeki gece mavisi, kırmızı beyaz çiçek de-senli elbiseye saldırganca baktı. İp askılar yüzünden vücudunun üst yarısı çıplak gibi geliyordu adama.

– Biraz eğlendim, dedi Mehtap tek kaşı kalkık.

Onun masa örtüsünün kenarıyla oynamasının sıradan ve dalgınlıkla değil, gözlerini kaçırma çabası olduğunu biliyordu adam.

– Bütün gece seni bekledim, dedi pencereden dışarı bakarak. Bu gece ben bekledikçe, önünde secde edilesi güzelliğiyle Mehtap yakamozlar arasında yattı durdu ama.

Yavru kedi susmak bilmiyordu. Bir an kulak kesildi kadın; sesler kendini acındırma mı içeriyor diye. Hayır, kedinin ve adamın sesi, yalnızca açlık ve hayal kırıklığıydı. Hayal kırıklığı… Mehtap, kulaklarını tıkamak, kaçıp gitmek ya da onları susturmak istiyordu. Açlığa çare bula-bilirdiniz ama hayal kırıklığı… Adamın göz bebeklerinde o azgın atları gördü. Sessizce bekleşiyorlar ve etrafı kolaçan ediyorlardı. Tenleri huzursuzca seğiriyordu. Meh-tap sustu. Yakamozlar çok fazla gürültü yapıyordu.

– Balık istiyordun, gidip aldım akşamüstü, dedi adam, bakışlarıyla ilgisi olmayan bir sesle. Seninle bir akşam yemeğini hayal etmekle mi yetinirdim?

– Paramız bitti demiştin, dedi kadın irkilerek.

– Kiradan harcadım. Evi genç bir sevgili için çekici kılmak gerek. Başka türlüsü olmuyor artık.

– Ama… Şimdi ne yapacağız?

Kadın söylenenin bir parçasını öne çıkarmayı yeğledi. Diğer parçaya verilecek yanıtla konuşma nereye giderse gitsin onu haksız kılacaktı çünkü. Adam balıkçıya temizlettiğini ve nasıl pişirdiğini söylüyordu, yaranmaya çalışı-yordu. Sevgisi bir reddedişle karşılanmaya başladığından beri bu tutumu geliştirmişti. Yada giderek daha hızlı yaşlanıyor olduğundan birilerinin acımasına daha çok gerek-siniyordu.

– Sonbaharda rastlantıyla canlı kalmış bir sivrisinek önüne geleni iğneliyor, dedi sonra adam yavaşça. Her-kesin canı yanıyor ama sineğin fazla zamanının kalmadığını da biliyorlar. Gaddar bir sabır gösteriyorlar. Sonunu bildiğin konuda sabır göstermen uygunsuzdur oysa…

– Kaç yaşında? dedi kadın, göz kapaklarını küçümsemeyle yarı kapatmıştı.

– Kaç zamandır ölüme koşuyor, demek istiyorsun.

– Kaç zamandır ölümden kaçıyor, demek istiyorum, dedi acımasızca. O böyle deyince adamın yüksek bir yer-den düşercesine başı döndü, sustu. Ruhumun atları, vara-cağı yeri biliyor bilmesine de neden koştuklarını bilmiyorlar, asıl mesele bu.

– Özür dilerim.

– Önemli değil yavrum, dedi adam hayal kırıklığıyla Ah ne olurdu, o yaştan bu yaşa, bir küpten ötekine aktarılan yaşamda, her keresinde biraz daha tortuyla ayrılmasaydık. Sonunda; arı su batağa dönüşüyor, bak. Taşıdıkları yüzünden akamaz oluyor.

Şimdi de kadın sessizdi. Susmakla kendisini fırlattığı uzaklığı, uzaklığın yarattığı olanaksızlığı duyumsadı adam. Gözlerini yakalarsa ulaşabileceğini sanıp baktı; yabani otlar arasındaki yarı yıkık bir ev bakışıyla. Mehtap çok uzaklardaydı…

– Özgür bir kadınsın, önemli değil, dedi kırık.

– Cam fanus içinde yanmakta olan çılgın bir ateş kadar özgür, dedi kadın, çarpıkça gülümsedi.

– Odunundan kaçmak isteyen alevin didinmesi, dedi adam alayla ve acımasızca.

Bu kadını tümden sinirlendirdi.

– Odun mu?! Kör korlar! diye tersledi tükürür gibi.

Bir yaştan sonra diz eklemlerini kırmak mümkün ol-muyor muydu, üşeniliyor muydu? Bu pek önemli değildi gerçekte. Önemli olan yürüyüşteki canlılık ve ışıltının yok olmasıydı. Artık bacaklarını pergel gibi açıp eklemleri üzerinde yaylanması söz konusu değildi. O erkek, geri dönmemek üzere yaşamlarından çıkıp gitmiş, yerine bunu bırakmıştı. Adam, salata malzemelerini sirkeli suda bıraktığı için gevşemiş olduklarını söylerken, kadın onun gevşek kaslarını düşünüyordu, cümlesinin ancak sonunu duydu. “… atarsın” Güldü, takma dişleri kendi dişlerinden farksızdı ama kadın biliyordu takma olduklarını. Can sıkıcı olan buydu işte. Şahane bir erkekti tanıştıklarında. Erken beyazlaşmış saçları Rene Magritte bulutlarını çağrıştırdığından mı nedir, ilk olarak kendini savunmak durumunda hissetmemişti. İyi kalpli bulut, kızı kucaklarken –nasıl dese- on metre çapında bir alanın içinde rahatsızlık verici bir şey giremezdi herhalde, ona öyle geliyordu. Çünkü o, annesinin her zaman gözlerinin aklarını göstererek anlattığı, kızlara kötü kötü şeyler yapan erkeklerin, kulak kepçesinin gerisinde bitivermesinden yorulmuştu. Nefesleri tişörtlerinin yıkama talimatı etiketini kıpırdatacak kadar yaklaşıyor, aklını alıyorlardı. İyi kalpli bulutun, yanık tenli vücudu gevşememişti ve elleri çelik gibiydi o zamanlar.

– Seni çok sevdiğimi biliyordun değil mi? dedi kadın özür dilercesine. Uzun yıllar önce yirmi yaş fark önem-sizdi.

– Elbette, dedi adam. Açık bir yara gibi sevgi bekleyen yeni yetme çağını bilmez miyim? Ama ne demiş Bedri Rahmi? “Aramızda tam yirmi beş yaz, yirmi beş kış, yir-mi beş bahar, yirmi beş uçurum. Ne öpücükle dolar ne şarapla biliyorum.” Yaralar kapanıyor ama uçurumlar büyüyor…

– Balıkları pişirdin mi?

Duygulardan yiyeceklere bu keskin dönüş adamın canını iyiden iyiye sıkmıştı.

– Pişirdim. Şarap verir misin oradan?

– Balıkçıdaydın demek…

Daha önceden açılmış şişenin mantarını çıkardı, şarabı bardağa boşalttı, oyalanarak.

– Ben aradım seni gecikeceğim, demek için.

Aramamıştı. Aramış olsa ve konuşmuş olsalar kadını eve gelmeye ikna edeceğini ikisi de biliyordu. Kadehini doldurdu, adam şişeyi de istedi bir el hareketiyle. Bu küçük hareket birkaç saat önce, her telefona uzanışında bileğini yakalayan, gel, diyen parmakları anımsattı kadına. Yarı aydınlıkta terli, tüyleri parlayan o hoyrat kolu, telefonu hemen ve boyun eğişle bırakan kendi elini, bir fotoğraf karesi gibi gördü yine. Sonra terli avuç içinin teninde kayışı, önemini yitiren ayrıntılar. İrkildi.

– Ben eski bir arkadaşımla yemek yedim. Hayır di-yemedim.

Şimdi, şu anda onu hiçbir zaman sevmediği kadar sevdiğini düşündü yaşlı adam. Ama hiç de bu kadar iğrenmemişti. Titredi. Kinlenmişti. Ayrılık duygusu ve tiksinti tüm beynini kaplamıştı.

– Beni terk eden Pandemos’un şerefine! İnsan yaşlandıkça Uranios’la doluyor kaçınılmaz olarak!

Kadın artık masa örtüsüyle falan oynamıyordu. Onun çene kemiğinin kulağıyla birleştiği noktaya bakınca adamın içini çaresizlik kapladı. Kıvrımların, senin tuzakla-rın, nasıl zevk çanaklarıdır, bilmez miyim?

– Boğulacağını bile bile bu çanaklara atlanır mı? diye homurdandı ve ona uzandı. Kadın irkildi, ıslak bir giysiden kurtulmak istercesine baktı. Bu bakış yeni bir kırgınlık yarattı adamda, giderek hırçınlaştı, öç duygusu kapladı benliğini. Eline geçirdiği herhangi bir şeyle oracıkta öldürüvermek onu! İçten bile değildi. Sarhoştu kadın, kolay olurdu. Duraksadı. Kafası yamulmuş, saçları kanla kemiklerine yapışmış görüntüyü, kolundan tutup az önce yürüdüğü hole, evin çıkışına, sokağa, sürüklesem… Arkamızda kan, beyin, kemik parçacıklarından bir iz… Çöp bidonunun oraya bırakırım, çöpçüler alır.

Bu güzel yüzün şekilsiz bir kitleye dönüşmesi, bedenin seğirip kalmasına dayanamayacağını anladı. Kendi canı acımış gibi hissetti. Birbirlerini öyle çok severlerdi ki… Eskiden. Olsun. Onu bağışladı, öfke yavaş yavaş bedenini terk etti sanki. Şarap içmeyi sürdürdü.

Kadın onun küçük camsı ihtiyar gözlerindeki öfkeyi gördü. Sonra rüzgâra kapılmış bulut olup gidişini… Bu değişimi yaşlılık ve güçsüzlük olarak açıkladı kendine. Ayrıca yenmeyen akşam yemeğinin yarattığı boşluğa, hazırlıkların çırpıntılı bekleyişine karşılık ağır damlayan zamanın zehire dönüşmesine… Beklenenin, umarsız bir alkol kılıfıyla kaplı olarak sabaha karşı kapıdan girişini, oturduğu berjer koltukta soğukkanlılıkla karşılaması öyle herkesin becerebileceği bir şey değildi. Artık birbirlerine bakmıyorlardı. Adam şarabının son yudumunu içerken;

– Yapılacak ne var ki? diye sordu önünde secde etmiş şarap şişesine. Şimdi oturmuş ölmeyi beklerken başka ne beklenebilir ki? Genç bir kızın hayran olduğu, sığındığı, tutuşturduğu bir adamın son cızırtıları… Olsa olsa kör kor ha? Ve cam bir fanusun altındaki ateş.

Yavru kedinin susmasını beklemezdin. Gecenin bitmesine ve Mehtap uyumak istiyor diye bu denli öfkelenmezdin… Bu bedende yaşlanmazdın…

Balkon kapısı ve pencereler hâlâ açıktı. Saat koridorda koşmaya başlamıştı.

– Rüzgâr söylüyor şimdi o yerde bizim eski şarkımızı, dedi adam. Vazgeç, söyleme artık, hatırlatma mazideki halimizi!

– Şiir mi bu? dedi Mehtap.

Bu son sözleri oldu.

– Bir duygu, bir şarkı ve bir ortaya koyuş biçimi!

Nefes nefese kendini koltuğa bıraktı. Balkon kapısının kanatları ve kadının ağzı aynı biçimde açık duruyordu şimdi. Yalnızca on dakika sürmüştü, yaşamının finali …

Sözcükler Dergisi

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi -12

Halen 104.sayısı okurla buluşan Sözcükler İki Aylık Edebiyat Dergisi’nin Kasım, Aralık 2008 deki 16. sayısında Fadime Hanımın Işığı öyküm yer alır. Petrol İş Sendikası’nın düzenlediği öykü yarışmasında 2007’de birincilik alan öyküm kaygı teması üzerine yapılandırılmıştır. Annelik kaygısı ile daha da yoğun ve okuru tedirgin edici bir odaklanmayı seçtiğim öykü Fadime Hanım adlı bir işçi kadının, evinden çıkıp çalıştığı balıkhaneye gidene kadar yaşadığı kaygıyı ve düşüncelerini, kuruntularını anlatır. Küçük kızını evde ateşli bırakmıştır, evi yerleşim yerlerine uzak bir noktadadır, kocası balığa çıkmıştır ve havada fırtına belirtileri vardır. Balıkhaneye ulaşıp çalışmaya başladığında kuruntuları bitmemiş ve öyle yoğunlaşmıştır ki tam o sırada fırtınadan patlayan cam ve kendisine seslenen patronunun sesiyle aklı başından gider…

Yoksulluktan kaynaklanan yetersiz yaşam konuşları, kadının omuzundaki ağır maddi ve manevi yükler, hem Fadime Hanımın hem kocasının çalışma koşullarının zorluklarına ayna tutmayı da amaçlayan öykü tüm olup bitene kadın gözü ve duygularıyla tanık olmayı amaçlamıştır.

Büyük bir hangardan bozma balıkhanenin büyük camlarından biri o sırada patladı. İçeri dolan rüzgârdan eşyalar korku filmlerini aratmayacak şekilde oradan oraya savruldu. Şangırtının içinde adı belli belirsizdi. Emin olamadı. Kaygılarının kendisini yanılttığını düşündü. Patron yine seslendi; “Fadime gelsin çabuk!”

Fadime’nin dizlerinin bağı çözüldü. “Ah karanlıkları susturabilsem,” diye geçirdi aklından Fadime Demircan, “Işığım korkuyor çünkü…” Önce elindeki bıçak düştü ve suya sessizce dalan bir balık gibi yere yığıldı, kıvrıldı. Yüreği seğirdi de öyle sustu Fadime, ışıklar cansız kaldı, canı ışıksız…

Not: Uzun bir öykü olması nedeniyle ilk ve son sayfalarının görselleri alınmıştır.

İLE KÜLTÜR SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi -11

Bugün sayfalarını aralayacağım dergi İLE Edebiyat Sanat Kültür Dergisi.  6. İzmir Öykü Günleri’ne davet edilen yazarlardan biriydim. 14-17 Şubat 2007 tarihlerinde gerçekleşen bu muhteşem öykü şöleni Konak Belediyesi , Ege Kültür Vakfı, Pen Yazarlar Derneği, TYS, Dil Derneği KIBATEK İzmir Temsilciliği ve Edebiyatçılar Derneği’nin ortak çalışmasıyla gerçekleştirilmişti. Akşamları yazarların bir araya geldiği yemeklerde edebiyat sohbetleri yapılıyordu. Yazar Hasan Özkılıç beni Hayri K. Yetik’le tanıştırdı. Hayri K.Yetik o zamanlar İle Dergisinin Yayın Yönetmeni ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürüydü. Seslendirdiğim öykümü dinlemişti ve beğenisini belirtti. Dergisinden söz etti, onlara da öykü göndermemi istedi. Hemen atıldım, zaten gönderdiğimi ama hiç ses seda çıkmadığını ellerine ulaşmamış olabileceğinden kuşkulandığımı, söyledim.  Öykünün adını sordu. Annemin Çalılıklarında adlı öyküydü. O tok sesiyle “değişik karakterde çok temiz yazılmış bir metin, masamda duruyor,” dedi. “Ne düşünüyorsunuz?”dedim. “Yayınlayacağız,” dedi. Şairliği ve yazarlığının yanında yazın dünyasına çok emek vermiş kişilerden biriyle konuşuyordum ve o gün başlayan tanışıklık yıllar içinde dostluğa dönüştü. Öyle ki, arada görüşmediğimiz uzun zaman kesitleri olmasına rağmen karşılaşır karşılaşmaz dün berabermişiz gibi konuşmaya başlamamız tadına doyulmazdır.  Yazın bilgisi ama özellikle konuşma becerisine hayran olduğum edebiyatçılarımızdandır. İle Dergisi’nin 9. Sayısı 2007 yılının Mart ayında okurla buluştu ve benim Annemin Çalılıklarında öyküm de bu baskısı, dizgisi ve içeriğiyle enfes dergide yer almıştı.

Annemin Çalılıklarında öyküm bir karakolda polis tutanaklarıyla “vak’a” anlatımıyla başlayıp polisleri, şikayetçiyi, zanlıyı, şikayetçinin beraberinde getirdiği çocukları da içine alan bir metindir. Olayı farklı bu karakterlerin farklı bakış açılarından ele alırken arada tutanak metinlerinin kuru ve mesafeli resmi diliyle de olay anlatılır.  Şikayetçi bir sokak kadınıdır, onu satan adam tarafından darp edilmiştir, gecenin bir saatinde çocuklarıyla birlikte karakoldadır. Kadın her biri başka kişilerden olan çocuklarını istememekte, onlara devletin bakması gerektiğini ileri sürmektedir. “Bu çocuklara devlet baksın. Ben sokak kadınıyım. Onların bedensel ve ruhsal gelişimine zararlı bu.” “Senin değil mi bunlar? Devlet niye bakıyormuş” diyor polis. Sonra dönüp büyük çocuğa bakıyor, “Bu sizin anneniz değil mi?”

 İlk anda bir kadının dayaktan şikayeti görünümündeki olay, tutanak yazıldıkça ve öykü ilerledikçe farklı bir dramı okura aktarır. Çocukların gözü önünde gerçekleşen olay zaman zaman onların düşüncelerine ve  anlatımlarına de yer vererek tamamlanıyor. Finali ise şöyledir:  “Yaşam içinde oradan oraya savrulan çocuklarsa besbelli annelerinin çalılıklarında barınmaktan bezmiş ve kararlarını vermişler. Dikenleri ellerine batan düşlerini başkalarına verecekler. Yalazları saçlarını tutuşturan bu sevgiyi de…gülüşleriyle birlikte; sen tut demeye karar veriyorlar polise… Birbirlerine sokuldukları köşeden verilmiş bu kararı ağabey açıklıyor: “ siz” diyor. “en iyisi bizi çocuk yurduna gönderin. Annem bizi istemiyor.”

HASAN ÖZKILIÇ ve AGORA DERGİSİ

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi -10

Kişisel arşivimde her zaman değerli yazın malzemeleri olarak duran, edebiyat dergilerini anmaya devam ediyorum. Bu anma teknolojik yetersizliklere karşın gerçekleştirilen çalışmalara kişisel bir saygı duruşu aynı zamanda.

Yazar Hasan Özkılıç’la tanışmamıza aracı olan Agora Dergisi’nin benim gönlümdeki yeri bambaşkadır. Sayfa tasarımından, yazı karakterine özgün bir dergi olan tam adıyla Agora Yeni Binyıl Kültür Sanat Edebiyat’ı yayına hazırlayanlar Tacim Çiçek, Altay Ömer Erdoğan, Asım Gönen, Ahmet Günbaş, Hasan Özkılıç, Timuçin Özyürekli, Hayri K.Yetik’ti. Aylık bir dergiydi, İzmir’de 2000 yılı Ocak ayından itibaren okurla buluşmaya başlamıştı. Nasıl haberim oldu şimdi anımsamıyorum. Agora Dergisi’nin Ekim 2000’ deki 10.sayısında şimdi burada yazıyı uzatmamak için hepsini sayamadığım, Afşar Timuçin, Feridun Andaç, Abbas Sayar, Arif Madanoğlu, gibi isimler var. Öykü bölümünü A.Alper Akçam’ın “Ağladığımız Bir Düğündü İşte” öyküsüyle benim “Kendini Ölüme Bağlayan Kadın” öyküm paylaşıyor.  

Şimdi sizinle bir keyfimi paylaşmak isterim. Daha önceki yazılarımda, dergilerin, yazarlara yazılarınızı kabul ettik ya da etmedik, gibi bilgileri vermediğinden yakınmıştım. Bunun bir uygarlık nezaketi olduğunu ve yazar olarak beni hem incittiğini hem de takip etmenin zor olduğunu (özellikle 2000’den önceki yıllarda) yazmıştım. Ama her konuda olduğu gibi bu konuda da bir istisna vardı ve bu istisnayla karşılaştığımı her fırsatta dile getirmişimdir. Posta yoluyla gönderdiğim öykümün Agora tarafından ne zaman kabul edileceğini bilmeyerek çalışmalarımı da, başka dergilere öykü göndermeyi de sürdürdüm. Sonra çok garip bir şey oldu(!) İş yerimdeyken telefonum çaldı ve karşımdaki kişi Agora Dergisi’nden aradığını, gönderdiğim öyküyü aldıklarını, Ekim sayısında kullanacaklarını söyledi. İçimden şunun geçtiğini hâlâ hatırlarım, “Nassıl yani? Agora’ bana bilgi mi veriyor?” Dahası da vardı, arayan derginin sahibi ve yazı işleri sorumlusu yazar Hasan Özkılıç’tı. Kısa bir konuşmaydı ama yüzüme yayılan gülümsemenin aydınlığını bunca yıl sonra bile anımsarım. Ne hoş insanlar da var bu yayın dünyasında demek ki… Bu işine saygı ve edebi nezaket ve yayın disiplinini hiç unutmadım. Hasan Özkılıç’ın Kuş Boranı kitabı 1998’de yayımlanmıştı ama ben okumuş değildim. Bu telefon konuşması ta bugünlere uzanan bir dostluğun başlangıcı oldu. Yazdıklarım konusunda bana gerçekçi görüşlerini söyleyerek ve zaman zaman överek yüreklendiren, her zaman korumacı gölgesini hissettiğim bir ustamdır. İlerleyen yıllarda sohbetlerimizde yazmayı planladıklarından keyifle söz edişi, benimle paylaşması bana kendimi ayrıcalıklı hissettirmiştir. Bütün kitapları harikadır ama benim göz bebeğim Lataros Değirmeninde Üç Dakika’dır. Bu öykülerle ilgili çalışmaya başladığında bir edebiyat etkinliği nedeniyle buluşmuştuk. Bana Lataros Değirmeninde Üç Dakika’yı öyle bir coşku ve canlandırmayla anlattı ki, daha yazılma aşamasında hayran olmuştum metne. Belki ondandır bu kitaba ayrı sevgim. Gönlümün Şirazesi Bozuldu kitabını okuduktan sonra ise  bu lâf benim de kullandığım bir deyim oldu. Çünkü şirazemizi bozan çok şeyler yaşamaya başladık. Onun yazdıklarını okuyup öykülerini incelemek ayrı bir keyiftir. Metinlerinin yakın okuma olarak tanımladığım incelemelerini  hep yapmışımdır, kendime saklamışımdır. Edebiyat okurlarıyla paylaşmayı nedense hep öteledim. Sanırım kusursuz olmasına çalıştıkça yılların geçtiğinden haberim yoktu. Ancak son yapıtı Şima’ya ilişkin yazdıklarımı paylaştım. Onu doğru anlayabildiğimi öğrenince de mutlu oldum. Küçük bir sürpriz planladım, kitap çıktığı ilk günlerde aldım, hemen okudum, hemen de bir edebiyat sitesine yazıp gönderdim. Zaman zaman yazdığım incelemelerimi kabul eden site de hemen yayımlamış. Hasan’la keyifli bir telefon sohbetine aracılık etti o yazı. Çünkü artık eskisi kadar bir araya gelemiyoruz ne yazık ki.

Küçük yaşta zorla evlendirilen bir kadının öyküsü

Evet, 2000 yılı Agora’sına dönersek. Kendini Ölüme Bağlayan Kadın, benim ilk kitabımın ilk öyküsü oldu sonradan. Umutsuz bir evlilik nedeniyle yaşamına kendini asma yoluyla son veren hamile genç bir kadını anlatır. Öykü bir hekimin ağzından anlatılır, ölüm raporu yazmak üzere olay yerine getirilen genç bir hekim, kadının evindeki eşyaları, evi, yaşam parçacıklarını okurla paylaşırken dışarıdaki polis araçlarının mavi ışıkları öykünün üzerinde yanıp söner. “Hiç kimseyle bağı olmayan, kendini iple ölüme bağlayan kadını ipten alıyoruz,” der anlatıcı.  Damlayan su sesiyle öykü sona erer. Son cümleyi doktor söyler: “Eldivenlerimi ve maskemi taktım.”

Metnin içinde üç yıldız

Yazım kuralları ve noktalama işaretleriyle arası iyi olmayanlara birazdan sözünü edeceğim üç yıldız (***) işaretinin ve elbette metnin içindeki her bir işaretin metne şiddetli katkısı vardır. Çünkü yazarın beyninden çıkan mesajın okura ulaşırken kayba uğrayacağı iletişim kuralları gereği doğaldır. O nedenle ses=sözcük kodları dışında dilde “imla” işaretlerine ihtiyaç duyulmuştur. Ama bu “leke”ler kimi zaman “gadre uğrar” ve metnin sesini kısar ne yazık ki… İşte bir örnek. Suat Bey’in Son Gecesi öyküm yaşlı bir adamın hâyâl dünyasına götürür okuru. Gazete okuyormuş gibi yapıp unutamadığı bir kadını düşlemektedir. Eski sevgilisiyle bir terminalde “buluşma noktası” tabelasının altında son kez vedalaşmışlardır. Yaşlı adam bu sahneyi düşünürken yanı başında karısını görürüz ve adama gerçek yaşamla ilgili ayrıntıları anlatmaktadır. Kadın konuşmaktayken yaşlı adam sessizce ölür. Öldüğünü onun yarım bıraktığı sözcükten anlarız: “Bakı…” Aynı anda başka bir mekânda bir kadın çığlık atarak uyanır ve kocasına gördüğü korkunç bir rüyayı anlatır. Rüyanın ip uçlarıyla yaşlı adamın hayâllerinin ipuçlarını birleştiren okur, yıllar önce birbirinden ayrılmış bir adamla bir kadının hikayelerini bütünleştirir. Adamın öldüğü anda çok uzaklarda bir kadının çığlık atarak bir düşten uyandığını görür okur. Kadın, rüyasında üzerinde “buluşma noktası” yazan bir tabelanın bedenini ikiye böldüğünü görmüştür. Korkunç olansa yarısı yerde ölü olarak yatmaktayken, diğer yarısı  kalkıp yürümüştür. Kadın kocasına rüyasını anlatırken, “şimdi böyle nasıl olacak deyip duruyordum kendi kendime, şimdi ben nasıl kucaklarım insanları, nasıl elbise bulurum üstüme?” Tabi burada mekân sıçramasının işareti olan (***) işareti dizgide uçtuğundan, dizgicinin mi, matbaacının mı gadrine uğramış bilinmez öykü karışmış. Mekân sıçraması hissedilmez olmuş. Ne diyelim canımız sağ olsun.

Çıplak ayaklı toprak testi öyküsü

Bir dergiye bu öyküyü gönderip yayımlanmasını ummak biraz hayalcilikti ama Agora Dergisi 2005 yılında 45. sayısını çıkarmış ve 80 sayfaya ulaşmıştı. Boyutları büyümüş, okuru artmış tüm hızıyla çalışmaları sürüyor. Benim bir iş kazasını anlatan öyküme yer vermiş. Bu öyküde iş kazası çok sonradan ölen inşaat işçisinin annesinin ağzından, penceresinden aktarılır okura. Bu pencere işin acılığının ne denli büyük olduğuna işaret eder. Öykü tarlada çalışan bir kadının betimlemesiyle başlar: “Çıplak ayaklarla, sürülmüş tarlanın kenarında duruyor, yarım daire çizen mıcırlı yolda ağır ağır ilerlediğimiz sürece önce gözleriyle sonra bedenini çevirerek bizi izliyor. Konuşmaya karar veriyor olmalı, ayağına kara lastik ayakkabılarını giyiyor. Beyaz yaşmak, kalın gövdesi ve büzgüden kabarık şalvarını dalgalandırarak elleri belinde, renkli bir toprak testi ayaklanıp, iki yanından sürülmüş tarlalar aheste akarken bize doğru geliyor…” Yaşamda ve kişilerdeki zıtlıklara da dikkat çeker. Ufku ve dünyası küçük insanların yürek burkan dünyasına götürür okuru. Yaşlılığın ve evlat kaybı yaşamış bir kadının dünyasında olup bitenlere bakarız. Yaşlı kadınla okur arasında bağ kuran, hayırsever diye tanımlanan yaşlı kadının büyük oğlunun bekçiliğini yaptığı inşaatın müteahhididir. Ama bu iyilikseverliğin altında nasıl bir duygusuzluk olduğunu konu aktıkça yalnızca okur anlar, öykü kahramanları aniden kuşkulu bir biçimde ölüveren müteahhidi “iyi bilirdik” diye uğurlamışlardır. Onlar bu hayırsever görünümlü adamın yaşlı kadının tüm trajedisinin kaynağı olduğunu, küçük oğlunun inşaat kazasında ölümü, evlerinin istimlaki sırasında yıkılıp tüm eşyasının yok olmasının kaynağı olduğunu da bilmezler. Çok zengin müteahhit annesinden önce kuşkulu bir biçimde öte dünyaya gittiğinde öykü kahramanları bunun bir öç öyküsü olduğunu bilmemektedir. Yalnızca okur anlar. Çıplak Ayaklı Toprak Testi, öcünü yıllar sonra almıştır.

Agora’ya gönderdiğim her öykü okurla buluştu. Her keresinde Hasan Özkılıç haber verdi, sürekli alışveriş ettiğim kitapçıdan rica ettim, bana dergiyi temin etti. Sonra 2007 yılında İzmir Öykü Günleri’nde, o güne dek benim için bir ses ve bir beyin olan Hasan Özkılıç’la tanışma fırsatı buldum. Öykümü okurken fotoğrafım yoktur ama Hasan’la çekilmiş bu resmimiz benim için harika anılarımdan biridir.

PAPİRUS DERGİSİ

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi – IX

OYSA BİR DERGİYE ÖYKÜ GÖNDERMENİN SORUMLULUĞU VARDIR

Bir önceki yazımda dergilerin yazarlara kibirli davrandığı, iletişimden kaçındıklarından yakınmıştım. Bir yazar olarak benim tarafımda işler çok başkadır. Dergilere öykü gönderirken çok titizlenirim. En iyi öykülerimden seçmeye, metinleri tekrar tekrar gözden geçirmeye özen gösteririm. Çünkü edebiyat dergilerinin okuruna saygı duyarım. Bu yazımda arşivimde bulundurabildiğim Papirus Dergilerindeki öykülerimi ele alacağım.  

Papirüs Dergisi’yle 1998 Eylül’ünde çıkan 19.sayısıyla tanışmışız. İçeriği ve emek veren kalemleriyle benim için en önemli dergilerden biri olmuş, uzun süre de öykülerime yer vermiş bir dergidir. Bu sayıda yapıtları olan yazarlara bakıyorum da, Bertan Onaran, “Yaratma ve Yaratıcılık” üzerine yazmış, Tarık Dursun K., “Şairler Gerçekten Ölürler Mi”, başlıklı yazısıyla, Cengiz Bektaş “Onlar Cami Değildi”, Burhan Günel, “Çığlık”, Kandemir Konduk “İyi Bir Haber Programında Neler Olmalıdır?”, Hasan Özkılıç “Karpuzkaldıran” başlıklı yazılarıyla yer alıyor. Bense Rüzgârlı Bir Gecede Yaşlı Bir Çınar öykümle, şimdi burada hepsini sayamadığım önemli yazarların arasındayım ki bu genç bir yazar için mutluluk verici.

Derginin iç kapağında Selda’nın Türkülerimiz 3 kasetinin reklamı var. “Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi” başlığında.  Arka dış kapakta ise Turan Dursun’un 4 Eylül 1990’da katledilişinin yıldönümü için siyah zemin üzerine fotoğrafının yer aldığı bir anma sayfası tasarlanmış. “Ben yüzyılların doğurduğu ölümüm,” demişti. Çaktığı kıvılcım şeriatçı karanlığı boğan aydınlanma ateşine dönüştü, notuyla.

Rüzgarlı Bir Gecede Yaşlı Bir Çınar

Rüzgârlı Bir Gecede Yaşlı Bir Çınar, öyküsü Türkiye’de sanatçı olmanın sefaletini anlatmak için yapılandırılmıştır. Özellikle müzikle ilgilenen insanlarımızın genellikle de tüm sanatçıların sıradan olamama, korunamama, yaşamını güvence altına alamama durumlarına ilişkin bir metindir.

Bir erkek karakterin ağzından anlatılır. Müzmin bekârlığın yaşlılıktaki halini dile getirir. Yaşamında söylenecek, kavga edecek bile olsa bir karısı olmadığına hayıflanır, kahramanımız. Udunun can yoldaşlığına sığınan bir bestecidir. Onun düşlerle dolu bir gecesine tanık oluruz, yeryüzündeki son gecesine.

“Tam o sırada altın sarısı saçlarına vuran ay ışıl ışıl yansıdı, gözlerimi yaktı. Başını oynattıkça, saçından seken ışıklar, duvardaki karanlıkların içinde delikler oluşturuyordu. Yok canım, yabancı falan sanmayın, tanıyorum onu. Hep geceleri gelir, hep çıplaktır, kötü şeyler getirir aklıma. Kimi gece hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kadehimdeki bulutun içinden başını uzatıp gülümser, sonra bardağın kenarına tutunup kendini yukarı çeker. Mermer gibi vücudundan damlacıklar süzülürken, atlar kucağıma.”

(…)“Ah sarı saçlı bu gece rüzgârlı sevgilim. Kendi gözlerimin aynasından baksan bir bana. O vakit benim için neyin vaktidir konuşurduk seninle. Şu yıllar yüzünden ağarmış, sigaradan sararmış pos bıyığım titriyor elbet seni görünce, yüreğim hopluyor ya, neye yarar, mutsuzum ben.”

(…)“Aptal olma, iç bir kadeh şarap gözlerinin pusu dağılsın. Şu pencereden görünen çirkin antenlerin birer ağaç olduğunu, rüzgârın orasına burasına takılmış çöp kokularının çiçek koktuğunu, mehtabın da uzay adamlarının konup kalktığı bilimsel işler taşı değil o eski mehtap olduğunu anlarsın.”

“Mehtap, hani şu apartmanlar arasında oflaya puflaya girip çıkmak zorunda olan mehtap mı, boş versene…”

Hayalindeki sarışın çekip gidince çocukluğuna kaçar öykü kahramanı.

“Karanlık gecede rüzgâr. Rüzgârla savrulan sesler, kediler, tabelalar, ağaçlar yer yer sessizlik…. Gidiverdi geldiği gibi o. Kokusunu aradım, hadi canım, sonra ondan vazgeçtim. Rüzgâr çocukluğumu getirsin diye bekledim. Bir uçurtmanın ipine tutulmuş çocukluğumu, kırlarda saçlarım uça uça koşan ayağı takılıp düşen, diz kapakları kanayan, bir taşın üstünde peynir ekmek yiyen çocukluğumu…

(…) İpi koptu, boynunu büküp sarsıla sarsıla kaydı uçurtmam. Asırlık bir çınarın en üst dallarında çarmıha gerildi. Koşarken düştüm, başımı yardım, sigara külü bastılar yaraya, ninem okuyup üfledi, nazar oldum diye. Üfleme bana nine, üfleme öyle ölecekmişim gibi. Yapma ne olur korkuyorum…”

Öykünün sonunda bir gazete haberinden bir parça gözümüze takılır ve onun aslında evinden atıldığını, gecelemek için bir kahvehaneye sığındığını, sabah ölüsünün bulunduğunu öğreniriz. Udunu kim almıştır bilinmez.

Büyücü ve Herdemtaze

Papirüs Dergisinin Şubat 2000’de, 36.sayısında yer alan öykü eril karakter olarak Büyücü , dişil karakter olarak herdemtaze bitkisi üzerinden anlatılan bir aşk öyküsüdür. Masalsı anlatımı ve metaforlarıyla tutku kavramı, tutkunun bireyler üzerindeki dönüştürücü etkisi üzerinde çalışır. Helichrysum sanguineum bitkisi Türkçesi herdemtaze, diğer adıyla ölmez çiçek, genellikle sarı renkte ve çok ender kırmızı renkte olan her mevsimlik bir dağ bitkisidir. Kurutulduğunda bile rengini kaybetmeme özelliği vardır. Bu özellikleri nedeniyle “kadın” için kullanılmıştır. Öyküde ölmez çiçeğin yaşadığı yer şöyle anlatılır; “İşte bu yalnızlığın damıtıldığı, yılın büyük zamanının karlarla kaplı olduğu, sessizliğin çın çın öttüğü tepelerde, ilkbaharla birlikte beyaz, yerini çılgın yeşillere terk ederken, kırmızı bir herdemtaze gerinerek uyanır, kendini doğaya heyecanla ikram ederdi.”  Herdemtazenin özelliklerinden hareketle kadına gönderme yapan yalnızlık duygusu şöyle tanımlanır: “Öyle göz değmez, öyle yalnız yerlerdi ki kar tavşanları ve dağ keçilerinin ayak izleri bile oralarda tükenirdi. Bir hayaletin fırfırlı eteklerine benzeyen kalın bir sis, sık sık dört bir yanı kaplar, ulaştığı yere yalnızlığı taşırdı.”

Büyücü tanımı ise şöyle yapılmıştır, “Bu yüksek dağlara yaslanmış bir de köy vardı masalımıza konu olan, adı Biber Köyü’ydü. Biber Köyünde zümrüt gözlü, kara saçlı, yay vücutlu bir büyücü yaşardı. (…) Biber Köyü insanları, zümrüt gözlü büyücülerini biraz çekingenlik, biraz sevgiyle barındırır, hastalarını, uğrak yemişlerini, evde kalmışlarını, cinlere karışmışlarını ona götürür şifa ararlardı.”

Bu öyküde tarafların birbirlerinin yaşamlarına müdahale etmediği, değiştirmek, sahip olmak gibi tutumlara girmediği görülür. Herdemtaze yüksek dağlardaki yerinde, büyücü yaşadığı köydedir, zaman zaman bir araya gelerek birlikte olmanın değişimini ve güzelliğini yaşamaktadırlar. Bu kadın ve erkeğin birey olarak kabul eden, özgün yanlarıyla özgür yaşamaları gerektiğini öneren bir öyküdür. En sevdiğim öykülerimden biridir, ilk kitabımda üçüncü bölümün ilk öyküsü olarak yer almıştır. 

Dolunay

Papirus’un 39.sayısında (Mayıs 2000) Dolunay adlı öyküm yayımlanmış. Batıl inançlar üzerine kurgulanmış, köy kahvesinde bir iddiayla başlayıp köyün mezarlığında biten bir dizi küçük olayla şekillendirilmiş bir öykü Dolunay. Kahve dışında açık alanda geçiyor. Mevsim kış. Askerden yeni dönmüş kahramanın batıl inançlarla savaşmak için gösterdiği çaba ama koşullandırılmışlığın etkisinden de kurtulamayıp trajediyle sonlanması. Adı Tekin olan baş karakterin “tekinsiz” iddianın kurbanı oluşunda kendi dağarcığındaki korkularına yenik düşmesidir. Betimlemelerinin zenginliğiyle, okurun canlandırmasına kapılar açan bu öyküden bir seçki: “Kapı açılınca, basıla basıla betonlaşmış toprağın üstüne bir ışık düştü. Karşıdan soğuk rüzgârın sesi ve köpek havlamaları geliyordu. Kahvenin ışığı binanın dışına sarı bir leke gibi sarktı. Toprağın üzerinde yayılıp eridi.”

(…)“Kahvedekiler iskambil kağıtlarını şırrak şırrak masaya atarken, akıllarından Tekin’i izliyorlardı. Şimdi Kâmillerin evin önüne varmıştır, şimdi Hasanların kapının önünden geçiyordur… Tavla zarları gereğinden fazla ses çıkarıyordu.”

Kanlı Mary

Temmuz 2000’de 41.sayıda Kanlı Mary var. Bu öykü kadın, çocuk tacizine eğilen bir öykü.

Tacizcileri tek tek bulup, kılık değiştirerek “etkisiz hale getiren” bir gazete çalışanının hikayesi. Öyküde Gönül Abla köşesine gelen mektubun izini sürerek, adaletin dokunamadığı tacizcilere kadın olarak adaleti uyguladığına tanık oluruz. Votka-domates suyunu (blody mary) içmekte olan tacizci kanlı bir şekilde de öldürülmüştür. Bu hikâyede katil yakalanmaz.

(…)“Otuz yedi neşter darbesi, organını ağzında buldukları için mafya cinayeti olabilir diyorlar. Adamın karışık borsa işleri varmış. Yanında çalışan temizlikçi kadın doktordan önce çıkmış. Dediğine göre adam saat 17.30 sularında odasında oturuyormuş. Votka domates suyu içiyormuş. Hani şu senin sevdiğin “blody mary”den. Cinayetin adını Blody Mary koymuş bizim çocuklar.”

Nezaket, Fazilet, Nalan,

Mart 2001 49.sayıda üç kız kardeşin öyküsü var. Adlarının Nezaket, Fazilet ve Nâlân, olduğunu öğreniriz. Öykü bir genelevde kasabanın gazetecisi (ki gündüzleri lahmacuncuda çalışmaktadır) ve bir hayat kadınının konuşmasıyla başlar. Kadını ikincil gören zihniyetlere başkaldıran, bunu din kavramına kafa tutan bir hayat kadınıyla yapar öykü. Üvey babasının tacizine uğramış, bunu içine gömmüş bir kız çocuğunun on bir yaşında evden kaçmasıyla başlayan yaşam öyküsünü, gazeteciye anlatan hayat kadını, üç kız kardeşten Nezaket’in ırzına geçildiğini, Fazilet’in bir cinayete kurban gittiğini, kendisinin de burada olduğunu haykırır. Nâlân (anlamı, inleyendir) sağ kalmıştır ama… Din motiflerinin kadını yok eden din kavramlarının üzerine kurgulanmış bu öykü, gazeteci delikanlının odayı terk etmesi ve kadının arkasından bağırmasıyla biter: “Kadın kapanan kapıya sordu: Havva kaburga kemiği ise, Adem kaburga kemiği ile yatıyorsa, Adem kime tecavüz etmiş oluyor? Kaburga kemiği kötü yola düşerse, kötü yol kaburgalı ya da kaburgasız Ademlerin yoluysa, hangi günahlar kimin olacak? (Daha çok bağırdı) Ha aklıma gelmişken, benim adım Nâlân!”

Uzun Saçlı Kadın

Papirus’ta 2001 yılının Mayıs 51.sayısında Uzun Saçlı Kadın öyküm var. Bir de üstelik öyküye özel desenler ekleyerek, bana jest yapmışlar. Bu sayıda iki öyküye yer verilmiş biri Jack London’un Yuvarlanan Taş Yosun Tutmaz, öyküsü ve benim Uzun Saçlı Kadın öyküm.  Kocası tarafından sürekli dövülen, bunu yıllarca sineye çeken öykü kahramanı banyoya sığınır. Çünkü hem evliliği hem yaşamı hem de az önce olanları değerlendirmesi gerekir. Işığı yakmaz. Öykü tümüyle karanlık banyoda geçer. Bu nedenle kulak algısı yoğun bir metindir. Olup bitenleri düşünen karakterin şiddet dolu kurtuluş eylemiyle biter.

“Hastaneye gitmek için daha erkendi. Sonra çayı demlemek için mutfağa gitmişti. Sonra sabunun üzerindeki saçlarına kızmıştı kocası, sonra kadın sabah sabah gönlünü yapmasına rağmen neden kocasının kızdığını sormuştu adama, sonra kocası banyodan çıkmış saçını ellerine dolamış… sonra…sonra…sonra… “Ah yeter artık vurma!” Sonra gene… gene…gene…Gene sonra… sonra… Sandalyenin üstüne düşmüştü. Başını vurdu. Bu onu tarifsiz öfkelendirdi. Demek böyle, diye mırıldandı. Hastaneye gitmek için evden çıkması gerekiyordu o sıra. Masanın üstündeki mermer vazoyu belinden yakaladı. Beyaz mermer kıpkızıl olana dek vurdu, vurdu, vurdu. Sonra adamın avucunun içine kilitlenip kalmış saç tutamını açık ağzına tıktı. İşte bu kadar! Hastaneye gitmekten vazgeçti. Bugün kadınlar yalnız başlarına doğurabilirlerdi!”

Düşünüyorum da benim öykülerimdeki dramatik yaşamları olan kadınlar hep bir şekilde (suç işliyor olsalar bile) “dayan – katlan” değil “dur – yeter” noktasında öyküden ayrılıyorlar. Bu tutuma onları ben sürüklüyorum, yüreklendiriyorum evet. Kadınlara yapılagelen haksızlıklar ve bu haksızlıkların adil bir biçimde çözümlenmeyişi sanırım beni fazlasıyla öfkelendiriyor. Ne yazık ki yıl olmuş 2023 hâlâ bu öyküler geçerliliğini koruyor. Hak kayıpları giderek artıyor ve kadınlar ölmeye devam ediyor.

Keşke böyle öyküler yazmak zorunda kalmasam diyorum. O günler gelecek mi?