AĞAÇLAR ZOR ÖLÜR

Bir vinç girdi sokağa, bir elektrikli testere çıktı ortaya. Başları baretli belediye işçileri kapladı sokağı.  

Aralarında konuşurlarken duydukları yüzünden tüm ağaçlar titredi! Sonra işçiler çil yavrusu gibi araç gereçlerinin başına koştular. Elektrikli testere sesi sardı sokağı. İnsanların sağırlaştığı çığlıklar göğe yükselirken ta uzaklarda ormandaki kardeşleri duydular. Duydular duymasına da ellerinden ne gelirdi ki…

Önce dallarını kestiler yetmiş yıllık çam ağacının, gürültüyle birbirinin ardından yere düştü durdu dallar. Düşerken hışırdıyorlar yerde giderek büyüyen bir öbek yapıyorlardı. Vincin üstündeki testereci işçi, kesilen dalların arkadaşlarının üstüne gelmemesi için dikkatliydi. Reçine kokusunu içine çekip ıslık çalıyordu bir yandan. Islığı testere boğuyordu. Tıpkı ağacın çığlığının boğması gibi.

Elindeki çantayı güçlükle taşıyan romatizmalı yaşlı bir kadın kalabalığın arasına sessizce karışmış, ağacın sesini dinliyordu. Sokaktaki koşuşturmaca, bu sesler, bağırtılar onu adam akıllı germişti herhalde, sessizce ağlıyordu.

Gencecik bir işçi yanına koştu. Kadın omuzunda bir el hissettiğinde sıçrayarak başını çevirdi.

“Ne oldu anacım, bir yerine bir şey mi oldu?”

Kadın sesini çıkarmadı, başını hayır anlamında salladı.

“E ağlıyorsun da…”

Kadın gözleriyle ağacı işaret etti. Bazen insanların kötülüklerine katlanmakta o kadar zorlanıyordu ki.

“Ağaca üzüldün, öyle mi?”

Yaşlı kadın ona öyle bir baktı ki delikanlının gülümseyişi yarıda kaldı.

“Bırak sen böyle şeylere üzülmeyi,” derken bakışları yaşlı kadının işe yaramadığını söylüyordu. Başkaca ne diyeceğini bilemediğinden onu kanadının altına aldı, eli omuzunda yanında durdu. Ya, demek öyle diye düşündü yaşlı kadın, benden geçti öyle mi?

Delikanlı öksürür gibi yaptı, teselli etmek için,

“Şikâyet etmişler, yaprakları çöp yapıyor, kesilsin, diye dilekçe vermişler,” dedi.

Yaş kesen baş keser tembihiyle büyümüş kuşaktan olan yaşlı kadın,

“Bu kadar kolay demek,” diye inledi. “İnsanlar kendi çöplerini görmüyor da çam yapraklarından mı şikâyet ediyorlar? O kadar yiyecek artığı, o kadar paket malzemeleri, o kadar ilaçlar, çocuk bezleri, kanlı sargılar, organ parçaları, neler neler atıyorlar da gıkı çıkmıyor zehirlenen ağaçların. Ama yaprakları düşüyor diye öyle mi?” Başını çevirip baktı ona. Delikanlı ihtiyar kadının kendisini böylesine etkileyebilmesine, içine bir korku salmasına şaşkın, cevapsız bıraktı soruyu. Sonra aklına gelmiş gibi aceleyle,  

“Bilmem artık, bize iş emri geldi, geldik işe koyulduk.”

“Ağaç ağlıyor,” dedi yaşlı kadın. “Hem biliyor musun ağaçlar zor ölür.”

Delikanlı hafifçe bunamış olduğunu düşündüğü kadının omuzunu sıktı.

“Sıkma canını anacım, başka yerde başka ağaçlar ekiliyor.”

“Yavrum,” dedi kadın, dişlerinin arasından. “Kendimizi onun yerine koymalıyız, o bir canlı. Başka yerlerde başka çocuklar da doğuyor ama seni kesseler öteki çocuklar bunun telafisi olur mu?”

Delikanlının eli yanına düştü. Daha fazla bu konuyu konuşamayacaktı.

“Yapacak bir şey yok,” dedi hafifçe ve arkadaşlarının yanına gitti.

Yaşlı kadın onun arkasından baktı. Kesilen ağaçların sesini duyanlar neyse ki var bu memlekette! Gezi direnişi neden çıktı sanıyorsun ahmak, dedi içinden.

Kesici ekip işini bitirdiğinde ağacın cesedi boylu boyunca sokağı kaplamış, kenarında azıcık geçecek yer kalmıştı. Fıstık kozalaklarını gelip geçenler topluyordu.

“Heey! Ne yapıyorsunuz? O bizim ağaçtı, fıstıklar da bizim!” diye canhıraş bağırdı bir kadın. Cüssesi yerindeydi dudaklarının üstündeki ve çenesindeki kıllarla masallardaki cadılara benziyordu. Tazeliğini kaybetmiş bir muz gibi bir zamanlar onun da güzel bir kadın olabileceğini düşünemiyordun, bu haline bakınca. Saçı başı dağınık, delik topuklu kısa çoraplarının üstüne telaşla yamuk ayakkabılarını giyip ağacın çevresindekileri kovaladı.

“Bu belediye de iş bilmez ki! Kes dedik kestiniz tamam da bu kütüğü burada bırakmanın alemi var mı? Yol kapandı!”

Kütük! diye içinden tekrarladı yaşlı kadın. İnsan ölünce cenaze, ağaç ölünce kütük öyle mi? Gözünü ona dikti.  Söylenerek cebinden çıkardığı poşetine aceleyle içi fıstık dolu kozalakları doldurmaya başlamıştı. İçlerini çıkardıktan sonra sobada çok güzel yanacaklardı. Birden aklına geldi, şu ağacın yanabilen dallarını niye almıyordu ki? Oh neyse sokağı pisletip durmayacaktı artık. Kesik yerlerden reçine damlıyordu. Kadın tiksindi bu yapışkan sıvıdan. Dikkatli davranarak işine devam etti.

“Ne yapıyorsun sen?” dedi kesimi izleyen yaşlı kadın. Bulunduğu yerden kıpırdamamış, olup bitenleri izlemeyi sürdürüyordu. Kadın genizden gelen kalınımsı sesiyle,

“Çam fıstıklarını çıkarıp kozalaklarla dalları sobada yakacağım,” dedi ona bakmadan. Bir an önce alabildiği kadar çok toplamaya çalışıyordu.  

“Bizim ağaç dedin az önce.”

“Canım sözün gelişi, kapının önünde diye. Şu yan tarafta bir ihtiyar var ya, asıl o çok başımıza iş çıkarıyordu ağaç kesilmez diye. Ne yalvardım ne tehditler ettim, razı olmadı. Ağaç kesilmez, dedi durdu. Güya o yetiştirmiş de… Geçen sene o yokken komşularla bir olup dalların çoğunu kestirdik. O zaman kurur bu ağaç, dediler de keşke, dedim. Kurumadı kör olasıca! Bıktım şu iğne yapraklardan, çöp! Çok şükür kurtulduk, oh!”

Hâlâ yaptığı işten başını kaldırmamıştı. Kiminle konuştuğunun da bir önemi yoktu aslında.  Yaşlı kadın bu ses ve bu tavırlar karşısında öfke dalgasına kapıldığını hissediyordu. Ama kırışık yüzünde hiçbir kas oynamadı. Yalnızca gözlerinde bir tuhaflık oluştu. Duygularını tek bir cümleye yükleyerek…

“Öyle mi dersin?” dedi.

Kadın artık ona cevap vermeyi düşünmüyordu. Ağır aksak yürümeye başladığını da görmüş değildi. Yaşlı kadın şimdi ifadesiz bir yüzle kütüğün üstüne çıkmış kadının ayaklarına doğru bakıyordu. Kesilmiş ağacın üzerinde telaşla ve dikkatsizce gezişini izlerken, neden olmasın, diye düşündü.  Ama ona, ağacın çevresinde olup bitenlere değil de ileriye doğru bakıyor gibiydi. Birkaç saniye içinde zihninden geçenler gözlerinde belli belirsiz bir ışık çakması yarattı.

Yaşlı kadının vücudunun devinimleri canlandı, yürüdü. Görünüşte artık orayı terk etmeye karar vermişti. Sonra nasıl olduysa ayağı bir dala takıldı. Bu başka bir dalı yerinden kıpırdattı. O kıpırtı kütüğü hareket ettirdi, derken kozalak toplayan kadının dengesini bozdu. “Ay!” dedi kadın boğuk küçük bir sesle. Göz açıp kapayana kadar da elinde sıkı sıkı tuttuğu kozalak poşetiyle yere düşmüş, ensesini kaldırımın kenarına vurmuştu. Havadayken son anda konuştuğu yaşlı kadınla çok kısa bir an göz göze geldiler. Sokağı çam kokusu kaplamıştı. Düştüğünde ve sonrasında sesi çıkmadı. Yaşlı kadın gözlerini kısarak onu izledi. Bir an derin bir sessizlik oldu. Sonra çam fıstığı yağmacıları yere düşen kadının başına toplandılar.

“Bu bizi kovalayan karı değil mi?”

“Benim ağacım, benim ağacım he, bak gördün mü ağacını şimdi?”

“Kıpırdatmayın!”

“Biri ambulans çağırsın!”

“Faydası yok, kulağından kan gelmiş!”

Çığlıklar birbirine karıştı.

Ambulans kadını alıp gittiğinde, kozalak poşeti yerdeydi. Nedense kimse dokunmamıştı. Poşetin sahibi kadının evinde ışıklar yanıyordu. Televizyonun ışıkları pencereden dışarı atlıyordu.

Kütüğü kaldırmak için kepçe iki gün sonra geldi.

Ağaç hâlâ can çekişiyordu.

Kimse duymadı. Yaşlı kadından başka… “Merak etme,” diye fısıldadı perdenin arkasından ağaca. “Merak etme.” Ağacın üstündeki sarmaşık daha işin farkında değil gibiydi.

Bu öykü, ağaçlara düşman bir kadından esinlenilerek yazıldı. Akbelen ormanlarında ağaçların sesini duyan, savunan kahramanlara armağan olsun.

 PATİKA KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi -19

Halen yayın hayatına 123. Sayısıyla devam eden, Patik Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’yle, bizim yollarımız 2007-2011 yılları arasında kesişmiş.

Kirpi öyküsü, bir öc öyküsüdür. Tutkulu bir aşkın sonunu bir cinayet noktalar. Ama bu öyle üçüncü sayfa haberlerinde rastladığımız cinsten değildir. “Belkıs bu akşam Manolya sokağının ta başındayken görmüştü onu ve gözlerinde şimdiki aynı bakış vardı. Her zaman olduğu gibi, sokaklara taşmış içki masalarının arasından çalgıcılarıyla beraber şarkılarını söyleyerek geçmiş, durup istek şarkılarını seslendirmişti. Adam her zamanki masasında oradan yüzyıllardır hiç kalmamışçasına rakısını içiyordu. İlk karşılaştıkları gibi hiç konuşmadan birbirlerine baktılar. Adam şarkıcı kadına rakı ikram etti, gözleriyle yiyerek.”

Göktuğ Canbaba’ya ait bir fotoğrafla ilginçleştirilmiş Kirpi öyküsü 58. Sayıda yer alıyor.  

Prens Murat, Gölgede Kalan, Bugün Bekle Beni, Kırmızı Mikser diğer sayılarda buluşmuş okurla.

Koskoca Bir Soru İşareti öykümle ilgili de bir şeyler söylemeden geçmemeli. Kot pantolonları herkes gibi ben de severim. Üstelik yaşamımıza ilk girdiği yıllarda tahta fırçasıyla diz bölgelerini beyazlatma modası çok yıllar sonra “taşlama” denen bir işleme dönüştürüldü. Herkesin pek keyifle giydiği bu taşlanmış kotların nasıl yapıldığına ilişkin bir haber okuduğumda elimi kalbime bastırmışımdır. Bu sektörde çalışan işçilerin sağlıklarının nasıl bozulduğunu, ölümle sonuçlanan silikosis hastalığına neden olduğunu öğrendim. Bir süre bu sektörle ilgili araştırma yapıp işin korkunç boyutunu öğrenince haber yapan gazetecilerimize de bir selam olsun diye bu öyküyü yazdım. Haykırışlara ben de katılmak istedim. Bu öykünün satırları arasına yerleştirilmiş fotoğraf da harikadır. Ne yazık ki kime ait olduğu yazılmamış. Bu öykü Kulak Misafiri kitabımda da yer almıştır.  “Dediler ki meslek hastanesinden, bu iş-yani hastalığı diyor-iş yerinden ötürü olmuş. Madenci veremiymiş… De bizde ne oluyor? Tekstil işçisiyiz madem. Ne bileyim? (…) “Ee, n’oldu sonra iş yerini dava etseydiniz.” “Ne davası doktor bey? İş yeri kayıp zati, orada çalıştığını nasıl ispat… Avukat para ister, doktor para ister, ilaç bilmem ne…”

 İki Türkü İki Çığlık Bir Ağıt öyküm de Kulak Misafiri kitabımda yer almış, aynı zamanda bir tiyatro oyununa dönüşmüştür. Bu öyküyü çok seven yazar dostum Buket Başaran Akkaya’yla harika bir çalışma süreci yaşayarak oluşturduğumuz aynı adlı oyunu çok severek yazdık. Ama bu zevkli çalışmanın kaderi iyi olmadı ne yazık ki.  Devlet Tiyatroları repertuarına alınan oyun o gün bu gündür raflarda tozlanarak sahnelenmeyi bekliyor. İşte o öyküden de tadımlık bir ayrıntı. “Vay o nasıl çığlık? Dağların soğuk nefesi, uzun upuzun bir tülbent olup, kıvrak, aceleci ve şaşkın! Avluda şöyle bir dolandığı sırada büyük kerpiç evin içinde kopan o çığlıkla karşılaştı. Öyle bir çığlık ki rüzgârı bile oracıkta kavurdu, eritip yere çaldı!” Bu öyküde iki genç kıza, bir Köy Enstitülü Öğretmene, bir saplantılı aşka rastlarsınız. Geleneklere, geleneklerin gölgesinde bir öç alışa tanık olursunuz. Gelenekleri ve yöresel sözcükleriyle oluşturulan atmosfer 40’lı yılların Bursa’sına bir bakıştır.

Daha önceki dergi paylaşımlarımda kapakla birlikte öykülerin sayfalarına yer vermiş olmama karşın bu kere kapakların yanında öykülerin uzun olmaları nedeniyle ilk sayfa görsellerine yer veriyorum.

 Patika Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’ne sanal ortamda da https://www.patikadergisi.com/tr adresinden yazın dünyasına patikalar oluşturmaya devam ediyor.

KİMSESİZ YAŞAM GÖMLEKLERİ

 “Kendini nasıl hissediyorsun?” dedi,  İrfan, Pınar’a.

 -Bu raporlar beni kötü ediyor, dedi Polis Mehmet Çınar, Polis Çiğdem Özdemir’e.

 “İyiyim, “diye yanıtladı Pınar, İrfan’ı. “Öylesine iyiyim ki kötü alışkanlıklarım olmadığına yemin edeceğim neredeyse. Öylesine dingin, öylesine temizim. Neden soruyorsun?”

-Sen şu eski raporlara göz attın mı? dedi, Polis Mehmet Çınar, Polis Çiğdem Özdemir’e.

-Evet. Hepsini okudum. O yerdeki çöpler neyin nesi?

-Çay onlar. Paketten kavanoza aktarırken düşmüş olmalı.

-Kavanozdakine çay diyoruz, yere düşünce çöp oluyor, dedi Çiğdem.

-İyi ya, yere düşme, düşersen çöp oluyorsun demek. Gülüştüler.

İrfan; “Sırtın mosmor, sağ kaşın patlak, kollarında iğne ve jilet izleri, dizlerin morarmış ama iyisin, öyle mi?” Gülmesini zor tutuyordu. “Alay mı ediyorsun?” dedi Pınar, birden sinirlenmiş kötü kötü bakmaya başlamıştı. “Yoo,” dedi İrfan muzipçe gülerek.  

 -Peki, sen fena olmuyor musun? dedi Polis Mehmet. Ben durmadan onları arayan aileleri olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.

-Bunların kâğıt üzerinde kalmasına çalışmalısın. Boyutsuz yazılar, anlatabiliyor muyum? Kâğıttan kalkıp oturabilirler ama ben izin vermiyorum.

-Ne oturması? Üzerime geliyorlar.

 “Sana yardım edeceğim” dedi İrfan Pınar’a. “Ama önce şu camdan içeri bir bakalım. Senin adın ne peki?” “Saçmalama. Ben oraya dünyada çıkamam. Ben topalım, görmüyor musun? Adım Pınar.”  “Dünyada çıkamazsın bunu ben de biliyorum,” dedi İrfan. Pınar’ın elini      tuttu, gizlice içeri süzüldüler.

     -İlk rapor, diye okumaya başladı Polis Mehmet Çınar.

BULUNDUĞU İL/İLÇE:Mersin
BULUNDUĞU ADRES:……… otoyoluna, 5 metre uzaklıkta
BULUNDUĞU AY/YIL/SAAT:Şubat 19..  11.oo
TAHMİNİ ÖLÜM ZAMANI:Belli değil
ÖLÜM SEBEBİ:Darp
CESEDE AİT EŞYA:Yok
BELİRGİN İZ:Sol böbrek bölgesi dikiş izi, karın bölgesinde dikiş izi.
SAKATLIK:Belli değil
BOYU/ KİLOSU:1,70-1,80/ 60-70CİNSİYETİ:Bay
TAHMİNİ YAŞI:22-23TEN RENGİ:Beyaz
SAÇ RENGİ:Siyah  

-Sonraki rapor,” dedi Polis Çiğdem Özdemir;  İzmir, 1751. sokak, Kocagöz Parkı içiymiş. 22 Mart’ta gece 03.00.’de bulunmuş. Tahminen 01’ de öldüğü düşünülüyor. Ası suretiyle intihar, ölüm sebebi. Cesede ait eşyalar; üzerinde bej siyah kapüşonlu mont, mavi kot pantolon, beyaz spor ayakkabılar, sarı çoraplar, beyaz iç çamaşırları olarak listelenmiş. Belirgin iz olarak yüzünde ben lekesi, göğüs ve sırtta morluk, burun kemiğinde eziklik, sağ ve sol böbrek bölgesinde dikiş izi saptanmış. Sakatlık olup olmadığı belli değil. 1,60-1,70 boylarında 40–50 kilo ağırlığında – ne kadar zayıf- kumral, beyaz tenli, bayan. O,o, 17-18 yaşlarında tahmin ediliyor. Kendini park içindeki oyuncak demire iple asma… Kayıtsız olarak fuhuş yaptığı söyleniyormuş…

İrfan; “Bu kızı hiç tanımıyorum,” diye fısıldadı Pınar’a “Ama bak bu Cavidan.”

Polis Memuru Mehmet;

-İzmir, Merkez Mahallesi, Bila no da bulunmuş. Ocak ayında ve sabah saat 06.oo’da. Tahminen 03.oo-05.oo arası yangın sonucu ölmüş. Cesede ait eşya, sol ayağında kahverengi terlik, iki kulakta küpe, sağ bilekte iki adet bilezik tespit edilmiş. Sakatlık ve belirgin iz belli değil. Kilosu belli değil, ten rengi, saç rengi belirsiz. 1, 55 boyunda olduğu tahmin ediliyor. Yaşı belirsiz. Yanmış vaziyette bulunmuş. Çevreden verilen bilgiye göre Cavidan Çakır olarak tanınıyor, kimsesi yok, dilencilik yapıyor. İki gün önce göz ameliyatı olup hastaneden taburcu olmuş. Hastanenin adını bilen yok. Gözleri bandajlı olarak hastane aracıyla getirilmiş.

          Çiğdem elindeki tükenmezle oynayarak;

-Şu iş kazasına ne diyorsun?

          Mehmet Çınar kimi yerleri okuyup ;

-Şahsın iş yeri kayıtlarındaki adı Hüseyin Aydoğdu. Adı dâhil tüm bilgiler sahte olduğu için yakınlarına ulaşılamamışlar. Eyüp’te bir şirket deniliyor,  Dilan Ltd.Şti.’de 14 Nisan gecesi 02.oo’ de iş kazası olmuş. Tahmini ölüm zamanı bilinmiyor. Cesede ait eşya olarak sadece makine yağına bulaşmış iş elbisesi yazılmış. Belirgin iz hanesinde göğüs boşluğunda ezilme tespit ediliş. Sol eldeki iki parmak eksik ve sol ayakta kısalık. Tahminen 22–24 yaşlarında, siyah saç, buğday tenli. 1.70-1.80 boylarında 80–90 kilo ağırlığında. Evet, adli tabip raporu ekte, bunu geçiyorum. Ama dur bir dakika, iş kazası raporu hani?

İrfan atıldı; “Bunun gerçek adı Şaban ama kimin umurunda.”Pınar; “Öğrenebilecekler mi?”  İrfan yanıt vermedi.

Memur Mehmet;

– Eskişehir-Ankara karayolunda bulunan da bir tür kaza olabilir… Mi?” Okumayı sürdürdü:

BULUNDUĞU İL/İLÇE:Ankara
BULUNDUĞU ADRES:Eskişehir-Ankara Kara yolu 20 km.
BULUNDUĞU AY/YIL/SAAT:22 Ocak 19.  09.oo
TAHMİNİ ÖLÜM ZAMANI:Belli değil
ÖLÜM SEBEBİ:Belli değil
CESEDE AİT EŞYA:1 ad. radisson marka erkek kol saati, 1 ad. cep radyosu, 1 ad. 22 cm. uzunlukta bıçak, pantolon, gömlek, siyah anorak, sol ayağa ait siyah renk ayakkabı
BELİRGİN İZ:Sağ karın boşluğunda yara izi    
SAKATLIK:Belli değil
BOYU/ KİLOSU:1,7/-1,80/ 70CİNSİYETİ:Erkek
TAHMİNİ YAŞI55-60TEN RENGİBuğday
SAÇ RENGİ:Beyaz  
DİĞER BİLGİLER:Yok 
  
ADLİ TABİP RAPORU: Yok 

-Bilemiyorum. Kaza olup olmadığına karar vermek için raporu okumak gerekir. Ama yok, bunu işaretleyelim. Şimdi sana vereceğim kâğıt esaslı. Hatta dayanamam, üç boyuta atlar falan diyorsan… okumayayım.

          -Saçmalama Çiğdem, ya. 

“Bak,” dedi İrfan, “Bunun adı Kaya Bilir. Onu 40 gün sonra buldular. Cavidan kadar kötü durumdaydı diyebilirim.” “Saçmalama,” diye çıkıştı Pınar, “ Rapordaki insanları tanıyor musun yani?” “Onlar rapor değil buradalar sersem, birazdan onları sen de görebileceksin.” Pınar, bu cümlenin üzerinde hiç durmadı. Çiğdem okumaya başlamıştı, onu dinliyordu;
BULUNDUĞU İL/İLÇE:Gaziantep
BULUNDUĞU ADRES:Gaziantep ili, Oğuzeli İlçesi üzerindeki inşaat halindeki evin kuyu içi
BULUNDUĞU AY/YIL/SAAT:11 Temmuz 19…       15.30
TAHMİNİ ÖLÜM ZAMANI:30 günden fazla
ÖLÜM SEBEBİ:Belli değil
CESEDE AİT EŞYA:Yeşil ve gri çizgili tişört, beyaz atlet, koyu renk şalvar, koyu renk iç çamaşırı
BELİRGİN İZ:Bkz. Rapor
SAKATLIK:Bkz. Rapor  
BOYU/ KİLOSU:1,60-1,70 90-100 kg.CİNSİYETİ:Erkek
TAHMİNİ YAŞI:50-55TEN RENGİ:Belli değil
SAÇ RENGİ:Belli değil  
DİĞER BİLGİLER  :07.02.2006 günü saat: 12.20 sıralarında
müdürlüğümüz ……… İlçe emniyet müdürlüğü ……… Polis merkezi sorumluluk bölgesinde, gelen ihbar üzerine kimliği belirsiz erkek cesedi bulunmuştur.
ADLİ TABİP RAPORU: 07.02.2006 günü saat: 12.20 sıralarında… Müdürlüğü… İlçe Emniyet Müdürlüğü… Polis merkezi sorumluluk bölgesinde gelen ihbar üzerine bulunan, kimliği belirsiz erkek cesedi üzerinde yapılan otopsi neticesinde; cesedin sabunlaşmış şekilde olduğu, sol el bileğinin dışa doğru bükülerek kırılmış vaziyette olduğu, sol ayak tarak kemikleri seviyesinde parçalanarak kopmuş, sol ayak bileği kırık cildinin sol dizinden parçalanmış ve açılmış, sağ ayak bileğinin ciltten açılmış, sol dizinin ezik dizlerinin içe bükük, altında mavi renkte külotu pantolonun üzerindeki etikette: numara 2-46-4s olduğu, penis yapısının bozulmuş, testislerinin yırtılmış, sağ dirsek dış kısımlarının açılmış, göğüs kafesinin çökük şekilde olduğu ve derin yara izi, çene ucu parçalanmış, sağ karın boşluğunda karın cildi açılmış, kafatası saçlı deriye uyan bölgenin sıyrılmış komple kafatasının açıkta görüldüğü, her iki gözünün kurumuş arka kısımda enseye yakın yerlerde ciltle bağlantısının mevcut, kısa sakallı kafatasının sağlam görünümde olduğu, sırtın atlet kısmına yapışarak sabunlaştığı, baş, boyun, sırt, göğüs karın, kol ve bacakların ve giysi aralarının beyaz renkli toprağa yapıştığı sabunlaşmış görünümde ayrıca cesedin bir aydan fazla bir süre önce öldüğü düşünüldüğü yapılan otopside tespit edilmiştir. Cesedin ölüm sebebinin tespiti için bütün haliyle Adana Adlî tıp kurumuna gönderilmiştir.”

-Yemek paydosu. Mehmet Çınar, kolundaki saate baktı. Haydi kalk.

-Yeni gelen rapora bakmayacak mıyız?

  -Yemekten sonra. Hem de kafama takılan ayrıntılar üzerinde biraz düşüneyim istiyorum.

  -Ne gibi ayrıntılar?

  -Henüz ne olduğunu anlamış değilim, karnım doyunca kafam çalışacak. Yedi farkı bulunuz bulmacalarını bilir misin?

-Eeeveeet.

  -Tersini yapacağım; yedi ortak noktayı bulunuz gibi bir şey… Dur bakalım.

  -Tamam. Ben de çok acıktım. Şunu ayırayım; Gonca Ünal’a ait bir dilekçe vardı, kayıpların içinde. Hah, işte. Aynı kişi mi bir bakacağım.

“Onlar rapor ve polisler okuyor,” dedi Pınar inatla, az önce yarım kalan konuşmasını tamamladı.  “Bak bu yeni gelmiş;  … Müdürlüğü… Merkezi, sorumluluk bölgesindeki trafik otoparkı çıkışında ihbar üzerine giden devriye görevlilerince kimliği belirsiz, çıplak bir kadın cesedi…” Pınar duraksadı. Sonra devam etti; “ Yirmi, yirmi iki yaşlarında,  1,60-1,70 boylarında, 40-50 kilo arası… Bulunduğu adres Ulubat Mahallesi trafik otoparkı.  (Giderek daha yavaş okur oldu.) Ölüm sebebi belli değil, tahmini ölüm zamanı belli değil, cesede ait eşya bilinmiyor, rapor tarihi 10 Mart… Ama bu bugünkü tarih! On dakika öncesi! Bu nasıl?” Ölüm zamanı, ölüm sebebi bilinmiyor! Cesede ait eşya yok! Belirgin izler; sırt kısmında morluk, sağ kaşta iz! Her iki kulakta ikişer adet küpe deliği, sol kolda jilet izi, sağ ve sol kolda iğne izleri, ayak diz altında morluk! Sağ ve sol böbrek bölgesinde dikiş izi! Sağ ayak kısa!”

Dehşet içinde gözleri yuvalarından fırlamıştı. Yanındaki çocuk, katıla katıla gülüyordu. Bir ara gülmesini kesip; “Şimdi başını kaldır,” dedi, içini çekerek. “Hah şöyle, artık rapor diye tutturduklarını görebiliyor musun?”

Pınar, odadaki insanların ne zaman geldiğini fark etmemişti. Bu rapor onu öylesine korkutmuş ve ve…”

“Görüyorum…” dedi can havliyle. “ Nasıl oluyor da?” Koşarak pencereye gidip aşağı baktı; dördüncü kattaydılar! “Aman Tanrım!” diye haykırdı. “Buraya nasıl çıkabildim ben?”

“Yaşam gömleğini çıkardın da ondan akıllım,”  diye güldü İrfan.

Pınar raporun son bölümünü okudu; “Bkz. Kims.Tes.ve Öl. Yer. İnc.Şb. Md.’nün …… tarih ve……. sayılı yazısı…” İrfan onun ne dediğini anlamıyordu artık.

KAR YAZIN SANAT KÜLTÜR DERGİSİ

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi -18

Edebiyat dergilerinin her zaman iddiası, yaşadıkları zorluklara rağmen ciddi çabası vardır; içerik olarak yoğun ve nitelikli olmak. Okuru az olsa da, kimileri gazete bayilerinin tel stantlarında alt taraflara itilse de, güneşten yaprakları solup kıvrık kıvrık olsalar da edebiyat dergileri hep dolu dolu olurlar. Sonradan abonelik uygulamasıyla daha düzenli olarak okurlarıyla buluşan dergilere son zamanda ptt ve kargo ücret zamları bir darbe daha vurdu biliyorum. Elektronik yayınların ve dergilerin de bunda payı var elbette. Yazarı okura daha hızlı ulaştırıyorlar. Dergilerimiz bir bir yaşamımızdan çıkar oldu.

Kar Dergisiyle yollarımızın kesişme hikayesi beni mutlu eder. Çalıştığım bir dernekte Köy Enstitüleriyle ilgili bir sunuş yapmam gerekiyordu. Uzaktan tanıdığım ikinci kuşak bir köy enstitülü olan yazar Nadir Gezer’le buluşmamızla başlayan dostluğumuz ve Kar Dergisi. O güne kadar yalnızca Köy Enstitülü yazarların yazılarına yer verdiklerini düşündüğümden olmalı hiç yazı göndermeyi düşünmemiştim.  Sözünü ettiğim bu sunuş çalışmam sırasında epeyce yayın okumuş, görsellerle desteklediğim bir çalışma hazırlamıştım. Öyle ki konuşma sürem yirmi dakika olmasına rağmen, böyle bir konunun yirmi dakikayla geçiştirilemeyeceğini söyleyip gruptan rica etmiş 45 dakika zaman almıştım. Köy Enstitüleri Tanıtım sunuşum bittiğinde katılımcı ve üyelerin ilgisini bugün gibi anımsıyorum. Büyük bir ilgiyle dinlemişler zaman zaman da gözleri dolmuştu. Toplantı bitiminde mutlaka bu mucize projenin kaldırılmasına ilişkin çalışmayı da yapıp sunmamı söyleyerek beni yüreklendirdiler. Bir çoklarımız gibi Köy Enstitüleri projesinin sonlandırılması benim de içimde bir yaradır. Bir rivayet; Fransızlar demişler ki, böyle bir eğitim sistemini terk etmek çılgınlıktır. Biz ne çılgınlıklar yaptık, yapıyoruz. Hele son yıllardaki çılgınlıklarımız saymakla bitmez. (Tabi bu çılgınlık sözcüğünü olumlu iken olumsuzlayan içerikle yaşıyoruz belirtmeden geçmeyelim.) Belki de olumsuz anlamıyla ilk çılgınlıklarımızdandır bu projeyi yok etmek. Köy Enstitülülere bu araştırma çalışmasından sonra ilgim, saygım kat kat artmıştır. Nadir Gezer öğretmenimin bana temin ettiği kitaplar (kendi kitaplığından taşıdıkları ayrı) kitaplığımda ayrı bir bölüm oluşturacak kadar zengindir. Yalnızca bu sunum için değil ileriki yıllarda birçok etkinlikte birlikte olma, sohbet etme olanağım oldu. Birçok güzel olaya, birçok harika insanla tanışmama vesile olan bu çalışma beni Kar Edebiyat’la da tanıştırmıştır. “Kar Dergisine de öykü gönder,” demişti, Nadir Bey. Merdiven öykümü göndermiştim. Hemen yer açmışlardı. Halen yayın hayatını sürdüren Mayıs 2023 tarihinde özel bir sayı çıkaran Kar Yazın Sanat Kültür dergisine  daha geniş kapsamlı sitesinden de ulaşabilirsiniz. https://www.karkultursanat.com/

Şimdi gelelim Merdiven öyküsüne, Kar Yazın Sanat Kültür Dergisinin Mart-Ağustos 2012 tarihli 38-39. sayısında yer almış. Toplumdaki gelenekselciliğin gösterişten-görüntüden ibaret olduğuna, gerçekte tam tersi yönünde yaşamın aktığına ilişkin bir öyküdür. Kandil günü kapı kapı gezen çocuklar bahşiş toplamaktadırlar. (Eskiden insanlara “ya mum ya para,” derdi çocuklar, mum hayatımızdan tümüyle çıktığından beri böyle günlerde çocuklara hediye etmek de bitti doğal olarak.) Çok uzun süre önce büyüklerin elini öpüp iyi kandiller dilemenin bir aracısı olan bu mum veya bahşiş verme geleneği, günümüzde doğrudan çocukların para topladığı bir eyleme dönüşmüştür. Hatta çocuklar evleri gezmek yerine sokaklara ip gererek yol kesmeye daha çok ilgi gösterirler. El öpmezler ve iyi kandiller dilemeyi bilmezler. Büyük kentlerde kalmasa da küçük yerleşim yerlerinde sürdüğünü biliyorum. Bu gelenek üzerinden, kuşak çatışması, ilerleyen yaşamın getirdikleri, götürdükleri, batıl inanç irdelemesi, gerçekle görünen arasındaki farkları irdeleyen öykü çocuk şiddetiyle de ilgilenir. Bursa’yı mekân olarak kullandığım öykü bir öbek çocuğu görmemizle başlar. Çocuklarla birlikte bir apartmana girer, yaşlı bir kadınla tanışırız. Aralarındaki konuşmadan geçen zamanla değişen değerler sistemi, bakış açıları önümüze serilir. Sonra yaşlı kadınla birlikte Bursa’da küçük bir gezinti yaparız. Bu gezinti öykü kahramanının belleğinde geçmişe de götürür okuru. Evine geri dönüş yolunda çocuklarla tekrar karşılaşır…

“Nedense sonbahar güneşinin etrafa bir sessizlik verdiği duygusuna kapıldı. Keşke Koza Han’da bir kahve içseydim. Yer altı treninden inenlerin yarattığı kalabalığın dağılması için biraz oyalandı. Çıkışa yöneldiğinde ortalıkta kimse kalmamıştı. Yine o çocuklar!”

Kar Yazın Sanat Kültür Dergisi’ne emek verenlere ve artık aramızda olmayan Nadir Gezer’in bıraktığı güzel anılara saygılarla…

Eklediğim fotoğraflar, Sayın Nadir Gezer’le yapılmış bir söyleşinin ilk sayfası ve Sayın Nadir Gezer’le birlikte konuşmacı olarak katıldığımız Bursa Öykü Günlerinden bir kare 2009.

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi- 16

Kurşun Kalem Edebiyat Dergisi

Kimi geçmiş yıllarda yazın dünyasında yer alan, kimi varlığını sürdüren dergileri öykülerimin yer aldığı sayılarıyla anmaya devam ediyorum.  Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi yazı öbeğinin 16.sıyla devam ediyoruz.

Mine Ömer editörlüğünde 2009 yılında ilk sayısını yayımlamış, Kurşun Kalem Edebiyat Dergisi İzmir merkezli bir dergidir. Derginin halen çıkıp çıkmadığını ne yazık ki bilmiyorum. 2011 yılına ait 10. Sayısında İki Notalık Öykü 13. Sayısında Bir Salkım Üzüm öykülerim yer alır.

İki Notalık Öykü yalnızlık temasını bir kadın üzerinden anlatır. La Hanım adlı öykü kahramanı gece hastalanır, evli olmasına rağmen tek başına hastaneye gider, tedavi olur, gelir, kocası Fa Bey hâlâ uyumaktadır. Yatağına uzanan La Hanım, kocasını uyandırıp olup bitenleri anlatır. “Hastaneye gidip geldim. İğne yaptılar. Bir reçete yazdılar. Sabah bana o ilaçları alır mısın?”

“E, alırız.”

“Birazdan daha iyi olacağım.”

“Tabi.” “İlaçlarımı alırsın değil mi?”

“Tamam. Sabah olsun da.”

Dönüp uyudu Fa Bey.

Bir Salkım Üzüm ise, 12 Eylül’de tutuklanıp işkence gören bir kadının gözünden hücrede “şimdi” ve “geçmiş” üzerine kurgulanmıştır. Ne olacağına ilişkin kaygıları -çünkü nerede olduğunu yakınları bilmemektedir- doruğa ulaşmışken babasından bir salkım üzüm ve kesekağıdının içine yazılmış bir not alır.  Bu öykümü aynı adla blogda yayınladığım için alıntı yapmıyorum. Bir başka dergiyi anmak üzere.

KAPILAR

Babam, kapının arasından başını uzattı,

“Hadi, senin şu geç yatmaların bitmedi gitti,” dedi. Sanki biraz değişmiş gibiydi.

“Elektrik harcıyorum diye de mi?” dedim. “Sende bir şeyler var, ne oldu baba?”

“Garip şey, aynı lafı ben de babama söylemiştim. Yoksa aklımdan mı geçirmiştim?” deyip karşımdaki sandalyeye oturdu. Benimle pek konuşmaz oysa.

“Bir gün eve geldiğinde kapıdan babam değil başka biri girmiş gibi gelmişti bana.”

Geçmişini anlatmaya asla yanaşmayan babam anılarını mı anlatacak, diye düşündüm.

“Eve girer girmez, Bulgar hükümeti okullara el koydu hanım, demişti anneme. Çarın mührünü taşıyan belgeyi alan görevliler gittiğinde baş öğretmen Halid Efendi işsiz kalmıştı.”

“Dedem mi?” dedim yavaşça.

“Deden ya. Hiç moralini bozmadı ama. Yeni bir kapı açar gibi başka bir iş yapmaya başladı. Arapça bildiğinden uzak bir köyde imamlık işi buldu. Ne yazık ki köylünün parası yalnızca teravih namazını kıldırmaya yetiyormuş. O yüzden babam da bir öğrencisiyle her gün oraya yürüyerek gidiyor, teravih namazından sonra karınlarını doyuruyorlar, parayla birlikte verilen yiyecekleri alıp geri geliyorlardı.”

“Öğrencisini niye alıyor yanına?”

“Hem yol arkadaşı hem o da nasiplensin diye. Ama galiba Türkler için yollar tehlikeli diye. Ramazan’dan sonra odunculuktan para kazanmaya başladı. Balta sallamaktan elleri kanardı oralı olmazdı. Dillendirmesek de birden yoksullaşmıştık. Ailemiz suskun eski dostların geniş boşluğu içinde kalıvermişti. 1940’ların başında Almanya’nın yanında savaşa katıldığımız haberi geldi. Ben o yaşta savaşmış paktmış nedir bilmiyordum ama bir şeylerin değiştiğini anlıyordum. Yaz aylarında Türkçe eğitim tümden yasaklanmış babamın görevine dönmesi ihtimali de ortadan kalkmıştı. ‘Bize okul kapısı kapandı hanım’ demişti anneme. Kendime telden bir araba yapmaya koyulmuştum, kulağım onlarda. Abim’le İsmet abi o sırada geldiler. Abim çarın zulmüne karşı toplanmalar, gösteriler, grevler var, diyordu. Onlara katılacakmış. Babam, ‘Sovyet yanlılarından Türklere hayır gelmez oğlum,’ dedi. Henüz lisede okuyan abimin başı ciddi belaya girerdi. ‘Ben’ dedi İsmet abi ‘hiçbir yere katılmam hocam Türkiye’ye kaçacağım.’ ‘Aman evladım, on dört yaşındasın nasıl…’ ‘Kaçacağım hocam, kusura bakma, nasılını söylemem hocam,’ Gözünü kapıya dikmişti. Sandım ki o an fırlayıp kaçacak. Giderken, borç evladım borç deyip elini öptürürken babamın onun parmaklarını sıkıca kapattığını gördüm. Sonradan duyduk, bir çember almış, hudutta askerin gözünün önünde çevirirken       -nasıl becerdiyse- çemberi tel örgünün öte tarafına atmış. Demiş ki askere, ‘çemberim öteye düştü, girsem alsam bahçe sahibi kızar mı ki?’ Asker bu ufak tefek oğlana bakmış, ‘yok canım al gel,’ demiş. Bizimki tel örgüyü geçmiş, çemberi araya araya uzaklaşmış.”

“Ne cesaret ama…”

“Ne diyorsun, hele o yaşta bir çocuk… Abimle babam her gece gizlice dışarı çıkmaya başladılar. Annemin niçin kaygılandığını anlamıyordum. Ablam ben de gideceğim dedikçe annem dişlerini sıkarak, ‘Sakın’ diyordu. ‘Sakın, sakın!”

“1941’de Almanlar Bulgaristan’a girdi. Sarı saçlı, mavi gözlü dev gibi adamlar kasabanın kenarındaki garnizonda eğitim yapıyorlar, sabah sporuna belden yukarısı çıplak çıkıp, vücutlarını karla ovuyorlar, biz ağaçların üstünde tüneyip ağzımız açık onları izliyoruz. Gelip evde anlatıyorum, annem ikide bir dizlerini ağrıyormuş gibi ovup, ‘Ne yapacağız Halid Efendi? Siz de yok radyoda çalışmakmış yok İstisna gazetesine yazı yazmakmış başınızı derde soktukça soktunuz, bak neler oluyor,’ diyordu. Ağabeyim son sınıfta ablam ise liseye yeni başlamıştı. 1942’de Rusların desteklediği Vatan Cephesi iç savaş başlattı. Resmi tarihte böyle kullanılan cümlenin bendeki hikayesi bambaşkadır. Bulgar okulunda okuyan abim ve ablam okul çıkışında birlikte gelirlerdi. Ama bir akşam abim ortadan kaybolmuştu. Ablam bekler bekler, abim yok. Korkar, arkadaşlarına sorar. Derler ki iki adam geldi, konuştular, onu alıp bir arabaya bindirdiler. Ablamın evin kapısını açıp eşiği atlamadan olup biteni bir solukta anlatmasını hiç unutmam. Yerde oturuyordum ablam gözüme dev gibi göründü nedense, arkasında alacakaranlık bir gök… Annemle babamın yıldırım çarpmış halini… Günlerce aylarca, dilekçeler, gidip gelmeler, aracılar para etmedi. Abimin varlığını resmi makamlar ret ediyordu, öyle biri yoktu adeta… Ama bir gün annemin rüşvet verdiği bir memur -parayı nereden bulmuştu acaba-ona bir mezar göstermiş. ‘Artık arama oğlunu,’ demiş. O gece annem kimseye bir şey demeden evden çıkıp gitti. Biz de komşuya gittiğini mi farz ettik nedir? Mezarlığa gitmiş meğer. Mezarı kazmış. Ancak ayaklarına ulaşmış. Çorabını tanıyor, çıkarıyor, ayaklarını tanıyor. Oraya çöküyor. Düşünüyor, çıkarsa mı oğlunu? Çıkarınca bir imam bulup yıkatabilecek mi ki? Korku dağları bekler, hangi imam cesaret eder böyle bir şeye? Derken mezarlık bekçisinin ışığı… Annem kazdığı yeri örtüp eve dönüyor. Ben geri geldiğinde uyumuştum, görmedim halini. Ama günlerce yataktan çıkmayışına da çocuk aklım bir anlam veremiyordu. Anam yaşlı bir kadın olup Türkiye’de öldüğünde sutyeninin içinden bir erkek çorabının teki çıktıydı da Halid Efendiye verin, dediler. Babam o çorap tekine cin görmüş gibi bakmış, ‘öyle gömün, koyununda kalsın,’ demişti yalnızca.”

“Babam yiyecek nasıl alıyordu bilmiyorum.  Annem sabah erken kalkar, mangalı sırayla pencerelerin önüne koyup buz tutmuş camları eritirdi. Hem buzdan çiçeklerin yok olmasına üzülürdüm hem de neden uğraşıyorsun ki gene buz tutacak nasılsa, dedim bir gün. Komşular buz tutmuş camları görürse yakacak odunları bile yok, fakirler demesinler diye, dedi annem. Ama odunumuz gerçekten yoktu. Evde sokak giysileriyle oturuyorduk. Babam bazen tavan arasına çıkıyor, testere seslerinden sonra kucağında odun indiriyordu. Sonra bahçedeki helanın odunlarını kesmeye başladı. Kütüklerin yerine çarşaf geren annem sonunda bu şekilde helanın kullanılmaz olduğunu söyleyince baş öğretmen Halid Efendi yeni bir çözüm buldu. Eski öğrencilerini çağırdı, ‘hela duvarlarına biri dadanmış, kesip çalmış yahu,’ dedi. ‘Dağdan odun keselim de şunu yeniden yapalım.’ Çocuklar çok kızdılar, sen merak etme hocam dediler, nöbet tutalım istersen, yakalayalım o keratayı. Bu soğukta babam asla izin vermeyeceğini söyledi.”

“1943 yılının kışı olmalı. İlk okuldayım. Annem hâlâ yas içindeydi. Babam bir akşam sandıkta sakladığı bir tomar lise diplomasını özenle öğrencilerinin adına doldurdu. Ablamın adına da yazdı. Hükümet görevlilerinden nasıl sakladıysa mühürleyip okul müdürü olarak imzaladı. Ertesi gün çocuklarını tek tek çağırtıp diplomalarını verdi. İsmet abininkini ayırdı. Yıllar sonra onu ziyarete her geldiklerinde Türkiye’de ekmek sahibi olmalarını o diplomalarına borçlu olduklarını söyleyen çocukları Halid Efendi’yi hiç unutmadı. Kimi mektup yazdı kimi bir kutu lokumla el öpmeye geldi. Akıllarına eser gecenin bir saati kapıyı çalarlar, koca adamlar kadınlar ondan öğrendikleri Bulgarca, Türkçe okul şarkılarıyla ortalığı ayağa kaldırırlardı. Hey gidi hey…”

“1944 yılında denizden haç çıkarma törenini beklemeden annem hepimize birer tahta bavul hazırladı. Komşulara iş aramak için Sofya’ya gideceğimizi söyledi. Evin anahtarını sanki gelecekmişiz gibi Yusuf Agalara bıraktı. Bu oyuna kendimiz de mi dahil olmuştuk ne, evimizle vedalaşmadık. Öylece çıktık. Karlı bir kış günü, bir öküz arabasıyla istasyona doğru hareket ettik. İki yorgan, biraz yiyecek, biraz kap kacak ve bavullarımız. Öküz arabasında üstümüzde örtüler, dolunayın önündeki kar tanelerine, ağzımızdan çıkan aya doğru yükselip karlara karışan beyaz dumanlara bakıyorduk karanlıkta. Babam arabanın yanında yürüyordu. Ablamla birbirimize sokulmuştuk. Gece yarısı çanları çalıyordu.”

“Sofya’da bir otele yerleştik. O otelden aklımda kalan ilk olay bir gece yarısı duyduğumuz kadın çığlığı. İliklerimizi titretmişti. Annem, ‘doğuruyor kadıncağız’ diye fırlayıp gitti. Geri geldiğinde, ‘doğum bitmedi mi?’ dedi babam. ‘Bitti, bitti de, kız doğurdu diye adam Allah yaratmış demeden dövdü kadıncağızı. Erkekleri yardıma çağırmak zorunda kaldık.’ Ablamla göz göze geldiğimizi anımsıyorum. İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk kalıbımı basarım.”

“Sıkıldıkça kesintisiz kar yağışına rağmen otelin önünde tek başıma oynamaya çıkıyordum. En büyük eğlencemse otelin iki sokak ilerisindeki bakkala gitmekti. Bir akşamüstü anam avucuma para koydu. ‘Yoğurt al gel,’ diye emretti. Anam yoğurt yemeden yaşanamayacağına inanır ve abimin kayboluşundan sonra (o hep böyle denmesini istiyordu) o eski yumuşak kadın gitmiş, az ve sert konuşan bir kadın gelmişti. Sözünü ikiletmeye korkar olmuştuk ama gene de ‘gece oluyor ama,’ diye itiraz edecek oldum. Olacakları mı hissettim nedir? ‘Bir koşu git gel,’ diye çinko tası elime tutuşturdu. İç güdülerim onunla inatlaşırsam dayağı yiyeceğimi de fısıldıyordu. Çaresiz… Tezgâh yüksekti, uzanmam gerekiyordu. Yoğurdu alırken, beyaz çinko tasın altında koyu bir vuruk lekesi varmış meğer, o zaman gördüm.  Delinmemişti ama. Bakkalın eline doğru uzandım. Tasa dokunduğumda o güne kadar duymadığım bir ses kulaklarıma saldırdı. Kopmayan uzadıkça uzayan bir tel girmişti kulaklarımdan. Her yer deliniyor gibiydi. Bakkal aniden kayboldu. İçimden bir ses bir köşeye sinmem gerektiğini söylediği için bulduğum ilk eşya yığını altına çömeldim. Gürültü kulaklarımı yakıyordu. Gözlerimi sabun kaçmış gibi kırpıyordum. Yoğurt tasına dikkat ettim ama. Neme lâzım, anamdan dayak yemek var işin ucunda. Anlayamadığım korkunç seslerin geçmesini beklerken nefes almaya korkuyordum. Saklandığım yerden duvarda bir haç, bir takvim yaprağını görüyordum, 10 декември -dekemvri yani-1944. Sonra beni donduran bir mezarlık sessizliği… Yüreğimin vuruntusundan yoğurt kâsesi sallanıyordu. Elbiselerimi ters yüz giymişim gibiydim. Yıkık kapıdan-elimde yoğurt kasesi elbette-çıktığımda geldiğim sokak tümüyle harabe olmuştu ve ben ne yöne gitmem gerektiğini bilmiyordum.”

“Türkiye’ye giden trene kendimizi atıncaya kadar neler olduğunu çocuk hafızam kaydetmemiş. Ama Sofya’daki yıkık otelde -oturulacak hali kalmamıştı ama başka gidecek yer yok ki- babamın, kağıtlar, pasaport, deyip koşturduğunu, anamın son paramız deyip, Türkiye’deki okul için bana bir üniforma diktirdiğini hatırlıyorum. Terziyi nereden bulmuştu acaba? Bir de şapkam vardı. (Hoş o üniformam Türk okulunda alay konusu olmuş, birkaç gün sonra ağlaya ağlaya onu giymeyeceğimi açıklamıştım, o da başka mesele.) Ablam büyümüştü. Upuzun, ipince bir servi ağacı gibiydi. Sessiz bir mezarlıkta yaşıyordu sanki. Bir akşam gaz lambasını sevdiğimi söyledim de… Kendisine ölü ağabeyimizi hatırlattığını söylemez mi?  ‘Onun ruhu bu gaz lambasında bak, alevi nasıl soluk alıyor’, dedi. Aklım başımdan gitti. O gün bu gündür gaz lambalarından hazzetmem o yüzden.”

“Türkiye’de alay konusu olan yalnızca üniformam olmadı. Konuşmama gülüyorlardı. Onları anlamıyorum diye gülüyorlardı. Kavga çıkarıyor, dayak yiyor, birini dövüyor, bir köşede hırsımdan ağlıyordum. Tıpkı Bulgaristan’ın 3 Mart’ta Osmanlı’dan kurtuluş günündeki gibi. Öğretmen Türklerin şöyle canavar böyle kötü olduğunu anlattıkça, Osmanlı kılıcı, Osmanlı kılıcı dedikçe o kılıç sanki benim böğrüme saplanırdı. Sırada yavaşça kayar arkadaşımın arkasına saklanırdım. Ama dersten sonra Bulgar arkadaşlarımdan dayak yemekten hiç kurtulamazdım. Tam unuttum derken Türkiye’deki okulda Bulgar kopili diye çağırdıklarında o kılıcın hâlâ orada olduğunu anladım. Oysa daha küçükken -savaştan önce- birlikte oynardık. Beni çetelerine almışlardı. Onlar gibi belimde kamayla geziyordum. Ayakkabı pahalı. O yüzden yazın çıplak ayak gezerdik. Baş parmaklar da illâ yaralanırdı. Kanayan yere bir arkadaşımız işer sonra da yerden azıcık toz alıp yaranın üstüne serper, oyuna devam ederdik. Bulgar’mış Türk’müş lâfı bile olmazdı. Gün oldu öyle değişti ki her şey, bir ayağı sakat, aklı sakat bir Memet vardı. Bulgar çocuklar öldüresiye dövdüler. Konuşmayı bilmezdi, çıkardığı sesler kulağımdan gitmez. Ben bir kenarda durup sessiz ağzından ip gibi kan akmasını izledim. Çünkü bu savaş denen şey belden yukarısı çıplak, vücudunu karla ovup eline aldığı silahla bizi iki ayrı mahalleye atmış, aradaki kapıyı çarpıp kapatmıştı işte!”

Babam sustu. Halid efendinin oğlu sustu. Onun her öğüt cümlesinin başına şu lafları koymasına alışkınım: “Siz savaş görmediniz. Yokluk nedir bilmezsiniz. Azınlık olmak nedir, bilmezsiniz. Ama asıl acı olan vatan diye geldiğin yerde azınlık hissetmektir. O yüzden…”

Bizim ailede göçmen olduğunu söylememek için dile dökülmemiş bir kural vardır. Nedenini sormak aklımıza bile gelmemiştir.  Babam göçmenlerin konuşmaları, yemekleri, giyimleriyle alay eder. Halid Efendinin oğlu kusursuz bir Türkçe konuşur, giyimi son moda ve jilet gibidir. Göçmenlere neden böyle sevgisizdir ve kendini saklar, neden zaman zaman hakarete varan şakalar yapar, anlamak için hep bir kapı açmaya çalıştım, olmadı. Babamın hiç kimseyi eve davet etmeyişi, onun nasıl yarattığını bilmediğim uzak durma kalkanı, uzak durulması gerekenler kalkanını biz de kullanıyorduk. Yoksa acıdan kurtulmak için geldikleri yerde onları karşılayan başka acıları mı deşiyordu anıların sivri ve keskin kenarları… Nüfus cüzdanını çok zorunlu zamanlar dışında asla kullanmazdı, meselâ. Çok ender zamanlarda, paraları yetmediği için kendisinin koridorda yerde yattığı, sabah işe gidenlerin onun gibi koridorda yatanların üstünden atlayıp geçtikleri tahta kurulu hanı anlatırdı. Sıtmanın nasıl fena bir hastalık olduğunu. Bir fena hastalık daha vardı, verem. Ablasını genç kızken öldüren hastalık. Bizim evde ‘Kimseye etmem şikâyet’ şarkısı başlar başlamaz, radyo kapatılırdı. Ergenliğimin hışmıyla, ‘Bu şarkıyı ben çok seviyorum, niye kapatılıyor?’ diye bağırdığım bir gün, babam bir kere hıçkırmış, ‘Ablamın şarkısı,’ deyip evden çıkıp gitmişti.  Babasının Türkiye yaşamını anlatırken de gözleri dolardı. Başöğretmen Halid Efendi, tüm kimliğini bırakıp yıllarca gündüz sebze halinde işçilik yapmıştı. Tanıştığı insanlar onun adını bilmezmiş. Hoca, derlermiş. Geceleri de fal bakıp muska yazıyormuş. Gavur Hoca diye ünlenmiş. Her şeyi Yıldıznameye bakıp bildiği dilden dile dolaşır olmuştu. Özellikle evlenme çağındaki gençlerin kısmetini açmasıyla bilinirmiş. Ama şikâyet edilir korkusuyla bu işi bırakmış. Çünkü Türkiye’ye 44’den sonra kaçak gelen akrabaları, tanıdıklarıyla buluştukları tren istasyonunun bahçesinde, gramofon çalıp kadınlı erkekli alem yapıyorlar diye şikâyet etmişti yerli halk. İstasyon şefi, Halid Efendi’nin bir öğrencisiydi ve onun zarar görmesini istemezlerdi. Neşeli buluşmalar böylece bitmişti. Karısı ne zaman ‘Allah’a çok şükür zoru atlattık,’ dese Halid Efendi, ‘Onun bizi sevdiğini sanmıyorum,’ diye cevap verirdi. ‘O nasıl lâf Halid efendi?’ ‘Halimize baksana hanım,’ cümlesini filtresiz birinci sigarasıyla tamamlardı.”

“Hadi,” dedi babam, “oldum bittim senin bu geç yatmaların canımı sıkar, yat artık.”

“Elektrik harcıyorum diye de mi?” dedim.

“Hele eskiden o daktilonun sesinin gecenin bir yarısı kömürlükten geldiğini duyar, sarı lambanın hâlâ yandığını görünce nasıl sinirim tepeme çıkardı.”

“Biliyorum,” dedim, “ne olacak, başımıza yazar mı olacaksın, der dururdun.”

“Oldun ama,” dedi.

“Kalbim kırılırdı, kötü bir şey yapıyormuşum gibi söylerdin.”

“Bu kaçıncı kitabın?”

“Hatta itiraf edeyim senden nefret ederdim bu yüzden.”

“Senin yazar olduğunu Halid Efendi’nin görmesini isterdim.”

“Belki de o yüzden yazmışımdır. Nefret iyi bir tetikleyicidir.”

“Seninle gurur duyardı.”

Kapı açıldı, Dedem, “Siz daha yatmadınız mı yahu,” dedi, öğretmen sesiyle.

“Ben yatıyorum baba. Torunun malum yazacak,” dedi babam, gözlerini devirdi gene.

“İyi, hadi gel. Sabah bahçedeki karları küremek gerek. Bir adam boyu olur, çok yağıyor baksana. Odunları sundurmada güzelce sardın değil mi?”

“Sardım baba, ıslanmaz merak etme.”

Onlar kapıyı çekip gidince dışarı baktım. Melisa kokusu ve ağustos böceklerinin sesi…Mehtap sessiz… Bıyığımı çekiştirmeyi bırakıp yazmaya koyuldum.

ÖYKÜYLE DANS ETMEK

Öykü metninin yazar ve okurla ilişkisi üzerine

Yazınsal bir tür olan öykü metninin farklı kaynaklarda tanımlarına bakıyorum da, karşıma çok çeşitli yaklaşımlar çıkıyor. E.A. Poe, “Öykü bir tablo gibidir, okunup bittiğinde gerçek ortadadır,” der.

“Öykü bir gezginin tepenin en yüksek noktasına ulaştığı zaman gözler önüne serilen panoramadır,” der Boris Eikhenbaum. J.Cortazar , öykünün mükemmel bir geometrik biçim olduğunu düşünür. Woolf’a göre, “Öykü varlık anları veya var olma anlarıdır.” Bir fikrin dönüşmelerini araştıran bir müzik motifinin dönüşümlerini arar gibidir, diyen de vardır, hırslı bir dehanın isteklerine uygun yeteneklerine yakışır ve şiirden hemen sonra gelen bir yazı türü diyen de.

Bu dile getirişlere baktığımız zaman bir öykü metnini yazarken ve okurken neler oluyor diye düşündüğümüzde vardığımız nokta, duyguyu ve gerekirse panik duygusunu en üst düzeye çıkaracak bir biçimde düzenlemenin ve okuyucusunu tek bir konu üzerinde kilitleyerek birbiri ardına gelen imgelerini o konunun tek bir soru etrafında inşa edilmesi ve çözülmesine katkıda bulunacak biçimde kullanmanın, okuyucu üzerinde istediği tepkiyi (duygu, heyecan ve korku dozu) yaratan bir anlatım biçimidir, gibi bir düşünceye de ulaşabiliriz. Çağdaş öykü metinlerine baktığımızda ise yazarın bütün planını kimsenin araya girmesine fırsat vermeyecek bir biçimde gerçekleştirmeye çalıştığını görürüz. Okuma süresince okuyucunun ruhu yazarın denetimi altındadır, düşüncesi sanırım daha ilgi görüyor.

Tek bir etki tasarımından sonra olay, düşünce ve duyguyu birleştirip o şekilde anlatır ki öykünün tonu yazarın planladığı etkiyi ortaya çıkarabilsin.

Beri yandan kısa öykü yazarının zekâsı okurun zekasını da işe karıştıran bir zekadır düşüncesini de hemen söylemeliyim.  Okurun -kendi farkında olmadan-evrensel düzeyde bazı değerleri ortaya çıkarmasına aracılık eden bir etkileşimden söz ediyorum. Bu etkileşim hem yazın sanatına yakışır güzellikte bir duygu yaratır, yazma/okuma eylemini güzelleştirip süsler hem de aydınlatır kanısındayım. Bunun için de söz sanatlarını kullanırız. Kullanırız da, marifet söz sanatları kullanacağım diye bağışlanamaz günahlara, uzun metinler ve ağdalı anlatıma saplanıp kalmamaktır, elbette.  Bu noktada Edgar Allan Poe’nin sesini de duyarım, “Bir öykünün tarihsel koşullarda ortaya çıkan bir tez ya da günün bir olayı üzerine ya da yazarın oturup ilginç olayları bir araya getirerek betimlemeler, diyaloglar, yorumlar yapıp her sayfada olguların ve aksiyonun yavaş yavaş ortaya çıkması üzerine inşa edilmesi radikal bir yanılgıdır,” der. Ona hep kulak veririm.

Öykü yazarken ne yapacağım sorusunun zor bir soru olduğunu düşünüyorum. Çünkü 21.yüzyıldan geriye baktığımızda oluşturulan yapıtlar beni susturuyor. Benim yapacağım kuşkusuz bu yapıtların bana kazandırdıkları üzerinde düşünmek. Düşünürken okurun kafasındaki “tek bir etki” yaratacak  biçimde planlamalıyım, düşüncesini benimsediğimi belirtmeliyim. Öykü metninin bir oturuşta okunup bitirilecek bir kısalıkta olması gerektiği düşüncesini de benimserim. Ben de olayları, karakterleri ve durumları tek bir etki etrafında kurgulayanlardanım. Bu süreçte, şiirsel dil kullanmayı, metnimi bir geometriye yaslamayı tercih ederim. Yazdıklarımın yoğun olmasına özen gösteririm. Son halini verdiğimde, tek bir cümle çıkarıldığında öykünün gücünden bir şeyler kaybedeceği yoğunlukta bir metin oluşturmaya çalışırım.  

Metni oluşturmaya başladığımda, diğer bir düşüncem, insan kalbinin zekasının ya da genel anlamda ruhunun duyarlı olduğu sayısız etki ve izlenimlerden bu defa hangisini seçeceğim, sorusudur. Bu yürek yorucu mu desem, zihin yorucu mu desem soruyu aşmak için alet çantamı karıştırmam gerekir.

Özgün olmalıdır, yeni ve canlı bir etki seçmeliyimdir, bu etkiyi yaratmak için olayı mı, anlatım tonunu mu, karakteri mi, mekânı mı kullanacağıma karar vermeliyimdir. Kuşkusuz, metne (öyküye) neleri soktuğum değil, neleri sokmayacağım önemlidir ve bunu döne döne kontrol etmem gerektiğini bilirim. Öykü romanla şiir arasındaki bir metin olması nedeniyle şiirdeki heyecan veya etkiyi yaratmak için matematiksel oranlamalara başvurduğum veya biçem seçimleri yaptığım (nasıl anlatayım?) bir gerçektir.

Öykü metninde şunları yapmaya çalışırım. Bir kere konu ya da olay örgüsü belirleyici düzeyde olmamasına özen gösteririm. Bütünün tamamlayıcı unsurlarıdır bana göre. Diğer tamamlayıcı unsurlar olarak kurguyu, anlatım biçimini ve dil özelliklerini seçerim. Estetiğe ulaşmak için yazma sanatının harikalarıdır bunlar.

Öykü estetiğini yaratmaya bunun için de şiir ve müzik sanatlarından yararlanmaya çalışırım. Bazı metinlerde özellikle kalıcılık için ses uyumları üzerinde çalışırım. Kelime telaffuzlarıyla doğa seslerinin verilmesine gereksindiğim de olmuştur. Mizah metinleri çalışmamakla birlikte, ince mizaha başvurduğum olmuştur. Her öykümde yakışan deneysel yaklaşımlarım olması için çalışırım. Gerçeklerden hareket ederek kurguladığım öykü metinlerimin birçoğunda akıl yürütme patikaları açıp okurun beni izlemesini arzularım. İmalar ve belirsizlikler kullanmaktan sinsi bir zevk aldığımı söylemeliyim. Bu dilbilimsel labirentte gezmenin kimi okurlar için de keyifli olduğunu hâyâl ederim. Ama lütfen bu dolgu malzemesi kullanılması gerektiği gibi bir yanılsama yaratmasın. Kimi roman metinlerinde cömertlik sayılabilecek, iniş çıkışlar sağlayacak dolgu malzemeleri öykü metninde kabul görür mü kuşkuluyum. Çünkü roman ne kadar süreç veya çizgiyse öykü an ya da noktadır, görüşünü benimseyenlerdenim. Bu nedenledir ki az lafla çok iş yapmayı zorunlu kılar. Okurun doğru saptamalarla dolguyu kendisinin tamamlaması için metinde zemin oluşturmanın yazarın işi olduğunu söylemeliyim.

Bir metnin / öykünün ilgi kazanmaya ihtiyacı vardır. Bu ilgiyi başlangıç ve son bölümleriyle sağlamayı hedeflerim. Birbirine mutlak biçimde bağlı ilk cümleden itibaren her bir ögenin öykü içinde anlamlı biçimde var olması, rastlantısal olmaması benim için önemlidir. Aksi halde metnin herhangi bir yerinde herhangi bir ögesiyle başım derde girebilir, diye düşünürüm. 

Öykünün bir oturuşta okunması gerektiği fikrine tümüyle katılıyorum. Çünkü bildiğiniz gibi öykü metni kum tanesinde bütün hayat, bütün evreni dile getirme çabasıdır. İnsanın gizleri üzerine bir sanattır. Yaşamdaki ilmikleri dokur, dokunmuş ilmikleri çözer. Derin bir yapı olmalıdır ve iç dünyaları irdelemelidir. Bir durum, bir düşünce, bir duygu, bir davranış, bir ilişki biçimi, ilişkilerdeki bir an, insanın iç dünyasına ait bir sarsıntı, bir gerilimin herhangi birinin/bir şeyin/bir an veya yerin üzerine odaklanarak çarpıcı gerçeklikleri dile getirmeyi amaçlar. Zor bir iş olduğunu düşünüyorum. Olup biten bir şey yoktur görünüşe bakılırsa. Böyle bir öyküyü okumamış olsak anlatılanlardan bir öykünün çıkıp çıkmayacağından kuşkulanırız kimi zaman. Okura yazarın bıraktığı anlama fırsatı ama sonucunda paha biçilmez okuma hazzı. (Konu bulmakta zorlananları her zaman şaşkınlıkla izlemişimdir. Özellikle öykü için konu öylesine sınırsızdır öyle çok ayrıntı kaynar ki yaşamımızda, görmemek hissetmemek olanaksızdır. Arıtıcı, sarsıcı, yaşananları etkileyici, üzücü, kalp burkan, içimizi genişleten bu öykü çekirdekleri olmasaydı bu öyküler yazılabilir miydi?) Doğrusu bu nedenledir ki, yaşananlardan yola çıkarak ama daha üst düzey ve yoğun anlamlar içermesine çalışarak(yükleyerek) öykü metinlerimi kurmaya çalışırım. Elbette, kısa çabuk okunabilirliğini asla göz ardı etmeden. Bu haliyle metnin paylaşılabilirliğini de artırmayı amaçlarım. Amaçladığım başka bir ayrıntı ise her şeyi açıkça dile getirmemektir. Süreç içinde gizli bir anlam taşıması metnin edebiyat tanımına yakışır güzellikte olduğunu düşündürür bana. Sağlamlıkla örülmüş bir plan oluşturmaya bu plandan da şaşmamaya özen gösteririm. Öykü metni çok şey içerir gibi görünmesine karşılık onu da yazayım, bunu da katayım düşüncesini kaldırmaz bana göre. Giriş cümlesinden başlayarak final cümlesi veya bazen sözcüğüne kadar tutarlı bir biçimde birbirine eklenecek tüm anlatı öğelerinin yer almasına ama bu ögelerin de yapıya rastlantısal biçimde “dalmasına” izin vermediğimi söylemeliyim. Bunu ögelerin atılamaz ya da değişikliğe uğratılamaz biçimde kullanarak yapmaya özen gösteririm. Ama işin başında bilinçli ve planlı olarak bir etki tasarlar, olayları, karakterleri, kimi zaman mekân ve zamanı bu tek etkinin hizmetinde kullanmak gibi bir iddiam vardır. Hatta dosyalarımı bile öyle oluşturma çabasındayım. İstediğim etkiyi yaratmak için okuyan öznenin yaşıyormuş duygusuna kapılması için -benim için baş ağrıtan-tüm ayrıntıları hesaplarım. Hesaplamak zorunda hissederim çünkü öykü metni yazılırken olduğu kadar okunurken de birtakım beklentileri olan metinlerdir, diye düşünürüm. Bireysel birikim ve yetilerin daha üst düzeyde olmasını, entelektüel birikime daha çok başvurmayı bekler. Susku noktalarında yeniden üretilebilir anlamların algılanmasını amaçlar. Bunun yapılmasını da yazara emreder. Romanın beklentisini aşmakla birlikte şiirin altında olduğunu da bilirim. Ucu açık öyküler ise en keyifli olanlardır. Çünkü okurdan anlamın çoğaltmasını bekler. Kimi zaman bir cümle öykünün yükünü taşır. (Ziya Osman Saba’nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi öyküsüne hayranımdır: “Beni mazur görün sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim.”) Kulak Misafiri kitabımda “Bugün Bekle Beni” adlı öykümde okur bir tür tuhaflıkla karşılaşır. Sözcüğü iki heceye bölerek zaman mekân sıçraması yaptığımda yükü tek sözcüğe vermişimdir. Şu bölüme bakmanızı rica ediyorum.

(…) Neyse ki gelmeden önce koca bir paket çikolata yediğimi, bu soğuk havada koşacak enerjiyi bulduğumu, tadının hâlâ dudaklarımda ve dilimde olduğunu bak… 

***

… tım, gözlerim pencerenin dışında durmaktan donmuşken, sonunda iki serçe kapıp götürdü onları. (…)

Bazen beklenmedik bir bitiriş yükü üstlenir. Bu noktada okuru düşündürüp, nasıl, niçin sorularını havada uçuşturuyorsa o öykü başarıya ulaşmıştır.

Şimdi yerde taşların üzerinde kopmuş bir kuş kafası duruyor. Sizi onun yanına götürüyorum. Bu yer neresi? Bu kuş kafası burada niçin duruyor? Bir kedi avı hikayesi mi? Birine verilen mesaj mı? Hangi ayak tekmeleyip tekerleyerek buraya kadar getirmiştir?  Yoksa konuyu kuşun açısından mı ele almak istersiniz, onun nasıl bir can pazarı yaşadığını ve yenildiğini mi anlatmak istersiniz. Belki de bunu bir metafor olarak kullanmak isteyebiliriz. Acaba demekten duramıyorum… Gerçekten ne çok öykü var bu kopuk başın içinde…

DELİLER TEKNESİ ve ÖYKÜ TEKNESİ Dergileri

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi -13

Bir zamanlar öykülerime yer veren, kimi artık anılarımızda kalmış, kimi halen yayın hayatını sürdüren dergileri andığım “Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi” dizisinin bu bölümünde Deliler Teknesi ve Öykü Teknesine bir merhaba demek istedim. Halen yayın hayatına devam eden bu iki dergi Aydın Şimşek ve ekibi tarafından çıkarılıyor.

Belki başka sayılarında da yazılarım olabilir ama kişisel arşivimdekileri paylaşıyorum. 2008 yılı 3. Sayısında Tuncer Uçarol imzalı bir söyleşiye konuk olmuşum. Abdullah Baştürk İşçi öyküleri ödülü alan yazarlarla yapılan bir röportajda yazınla ve yazarlığımla ilgili sorularına cevap vermişim.

2008 yılının 4. Sayısında ise Kulak Misafiri adlı öyküme yer vermiş Öykü Teknesi. Kitaplarımdan birine adını da veren bu öykü boşanma sürecindeki bir kadının duygularıyla birlikte duyduğu bazı olaylara “kulak misafiri” oluşuyla annelik kavramına ilişkin sorgulamalar yapar.

“Annelerini tanımayanlar, annelerinden bıkmış olanlar ve anneliğini mahkeme kararıyla kanıtlamaya çalışanlar kestane şekeri kutusunun başındayız. Sağır annelere yasak, çünkü tansiyonları çıkıyor ama göz hakkıdır deyip kimseyi dinlemeden bir parça alıyorlar…

Henüz avukatım telefon etmemiş, karşı tarafın apansız bir karar değişikliğiyle kızımın velayetini bana bıraktığını söylememişti…”

Öykü Teknesi’nin 12. Sayısında Deniz Kestaneleri öyküm yer alıyor. İki adamın meyhanedeki dertleşmeleriyle başlayan öykü, onları dışarı çıktıklarında da izler. Çok aşık ve sevgilisi tarafından reddedilmiş genç adamla dertleştiği olgun yaştaki adamın yaşama ve aşka ilişkin konuşmalarını,

sarhoş kahramanın sokakta bağıra bağıra söylediği şarkıyla duygularını dışa vurduğunu izleriz. Onun, içkinin de etkisiyle duygularını dile getirişini alaycı bir dille anlatan öykünün okuru ve öykü kahramanlarını irkilten bir finali vardır.

Derin bir sessizlik oldu; kimsecikler yokmuş gibi. İrfan’a uzayda tek başına kalmışlık, hiçlik duygusu veren bir sessizlik. Sonra bir alkış koptu. Yukarıdan aşağıya konfeti olup yağdıkça yağdı… Apartmanların ilkin sıkıntı ve merakla açılmış pencere kanatları şimdi İrfan’ı kucaklamak istiyordu.

Deliler Teknesi’nin ise 12. Sayısı var arşivimde. 2009 yılına ait bu sayıda Kara (Bir) Bulut Romanı: Amida başlıklı inceleme yazım bulunuyor. Özcan Karabulut’un o tarihlerde yeni yayımlanmış romanı ilgimi çektiği için uzunca bir incelemesini yapmıştım. İnceleme yazılarım tümüyle benim kendi kişisel zevkim için yaptığım çalışmalardır. Kazı çalışmaları derim onlara. Böyle dosyalarda sararan hayli yazımın olduğunu itiraf edeyim. Pek azını okurla paylaşmışımdır. Paylaşmamın nedeni de okuduğum kitaptan duyduğum heyecan ve hazzı başkaları da alıyor mu acaba, sorgulamasıdır. Özcan Karabulut’la tanışmıyorduk. Ama ortak tanıdıklarımız mı vardı, e posta adresine bu yazıyı gönderdim. Tanışmamıza aracılık etmiş oldu. Bir okur beğeni mektubu amacını taşıyan e posta yazar tarafından beğeniyle karşılanınca Deliler Teknesi’nin sayfalarında yer aldı. Elbette öyle uzun bir yazıyı hiçbir dergi basamayacağı için sonradan Özcan Karabulut’la mutabık kalarak kısaltmıştık. Nefis bir romandır ve meselesi olan bir romandır. Deliler Teknesi de üç tam sayfa altı sütununu bana verme inceliğini göstermişti. Bu yazılarında dergi kapaklarıyla birlikte ilk sayfalarını alıyorum buraya. Buradan bir kez daha selamlar, teşekkürler.

ON DAKİKALIK FİNAL

Çok değil on yıl geri gidebilseydin… Ardına dek açık balkon kapısıyla mehtabı kucaklamak için bekleyen bağrı yanık bir delikanlı(!) olmazdı şimdi ev. İçine giren sokak ışıkları yüreğine çökmüş sana çarpıp tuzla buz olmazdı…

Ağır ve nemli bir güneş, denizi taşırmak üzereydi, sen o koltuğa oturduğunda. Şimdi, gece… On yıl önce yavru bir kedinin miyavlamalarının batıp çıktığı, bu siyah saten yorganın seni neden uyutmadığını aklına bile getirmez, kızmaz ve öteki uykuları kıskanmazdın…

Buğulu zarafetiyle yolu kıvrılıp gelsin diye Mehtap, açık kollarına atılsın diye beklemezdin. Saat ayaklarını sürüyor koridorda, bak.

Daire kapısı sessizce kapandı. Koridorda ışık yandı. Mehtap geldi…

– Ruhun azgın atları dörtnala giderken bedeninkilerin yarışı terk etmesini kınıyorum, dedi adam, geceye doğru. Bu durumda öndeki atların koşmasının bir anlamı olmadığı gibi yarışı bırakanlara da söz geçiremez oluyorlar. O zaman öyle üzülüyorlar ki… Kaçıp gitmeyi istiyorlar. Belki bu yüzden ölünüyordur.

Söylenenleri ruhun bedeni bıkkınlık nedeniyle terk edişi olarak değil, kaçıp gitmek isteyenin eceli gelmiştir, şeklinde yorumlayan Mehtap tedirgin oldu. Çünkü bu cümle ona göre aynı zamanda “nerede kaldın ve neredeydin” anlamını da yüklemişti. Adam bunları bütün bir gece taş gibi oturup, onu beklediği koltuktan yine kıpır-damadan söylemişti. Oysa fırlayıp sarılmak, vücudunu bastırmak, canını acıtarak okşamak istiyordu, öyle özlemişti kadını. Tüm gece boyu kızmış, merak etmiş, hoş görmüş ve kinlenmişti.

Karşılıksız kalan cümleler, perdeleri ardına dek açık kirli cama yapıştı kaldı. Bekledikçe yavaşça kararıp leke-ye dönüşüyordu. Sonunda Mehtap gelip adamın karşısında durdu, bakışlarında gerçeği duymak istemeyen titremeyi gördü. Yaşlılık gözlerini küçültmüş, rengini bulanıklaştırmıştı. Çoğu kere sevimsiz ve sadist bir anlatımı olan bu gözler, şu an “bana yalan söyle” diye bağırıyordu. Kadının üstündeki gece mavisi, kırmızı beyaz çiçek de-senli elbiseye saldırganca baktı. İp askılar yüzünden vücudunun üst yarısı çıplak gibi geliyordu adama.

– Biraz eğlendim, dedi Mehtap tek kaşı kalkık.

Onun masa örtüsünün kenarıyla oynamasının sıradan ve dalgınlıkla değil, gözlerini kaçırma çabası olduğunu biliyordu adam.

– Bütün gece seni bekledim, dedi pencereden dışarı bakarak. Bu gece ben bekledikçe, önünde secde edilesi güzelliğiyle Mehtap yakamozlar arasında yattı durdu ama.

Yavru kedi susmak bilmiyordu. Bir an kulak kesildi kadın; sesler kendini acındırma mı içeriyor diye. Hayır, kedinin ve adamın sesi, yalnızca açlık ve hayal kırıklığıydı. Hayal kırıklığı… Mehtap, kulaklarını tıkamak, kaçıp gitmek ya da onları susturmak istiyordu. Açlığa çare bula-bilirdiniz ama hayal kırıklığı… Adamın göz bebeklerinde o azgın atları gördü. Sessizce bekleşiyorlar ve etrafı kolaçan ediyorlardı. Tenleri huzursuzca seğiriyordu. Meh-tap sustu. Yakamozlar çok fazla gürültü yapıyordu.

– Balık istiyordun, gidip aldım akşamüstü, dedi adam, bakışlarıyla ilgisi olmayan bir sesle. Seninle bir akşam yemeğini hayal etmekle mi yetinirdim?

– Paramız bitti demiştin, dedi kadın irkilerek.

– Kiradan harcadım. Evi genç bir sevgili için çekici kılmak gerek. Başka türlüsü olmuyor artık.

– Ama… Şimdi ne yapacağız?

Kadın söylenenin bir parçasını öne çıkarmayı yeğledi. Diğer parçaya verilecek yanıtla konuşma nereye giderse gitsin onu haksız kılacaktı çünkü. Adam balıkçıya temizlettiğini ve nasıl pişirdiğini söylüyordu, yaranmaya çalışı-yordu. Sevgisi bir reddedişle karşılanmaya başladığından beri bu tutumu geliştirmişti. Yada giderek daha hızlı yaşlanıyor olduğundan birilerinin acımasına daha çok gerek-siniyordu.

– Sonbaharda rastlantıyla canlı kalmış bir sivrisinek önüne geleni iğneliyor, dedi sonra adam yavaşça. Her-kesin canı yanıyor ama sineğin fazla zamanının kalmadığını da biliyorlar. Gaddar bir sabır gösteriyorlar. Sonunu bildiğin konuda sabır göstermen uygunsuzdur oysa…

– Kaç yaşında? dedi kadın, göz kapaklarını küçümsemeyle yarı kapatmıştı.

– Kaç zamandır ölüme koşuyor, demek istiyorsun.

– Kaç zamandır ölümden kaçıyor, demek istiyorum, dedi acımasızca. O böyle deyince adamın yüksek bir yer-den düşercesine başı döndü, sustu. Ruhumun atları, vara-cağı yeri biliyor bilmesine de neden koştuklarını bilmiyorlar, asıl mesele bu.

– Özür dilerim.

– Önemli değil yavrum, dedi adam hayal kırıklığıyla Ah ne olurdu, o yaştan bu yaşa, bir küpten ötekine aktarılan yaşamda, her keresinde biraz daha tortuyla ayrılmasaydık. Sonunda; arı su batağa dönüşüyor, bak. Taşıdıkları yüzünden akamaz oluyor.

Şimdi de kadın sessizdi. Susmakla kendisini fırlattığı uzaklığı, uzaklığın yarattığı olanaksızlığı duyumsadı adam. Gözlerini yakalarsa ulaşabileceğini sanıp baktı; yabani otlar arasındaki yarı yıkık bir ev bakışıyla. Mehtap çok uzaklardaydı…

– Özgür bir kadınsın, önemli değil, dedi kırık.

– Cam fanus içinde yanmakta olan çılgın bir ateş kadar özgür, dedi kadın, çarpıkça gülümsedi.

– Odunundan kaçmak isteyen alevin didinmesi, dedi adam alayla ve acımasızca.

Bu kadını tümden sinirlendirdi.

– Odun mu?! Kör korlar! diye tersledi tükürür gibi.

Bir yaştan sonra diz eklemlerini kırmak mümkün ol-muyor muydu, üşeniliyor muydu? Bu pek önemli değildi gerçekte. Önemli olan yürüyüşteki canlılık ve ışıltının yok olmasıydı. Artık bacaklarını pergel gibi açıp eklemleri üzerinde yaylanması söz konusu değildi. O erkek, geri dönmemek üzere yaşamlarından çıkıp gitmiş, yerine bunu bırakmıştı. Adam, salata malzemelerini sirkeli suda bıraktığı için gevşemiş olduklarını söylerken, kadın onun gevşek kaslarını düşünüyordu, cümlesinin ancak sonunu duydu. “… atarsın” Güldü, takma dişleri kendi dişlerinden farksızdı ama kadın biliyordu takma olduklarını. Can sıkıcı olan buydu işte. Şahane bir erkekti tanıştıklarında. Erken beyazlaşmış saçları Rene Magritte bulutlarını çağrıştırdığından mı nedir, ilk olarak kendini savunmak durumunda hissetmemişti. İyi kalpli bulut, kızı kucaklarken –nasıl dese- on metre çapında bir alanın içinde rahatsızlık verici bir şey giremezdi herhalde, ona öyle geliyordu. Çünkü o, annesinin her zaman gözlerinin aklarını göstererek anlattığı, kızlara kötü kötü şeyler yapan erkeklerin, kulak kepçesinin gerisinde bitivermesinden yorulmuştu. Nefesleri tişörtlerinin yıkama talimatı etiketini kıpırdatacak kadar yaklaşıyor, aklını alıyorlardı. İyi kalpli bulutun, yanık tenli vücudu gevşememişti ve elleri çelik gibiydi o zamanlar.

– Seni çok sevdiğimi biliyordun değil mi? dedi kadın özür dilercesine. Uzun yıllar önce yirmi yaş fark önem-sizdi.

– Elbette, dedi adam. Açık bir yara gibi sevgi bekleyen yeni yetme çağını bilmez miyim? Ama ne demiş Bedri Rahmi? “Aramızda tam yirmi beş yaz, yirmi beş kış, yir-mi beş bahar, yirmi beş uçurum. Ne öpücükle dolar ne şarapla biliyorum.” Yaralar kapanıyor ama uçurumlar büyüyor…

– Balıkları pişirdin mi?

Duygulardan yiyeceklere bu keskin dönüş adamın canını iyiden iyiye sıkmıştı.

– Pişirdim. Şarap verir misin oradan?

– Balıkçıdaydın demek…

Daha önceden açılmış şişenin mantarını çıkardı, şarabı bardağa boşalttı, oyalanarak.

– Ben aradım seni gecikeceğim, demek için.

Aramamıştı. Aramış olsa ve konuşmuş olsalar kadını eve gelmeye ikna edeceğini ikisi de biliyordu. Kadehini doldurdu, adam şişeyi de istedi bir el hareketiyle. Bu küçük hareket birkaç saat önce, her telefona uzanışında bileğini yakalayan, gel, diyen parmakları anımsattı kadına. Yarı aydınlıkta terli, tüyleri parlayan o hoyrat kolu, telefonu hemen ve boyun eğişle bırakan kendi elini, bir fotoğraf karesi gibi gördü yine. Sonra terli avuç içinin teninde kayışı, önemini yitiren ayrıntılar. İrkildi.

– Ben eski bir arkadaşımla yemek yedim. Hayır di-yemedim.

Şimdi, şu anda onu hiçbir zaman sevmediği kadar sevdiğini düşündü yaşlı adam. Ama hiç de bu kadar iğrenmemişti. Titredi. Kinlenmişti. Ayrılık duygusu ve tiksinti tüm beynini kaplamıştı.

– Beni terk eden Pandemos’un şerefine! İnsan yaşlandıkça Uranios’la doluyor kaçınılmaz olarak!

Kadın artık masa örtüsüyle falan oynamıyordu. Onun çene kemiğinin kulağıyla birleştiği noktaya bakınca adamın içini çaresizlik kapladı. Kıvrımların, senin tuzakla-rın, nasıl zevk çanaklarıdır, bilmez miyim?

– Boğulacağını bile bile bu çanaklara atlanır mı? diye homurdandı ve ona uzandı. Kadın irkildi, ıslak bir giysiden kurtulmak istercesine baktı. Bu bakış yeni bir kırgınlık yarattı adamda, giderek hırçınlaştı, öç duygusu kapladı benliğini. Eline geçirdiği herhangi bir şeyle oracıkta öldürüvermek onu! İçten bile değildi. Sarhoştu kadın, kolay olurdu. Duraksadı. Kafası yamulmuş, saçları kanla kemiklerine yapışmış görüntüyü, kolundan tutup az önce yürüdüğü hole, evin çıkışına, sokağa, sürüklesem… Arkamızda kan, beyin, kemik parçacıklarından bir iz… Çöp bidonunun oraya bırakırım, çöpçüler alır.

Bu güzel yüzün şekilsiz bir kitleye dönüşmesi, bedenin seğirip kalmasına dayanamayacağını anladı. Kendi canı acımış gibi hissetti. Birbirlerini öyle çok severlerdi ki… Eskiden. Olsun. Onu bağışladı, öfke yavaş yavaş bedenini terk etti sanki. Şarap içmeyi sürdürdü.

Kadın onun küçük camsı ihtiyar gözlerindeki öfkeyi gördü. Sonra rüzgâra kapılmış bulut olup gidişini… Bu değişimi yaşlılık ve güçsüzlük olarak açıkladı kendine. Ayrıca yenmeyen akşam yemeğinin yarattığı boşluğa, hazırlıkların çırpıntılı bekleyişine karşılık ağır damlayan zamanın zehire dönüşmesine… Beklenenin, umarsız bir alkol kılıfıyla kaplı olarak sabaha karşı kapıdan girişini, oturduğu berjer koltukta soğukkanlılıkla karşılaması öyle herkesin becerebileceği bir şey değildi. Artık birbirlerine bakmıyorlardı. Adam şarabının son yudumunu içerken;

– Yapılacak ne var ki? diye sordu önünde secde etmiş şarap şişesine. Şimdi oturmuş ölmeyi beklerken başka ne beklenebilir ki? Genç bir kızın hayran olduğu, sığındığı, tutuşturduğu bir adamın son cızırtıları… Olsa olsa kör kor ha? Ve cam bir fanusun altındaki ateş.

Yavru kedinin susmasını beklemezdin. Gecenin bitmesine ve Mehtap uyumak istiyor diye bu denli öfkelenmezdin… Bu bedende yaşlanmazdın…

Balkon kapısı ve pencereler hâlâ açıktı. Saat koridorda koşmaya başlamıştı.

– Rüzgâr söylüyor şimdi o yerde bizim eski şarkımızı, dedi adam. Vazgeç, söyleme artık, hatırlatma mazideki halimizi!

– Şiir mi bu? dedi Mehtap.

Bu son sözleri oldu.

– Bir duygu, bir şarkı ve bir ortaya koyuş biçimi!

Nefes nefese kendini koltuğa bıraktı. Balkon kapısının kanatları ve kadının ağzı aynı biçimde açık duruyordu şimdi. Yalnızca on dakika sürmüştü, yaşamının finali …

Sözcükler Dergisi

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi -12

Halen 104.sayısı okurla buluşan Sözcükler İki Aylık Edebiyat Dergisi’nin Kasım, Aralık 2008 deki 16. sayısında Fadime Hanımın Işığı öyküm yer alır. Petrol İş Sendikası’nın düzenlediği öykü yarışmasında 2007’de birincilik alan öyküm kaygı teması üzerine yapılandırılmıştır. Annelik kaygısı ile daha da yoğun ve okuru tedirgin edici bir odaklanmayı seçtiğim öykü Fadime Hanım adlı bir işçi kadının, evinden çıkıp çalıştığı balıkhaneye gidene kadar yaşadığı kaygıyı ve düşüncelerini, kuruntularını anlatır. Küçük kızını evde ateşli bırakmıştır, evi yerleşim yerlerine uzak bir noktadadır, kocası balığa çıkmıştır ve havada fırtına belirtileri vardır. Balıkhaneye ulaşıp çalışmaya başladığında kuruntuları bitmemiş ve öyle yoğunlaşmıştır ki tam o sırada fırtınadan patlayan cam ve kendisine seslenen patronunun sesiyle aklı başından gider…

Yoksulluktan kaynaklanan yetersiz yaşam konuşları, kadının omuzundaki ağır maddi ve manevi yükler, hem Fadime Hanımın hem kocasının çalışma koşullarının zorluklarına ayna tutmayı da amaçlayan öykü tüm olup bitene kadın gözü ve duygularıyla tanık olmayı amaçlamıştır.

Büyük bir hangardan bozma balıkhanenin büyük camlarından biri o sırada patladı. İçeri dolan rüzgârdan eşyalar korku filmlerini aratmayacak şekilde oradan oraya savruldu. Şangırtının içinde adı belli belirsizdi. Emin olamadı. Kaygılarının kendisini yanılttığını düşündü. Patron yine seslendi; “Fadime gelsin çabuk!”

Fadime’nin dizlerinin bağı çözüldü. “Ah karanlıkları susturabilsem,” diye geçirdi aklından Fadime Demircan, “Işığım korkuyor çünkü…” Önce elindeki bıçak düştü ve suya sessizce dalan bir balık gibi yere yığıldı, kıvrıldı. Yüreği seğirdi de öyle sustu Fadime, ışıklar cansız kaldı, canı ışıksız…

Not: Uzun bir öykü olması nedeniyle ilk ve son sayfalarının görselleri alınmıştır.