Geçmişin Çanakları II

Kucaklayamadığımız

Ben Hayrünisa Ünal, yaşamın benim için yanlış ve yanılgı tuğlalarının üst üste yığıldığı, rastlantıların gevşek harcıyla yapışmış bir yapı olduğunu hissediyorum. Yirmi dört yaşımdayım. Yeni bir yanlışlığa engel olmam gerek. Bu tuğla; özellikle ve hiç olmazsa bu tuğla için gevşek harç kullanılamaz.

Pembe ve lila renklerin uyumuyla döşenmiş bir bekleme salonundayım. Yeşil bitkiler, duvarlarda tombul sağlıklı bebek posterleri, sehpa üstünde bebek dergileri. Bebeklerin ve annelerin gülümseyişlerini konservelemiş bir albüm, benim elimde… Albüme bakmayı kesiyorum. Güneşi alnımızdan aldılar, gülüşler çığ altında şimdi, kimsesiz mutluluklar dört bir yanımız. Issız fincanlarda, kuru telvelerde ıslıksızız… Bu cümleyi nerede okudum acaba?

Yeni bir yaşama soluk vermenin ilk aşamasında ve ürkütücü bir deneyimin eşiğindeyim. Ölümcül kararlar vermekle yaşamcıl sonlandırmalar yapma kavşağında duruyorum.

Öngörülü davranma yetisi kazandığımdan beri önlem almak ilkem olmuştur. Şimdi ellerimde tuttuğum bu yanlış tuğla için de öngörülerim var. Bazı kararlar tamamen kadınlarındır ve bu kararları verirken kendi yaşam duvarlarımıza bakarız. Benim duvarlarımın bir tanesinin eksik olması, yapıma güvensizlik duymama neden olmuştur. Aile duvarımı sağlamlaştırmayı tek başıma gerçekleştirmenin olanaksızlığını kavradığımda evlendim. Ama kocamın sağlam yapısına karşın umulmadık gelişmeler hesaplamaktan kendimi hala alamıyorum. Sadece akılcı olmaya çalışıyorum. Elimdeki bu tuğlayı sağlam yerleştirmezsem eğer, yaşadıklarımın bir döngü şeklinde yineleneceğine ilişkin bir saplantım var.

Bu salonda her ayrıntı incelikle düşünülmüş. Sadece girişte ayakkabıların üzerine geçirilen naylon kılıflar bir gariplik yaratıyor. Evce hazırlanmış bir sağaltım noktasının başka hangi yanılgıları kucakladığını düşünüyorum.

Kucaklamak sözcüğü beni bugün fazlasıyla incitiyor. Şimdi burada beni kucaklayacak birinin olmaması söz gelimi. Bütün bu duyarlılık hamilelik yüzünden olmalı, kitapta öyle yazıyor. Keşke tek başıma gelmeseydim. Bir kız kardeş böyle bir ortamda ne harikulade olurdu. Ya da bir anne. Düğünümde takılan bilezikleri bozdururken de “üzülme yenisini alırsın” deyip birinin omzumu sıkmaması da aynı oranda incitici. Bu altınlar her ne kadar kara gün için bekletiliyor olsa da üzülmeden edemiyor insan. Üstelik bayağı kara bir gün yaşanıyor bugün. Alnıma yapışan terli bir saçı itip; tamam canım geçecek, diyecek ve beni kucaklayacak bir kız kardeş…

Pirinç kapı tokmağını çok sıkı tutmuş olmalıyım, kokusu elime sinmiş. Pirinç kahve değirmeninin kokusu bu. Bir elinle tutup öbür elinle minik tokmağa dairesel hareketlerle çevirir çekirdekleri öğütürsün ya, kokla elini. İşte o kokuyu çok severim. Tülay yüzünden. Bir kereliğine gittiğim –bayram diye – bir evin, benim yaşımdaki kızı Tülay. Annesi değirmeni vermiş bayram için kahve öğütmesini istemişti. Tülay bana nasıl yapılacağını öğretmişti. Çekirdeklerin tıkırtısı, değirmenin elime sinen kokusu ve Tülay’ın kız kardeşim olduğunu düşleyişim. Bir daha hiçbir zaman çocuk yetiştirme yurtlarından konuk evlat almaca kampanyası yapılmadı. Beni mutlaka yine davet edeceklerini söylemişti, bunu ayarlayabiliriz demişti. Bekledim ama…

– Karar verdiniz demek.

Doktorun sesi duygularımı kopan gitar tellerine dönüştürüyor. Yumuşak bir sesle konuşuyor olmasına karşın o konuşurken tekerlenen sözcük dikenleri içimi yırtıyor.

Hemşire sağlıklı, iri yarı ve güler yüzlü olmasına karşın bel ekleminde bir sorun var gibi. Gezerken boynu ve bacakları arasında bir oklava olduğuna yemin edebilirim. Gezinmesi bitince oklava hamura batmaya başlıyor; oturuyor ve kartınızdaki bilgileri gözden geçiriyor. Sonra görülmez bir el görünmez bir radyoyu açıyor;  hemşire konuşmaya başlıyor. Tiz ve inişli çıkışlı konuşması karanfiller çizerken benim konuşmam kaçınılmaz olarak şişip pörsüyor. İlk karşılaşmamızdaki eleştiren bakışından sonra omzumun gerisindeki duman rengi perdeyle bakışmayı yeğleyerek konuşup durmuştuk. Görüş alanına girebilmek için parmak uçlarımdan yükselmekten başka yapacağım bir şey yok gibiydi.  Duman rengi bir uçurumun kenarında dolaştığımı ve onun bir hohlamasıyla derinlere gidivereceğimi düşünüyordum.

-Evet, diyorum doktora.  Hemşire arka odada.

-Soyadınız Ünal’dı değil mi? Eşiniz razı mı Hayrünisa Hanım? Formu kontrol ediyor.

-Razı, razı. İş krizinden ötürü iki ay önce işsiz kaldı. Ne doktor ne doğum parasını karşılayacak durumumuz yok. Haydi bunları hallettik diyelim, çocuğa nasıl bakacağız? Yok, endişelenmeyin, sizin paranızı temin ettik. Razı olmayıp ne yapacak, hem nasılsa canı yanacak olan benim.

Sevecenlikle gülümsüyor;

-Hiçbir şey duymayacaksınız, merak etmeyin, diye çaresiz bir gülümseme damlıyor halıya.

-Anne olmaya da hazır değilim aslında. Üstelik bizim fabrikada hamile olanları bir bahaneyle çıkarıyorlar.

-Anlıyorum, diyor. Bu tür sözler karşısında alet kutusunda bir zımpara taşı olmak için şiddetli bir istek duyarım.

-Öyle mi? diyorum gergin.

Bakışları yavaşça soluyor ve gülüşünün geldiği yolu siliyor.

-Sinirlisiniz, çok normal. Keşke yanınızda bir yakınınızı getirseydiniz…

Bu yakınınız sözcüğüyle derimi yüzmüş oluyor. Tüm kaslarım tel tel apaçık ortada şimdi.

-Keşke yanımda getirebileceğim bir yakınım olsaydı, diye düzeltiyorum. (Bu ıslık çalarak yanımdan geçen de kim? Islık sesiyle örtünmeye çalışan yalnızlık.)

-Başka şehirde mi yaşıyorlar? diye beni dizlerine yatırıp derisi yüzülmüş gövdemi kanun tırnaklarıyla çalmaya başlıyor.

-Bilmiyorum ki. Ben hiçbir yere ait olmayan noktalardanım. Yetiştirme yurdu çocuklarından. Artık başlayalım, diyorum sertçe, kanun olmak dayanılır gibi değil çünkü.

-Peki diyor doktor. “p” harfi bıyıklarını havalandırıyor. Arkasındaki kapıyı başparmağıyla işaret edip;

-Hemşira’anım sizi hazırlayacak, diyor.  Başparmağı çok çirkin, topuz gibi.  Sakin olun, diyor. (Sakin olmak ufukta koşan bir at oysa…)

Hamilelik her kadın için farklı anlamlar yüklü olmalı.  Benim için kalabalıklaşmaydı. Çevremi vanilya kokulu bir pamuk helva gibi sevgi kaplayacaktı. Tüm yaşam tekil olma halinden çoğul olma haline dönüşecekti. Ama bu olamıyordu. O zaman ailemi bulmalıydım. Çünkü vanilya kokulu pamuk helvaya çok ihtiyacım vardı.

Yapay deri kaplı koltuğa temiz bir bez yayıyorlar. Terleniyor olmalı. Çaresizlik çarmıhında duygularla baş etmeye çalışırken ayırdına varılamıyordur ama.  O an başka bir şeyin daha ayırdına varıyorum; alışveriş kavramında her zaman alışın kazanımlı, verişin de kayıplı kavramları karşılamadığını. Kararı veren bendim, hemşire narkozu verecekti, doktor da ölümü. Cenin tüm bu aldıklarına karşın zararlı çıkacaktı ve ben parayı verecek ama kazançlı çıkacaktım. (Balığı dışarı at solungaçlarındayım çünkü.)

Doktor, başının üstündeki kıl kitlesinden zaman zaman kurtuluyor olmalı. Senede bir ya da iki… Bu işleme başkaları saç kestirmek derler… Garip, tavanda hiç sıva çatlağı yok… Olmayan bir duvar için üzülmekten yorgun düştüm. Başım ağrıyor. Limon çayı, bal ve tarçın karıştırıp “bu sana iyi gelir” diyecek bir annem olsaydı… Karnımın üstüne sürülen yapışkan sıvı yüzünden cihaz kaygan-soğuktu vücudumdan çarçabuk ısındı- gezerken ekranda seğiren görüntü kaçınılmaz olarak zor bir yutkunma duygusu yaratıyor. Başımı çevirirken seneler, seneler önce annemin de başını çevirmiş olabileceğini düşüyorum.  Üstelik ballı, tarçınlı limon çayı vermedi bana hiçbir zaman… İlaç dolabının önünde duran hemşirenin önlüğü yeterince beyaz, en beyaz, üstün beyaz değil ama. Düğmesinin biri kopmak üzere. Ellerinin üstünde yaşlılık lekeleri başlamış. Manikür yaptırırken işaret parmağını kanatmışlar. Annem yetiştirme yurduna beni bırakıp başını çevirdiğinde ilk ne görmüştü?

Annemin yaşamımda hiçbir zaman var olmamış olması… Duygularımı dikkatle izleyince, belleğimi kılı kırk yararak yoklayınca, bir yerlerde kırık bir anne yansıması bile bulamayış… O büyük hüzün kraterinin nedeni bu mudur?

Onu mutlaka bulmalıyım. Belki bir kız kardeş sonra. Anneme sormalıyım; beni bıraktığında üstünde nasıl bir giysi vardı? Yüzün ne renkti? Kalbin sıkıştı mı hiç? Ellerin nasıl kokuyordu senin anne? Ayakkabıların içe mi basıktır, dışa mı? Uykunda horlar mısın? Ya gece korktuğunda yanına gelmek için dünyaları vermeye hazır başka çocukları kucaklar mısın? Allah’ın cezası pis orospu! Seni günahtan korkmaz hain yaratık! Güneş alnımda değil o günden beri. Gülüşlerim çığ altında! Beni attın sen attın! O yüzden hep kimsesiz mutluluklar yaşadım.

Benim üzerimde yazlık bir elbise var. Sarı üzerine beyaz puanlı. Ayakkabılarımı içine basarım. Yüzümün rengini şu an göremiyorum ama gözlerimden alev çıktığını biliyorum. Ellerim sigara kokar ve gece horlamam. Çocuğumu terk ediyorum. Elimi uzattığım teselli sepetinde tüm incirlerin bittiğini fark ediyorum ve yılana değiyorum!

– Her şey yolunda, diyor doktor ve damarıma bir iğne giriyor. Şimdi orası çürüyecek, kocaman kahverengi bir iz uzun süre orada duracak. Sizi uyutacağız, uyandığınızda… Kardeşlerim ve annemin etrafımı sardığını görüyorum. Ünal soyadlı birileri, başkaları… Yüzleri boş… Serbest kolumu kaldırıp parmaklarımı kıpırdatıyorum. Güneşe karşı birbirine çarpmaları küçük hançer sesleri çıkarıyor. Uyuşturucu etkisini göstermeye başladığında korku havada bir balık ağı olmuş tepemden aşağı… Sesler uzun bir koridor boyunca koşarak kendini balkondan aşağı atıyor; pembe ve şekerli sislerin içine…

-O-

Geçmişin Çanakları

Kafam su dolu kırmızı bir balon ve görünmez bir el balonu sıkıştırdıkça su çeperleri zorluyor. Çarpıntıdan ölebilirim ya da her an soluksuz kalabilirim. Bu haber tam bir sarsıntı. Deprem. İnanılır gibi değil. Yüzüm alevler içinde. Saç diplerim kavruluyor. Bütün bu ısınmanın nedeni tek bir soru körüğünün aniden çalışmaya başlaması. Hakkı Bey’e nasıl anlatacağım? Söze nasıl başlayacağım? Sen yirmi yıldan fazla adamla evli ol, bir şey söyleme… Sonra al karşına de ki; böyle, böyle. Kızmaz mı? Aman Allah’ım! Beni kapı dışarı bile edebilir. Neden söylemedim sanki? Hakkı Bey, bugün birileri geldi diyeyim. Yok, yok öyle olmaz. Önce yemeği sakince yemeliyiz. Ben şimdi bu etli pilavın yanına bir de zeytinyağlı taze fasulye yapayım; sever. Bir de ezo gelin çorba. Daha akşama vakit var. Hatta önce sütlaç yapayım ki yemek saatine dek soğusun. Sütüm var. Var değil mi? Var. Şu büyük tencerede yapayım; çocuklar ikişer kâse yesin. Sütlacı çok severler. Yemek pişirmek şefkat işidir. Sevginin bir gösterisidir. Bir annenin pişirdiklerini çocuklarının iştahla yemesiyse teşekkür anlamına gelir. Bir şey söylenmesi gerekmez. Zaten kimsenin teşekkür etmek pek aklına gelmez ya… Bana diyecek ki; bunca sene baktım sana, böyle mi teşekkür ediyorsun? Ah beni kapı dışarı eder de çocuklarımı da göstermezse? Kaç bardak şeker koyacaktım? Hah şurada tarifi vardı. Bakmalıyım, çünkü aklımdaki tüm yemek tarifleri buhar olmuş… Hiçbir şey olmamış gibi karşılarım. Yemeği yeriz. Birer kahve pişiririm. Çocukları öteki odaya gönderirim. Tembihlerim; gelmezler. Hakkı Bey’in bağırtısından uyuyabilirlerse uyurlar. Kim bilir bana ne diyecek? Gözümün önüne geliyor şimdi. Bir kere suçlayacak o kesin. Nihan’ın dediği gibi; o kesin. Onlar da aynı sarsıntıyı geçirdiler zavallı yavrucaklar. Böyle birdenbire… Derim ki Hakkı; pirinçler de yumuşamamış daha, ben bu arada fasulyeyi halledeyim. Düdüklü tencerede on dakikada pişer. Derim ki Hakkı Bey, bak biz bunca yıldır bir yastığa baş koyuyoruz. Benden bir şikâyetin oldu mu? Benim nasıl birisi olduğumu… Ama böyle sorarsam, “ne şikâyeti, nereden çıkarıyorsun şimdi?” diye gürleyecek, başka bir şey demeli. Ellerimin titremesi de dursa… Yoksa bıçağın yüzü fasulyeler yerine parmağımı görüverecek. Şimdi bir de doktorluk olursam hiçten anlatamam. Ah nasıl kalkacağım bu işin altından Allah’ım? Sen bana gayret ver… Dünya üstüme, üstüme geliyor. Hakkı Bey, diyeyim, seni sever sayarım. Çok şükür bir eksiğimiz yok. Ben de sana iyi hanımlık ettim. Şimdi hanım deyince büyüklendiğimi sanıp sinir olmasın? Karılık mı desem ki? Bu da bana kötü geliyor. O bana kızdığında karı der ya… Devamlı da kızgın ya… Nikâh memurunun, sizi karı koca ilan ediyorum demesi bile sevimsiz gelir bana. Başka nasıl desin ki adam? Pirinçler olmuş. Sütle şeker de hazır, tamam. Ah burası da çok fazla sıcak oldu. Şu pencereyi… Ayyy! Bak gördün mü yaptığını aptal kadın! Kırılıp kaybolanlara Hakkı Bey çok kızar. Takımı da bozduk. Bunu başka bir zaman uygunca söylerim. Sütlacı taşırmayalım. Pirinç unu nerede?  Hah! Hakkı Bey diyeyim, sana söylemem gereken bir şey var. Daha önce söylemeliydim ama yapamadım işte. Lüzumu da yoktu. Bunu duyduğumda- hangi çanaklara koysam sütlaçları acaba? – Bunu duyduğumda sarsılacağından eminim, belki o yüzden… Adeta tepeden inme. Bana da tepeden inme oldu inan bana.- Taze fasulyenin domatesi bol olursa iyi oluyor. -Biliyorsun yaşam beklenmedik olaylarla dolu. Sen demez misin; bu kapıdan çıkıyoruz ama dönüp dönmeyeceğimizi Allah bilir. İnan ki haklısın, şu hayat ne sürprizlerle dolu… Bak Pembe Hanım var ya, bitişikteki Bilgiç apartmanında kızıyla oturuyor. Kız biraz eserli hani, uyuşturucu bağımlısı mı ne bugün öldürüvermiş annesini. Bir de radyonun birine telefon etmiş canlı yayında itiraf etmiş her şeyi… Ne yapayım işte böyle… Bu soğanlar da amma acıymış, gözlerim kendini yuvalarından atacak. Aman sakın Hakkı Bey’in karşısında ağlamayayım. Böyle şeyler konuşurken ekseri ağlamaklı oluyorum. Çünkü ne vakit bir şey konuşmaya kalksam böyle ciddi, bağırtısından içim kalkar ve kendimi bir yanardağ eteklerinde lavları beklerken bulurum. Gözyaşı onu adam akıllı sinirlendirir; salya sümük konuşma benimle, der.

Zaten böyle bir konu ağlarken söylenmez. Güçlü ve kararlı olmam lazım. Benim gibi zayıf ve çaresiz birinin böyle bir tutuma girmesi pirinç tanesinin karıncaya dönüşmesi kadar imkânsız ama… Bu yüzden korkmuyor muyum zaten? Tek başına bir pirinç tanesi evli olmadan nasıl yaşar? Yok canım daha neler. Kolaydı hemen kapıyı göstermek. Gitmem. İki yetişkin kızım var. Onlar bana arka çıkarlar. Hem bu yaştan sonra onu ayıplarlar; karısını sokağa…Tamam. Taze fasulye on beş dakika sonra hazır. Şimdi şu sütlaçları buzdolabına koyayım ki soğusun. Hakkı Bey’in diyeceklerini hesap etmeliyim. Hesap edince de kendi diyeceklerimden vazgeçiyorum. Böyle de olmaz ki. Ben ona şimdi ne kadar neyi söyleyeceğim ona karar vermeliyim. Bir de şu elim ayağım titremese… Üstüme temiz bir şey mi giysem? Bu sefer de “ne o, bayramlık giyinmişsin” deyip peşin peşin moralimi bozar. En iyisi onu fazla konuşturmamak. Bak Hakkı Bey, diyeyim, bu iş benim için hayat memat meselesi gibi bir şey. Ben bitirene kadar dinleyeceğine söz ver, kafamı dağıtma. Çünkü bugün yaşadıklarımdan sonra bana inme falan inerse bu günah senin olmasın. Sakın bana öyle defol gibi laflar da etme. İnan olsun atarım kendimi trenlerin altına. Haber filmlerinde cansız bedenimi, sallana sallana sedyede taşırlar, gazetelerin üçüncü sayfalarında cesedimin fotoğrafının alt köşesine nüfus cüzdanımın fotoğrafını iliştirirler (o fotoğrafın da benimle bir ilgisi kalmış değil, değiştirmek lazım) görürsün. Benim gibi zavallı ve çaresiz bir kadının kapıları, pencereleri zangır zangır zorlayan, aç ve üşümüş hayata karşı evinin sıcaklığından başka yer yoktur ki… Hoş bu sıcaklık bir ejderhanın yanı başında ve ejderhanın ne zaman ateş kusacağı belli değil ama olsun… Zaten tüm bu olup bitenler… Çaresizlikten olmadı mı? Korkudan? Aman Tanrım en çok korkudan. Ne kadar da gençtim. Ama babamın sözleri bu günkü gibi aklımda; “Kız çocuğu evden çıktı mı, ancak cenazesi gelir baba evine. Al çocuklarını doğru kaynatanın yanına!” Ah bu laf söylendiği günkü kadar ağır ve keskin duruyor bırakıldığı yerde. Hele o sokakta kalma korkusu…  Her rüyamda partal giysiler içinde çöpler arasında yiyecek ararken gördüm kendimi. Evde daima yiyecek bulundurmam belki bu yüzden. Gri renkli rüyalar… Başka türlüsü mümkün değildi. Tek başıma çocuklarla… Fakir düştüm… Onların mutsuz ve düşkün olmamaları için… Ama duygularımı bu lime lime halinden kurtarmam gerek. Tüm tozlar silkelenmeli. Ama titremeyi kesmek gerek. Saat kaç? Gelmek üzere. Çocukları komşuya mı gönderseydim? Ya bana bir şey yaparsa? Biraz kolonya olsaydı… Yemekler tamam. Sofrayı hazırlayayım. Şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum, sofrayı hazırlayayım.

Desem ki, şimdi anlatacaklarım yıllardır içimde biriktirdiğim ve tüm gün, sen gelene kadar da evirip çevirdiğim duygularımı, şimdi senin ayaklarına seriyorum… Kendimi aşağılamış mı olurum? Bak Hakkı Bey, yıllardır uzaklarında dolanıp durduğum, -ama o oradaydı biliyorum- bir mayın tarlasından söz edeceğim sana. Bugün olanlardan sonra geri dönülmez bir şekilde oraya girdim. Ne olacağını bilmiyorum ama karşıya geçmek zorundayım. Beni korkutan, benim yalancı olduğumu düşünmen ve acele karar verip… acele karar verip… Yok, böyle demeyeyim. Çünkü aklına getirmiş olurum yalancılık işini.  Bunu söylemekteki korkumun nedeni sadece yalan olarak algılanmayıp benim karanlık bir geçmişim, karanlık bir yüzüm olduğunu düşünmen.  Hatta insanların beni yargılaması. Hakkımdaki görüşlerinin değişmesi. Yani yıllardır özenle bir arada tuttuğum çanaklara bir şeyler olması… Ama ne yaparsam yapayım, artık hiç kimse beni eskisi gibi görmeyecek ki… Anlatacaklarımı yanlış anlamandan korkuyorum. Yaşamak için herkesçe kabul edilecek bir yol bulmak zorundaydım. Beni anlıyor musun? Ama kandırılmış hissetmen… Eğer böyle hissedersen, bunca yıl yaptığım fedakârlığın boşuna olduğunu düşünürsem eğer…

ZİL !

Hikmet Pamukçu’nun kafasında canlandırdığı birinin yüzüydü aslında kocasının yüzü.  Bu yüze Hikmet Hanım’ın korkmadan bakması, konuşması olanaksızdı. Ama şimdi -sonunda- farkında olmaksızın bir tür savunma geliştirerek, onu ikna etmek durumunda olduğu hiç tanımadığı bir yüz varsaydı ve öyle konuştu onunla.

“Bana kalırsa, yaşam tamamen rastlantı.” Bu çıkardığım ses farklı bir ses. Dudaklarımın çok ince olmasından mıdır nedir, konuşurken aşırı bükülmeler yapıyorum. Sesim tırtıklı, boğumları değişen bir krema sıkacağından kıvrım kıvrım çıkıyor hiç bitmeyecek gibi, havada kalıyor. Kendi sesimi bulmak için yutkunmam gerekiyor ve sakin olabilmek için bir süre gözümü belertip bakmak…

“Orhan’ı biliyorsun. Hani sana anlatmıştım. Eski kocam; Orhan Ünal…”

“Ne olmuş eski kocana? Ne o yoksa ölmemiş de çıka mı geldi?”

Hikmet Hanım’ın sofrayı kusursuz kurmaya çalışmasında bir aşağıdan alma iletisi sezinlemekteyken, şimdi yemekleri tabağa koyuşundaki ve tabağı uzatışındaki kararlılığın yarattığı karşıtlık kocasını geriletti.  Hatta tabağındaki yemeği tuzlarken her zamanki kusur bulucu- yemek tuzsuz olmuş, sen de şu tuz işini beceremedin gitti- anlamı yüklenmiş o cümleyi söylemekten kaçındı.  Hikmet Hanım’ın; karşısında oturan bu kadının farklı bir yaşamdan çıkıp gelmiş hali tuz konusunu bastırdı.

“Bu mümkün değil… Vücudu öyle parçalanmıştı ki diktirmek için yüklü bir para ödemiştim morgdaki doktora.”

Hikmet Hanım bütün bir gün içini kemiren korkulu ve çelişik düşünceler etkisiyle, öyle bir bakışla baktı ki, Hakkı Bey, bugüne kadar hiç karşılaşmadığı bu bakış yüzünden ilk kez bocaladı ve ne yapması gerektiği konusunda ikilemde kaldı adam. Taze fasulyeye ekmeğini banarken karşısındaki hiç tanımadığı kişiden, bu yüzden de nasıl davranacağını belirleyemediği bu kadından, rahatsız olmuştu. Parmakları arasındaki ekmek lokmasını ağzına götürüp yuttu ama sonrasında çatalını kullanmayı yeğledi.

“Tamam, tamam, nereden çıktı şimdi bu iş?” dedi sabırsızca.  Bu rahatsız edici kadından bir an önce kurtulmak, eski Hikmet Hanım’ı sofraya geri getirmek niyetindeydi.

“Her zamanki saatinden birkaç dakika sonra evden çıkıp, her zamanki yolunun yerine başka bir yoldan gitmeyi tercih edince öldü o. Hep bunu düşünmüşümdür. Bir ekmek arabasının altında kaldı. Bilirsin ekmek arabaları sıcak ekmek yetiştirmek için nasıl davranırlar.”

“E, ne işimiz var şimdi bunlarla?” Cümlesinin içinde geçen her sözcük sonunda alt dudağını sarkıtıp biraz bekleyerek konuşmuştu.

“Hayır, artık olup bitenler siyah beyaz fotoğraflara benziyor zaten. Kâğıt gibi… derinliklerini yitirdiklerinden beri –iyi ki yitirdiler-derinlikleri duruyor olsaydı eğer, bunları taşımak mümkün olmayacaktı-daha soğukkanlı bakabiliyorum onlara bu şekliyle- Rastlantı demem bu yüzden. Ama şimdi uzun süre saklanmışlığın kasvetli kokusu bile başımı döndürüyor ve yine bir rastlantıdan söz edeceğim, lafı oraya getirmeye çalışıyorum. Rastlantıyla bir duygu yakalanıyor, peşine düşülüyor…”

Hikmet hanım’ın söylediği bu tümceler adamı irkiltti. Çok yıllar öncesinde kalmış bir kimliğin kendini ifade ediş biçimi yüzünden donup kaldı. Hakkı Bey aslında Hikmet Hanım’ın çok derinlerinde barındırdığı, kimi zaman sezinlenen bu kimliği birdenbire pekâlâ bildiğini anladı. O kimlikten çekindiği için yaşamında daima saldırgan bir üslubu yeğlemişti. Küçücük bir şeyden ötürü bile alay ve bağırtı alt yapısı oluşturmak kolaydı.  Hikmet Hanım’ın sessiz ve boyun eğen duruşunun gerçekte çok ciddi bir çağlayanı gizliyor olmasından bu sözcüklerden sonra kuşkulandı. Gizlenen bir öfke ya da saldırganlık değil, her zaman açık ve sızlayan bir yaraydı. Yaşam karşısında incinmeden duruyor olmasını bu boyun eğme kabuğunun sağladığını duyumsadı ve o an bunca yıldır, önemsememek ve kendini korumak için sığındığı öfke kabuğundan çok daha kalın ama altında çok farklı bir kimlik barındıran önemsememe ve kendini koruma sistemiyle burun buruna geldi. İkisi de birbirlerinin yeni taraflarını keşfediyor olmanın şokunu yaşamakla birlikte –roller aniden değişiyordu çünkü- anlamamış gibi yapmakta ayak diredikleri o nazik durum içindeydiler.

“Her neyse… Bugün iki genç hanım geldi.  Tanıdığım insanlar değildi. Dikiş diktirmek için geldiklerini sandım…

“Tencere satıcısıymışlar ve seni dolandırdıklarını düşünüyorsun. Kaç paramız gitti?”

“Hayır, yok böyle bir şey. Sadece zor bir durumu açıklamak için sözcük bulmaya çalışıyorum” dedi Hikmet Hanım.

“Hiç uğraşma doğrudan bas bıçağı karnına durumun. Kendisi patlayıp anlatsın” diye alay etti, sofradaki yiyeceklere bakışında zor durumun değil yemek tüketiminin birincil önem taşıdığı anlaşılıyordu. 

“Dikiş için gelmemişler… “

Kadının söylediği bu üç sözcükte kesinlikle şu ya da bu anlam yüklenmiş değildi. Tümce her zaman kullandığı sözcüklerden oluşuyordu. Ama adam varılmış bir sonuca ilişkin bir bildirimin genzini yakan kokusunu duydu.

“Benim… Onlar benim kızlarımmış… “

“Ne dedin?”

Hakkı Bey’in sorusu ise kulaklarıyla ilgisi olmayan tamamen algısal bir soruydu.

“Bana öyle bakma. Şimdi bir şey söyleme ki anlatabileyim. Kimliklerini gösterdiler ve evraklarını. Öyküleri çok kısaydı. Çünkü yetiştirme yurdunda fazla bir şey biriktirememişler… Çok fakir düştük. Orhan öldükten sonra yani. Üç kızım vardı. Çocuklarıma bakmak imkânsızdan da öteydi. Mutsuz ve düşkün üç çocuk.  Kötü yola düşmekten çok korktum. Babam sen zayıf ve çerisiz bir kadınsın, kötü yola falan düşersen seni evlatlıktan reddederim, demişti. Ama üç çocukla beni istemedi. Orhan’ın babası da istemedi… Hiç kimse. Tabi yeniden evlenme ihtimalim olan adamlar da. Terzilikten fazla kazanamıyordum. Sonra bir gün dikişlerimi bıraktım. Çocukların eşyalarını topladım. Üçünü de yetiştirme yurduna teslim ettim. İşlemler bittiğinde, babalarının ölüm kâğıtlarının kopyalarını, öteki belgeleri, karton kapaklı üç ayrı dosya yaptılar. Dosyalar ve çocuklar orada kaldı. Çıkarken sadece ayakkabılarıma baktım. Aynı ayakkabılarla morga gittiğimi, mezarlığa gittiğimi düşündüm o an. Bu ayakkabılarla ne çok, çileli yürüyüşler yaptığımı düşündüm onlara baka baka. Bir gün çocuklarımı geri alabilmeyi diledim sessizce. Sana garip gelecek, bütün bu olup bitenlerin suçlusu bu ayakkabılar gibi geldi bana. O yüzden yanıma sessizce yaklaşıp sadaka isteyen bir dilenci kadına verdim ayakkabılarımı ve eve yalınayak döndüm. Dilenci içe mi basıyorsun sen, diye seslendi bana… Bir daha onları aramadım. Sana söylemedim; bilirsin senden korkarım. Üstelik onları yok saymayı becerebilmiştim. Böylesi daha iyiydi. Herkes güvendeydi. Sonuçta olup bitenlerde kimsenin suçu yoktu. Yalnızca bir sefaleti paylaşmakla özlemi, sevgisizliği paylaşmak arasında seçim yaptım…  Bunu şimdi söylerken korkumun nedeniyse salt bir yalan olarak algılanmanın yanında karanlık bir geçmişim olduğunu, karanlık bir yüzüm olduğunu düşünmen. Hatta üç tane çocuğu kaderine terk edip yok sayarak yeni bir hayat kurmak konusunda insanlar beni nasıl suçlayacak onu düşünüyorum. Bu hakkımdaki görüşlerin değişmesi. Yani yıllardır özenle bir arada tuttuğum çanaklara bir şeyler olması, çanakların kırılması… Artık hiç kimse beni eskisi gibi görmeyecek… İkisi de evlenmiş. Üçüncü kardeşlerini bulamıyorlar. Bulacaklarını umut ediyorlar… İşte hepsi bu… Kafamın içinde uğuldayıp duran yirmi yılı aşkındır süren kasvetli anılar fırtınası sona erdi. Kaç zamandır iyilikler benimle değil, huzur şeytanın kuyruğunda zaten. Şimdi senden istediğim, onları görmeme izin vermen. Meğer yıllardır dilediğim buymuş… Geçmişimin iç içe geçmiş çanaklarını zaten daha ne kadar taşıyabilirdim ki? Onları fırlatıp atmayı düşündüm ama olmadı işte. Çünkü gerçek ben hangisinin içinde bilmiyorum ki. Yoksa hepsinin içi boş da ben dolu olduğunu mu sanıyorum?”

Kadın terlemişti. Şakaklarındaki damlalar tülbentten kabaran su damlaları gibi şişip yuvarlanıyordu. Eski Hikmet Ünal, şimdiki Hikmet Pamukçu, boğazını temizleyip ellerini koyacak yer aradı. Sokakta gezen bir mart kedisinin sesi birçok bilinmezlikle birlikte havada asılı kaldı.