Geçmişin Çanakları

Kafam su dolu kırmızı bir balon ve görünmez bir el balonu sıkıştırdıkça su çeperleri zorluyor. Çarpıntıdan ölebilirim yada her an soluksuz kalabilirim. Bu haber tam bir sarsıntı. Deprem. İnanılır gibi değil. Yüzüm alevler içinde. Saç diplerim kavruluyor. Bütün bu ısınmanın nedeni tek bir soru körüğünün aniden çalışmaya başlaması. Hakkı Bey’e nasıl anlatacağım? Söze nasıl başlayacağım? Sen yirmi yıldan fazla adamla evli ol, bir şey söyleme… Sonra al karşına de ki; böyle, böyle. Kızmaz mı? Aman Allah’ım! Beni kapı dışarı bile edebilir. Neden söylemedim sanki? Hakkı Bey, bu gün birileri geldi diyeyim. Yok, yok öyle olmaz. Önce yemeği sakince yemeliyiz. Ben şimdi bu etli pilavın yanına bir de zeytinyağlı taze fasulye yapayım; sever. Bir de ezo gelin çorba. Daha akşama vakit var. Hatta önce sütlaç yapayım ki yemek saatine dek soğusun. Sütüm var. Var değil mi? Var. Şu büyük tencerede yapayım; çocuklar ikişer kâse yesin. Sütlacı çok severler. Yemek pişirmek şefkat işidir. Sevginin bir gösterisidir. Bir annenin pişirdiklerini çocuklarının iştahla yemesiyse teşekkür anlamına gelir. Bir şey söylenmesi gerekmez. Zaten kimsenin teşekkür etmek pek aklına gelmez ya… Bana diyecek ki; bunca sene baktım sana, böyle mi teşekkür ediyorsun? Ah beni kapı dışarı eder de çocuklarımı da göstermezse? Kaç bardak şeker koyacaktım? Hah şurada tarifi vardı. Bakmalıyım, çünkü aklımdaki tüm yemek tarifleri buhar olmuş… Hiçbir şey olmamış gibi karşılarım. Yemeği yeriz. Birer kahve pişiririm. Çocukları öteki odaya gönderirim. Tembihlerim; gelmezler. Hakkı Bey’in bağırtısından uyuyabilirlerse uyurlar. Kim bilir bana ne diyecek? Gözümün önüne geliyor şimdi. Bir kere suçlayacak o kesin. Nihan’ın dediği gibi; o kesin. Onlar da aynı sarsıntıyı geçirdiler zavallı yavrucaklar. Böyle birden bire… Derim ki Hakkı; pirinçler de yumuşamamış daha, ben bu arada fasulyeyi halledeyim. Düdüklü tencerede on dakikada pişer. Derim ki Hakkı Bey, bak biz bunca yıldır bir yastığa baş koyuyoruz. Benden bir şikâyetin oldu mu? Benim nasıl birisi olduğumu… Ama böyle sorarsam, “ne şikâyeti, nereden çıkarıyorsun şimdi?” diye gürleyecek, başka bir şey demeli. Ellerimin titremesi de dursa… Yoksa bıçağın yüzü fasulyeler yerine parmağımı görüverecek. Şimdi bir de doktorluk olursam hiçten anlatamam. Ah nasıl kalkacağım bu işin altından Allah’ım? Sen bana gayret ver… Dünya üstüme,  üstüme geliyor. Hakkı Bey, diyeyim, seni sever sayarım. Çok şükür bir eksiğimiz yok. Ben de sana iyi hanımlık ettim. Şimdi hanım deyince büyüklendiğimi sanıp sinir olmasın? Karılık mı desem ki? Bu da bana kötü geliyor. O bana kızdığında karı der ya… Devamlı da kızgın ya… Nikâh memurunun, sizi karı koca ilan ediyorum demesi bile sevimsiz gelir bana. Başka nasıl desin ki adam? Pirinçler olmuş. Sütle şeker de hazır, tamam. Ah burası da çok fazla sıcak oldu. Şu  pencereyi… Ayyy! Bak gördün mü yaptığını aptal kadın! Kırılıp kaybolanlara Hakkı Bey çok kızar. Takımı da bozduk. Bunu başka bir zaman uygunca söylerim. Sütlacı taşırmayalım. Pirinç unu nerede?  Hah! Hakkı Bey diyeyim, sana söylemem gereken bir şey var. Daha önce söylemeliydim ama yapamadım işte. Lüzumu da yoktu. Bunu duyduğumda- hangi çanaklara koysam sütlaçları acaba?- Bunu duyduğumda sarsılacağından eminim, belki o yüzden… Adeta tepeden inme. Bana da tepeden inme oldu inan bana.- Taze fasulyenin domatesi bol olursa iyi oluyor. -Biliyorsun yaşam beklenmedik olaylarla dolu. Sen demez misin; bu kapıdan çıkıyoruz ama dönüp dönmeyeceğimizi Allah bilir. İnan ki haklısın, şu hayat ne sürprizlerle dolu… Bak Pembe Hanım var ya, bitişikteki Bilgiç apartmanında kızıyla oturuyor. Kız biraz eserli hani, uyuşturucu bağımlısı mı ne bu gün öldürüvermiş annesini. Bir de radyonun birine telefon etmiş canlı yayında itiraf etmiş her şeyi… Ne yapayım işte böyle… Bu soğanlar da amma acıymış, gözlerim kendini yuvalarından atacak. Aman sakın Hakkı Bey’in karşısında ağlamayayım. Böyle şeyler konuşurken ekseri ağlamaklı oluyorum. Çünkü ne vakit bir şey konuşmaya kalksam böyle ciddi,  bağırtısından içim kalkar ve kendimi bir yanardağ eteklerinde lavları beklerken bulurum. Gözyaşı onu adam akıllı sinirlendirir; salya sümük konuşma benimle, der. Zaten böyle bir konu ağlarken söylenmez. Güçlü ve kararlı olmam lazım. Benim gibi zayıf ve çaresiz birinin böyle bir tutuma girmesi pirinç tanesinin karıncaya dönüşmesi kadar imkânsız ama… Bu yüzden korkmuyor muyum zaten? Tek başına bir pirinç tanesi evli olmadan nasıl yaşar? Yok canım daha neler. Kolaydı hemen kapıyı göstermek. Gitmem. İki yetişkin kızım var. Onlar bana arka çıkarlar. Hem bu yaştan sonra onu ayıplarlar; karısını sokağa…Tamam. Taze fasulye on beş dakika sonra hazır. Şimdi şu sütlaçları buzdolabına koyayım ki soğusun. Hakkı Bey’in diyeceklerini hesap etmeliyim. Hesap edince de kendi diyeceklerimden vazgeçiyorum. Böyle de olmaz ki. Ben ona şimdi ne kadar neyi söyleyeceğim ona karar vermeliyim. Bir de şu elim ayağım titremese… Üstüme temiz bir şey mi giysem? Bu sefer de “ne o, bayramlık giyinmişsin” deyip peşin peşin moralimi bozar. En iyisi onu fazla konuşturmamak. Bak Hakkı Bey, diyeyim, bu iş benim için hayat memat meselesi gibi bir şey. Ben bitirene kadar dinleyeceğine söz ver, kafamı dağıtma. Çünkü bu gün yaşadıklarımdan sonra bana inme falan inerse bu günah senin olmasın. Sakın bana öyle defol gibi laflar da etme. İnan olsun atarım kendimi trenlerin altına. Haber filmlerinde cansız bedenimi, sallana sallana sedyede taşırlar, gazetelerin üçüncü sayfalarında cesedimin fotoğrafının alt köşesine nüfus cüzdanımın fotoğrafını iliştirirler (o fotoğrafın da benimle bir ilgisi kalmış değil, değiştirmek lazım) görürsün. Benim gibi zavallı ve çaresiz bir kadının kapıları, pencereleri zangır zangır zorlayan, aç ve üşümüş hayata karşı evinin sıcaklığından başka yer yoktur ki… Hoş bu sıcaklık bir ejderhanın yanı başında ve ejderhanın ne zaman ateş kusacağı belli değil ama olsun… Zaten tüm bu olup bitenler… Çaresizlikten olmadı mı? Korkudan? Aman Tanrım en çok korkudan. Ne kadar da gençtim. Ama babamın sözleri bu günkü gibi aklımda; “Kız çocuğu evden çıktı mı, ancak cenazesi gelir baba evine. Al çocuklarını doğru kaynatanın yanına!” Ah bu laf söylendiği günkü kadar ağır ve keskin duruyor bırakıldığı yerde. Hele o sokakta kalma korkusu…  Her rüyamda partal giysiler içinde çöpler arasında yiyecek ararken gördüm kendimi. Evde daima yiyecek bulundurmam belki bu yüzden. Gri renkli rüyalar… Başka türlüsü mümkün değildi. Tek başıma çocuklarla… Fakir düştüm… Onların mutsuz ve düşkün olmamaları için… Ama duygularımı bu lime lime halinden kurtarmam gerek. Tüm tozlar silkelenmeli. Ama titremeyi kesmek gerek. Saat kaç? Gelmek üzere. Çocukları komşuya mı gönderseydim? Ya bana bir şey yaparsa? Biraz kolonya olsaydı… Yemekler tamam. Sofrayı hazırlayayım. Şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum, sofrayı hazırlayayım.

Desem ki, şimdi anlatacaklarım yıllardır içimde biriktirdiğim ve tüm gün, sen gelene kadar da evirip çevirdiğim duygularımı, şimdi senin ayaklarına seriyorum… Kendimi aşağılamış mı olurum? Bak Hakkı Bey, yıllardır uzaklarında dolanıp durduğum,-ama o oradaydı biliyorum- bir mayın tarlasından söz edeceğim sana. Bu gün olanlardan sonra geri dönülmez bir şekilde oraya girdim. Ne olacağını bilmiyorum ama karşıya geçmek zorundayım. Beni korkutan, benim yalancı olduğumu düşünmen ve acele karar verip… acele karar verip… Yok, böyle demeyeyim. Çünkü aklına getirmiş olurum yalancılık işini.  Bunu söylemekteki korkumun nedeni sadece yalan olarak algılanmayıp benim karanlık bir geçmişim, karanlık bir yüzüm olduğunu düşünmen.  Hatta insanların beni  yargılaması. Hakkımdaki görüşlerinin değişmesi. Yani yıllardır özenle bir arada tuttuğum çanaklara bir şeyler olması… Ama ne yaparsam yapayım, artık hiç kimse beni eskisi gibi görmeyecek ki… Anlatacaklarımı yanlış anlamandan korkuyorum. Yaşamak için herkesçe kabul edilecek bir yol bulmak zorundaydım. Beni anlıyor musun? Ama kandırılmış hissetmen… Eğer böyle hissedersen, bunca yıl yaptığım fedakârlığın boşuna olduğunu düşünürsem eğer…

ZİL !

Hikmet Pamukçu’nun  kafasında canlandırdığı birinin yüzüydü aslında kocasının yüzü.  Bu yüze Hikmet Hanım’ın korkmadan bakması, konuşması olanaksızdı. Ama şimdi  -sonunda-  farkında olmaksızın bir tür savunma geliştirerek, onu ikna etmek durumunda olduğu hiç tanımadığı bir yüz varsaydı ve öyle konuştu onunla.

“Bana kalırsa, yaşam tamamen rastlantı.” Bu çıkardığım ses farklı bir ses. Dudaklarımın çok ince olmasından mıdır nedir, konuşurken aşırı bükülmeler yapıyorum. Sesim tırtıklı, boğumları değişen bir krema sıkacağından kıvrım kıvrım çıkıyor hiç bitmeyecek gibi, havada kalıyor. Kendi sesimi bulmak için yutkunmam gerekiyor ve sakin olabilmek için bir süre gözümü belertip bakmak…

“Kemal’i biliyorsun. Hani sana anlatmıştım. Eski kocam; Orhan Ünal…”

“Ne olmuş eski kocana? Ne o yoksa ölmemiş de çıka mı geldi?”

Hikmet Hanım’ın sofrayı kusursuz kurmaya çalışmasında bir aşağıdan alma iletisi sezinlemekteyken, şimdi yemekleri tabağa koyuşundaki ve tabağı uzatışındaki kararlılığın yarattığı karşıtlık kocasını geriletti.  Hatta tabağındaki yemeği tuzlarken her zamanki kusur bulucu- yemek tuzsuz olmuş, sen de şu tuz işini beceremedin gitti- anlamı yüklenmiş o cümleyi söylemekten kaçındı.  Hikmet Hanım’ın; karşısında oturan bu kadının farklı bir yaşamdan çıkıp gelmiş hali tuz konusunu bastırdı.

“Bu mümkün değil… Vücudu öyle parçalanmıştı ki diktirmek için yüklü bir para ödemiştim morgdaki doktora.”

Hikmet Hanım bütün bir gün içini kemiren korkulu ve çelişik düşünceler etkisiyle, öyle bir bakışla baktı ki, Hakkı Bey, bu güne kadar hiç karşılaşmadığı bu bakış yüzünden ilk kez bocaladı ve ne yapması gerektiği konusunda ikilemde kaldı adam. Taze fasulyeye ekmeğini banarken karşısındaki hiç tanımadığı kişiden, bu yüzden de nasıl davranacağını belirleyemediği bu kadından, rahatsız olmuştu. Parmakları arasındaki ekmek lokmasını ağzına götürüp yuttu ama sonrasında çatalını kullanmayı yeğledi.

“Tamam, tamam, nereden çıktı şimdi bu iş?”dedi sabırsızca.  Bu rahatsız edici kadından bir an önce kurtulmak, eski Hikmet Hanım’ı sofraya geri getirmek niyetindeydi.

“Her zamanki saatinden birkaç dakika sonra evden çıkıp, her zamanki yolunun yerine başka bir yoldan gitmeyi tercih edince öldü o. Hep bunu düşünmüşümdür. Bir ekmek arabasının altında kaldı. Bilirsin ekmek arabaları sıcak ekmek yetiştirmek için nasıl davranırlar.”

“E, ne işimiz var şimdi bunlarla?” Cümlesinin içinde geçen her sözcük sonunda alt dudağını sarkıtıp biraz bekleyerek konuşmuştu.

“Hayır, artık olup bitenler siyah beyaz fotoğraflara benziyor zaten. Kâğıt gibi… derinliklerini yitirdiklerinden beri –iyi ki yitirdiler-derinlikleri duruyor olsaydı eğer, bunları taşımak mümkün olmayacaktı-daha soğukkanlı bakabiliyorum onlara bu şekliyle- Rastlantı demem bu yüzden. Ama şimdi uzun süre saklanmışlığın kasvetli kokusu bile başımı döndürüyor ve yine bir rastlantıdan söz edeceğim, lafı oraya getirmeye çalışıyorum. Rastlantıyla bir duygu yakalanıyor, peşine düşülüyor… “

Hikmet hanım’ın söylediği bu tümceler adamı irkiltti. Çok yıllar öncesinde kalmış bir kimliğin kendini ifade ediş biçimi yüzünden donup kaldı. Hakkı Bey aslında Hikmet Hanım’ın çok derinlerinde barındırdığı, kimi zaman sezinlenen bu kimliği birden bire pekâlâ bildiğini anladı. O kimlikten çekindiği için yaşamında daima saldırgan bir üslubu yeğlemişti. Küçücük bir şeyden ötürü bile alay ve bağırtı alt yapısı oluşturmak kolaydı.  Hikmet Hanım’ın sessiz ve boyun eğen duruşunun gerçekte çok ciddi bir çağlayanı gizliyor olmasından bu sözcüklerden sonra kuşkulandı. Gizlenen bir öfke yada saldırganlık değil, her zaman açık ve sızlayan bir yaraydı. Yaşam karşısında incinmeden duruyor olmasını bu boyun eğme kabuğunun sağladığını duyumsadı ve o an bunca yıldır, önemsememek ve kendini korumak için sığındığı öfke kabuğundan çok daha kalın ama altında çok farklı bir kimlik barındıran önemsememe ve kendini koruma sistemiyle burun buruna geldi. İkisi de birbirlerinin yeni taraflarını keşfediyor olmanın şokunu yaşamakla birlikte –roller aniden değişiyordu çünkü- anlamamış gibi yapmakta ayak diredikleri o nazik durum içindeydiler.

“Her neyse… Bu gün iki genç hanım geldi.  Tanıdığım insanlar değildi. Dikiş diktirmek için geldiklerini sandım…

“ Tencere satıcısıymışlar ve seni dolandırdıklarını düşünüyorsun. Kaç paramız gitti?”

“Hayır, yok böyle bir şey. Sadece zor bir durumu açıklamak için sözcük bulmaya çalışıyorum” dedi Hikmet Hanım.

“Hiç uğraşma doğrudan bas bıçağı karnına durumun. Kendisi patlayıp anlatsın” diye alay etti, sofradaki yiyeceklere bakışında zor durumun değil yemek tüketiminin birincil önem taşıdığı anlaşılıyordu. 

“ Dikiş için gelmemişler… “

Kadının söylediği bu üç sözcükte kesinlikle şu yada bu anlam yüklenmiş değildi. Tümce her zaman kullandığı sözcüklerden oluşuyordu. Ama adam varılmış bir sonuca ilişkin bir bildirimin genzini yakan kokusunu duydu.

“Benim… Onlar benim kızlarımmış… “

“Ne dedin?”Hakkı Bey’in sorusu ise kulaklarıyla ilgisi olmayan tamamen algısal bir soruydu.

“Bana öyle bakma. Şimdi bir şey söyleme ki anlatabileyim. Kimliklerini gösterdiler ve evraklarını. Öyküleri çok kısaydı. Çünkü yetiştirme yurdunda fazla bir şey biriktirememişler… Çok fakir düştük. Kemal öldükten sonra yani. Üç kızım vardı. Çocuklarıma bakmak imkânsızdan da öteydi. Mutsuz ve düşkün üç çocuk.  Kötü yola düşmekten çok korktum. Babam sen zayıf ve çerisiz bir kadınsın, kötü yola falan düşersen seni evlatlıktan reddederim, demişti. Ama üç çocukla beni istemedi. Kemal’in babası da istemedi… Hiç kimse. Tabi yeniden evlenme ihtimalim olan adamlar da. Terzilikten fazla kazanamıyordum. Sonra bir gün dikişlerimi bıraktım. Çocukların eşyalarını topladım. Üçünü de yetiştirme yurduna teslim ettim. İşlemler bittiğinde, babalarının ölüm kâğıtlarının kopyalarını, öteki belgeleri, karton kapaklı üç ayrı dosya yaptılar. Dosyalar ve çocuklar orada kaldı. Çıkarken sadece ayakkabılarıma baktım. Aynı ayakkabılarla morga gittiğimi, mezarlığa gittiğimi düşündüm o an. Bu ayakkabılarla ne çok, çileli yürüyüşler yaptığımı düşündüm onlara baka baka. Bir gün çocuklarımı geri alabilmeyi diledim sessizce. Sana garip gelecek, bütün bu olup bitenlerin suçlusu bu ayakkabılar gibi geldi bana. O yüzden yanıma sessizce yaklaşıp sadaka isteyen bir dilenci kadına verdim ayakkabılarımı ve eve yalınayak döndüm. Dilenci içe mi basıyorsun sen, diye seslendi bana… Bir daha onları aramadım. Sana söylemedim; bilirsin senden korkarım. Üstelik onları yok saymayı becerebilmiştim. Böylesi daha iyiydi. Herkes güvendeydi. Sonuçta olup bitenlerde kimsenin suçu yoktu. Yalnızca bir sefaleti paylaşmakla özlemi, sevgisizliği paylaşmak arasında seçim yaptım…  Bunu şimdi söylerken korkumun nedeniyse salt bir yalan olarak algılanmanın yanında karanlık bir geçmişim olduğunu, karanlık bir yüzüm olduğunu düşünmen. Hatta üç tane çocuğu kaderine terk edip yok sayarak yeni bir hayat kurmak konusunda insanlar beni nasıl suçlayacak onu düşünüyorum. Bu hakkımdaki görüşlerin değişmesi. Yani yıllardır özenle bir arada tuttuğum çanaklara bir şeyler olması Artık hiç kimse beni eskisi gibi görmeyecek… İkisi de evlenmiş. Üçüncü kardeşlerini bulamıyorlar. Bulacaklarını umut ediyorlar… İşte hepsi bu… Kafamın içinde uğuldayıp duran yirmi yılı aşkındır süren kasvetli anılar fırtınası sona erdi. Kaç zamandır iyilikler benimle değil, huzur şeytanın kuyruğunda zaten. Şimdi senden istediğim, onları görmeme izin vermen. Meğer yıllardır dilediğim buymuş… Geçmişimin iç içe geçmiş çanaklarını zaten daha ne kadar taşıyabilirdim ki? Onları fırlatıp atmayı düşündüm ama olmadı işte. Çünkü gerçek ben hangisinin içinde bilmiyorum ki. Yoksa hepsinin içi boş da ben dolu olduğunu mu sanıyorum?”

Kadın terlemişti. Şakaklarındaki damlalar tülbentten kabaran su damlaları gibi şişip yuvarlanıyordu. Eski Hikmet Ünal, şimdiki Hikmet Pamukçu, boğazını temizleyip ellerini koyacak yer aradı. Sokakta gezen bir mart kedisinin sesi birçok bilinmezlikle birlikte havada asılı kaldı.

BAVUL

Bavulu kapatmamışlardı. Öyle sessizdi ki, çok çok uzaklardan bir cankurtaranın sesi uzak bir yıldız ışığı duygusuyla uykulara batıyordu. Büyükbabanınkine değil ama. O bütün geceyi yatağının içinde oturarak geçirmişti. Beli ağrıyınca biraz uzanmıştı. Dört kez tuvalete gitti. Mutfağa gitmedi, tuvaletteki lavabodan içti suyunu. Gece mutfağa gitmesine kızıyorlar çünkü. Bavul karanlığa karşı açık ağzıyla bütün gece haykırdı durdu. Açık bırakılmasını iseteyen Büyükbabaydı.  Son anda fikrini değiştirip bırakacağı yada yanına alacağı bir şeyler olabilirdi, böyle demişti. Oysa umduğu onu göndermekten vaz geçmeleriydi. Bu bavulun hazırlanması için herkesin bu kadar canla başla katkısı ve koşturması yüzünden olmalı bavul kusmak üzereydi. Onu bu kadar doldurmak sakıncalıydı. En yenisi sekiz, on yıllık giysiler. Yazlıkları sonra veririz demişlerdi. Belki yaza kadar ölürsün gerek kalmaz mı demek istemişlerdi?

Bavul yorgundu, yerinden kalkacak gibi değildi.

Sıcak sulu yüzme havuzu bile var baba. Evde yok böylesi konfor. İ

İyi de metal tepside taşınan yemekler yenmeyecek mi?

Nefis bir bahçesi var, yürüyüş için biçilmiş kaftan.

Orayı gördüm. Bahçesindeki nar ağaçları altı yaş çocuklarının resimlerindeki ağaçlara benziyor di’mi? Yeşil elipsler arasında kırmızı yuvarlaklar.

Konuşmanın burasında gözü yapay deri yüzeyi çatlak patlak olmuş bavuluna ilişmişti. Sinirceli bir gülüşle “bu bavulu bekârken almıştım,” dedi. “Hiçbir zaman kullanmadım. Dolapta yaşlandı zavallı. Annen de ondan hiç hoşlanmadı sanırım. Ne zaman kullanmaya kalksam beni caydırdı, başka çanta tutuşturdu elime.

Sabah oluyordu. Kalkıp balkona çıktı. Hırkasının önünü ilikleyip derin nefes aldı. Ayaz ve alacakaranlık. Çok kalabalık bir karga sürüsü üstünden akarken, onların durduğu, kendisinin balkonla hızla uçtuğu duygusuna kapıldı. Kargalar geride kaldı. Rahatlamış olmalılar.

Bu akşam benim kargalarım da rahatlamış olacaklar. Rahatça uzanacaklar yataklarına. Bense yabancı bir odanın içine doldurulmuş tanıdık eşyalarımla (kendi ortamımda sanayımmış kendimi, bunu Yılmaz’la konuşurlarken duydum, yabancı bir yatakta…) Yastığımı alsa mıydım? Bavul hala kapanmamışken.

Ne isterse ver gitsin. Ne yapacağım ben o dökük şeyleri zaten. Karım olsaydı bunları yapamazlardı. İzin vermezdi annesi. Yıllardır borcunu ödediğimiz, bokunu temizlediğimiz yer. Zehracığım ne olup bittiğinden haberin bile yok.

-Baba? Günaydın. Ne yapıyorsun bu soğukta balkonda?

-Ooo, Yılmaz. Balkon uçarken kargaların geride kalmasına bakıyorum. Korktu. Onun bunamış olduğunu sanacaktı şimdi bu sözleri yüzünden.

-Ne?

-Kargalara bakıyor çocuğum (Bu daha iyi)

-Gir içeri, gir, üşüyeceksin.

_Sen niye kalktın bu saatte? (Bir an önce bitsin bu iş diye)

-Uyku tutmadı. Seninle konuşuruz diye geldim.

-Sahi mi? Ne iyi. Pek zamanın olmuyor sohbet etmeye. Eskiden bu kadar zaman kıtlığı yaşamazdık.

Açık duran bavulun kenarından dolaşıp koltuğuna oturdu.  Vücudunun şeklini almış, sırtı ve oturma yeri göçmüş yeşil kadife koltuğu. Kolçakları ağarmış, tüyleri dökük. Zehra hep örtüler koyardı kolçaklara. Yılmaz yatağa oturup bağdaş kurdu küçük bir çocuk gibi.

-Babamla balık avlamaya giderdik, dedi Yılmaz’a. Bütün parmak uçlarıma balık kılçıkları batıp çıkardı. Bakınca zararsız gibi görünür o delikler ama öyle acır ki… Bu acı topçukları yüzünden bir süre hiçbir şeye dokunamazdım. Ama yine de babamla balığa gitmek çok keyifliydi. Rahmetli yaşlanamadı. Oysa sözleşmiştik; o titrek bir ihtiyar bile olsa yatalak olmadıkça balığa devam.

-Biz de gidiyorduk seninle.

-Yaa. Sahi senin hep yapacak başka işlerin olurdu ama yine de beni kırmamak için gelirdin, sonra hadi artık gidelim diye tutturup kafamın etini yerdin.

-Yok canım ne münasebet.

-Sen oğlunla hiç gitmedin balığa.

-Sevmiyor ne yapayım. Bir kere üçümüz gitmiştik, hatırlıyor musun, canımıza okumuştu.

-Küçüktü o zaman.

-Dün ablamı aradım. Annemi falan sordum.

-Nasılmış? Değişiklik var mıymış?

-Yokmuş.

-Bu iş çok zor biliyor musun? Onun orada olduğunu biliyorum ama onunla birlikte olamıyorum. Biz sizi ikiye bölmeyi hiç düşünmedik oysa. Bir arkadaşlar vardı, karısı çalışıyor diye çocuğun birini anneanne, birini babaanne büyüttüydü. Bana garip gelmişti. Başka ne konuştunuz ablanla?

Dışarıda bir rüzgâr vardı ve halının üstündeki güneş ışıklarını sağa sola savuruyordu. Yaşlı adam yerinden kalkıp eski komodinin gözlerindeki kâğıtları, not defterlerini alıp karton kutuya koymaya başladı. Cevap onu ilgilendirmiyor gibiydi. (Beni konuştular ve Suna da olur dedi tabii. Artık ebeveyn onlar.)

“Şu dolabın alt kapağını aç bakayım. Eski mektuplar var orada. Okurum da öyle atılacaklara karar veririm. Nasılsa çok zamanım olacak. Onarlı da bir kutuya koyuver oğlum. Bak bu senin. Saklayayım diye vermiştin. Şu kızın mektubu; Tülin’in. Ne patırtılar kopardındı hatırlıyor musun, alacağım ben bu kızı, diye.

-Sorma, sizi de amma üzmüştüm.

Mecnun gibiydin.

-Hem de nasıl.

-Terlik giymemişsin ayağına. Çıplak ayakla üşüteceksin. Biliyor musun çıplak ayaklarına baktığımda senin üç yaşındaki ayaklarını görüyorum nedense. Bu çok garip. Sadece biraz büyükler. Cüzdanına koy o mektubu. Giysilerinin cebinde durmasın. Unutursun falan, Allah muhafaza, yok göz canına okur.

-Baba deme şöyle yahu, gelinin o senin.

-Sivri burun, tilki surat, mercimek göz. Benim gelinim miymiş? Keşke Tülin’i alsaydık sana. Hakkında dedikodu çıktı diye istemedi annen ama bak yokgöz neler yaptı… Şu çamaşırlarımı önce bir poşete koyayım. Annen öyle yapar çanta hazırlarken. İç çamaşırların hep ayrı torbalara. Nasılmış annen?

-İyiymiş.

 İşte. Ama sıkılıyor besbelli, bütün gün yat, yat. Hırçınlaşıyormuş, Suna öyle diyor.

-E konuşmuyorlar mıymış onunla?

-Konuşuyorlardır da baba, tabi her dakika yanında olamıyorlar ki…

-Bir arada olsaydık ben konuşurdum onunla (Bavulu kapatmamışlardı hala) Hem ufak tefek işlerini de görürdüm. Bunu sana söylemiş miydim? Söylemiştim elbette. Unutmuyorum aslında, söylediklerimi biliyor musun? Sizinle paylaşmak için elimde malzemem yok. Paylaşmam gerek çünkü başka türlü var olamıyorum. Beni koltuktan ayırt etmeyen gözlerinizden nefret ediyorum. Of, söylemek istediğim bunlar değildi. Bunlar bende kalmalıydı. Dünkü maçı seyrettin mi sen onu söyle?

-Yok seyretmedim. Fabrikada bu aralar mesai yapmamız gerekiyor, yetişemedim.

(Kaç, kaç bitti demedi. Bavul hala kapanmamışken maç konuşulabilir.)

-Aslına bakarsan beni kara kartallardan çok ekonomik gidiş kaygılandırıyor, dedi Yılmaz, elinde tuttuğu bir kitabı kutuya bıraktı.

-Nasıl yani? Gene kriz kapıda mı demek istiyorsun?

-Valla bilmiyorum ki baba. Bu yıl zam falan yapmayacaklarmış, öyle bir söylenti dolaşıyor.

-Hadi canım, ciddi olamazsın. Olur mu öyle saçma şey?

-Ayla’da yüzde beş yapacaklar sadece diyor.

-Zor geçineceksiniz desene. Şu çamaşırları koyabiliriz artık. (Bavula) Çamaşırhane car mı orada?

-Evet. Çamaşırhaneyi kullanacağını işaretledim forma.

-Tamam. İyi olmuş. Aaa, bak bu fotoğrafı ne zamandır arıyordum. Suna’nın ilk nişanlısıyla çektirdiği resim. Hepsini yakmıştı. Nihat ne iyi çocuktu. Şimdiki hödük nerde, Nihat nerde? Ama benim akılsız kızım Turan’ın geleceği var Nihat ne olacak ki diye tutturdu. Adam profesör ama kaç para eder? Kişilik sıfır. Bağırıp çağırmayı profesörlük sanıyor sersem. Onların kanında bir siyahilik var Yılmaz. Atalarından biri muhakkak köle falandı herhalde. Belki o yüzden her davranışın altında bir hakaret algılama eğiliminde. Ben zamiriyle insanın kafasını tokmaklayıp durmasında bir bastırılmışlık var diye düşünmüşümdür. Çamaşırlar tamam mı?

-Tamam baba.

-Annem, tüm çamaşırları elde yıkardı. Çivitler ve kaynatırdı. Koca bir çamaşır bakırı vardı, çamaşır sopasıyla karıştıra karıştıra kaynatırdı. Çamaşır sopasının öteki vazifesi cezalandırıcılıktı. Bizi kovalamadığı zamanlarda halı da döverdi. Halılar önce tersinden dövülür, sonra telden indirilmeden süpürülürdü. Ot süpürgeyle. Başka bir yere alınıp yayılır, ıslak ot süpürgeyle gene süpürülürdü. En son sirkeli suyla silinirdi. Öyle temiz olurdu ki yeni dövülüp silinmiş bir halıya çıplak ayakla basınca tabanlarında gıcır gıcır yapardı ilmikleri. Ucu yonca şeklinde halı dövücü teller sonradan çıktı. Nur içinde yatsın. Yük olmayı hiç istemezdi. Yük olacak diye ödü kopardı, hasta olmadan ölmeyi dua ederdi. Yük olacak diye korkardı, yoksa hayat tatlı. Koltuğun daha algılanır olmasına rağmen cansız olmak istenir bir şey değildir. Annem, altıma bir şeyler serin oğlum, derdi, öyle kuru toprağa yatırmasınlar. Bak bu çeyizimden alma yorganı kullanın işte. Dedim de Hoca Efendi gözlerini çıkardı; o da ne demek, gâvur musun sen? Söylediğime, söyleyeceğime pişman olmuştum. Hep içimde ukdedir ama. Ben ölünce siz cenazeme yetişebilecek misiniz acaba?

-Baba yapma, Allah aşkına. Seyahate çıkmak gibi düşün. İstediğin an geri dönebilirsin. Hem çok güzel turlar düzenliyorlar.

-İyi tarafından bakıyorum; tamamen bana ait bir tuvalet, bir duş, gece kalksam yemek atıştırabileceğim.

-Odada yiyecek yasak, böcek oluyormuş.

-Saçma! Hem kim takar? Orası benim evim mi ki? Atarlarsa gidecek başka yer bulurum.

-Baba…

-İnsan yalnızca evinden ve işinden atılmaktan korkuyor(güldü) gerisi fasa fiso!

Önümde ardımda dolaşıp kirlettin, lekeledin deyip duran bir yokgöz de yok.

-Baba darılıyorum, deme şu lafı yahu…

-Tabi şimdi ilk iş o sansar arkadaşını arayıp “şekerim kaynatamdan da kurtuldum” diyecek kaknem tilki. Bırakalım bunları. Fotoğraf albümlerini ve kutulardaki fotoğrafları da alıyorum. Elden geçirip düzenleyeceğim. Bana bir çalışma masası gerekli orada.

-Merak etme. Odana koydurttum ben.

-Gerçekten mi? Bak bu fevkalade oldu. Hep evde bir çalışma masam olsun istemişimdir. Annen mobilyaların yanında olmaz dedi durdu. Odamda telefon da olacak mı?

-Tabi ki baba.

-Eski arkadaşlarımı arayacağım. Telefon defterimi de iyi ki atmamışım Onarı bulup görüşürüm. Peki sen? Sen o eski arkadaşını arayacak mısın?

-Tülin’i mi? Yok canım. Niye arayayım ki? Hem kim bilir nerelerdedir.

-Sanmazmış. Neden alıp sakladın mektubu o zaman?

-Bilmem. Bir kez okumak hoşuma gider belki…

-Bir kez okuyunca onu görmek isteyeceksin. Tıpkı romanlardaki gibi. Kitapların hepsi gidiyor değil mi?

-Merak etme. Yeni aldığım, okuyup bitirdiğim kitapları da getireceğim san.

-Yokgöz kızar.

-Baba deme şöyle Allah Aşkına.

-Eskiden nereye gitsem herkes şöyle bir toparlanırdı. Bu harika bir duygudur biliyor musun? Ama yokgöz mutfağa gece giriyorum diye vır vır… En ne yapalım, biz de bir zamanlar kartaldık. Peki, hasta olursam orada kim ilgilenecek benimle?

-Orada doktor, hemşire her dakika hazır baba.  

Tamam da bu atılmışlık duygusu nereye konabilir? Burada bırakılmadığı gibi yanına da alamıyorsun.

-Kahvaltı edelim baba, acıkmışsındır.

-Acıktım. İkimiz mi edeceğiz kahvaltıyı?

-Ben hazırlıyorum. Ayla uyumak istiyor biliyorsun. Çocuklar da.

-Tamam. İkimiz, baba oğul.

-Baba oğul, dedi Yılmaz. Kutuları sonra kapatırız.

-Sen bilirsin, dedi Büyük baba. Bavul kapanmadan kahvaltı etmek istiyordu ama.

Yok yok en iyisi burada kalman Baba.

Orada yaşıtların olacak tamam da… Yalnızlık çekersin. Zaten annemden ayrısın, bizi de özlersin. Burada bir düzenimiz var iyi kötü. Tamam, her vakit iyi anlaşıyoruz denemez ama… Sonra çocuklar okuldan gelince evi boş bulacaklar bu çok fena… İstediğin zaman geleceksin ama öyle yatılı okul öğrencisi gibi olmaz…

Odadan çıkmadan önce durdu yaşlı adam, durdu ve bekledi. Oğluna baktı.

Yılmaz bavulu kapatmıştı.

Sonradan temizlik yapılırken, boş odada, yatağın kenarında bir kartalın telek tüyünü buldular, unutulmuş…

DEVLET ELİYLE ATATÜRK’E HAKARETİ KINIYORUM!

Dahası olmaz diye diye neler yaşıyoruz? Kendine “din adamı” diyenler rejimi tehdit ediyor, Atatürk’e lanet ediyor. Üstelik “devletin” gözü önünde. Yurttaşın gözü önünde. Kime yaranmaya çalışıyorlar bilmem. Kazançları ne olacak bilmem. Halkın karşısında böylesine pervasızca konuşabildiklerine göre aralarında ne tür düşmanlıklar planladıklarını, tahmin etmek güç değil. Utanç içindeyim. O lanetlerin bu kalplere geri dönmesini diliyorum.

Ayasofya’da gerçekleşen bu hainliğe, lafı uzatmadan Ayasofya ile ilgili bir tarih bilgisiyle cevap verelim. “Minareleri olmayan, kubbesine haç takılmış Ayasofya’nın yer aldığı 500 Yunan Drahmisi 1921 yılında ABD’ de basılıyor. 1923’te tedavüle sürülmek üzere hazırlanıyor. Yunanlılar, İngilizlerden İstanbul’u istiyorlar. Ama hesap edilen olmuyor ve Yunanlılar da diğer işgal güçleri de Anadolu’dan kovuluyor. Malum banknot tedavüle verilemiyor. Ben İnci Gürbüzatik’ten öğrendim. Gerçekten bu Ayasofya’yı Atatürk’e hakaret etmek için cami yapmış olmalılar. Peki şimdi orası cami mi gerçekten? O adam da din adamı mı? Ayasofya bir küfür yeri, konuşanlar da (onların pek çok kullandıkları tanımla söylüyorum) günahkarlardır.

Türkçe’nin Matematiği

Yrd. Doç. Dr. Hüseyin ÖZBAY’ın birçok kereler farklı ortamlarda paylaştığım aşağıda okuyacağınız makalesini tekrar buradan paylaşıyorum. Bir kez daha kendisine teşekkür ederek. -S.G.

Victor Hugo şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı.Türkçe’yi en zengin kullananlardan Yaşar Kemal’in romanları 3.500 kelimeyi geçmez” görüşü çok yaygındır. Bu görüş haklıdır zira Türkçe’nin Fransızca’ya oranla daha az sözcük içerdiği doğrudur. İngilizce’ye, Almanca’ya, İspanyolca’ya oranla da daha az sözcük içeriyor olması gerekir. Ne var ki bu Türkçe’nin daha yetersiz bir dil olduğu anlamına gelmez! çünkü Türkçe az sözcük ile çok şey anlatabilen bir dildir ! Daha fazla sözcük içerse bunun kimseye zararı dokunmaz ancak, gereği yoktur.

Başka bir dilden Türkçe’ye çeviri yapan herkes sözlüğü açtığında, aralarında minik anlam farkları olan bir çok sözcüğün Türkçe karşılığında çoğu zaman aynı kelimeyi okur. Bu, ilk bakışta bir eksiklik gibi görünebilir, oysa öyle değildir. Çünkü yukarıda adı geçen diller kelimelerin statik olan anlamlarını öğrenmeye, Türkçe ise bu anlamları bulup çıkarmaya, yani dinamik anlamlandırmaya dayalıdır. Türkçe’de anlamları sözlükteki tanımlar değil, kelimelerin cümle içindeki konumları belirler. Tam bu noktada, Türkçe’nin, referans olmak üzere sadece gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz sayıda kelime içerdiği bile öne sürülebilir.

İngilizce-Türkçe sözlükte “sick”, “ill” ve “patient”ın karşısında hep “hasta” yazar. Bu bağlamda ingilizce’nin üç kat daha fazla sözcük içerdiği söylenirse bu doğrudur. Ancak, aradaki farkların Türkçe’de vurgulanamadığı söylenmeye kalkılırsa bu yanlış olur: “doktor falanca beyin hastası olmak”, “böbrek hastası olmak”, “internet hastası olmak”, “filanca şarkının hastası olmak” arasındaki farkı Türkçe konuşan herkes bir çırpıda anlar.

Bunun nasıl olabildiğini görmek zor değildir. Bir kalem alıp, alt alta:

3+5=

12+5=

38+5=

yazmak, sonra da bunları toplamak yeterlidir. Hepsinde aynı “+5″ yazdığı halde!

Sonuçlar farklı çıkıyorsa, Türkçe’de de hepsinde aynı “hastası olmak” ifadesi geçtiği halde sonuçlar farklı olacaktır. Türkçe’nin az araç ile çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar. 0′dan 9′a kadar 10 tane rakam, artı, eksi, çarpı, bölü dört işlem işareti ve bir ondalık ayracı virgül, yani topu topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir. Türkçe de benzer özellikler gösterir.

Türkçe matematiğe dayalı olmaktan da öte, neredeyse matematiğin kılık değiştirmiş halidir.

Türkçe’deki herhangi bir fiilin çekiminin ve kelimelerin nasıl çoğul yapılacağının öğrenilmiş olması, henüz varlığı bile bilinmeyen, 5 yıl sonra Türkçe’ye girecek fiillerin nasıl çekileceğinin ve 300 yıl önce unutulmuş kelimelerin çoğullarının ne olduğunun biliyor olması demektir. Bu tıpkı birinci dereceden 2 bilinmeyenli bir denklemin nasıl çözüleceği öğrenildiğinde, sadece “x=6″, “y=23″ olan denklemlerin değil, aynı dereceden bütün denklemlerin nasıl çözüleceğinin öğrenilmiş olması gibidir.

Oysa sözgelimi ingilizce’de “go”, “went” olurken “do”, “did” olur. Çoğul ekleri için de durum aynıdır: “foot”, “feet” olurken “boot”, “beet” değil “boots” olur. Bunun tutarlı bir iç mantığı yoktur, tek çare böyle olduklarının bellenmesidir.

Türkçe’de ise, statik kelimeleri ezberlemek yerine dinamik kuralları öğrenmek gerekir. Türkçe’de neredeyse istisna bile yoktur. Olanlar da ses uyumu gereği “alma” olması gereken meyve isminin “elma” biçimine dönmesi gibi birkaç minör istisnadır. Kurallar ise neredeyse, bu dili icat edenlerin Türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve kesindir. Bu noktadan sonra, anlatılanları matematik olarak formüle etmek, aradaki ilişkiyi somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır. Bunu yapmanın en kolay yolu ikili sayı sistemini kullanmak olduğu için de yalnızca 0 ve 1′leri kullanmak yeterlidir. İzleyen örneklerde [1=var] ve [0=yok] anlamında kullanılmışlardır.

Kelime kökü çoğul eki matematik ifade:

ev……..ler…….evler

1.0…….0.1……1.1

Türkçe’deki bütün kelimelerin 2 bit olduğu varsayılabilir (ileride bit sayısı artacak). Tekil olan bütün kelimeler 1.0 (kelime kökü var; çoğul eki yok), çoğul olanlar ise 1.1′dir (kelime kökü var; çoğul eki var). Bu kural hiç değişmemek bir yana, öylesine güçlüdür ki Türkçe’de başka hiç bir dilde yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin çoğulu dahi söylenebilir (0.1). Birisi karşısındakine sadece “ler” dediğinde, alacağı tepki: “anladık ler de, neler?” türünden bir cevap olacaktır. Bir şeylerin çoğulunun söylendiği bellidir de, neyin çoğulunun kastedildiği açık değildir.

Vurgulama / sıfat kökü zayıflatma matematik ifade

kırmızı

0.1.0

kıp kırmızı

1.1.0

kırmızı msı

0.1.1

kıp kırmızı msı

1.1.1

Türkçe’deki sıfatların anlamını kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan bu kural da hiç değişmez. Hatta istenirse bu kurala uyan ama hiçbir sözlükte bulunmayan, hem kuvvetlendirilmiş hem de zayıflatılmış garip sıfatlar bile türetilebilir. “Güneş doğmazdan az önce ufuk kıpkırmızımsı (kıp Kırmızı Tramvaymsı; [1.1.1]) bir renk aldı” dendiğinde, herkes neyin kastedildiğini anlayacaktır. Çünkü ayaküstü türetilen bu sıfat, hiçbir sözlükte yer almaz ama, Türkçe konuşan herkesin çok iyi bildiği bu kurala uygundur.

Fiil çekimlerinde de işler farklı değildir. Burada zorunlu olarak kişi için 3, zaman için 2 bitlik gruplar kullanılacak. Çoklu bit grupları şunları ifade edecek:

011 = ben

010 = sen

000 = o

111 = biz

110 = siz

100 = onlar

00 = geniş zaman

11 = şimdiki zaman

10 = gelecek zaman

01 = geçmiş zaman

kök kişi matematik ifade

yeterlilik……………..Oku (y)abil dim……………..= 1.1.0.01.0.0.011

olumsuz……………..Oku (y)a ma z mış sın………= 1.1.100.0.1.010

zaman……………… Gel me (y)ecek ti…………….= 1.0.1.10.1.0.000

zaman……………….Git me di k…………………… = 1.0.1.01.0.0.111

hikaye……………….Şaşır abil ecek ti niz ………..= 1.1.0.10.1.0.110

rivayet……………….Bil (i)yor lar…………………. = 1.0.0.11.0.0.100

kişi tabloda zaman ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman “di’li geçmiş” ve “miş’li geçmiş” olarak ikiye ayrılabilir, soru bileşkeni için ayrı bir bit eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin içine katılabilir ancak, sonuç değişmezdi.

Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb…) Sıralaması da rasgele değildir. Türkçe cümleler bir tür “crescendo” (şiddeti giderek artan dizi) izlerler. Bütün vurgu en sonda yer alan yüklem (fiil) üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/uzaklık konumları ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça önem artar. Gene matematiksel olarak ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.

“dün Ahmet camı kırdı” cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4 haneli bir değere sahip olacak, ilk öğe en düşük, son öğe ise en yüksek değeri taşıyacaktır.

Cümle

matematik değer

0001

matematik değer

0011

matematik değer

0111

matematik değer

1111

1 dün Ahmet camı kırdı.

2 dün camı Ahmet kırdı.

3 Ahmet dün camı kırdı.

4 Ahmet camı dün kırdı.

5 camı dün Ahmet kırdı.

6 camı Ahmet dün kırdı.

Şimdi tablodaki cümleler tek, tek ele alınabilir:

1. Cümle: dün Ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.

2. Cümle: dün kırılan camı başkası değil Ahmet kırdı (suçlu Ahmet!).

3. Cümle: Ahmet’in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap okumuştu).

4. Cümle: Ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması gerekiyor olabilirdi).

5. Cümle: cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise Ahmet.

6. Cümle: camı Ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.

Cümleyi oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep ‘i’ haliyle “camı” olarak kaldı; fiil hep 3. Tekil şahıs, di’li geçmiş zamanda çekildi, vb.) Sadece yerlerinin değişmesi cümlelerin anlamlarını da değiştirdi.

Her cümlede 0011, 0001′den daha fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111 ise hepsinden daha fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir öğenin matematik değeri oldu. Kelimelerin statik anlamlar taşıdıkları dillerde, zaman belirtecinin (dün) yeri değiştirilerek elde edilebilecek 2 çeşitlemenin dışında diğer anlamları vermek için kip değiştirmek (edilgen kip – passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka kelimeler eklemek gerekir. Türkçe konuşanlar ise her bir cümlenin diğerinden farkını derhal anlarlar.

Matematik ile olan alışveriş yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir. Türkçe’nin ne tarafı ele alınsa bu ilişki ile yüz, yüze gelinir. Türkçe’nin bu özelliğini “insanlar kendilerine ulaşan mesajları nasıl anlarlar? Bunun kullanılan dil ile bir ilgisi var mıdır? Bir Fransız, bir İngiliz, bir Türk aynı mesajı kendi ana dillerinde alsalar, birbirleri ile aynı şekilde mi, yoksa farklı mı algılarlar? Eğer dilin algılamayla ilgisi varsa, işin içine bir dil karışmadığı yani sözgelimi bir pantomim gösterisi izlenir veya üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil ile ilgili bu alışkanlıklar nasıl etki ederler?” türünden sorulara yanıt ararken fark ettim. Bu özellik konuya ilgi ve sabırla yaklaşıp bakmayı bilen herkesin görebileceği kadar açık. O nedenle, bu güne kadar kesinlikle başkaları tarafından da görülmüş olmalı. “Türkçe çok lastikli, nereye çeksen oraya gidiyor” diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği fark eder gibi olup, ne olduğunu tam adlandıramayanlardır. Türkçe teknik açıdan mükemmel bir dildir.

Bu mükemmelliğin nedeni matematik ile olan iç içeliktir. Keza, ne yazık ki Türkçe’nin, bu dili konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır. Kentli-köylü, eğitimli-eğitimsiz, doğulu-batılı, vb. kültür çatışmaları dünyanın her yerinde vardır. Gene dünyanın her yerinde iyi, kötü işleyen bir “asimilasyon” ve/veya “adaptasyon! ” süreci bu çatışmayı kendi içinde bir takım sentezlere götürür. Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz dışındadır. Bizde “asimilasyon” ve/veya “adaptasyon” süreci ya hiç çalışmaz, ya da akıl almaz bir yavaşlıkta çalışır. Sorun, başka sebeplerin yanı sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır. Düşünme, kendi kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence öyledir), anadilin kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekir; insanlar kendi anadillerinde düşünürler. Türklerin büyük paradoksu işte buradadır. Teknik açıdan mükemmel bir dil olan Türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı kendimizce değiştirmeden, olduğu gibi algılamaktaki en büyük engelimizi oluşturmaktadır.

Örneğin, Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek bulundukları ülkenin dilini öğrenme, gerekse oradaki yaşam biçimine ayak uydurma konusunda muhteşem bir direniş gösterdiler. Bu direnişin boyutları o denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada gözlenmeyen gelişmeler yaşandı. Türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi içine kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o ülkeye ithal etti. Asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul edilen İspanyollar, gittikleri yere sadece gazetelerini ve bazen de radyolarını taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak (hem de birden çok) televizyon kanalları ve hatta kendi fast-food’ları (lahmacun, döner, vb.) oldu.

Bunları başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu yeteneksizlikleri yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil ve gerçekçi olamaz. Keza, böylesine önemli bir kültür direnişi gösterenlerin, orada doğan çocuklarını eğitirlerken, bunca sahip çıktıkları kültürlerini göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez. Ancak gözlemlenen o ki, orada doğan ikinci nesil, gene sözgelimi İspanyollar arasında hiç görülmediği kadar hızla asimile oldu. Bunun nedenini evdeki Türkçe’nin yanısıra okulda öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dili faktöründe aramak çok yanıltıcı olmayacaktır.

Biz Türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu gibi) farklı durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı kavramların da farklı adları olması gerektiğini öğrenmeyiz. Aynı adı taşıyan farklı kavramları birbirinden ayırmaya yarayacak sezgisel (sezgisel=doğal=matematiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız.

Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya veya başka bir ifadeyle “sezdikleri gibi algılamaya” yönelirler.

Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları doğrultusunda şekillenmiş olan, kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara ulaşan mesajlardaki kodlar ne kadar “herkesçe bir örnek” algılanabilir? Üzerinde emek harcanmaya değer temel sorulardan biri budur. Bu sorunun yanıtı belirginleştikçe, neden batıdaki sistemlerin bir türlü Türkiye’de oluşturulamadığı sorusunun yanıtı da belirginlik kazanabilir.

Türkçe’nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm iletişim alanları için geçerlidir. Yunus Emre’nin okuması, yazması olmayan göçebe Türkmen boyları arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü olarak aktarılmasının ardında Türkçe’nin sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki becerisi vardır. Tanzimat aydınları ve Cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş kitlelere seslerini duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde aranmalıdır. Fransız gibi, Alman gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını anlatırken bunu yeni öğrendikleri düşünce sistematiği içinde yapmaya kalkışmış ve Türk gibi anlatmayı becerememiş olduklarından başarısız kalmışlardır.

Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar. Mesajları üretenlerin kendi konularına ne kadar hakim oldukları mesajın bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap edilen kişilerin kendilerine yönelen mesajları nasıl algıladıkları her şeyden daha önemlidir.

http://ddi.ce.itu.edu.tr/turkce/turkce-nin-matematigi

AFYONKARAHİSARLILAŞTIRAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ?

Çoğunu kullanmadığımız ” saklı bir güç” Türkçe. Kullanıldıkça ortaya çıkan bir define âdeta. Dilimiz, “saklı güç” ünü, “kinetik bir erke”ye dönüştürecek kalemler arıyor. Tarihî derinliğine karşılık “kullanım yoğunluğu”nun sığlığı bir çelişkidir.

Türkçenin gücü, onun doğurgan özelliğidir. Geçenlerde henüz yedi aydır türkçe öğrenmekte olan Tanzanyalı bir öğrencim kara tahtanın başına geldi ve beni şaşırtan şu kelimeyi yazdı:

AFYONKARAHİSARLILAŞTIRAMADIKLARIMIZDANMISINIZ ?

Bu ibare tek kelimeden ibaret bir cümledir. Bir yabancı için çok çok şaşırtıcı bir faklılıktır bu. Ben ” İngilizcede böyle bir ifade için birkaç cümle gerekir” deyince Tanzanyalı İsa, “Ne birkaç cümle Hocam birkaç paragraf gerekir” deyiverdi.

İşte cümlenin anlam oluşturucuları, böyle iç içe geçmiş bir “dil evreni” dir. Yukarıdaki bir kelimelik Türkçe cümlenin anlam çözümlemesini basit olarak şöyle yapabiliriz:

1. Bu cümlede Türkiye’nin şehirlerinden biri olan Afyonkarahisar var. Yani cümlenin anlam tabanı birleşik kelime hâlinde biçimlenen bir şehirdir.

2. Birilerini, bu şehirden olmadıkları hâlde bu şehirden birileri hâline getirmek isteyen ama bunu birçok kişide denediği halde başaramayan bir(ler)i var.

3. Afyonkarahisarlı : Nüfus kaydı bu şehre ait insan.

4. Afyonkarahisar+lı+laş-mak: Nüfus kaydı ve yaşadığı yer bu şehir olmadığı hâlde bu şehirden biri hâline gelmek.

5. Afyonkarahisarlılaş+tır+mak : Bunun, birinin kendi kendine dileği değil de başkası tarafından (muhtemelen zorlayarak ya da ikna yoluyla) yapılması.

6. Afyonkarahisarlılaştır-ama-mak : Birini Afyonkarahisarlılaştımak niyetinde olan birinin, buna gücünün yetmemesi (yetersizlik kavramı).

7. Afyonkarahisarlılaştırama+dıklarımız : Böylr bir niyetin başkaları üzerinde denenmesi.

8. Afyonkarahisarlılaştıramadıklarımız+dan: Bunların içinden birini seçerek yargının soruya hazırlanması.

9. Afyonkarahisarlılaştıramadıklarımızdan mısınız? bütün bu süreçlerin, birinin şahsında soru hâline getirilip duyurulması.

Türkçe’nin bu doğurganlık özelliğini onun atomik gücü olarak da görebiliriz. Türkçede kelime sayısının, az olduğunu söyletip bundan dilimiz aleyhine sonuç çıkarmak isteyenlerin anlamadıkları şey işte bu “atomik” ve ” saklı:potansiyel” güçtür.

“Birçok yabancı dil bilirim. Bu diller arasında Türkçe öyle farklı bir dildir ki, yüz yüksek matematik profesörü bir araya gelerek, Türkçe’yi yaratmışlar sanki. Bir kökten bir düzine sözcük üretiliyor. Ses uyumuna göre anlam değişiyor. Türkçe öyle bir dildir ki, başlı başına bir duygu, düşünce, mantık ve felsefe dilidir.”Prof. David Cuthell’

http://gonuldiliturkce.blogcu.com/yrd-doc-dr-huseyin-ozbay-turkce-nin-matematigi/13321206#.Xj1SMGgzbIV

Carlos Maria Dominguez’in Kağıt Ev’i

İnceleme

Carlos Maria Dominguez’in Kağıt Ev’i Jaguar Yayınlarından, Peter Sis’in desenleri, Seda Ersavcı’nın çevirisiyle Mart 2021’de 15. Baskısını yapmış. Jaguar Yayınları’nın sloganı olan “Mutlu Azınlığa!” sloganıyla son derece uyumlu olduğunu düşündüğüm Kağıt Ev bir okuma tutkunu olarak ruhuma iyi geldi.  Seksen dokuz sayfalık bu ince ama bir kara delik yoğunluğundaki kitap için buradan yazarını selamlıyorum.

Kahramanlar

Anlatıcı-Bluma Lenon’un yerine atanan akademisyen

Bluma Lenon-Akademisyen

Carlos Brauer- Bluma Lenon’un kısa bir ilişki kurduğu kitapsever adam

Jorge Dinarli- Kitapçı, Carlos hakkında görüşülen kişilerden biri

Agustin Delgado-Kitapçı Jorge’nin önerdiği Carlos’un hikayesini bilen onun arkadaşı bir başka kitapsever.

Olay akışı

Bir kadın akademisyen Bluma Lenon, Soho’da bir kitapçıdan Emly Dickinson’un şiirlerinin eski bir baskısını alıp çıkar, yolda okurken bir arabanın altında kalır. Roman onun ölümünden sonra başlar. Onun yerine atanan akademisyen arkadaşı anlatıcı (adı bilinmez) odasında çalışırken Uruguay’dan ölen kadına postalanmış bir paket alır. Tarih 1998,  yer İngiltere Cambridge Üniversitesidir. Postayla gelen kitap Joseph Conrad’ın Gölge Hattı kitabıdır. Toz ve çimento atıklarıyla kaplıdır. Kitaba yazılmış bir not, ölen Blume’nin imzasını taşımaktadır ve ölüm tarihinden iki yıl öncesine aittir. (Roman zamanının  iki yıllık bir süreyi kapsadığı anlaşılır.)

Anlatıcı kitabı göndericiye iade etmek ister ve kitapla, kitap tutkusuyla okurun başını döndüren (özellikle kitap okuma tutkusu olan okurlar)  bir yolculuk yaşar.  Yaklaşık yetmiş yazar ve kitabın adının anıldığı bu yolculukta hem anlatıcının hem de onun tanık olduğu saplantılı kitapseverlik, bilgi severlik konusunun içine dalarız. Eğer “kitap”la tadına doyulmaz bir dünyada yaşayanlardansanız Kağıt Ev tam bize göre.

Kitapla,  bilgiyle ilgili- deyim yerinde olursa- saplantılı ilişkilerin dile getirildiği  Kağıt Ev yapıtında karşımıza çıkan şaşırtıcı ve altı çizilesi cümleler bizi Uruguay’da kitaptan inşa edilmiş eve ve onun gizemli sahibine götürür. Gizemi, kitap okuma tutkusu yüzünden yaşadıklarından kaynaklanır. Conrad’ın kitabı aracılığıyla  tutkulu ve abartılı bir ilişki de simgelenir. Kadın (Bluma Lenon) hediye ettiği kitabı isterken, sanki adamın bağlılığını, duygudaşlığını test etmek istemiştir. Adamsa (Carlos) tüm yaşam amacı olan kitapla bağını koparma pahasına kitaptan yaptığı evi delik deşik ederek Conrad kitabını kadına gönderir ama hem kendi yaşamı darmadağın olur hem de kitap adrese ulaştığında kadın ölmüştür.  Acı bir olay örgüsüyle karşı karşıyayız.

Sevdiğim Ayrıntılar

Anlatıcı karakter, Kağıt Ev’in ilk bölümünde kitap yüzünden ölümlerden söz ederek bizimle konuşmaya başlar. Cenaze töreninden söz eder sonra. Törendeki konuşmacının bu çalışmasını daha sonra akademik çalışmalarında kullandığını belirterek insanların her durumda kendi yararcılıklarına çalıştıklarına ve akademik dünyadaki rekabete değinir.

Yapıtın odak noktası ve her şeyin kilidi bir kitaptır; Joseph Conrad’ın Gölge Hattı kitabı. Bir anlamda kitap baş karakterdir. 15. Sayfada karşımıza çıkar. Ölen akademisyenBluma’nın hediye ederken yeşil mürekkeple içine yazdığı notla kitabın varlığını öğreniriz. (Alışmışın dışında bir renk kullanmakla aykırılığın altı çizilir kanımca.)

Anlatıcı,  Gölge Hattı kitabıyla ilk karşılaşmasını bize şöyle anlatıyor; “Kitap odamda bir berduşun sarayda yarattığına benzer dengesizlik yaratıyordu.” Bu kitabın kirlenmiş durumuna işaret etmekle birlikte bir kitabın olmaması gerektiği bir durumu çiziyor. Büronun temizliği içindeki zıtlık da ayrı bir özellik.

18. sayfada anlatıcı, Conrad kitabının hediye edildiği Carlos’un izini bulur. (Bur konferansa dinleyici olarak katılmış ve orada Bluma ile karşılaşmış, dans etmişlerdir. Bu cümlelerde tutkulu bir ilişkinin ipuçlarını elde ederiz ama daha ortada net bir hikaye yoktur.)

Kitapla ve ona ilişkin hikayeyle birlikte anlatıcının da zaman zaman kendi içine dönerek sorgulamalar yaptığını –elbette kitap tutkusuyla ilgili olarak- görürüz. İşte onlardan biri. “Her yıl öğrencilerime en az elli kitap hediye etsem de bir raf dolusu kitap daha eklenip duruyor aralarına. Çifter çifter dizilip bir şekilde sessizce, masumca ilerliyorlar evde. Onları durduramıyorum,”  diye okura dert yanar. Bir başka yerde  de “Sadece çok uzak bir gelecekte bana faydası olacak, genel okuma çizgimin dışında kalanları ve bir kez okuyup bir daha yıllar boyu belki de kapağını açmayacaklarımı neden evde tuttuğumu defalarca sordum kendime,” der. Bu noktada kitapsever okurla anlatıcı üzerinden yazar sıkı bir bağ kurar.  “ (…) kendimize bahşettiğimiz kutsal sadakat ile en üst raflara yıllar önce bütün halinde fakat sessiz sedasız, hediye edilmiş diğerlerinden” düşüncesiyle de ne olursa olsun sahip olduktan sonra bir kitaptan vazgeçemeyen kitap tutkunlarına seslenir ve der ki, “ Çoğunlukla bir kitaptan kurtulmak ona sahip olmaktan daha zordur.”  Bir başka yerde, “Biz okurlar sadece eğlence amaçlı olsa bile arkadaşlarımızın kütüphanesini gözleriz. Bazen sahip olmadığımız ama okumak istediğimiz bir kitabı bulmak için yaparız bunu bazense karşımızdaki hayvanın ne ile beslendiğini öğrenmek isteriz” diye bu tutkuyu önünegeçilmezliğini tanımlar.

Anlatıcının ağzından, onun belleği, duyguları ve algılarıyla hikayeyi algılarız. Adı olmayan bu anlatıcı Bluma’nın ölümünden sonra yerine atanmış bir akademisyendir. İspanyol dilleri hocasıdır. Arjantinlidir.

Kitaptan alıntılar üzerine notlar.

B.Aires’ten uzaklaştıkça önümde uzanan su ve ufuk sanki soluğumu içimdeki o bana ait boşluğu geri kazanmamı sağlıyordu.(S.29)

(…) alçak bir tepenin taçlandırdığı körfez anaç bir şefkat duygusu yaratıyordu.

“Kitaplar, yeşil bir yazma altlığının üzerinde duran, alçak ve eğimli lambanın sadece küçük bir alanda bozabildiği karanlığa gömülüydü.” Burada kitap ortamlarındaki sessizliği, dinginliği dile getirirken aynı zamanda kitapçının çok alçak sesle konuştuğunu bize aktarır ki kitap tutkunlarının kitaba olan saygısının bir işaretidir bu.

Brauer’in okuma tutkusu hakkında Kitapçı Dinarli, şöyle konuşur;  Sf. 30’a bakmalıyız. “Diğereri ise okurlar… Hayatları boyunca kütüphanelerine sadece önemli eserleri koyarlar. Brauer’i bu gruba dahil ediyorum. Bu tür insanlar tutkuludur, okumak ve anlamak dışında bir kaygı gütmeden saatlerini geçirecekleri bir kitap için oldukça mühim paralar ödemeye hazırdır.”

Sf. 31’ de Jorge ile anlatıcının ilk konuşmalarında dramla ilgili bir ipucu yakalarız. “Lütfen rica ediyorum, şunu kaldırın”dedi, kitabı işaret ederek. Jorge Dinarli Carlos’u tanıyan bu kitabı görünce de bilinmez ne üzüntüler hatırlayan bir kahramandır. Eski kitapların bakım ve cilt yenileme işine bakış açısı da çok ilginçtir; “Günümüz ciltçileri eski kitap sayfalarını, güya onları bir araya getirme maksadıyla, zamandan ve ahmaklıktan faydalanarak yatınrıyorlar giyotinin altına.Öfkemi mazur görün ama mesela, yüzlerce dolar ettiğini bilmeden bir yakutu parçalara ayırıyor, Semendirekli Nike Heykeli’nin tüylerini yoluyorlar. Giyotinin verdiği o karanlık hazdan nasıl uzaklaştınrırız onları bilmiyorum.”

Yazarın bizden özenle uzaklaştırıp küçük parçalar halinde ara sıra verdiği dramla ilgili ikinci ipucu 34. Sayfadadır. Kitapçı Jorge Dinarli şöyle konuşur: “Taşınmadan ve bu akıl sır ermez kararı almadan önceleri(…)”

Çok ilginçtir, romanın bir kahramanı olan Bluma gibi diğer kahramanı Carlos Brauer’i  de hiçbir zaman görmeyiz. Ona diğer roman kahramanlarının iç içe anlatımlarından izler, yaklaşır ama kaçırırız. Tıpkı anlatıcı gibi. 

Dramla ilgili bir başka ipucu 35. Sayfadadır.  Kitapçı Jorge Dinarli; “Bu patavatsızlığımı mazur görün ama” dedi, “yerinizde olsam, Delgado’ya elinizdeki kitabı gösterirken dikkatli olurdum(…)”

Kitap nesnesi ve okuma eylemi hakkında: S.38 Delgado: “Kitapları gündelik hayatla kirletmemek gerektiğini zamanında fark ettim (…)”  (…) İnşa edilen bir kütüphane yaratılan bir hayat demektir, yığılmış kitaplar toplamı değildir asla.” der. Yine  S.39 ‘de Delgado kitap dolaplarının özelliklerini uzun uzun anlatarak gösterdiği titizliği ifade eder. Kitap bağımlılığı hakkında  ise ; S.40 Delgado: “(…) Kitap müptelalarını, parşömen misali derilerinden anlayabilirsiniz.(…)” diye bir açıklamada bulunur ve anlatıcının gözünden onun da derisinin parşömene benzediğini görüveririz.

Sayfa 40 tan sonra Delgado Carlos Bruer’i anlatmaya başlar.

Carlos’un kitap bağımlılığı hakkında :  S. 42 (…) buharı önlemek adına sıcak suyla yıkanmaktan vaz geçmesiydi (…)” Garajı doldurabilmek için arabasını arkaaşına hediye etti” (…) tanımlamalarını yapar.

Delgado kitaplarına son derece dikkatli davranan bir kişidir ve notlarını ayrı yerlere alıp, asla kitaplarını lekelemez ama buna karşılık Carlos’un onlara davranışını eleştirir ve şunu dediğini anlatır anlatıcı kahramana (…)” elime geçen her kitapla sevişiyorum ve onlarda bir iz bırakmazsam orgazm da olamıyorum”. Yine  Carlos’taki kitaba ve okuma hazzına, bilgiseverliğe  ilişkin saplantılı durum göstereni S.49’dan bir alıntılama yapıyorum “ (…) bana kavgalı yazarları aynı rafa koymamaya karar verdiğini söyledi(…)” Bu herkese şaşkınlık veren durumu Carlos çok ciddiye almaktadır ve kitap tasnif mantığını buna göre kurmaktadır. Sf, 49, 50 ‘ye bakalım; “(…) cilde verdiği numaraları gözardı etmeye mecbur kılsa da iki yazar arasındaki intihal suçlamalarına dayanarak Shakespeare’in bir eserinin yanına Marlow’unkini koymadı.(…)

Carlos’un kendisini görmeyiz ama fotoğrafı roman boyunca bir kez karşımıza çıkar. Delgado’nun evinde anlatcıyla konuştukları sırada Delgado bir fotoğraf getirir ve gösterir. Anlatıcı kanalıyla da okur Carlos’u görmüş olur.

Carlos’un ve Delgado’nun kitap saplantısına ilişkin başka notları da almak isterim buraya;

  1. Carlos, her yer kitapla dolu olduğu için en üst kattaki tuvalet kullanılıyor S.53
  2. Carlos, yatağına insan figürü oluşturacak biçimde kitapları dizmiş. S.53
  3. 19.yy Fransız yazarlarınımum ışığında okumak gibi bir alışkanlık edinmiş. S.54
  4. Goethe’yi Wagner’le, Baudleaire’i Debussy’le okuyan Delgado, S.56’ da

Kitap nesnesi  hakkında S.56’ da patikalar konusunu anlatıcıya anlatan Delgado “ Cümle diziliminde belli bir ritmi olmayan bir yazar bunu başaramaz” der. Ama patikaların ne olduğunu okurların keşfetmesine bırakayım.

Olay akışında bir tür düğüm noktası  Carlos’un edindiği bir alışkanlığı öğrendiğimiz noktadır.  19.yy yazarlarını mum ışığında şarap eşliğinde okumaktadır. Bu alışkanlık nedeniyle  yangın çıkar ve yeni sorunların başlangıç noktasını oluşturur. Yirmi bine yakın kitabın arşiv/tasnif dosyaları yanmıştır. S.57

Kitapta doğaüstü gibi duran ayrıntılar buluruz S.58’ de Delgado “Arkadaşınızın adı ne?” diye sordu. “Bluma Lennon. Cambridge Üniversitesi’nde Hispanik Diller Bölümünde çalışıyordu. Kısa bir süre önce bir araba kazası sonucu öldü.” Delgado bana şaşkınlık içinde baktı; sanku Bluma adı ona tutunacak bir destek bırakmamışçasına koltuğunda kıpırdandı. “Rica ederim söyleyin,” dedi tereddüt içinde, “acaba elinde bir kitap var mıydı?” Bu sefer şaşırma sırası bendeydi. Sorulması olanaksız bu soru nereden çıkmıştı şimdi? Delgado’nun varlığı karşımda bulanıklaşırken, beni buraya getiren düşünceye, yaptığımız uzun sohbete, kitaplarda seyahat eden bir adamın tuhaflıklarına daha fazla boyun eğemez bir halde sessizce onayladım. Fakat yüz ifadem onu da huzursuz etmiş olmalıydı, yeniden bir ikilemde kaldığını hissettim zira. Varlığını huzursuz edici  bir düşünce sarmıştı. “Bir şey daha… Neredeyse korkarak soruyorum, inanın bana” dedi. “Elinde Emily Dickinson kitabı mı vardı?

Delgado , Carlos’un Buluma’dan kendisine şöyle söz ettiğini aktarır; “ Fakat çok hoş İngiliz bir profesörle tanıştım, en iyi kısmı buydu. Her konuda edebi alıntılar yapan ve Emily Dickinson okurken bir arabanın altında kalarak ölmeyi yeğleyen tutkulu ve dikkafalı akademisyenlerden biri…”

Anlatıcı bu noktada şöyle bir yorum yapar; “ Asıl şaşırtıcı olan, zekasını gösterme hevesine rağmen, Bluma’nın öngöülebilir olması değil şansın yahut kaderin ona cevap vermesiydi.”

Sayfa 61 de Carlos’un La Paloma’ya yerleştiğini öğreniriz. Bu dönüşüm noktasını yazar bize Delgado’nun ağzından şöyle aktarır. “Şayet hayatınızın bir anlamı olup olmadığından çok emin değilseniz ve bunu bir deneye tabu tutmak isterseni, yahut tüm düşüncelerinizi unutup başka bir adama dönüşmek gibi bir derdiniz varsa orası tam da size göredir.”

Yine Delgado’nun anlatısıyla Carlos’un hikayesi üzerinden kitapları yitirme duygusunun tanımlanmasını yazar bize şöyle anlatır; “Birgün beklenmedik bir şekilde anılarınızın düzenini yitiriyorsunuz. Hala oradalar evet ama bulunamaz bir al aldılar. İlk eşinizin görüntüsünü aradığınızda çocukluğunuzdaki uzak, çorak bir arazide ayakkabı kemiren bir köpek görüyorsunuz. Annenizin yüzünü aradığınızda karanlık bir ofisteki sevimsiz bir tiple karşılaşıyorsunuz. Hikayeniz sona eriyor.”  (…) Söz konusu olan tahammül edilemeyeni yürekten unutma çabası değil. Mühürlü bir hafıza… Sizi yanıtlamayacak bir şeye yapılan saplantılı bir çağrı.(…)”

Carlos nasıl bir çözüm üretmiştir? Çok zor olmasına rağmen kitaplar Rocha’ya taşınır. Tuğla gibi kullanılarak bir ev yaptırır.  Sf.66 Kitaplarının üzerindeki maladan çıkan seste(…) sözcükleriyle

Carlos’un üzüntüsü üzerinden Delgado kitaplarla vedalaşma duygusunu anlatır. Bu bir tür doruk noktasıdır. S.66 da düşünceleri şu cümleyle biter “kitaplar benim  evim.” Bizler kitapseverler de öyle hisset miyor muyuz?  Kağıt Ev’e dönelim,  Sayfa 67 de bir trajik nokta vardır. “Sanırım Bluma’ya gönderdiği kitap oradan geliyordu” dedim nihayetinde. Bana öyle şaşkınlık, keder ve inkarla baktı ki paniğe kapıldım. “Anlatmayın. Bilmek istemiyorum.”

Dördüncü bölüme geldiğigmizde Sf. 69’ da kendi toplumumuzda çok net karşılık bulan bir cümleye rastladım onu buraya almak isterim. “Kitaplar ve kendi hayatları arasında bir seçim yapmak zorunda kalan Arjantinliler kitaplarının cellatları olmayı seçtiler” diye yazar  Dominguez, tıpkı 80 öncesinde Türklerin yaptığı gibi. Sayfa 70’ de devam eder. “Kitaplar bir yığın insanı suçlu durumuna düşürmüş, onların hayatlarını mahvetmişti.” Tıpkı Türkiyede olduğu gibi.

Şimdi gelelim kitabın adının konduğu paragrafa.  Sayfa 70’e bakalım. “Fakat güneydeki uzak bir kumsalda yer alan kağıt ev…” diye yazmıştır yazar.

Sayfa 71’ de kitap Bluma’ya gider. Mezarına yağmurlu bir havada anlatıcı tarafından bırakılmıştır. Bu arada anlatıcı bizi hikayenin bir başka parçasına götürür. Carlos’un yaşadığı yeri gördüğü ana gideriz. Yıkıntıları  sayfa 74’ ten “ iki martı ilişti gözüme, ölü ciltlerin üstünde ayakta duran; evin yağmur yemiş ve ahşapları dökülmeye başlamış iskeleti ve moloz yığınları bir de..” diye başlar Sayfa 77’ ye kadar görüntüleri ve duygularını harmanlayarak betimler. Kazma işlemi yapar ve yazarlar, kitaplar, deniz kumu, yaratıklarıyla çırpınır durur. Bırakır. “Dehşet ve keder içindedir.” Gölge Hattı’nı oraya bırakmayı aklından geçirdiyse de vazgeçer. Bu deneyimini anlatıcının yaşamında da değişime neden olduğunu anlarız. Artık kitap biriktirmekten, kıskanmaktan sakınmaktan vazgeçmiş başkalarına hediye etmeye başlamıştır. Ama kitap nesnesi hakkında anlatıcının da saplantıları olduğunu görürüz. S.79”Kitapçıların vitrinlerindeki spot ışıklarının altında parıldayan, devasa, renkli mücevherler misali sergilenen kitaplara bakıyordum(…) diye anlatır kendini.

Finalde Carlos tüm dünyasını kendi eliyle yıkmasının hikayesini öğreniriz. Bu kere onun yaşadığı yerdeki balıkçılardan bilgi alırız. Kağıt Ev’de yaşarken kitaplarla olan kopmuş bağını onarmaya çalışırken, Bluma’nın mektubu yüzünden, Bluma’nın istediği kitabı bulmak için Kağıt Evini yıkmıştır. İmkansızı başarıp kitaplarının içinde yaşamaya çabalarken imkansızı gerçekleştirmek için yıkıma geçmiştir. S.84  “Bir kitap arıyorum.” der söz gelimi. S. 86’ da “Mesele şu ki evi kevgire çevirdi.” der onu izleyen biri, anlatıcıya.  Aradığını bulmuştur ama sonrasında onarma çabaları başarısız olur. Bir gün bavulunu alır ve gider. Balıkçı,  konuşmasının bitiminde İngiltere’den gelmiş bir mektubu anımsar ve yıkımın o mektup nedeniyle olduğunu sezinleriz. Sonrasında da anlatıcı Bluma’nın bilgisayarında mektubun kopyasını bularak bizim sezgimizi doğrular.

Kitaptaki aşka ilişkin yalnızca sezdirişler, ama güçlü sezdirişler olduğunu belirtelim.  Bunu keşfetmeyi kitap kurtlarına bırakarak, son olarak gelelim saklanan kemikler motifine. Güney Amerika kültüründe kemik sesi ruhun sesidir.

Gömülmüş kemikler benlikle ilişki, hayatla ilişki kurmak, hayatı yeniden canlı kılmak arayışı yeniden özgürleşme çabasıdır. Bunun için kemik biriktirilir.  (Balıkçılar ve orada yaşayanlar bir çocuk dışında Carlos’un büyücü olduğunu düşünmektedirler.) Kemiklere şarkı söyleyen büyücü( kadınlar) onların ete kemiğe bürünmesini bekler. Sonra üstüne ruh döker ve kemiklerden yeniden insan oluşur. Böyle bir inanış vardır. Burada harçla karıştırılan kitaplar ölümdür. Carlos ölmüştür. Bu kağıt ev onun ölüm evidir. Kemikler yeniden canlanmak ve dönüşüm içindir. Kemikleri ve onlarla birlikte elinde kalıp da okuduğu birkaç kitapla (onlar da kemiktir bir anlamda) gerçekleştirilmeye çalışılan  ruh  ölümünden yeni bir dönüşüm yaratma çabasıdır.

“Arka kapak yazısını buraya alıyorum, çünkü Kağıt Ev için harika bir tanım: “Kitaplara, okumaya ve aşka dair bir kitap… Kalın ciltlerin arasında saklanacak bir mücevher…”

MADAM RAKIYLA BULUŞMA

Masada alevi camdan dışarı, ötelere, denize kaçmak istercesine çırpınan bir mum… Ateşin yararsız didinmesi masadakilerin gözlerinde seğiriyordu.

“Kandilli, yüzerken uykuda/ Mehtabı sürüklerdik sularda/Bir yoldu parıldayan gümüşten/Gittik bahs açmadık dönüşten,” dedi Yılmaz. Yahya Kemal’in bu dizeleri alevin içinden ve üçünün de gözlerinden geçti.

“Yahya Kemal’in şerefine!” dedi Ahmet. Rakı bardaklarını tokuşturdular. Yutkunup, “Şimdi sen Mehtap’sın ha? Peki Tülin”e ne oldu? İnsan adını değiştirir mi yahu?” “Tülin ilçe ağır ceza mahkemesindeki o çaylak daktilograf işte. Bırakalım duruşma salonunun kokusu, daktilo çekirdekleri içinde kalsın.”  “Anladım,” dedi Ahmet. Yılmaz, çatalının ucuyla biraz meze aldı. “Neyi anladın? İnanılmaz bir durumun şaşkınlığı mı, mutluluk sesi mi?”  Ahmet’in aksine bolca gülüyordu. Kadın kestiği bir parça eti ağzına götürüp çiğnerken, Ahmet gözlerini dikip kadının dudaklarının, dilinin hareketlerini  izledi. “Ne?”dedi kadın dik dik. Tülin, Mehtap olmuş artık. “Hiç,” dedi Ahmet, “Şeftali gibisin de gene.” Mehtap’ın gülüşü, bütün masları gülümsetti gibilerine geldi. “ O iyi biri mi bari?”dedi Yılmaz rakı bardağına. Tülin, Mithat hakkında söyleyecek bir şey bulamadığından “İyi kalpli biri” dedi, yavaşça. “Burada oturmuş üçümüz içki içiyoruz, aklımız tatilde mi ne? Delilik bu şerefsizim!” dedi Ahmet, sandalyesinde biraz kaykıldı. Kadın onun hafif göbeklenmiş olduğunu düşündü. “Her şeyi olgunlukla karşılamalı,”dedi Yılmaz. “Saçmalama ulan! Ahmet’in çatal , bıçağı tabağın kenarına bırakışında, bulunduğu duruma inanamayışını dile getiren anladım, deyişinde hep o aşırı maçoluk vardı. Dolaysız, barbar ve tutkulu Ahmet. Yılmazsa bir odun yığını üstünde yanıyor gibi. “İyi”, dedi  Yılmaz, aslında hiç iyi değil demekti bu, kadın anladı. “Burada da yaz bitmez,” dedi Ahmet. Bu laf da aslında özür dilemek, ama beceremez bir türlü, diye aklından geçirdi kadın. Sonra küçük bir kız sesiyle alay ederek, “Di’mi baba dedi  Tülin Mehtap. Mevsimlere ilişkin olağanüstü tahminler yapan hatta “daha kış gelmez” deyince kışı kapının arkasında bekletecek kadar  güçlü biri Ahmet,  Mehtap’la konuşurken dosdoğru onun gözünün içine bakıp konuşuyordu. Yılmaz, gülüp durmasına rağmen gözbebeklerinde titreşen bir şey, bir gerginlik gördü kadın, bir an korktu, sonra boş verdi ve onun, öyle ortaya “Düellolar bu yüzden çıkıyor biliyorsunuz, seninse silahlarımızın ortasına atabileceğin bir mendilin olmadığını biliyorum,” demesini ilgisizce, “Hadi var diyelim, bakalım iseteyecek miyim? Belki artık birbirinizi benim için öldürme zamanınız gelmiştir,” diye yanıtladı. “Bunu yürekten söylüyor eminim,”dedi Ahmet. “Bu akşam bu şekilde kendimi rekabet duygusuna gırtlağıma kadar batmış buluyorum ki dayanılır gibi değil. Saçmalığın dik âlâsı bu yaptığımız. Ben içki isteyeceğim, isteyen var mı?”

Mehtap çarpık bir gülümsemeyle tabağına eğildi. Sol eli masanın üzerinde, peçeteliğin yanındayken Ahmet’in kocaman eli,  kadının elini yakaladı. Avuçlarının aşırı sıcaklığı Tülin’i  tedirgin ettiyse de -bir tür meydan okuyuş gibi- elini çekmedi. Kaçmamak ve etkilenmemek ama o eli kafaya takmadan. “Bu aptalca buluşmanın anlam ve önemini biri açıklayacak mı?” dedi o da ortaya. “Sevgilimi bulacakmışım dendi,”dedi Ahmet, şikayetçiydi aslında. Mehtap, ona bakmadan elini kibarca çekip garsona gelmesini işaret etti. Böylece kaçmamış, elini işlevini yerine getirmesi için geri almıştı. Adamın avuç içinin kokusunu havaya savuran kendi eliyle, garsondan peynir ilave etmesini istedi gülümseyerek. Yılmaz’la rastlantıyla karşılaşan gözleri, garsona ikram edilmiş gülücüğü Yılmaz’ın almasına ve kocaman yanıtlamasına neden oldu bu arada.

“Unutma ki onu ben de seviyordum,” dedi Ahmet’e. Bıçağın ucuyla Mehtap’ı göstererek. Bıçaktan  yansıyan ışık kadının  yüzünde bir an parlak bir kesik oluşturdu.  Yılmaz, ışığı kadının boynunda, sonra elbisesinin açık yakasında gezdirdi. Kadın fark edip işbirlikçi, ama ayıplayan, aynı zamanda tahrik eden bir mimikle alt dudağını hafifçe ısırarak baktı ona.  “Ne fark eder ki,”dedi Ahmet, olup bitenin farkında olmayarak. “Sen sadece seviyordun ve onun haberi bile yoktu. Oysa biz sevgiliydik.”  Yılmaz, hatırladıkları yüzünden midesine bir ağrı saplanmış gibi çatalı bıçağı bıraktı. Kadın olası bir cevabı durdurmak için, “Rakını iç,”dedi. Bunu Yılmaz’a söylediğini sanıyordu ama önüne bakarak konuştuğu için kime söylendiği belirsizdi. “Cidden neydi istediğin?” dedi Ahmet. “Bilmem,” dedi Tülin Mehtap. Hani Bedri Rahmi demiş ya ‘Onu çok güzel bir yere götüreceklerdi unuttular.’ Belki böyle bir şeydir. “Kocan istediğin yere götürdü mü peki?” “İyi biri o, bir rock yıldızı kadar da yakışıklı.” “Olmadı desene.” “Öyle bir şey demedim.” “ Buradasın ama…”  “Merak işte, hani şu kediyi öldüren cinsinden.  Ben yürüdükçe geri geri giden bir şey var. Onu yakalarım belki demiştim.”  Yılmaz’ın bardağına doldurduğu buzlar, lâk lâk diye rakının içine düşüp, beyaz bir sis, sonra rakı bulutunda kayboldular. Dışarıda, lokantanın kapısının önünde bir araba durdu, bir adamla bir kadın indi, görevli kibrit kutusu gibi arabayı alıp götürdü. Bu görüntünün üstünde camdan yansıyan kendi görüntüleri de vardı, bir de camın üstünden yansıyan lokantanın dekoratif lambası, masada bir mum, her şey iç içeydi.

“Keşke şu tarafta otursaydım,” dedi Yılmaz. “Sağ elin hep yemek yemek için hareket halinde onu gece boyunca tutmama imkan yok.”  Kadın lokmasını ı ağzına götürecekken durdu. “Elimi tutmak mı istiyorsun?” “Lütfen elimi tutar mısın?” Mehtap sevecenlikle sağ eliyle uzanıp onun elini pat patladı ama o hemen kadının avucunu çevirdi, parmaklarını kuvvetlice yakalayıp, dudaklarına götürdü. “Yapma şunu Yılmaz, Burası Floransa mı?”  “Parmakların kahve kokuyordu. Şimdi anlıyorum, ne zaman şu İtalyan kahvelerinden içsem etrafta bir güvercin var mı diye bakıyorum. Bu hep deli saçması gibi gelmişti bana.”  “Ben o sırada havanın bile nasıl koktuğunu anımsıyorum. İlk olarak elini öpen bir adamı ve o anı hiç unutamazsın. Hiç düşünmediğim halde düşümde o kokuyu hep duydum o andaki binlerce ayrıntıyı gördüm. Yeşil beyaz bambu desenli  elbise giymiş bir kadın vardı mesela, kareli masa örtüsü, heykelin ayak parmağı , güvercinin tepesinde kalkmış bir tutam tüy, dudaklarının dokunuşu, masanın üstündeki çantamın tokasını altın gibi parlatan güneş ışığı… İçinde yuvarlandığım anlaşılmaz duygular.  Düşlerimin yarıklarından fırlar durur hâlâ. Senin böyle inceliklerin olmamıştır Ahmet. Sadece bir kere bana beyaz bir gül goncası getirmiştin.” Ahmet irkildi. Gözlerini ayırarak baktı kadına. İçinde yeşiller maviler gezen iki buz parçası.” O çiçeğin benden olduğunu anlamış mıydın?”  “Elbette anlamıştım  koca budala, iş yerine kadar gelip, olmayacak bir şey sorup, evrakların arasına çiçeği kim bırakmış olabilirdi ki?” “Hiçbir şey demedin. Ben de sandım ki…”  “Ahmet, sen hangi bağın tayısın  kuzum? Çiçek oraya buraya tıkıştırılmaz ki, insanın eline verilir.” Ahmet elinin tersiyle yanaklarını kontrol etti. Hiçbir şey demedi. Bu cümle nasıl söylenirse söylensin atasözünde değişen bir şey yoktu ve o bunu kaçırmamıştı.

Yılmaz , Floransa’nın hatırlanmış ve göz ardı edilmeye çalışılmış olması arasında sıkışmışlık hissetti. Mehtap’sa  bir erkeğin sevişme teklifini reddetmiş gibi pişmanlık… Sanki erkek bir iki saat sonra cepheye gidecek ve  görüşmeyecekler. Bunu hem reddeden bir özne olarak duyumsuyordu hem de  savaş filminin kadın kahramanını kanepede ayaklarını altına toplayıp içi sızlayarak izleyen olarak. Rakı bardağını kaldırdı, siyah gözler, yeşilimsi mavi gözler… Masanın dikdörtgen değil yuvarlak olmasının iyi olduğunu düşündü. İkisi de çok yakışıklı geldi gözüne ve bu havadaki gerilimi bir  yetmişlik dağıtmayacak gibi görünüyordu. “Şerefe beyler,” dedi. “Bu garip buluşmanın şerefine. Buna sevindim,  belki bir daha görüşemeyebiliriz, iyi oldu.” “Belli mi olur,” dedi Yılmaz iyimserlikle. “Ne yani,” dedi Ahmet, “Elbette  görüşmeyeceğiz. Ne anlamı var ki? On sekiz, on dokuz yaşlarında bir kız, üniversiteyi kazanamadığı için hüngür hüngür ağladığı bir gün, parkta deli bir güneş gözlerini dikmiş  onu izliyordu. Kızsa deli gibi ağlıyordu. Bu kadar gencecik ve güzel bir kızın güneşten ve ağlamaktan karşınızda su birikintisine dönüşmesine can mı dayanır? Teselli etmek için bir yol arıyorsun…. Salaklığın dik âlâsı işte!”

“Benim tanıdığım kız ise sonbaharın içinde yürüyordu,” dedi Yılmaz. “Bir esinti yaprakları böcek sürüleri yürür gibi çıtırdatıyordu. Sırtındaki rüzgârlığı pupa yelken  bir kız… Akşam acelesinde trafik lâmbalarında durmak zorunda kalmıştı. Hayatımda kadın takip etmişliğim yoktur. Nereden bilebilirdim o günkü peşine takılışın tüm ömrümü kapsayacağını?” “Sıkıldım,” dedi Kadın. “Şu an parkta ağladığım zamanki kadar hüzünlü, akşam acelesindeki kadar telaşatayım. Yanınızda tek başımayım. Bir kaplan kadar yalnız.” “Çevrende ve arkanda bıraktığın erkek sürüsüne rağmen mi?” dedi Ahmet acı acı. “Yarasa sürüsü diyecektin sanırım, vampir yarasalar!” Kötü kötü baktı kadın ona. Sustular.

Çantasından çalan cep telefonunu çıkardı, Tülin Mehtap. Kulağından yüzüne, tüm vücuduna yayılan bir sıcaklıkla ses tonu birden güzelleşti. Gülümseyerek canlılıkla konuşmaya başladı önüne bakarak. Gözlerini her ikisinden de saklıyordu şimdi. “İyiyim bir tanem, sen? Ben de… Yaaa? Hadi ya. Kim kim berabersiniz? Kaçta? Olur. Orayı çok merak ediyorum. Duyuyorum ama gidemedim. Yer ayırtmak gerekmez mi? Geleceğimi nereden bildin? Doğru. Ben mi? Ben iki yarasayla yemek yiyorum. Daha doğrusu ben yemek yiyorum, onlar birbirlerini yiyorlar. Gecenin sonunda beni de yiyebilirler gibi görünüyor. Bu yemek için çok uzun yoldan geldikleri biliniyor ama niyetleri asla…”  Ahmet, gene kadının sol elini hapsetti. Bu kereki tutuşta keskin bir kıskançlık olduğu gibi parmaklarını ezmesinde tehdit vardı. Mehtap, öfkeyle başını kaldırıp ona baktı ama elini kurtaramadı. Ahmet, dudağının arzulu kıvrımı ve nerdeyse saydam açık renk gözleriyle taş gibi karşıladı bu öfkeyi. Bir süre bekler, sonra uzanıp alır o, biliyorum. Ne olacağını da umursamaz. Bu denli iri yarı olmanın yarattığı doğal bir zorbalık hali… Aynı zamanda bana, dişiye gösteriş…

Yılmaz, arkasına yaslandı. Bu durumdan pişmanlık duydu birden ve kendini aptal hissetti. “Tabi ki gelirim,” diyen Tülin Mehtap’a ve masadaki muma baktı. “Yemeğimiz on bilemedin on buçukta biter. Zaten orası on birden önce başlamaz sanırım.” “Kapat şu telefonu artık Tülin, dedi Yılmaz.  Kadın karşıdan ona doğru, koyu renk rujlu hayali bir öpücük  gönderdi. Ama elini Ahmet’ten kurtarmış değil henüz. Gözleri her zamankinden daha kara Yılmaz’ın. Kadının parmak uçlarında hâlâ Yılmaz’ın dudakları, sakal bıyık batıkları var gibi. Floransa’dan beri aslında. Telefonla konuşurken, konuştuğu kişiyi, Ahmet’i, Yılmaz’ı üçünü birden algılıyor. Haksızlık etmiş olduğunu düşünüyor. Yılmaz’ın gözleri tepedeki ışıkları yansıtırken Ahmet’inkiler ışıkları emip yok ediyor. “Yok, diyor telefona. Ben bir taksiye atlar gelirim. Buraya gelmemen gerek. Tarikat toplantısı gibi bir şey bu.” Telefonu kapatıyor.

“Kaç yaşında?”dedi Ahmet.”Rakım bitti, ilgilenen yok,” dedi Mehtap. Garson yanında bitti, Ahmet onu bakışıyla durdurdu. Şişenin kapağını ağır ağır açarken elleri çok güzel görünüyordu. Bardağa bir göz atıp gene gözünü kadına dikti. “Tamam,” dedi kadın. “Rakıya tamam denmez, o istediği zaman gider,” dedi Yılmaz, başını iki yana sallayarak. Rakı, su, buz üçlemesi onda Mehtap’ı , kendini ve Ahmet’i çağrıştırıyordu. Madam rakı, ben mösyö su ve mösyö buz, yuvarlak masa toplantısı. Mehtap’ın rakısına su ve buz koydu. Rakı şişesini aldı, boynunu uzatıp Ahmet’in bardağına baktı, henüz bitirmediğini görünce kendine servis yaptı, şişenin kapağını ağır ağır bükerek kapattı. Ahmet’e, “ Buzsuz daha iyi içilir bu meret,” dedi onun fazlalık olduğunu ima ederek. “Ama susuz olmaz…” Ahmet onun neyi kast ettiğini anlamadı, kadına yiyecek gibi bakmakla meşguldü. “Yumruklarınızı cebinize sokar mısınız lütfen?” diye payladı Mehtap. “Rakı hem su hem buz istiyor bu akşam.” Mehtap anladı bak!  “Benim bir şey yaptığım yok, akşamdan beri sataşıp duruyor görmüyor musun?” dedi Yılmaz.  “Biliyor musunuz?” dedi Mehtap, “Sizin aranızda Euridike gibi hissediyorum. “Ben Orfeus’um,” dedi Yılmaz. “Ne diyorsunuz siz yahu?”dedi Ahmet. Yılmaz, duymazdan gelip kadına “Seni kovalayan oydu, Aristaios,”dedi ciddiyetle. “Yılana bastım, ondan kaçarken , bastım yılana değil mi? Yılan kimdi peki?” “O sokakta karşılaştığın serseri. Onun peşine takıldın. Aslında sen Ahmet’ten bunalmıştın, bundan eminim. Olan bana oldu.” “Ben kimseyi bunaltmış falan değildim. Evlenelim, dedim durdum. Ama o kalktı sokakta tanıştığı biriyle yattı, hamile kalıp hayatını bombok etti! Akıllandın mı bari?” “Birincisi sokakta karşılaşmış değilim, tatilde tanışmıştık. İkincisi hayatımın tamamı sayılmaz. Bir süre evet. Orfeus beni kurtardı.” Yılmaz’a gülümsedi. “Akıllanma konusuna gelince, emin değilim. Korkunç bir şey zamanın çıtırtısı. İnsanın kafası karışıyor.” Yılmaz’a minnettarlıkla baktı. Yılmaz’ın çene kemikleri oynadı, önüne baktı, “Ama Orfeus seni sonsuza dek yitirdi,”dedi. “Boş ver,” dedi Mehtap, “Belki böylesi daha iyiydi. Hanginizi seçersem seçeyim, ötekine haksızlık etmiş olacaktım, ona bakarsan. Belki de iyidir zamanın çıtırtısı.” “Sen gidip başkasıyla yattın,” dedi Ahmet. Rakı bardağını eline aldı dikkatle evirip çevirdi. “Bunu tekrarlayıp durmasana. Unuttuğum bir anı bu. Gömdüğüm bir taş. Ne diye aynı şeyi söyleyip duruyorsun sanki?”  “Tamam affedersin.”  “Belki de bir şeyden yoksun olduğumu düşünmüşümdür. Onun peşinden koşmak isterken.” “ Allah aşkına Tülin, neyden yoksundun, söyler misin? Akıldan yoksundun sen bana kalırsa. Seninle evlenmek istiyordum, ben askerdeyken, Yılmaz’la işi pişirdin. Yılmaz’a tutuldun ama gidip bir hergeleden…” “Kes şunu dedim!”  “Tamam affedersin.” “ Affedersin deyip durma bana!”  “Dilinin verdiği sözden aklının haberi yokmuş,” dedi Yılmaz. “Aklının mı başka yerinin mi?” “Yahu bırak! Ben konuyu dağıtmaya çalıştıkça sen…” “Platon lafının rakı mezesi olduğunu duymuyor iyi ki,” dedi Ahmet. “Ah Platon’u biliyorsun demek?” dedi Mehtap. “Ne sandındı? Hatta belki Platon, “ölümlülerin ölümsüzlük uğruna doğurduklarını, bir varlığın yerine yenisini koymak tutkusunu,” böyle bir durum için söylemiştir, ne dersin? İkiniz de canımı sıkıyorsunuz, bu entel dantel laflarla!”  dedi Ahmet. Bir sigara yaktı, ikram etmedi, ötekiler de istemedi.  “Bu buluşmayı çok farklı duygularla planlamıştım,” dedi Yılmaz. “Tabi,” dedi Ahmet. “Gözlerimizin keskinliğini yitirmeye başladığını düşündün. Artık düşünce gözünün iyi görmeye başladığı o çağa mı yaklaşıyoruz sence? Senin kuşun uçtu mu yoksa?”  “Ben tuvalete gideceğim,” dedi kadın, çantasını aldı. “Kaçmak huyundur,” dedi Ahmet. “Peki gitmeyeceğim. Ama siz de doğru düzgün konuşacaksınız.” Çantayı geri bıraktı. “Tamam, dedi Ahmet. Kaç yaşında?” “Ne önemi var? Salata aldı biraz Mehtap.  “Merak ettim sadece. Aşk bir çağrı mıdır, verilmiş bir karar mı?” “Kedi merakı mı? Bilmiyorum. Hangisi olursa olsun öyle bir fırtınanın içinde bulursun ki kendini hiçbir yangın karşısında duramaz.”  Yılmaz, “Bundan genç işte, diskoya gidiyor baksana,” dedi omuzları sarsılarak güldü. “ Belki on yıldır diskoya  falan gittiğim yok,” dedi Ahmet rakısını içip, peynire öfkeyle çatalını sapladı. “Niye, sen dans etmeyi severdin,” dedi Tülin. Ahmet irkilerek ona baktı. Her şeyi hatırlıyor! Sonra ilgisi söndü, kadın dalga geçiyordu. “Karım nefret eder.” Dili geçmiş zaman kullanmadığını fark etti.  Oysa karısı artık ona tahammül edemediğini söyledi evvelki gün. Boşanmak istiyormuş. Bu konuyu buradakilerle konuşmak yersiz şimdi. Yılmaz, “En az beş yaş küçük bundan. Benimle hiç dansa gelmedin sen,” diye lafa karıştı. “Demek daha bakireymiş o zamanlar,” dedi Ahmet. Mehtap ona kötü kötü bakmakla yetinip “Senin karın da dansı sevmez mi Yılmaz?” Ahmet, “Yaş farkı daha mı fazla yoksa?” “Genç. Ne var bunda? Biliyorsunuz yaşlandıkça erkeklerin döl kalitesi bozuluyor. Bir dişinin daima daha genç bir erkek bulması gerek. Soyun devamı için şart bu…” Yılmaz rakısından koca bir yudum aldı, boğazı yandığı için yüzünü buruşturup üstüne su içti sonra, peynir yedi biraz. Ahmet, “Aman yarabbim, burada oturmuş neler konuşuyoruz, kepazelik…”  “Ben özel bir şeyler yemek istiyorum,” dedi Mehtap.  “Emret,” dedi Yılmaz. “Şöyle adı abuk sabuk yemekler var. Yabancı mutfak. Ğa,ğa diye söylenen cinsten. Ğa,ğa yapıyorsun, listeye bakarak ama garson anlıyor seni.”  Yılmaz, “Burada yok bebeğim, burası öz be öz Türk meyhanesi,” dedi. İçtenlikle üzülmüşe benziyordu. “Şımarıklık yapamayacak mıyım?” Ahmet, “Sen on birden sonra yaparsın artık yapacağını,” dedi, kalbi kırılmış. “Sana yapsam itirazın olmaz ama!” “Ne demek, bayılırım. İstediğin kadar şımarabilirsin.” “Peki ya o? Onu niye çağırdın?” “Beni çağıran o unuttun mu?” “Ama onu atlatabilirdin.” Ahmet dikkatle  tabağındaki iyi pişmiş eti kesti. “ Adresi vermeyip buluşmamızı söyleyerek bu şansımız zaten baştan yok etti. Akıllı heriftir biliyorsun. E, sen ne ayak böyle onunla çıkıp gelmeler?” “İnan bilmiyorum. Şeytan dürtmüş olmalı.” Yılmaz, “Karım olmanı ve seni hamile bırakmayı hep istemişimdir. Sonra annemin seçtiği birine razı olduk. Kader işte. Yaşam size hiç güzel şeyler fısıldadı mı? Ha? Yoksa sürekli omzunuzun üstünden şunu yap, bunu yetiştir, tamam da öncelikle şunu yapmalısın diye bağırdı durdu mu?” İşaret parmağıyla garsonu çağırıp bir büyük daha söyledi. Mehtap, “Ben cidden gideceğim, baş başa mı bitireceksiniz o büyüğü?”dedi. Ahmet, “Ne gitmesi?  Seni zil edip gitmeni engelleyeceğim. Alıp evime götüreceğim. Sabah gözünü açtığında iş işten geçmiş olacak,”dedi.  “Karısını dolaba kilitleyecek bu,”  dedi ,Yılmaz bardağıyla Ahmet’in bardağını dürter gibi vurup. Ahmet bardağını kaldırdı, Mehtap’ta. Yılmaz, “Sabah gözünü açtığında yanını boş buluyorsun. Çünkü daha yanına uzanır uzanmaz kazma sapını ensende kırıyorum. Kızı alıp kaçıyorum. Ertesi gün düş gördüğünü …” “Ya bir dakka! Burada esas kız benim! Benim senaryomu kimse önemsemiyor mu?” İkisi birden ; “Hayır!” Etraftakiler onlara baktı ve kadın ayıp bir şey olmuş gibi elini ağzına götürüp güldü gizlice.  Ahmet, asık suratıyla gene homurdandı; “Maskaralığı bırakalım.” Mehtap toplantı yönetiyormuş gibi bir sesle, “Beyler beş dakika mola rica ediyorum, makyajımı kontrol edeceğim,” dedi. Ahmet, “Ne gerek var bebeğim, gözlerime bak yeter, dedi dişlerinin arasından. Yılmaz, “ Olmaz, senin gözlerin açık renk, bir şey göstermez. Kendini görmesi için bana bakmalı. Seninle geleyim,” diye sandalyesini geri itti. Kadın onu durdurdu.  “Ben  yeni yetme değilim.” “Olsun, adettendir,” dedi Yılmaz, ısrardan çok yalvarır gibi, yalnız kalmak istediğini açık ediyordu ve Ahmet’i bu işe karıştırdığına artık pişmandı.  Kadın parmağını kendi göğsüne bastırdı. “Ben giderim Yılmaz.”

Bin sekizyüzlü yıllardan kalma taş bina bir kervansaraydı. Şimdi restoran olarak kullanılan yapının birinci katında bir çığlık duyulduğunda saat 22.45 sularıydı.  Yaşlı bir kadın, bir bengal kaplanının, bayanlar tuvaletinden  çıkarak bina kapısına yöneldiğini söyleyip bayıldı.  A9 masasındaki smokinli adamlar da kalktılar. Ani karar vermiş gibiydiler, garsonu hemen çağırıp, fazla fazla ödeme yaparak çıkışa yöneldiler. Onlar da en az bengal kaplanı kadar tuhaftı. Çünkü Türkiye’de halka açık bir lokantada smokinli yarasalar sıklıkla göreceğiniz bir şey değildir…

Yazarın notu: Bir gün bu topraklarda da “aşk” ölümle yollarını ayıracak ve rakı sevmeyenler ölecek.

İşçi milletine sert davranacaksın!

1 Mayıs 2021 Serap Gökalp’ten bir armağan, Tüm Emekçilere Selam Olsun.

Sapları o kadar dayanıksızlaşmıştı ki kuş sürüleri havalandığında ağaçların dibine yapraklar yağıyordu. Bakışlarını ağaç yapraklarından takvim yapraklarına çevirince aklı  başından gitti!  Aman Allah, bayram tatili yarın! Hay canına tükürdüğüm, nasıl da unuttum! Gece bekçisine de izin verdik. Ne halt edeceğiz şimdi?

-Bayram nöbet işini ne yapacağız Çetin?

-Bilmem. Ben senden talimat bekliyorum Faruk Bey.

-Kimi çağırsak?

Çetin dışarı baktığı sırada, Selim TAY 147’ yle şantiyeye girdi.

-Selim gelsin, dedi. Bekâr zaten sazan ne işi var?

Pencereyi açıp ıslık çaldı, gelmesini işaret ett. Yanındaki müdürü de dışarı bakar gibi yaparken, açık pencerenin kanadından, adamların çekindiği koyu renk maske ona bakıyordu. Faruk, burnunu sivri, deliklerini gereğinden büyük bulurdu. Çenesini kaldırıp sabırla içine hava çektiğinde kanatları yapışır, bağırırken de gözdağı verircesine açılırdı.

Kapı tıkladı. Selim başıyla selam verdi. Yorgun ve terliydi.

-Nerdeydin? dedi. 

-İnşaatlardan karot[1] almaya gittim. Bugün Salı ya Faruk Bey.

Penceredeki maskenin ortasındakince çizgi ikiye bölündü, ağızdan horlayıcı bir ses çıktı;

– Yardımcın nerede?

-Arka tarafta, köpeklerin yanında…

Selim, bundan sonrasını söylemek istemedi. Ama biliyordu ki o ısrar edecek, söylemek zorunda kalacak. Öyle olunca azarı kendisi işitecek. Gitmeye hazırlandı.

-Na’apıyo or’da?

Eh işte tamam.

-Köpeklerle ilgileni…

-Onun işi miymiş köpekler?

Sanki bilmiyor! Hay yarabbim!

Konuyu kaydırmaya çalıştı;

-Çağırayım isterseniz.

Aslında yardımcımın ne yaptığı umurunda değil. Birine bağırmak istiyor.

Saldırı umulmadıktı, gözünün içine bakarak;

-Yarın nöbete geleceksin.

Çocuk sustu.

-Duydun di’mi?

Yutkundu.

-Duydum.

-Ne bok yemeye susuyorsun o zaman?

-Abi yarın kurban bayramının ilk günü. Aileme yardım etmem gerek.

-Benim işim senin işinden önemli, gel dersem geleceksin!

-Abi gelemem, babam yaşlı, tek başına kurban kesemez. Kasap tutmak pahalı.

-Ne ya’bıyon sen? Niye benim damarıma basıyon?

-Faruk Bey damarına falan bastığım yok. Durumu anlatmaya…

-Demek durumun var senin?

-Haksız mıyım? Çalışıyorsun, evde bir işin ucundan tutmuyorsun, diyorlar. Şimdi bayram bayram yüz üstü bırakırsam…

Koca şantiyede kalmak istemiyordu. Haydi, geldi diyelim düz yevmiyeye çalışacaksın, hani bayram farkı? Soramazsın bile…

-Ne vefalı oğulmuşsun sen öyle…

-Ailemi üzmek istemem abi, bilirsin, delikanlıyken çok üstüne gelirler zaten.

-Değilsin! Salağın tekisin! Müdürüne karşı gelmenin sonuçlarını hesaplayamıyorsun!

-Canın sağ olsun abi. Senin de sorumlulukların var tabi. Tamam.

-Tamammış. Duydun değil mi Çetin? Bir de ukala, müdânâsı yok!

-Tam efe, dedi Çetin.

Selim ikisine birden baktı.

-Ne yapmak istiyorsunuz?

-Ne yapmak istiyoruz Çetin?

-Ne yapmak istediğimizi sanıyorsun?

Çetin dolabın cam kapağında bıçkınca saçlarına baktı, eliyle taradı.

-Bilmem, dedi, Selim.

-Zeki çocuk, bilmiyor demek, dedi Çetin.

-Sen söyle o zaman Çetin.

-He, söyleyeyim. (Gevrek gevrek güldü) Aslında seviyorum ben bu ibneyi Faruk Abi.

-Çetin, aptal aptal konuşup kavga mı çıkarmak istiyorsun bayram üstü? Durup dururken niçin hakaret ediyorsun bana?

-Çetin, sana aptal dedi bu, duydun mu?

-Bir ibne kimsenin aklına cetvel olamaz.

Selim Faruk’a baktı. Susku, apansız hissedilen bir mayın tarlası olmuştu. Kimse kıpırdamadı.

-Madem dediğimi yapmıyorsun,  bitir işlerini, yaz istifanı defol! dedi Faruk.

Bu durumda istifa falan edilmeyeceğini, bayram tatilinde bu biçimde çalıştırılamayacağını, ek ücret… Hiçbir şey demeden çıktı Selim.

Zeytin yine laboratuarı dağıtmıştı. Ortalığı topladı. Şimdi köpek değil onun özellikle dağıtıp gittiğini sanabilirlerdi. Üstünü değiştirip gitmeye hazırlanıyordu ki muhasebeden Dilek aradı;

-Faruk Bey, Selim bugün dışarı gitmiş, habersiz şantiyeyi terk ettiği için ihtar yazın diyor. Bir de yarın nöbete sen gelecekmişsin. 

Kulağına üflenmiş gibi dikleşti. Ama bu herifin hiç karnı sırtı belli olmaz mı?

-Dilek Hanım, ne ihtarı, adam beni az önce kovdu. Üstümü değiştirip alacağımı alıp gideceğim. Ne ihtarı?

Telefon kapandı. Az sonra gene aradı kız;

-Faruk Bey diyor ki, nöbete gelsin, işe devam etsin, bir daha da bana karşı gelmesin, diyor.

-Abla, dedi Selim sakince. Karşı geldiğim yok ki. Gece bekçisi sorumluluğunu alamam. Burası gece nasıl oluyor sen biliyor musun? Kesseler duyan olmaz. Üstelik babama kurban işinde yardımcı olmam gerek. Bunu Faruk Beye söyledim . Arife günü yarın nöbete gideceğim deyince evde kim inanır? Önceden niye liste yapmadılar? Bugünü mü beklediler? Nöbete gelmezsen defol git dedi. Ona bu…

-Tamam, dedi Dilek. Neyse ne! Beni ilgilendirmez. Öfkesi geçmiş anlaşılan. Uzatma sen de!(Bekledi.) Ne düşünüyorsun?

“Ne düşünüyorsun? dedi Oya, İnsanın bir sevgilisi olması ne güzel. Onu düşününce nasıl insanın içini sevinç kaplıyor. Hele burnunu kırıştırıp üst dişlerini gösteren gözlerine garip bir şekil veren o gülüşü… “Hiç.” “Gözünden belli bi kere ne düşündüğün.”  “Belliyse ne soruyorsun?” “Duymak istiyorumdur belki.” “Ver kulağını o zaman.”

Göğsünü yumrukladı kız. ; “Çatlak seni seviyorum.”  Bu çatlak lafını da nasıl söylüyorsa insanın içi hopluyor.

“Niye, sen öyle düşünmüyor musun?” Kız sustu. “Hadi, söyle, söyle dedim.” “Utanıyorum ben.” “Utanıyor musun? Saçma! “               

Dileğin sesi;

-Ne düşünüyorsun Selim? dedi gene.

-Tamam, dedi Selim. Telefonu kapadı.

Elek analizini yaptı. Yeni gelen katkı maddelerini yerlerine yerleştirdi. Etiketlerini yazdı. Denemeler için formları hazırladı.

Biriktirmek değil, borca girme niyetindeyim. Oya’nın yaşamımın ortasında olmasını istiyorum. Biriktirirsem gecikirim. Bunu ona söylediğimde kızmış gibi kaşları çatılıyor. Dirseğiyle hafifçe bana dokunuyor. O zaman ona sarılmak çok güzel oluyor. Beni itiyor, istemiyor gibi yapıyor. Kollarımı sıkıştırıyorum. Sıcacık bedenine dokunmak içimi hayranlık duygusuyla dolduruyor. Başını çenemin altına yaslayıp, boynunu, ensesini kokluyorum. Bana dudaklarını uzatmasını beklerken yüreğim sıkışıyor. Ağır, sevinçli, hüzünlü, kaygılı, ezilmişlik duygusuyla dolu bir düşler dünyasında gülünç bir mutluluk yaşıyoruz. Korkularımı gizliyorum. Çünkü en büyük korkum onun olmadığı bir yaşam. Onu yitirirsem çekeceğim acıyı hissedebiliyorum. Bana seni seviyorum çatlak demediği, duymadığım bir yaşam benim için ne kadar ıssız olacak… Oya, sevinç, hüzün, sefalet, kahkaha, hayal kurmak demek…

Çökme testine başladığında Çetin geldi. Tespihini göğsüne göğsüne çevirerek onu izledi. Gitti yanlamasına bir sandalyeye oturdu, gözünü ayırmadan…

-Bir şey mi diyecektin Çetin?

Çetin Şen Şantiye Şefi , adamlar aralarında konuşurken ondan çşşş diye söz ederlerdi. Tam da çiş namuzsuz, sırıttı :

-Artık bana bağlıymışsın. Faruk Bey, seninle muhatap olmak istemiyor. Ben de senin bayramın ilk günü ve gecesi nöbete gelmene karar verdim.

Selim, doğrulup bir süre ona dikkatle baktı. Çökme konisini fırlattı. Tulumunu çıkarıp, kapının arkasına astı, ayakkabılarını değiştirdi, anorağını giydi, Çetin’i laboratuvarda bırakıp çıktı.

Çamurlu yolda yürümeye başladı. Ağaçlardan birine eski bir gazete dolanmıştı. Oya’nın kendi bedenine sarılışı gibi… “Benden bıkacaksın,” diye fısıldadı Oya.  “Bıkmak mı? Ben mi? Senden mi? Aptal aptal konuşma kız! Ne biçim laf o öyle?” “Bıkacaksın çünkü insan elinde olandan bıkar. Ben seni hiç uğraştırmadım, kaçmadım, o yüzden.”  “Ya bırak bu kokuşmuş lafları ya! Entel dantel laflar bunlar.” “Bende ne buluyorsun da…” “Ya kızım nereden çıktı şimdi? Şu Çiğdem mi sokuyor kafana bunları?”  “En çok neremi beğeniyorsun söyle…”

Selim dişlerini gıcırdattı. Avuç içlerinde kızın bedeni, sıcacık… Kalçaları, beli, memeleri… Kokusu… Zeytin yanında sessizce yürüyordu. Ana yola kadar onunla geldi. Hava buz gibiydi. Gözleri buğulanmıştı. Soğuktan, dedi kendi kendine, ayakkabısının burnunu yere vurdu. Köpeğin güzel tüylerini okşadı.

-Laboratuarı dağıtma kerata…

Zeytin sevecen sesler çıkardı. Kuyruğunu salladı, yüzüne baktı.

O sırada Faruk Bey, personeli toplamış konuşuyordu.

-Benim işimi yapmayan kim olursa olsun düşmanımdır. Önce benim işim! İşçinin özel işi olamaz! Çünkü şantiye çalışmazsa ekmek yiyemeyiz. O bizim ekmek ağacımız. Anlaşıldı mı?

İşçiler, şoförler, avluda enselerinden içlerine kaçan soğuk rüzgâr yüzünden sırtlarını kamburlaştırmış, sigaraları dudaklarında dikiliyorlardı.  Elleri ceplerindeydi. Çıt çıkmıyordu.  Faruk Bey’in yapayalnız sesi, şantiyenin orta yerinde havada asılı balon olmuş şiştikçe şişiyordu. Telsizi öttü. Lamia Hanım;

-Neler oluyor orada?

-Dağılabilirsiniz, hadi hayırlı bayramlar.

Kümeden ayrılıp yürümeye başladı.

-Maaşları soruyorlar da…

-Gene mi para? Her ay aynı çile. Avans vermediniz mi?

-Verdik Lamia Hanım ama işçi milletini biliyorsunuz.

– İşçi milletine yeterince sert davranmayı beceremiyorum, sorun bu!

Sesindeki tonlamadan Faruk onun tanrısal bir edayla başını geriye attığını görür gibi oldu.

-İşleri olduğuna şükretmiyorlar da her ay hep zamanında maaş! Devlet dairesi mi burası?! Telsiz kapandı.

İşçilerden biri ıslıkla Leylim Ley’i çalıyordu.


[1] Beton dayanıklılığı testi için örnek miktar alımı.

YARIM KALAN ŞARKI , KÖY ENSTİTÜLERİNİN KAPATILMASI

Kurban bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu. Kar, fırtına, tipi… Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu. Sular donmuştu. Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu. Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk. Lambalar  iki de bir usulca sönüveriyordu. Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk. Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu. Üç gün bayram iznimiz vardı, ama köyü yakın olanlar gitti ancak. Bayram sabahı kampana (zil) çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler. Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık. Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu. Üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıştı. Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi. Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu. O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik. Ellerimizi cebimizden çıkardık. “Arkadaşlar !” diye başladı. Bir canlıydı sesi, bir heybetliydi. Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı. Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi. Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi. Olduğumuz yerde birkaç kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi. Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti. Bugün bayram, dedi. Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz. Sonra yapacağımız iki iş var: Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak, bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak. Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek. Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek. Emin olun gidenler, kalanlar kadar üşümeyecektir. Çünkü inanarak çalışan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar. O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır… Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz. Yeter ki bir insan yaptığı iş in gereğine inansın. Ben şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum, dedi. Çünkü kanal açılınca elektriklerimiz yanacak. Elektrik yanınca okulun işleri yoluna girecek. Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz. Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz. Size şunu söylüyorum, bizim asıl bayramımız, yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır. Şimdilik bize düşen milletçe çalışmak, çok çalışmaktır. Parolamız şu olmalıdır: “Bayramlarda çalışırız bayramlar için”. Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin. Heyecanlanmıştık, üşümemiz geçmişti.
-Hepimiz geleceğiz! diye bağırmıştık.-Bayramda çalışırız bayramlar için!
Altı yüz kişi böyle bağırdık. Sonra da kazma kürekleri koyduğumuz işliğe doğru bir koşuşma başladı.. Santral havuzundan başlayarak onar metre arayla su kanalına dizildik. Çıplak Hamidiye Ovası ayaz. Kırıkkız Dağı’ndan doğru zehir gibi bir rüzgâr esiyor. Bazı yerlerde kar her yeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş. Nereyi kazacağız belli değil. Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar. Öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor. Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip çıkarıyoruz kıyıya. Bir gürültü gidiyor kanal boyunca. Yeşilyurt köylüleri evlerinin önüne çıkmış, bize bakıyorlar. Böyle çalışmamıza alışkınlar ama, bayram günü, bu soğukta  nasıl
donmadığımıza şaşıyorlar. Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi, -köyü yakın olduğu için izinli ya! – bize evlerden bazlama ekmek taşıyor. Koca ova çınlıyor. O gün o kanalın yarı yerini açtık. Bir buçuk metre derinliğinde, uzun, derin bir çukur karları yara yara gitti. Ertesi gün taa bende kadar tamamladık. Sonra merasimle suyu saldık. Türküler marşlar söyleyerek getirdik ve geç zamanda, santral havuzuna döndük, sonra bir baktık, okulumuzun balkonuna çakılı “C K E” yandı…( Çifteler Köyü Enstitüsü ). Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu. “Aferin ulan eller, diyordu, bu elektriğin yanmasında senin de hissen var, yaşasın.”
(Talip APAYDIN’ın 1967 yılında yayınlanan ”Karanlığın Kuvveti” adlı kitabında yer alan anısı)

1946’dan sonra köylünün okutulmasından korkanlar, birbirinden yersiz çirkin iftiralarla o güzelim kurumları karaladılar, sonra da değiştirmeye başladılar.1950’den sonra temelli yıktılar. Dünya eğitimcilerinin ah vah ettikleri bu cinayet karşısında Hakkı Tonguç’un nasıl iç acıları çektiğini yakından bilenlerdenim. Emekliye ayırmışlardı. Köşesinde sessiz sedasız oturuyor, kitaplar yazıyordu. Her acı haberi susarak ve gözlerini karşıda bir yere dikerek dinleyişi vardı, insanı ağlamaklı ederdi. (Talip Apaydın-Köy Enstitüsü Yılları S.228 27 Haziran 1960 )

Ruhlarımız, nişan tahtaları gibi delik deşik edilmişti. Uğramadığımız iftira, çekmediğimiz acı  kalmamıştı. Bir tuhaf çalışmaydı bizim çalışmalarımız. Daha çok yararlı olalım diye çırpınıyorduk da Milli Eğitim Müdürümüz “bırak yahu, sana ne” diyordu. Valimiz “bırak” diye önümüze geçiyordu. Deyin ki omuzlarımızda hep birlikte uzun bir ağaç götürüyorduk. Çoğu eğilmişti yere. Bize de eğilin diyorlardı. Ama yükümüz yere düşecekti, nasıl işti bu? (Talip Apaydın- Köy Enstitüsü Yılları S. 230 27 Haziran 1960)

1942 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında beş köy enstitümüzü gören İnönü, Tonguç’a şunları söyler; “Köy enstitülerini gelecek yıl 40’a sonra 60’a çıkarılmalı.” Kendisine bunun olanaksızlığı bildirildiğinde” Çok büyük fırsat kaçırıyorsunuz. Bu savaş yıllarından yararlanarak bunları yapmalı idiniz. Savaştan sonra ne olacağı belli değildir, bunların hiç birini bize yaptırmayacaklardır. İleride beni dinlemediğinize çok pişman olacaksınız” der.  (Tonguç’a Mektuplarla Köy Enstitüleri Yılları S. 167)

H.Ali Yücel’in saptaması; “Aleyhteki siyasi sebepler yanında sosyal sebepler de vardı. Birçok laik ve dini köy otoriteleri köy öğretmeni olarak yetiştirdiğimiz yeni adamı yadırgadılar.” “Enstitüde yetişecek öğretmenlere genel ve mesleki kültür bakımından gerekli olan bilgiyi vereceğimiz gibi, bunlara köye gittikleri vakit köy hayatında etkin, prestij sahibi, kendine fikir sorulabilecek, görüşü alınabilecek insan olabilmeleri için ameli bilgiler de verilecektir.” H.A.Yücel. (Bütün Dünya Sayı 2007/12) Hasan Fehmi Güneş ise söyleşisinde şu saptamayı yaptı; Köy Enstitüleri, aydınlanma programının köye yansıtılmış bölümüydü. İki amacı vardı; 1-Köylüyü aydınlatma ,2- Toprak reformu Kapatılması karşı devrimdir ve amacına ulaşmıştır. Köy Enstitüleri o denli hızla gelişti ki toprak ağalarını, şeyleri, aşiret reislerini, gerici ve şeriatçı çevreleri tedirginliğin ötesinde korkuttu. Hele Köy Enstitüleri ilk mezunlarını verdiği 1944 yılıyla onu izleyen 1945 yılının eğitim seferberliği yıllarına dönüşmesi çıkarcı siyasetçileri, derebeyliğin kökenini oluşturan aşiret reislerini, toprak ağalarını genörgütçüleri (bürokratları) gerici ve şeriatçıları ürküttü  1946 seçimleri sonrası Hasan Ali Yücel gibi ulusal eğitim sorunlarını “insancıl” bir yaklaşımla çözme yollarını üretmiş olan bu yüce insan erk dışı bırakıldı. Çok geçmeden, köye yönelişin mimarı üstün insan İsmail Hakkı Tonguç da görevin dışına itildi. (Nadir Gezer’in notları.)

Yeni hükümetin Milli Eğitim Bakanı R.Şemsettin Sirer’di artık. Hasan Fehmi Güneş’in CHP’li bir gerici olarak tanımladığı bir kişiydi. 19.11.1951 tarihli gizli oturumda “500 kişilik kadrodan 400 kişiyi defettik” diyen adamdı. (H.Fehmi Güneş söyleşisi)   CHP 1946 seçimlerinden yıpranarak çıkmıştı. Devrimci öz yapısını yitirmiş, gerici çevrelerin, ağaların, aşiret reislerinin açtığı yolun yolcusu konumuna düşürülmüştü. DP nin dayandığı güç ise Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına dayanıyordu. Devrimleri yadırgayanlar bir kez daha kurulur kurulmaz DP de buluştular. Derebeyi Kinyas Kartal’ın söylediği gibi “ayaklarının altından bir şeylerin kayıp gittiğini gördüler ve geleceğin kaygısına düştüler.” Şimdi Nadir Gezer’in anlatımına bir parantez açalım ve Mustafa Aydoğan’ın Köy Eğitim Sistemleri ve Köy Enstitüleri isimli kitabına bir göz atalım.

Kinyas Kartal! Moskova Harp Akademisi mezunu. Bir zamanlar milletvekilliği yapmış TBMM başkanlığı yapmış frak içinde bir yarasa! Sabri Tığlı , Kinyas Kartal’a sorar;“Ağa, sen bilirsin, CHP Türkiye’ye komünizmi getirmek için mi kurmuştur Köy Enstitülerini? Kinyas Kartal’ın yanıtı: “Yok canım, onlar komünizmi benim kadar bilmezler. Bak ben sana bunun aslını anlatayım. Benim köylülerimin işlerini ilçe merkezlerinde, il merkezlerinde benim adamlarım yapar. Benim köylülerim devlet kapısını bilmezler. Askere mektubu adamlarım yazar, gelen mektupları adamlarım okur, muhtar kararlarını, doğum, ölüm kararlarını benim adamlarım doldurur. Ücretlerini de alırlar. İşler böyle sürerken köylerimden ikisine Akçadağ Köy Enstitüsü çıkışlı iki öğretmen geldi. Altı ay sonra bu köyler bana biat etmekten çıktılar. Biz doğulu ağalar, oturduk, düşündük, eğer bu böyle on yıl devam ederse ağalık ölecek. İşte bunun üzerine DP ile pazarlık yaptık. Köy Enstitülerinin kapatılmasına söz verirseniz oyumuzu size vereceğiz dedik.” Bu metni Dursun Kut 27.2.1996 yılında Cumhuriyet’te yazdığı yazıda, Kadri Yamaç 17 Nisan 2010 tarihli yazısında kullanmış. Bana da Recep Bey verdi. Dönelim yine Nadir Gezer’e, “1947 Aralık ayı laik eğitimin en büyük darbelendiği ay oldu. İstanbul Milletvekili Faruk Nafiz Çamlıbel, (şu ünlü edebiyat adamımız)  DP sözcüsü olarak yaptığı konuşmadan bir cümle; “Laiklik bir devlet telakkisi, din bir aile ve cemiyet telakkisi olduğuna göre, biri idare ve siyaset, öteki vicdan ve iman yolunda tedahül (geçişme)etmeden ilerleyebilirler.”

Bakan R.Şemsettin Sirer ise, “Muhalefet partisinin sözcüsü ve şahsi dostum olan Çamlıbel’le benim beyanlarımın ifade ettiği manada, tamamen mutabık olduğumuzu ifade etmekle bahtiyarım,” diye konuşuyor.

Ama Köy Enstitüleri ile savaşımıyla en ünlü Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu’dur. Günaltay Hükümetinin izlencesindeki şu alıntı ilginçtir. Yıl 1949  “Türk devriminin ana ilkelerini titiz bir özenle savunmaya devam edeceğiz. Bütün diğer özgürlükler gibi vatandaşın vicdan özgülüğünü de kutsal sayarız. Din öğretiminin isteğe bağlı olması esasına sadık kalarak yurttaşların çocuklarına din bilgisi vermek haklarını kullanmaları için gereken olanakları hazırlayacağız…” Hazırlanan bu olanaklar dizgesi bizi iki binli yıllarda “başımı örtme özgürlüğünü kullanmak istiyorum” diye haykıran kadın resimlerine getirmiştir. (SG)

49 Bütçe görüşmelerine dönüyoruz. Bakan “koruyacağız” dediği sırada, iki gerici yobaz yüzlerini milletvekillerine doğru dönerek Arapça ezan okumaya başladılar.

1950 yılı seçimlerine ulaşıldığında ise DP nin ilk Milli Eğitim Bakanı Avni Başman’dır. Ama Köy Enstitüleri düşmanlığına dayanamayıp görevden ayrılmıştır. Ondan sonra bakan olan Tevfik İleri DP’nin düzeneklerini yaşama geçirdi. Köy Enstitülerinin yönetici ve öğretmenlerini baskı altına almak, komplolar kurmak, bakanlık emrine almak, dosdoğru enstitüleri suçlamak, kız öğrencileri belli enstitülerde toplamak, en sonunda da adlarını değiştirdi. 1951–52 öğretim yılında son mezunlarını verdi.

Talip Apaydın, Köy Enstitüleri temeliyle oluşturulmak istenen insan resmini tanımlarken az önce Kinyas Kartal’ın korktuğu insan tipini de çizmektedir.

  • Sorunlarını çözmeye, gelişmeye çok daha yatkın
  • Aklın bilimin verilerini kullanan, başkalarına aldanmayan,
  • Sömürülmeyen
  • Teknolojiyi daha iyi kullanan
  • Üretimi en yüksek düzeye ulaştıran
  • Hangi iş alanında olursa olsun, haklarını görevlerini olumlu yolda kullanan
  • Çağdaş insanın bilgileri ile donatıldığı için uygarlığın nimetlerini yaşayan
  • Sanatsal, bilimsel, kültürel etkinliklerden yararlanan
  • Yoksulluktan, karanlıktan kurtulmak için geri kalmışlık çemberini çok çabuk kıran

Ve Talip Apaydın soruyor; “O zaman, hırsız, yalancı düzenbaz bir takım insanlar yönetim yerlerine gelebilir miydi? Yarım yüzyıldır Türkiye’miz bu kadar kötü yönetilebilir miydi? Ulusumuzun gelişme yolları böylesine tıkanır mıydı? Bir avuç insanı zengin edeceğiz diye büyük çoğunluğumuz karanlıkta yoksul ve mutsuz bırakılabilir miydi? Nüfus böylesine plansız programsız başıboş artar mıydı?  Büyük kentlere ve yurt dışına bu oranda yoğun göç olur muydu? Toprak reformu yapılmaz mıydı, sanayi tüm yurda yayılmaz mıydı, her yörede insanlar iş bulup çalışmaz mıydı? Kalkınma bileşik kaplar örneği tüm yurt düzeyinde birlikte gerçekleşmez miydi? İşsizlik sorunu olur muydu? Bireyleri okuryazar, demokrat, kişilik sahibi, bilinçli ülke sorunları ile yakından ilgilenen ve çözüm yolları arayan bireyler olmaz mıydı? Ormanlarımız korunup genişlemez miydi, tarıma elverişli topraklarımız her yerde aynı özen ve verimlilikle işlenmez miydi? Bugünkü bilinçsiz yapılaşma yüzünden devre dışı kalır mıydı? Denizlerimiz sularımız ve göklerimiz temiz kalmaz mıydı?

Tonguç 21 Eylül 1946 da görevden alınır. Bu kapatmaya doğru ilk adımdır. Müdürlerine yazdığı mektuptan:

“Kardeşim, Sizinle birlikte çalıştığım yılların hayatımın sonuna kadar sürecek tatlı hatıraları ile kalbim ve vicdanım dolu olarak ilköğretim işinden ayrılıyorum. Ama kanun ve prensiplerde hiçbir değişiklik yoktur. İşbaşına gelen ve orada kalan arkadaşlara güvenerek görevinizi şimdiye kadar olduğu gibi yapmanızı, bu alanda son dileğim olarak, sizlere ve vasıtanızla bu işe bağlı olanların hepsine duyurmak istiyorum.”

Milli Eğitim Müdürlerine de “ Kardeşim,” diye başladığı mektubunda, verilen emeklere teşekkür ettikten sonra “ Yaz kış, gece gündüz, soğuk sıcak demeden ve hiçbir şahsi menfaat gütmeden ülküye bağlılığınız işe sarılışınızla bulunduğunuz ilin, çevrenin Milli Eğitim alanında birer anıt olarak kalacak eserlerini yarattınız. Sizlerin çalışmalarınız benim için iftihar vesilesi oldu. Şimdiden sonra da olacaktır. İlgili kanunlarda saptanan esaslardan ayrılmayarak işinizde şimdiye kadar olduğu gibi hep başarı göstermenizi…”

İyimserlik…

Şevket Gedikoğlu da  4.10.1946’ da Tonguç’a yazdığı bir mektup ta iyimserdir. “Ne derlerse desinler ve düşünsünler, gerçek olan şudur ki ok yaydan çıkmıştır, amaca ulaşılacaktır.” Ama iyimserlik çok sürmeyecektir. 4.10.1946 yılında Akpınar’dan Enver Kartekin’in satırlarına bakalım. “Fakat bu işin düşmanı o kadar çok ki. Onlar suret-i haktan görünerek bu işi o kadar dejenere etmeye çalışacaklar, bu işi kendilerine o kadar mal edecekler ki ihtimaller dahi beni sarsıyor…”

Enver Karatekin 9.1.1947’ de yazıyor; “Bu yıl mezun olanların durumu yürekler acısı. Ekserisi camilerde hasırlar üzerinde çocukları oturtarak ders yapıyorlar. Bir kısmı da hala açıkta. Aynî yardımlarını ve ücretlerini de alamayanlar çok. Vaziyet mahalle mekteplerinden daha feci. Fakat mezunlarımız yılgın değil, bedbin değil. Ülkü onları o kadar sarmış ki. Yokluk ve zorlukla mücadele etmekten usanmadan işlerini yürütüyorlar…” Ama baskılar artmakta, istifalar, olmazsa görevden almalar, akıl almaz denetleme biçimleri sürmektedir.

Ve Karatekin 11.11.1947’ de Tonguç’a uzun bir mektup yazar, işte çarpıcı birkaç satır da oradan; “Fakat aziz şefim ve büyük kurucumuz siz ayrılalı daha yarım yıl olmadığı halde bugün Enstitülerin arasına girseniz onların budana budana tanınmayacak hale geldiğini göreceksiniz…………Umum Müdürlüğe yazdığım yazıda da söylediğim gibi artık bize başka milletlerden getirilmiş ve beyhude yere emek harcamış ecnebi mütehassıslar muamelesi yapılıyor…………” 

Karatekin 26.7.1947 de ise şunları yazmıştır; “Uğrunda her şeyimizi harcadığımız bu milli varlığın bilinmeyen ellerde soysuzlaşacağından korkuyorum.”

Bahattin Fırtına Savaştepe Köy Enstitüsü Yıllarının 75 sayfasında şunları söylüyor;“Sıt kı Akkay ses yükselticiden öğretmen ve öğrencilerine ‘sağlıcakla kalın’ diyor ve görevden ayrılıyor. Aynı ses yükselticiden yeni müdürün sesi ‘Öğretmen ya da öğrenci hiç kimse eski müdür Sıtkı Akkay’ı yolcu etmek için istasyona gitmeyecektir. Gidenler hakkında gerekeni yaparım,”diyor. Savaştepe halkı ise, yaşlısı genci, kadını erkeği, çoluğu çocuğu ile trenin gelmesine daha saatler varken, akın akın istasyona gitmeye başlıyor. Ortalık mahşer yerine dönüyor.  Trenin kalmasına 5-10 dakika kala tarlalardan, bahçelerden yan yollardan geçerek, enstitünün tüm öğretmen ve öğrencileri istasyona akın ediyor. Ortalık göz alabildiğine insana kesiyor. Öğrenciler ve halk, hep bir ağızdan Akkay’ın en sevdiği “Emirdağı” türküsünü söylemeye başlıyor.

Antigone’ yi  peynir-ekmeğiyle aynı çıkında taşıyan çocuklar tarihe gömüldü.

Kendi kendine yeten yaratıcı yaşam biçimi bitti.

Küreselliğe direnç noktası yok edildi, tam bağımsızlık ülküsü yerle bir edildi.

Tanrı mesleği öğretmenliği “Tanrı yaratır, biz şekillendiririz” diye uygulayan öğretmenler yok edilmişti (H.Fehmi Güneş söyleşisi) 

13. YY.  da yaşamış ilahiyatçı Aquinalı Thomas “ Tek kitaplı insandan kork!” der. Bu cümle de bu araştırmanın sonuna uyuyor  mu ne dersiniz?

Son olarak, Turhan Selçuk’u selamlama zamanı. Bugünkü yazımın görseli olarak seçtiğim Cumhuriyet gazetesinde ölümünden kısa süre önce çizdiği karikatüründe Turhan Selçuk,“kadın” var, başına türban bağlayan “özgür kadın” var, kara çarşaf giyen “daha özgür kadınlarımız,” var, diyor.

Tüm Köy Enstitülülere, İkinci Kuşak Köy Enstitülülere ve Köy Enstitülerini genç kuşaklara anlatmayı görev edinmiş dostlara selam olsun!

Teşekkür: Bu çalışma, Haziran 2010 yılında 68’liler Birliği Bursa Şubesi üyeliğim sırasında çalışma grubunun isteği doğrultusunda Köy Enstitülerinin Kapatılışına ilişkin hazırladığım söyleşimden derlendi. Kaynak olarak, 2010 Bursa Tüyap Fuarında gerçekleşen Köy Enstitüleri oturumu, 2010 yılında Aydınlarla  Yüzyüze Programı çerçevesinde gerçekleşen Hasan Fehmi Güneş söyleşisi, Talip Apaydın’ın Köy Enstitüsü Yılları kitabı, Mustafa Aydoğan’ın  kaleme aldığı Tonguç’a Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları, yine Aydoğan’ın Köy Enstitüleri Amaçlar, İlkeler, Uygulamalar adlı yapıtından Bütün Dünya Dergisinin  2007/12. sayısından ve benim (rahmetle anıyorum) Emekli Öğretmen Nadir Gezer’ le yaptığım  söyleşimizin notlarından yararlanılmıştır. Hepsine bir kez daha gönül dolusu teşekkürlerimi sunuyorum.