En zor yazılar veda yazılarıdır biliyor musun Hasan Özkılıç?

Öykü ve roman yazarı, çok sevdiğim dostum, yaşam yolculuğunda yolumun kesişmesinden her zaman “iyi ki” dediğim özel insanlardan biri, Hasan Özkılıç’a saygıyla…  

İzmir Öykü Günlerinin fikir babası ve en çok emek harcayan, Hasan Özkılıç, 90 lı yıllarda öyküler aracılığıyla başlayan, ilk  yüz yüze tanıştığımız 2002’den bir kareyle uğurluyorum seni. Efsane İzmir Öykü günlerinden bir an.

5 Mayıs 2022 tarihinde edebiyathaber.net’de Şima romanı piyasaya çıktığında yaptığım incelemeyi ona haber vermemiş, sürpriz olmasını istemiştim. Sevincini paylaşmak için küçük bir jest olsun diye. Telefonla aramıştı. Araya “ara girse” de sohbete hiç ara vermeyen insanlar vardır. Ne kadar zaman önce bıraktığımız sohbeti kaldığımız yerden sürdürüp konuşmuştuk. Öykücülüğümde emeği olan, insan olarak örnek aldığım Hasan Özkılıç kalbimizde uyuyanların arasına uğurluyoruz seni. Şima’ ile bir kez daha buluşalım o zaman.

ŞİMA

HASAN ÖZKILIÇ’IN KALEMİNDEN BÜYÜLÜ BİR METİN

Okuru olduğum, ilk kitabından bu yana izlediğim bir kalem, Hasan Özkılıç’ın alışılmışın dışında bir roman konusuyla karşımızda olduğunu öncelikle belirtmek isterim. Bizim için bir tür kapalı kapılar olan bir mekâna gitmeye hazır olun.

Fazlasıyla geniş olabilecek seçilen yaşamı, romana aktarırken konunun sınırlı tutulduğunu, anlatılmak istenilenin en iyi biçimde yansıtmak için biçim ve yöntemlerin amaç doğrultusunda kullandığını düşünüyorum.

Yazar, yaşam, dağınıklıklarını zekice ayıklayarak, yazın sanatının imbiğinden geçirmiş. Bu kalın bir ipi, ince bir iğne deliğinden geçirmeye benziyor. Doğaldır ipin bükümü öyle sıkı ki sağlam bir doku ortaya çıkıyor.

Romanın çöl görüntülü (romanın fiziksel ve duygusal atmosferine gönderme yapar), dikenlerin (yaşamın sorunlarına gönderme yapar) yakın planda olduğu kapağını açtığınızdan itibaren yazarın yarattığı atmosfere giriyor, farklı dokular, kokular (özellikle kokular) içinde yaşıyorsunuz. 

Anlatıcı yazar biçemini gerçeklik duygusunun bozulmaması için özellikle ve gerektiği kadar kullandığını düşünüyorum.  “Ben” anlatıcıyı düşüncelerde, bilinç akışlarında tercih ediyor.

Hem içsel hem dışsal anlatımlarda -ki bunlarda denge vardır- her an çoklu bakış açısıyla okumayı sağlıyor.  Yazarın çok mercekli algılayıcılarının olduğunu düşündürdü bana. Anlatıcının ben seslenişi ilginç bir dönüşüm, değişimi vurgulamak için üçüncü tekil şahsa dönüyor ilerleyen sayfalarda…  Ben anlatımı anlatım kolaylığı ve geniş alan açmaktadır yazara.  

            S.14 Anlatıcı konuşur, “Bilmiyor ki ben susuyor göründüğüm zamanlarda ne çok konuşurum, bilmiyor.” > ileriki sayfalarda “kör adamla” konuşmaları onun suskuyla kaplanmış konuşmalarının/düşüncelerinin ifadesidir.

Çokça okuma ekseni olduğu gibi, mekân anlatımlarında yer yer resim matematiği, bilinç akışı ve olay örgüsündeyse şiir matematiği hissediliyor. (Kare kodla mekana taşıma yeniliği  çok şık. Beri yandan yazarla aramıza dijital ortam girmeli mi karar veremedim.) Ama bunları öylesine gizlice yerleştirmiş ki, yalnızca hoş sonuçları yakalayabildim.

Fiil zamanlarını kullanırken amaç aynı anda birçok algıyı doyurmak olabilir. Görme, duyma, koku, dokunma, bilinç, bilinç akışı, duygu renkleri, değerler, felsefeler, toplumsal sıkıntılar baskılamalar vs. bu nedenle birbiri ardınca algılanıyor. Böylelikle asla tekdüze olmayan, okuyucuyu tedirgin eden bir anlatım ki “amacın” emrinde olduğunu görüyoruz.

Roman bölümlemelerini, karakterler kadrosunu ve olaylar dizgesini okurun keyfini kaçırmamak ve alışıldık bir inceleme metni yazmamak için atlayacağım. Bunu okurun keşfetmesine, bu heyecanı duymasına bırakacağım. Ancak küçük bir ayrıntıyı belirtmeliyim ki karakterler, özellikle eksen karakter, değişik ve çeşitli açılardan verilir. Romanın içine yayılır ve yavaş yavaş metin ilerledikçe karakterlerin de yeni özelliklerini keşfeder okur.

Romanda kullanılan anlatım biçemlerine değinmek gerekirse,

Düş gücümüzü ateşleyen, zaman zaman ezgiye dönüşen (şiir metinleri nedeniyle) anlatım, kitap boyunca değişimler gösterip, değişik ritimlere ulaşır.  ‘Şimdi’ deki anlatıcı her şeyi bilen, gören ses (ki gizem ve dumansı bir atmosferi çizer), yolculuk sırasındaki anlatıcı sese (bu ise göz hizası gerçek yaşamdır) dönüşür. Eksen karakter Behram’ın iç sesi, düşünceleri, özellikle kör adam motifiyle aktarılan duygu durumu farklı bir boyuta taşır kitabı. Yine eksen karakterin diğerleriyle konuşmaları, onları gözlemleyişi, roman akışı içine sıçrayan ve motifleri güçlendiren ara olaylar (sabır taşı evinde anlatıcı karakterin kulağına gelen sabır öyküleri gibi) çeşitlemeli, ana olayın akışını güçlendiren parçalara rastlarız.

Duygu aktarımında ve içsel seslerde şiirsel ya da ezgisel anlatım yeğlenmiş ve şiir metinleriyle de güçlendirilmiştir.

Romanın katmanlarına baktığımda,

Kuşkusuz her okur farklı çıkarsamalar yapacaktır, ben burada kendi okuma hazzımı paylaşmak amacındayım. İlk katmanın bir yolculuk olduğunu düşünüyorum. (Yitirilmişi bulmak için çıkılmış hem fiziksel hem psikolojik bir yolculuk.) Anlatıcının düşünceleri ve anıları, başka bir katmandır. Diğer karakterlerin yaşamı ve düşünceleri, davranışları ve duygu durumları.  Ferzat’ın anlattığı sabır taşı hikayesiyle başlayan anlatıcının, Şima’nın ve Melike’nin sabır taşı eviyle ilişkileri. Ferah ve Behram’ın hikayesi, Şima ve Behram’ın hikayesi, Şima’nın aile hikayesi, (Anne Sahar, Teyze, Baba’yı da içine alan), Melike ve Behram hikayesi, Sabır taşı evinin eski hikayesi, Sabır taşı evini ziyareti sırasında anlatıcı (Behram’ın) dinlediği hikayeler ki onlar haksızlık ve kadına yönelik baskıların dile getirilişleridir. Melike’nin hikayesi. Kadının özgür olamama durumlarının hikayeleri

Şark erkeği ve düşünce yapısı. Çevrenin kadın ve erkek üzerindeki farklı etkileri.

Melike üzerinden siga kadınlarının hikayesi ve toplumun bu organizasyonunu gözlemleyebiliriz.  

Bu noktada, roman zamanına hemen değinmekte yarar var. Çoklu zamanlı bir anlatım seçildiğini izleriz. Şimdi, geçmiş, masal boyutundaki zaman dilimlerine sıçramalarla götürüp geri getirir yazar. Ki bu roman içinde roman keyfi yaşatır.

Gerilim unsurları

Şima’da çokça gerilim unsurları kullanıldığını görürüz. Örnekse, S.27 sabır taşı hikayesinin parçalı ve ağır anlatımıyla, uykusuzluk halinin, yolculukta sürüş sırasında uyuma ve  kaza riskine karşılık, Ferhat (sürücü) anlatıcıya (Behram) eline sigara bastırmasını istemesiyle,  Ferzat’ın Behram’a baldızıyla evlenmesi için baskı yapmasıyla, kitap boyunca dikkati diri tutar.

Romanların nabız atışı çatışkılar

Behram-Şima ilişkisi. Aşkın tarafları birbirine çekmesine karşın, birey-kadın modeli Şima’nın özgür ruhlu davranışlarının yarattığı çatışmalar. Şima Lilith dir.

Behram-Ferah ilişkisi. Şima’nın değillemesi olarak yer alır. Klasik, yanlış seçim yapıp körü körüne aşık olduğu olumsuz bir başka adam vardır.

Behram-Melike ilişkisi. Şima’nın tesellisi olarak yer alır romanda ve tipik bir kaburga kemiği motifidir. Bu ilişkide Behram bile isteye mi girer bu ilişkiye, kapılır mı, tipik Havva entrikasıyla mı karşı karşıyayız, yani Melike mi zorlamıştır onu, siz karar verin.

İşte bir örnek.  S.130 (…) Sanki karımdı. Üzerime böyle bir yük binmişti. Bir de Şima’nın bakışları. Yoksa Melike mi demeliyim?

Koku algısı kullanımı

S.13 anlatıcının halasının odadaki anısını hatırlar: “baban gibi kokuyorsun” deyişi, algı içinde algı, odanın fiziği, anılar, hala, baba kokusu, baba yokluğu…

S.13 Sanki burada insanlar kaybettiklerini, geride kalan kokusuyla anımsıyordu. (…) Bana öyle geliyordu ki halam da kokusunu Şehmuz’da bırakıp ayrılmıştı bu dünyadan.

S.113 Şima’nın kokusu kimde kaldı acaba diye düşündüm. Bir yakını yoktu ki gidip sokulsam, kokusunu arasam, yok! Bendeki Şma kokusu bana aitti!

S.175 Elimin içindeki yumuşak kumaşı burnuma götürdüm, içim titredi. Onun kokusu… Teninin kokusu (…) Bir başka canlıya en çok koku yakınlaştırırdı.

S.289 “Şima’nın bana sokulduğunu kokusunu alınca anladım.”

Göz algısı kullanımı

Bakışlarla tanımlanan kadın “Takıldınız mı gözlerine, zor alırdınız kendinizi oradan.” S.143 (ondan yerine, oradan demekle derinlik, genişlik adeta bir uçurumu betimler yazar.)

Metnin sesine ilişkin

S.180’de (…) Şima, bir arkadaşı? Dayanamazdım. Ya kendimi öldürürdüm ya da… Ya da ne? (…) düşüncesindeki baş karakterin, tipik “şarkî” erkek tavrına büründüğünü görürüz. Bunu, onu terkeden kadından öc almak için mi düşünmektedir? Şima’dan utandığı için mi, canı mı istemektedir? Bunu bir eleştiri olarak yorumlamayı tercih ediyorum, örnek erkek olarak değil. Neyse ki bu düşünceleri kafasından “atmaya çalıştığını” söyler.

Eril metnin sesi S.212’ de çok netleşir.

            Özgün yapılandırma

S.213’te şunu soruyorum: Bir çember içindeki Behram, sürekli aynı şeyleri yapıyor neden? Neden farklı davranmıyor? Polise gitmiyor söz gelimi? Amerikanvari olmamasına özen gösterilmiş roman bunu reddediyor da ondan. Beri yandan baş karakterin içine düştüğü sarmalın somutlaştırması olarak yorumlayabiliriz.

S.260’den itibaren anlatıcı kendisinden üçüncü şahıs olarak söz etmeye başlıyor. “Hayal Kırıklığı” alt başlığında kişilik parçalanmasının benlikten uzaklaşmanın netleştiğini görüyoruz.

Tekrarların yarattığı etki.

Aynı konuyu romanın farklı yerlerinde ama farklı açılardan tekrarlamanın kahramanın sıkışmışlık duygusunu pekiştirmek amacıyla yapılandırıldığını düşünüyorum. Söz gelimi, Şima’nın hikayesini, Behram’dan, Melike’den dinlediğimiz gibi Behram’ın S.139’da Şair Pervin’e (manevi varlığına) bir kez daha ama başka açıdan anlattığını görürüz. 

Altı çizilecek cümleler

(…) çakılıp kaldı o hüzün hayatımın ortasına, çakılıp kaldı. S.17

Bir tül perde gibi gökyüzünü örten toz bulutu, üzerine çakılıp kalmıştı evin. S.20

Adamların ayakları gitmiş üniversiteye, akılları değil. S.22

Ferzat’tı konuşan. Baktım öyle yüzüne sanki önce yüzüne baktım da sonra sesini duydum. (Sf.41)

Karanlık yavaş yavaş çöküyor, sokak lambaları sanki bizi takip ediyordu. S.43

S.158, Rüzgâr çıktı bir anda, toz bulutu yükselmeye başladı. Sabırtaşı Evi, tozun içinde bir masal evine benziyordu, bir süre sonra yoğun toz bulutu içinde kayboldu. Yükseldi toz bulutu, bizi de içine aldı (…)

S.168 (…) Etrafı yüksek dağlarla çevriliydi. Manzaraya baktığında insan kendini az sonra karların içinde, soğuktan donacakmış gibi hissediyordu. Sessizlik, sakinlik kentin ruhuna sinmişti. Eski çağlardan birinde donup kalmış caddeleri, sokakları, hiç acelesi olmayan inanlarla doluydu. (…) Marad kenti anlatılıyor.  

Bu noktada hem estetik hem de geleneklerle ilgili olarak roman kahramanları arasında yazılmış bir diyaloğa dikkatinizi çekmek isterim. S.166’ya bakalım:

“Saçmalama! Ben istemeden nasıl yapacaklar bunu?”İsteyeceksin… Gün gelecek, yüreğindeki ateş küllenecek. Aklındaki o Şima fotoğrafı da yavaş yavaş solacak. Bunu biliyorlar… Sen fark etmeyeceksin, unutman için yapılması gerekenleri en iyi onlar biliyor. Solacak, küllenecek Şima. O zaman sen de kabulleneceksin.” (Melike ve Behram konuştu.)

Üzerinde durulacak simgelere gelmek istiyorum şimdi.

Çay, romanın her köşesindedir, kokusunu duyarız, semaverin fokurtusu kulaklarımızdadır.  Her konuşmanın, düşüncenin içine sızar. Bir bardak çayın buharındaki düşünceler, çay demleme ritüelindeki karşı tarafa gösterilen özen, demlenmiş çay bardaklarıyla yapılan yarenlikler her an karşımıza çıkar.

Sabır taşı evi. Son derece dramatik bir ögedir bu. İçimizi her tekrarda acıtır, hangi açıdan olursa olsun, masalından, evi ziyaret edenlerin yaşadıklarına dek uzanan bir haksızlıklar zincirinin üreticisi, çoğaltıcısı gibi durur romanda. Ama her bir türevi ilgi çekicidir. Sabırtaşı evi, ilk bölümlerde yolculuk sırasında araba camından geçip giden bir yapı olarak girer romana. Metin boyunca ona ilişkin çeşitlemeleri izleriz. S.263 ise gerçekle yüzleşme noktasıdır anlatıcının. “Haklıymışsın” dedi sürücüye “Bir şey yokmuş burada.” Sabırtaşı evine (sayısız kerelerden sonra) yine gitmiştir ve bu kere bu mekânı bambaşka (her keresinde başka yorumlar) bir gözle görür.

Şair Pervin’in roman kahramanları üzerindeki etkisiyle S. 152-155’ deki gizemi belki başka bir yazı konusu olmalı. Bu şairden söz etmişken, romanın mekanlarından biri de Şairler Mezarlığı’dır.  Romanın üç kahramanı için çok önemli bir mekandır. Şima’nın annesinin sevdiği bir şair olmasıyla, verdiği kararı uyguladığı yer olmasıyla, Şima’nın ve onu bulmak umuduyla Behram’ın defalarca uğradığı bir yerdir. Bir tür tapınaktır. İnsan duygularının cisimleşmiş yeridir.

Kör adam simgesi, romanın en ilginç simgelerinin başında yer alıyor bana göre. S.221’den itibaren bilinç akışı yöntemine geçen yazar, kişilik parçalanmasını kör adam simgesiyle vermeye başlar. Bundan sonraki sayfalarda da kör adamla konuşmalar, onun eşlik ettiği konular vardır. S.245’de böyle birinin olmadığını söyler roman tiplerinden biri ve yazar bize küçük, şık bir ipucu vermiş olur. Ya da düşüncelerimizi doğrular.

Nargile S.253’ de özellikle yaşamı yorumlama biçimi olarak yer alır romanda.

Gizemli kadın. Anlatıcının şimdiki zaman “Oda” başlıklı bölümlerde yanındakinin kim olduğu sorusu roman boyunca kafamızı kurcalar.  Bu kadın, anlatıcının kararsızlığın bir göstergesi midir, yoksa, yazar/anlatıcının esin perisi mi?  S.297. okuru şaşırtan, ikilemde bırakan “Öğlen oldu. Kahvaltı iki saattir seni bekliyor ay kişii!” Burada şimdiki zamanın Oda başlıklı bölümlerinde kadının kim olduğunu hâlâ örenmiş değilizdir. Ancak birtakım tahminlerde bulunabiliriz. Ama bu ayrıntı romanı çok hoş, dumansı bir gizeme, masalsı bir atmosfere sarıp sarmalar.  

Kitaptan Ayrılırken

Yazarlar ateşle oynamayı severler. En büyük ateş de kuşkusuz aşk ateşidir. Ama bu kitapta yalnızca bu ateş değil, kadının kıstırılmışlığı, toplumun bireyi denetlemeye olan merakı, bireyin sabır denen ateşle kavgası, sıcak iklim, sıcak çay, şiir denen ateş, iki kadın arasında /iki ateş arasında kalmanın ateşi, insan ilişkilerindeki tutuşmalar, uyumamak için eline ateş basma talepleri, hep ateşin farklı görünümleridir. Sarıdan başlayan (çöl, çöl bitkileri, güneşin çöldeki rengi) sarının kırmızıya dönüştüğü bölümleri (kadın erkek ilişkileri, içsel çatışkılar)yle yakıcı bir kitapla, ateşi kucaklayan bir kitapla karşı karşıyayız.

Sarıyla başlayan, kırmızı rengin farklı tonlarıyla ışıklandırılmış olan bu romanda dolma kalem; “Sayfanın üzerinde eski rengi solmuş, ince beyaz çizgili bir dolma kalem duruyordu.” betimlemesinden siyah olduğunu düşünebiliriz, (Sf.10 giriş bölümü) bir merkez noktasıdır.  Aynı dolmakalemi finalde tekrar görürüz. 296. Sayfada durur. Artık romanın

7.Oda’sındayızdır. (Ú)Kalemi yazar/anlatıcı sesle birlikte görürüz. Bize zamanla ilgili bir ipucu fısıldar. Bu dolmakalem sayesinde -siyah noktada- insanlar, üzüntüler, kırgınlıklar, iç hesaplaşmalar yalazlanır, yaşanır. Ama derin bir sessizlik içinde… Mevsim sonbahardır (sarı renk) finalin tadını çıkarmanız için burada kesiyorum.

7 SAYISINA İLİŞKİN EK SÖZ:

Kutsal, büyülü, mutlu bir rakam olarak inanç sistemlerinde en çok ilgi gören sayı 7’nin kitaptaki 7. Oda karşılığı üzerinde de düşünmek gerekir sanırım.  Eskiden her gezegenin bir gök katında olduğu düşünülmekte olduğundan “Göğün yedi katı” deyimi o günlerden kalmadır. Aynı şekilde “yukarıda olan aşağıda olanla aynı olduğu” için yerin de “yedi katı” vardır. Bazı ezoterik öğretilerdeki yedi basamaklı inisinasyon da sembolik olarak göğün yedi katına ulaşmayı ifade etmektedir. Ayrıca, sınıflandırmanın temeli olarak en sık kullanılan bu sayıdır. Eskiden her gezegene bir kutsal gün olduğu için bir haftada yedi gün vardır. Haftanın günlerinden Pazartesi Ay, Salı Mars, Çarşamba Merkür, Perşembe Jüpiter, Cuma Venüs, Cumartesi Satürn, Pazar ise Güneş ile ilişkilidir. Gökkuşağı, yedi renk, cehennemdeki 7 kozmik çağın, aynı sayıda göklerin ve dairelerin ayrılması gelenekseldir. Dünyanın harikası 7 olarak belirlenmiştir. Tüm kültürlerde, “yedi” iyi bir şey ifade eder. Müslümanlıkta, 7 yüksek mutluluğu, Hinduizm’de mutluluğu, Budizm’de, daha yüksek, kutsal bir şey olarak tanımlanır. Pisagorcular, 7’nin kozmik bir sayı olduğuna inanıyorlardı.

HASAN ÖZKILIÇ ve AGORA DERGİSİ

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi -10

Kişisel arşivimde her zaman değerli yazın malzemeleri olarak duran, edebiyat dergilerini anmaya devam ediyorum. Bu anma teknolojik yetersizliklere karşın gerçekleştirilen çalışmalara kişisel bir saygı duruşu aynı zamanda.

Yazar Hasan Özkılıç’la tanışmamıza aracı olan Agora Dergisi’nin benim gönlümdeki yeri bambaşkadır. Sayfa tasarımından, yazı karakterine özgün bir dergi olan tam adıyla Agora Yeni Binyıl Kültür Sanat Edebiyat’ı yayına hazırlayanlar Tacim Çiçek, Altay Ömer Erdoğan, Asım Gönen, Ahmet Günbaş, Hasan Özkılıç, Timuçin Özyürekli, Hayri K.Yetik’ti. Aylık bir dergiydi, İzmir’de 2000 yılı Ocak ayından itibaren okurla buluşmaya başlamıştı. Nasıl haberim oldu şimdi anımsamıyorum. Agora Dergisi’nin Ekim 2000’ deki 10.sayısında şimdi burada yazıyı uzatmamak için hepsini sayamadığım, Afşar Timuçin, Feridun Andaç, Abbas Sayar, Arif Madanoğlu, gibi isimler var. Öykü bölümünü A.Alper Akçam’ın “Ağladığımız Bir Düğündü İşte” öyküsüyle benim “Kendini Ölüme Bağlayan Kadın” öyküm paylaşıyor.  

Şimdi sizinle bir keyfimi paylaşmak isterim. Daha önceki yazılarımda, dergilerin, yazarlara yazılarınızı kabul ettik ya da etmedik, gibi bilgileri vermediğinden yakınmıştım. Bunun bir uygarlık nezaketi olduğunu ve yazar olarak beni hem incittiğini hem de takip etmenin zor olduğunu (özellikle 2000’den önceki yıllarda) yazmıştım. Ama her konuda olduğu gibi bu konuda da bir istisna vardı ve bu istisnayla karşılaştığımı her fırsatta dile getirmişimdir. Posta yoluyla gönderdiğim öykümün Agora tarafından ne zaman kabul edileceğini bilmeyerek çalışmalarımı da, başka dergilere öykü göndermeyi de sürdürdüm. Sonra çok garip bir şey oldu(!) İş yerimdeyken telefonum çaldı ve karşımdaki kişi Agora Dergisi’nden aradığını, gönderdiğim öyküyü aldıklarını, Ekim sayısında kullanacaklarını söyledi. İçimden şunun geçtiğini hâlâ hatırlarım, “Nassıl yani? Agora’ bana bilgi mi veriyor?” Dahası da vardı, arayan derginin sahibi ve yazı işleri sorumlusu yazar Hasan Özkılıç’tı. Kısa bir konuşmaydı ama yüzüme yayılan gülümsemenin aydınlığını bunca yıl sonra bile anımsarım. Ne hoş insanlar da var bu yayın dünyasında demek ki… Bu işine saygı ve edebi nezaket ve yayın disiplinini hiç unutmadım. Hasan Özkılıç’ın Kuş Boranı kitabı 1998’de yayımlanmıştı ama ben okumuş değildim. Bu telefon konuşması ta bugünlere uzanan bir dostluğun başlangıcı oldu. Yazdıklarım konusunda bana gerçekçi görüşlerini söyleyerek ve zaman zaman överek yüreklendiren, her zaman korumacı gölgesini hissettiğim bir ustamdır. İlerleyen yıllarda sohbetlerimizde yazmayı planladıklarından keyifle söz edişi, benimle paylaşması bana kendimi ayrıcalıklı hissettirmiştir. Bütün kitapları harikadır ama benim göz bebeğim Lataros Değirmeninde Üç Dakika’dır. Bu öykülerle ilgili çalışmaya başladığında bir edebiyat etkinliği nedeniyle buluşmuştuk. Bana Lataros Değirmeninde Üç Dakika’yı öyle bir coşku ve canlandırmayla anlattı ki, daha yazılma aşamasında hayran olmuştum metne. Belki ondandır bu kitaba ayrı sevgim. Gönlümün Şirazesi Bozuldu kitabını okuduktan sonra ise  bu lâf benim de kullandığım bir deyim oldu. Çünkü şirazemizi bozan çok şeyler yaşamaya başladık. Onun yazdıklarını okuyup öykülerini incelemek ayrı bir keyiftir. Metinlerinin yakın okuma olarak tanımladığım incelemelerini  hep yapmışımdır, kendime saklamışımdır. Edebiyat okurlarıyla paylaşmayı nedense hep öteledim. Sanırım kusursuz olmasına çalıştıkça yılların geçtiğinden haberim yoktu. Ancak son yapıtı Şima’ya ilişkin yazdıklarımı paylaştım. Onu doğru anlayabildiğimi öğrenince de mutlu oldum. Küçük bir sürpriz planladım, kitap çıktığı ilk günlerde aldım, hemen okudum, hemen de bir edebiyat sitesine yazıp gönderdim. Zaman zaman yazdığım incelemelerimi kabul eden site de hemen yayımlamış. Hasan’la keyifli bir telefon sohbetine aracılık etti o yazı. Çünkü artık eskisi kadar bir araya gelemiyoruz ne yazık ki.

Küçük yaşta zorla evlendirilen bir kadının öyküsü

Evet, 2000 yılı Agora’sına dönersek. Kendini Ölüme Bağlayan Kadın, benim ilk kitabımın ilk öyküsü oldu sonradan. Umutsuz bir evlilik nedeniyle yaşamına kendini asma yoluyla son veren hamile genç bir kadını anlatır. Öykü bir hekimin ağzından anlatılır, ölüm raporu yazmak üzere olay yerine getirilen genç bir hekim, kadının evindeki eşyaları, evi, yaşam parçacıklarını okurla paylaşırken dışarıdaki polis araçlarının mavi ışıkları öykünün üzerinde yanıp söner. “Hiç kimseyle bağı olmayan, kendini iple ölüme bağlayan kadını ipten alıyoruz,” der anlatıcı.  Damlayan su sesiyle öykü sona erer. Son cümleyi doktor söyler: “Eldivenlerimi ve maskemi taktım.”

Metnin içinde üç yıldız

Yazım kuralları ve noktalama işaretleriyle arası iyi olmayanlara birazdan sözünü edeceğim üç yıldız (***) işaretinin ve elbette metnin içindeki her bir işaretin metne şiddetli katkısı vardır. Çünkü yazarın beyninden çıkan mesajın okura ulaşırken kayba uğrayacağı iletişim kuralları gereği doğaldır. O nedenle ses=sözcük kodları dışında dilde “imla” işaretlerine ihtiyaç duyulmuştur. Ama bu “leke”ler kimi zaman “gadre uğrar” ve metnin sesini kısar ne yazık ki… İşte bir örnek. Suat Bey’in Son Gecesi öyküm yaşlı bir adamın hâyâl dünyasına götürür okuru. Gazete okuyormuş gibi yapıp unutamadığı bir kadını düşlemektedir. Eski sevgilisiyle bir terminalde “buluşma noktası” tabelasının altında son kez vedalaşmışlardır. Yaşlı adam bu sahneyi düşünürken yanı başında karısını görürüz ve adama gerçek yaşamla ilgili ayrıntıları anlatmaktadır. Kadın konuşmaktayken yaşlı adam sessizce ölür. Öldüğünü onun yarım bıraktığı sözcükten anlarız: “Bakı…” Aynı anda başka bir mekânda bir kadın çığlık atarak uyanır ve kocasına gördüğü korkunç bir rüyayı anlatır. Rüyanın ip uçlarıyla yaşlı adamın hayâllerinin ipuçlarını birleştiren okur, yıllar önce birbirinden ayrılmış bir adamla bir kadının hikayelerini bütünleştirir. Adamın öldüğü anda çok uzaklarda bir kadının çığlık atarak bir düşten uyandığını görür okur. Kadın, rüyasında üzerinde “buluşma noktası” yazan bir tabelanın bedenini ikiye böldüğünü görmüştür. Korkunç olansa yarısı yerde ölü olarak yatmaktayken, diğer yarısı  kalkıp yürümüştür. Kadın kocasına rüyasını anlatırken, “şimdi böyle nasıl olacak deyip duruyordum kendi kendime, şimdi ben nasıl kucaklarım insanları, nasıl elbise bulurum üstüme?” Tabi burada mekân sıçramasının işareti olan (***) işareti dizgide uçtuğundan, dizgicinin mi, matbaacının mı gadrine uğramış bilinmez öykü karışmış. Mekân sıçraması hissedilmez olmuş. Ne diyelim canımız sağ olsun.

Çıplak ayaklı toprak testi öyküsü

Bir dergiye bu öyküyü gönderip yayımlanmasını ummak biraz hayalcilikti ama Agora Dergisi 2005 yılında 45. sayısını çıkarmış ve 80 sayfaya ulaşmıştı. Boyutları büyümüş, okuru artmış tüm hızıyla çalışmaları sürüyor. Benim bir iş kazasını anlatan öyküme yer vermiş. Bu öyküde iş kazası çok sonradan ölen inşaat işçisinin annesinin ağzından, penceresinden aktarılır okura. Bu pencere işin acılığının ne denli büyük olduğuna işaret eder. Öykü tarlada çalışan bir kadının betimlemesiyle başlar: “Çıplak ayaklarla, sürülmüş tarlanın kenarında duruyor, yarım daire çizen mıcırlı yolda ağır ağır ilerlediğimiz sürece önce gözleriyle sonra bedenini çevirerek bizi izliyor. Konuşmaya karar veriyor olmalı, ayağına kara lastik ayakkabılarını giyiyor. Beyaz yaşmak, kalın gövdesi ve büzgüden kabarık şalvarını dalgalandırarak elleri belinde, renkli bir toprak testi ayaklanıp, iki yanından sürülmüş tarlalar aheste akarken bize doğru geliyor…” Yaşamda ve kişilerdeki zıtlıklara da dikkat çeker. Ufku ve dünyası küçük insanların yürek burkan dünyasına götürür okuru. Yaşlılığın ve evlat kaybı yaşamış bir kadının dünyasında olup bitenlere bakarız. Yaşlı kadınla okur arasında bağ kuran, hayırsever diye tanımlanan yaşlı kadının büyük oğlunun bekçiliğini yaptığı inşaatın müteahhididir. Ama bu iyilikseverliğin altında nasıl bir duygusuzluk olduğunu konu aktıkça yalnızca okur anlar, öykü kahramanları aniden kuşkulu bir biçimde ölüveren müteahhidi “iyi bilirdik” diye uğurlamışlardır. Onlar bu hayırsever görünümlü adamın yaşlı kadının tüm trajedisinin kaynağı olduğunu, küçük oğlunun inşaat kazasında ölümü, evlerinin istimlaki sırasında yıkılıp tüm eşyasının yok olmasının kaynağı olduğunu da bilmezler. Çok zengin müteahhit annesinden önce kuşkulu bir biçimde öte dünyaya gittiğinde öykü kahramanları bunun bir öç öyküsü olduğunu bilmemektedir. Yalnızca okur anlar. Çıplak Ayaklı Toprak Testi, öcünü yıllar sonra almıştır.

Agora’ya gönderdiğim her öykü okurla buluştu. Her keresinde Hasan Özkılıç haber verdi, sürekli alışveriş ettiğim kitapçıdan rica ettim, bana dergiyi temin etti. Sonra 2007 yılında İzmir Öykü Günleri’nde, o güne dek benim için bir ses ve bir beyin olan Hasan Özkılıç’la tanışma fırsatı buldum. Öykümü okurken fotoğrafım yoktur ama Hasan’la çekilmiş bu resmimiz benim için harika anılarımdan biridir.

“Şima”: Hasan Özkılıç’ın kaleminden büyülü bir metin |

Okuru olduğum, ilk kitabından bu yana izlediğim bir kalem, Hasan Özkılıç’ın alışılmışın dışında bir roman konusuyla karşımızda olduğunu öncelikle belirtmek isterim. Bizim için bir tür kapalı kapılar olan bir mekana gitmeye hazır olun. 

Devamı, aşağıdaki linkten edebiyathaber.net’te

https://www.edebiyathaber.net/sima-hasan-ozkilicin-kaleminden-buyulu-bir-metin-serap-gokalp/