KADIN ERKEK HALLERİNE İLİŞKİN MIRILDANMALAR -2

Nedense onu hep onu arkası dönük anımsarım. Yeni biçilmiş çimen saçları, alnından ensesine dimdik iner. Kulakları öne eğimli, sırtı hafif kambur… Burnu, gözleri nasıldı deseniz gözümün önüne gelmez,  pek hatırlayan çıkmaz. Hep çekip gitmek isteyen ama bir türlü gerçekleştiremeyen insanların harekete hazır duruşu muydu? Belki de hep şu an yaşadığıyla değil, başka anlarla ilgilendiğinden, sizinle konuşur başkalarıyla bakışırdı. Bir gün bizim büroya ufak tefek-ilk algılanan özelliği buydu çünkü-boya sarışını, protez dişli, öfkesi boyundan büyük bir genç kız girdi. Nakliyeyle ilgili öylesine bağırıp çağırıyordu ki bu umulmadık ses yığınından kurtulmak amacıyla herkes çekmecesine saklanmıştı. Kızla ilgilenmek Çim Adama kaldı.

Kızın meseleyi ele alış biçiminden, Çim Adam, konunun tamamen cinsel açlık olduğu sonucuna vardı. Sonradan bize dediği bu.  Makyajla bakılır kılınmış bir yüz, kirpik gibi takma olacak ne varsa hepsi takma, şişme malzemeler, iki parça kumaşla örtülmüş çelimsiz, ter kokulu bir vücut… Kız için böyle dediğini bugün gibi anımsıyorum.  Çim Adam, aslında kozalak rengi olmasına karşın kızdığı veya heyecanlandığında yeşile dönüşürdü. Şimdi kendini kaplan sanan bu kedi yavrusuna (hayatının en hatalı saptamamalarından biri de budur) cazibesinin odak noktası dişlerini göstererek yeşil yeşil gülümsedi. Bu öyle bir gülümsemeydi ki karşı tarafı küçük düşürmekle kalmıyor özür diletiyordu. Çim Adam savaşa hazırdı ve her karşılaştığı yerde tekmelediği kedilerden nefret ederdi. Bir kedinin bacaklarınıza sürtünmesiyle başlayan şımarıklığının omzunuza tırmanıp inmeyecek bir kuşatmaya dönüştüğünü söyleyen de kendisiydi.

“Sorunu çözmeme izin verir miydiniz?”

Böyle demişti demesine ya asıl sorunun bu soruyla başladığını henüz bilmiyordu. Kız kendini koltuğa atmıştı. Boyadan zayıf düşmüş saçlar hiç mi hiç kıpırdamamıştı. Tek bir teli bile. Çim Adam buna dikkat etmişti çünkü kadının kıpır kıpır saçlısını isterdi. Eti de öyle olmalıydı, saçı da. Sentetik iplikten saçları, plastik bedeniyle… Saçsız olsun daha iyi be, diye geçirmişti aklından. Böyle bir bebek, oyuncak sepetinin dibinde kalır ancak. (Hata!) Bu arada kıza bir şeyler söyledi söylemesine de sesini bir kutuya koyup, sandalyenin üstüne bırakmış gibiydi.

Bu konuşmadan tam bir hafta sonra o kız, yani kendini kaplan sanan kedi yavrusu, yani plastik bebek kapı aralığından sinsice içeri süzülmüş, Çim Adam da her nedense ses çıkarmamıştı. Çünkü bu arada ne oldu nasıl olduysa plastik bebek usta binicilere taş çıkartacak bir hızla onu dörtnala kaldırmıştı. Artık kendini dağlara vuran, sonra çığ olup yuvarlanan Çim Adam, yaşadıklarına inanamayarak o günden sonra sarhoş ve tüm iradesini yitirmiş yaşamaya başladı, desem asla abartmış olmam.  

Akşamları yatağına uzanıp gözünü kapıya dikiyor ve ölüyordu. Sonra kapı açılıyor, kız geliyordu. Tekrar kapandığında Çim Adam yine ölmüş oluyordu. Sabahları yataktan kalkıp işe giden ve insan işlevlerini yerine getiren kabuk döndüğünde Çim Adam’ı hâlâ yatağanı uzanmış kapının açılmasını bekler buluyordu. Anlayacağınız ortalık birden yangın yerine dönmüştü…

Bir gün kız artık zamanın geldiğine karar verip o geleneksel soruyu sordu.

“İlişkimiz hakkında ne düşünüyorsun?”

Bu, benimle ne zaman evleneceksin, anlamına geliyordu. Çim Adam ellerini ensesinde kilitleyip

“Gayet iyi, her şey yolunda,” diye yanıtladı soruyu.

O sırada böyle bir düzen kuracağını rüyasında bile göremeyeceğini aklından geçirmişti. Evlenmek aklının köşesinden geçmediği gibi annesinin gelin tanımında bu “türün” bulunmadığından emindi. Sonra kızın ona içinden tanıdığı süre doldu ve onunla türlü fantastik cinsel heyecanları paylaştığı ev buluşmaları yerine durgun bir dönem başlattı. Çim Adamın kalabalık yerlere gidilip, karşılıklı oturuşlara, kızın gözünü kırpmadığı, uzun derin bakışlara katlanması gerekiyordu bu, ‘gayet iyi, her şey yolunda’, cümlesinden sonra.

Kedinin derin bakışları sırasında ‘koluna takıp yolda yürünecek bir kız değil’ diye düşünüyordu Çim Adam.  ‘Anam haklı.’ Anası kediyi görmüş falan değildi elbette ama, diyeceğini oğlu adı gibi biliyordu. ‘Bu kız senin yanında sakil duruyor, bu kadar söylüyorum! İlk doğumda ruhunu teslim eder ayol!’ Annesi görmüşçesine, görmüş de fikrini söylemişçesine içini bir korku kapladı.  ‘Oğlum,’ dedi kendi kendine, ‘kız beklenti içine girdi gördün mü bak?’

Elbette beklenti içine girmişti. Bu çekingenliğinin ani davranış değişikliğinin doğal olarak sorgulanmasını bekledi, kız. Yerden göğe kadar haklı olduğu ama akılsız sevgilisinin anlayamadığı konunun sessizlikle bir sorgulamaya belki karşılıklı konuşmaya evrilmesini bekliyordu. Hayır kavgaya dönüşecekti bunu hissediyordu…  Tam da öyle oldu. Bu Türk erkeği de genel kuralı bozmayıp önemsememeyi seçti,

“Neyin var?”

Şu yanıtı aldı, “Hiçbir şey!”

Bu hiçbir şey üzerine boşlukta birer çay daha içtiler. Boşluğu, kafenin, caddenin gürültüsü, kapının önünde sigara içenlerin dumanları dolduruyordu. Suskunlukları öylesine büyüdü ve gerilim öylesine arttı ki, nasıl bu kadar ilgisiz olabiliyorsun iç çekişiyle,

“Teşekkür ederim,” dedi kız. “Çok teşekkür ederim hem de!”

Renkli gecelerin özlemiyle yorgun düşmüş Çim Adam,

“Bir dakika bir şey söyleyebilir miyim tatlım?” dedi, bunun üzerine.

“Söyle canım” dedi kedi, ısırır gibi. Bu Çim Adama bağışlanmaz günahı, ilgisizliğinin bağışlanması için verilmiş yegâne olanaktı. Ağzından çıkacak söz cennetin veya cehennemin “açıl susam”ıydı. Ama bizimki bunu bilemedi!

Bir şeyler geveledi ama kız bu durumda amacına ulaşamayacağını anlamakta gecikmedi ve acil durum planı “a” yı devreye sokup fıskiyelerini çalıştırdı. Aynı anda, benimle ilgilenmiyorsun, sen beni istemiyorsun, oyununa başladı. Kendini yerden yere atıp kırılan gururunu avuçlarıyla toplamaya çalıştı. Bedenini ilk kez verdiği erkekten bu nankörlüğü hak etmemişti. Bunu nasıl yapabilirdi? Hem vaatlerde bulun, hem bir genç kızı kandır… Çim Adam itiraz edecek oldu ama kendisine hatırlatılan sözcükler için ne diyeceğini bilemedi. Hatta cazibesinin odak noktası dişlerini göstererek gülümsemeyi denemesi bile işe yaramadı. Bütün bunları o mu söylemişti?  A, tabii ki de hatırlıyordu ama bunların bu anlama gelebileceğini hiç düşünmemişti doğrusu.  Gerçi bazılarını da hatırlamıyordu ama… “Önemli değil,” dedi kız yavaşça. Küçük, küçücük bir sesle. Sesini kırıklığını pes ediş diye yorumlama gafletine düşmüş Çim Adam bunun burnundan fitil fitil geleceğinden habersizdi.

Bu toplumda bekaret henüz önemini yitirmiş değildir. Onu almışsan bedelini ödeyecektin kardeşim! İşte o an gerçekle yüzleşme anıydı ve ona tarifsiz hazlar yaşatan bu kızı annesi gördüğünde, Mübeccel teyzesi, Atakan amcası, babası ah hele babası gördüğünde…

O gece bir meyhaneye gitti.

Meyhaneci, psikolog olduğunu söyleyen, ekmek parası için içki satmak zorunda kalmış (!) yardım severlik kılıfında bir yamyamdı. Gece boyunca Çim Adamı dinliyormuş gibi yapıp masada boşalan şişelerin sayısıyla ilgilendi. Yeterince kâr ettiğine inandığında Çim Adamın sızmasına çeyrek vardı. Ona şu öğüdü verdi meyhaneci-psikolog,

“Ona çok kötü davran. Görmeye bile tahammülün olmadığını hissettir. Eski sevgilinden söz et ve kıyasla. Yaptığı yanlışları iyice abart. Bıkıp gidecektir.  Ha bu arada uçkuruna sahip ol. Kadın milletine güvenilmez hamile bırakırsan seni kimse kurtaramaz.”

“Sence bu bir işe yarayacak mı? Valla annemin gelin portresinin şöyle boylu poslu, akça pakça diye anlatmaya başladığı herhangi bir parçasını bile yakalayamıyor yahu! Nasıl yedim ben bu boku?”

“Sen dinle beni, dediklerimi yap, işler yoluna girecek. İnan bana. Sana kızınca sırf inat olsun diye başkasına gidecek sen de yakanı kurtaracaksın.”

Çim Adam sallanarak kalktı. Parçalarını döke saça bekar odasına geldi. Yatağa girdiğinde elinde tek parça kalmıştı. Annesinin istediği gibi olmadığı ama yatakta çok iyi olduğu için kıza sinirlendi. Sonra yatakta neden bu denli iyi olduğunu sorgulamaya başladı. Hiç normal görünmedi. Bu düşünce kendisini aldatılmış hissetmesine neden oldu. Aldatılmış Türk erkeklerinin neler yapabileceğini anlamak için gazetelerin üçüncü sayfalarına bakmak yeterli.

İlk buluşmada kavga şöyle çıktı;

“…. Adam da yaa öyle mi demiş.”

Kız gülmesi gereken yerde gülmemişti. Üstelik, “Bitti mi şimdi fıkra?” dedi.

“Evet, anlamadın mı? Kızım senin vücudun küçük, aklın da mı kısa kalmış?”

“Nasıl yani? Aptal bir fıkrayla benim zekâ düzeyimin ne alakası var?”

“Zekâ ince işlerde belli olur.”

“Ne gibi ince işler?”

“Bir erkeği aldatmak gibi. Zeki adam bunu yakalar.”

“Nassı yani?”

“Sen bu yatak numaralarını kimden öğrendin?”

“Kimden mi? Porno yayınlardan tabi ki de…”

“Hadi canım sen de! Külahıma anlat!”

“Aaa, o ne demek yaaa? Sen böyle devam edersen değişeceğiz o külahları zaten, çünkü bendede var bir külah!”

“Sen boyuna posuna bakmadan bir de beni tehdit mi ediyorsun?”

O gün külahlar değişti ve Çim Adam artık bu kızdan kurtulmuş olmanın rahatlığıyla o gece meyhaneciye gidip teşekkür için adamakıllı sarhoş oldu. Odasına mutlu bir şekilde geldi. Unuttuğu, bir anahtarın da kızda olduğuydu. O yüzden yatağının üstünde göğüsleri ve bacak arası çıplak kedi kızı görür görmez, dili dolanarak şunu söyledi,

“Topçu bataryaları hazzzz’rol!”

Küçük kedi cevap verdi, “Miyav!”

Kedi, acil durum (b) planını uygulamaya koymuş, Çim Adam’ın tüm silahları alkol tarafından etkisiz hale getirilmişti. Zaten böyle bir baskına karşı savunma planı da yoktu.

Bu meydan savaşının ne olduğunu merak mı ediyorsunuz değil mi? Söyleyeyim, evlendiler.

Plastik Kız/Kedi tanıştıkları -o kavga edip tanıştıkları- büroda Çim Adamın biz çalışma arkadaşlarına parti vermekte de çok ısrar etti ayrıca.  Patlayana kadar yedik içtik Allah var.

DANTEL ŞAPKALI ABAJUR

Saat on altı civarı sevgilim aradı. Ağlıyor. Kaygılandım, “ne oldu yavrum,” dedim. Yavrum, deyince ona iyi geldiğini söyler, yatıştırıcı etkisi yapıyormuş.

“Ay çok kötü bir şey oldu Selim, hani Çilek sokakta sana gösterdiğim bir ev vardı ya…”

Hiç hatırlamıyorum. “Eee?” dedim. Sesimin doğal ve meraklı çıkmasına özen gösterdim.

“Orada oturan yaşlı bir bayanla kocasından söz etmiştim. Hani ilkyazda geliyorlar, kadın giriş katında taraça balkon benzeri yere masa koyuyor, sandalyeleri diziyor, rahibe işi masa örtüsü üstüne, koyu mavi altın yaldızlı küçük de bir vazo içinde güller, anlatıyordum sana hani… Kahvesini alıp akşam üstleri orada otururdu. Gündüz sıcak oluyor herhalde kapalı olurdu kapı. Ama akşamüstleri sardunyaları sulayıp kahve içerdi orada. İçeriden TRT radyosunun sesi ve bir yaşlı erkek öksürüğü duyulurdu. Adam dışarı çıkmazdı ne hikmetse…”

Bu kadar ayrıntı…Bazen onun çipli falan olduğundan korkuyorum. “Evet, canım,” dedim, lafın nereye varacağını merak ediyorum doğrusu.

“Hani bir gün o evin önünden geçerken iki yazdır bu ev kapalı, gelmiyorlar herhalde demiştim, hatırlıyorsun değil mi?”

Bilmem ne sokağında kapalı kapının ne zamandır kapalı olduğu bilgisi bende yok elbette. “Tabi,” dedim. “Hatırlamaz mıyım?”

İşte bugün o evin önünden geçerken baktım taraça kapısı açık. Aaa, gelmişler bu mevsimde mi diye aklımdan geçirdim ki balkon boş, sökülmüş döşeme tahtalarını oraya yığmışlar. Boy aynasını dış kapının önüne dayamışlar.  Çöpte lavanta keseleri, dörde bölünmüş fotoğraflar, ajandalar. Bünyan halıyı rulo yapmayı bile gereksiz görmüşler. Odaların pencereleri ardına kadar açık evin o hazin hali… İçeriden çekiç sesleri…”

Evi sattılar mutlaka, son zamanlarda emlak fiyatları malum. Ama zaten canı sıkkın, gelmeyeceklerine ilişkin bir düşünce oluşmasın diye, “Onarım yaptırıyorlar herhalde,” dedim.

“Ben de ilkin öyle zannettim, gelecek yıla hazırlanıyor olmalılar diye düşündüm. Sonra taraçanın önüne geldim ki sardunyalar kurumuş, içeri baktım, bir oturma odası. Daha doğrusu oturma odası kalıntıları… Duvara yaslanmış bir ütü tahtası ve yanında biraz çarpılmış, dantel şapkalı bir abajur, eşya falan kalmamış Selim…”

“Satmışlar o zaman,” dedim. Eyvah neden ağladığı anlaşıldı, onları tanıyordu, seviyordu ve…

“O  abajur, o ütü tahtası öyle trajik öyle yalnız, boynu bükük görünüyordu ki bilemezsin. Satmış olsalar onların orada ne işi var Selim? Belli ki ikisi de öldü. Ev o yüzden uzun süredir kapalıydı ve şimdi de mirasçılar sattılar. Yeni sahibi eşyayı çöpe atmış olmalı. Bunlar işime yarar diye kala kala iki parça şeyi bırakmış besbelli. Ay o kadar üzgünüm ki…”

Ne diyeceğimi bilemedim, “Başın sağ olsun, onları tanıdığını bilmiyordum,” diye mırıldandım.

“Tanımıyordum, ama o sokaktan geçerken tanıyormuşum gibi gelirdi, kadını taraçada görmek ve içeriden gelen radyoyu duymak çok insancıl, içimi ısıtan bir şeydi. Onların uzun yıllardır evli oldukları belliydi. Birbirlerine çok düşkün bir çift olmalılar…”

“Belki yalnızca biri şeytmiştir.” Ne yalan söyleyeyim, benim bir lafımdan yine coşup ağlarsa diye sözcüklerimi seçerek konuşmak zorunda hissettim,

“Sanmam, öyle birbirine düşkün çiftler ötekini asla bekletmez, uzun süre yalnız bırakmaz.” Ama yine başladı. Hüngür hüngür ağlamasından burnunun nasıl kızardığını, gözlerinin nasıl şiştiğini, alnındaki kaküllerin terden nasıl yapıştığını görür gibi oldum.

“O abajur dedi, o dantel şapkalı abajur… Ne kadar kadını yansıtıyor ne kadar onların yaşamının kanıtı ama boynu bükülmüş… Herhalde onu eşyaları çıkarırken kırmış olmalılar. Ama sanki üzüntüsünden boynu bükülmüş de…”

“Herhalde dedim, kimin üzüntüden boynu bükülmüş dedin tatlım?”

“Abajurun…”

A, evet, bu kadar derdin belanın içinde boynu bükük bir abajurumuz da oldu. Olmaz mı? “Sen, neredesin şimdi, geleyim istersen yanına.” Abajuru mu sevgilimi mi teselli edeceğimi bilmeyerek yapılmış bir öneriydi gerçi.  

“Yok, bu yası tek başıma yaşamalıyım. Belli ki seni çok ilgilendirmedi,” dedi.

“Aaaa, olur mu bebeğim? Haksızlık ediyorsun, inan çok üzüldüm. Beni de ağlatacaksın şimdi bak…Can çekişen şey…Abajur, boy aynası, bünyan halı…” Başka neler vardı, bak unuttum şimdi.

“Hadi, kapatayım ben,” diye burnunu çekti.

“Tamam,” dedim, “Seni seviyorum, akşama görüşürüz.”

“Kim bilir belki… Bir arabanın altında kalmazsam,” dedi. Sesi kırgındı, sonra birden sinirle, “Kalırsam da sen acele edecek değilsin zaten!” diye bağırdı.