“Yaratıcı” Yazarlık Modası ve Yazarın Not Defteri Üzerine Düşünüyorum

Yazarlık kavramının yanına “yaratıcı” sözcüğünü kim, ne amaçla getirdi bilmiyorum. Ama çok kızdığım bir tanımlama olduğunu belirtmek için yazıyorum şimdi. Blog yazarı olmanın en güzel yanı hemen şimdi yazıp paylaşıvermenin keyfi. Dergiye göndereceksin, oradaki “zat”ın kafasına yatarsa bu sayı olmadı öteki sayı kullanacak diye bir süreç yok.

Evet, dönelim şu yaratıcı sözcüğü üzerine. Düşünüyorum, yaratıcı olmayan yazma eylemi var mı? Varsa buna yazar mı denir yazıcı mı denir? Yaratıcı ressamlık, yaratıcı müzisyenlik, yaratıcı balerinlik var mıdır mesela?  Yeni, hiç bilinmeyen binlerce aklı fikri bulmanın yolu mudur yoksa bu? Böyle bir şey olmadığını söylüyor kargalar. O zaman şu “yaratıcı” fazlalığını niye kullanıyoruz? Kullanmadan yazmaya devam edelim. Yazma eylemi, yazarlık, yazma sevinci, tutkusu üzerine.

Yazarlık karmaşık hem de öyle böyle değil hayli karmaşık bir beyin işlevidir dostlar. Bunu araştırmışlar, ben söylemiyorum. Yaratıcı, düş kurucu, kurgulayıcı, organize edici, artırıcı, yalınlaştırıcı ve şu an aklıma gelmeyen başka becerileri de gerektirir. Tuhaflıkları, nevrozları, zaafları, narsizmi, bunalımları, hiperaaktiviteyi, tembelliği, şişik egoyu, özgüven kaybını, zorunlulukları, dürtüleri, ket vurmaları, düzen takıntıları ve darmadağınıklığı da içerir. Daha bir yığın kavramı buraya doldurmamız gerekli. Üstelik de birbirinin zıddı kavramlardır bunlar. Kurslarla “kazanılmasını” beklemek fazla iyimserce olur. “Yaratıcı Yazarlık” kursları öncelikle iyi kalite okur olmamızı sağlar, diye düşünüyorum. Sonra düşüncelerimizi belli bir disiplinle kağıda dökmemizin teknik yöntemlerini öğretir. Yazma eyleminin yöntemi söylenebilirdir ama yaşanarak öğrenilebilir olduğunu düşünürüm. Acaba yaratıcı kelimesi bu çabucak oluşturuluvermeleri mi kapsıyor? Bu şimdi aklıma geldi. Kurstan sonra yazar gibi hissedebilme, verimlemeler yapabilme, kitap bastırabilme, etkinliklerde konuşup kitap imzalayabilme becerileri kazandırdığını mı tanımlıyor? Ama şunu sormama izin verin lütfen; bir aylık üç aylık kursla aktör, besteci, müzisyen, ressam olunmuyorsa nasıl yazar olunuyor? Beş dakikada hallet, video zamanlarının insanları belki de oluyordur, kim bilir? Yazama eyleminin düşünce yapısının ne denli karmaşık olduğuna kendimden eğlenceli bir örnek vermek istiyorum.

Benim biriktiricilik huyum var. Bunu biraz ailemden aldığımı düşünüyorum. Biraz ilkokuldaki öğretmenimden. “Koleksiyon yapın çocuklar.” Bu tembih bende fena halde yankı bulmuştur. “Gazete kupürlerini kesip, samanlı kağıtlara yapıştırıp dosyalayın çocuklar. Kaynak böyle oluşturulur.” Bu tembih de öyle. Eşya da biriktiririm evet ama en çok kitap, dergi, yazı, dolu not defterleri, dosyalar, kağıtlar…

Efendim bilgisayarlar yaşamımıza girmediği o taş devrinde biz yazarlar (düzeltiyorum ben o zamanlar yazar adayıydım elbette) kalem kağıt kullanır, sonra bunları daktilo denen yazı makineleriyle temize çekerdik. Notlarımızı da bir defterde (sonra bunlar defterler, ler ler oldu) biriktirir veya yazdığımız kağıtları dosyalardık. Bu kağıtlarda makalelerin, denemelerin, öykülerin çekirdek fikirleri, romanların planları olurdu. Mektup kağıtları olurdu mesela. Ben, adım ve soyadımın matbaada özel bastırılmış olanlarını kullanırdım. Bu başlıklı kağıtlara taslak çalışmalarımı  da yazardım. Seksenli yıllarda “DNM” diye (deneme için not demek oluyor bu) kodlanmış, köşesinde paslı bir zımba teli lekesi olan bir kağıt bu günlere kadar geldi. “Gece başka” başlıklı bu kağıt neler görmüş şimdi onları anımsayacağım.

İki evlilik gördü. (Her iki evlilikte de hayat arkadaşlarımın düşünceli-gamlı kafalarını kaşımalarına, bu kadar çok kağıt, defter, kitabın evde nereye yerleştireceği kaygılarına neden oldu.) Yaramaz bir çocuğun gizli muzip karalamalarından kurtuldu. (Oğlum benim el yazmalarımın içine muz balığı, ateş kuşu, gibi notlar yazmaya bayılırdı.) Ara sıra bu kadar birktirmek de ne, nereye kadar, deyip imha edilen deste deste kağıtların arasından kaçabildi. Biri şehirlerarası on bir taşınma yaşadı. Bazen defter yapraklarını ve biriktirme dosyalarını temizleme sırasında elim durur, bunu atmayayım derim, belli ki bu kağıt da onlardan. En son üzerine “Kısa öykü” diye not düşmüşüm. Bir süre de cepte veya evrak çantasında mı, zarfta mı taşındı acaba, ortadan ikiye katlanmış çünkü. İşte bu seksenli yılların notu 2021 yılında “Sineği Öldürelim, Çekimden Önce” öyküsüne dönüştü geçenlerde. Bu öykünün oluşması için kadın cinayetlerinin patlaması, benim öfkemin dayanılmaz hale gelmesi gerekiyormuş. Melek İpek’e nasıl destek olsam, diye dudaklarımı kemirdiğim sırada bu notu anımsadım. Büyük bir acı, büyük bir intikam hırsıyla bu öykü çıktı. Kadınları döven, saldıran, öldüren erkeklere karşı bir kadın oluşumunun öc aldığı, tüm saldırıları onların anlayacağı dilden göğüsleyip cevaplayan böyle adalet arayan bir davranışı öneren bir öykü oldu. Belki şiddeti şiddetle önleme önerisini insani bulmayabilirsiniz. Bu fikri konuşabiliriz. Ama “çivi çiviyi söker” sözü bize ait, öyle değil mi? Ama bu aralar şu konu üzerinde kafa yoruyorum, kadın cinayetlerini işleyenlerin inanç, siyasi görüş ve duygu profili ne? Hım? Ne düşünüyorsunuz?

Konu buraya geldi ama  şunu diyordum, “yazarlık” sözcüğü yanına “yaratıcı” sözcüğünü koymak yazarlığa hakaret değil de nedir Allah aşkına?