KANI UNUTMA

Dil Irmağında Füruzan’la Dosyamdan Füruzan öyküleri incelemeleri-18

Dayanaksız yaşamayı bilenler, /Cesurdurlar, Kişiyi korkutacak denli. [1]

Şimdi dayanaksız yaşayan, cesur insanların, dünyasına gireceğiz. Dayanaksız cesur bir kadının seslendirdiği bir hikâyenin kapısını aralayacağız. Durkadın Ana içindeki yılana aracılık edip konuşur; Kanı Unutma…

Başlangıç olarak karşımızda Akdeniz ağzı konuşmayla karakter çiziminin egemen olduğu bir metnin durduğunu söylemeliyim. Aslında metin sözcüğünü bir alışkanlık nedeniyle kullanıyorum. Oysa şunu demeliyim; siz okur, bir kıyı köyüne gidiyorsunuz. Sizin için anlamı, güneş, kum, görkemli deniz ve elbette dinlenme keyfi… Bir köy kahvesi görüp çay içmek mi istediniz? Peki. Tam çayınızdan ilk yudumu almışken bakışınızı izleyen birinin söyledikleriyle, ağzınızı yakarak bardağınızdakini bitirip kalkıyorsunuz. Ona doğru yürüyorsunuz. Rengi atmış basma giysisiyle çalışkan ellerini görüyorsunuz. O andan sonra eğilip bükülen sayfalar, kalınlaşıyor… Macunsu kıvama gelene kadar oyalanırsınız. Çünkü o sırada aklınızda hikâyenin adı vardır. Kanı unutma. Bir emir cümlesi. Bir de bakarsınız ki sayfa(lar) hızla macunun içine katışmaya başlar. Genleşir, uzar, hacmi değişir, bir kadına dönüşür. Der ki; “Tazelerin eline kına ne uygun gelir. Benimkilere bak bir de. Yeşili kesik ağaç dallarına benzer. Küçük bebeleri tutar olduğumda çekinirim, pamuk etlerini incitir horlarım, diye. Köyümüzün kocamış her kişisinin eli dal budaktır, dayanıklıdır.” (S.18) Sonra başını kaldırır, “Çolağın kahvesine vardığınızda, beni gösterdiler sizlere değil mi kadın kızım?” der. (S.7) Bir gözünün yerinde büzüşmüş göz kapağını fark etmemiş gibi yaparsınız. Size söyleneni de bilir: “Seni bu yana salarlarken git göredur demişlerdir. Musa’nın anası Durkadın teyze anlatsın sana bekleyişinin aslını…” (S.7) Durkadın ana “çok manayla dolu beklemesini” anlatmaya koyulur. Siz İstanbullu konuğa sorar: “İstanbullu olmasanız da soracaktır” bu soruyu ya… “Sizin İstanbul şehrinin şehir denizindeki balıklar bunlardan mı kurulur, deyiver bana…” (S. 8)

Yazarın açtığı patikadan hikâyenin içlerine yol alırken özgün izler ararız.

Bu özgün izler yazarın el yazısı kadar ayırt edicidir. Çünkü her patika başka bir selva oscura[2]nın içinden geçer. Belki onun için Umberto Eco “anlatı ormanı gezintileri”[3] deyimini kullanmıştır. İlk bakışta tuhaf bir kavramdır. (Çünkü sıklıkla ve yinelemelerle okuma hazzından, okumada doyumdan, zevkten söz ediyoruz.)  Kuşkusuz konu Füruzan metniyse orada izlerden, noktalardan değil bütünden söz etmek gerektiğini söylemek gerek.  Yani patikanın yönü, genişliği, çevresindeki doku, dokunun içinde kımıldanan yaşam, kokular, sesler, tatlar, duygular, kaygılar… Algılarla, ayrıntılarla örülmüş başka bir metin var elimizde şimdi. Bazen tedirgin edici bir patikadır bazen gerçekten tehlikeli bir suyolu dersem eğer, bilmem “Kanı Unutma”yı doğru biçimde tanımlamış  olur muyum?

Füruzan’ın yol göstericiliğinde gerçekleştirdiğimiz anlatı ormanı gezintilerimiz nereye gittiğimizi bilmeyerek gerçekleşir.  Diyebilirim ki yazarın peşine takılırız. An gelir hikaye içinize sızar, an gelir tümüyle metnin içine yerleşmişsinizdir.  Okuma hazzını tanımlamaya çalıştığım bu

serüvende çabamın odak noktası Füruzan’ın düşünce ve duygu yapısına, beyin kıvrımlarına doğru yol alabilmektir. Bu bütünlükten tadımlıklar alıp inceleme metnimin içine serpiştiriyorum. Kanı Unutma boyunca hikayelik arkadaşımız Durkadın anadır.

Hikâyenin adı emir söylemi gibi durur. Kanı unutma. Ünlem gerekir ama böyle bir imleme yapılmamıştır yazar tarafından. Buradan hareketle söylemin “emir” değil “tembih” tarafında durduğu söylenebilir mi? Sanırım. Çünkü Durkadın ananın sahilde iki büklüm duruşu bir soru işaretidir benim gözümün önünde. Ne olacak? Orada oturur Durkadın…. Annenin ağzından çıkmakla birlikte yüreğindeki tehdittir. Yeşil yılan dile getiricisidir o korkunun. Her an oğlunu yitirme korkusunun simgesidir yılan. Durkadın ana bekler ve hep oğlunun ölümü için kaygılanır.

Toplumsal bir konu ele alınmıştır. Kaçak olarak yurt dışında çalışan sünger avcılarının sorunlarını duyurmaya yönelik bir işlevi vardır “Kanı Unutma” hikayesinin. Yaşamdan ölüme yapılan dalışlarla, can alıcıyla oynanan bir Rus ruletidir bu yaşam. Yan anlamları ise tarih kayıtlarının bilinç eksikliğinden yitirilişi, eğitimsizliğin acı tabloları, devlet-yurttaş arası uçurum, aydın yurttaş- cahil yurttaş arası uçurum, işçi-işveren ilişkileri, insan-çevre ilişkileri, beri yandan Türk-Rum benzerliklerini de üstlenmiştir.

Sünger avcılarının dünyasıdır gittiğimiz yer. Dört bir yanı vurgun yemiş erkeklerle dolu bir anne konuşur. (Dikkatli okur hikayenin söylem biçiminin konuşma şeklinde bir bildirim olduğunu anlayacaktır. Göz hizası, eşit koşulları tanımlıyorum bildirim-konuşmayla. Yakınma değildir, Seslenme olmayan bir bildirimdir.  Durkadın ana yanına yaklaşan bir “dinleyen özneye” anlatır olup biteni. Bu yöntemle okuyan özellikle kadınsa sorgulama değildir, değilleme değildir… Ama bir çağrı vardır. Duyulur. Fazlasıyla yoğundur. Fazlasıyla “orada olma” durumu yaratılır. Nasıl mı? Düşünmeliyim. Çünkü bir öykücü olarak beni ilgilendiriyor bu ayrıntı. Dinleyen özne sayesinde olabilir mi? Yazı yolu oyunca bizimle birlikte olan… İsimsiz ve tanımsız dinleyen. Belli ki oranın yabancısıdır. Ama bir biçimde Durkadın ananın yakın hissettiği biri olmalıdır. (Kadınlık paydasında mı? Olabilir.)Çünkü Durkadın ana kendi yaşamından çekip aldığı ciddi ayrıntıları paylaşır, yüreğinin en kuytularına sokulmasına izin verir. Kadından kadına kadın duygularının çağlayanına tanık olunur.

Kalabalık kadrolu bir hikayedir. Simgeledikleri nedeniyle öne çıkanları söyleyeceğim.

Durkadın Ana; Sünger avcılığı yapmak için Yunan adasına giden oğlunu bekleyen bir kaygı heykelidir ki kıyıda oturur. Olup bitenleri anlatan karakterdir. Akdeniz köylüsünün ana olma durumu ön planda olmak üzere yaşamı, kadın sorunları, sosyal yaşamının örneği, gösterenidir.

Kördür, bunu konuşmasının akışı içinde öğreniriz. İlkin 8. sayfada karşısındaki dinleyen kadına (ve okura elbette) açıklar bunu. Son derece güzel şu cümleyi tekrarlıyorum; “Sol gözümü gördün mü, görmezdir.” Nasıl soğukkanlı bir söyleyiştir bu, kabullenmenin gerisinde nasıl bir dram yatar… Bilinçlidir; “Yerimizin dirileri bizlerse deniz sırt dönüverirse elimiz kuru, dilimiz kuru kalıp dururuz,” der 9. sayfada. Kendisini ve köylüleri önyargılarıyla algılayan sözde aydın arkeolog kadını öyle bir tanımlar ki Durkadın ananın kişiliğinin psikolojik boyutunun bir ayrıntısını da keşfederiz. Sayfa 11’e bakalım. “Bize döndü taze, bebeyle konuşur gibi(…)” Bebeyle konuşur gibi… Ne kadar yoğundur bu cümle…

Musa; gidişiyle hikayede gerilim unsuru yaratan sünger avcısı. O ve arkadaşları genç erkek olma halinin sorumluluklarının simgesidirler. Ekmeğini ele alma, ev ocak kurmanın koşullarından geçmektedir. Kazanmak için masaya yaşamını sürmüştür.

Zelha gelin; Musa’nın nişanlısıdır. Evlenme meselesinin öteki yarısı olmasına ve sünger avlama işine karşı olmasına rağmen onu dinleyen olmaz. “Zelha’ysa gelinimiz olmadan işe sıvandı evde.” (S.34) Nişanlısının ailesinin bir bireyi olur nikah mikah aramadan. Üzüntü ve kaygısıyla baş etme yöntemidir belki de bu birliktelik.

Musa’nın Babası Halil İbrahim; O da geçmişte sünger avcılığı yapmıştır. Oğlunun istediği parasal düzeye ulaşması için tarım yerine süngercilikle kısa yoldan para kazanacağını düşünür. Kaygı düzeyi tam olarak anlaşılmaz. Duygularını saklıyor da olabilir, Durkadın ananın duygularını fazla kadınca buluyor da olabilir. Kurtuluş savaşını yaşamış bir kuşaktan gelmenin gözü pekliği mi vardır onda?

Osman; Musa ile birlikte gitmiş olan ama çalışma koşullarına dayanamayıp kaçarak köyüne geri gelen kahramanımız. Sünger avcısı olmanın, başka ülke sularında çalışma koşullarını ayrı bir açıdan izlememizi sağlayan karakterdir. Onun anlatımı gerilim unsurlarından biridir.

İbrahim’in analğı; Vurgun yemiş çocuklu bir süngerciyle evlenmiş kadın tipidir. Üzüntüsünün içten olmadığı yönünde bir tanımı vardır Durkadın ananın.

Aydınlar, arkeologlar: Biri kadın biri erkek, iki kişi deli zeytinlikteki tarihi kalıntıları gelip görürler. Hemen burada Füruzan’ın sesini duyuyorum şimdi; “Oysa insanlarımız umarsız kopmalara bırakılmalara uğratılmışlarsa asıl yargılanacak aydınlardır, halk değil. Görüyoruz çağdaşlık bizde birkaç büyük kentin pahalı semtlerinde oturmaktadır. [4]

Onların varlığı farklı bir bakış açısı getirir hikayeye, şehirli, okumuş “aydın” insan tipinin köylü, “cahil” insan tipine bakışı olarak var edilmişlerdir ama bir yansımayla karşı karşıyayızdır. “Köylü ve cahil” olan özne de onları kendi ölçüleriyle, yaşam deneyimlerine göre değerlendirmektedir.

Hikayenin anlamı burada karşımıza çıkar; diyebiliriz ki, diyebilirim ki, bu anlatı tarihi eser kıyımı ve insan kıyımının bağıntısından doğar. Bu kesişme noktasından doğan, baştan sona ölümün gölgesi, tehdidinin olduğu bir hikayedir. Ölümden daha korkunç olan ölümün beklenişidir. Metni okurken tarihi eser parantezi içinde süngercilik hikayesi olarak şekillenir bellekte. Çünkü Musa deli zeytinlikle uğraşmak istemesine karşın tarihi kalıntıların değeri nedeniyle onun kazanç kapısı kapanmıştır. Her an ölüm gölgesinde yaşayan, (Belki ölümün içinde yüzen demeliyiz bu duruma, çünkü 40 metre, hatta 60 metrelere dalış söz konusudur.) genç erkeklerin ekmek kavgasında başka bir seçeneğe yönelişleridir.

Yaşam yoğunluğunu Durkadın’ın penceresinden izleriz. Okurla dertleşir. Bana öyle gelir ki sanki Durkadın ana konuşarak oğlunu kurtarmak, ölümün gölgesini sesiyle silmek ister…

Dinleyen – Turist: Durkadın anaylaokur arasında kimliği bilinmeyen, uzaklardan gelmiş olduğu, şehirli olduğu ve dişi olduğu hissedilen bir dinleyen özne vardır. Belki burada onunla iletişime giren yazardır diyeceksiniz. Hayır. Bu saydam yapılı özne köprüdür. Sanırım “köy- kırsal kesim” bu denli çıplak anlatıldığında (olayları ve Akdeniz ağzını çıplak sözcüğü ile niteliyorum) zorlukla algılama tehlikesi vardır. Çünkü büyük olasılıkla okur kent kökenli olacaktır. Bu birbirinden apayrı noktalarda duran (karakter ve okur) özne bir iletkene gereksineceklerdir. Okur tarafından belli belirsiz algılanmalıdır. Ya da saydam dinleyicinin arkasında yer alırız. Böylelikle tümüyle “orada olma” duygusu oluşur. Bence. 

Hikayedeki iki ayrı eksene dönelim;

1.Tarihi eser katliamı,

2. İnsan katliamı,

Metnin başında bizi içine alan girdaptan hikaye boyunca kurtulamayız; hangisi daha içimize dokunur, hangisi diğerinin nedenidir? Eğer deli zeytinlikte tarihi kalıntılar bulunmasaydı Musa gitmeyecek miydi? Musa gitmeyip deli zeytinlikte çalışsaydı bu kültür mirası ziyan mı olacaktı? Hangisi? Feci bir döngü içindeyiz. Köylülerin tarihsel kalıntılara duyarsızlığı mı daha kötüdür, devletin insanlara duyarsızlığı mı?

Halk gerçekten uzağa hiç düşmez. Çünkü maddi şeylerle, yaşama koşullarıyla zorluklarla burun buruna bırakılmıştır. –Füruzan [5]

Metinde ilerlemeden önce kültürle bağına değinmeyi isterim. Anadolu-Akdeniz kültürü;

  1. Sünger avcılarının yaşamı üzerinden verilir.
  2. Kadının toplumdaki yeri üzerinden verilir.

Bununla birlikte toplumsal yapının üç yanı ele alınmıştır.

1. Tarihsel kalıntılar motifi üzerinden;

    a) Kentli-köylü bilinç kültür, dünya görüşü farklılıklarına değinilir.

    b) Bir trajedinin perdesi açılır; sünger avcılarının ölümleri, sakatlıkları ve enselerindeki ölüm tehdidi, ölüm riskleri… S.31’ de Durkadın soruyor; “Sen Tanrısın ya, her can verdiğin rızkını ömür pahasına mı alır?” (Burada cümlenin soru cümlesi değil başkaldırı cümlesi olduğuna dikkatinizi çekmeliyim.)

2. Gittiği yerden kaçan sünger avcısı üzerinden bu işin korkunçluğu, çalışma koşulları, devletin tutumu verilir.

3. Oğulu bekleme eylemi üzerinden yaşanan köklü evlat acısı korkusu. Yaşanmış olmamasına karşın ölüp giden diğer delikanlılar (Rum veya Türk bu noktada anlamsız bir tanımdır) Musa’nın ölme olasılığını artırdığı gibi analarının üzüntüsüyle kurulan duygudaşlığı da dile getirir. Burada insan olma  ana olma temeli söz konusudur. İşte o yoğunluk cümleleri;

(S.33) “Ah  benim Salih Çavuşum burda hem Musa hem İbrahim var. Bunu böyle bilesin.”

(S.34) “Musa’nın da irini cerahati boşalıp duruldu mu iyiden?”

(S.34) “Dönse de başkaları gider olur. Onların kanı da bulaşır İbrahim’in kefenine.”

(S.36) “Musa katılmadı bilirim ya, ne olacak ki?”

Ayrıca köyün;

P Günlük yaşamına ilişkin ➽ “Kimi elinde bir somun kemiriyordu, kimi ağlıyordu (S.29),

P Geleneklerine ilişkin ➽ “Havva kadının böylesi çırpınıp yırtınması biraz töre gereğiydi. Çünkü İbrahim’in babası bunu alınca, ‘Analıklı yerde yiğidin benzi sarı kalır’ diye köy ardından konuşup dururdu.” (S.28) 

P Kadın erkek ilişkilerine ilişkin ➽ “Ne o Durkadın sayrı mısın, diye kaktı beni,” (S.22) çarpıcı tablolar karşımıza getirir.

Bunlara başka konularla birlikte ayrıca değineceğim.

Bu konunun hemen ardından metnin “kadın”la olan ilişkisine geçeceğim izninizle. Anlatıcı ve dinleyen kadındır. İlk dikkat çeken kuşkusuz budur. Ama ben Durkadın anaya odaklanacağım. Anılarında ve yaşamında gezinirken onun tutumlarını ve karşısındaki öznelerin tutumlarını inceleyeceğim, yorumlayacağım.

Musa’nın gitme kararıyla Durkadın ananın duygularını nasıl dışa vurduğuna bakalım.

S.16 nasıl ağıtlar yaktığını görürüz. Kocası onu susturmak için ilkin döver. Yararsız bir çaba… “Her bir yanım belerip yüreğimin başı acıdan koptu da susmadım,” der. Susturamadığını görünce Halil İbrahim “Durkadın, inlemeni kesmene yediğin kötek yetmez mi? Tanrının verdiği canı aldığımda mı gücüm yetecek sana?” diye gözdağı gibi görünen çaresizce konuşmaya yeltenir. Gene dayak yer. Hiç böyle bir tavırla karşılaşmamış olan Halil İbrahim’in 17. sayfada şunu dediği duyarız; “Dur kız, hele dedi dur! Ne oluyor sana? Hele okutmalara mı varalım seni. Tan atsın her bir şey uyansın, dur, sus.” Ve sonra “Bir dam altına girip birbirimizin nikâhlısı olalıdan beri böylesi uzun konuşup danışmış değildi benimle herifim” öyle uzun konuşur Durkadın’la.  “Derdini şeytan alası Durkadın. Ne biçim olmadık huylar çıkarıp durursun. Bura insanının işidir bizim oğlumuzun yapacağı da. (…) Musa’ya ağıt tutup uyku kuşlarının çığrınmasını örtüp utanmazlık edersin. Evereceğiz. Ana oğul, deli zeytinlik adam olur bellediniz bir zaman. Olur mu be cahil kadın! Şehrin kalemli kâğıtlı adamları gelip sakın ha cezası vardır demediler mi? (…) Ben de seni gelin istemeye dünür çıkardığımda Fethiye’ye dalgıçlığa varmadım mı hı, altı ay?”

Ama yatışmaz Durkadın. Oğlunun süngere gitmesi üstelik yabancı bir yere gitmesi kör olmakla eştir onun için. S.21’ de tarlada çalışırken nasıl kör olduğunu öğreniriz. (Buradan yaşam koşulları ve sağlık hizmetlerinden yardım alma durumunun sıfır olduğu çıkarsamasını yapmak zor değildir.)

Kör olma durumuna kendisinin nasıl ağıt söyleyerek tepki verdiğini, (S.22) kocasının nasıl tepki verdiğini, (S.22) dile getirir. (Bu tepkiyi hamile kaldığını sanarak hafifseyerek göstermiştir) > hemen o arada hamileliğe ilişkin kadın ve erkeğin farklı bakış açlarını (iç içe halkalar şeklinde örgütlenmiştir verilmek istenen fikirler) görürüz. Halkalar devam ediyor. Yaşlanma duygusunu dile getirişini de görürüz. “Gene de gel aslını sor. Kadın kişinin elleri kolları çalıya dönse de gönlünde baş koyulası yumuşacık bir yer kalıyor.” (S.22)

Peki ya Musa gittikten sonra neler olur? İlkin sevinç. 25. sayfayı okuyalım; “Adamım ilk ayın sonunda gelen bu mektubun fotoğrafın beni şenlediğini, hoşladığını görünce ilçeye varıp pazardan kıpır kıpır çiçek dağıtımlı bir basma kestirmez mi?

Karşı karşıya durduğumuzda:

-Aha herif dediydim, bunun yakışığı gelinimizdi. (…)

-Şunu Kamburun Selime’ye kestirip dikin de arada düğünlere çıkınca hayırlı haber esvabın olsun.

Zenker Osman’ın kaçıp gelmesi, onun ardından İbrahim’in ölüsünün gelmesiyle her şey tersine döner. Durkadın ana kaygıdan yere göğe sığamaz, eve gitmez, kocası pes etmiştir. S.34:

“Eve hiç girmem.

Adamımın umudu kesik, beni zorlamaz. Yanıma bazen aşımı o iletir.”

Bu cümleyle yoğunlaştırılmış ölümcül “bekleme(nin) durumu” devinimin yokluğu ya da azlığına (“Uyunmaz olur mu? Yenmez olur mu? ”-S.37) karşın metinde yayılım ve devinim olması nasıl gerçekleşiyor? Kişisel görüşüm, yaşamdan çekip alınmış ayrıntılarla örülmüş,

-neredeyse sayısız bölünebilen ayrıntılardır bunlar- okuyan öznenin dağarcığında-hatta fazlasıyla yeni keşifler olur-imgelerle çoğalarak gerçekleşir. İkincisi bu metnin çarpıcı özelliklerinden olan 

gizli veya görünür kıyaslamalarla yaratılan, onlardan kaynaklanan devinim ortaya çıkar. Şimdi bu devinim unsurlarına yakından bakmayı deneyeceğim.

 

Kanı Unutma hikayesi,adından son sözcüğüne dek, tek karakterin konuşmasıdır. Bir tirad olduğunu söyleyeceğim. Adeta tiyatroda kanlı canlı bir insanın tüm becerilerinin bileşkesi olarak sunduğu tiradlar benzersiz seyir keyfi yaratır. Bu işi kağıt üzerinde yapmanın risklerini düşünüyorum. Bir düşüncenin kesintisiz gelişimini vermenin zorluğunu… Okurun dikkati dağılır, tekdüzelik duygusu yaratır. Üstelik dilin ortak kodlarını değil yöresel kodlarını kullanmıştır yazar. Bir tehlike daha. Ama gelin görün ki bu tekli konuşma bir an bile sıkmaz bizi. Tersine can kulağıyla dinleriz Durkadın anayı. Kıyaslamalar hem hareket sağlayıcı unsurdur hem gönderge flaşları olarak kullanılırlar. İşte onlardan seçkiler getiriyorum buraya.

Kendi deniziyle İstanbul denizinin kıyaslanması ➽ yaşam biçimlerinin kıyaslamasıdır.

Türklerle İngiliz ve Alman gavurları kıyaslanır. ➽ Halklar arası farklara işaret edilir.

Alfabe farkı dile getirilir ➽ Türkçe ile eski uygarlık dilleri.

Halil İbrahim’in hacmiyle orada yaşamış eski insanların hacmi kıyaslanır

Süngercilerin “hırp diye elden çıkarılıvermeleriyle” (S.9) diğer az riskli işlerde çalışanların karşılaştırılması yapılır.

Giysi farkları: “damatlık verisi olan bürümcük ipekten mintanlığı kendine fistan dikmiş olan kadın” dan söz edilir. (Arkeolog kadındır bu.)

S.22 de cinsler arası karşıt bakış açısı verilir. Durkadın’ın kocası Halil İbrahim geçmişten konuşur ; “Gene mi çocuğa kaldın? Kalanlar ölenlerden daha az be cahil. Varsın olsun.”

Erkek için sayısal bir değerlendirmeden öteye gitmeyen gebelik, özellikle kırsal kesimde kadın için tam bir kambur, çocuk yitimi bir yıkımdır. Ama her ikisi de birbirini anlamaz.

“Avrupalılardan utanan” (S.11) “aydın”la onlarla savaşı bilen kişiler olarak “ (…) Yunan gavurunu hadileyen(…) (S.15) değersiz bulan “cahil” ler arası fark.

Bu noktada Füruzan’ın sesini duyuyorum. “ Halkın koşullarından geçsek,  yahut kalsak (allâme-i cihan) olma yeteneğini bulabilir miydik kendimizde, bir kez düşünmek gerekir. [6]

Karşılaştırmalara dönüyorum. Yine iki kesim farkına işaret eden sayfa 11’e göz atalım. “Kadın kızım, sanki biz bir büyük gömü bulmuşuz da saklayıp hırsızlık edermişiz sıfatına girmiştik.”

Musa’nın babasının gençlik koşullarıyla Musa’nın koşullarının karşılaştırması yapılır. Baba sünger avcılığını olağan bir süreç olarak göstermeye çalışmaktadır, annenin duygu boyutunda değildir. Öyle midir, saklar mı bunu anlayamayız. Burada yine kadın ve erkeğin bir olaya bakış açılarındaki fark var gizlice yerleştirilmiş bir iletidir bu. Yazar söylemeden söylemiştir yine.

Osman’la onun anlattığı ölen Rum süngercinin karşılaştırması sayfa 29’da yapılır.

İnce İbrahim’in cenazesi ile düşsel Musa cenazesinin bir kıyaslaması da vardır. (Gerilim unsuru.)

Bu kıyaslamaları çarpıcı tablolar halinde sunan “Kanı Unutma”nın betimleme düzeyi analık duygusu açısından toplumsal yapıdır. Dişil sesle anlatılır ve annenin çocuğunu yitirme korkusu ayrıntısından okuru yakalar.

Okuru yakalayan başka bir unsur da ritimdir. Ritim ne yapar? Uyarır veya yatıştırır. Burada uyarıcıdır. İki tür ritimden söz etmeliyiz. Akdeniz ağzı ile gerçekleştirilen çınlamalardan ortaya çıkan ses renkleri “dilsel kodlar.” İkincisi zaman sıçramalarıyla gerçekleştirilen ritim. Zaman sıçramalarını ayrıca ele alacağım.

Şimdi anlatım özellikleri olarak Füruzan’ın bu hikayede bize sunduğu tabloların tadını çıkarmaya yöneliyoruz.

İşte oradaymış duygusunu veren anlatım özelliklerinden örnekler;

Tarihi eser demez, “Buraya İngiliz Alman gavurları da gelir. Sapaktaki çeşmenin çevresinde dolanır, kurnasını, çeşmenin alınlığındaki oygulanmış mermerleri ziyade okşayıp dururlar. “(S.8) der. Bu nedenle burada anlatım söz konusu değildir artık okur karakterin içindedir. Durkadın’ı dinler olur. Durkadın’ın kendi kendine konuşmasını dinler…

Bir başka söyleyiş. Yine tarihsel kalıntı demez şöyle der Durkadın Ana, sayfa 9’a bakalım. “Nasıl bir mezarlar bunlar, içine girenin Musa’nın babasından daha hallice olması gerekip durur. Öylesine sağına soluna, uzununa taşkın, ak mermerden yüzlerinde üzüm salkımları resmedilmiş. Bunların eski ölüsü dünya malını bulup bulup boğulmuş da enlenip boylanmış.”

Sayfa 11’deki cümleyi bir kez daha alıntılayacağım, başka çıkarsamalar keşfedeceğiz çünkü; “Bize döndü taze, bebeyle konuşur gibi(…)

Ön yargıyla algıdan söz etmiştik, okumuş insanın okumamış insanı algısıdır bu ayrıca şu çıkarsamalar vardır.

  • Yetişkin olduğunu yaşamışlığını hiçe sayış,
  • Zekâ düzeyini hiçe sayış,
  • Duygu düzeyini hiçe sayış söz konusudur bu cümlede.

Bunlarla birlikte bir tutumdan söz ederken aynı anda iki karakterle ilgili olarak şimşek hızıyla çizimler gerçekleştirir Füruzan.

Arkeolog kadın ukaladır, oradakiler ve elbette Durkadın onun çokbilmişliğinin farkındadır ama yüzüne vurmaları söz konusu değildir hem konuktur (görgü kuralı söz konusudur) hem devlet tarafından gelmiştir (bir bakıma tehlike unsurudur). Asıl önemlisi köylülerin onunla konuşurken “kullanabilecekleri malzemeleri yoktur alet çantalarında.” Onlar düşünüyor olduklarını dillendiremediklerinden suskuyu yeğleyenlerdir. Burada da bir toplumsal gönderge flaşı vardır. Köylünün zor koşulları eğitime ulaşamama durumu…

S.13 “Hesabın mani gibi söyleneni var, onu karşımıza geçip şaşırtmacasına okuyup dururlar.” Hiç çarpım tablosunu böyle adlandırmak aklınıza gelmiş miydi? Sanmam. Duymadık da. Ama hemen anlayıveririz hesabın mani gibi… çarpım tablosu olduğunu…

Şimdi, öykücülük yapılacak işi dar bir bölmeye yerleştirmeye benzer. İşte  bir örnek daha buluyoruz;

“Yazı yazanlardan bıyıklısı, kalemini ağzına götürüp hohladı.

-Böylesi sıcakta bile tükenmezler tıkanıyor, işe bak! dedi.

Dediğine, niye bilmem, bir kendi güldü.”

Okur bu satırları okuduğunda;

  1. Tükenmez kalemin bile yazamayışı,
  2. İklimin sıcaklığı,
  3. Görevlinin kişilik özellikleri (kalemi hohlamakla aslında önlem almayı seven biridir ama yine sorun çözülememiştir, hohlamak biraz avam bir davranıştır, ama espri becerisi kıttır iklime ilişkin yaptığı espri havada kalmıştır veya karşıya geçersek kimse onu pek de ciddiye almamaktadır gerçekte vs.)

Toplumsal koşullara gönderme yapan bir başka anlatım özelliğine geçiyorum.

“Cumadan cumaya iman tahtalarını karartmadan inanıp namaza varan bu adamlar neyin nesine kötülük etmiş olsunlar ki böylesine ucuzuna hırp diye elden çıkıveriyorlar. (S.9)

Çıkarsamalarımız;

  1. İsyan duygusunun dışa vurumu: Temiz bir yürekle Tanrının karşısına çıkan insanlar söz konusudur. Haftada bir de olsa, bunlar ibadetlerini yapmaktadır. Tanrının onları seviyor olması gerekir. Bu yalın yaşamın içinde temel toplumsal ve dinsel öğreti kimsenin kimseye kötülük etmemesi olduğuna göre buna da uymaktadırlar. Bu nedenle de Tanrı tarafından seviliyor olmaları gerekir. Ama yaşamlarının sürerken ve sonlanışına bakılırsa eğer, Tanrı terazisinde bir yanlışlık mı vardır? İsyan eder Durkadın Ana.
  2. Köy yaşamının çarçabuk bir panoraması çizilmiştir. Çalışma koşulları, yaşam koşulları, ibadet, birbirleriyle ilişkiler.
  3. Köy insanın psikolojik özellikleri tanımlanmıştır. “İman tahtasını karartmadan” (yine yoğun bir şeye rastladık işte.)
  4. Süngercilerin yaşamının bitimi betimlenmiştir “hırp diye elden çıkmak” der buna Durkadın Ana. “Hırp”, bir ses taklidiyle ölümün bu denli yalın anlatılabilmesi ne kadar etkileyici… Köyün dolambaçsız yaşamının bir göstereni sözcükler…

Başka bir isyanı yine 30-31. sayfalarda görürüz. Bu söyleyişi tekrar okumadan edemeyeceğim;

“Bunca yıl başkasının lokmasını ağzından alıp saçı bitmemiş yetimler yaratmadı insanım, dedim. Her yetimlik her açlık ötemizden berimize kadar pekişmiş geçim zorundadır. Sen Tanrısın ya, her can verdiğin rızkını ömür pahasına mı alır!”

Sonra susar… Yanıt mı beklemektedir, yaptığı başkaldırının gazabını mı yoksa? Hayır. Hiçbir şey iddia etmez görünür. Saptamayı yapmış, isteğini iletmiş, derin bir nefes almıştır. Ruhunun ışıdığı andır.

Anlatım özelliklerini örneklemeye devam ediyorum. Yöresel ağızla, felsefeyle, toplumsal görgüyle yoğrulmuş bir cümle buluyorum. S.17 “Musa’ya ağıt tutup uyku kuşlarının çığrınmasını örtüp utanmazlık edersin.”

  1. Konuşulan ağızla coğrafya özelliğinin tanımı yapılmıştır,
  2. Ağıt yakıldığının vurgulanmasıyla töreye işaret edilmiştir,
  3. Görkemli bir gece belirteci kullanılmıştır; “uyku kuşlarının çığrınması”
  4. Gece gürültü yapmanın “uyku kuşlarının çığrınmasını örtmek” ayıp olduğu vurgulanmıştır.
  5. Ama hoşgörü de vardır, sesi duyarız, tatlı sert bir söyleyiş. Kolundan tutup eve yatağa götürmeye çalıştığını görür gibi oluruz…

Sarı demez Füruzan “tüyünün rengini güneş çalmış güleç” yüzden söz eder bize. Gülüş de saçlar da sarı renktir, neşelidir.

Tek cümlelik paragraflar kullanır, söylemi güçlü kılmak için yapar bunu. Sayfa 24’ü okuyalım.

Dur hele resmi göstereyim.

Şimdi seçemiyorsam da hepsi yerindedir.

Şu Musa gördün mü?

Nasıl aslan gibi.

Hepsinin yüzü ufak çıkmış ya. İyice gülmüşler belli.

Dişlerinin akından anlarsın.

Her bir cümleden bir hikayenün neredeyse sınırsız yayılımını düşleyebiliriz. Aynı zamanda Durkadın’ın bu cümleler arasında sustuğunu da anlarız. Kısa susku anlarında aklından neler geçtiği bizim düş gücümüze bırakılmıştır. 

Şimdi bir cümle seçiyorum. Bir deneme yapıyorum. Eğik harflerle yazılmış olanlar benim düşlediklerimdir.

            Dur hele resmi göstereyim(Basma elbisenin göğsüne sokar elini, katları arasında yarı sert bir şey bulunan bir mendil çıkarır. Teri, memesinin kokusu sinmiş mendili tutan sert parmaklarının kumaşa dokunurken çıkardığı ses duyulur bu bekleyiş sırasında. Konuşulmamaktadır çünkü. Nefesi biraz hızlanmış mıdır? Belki. Belki hafifçe titrer mendilin sarkan köşesi. Ne renktir bu mendil? Kenarları mavi çizgili beyaz mı? Pamuklu kumaştan mı? Bir hikâyesi bile vardır düşünürsek, çeyizinden kalmadır Durkadın’ın.)

Yazım tekniğine 28. sayfadan başka bir örnek alıyorum; “Ama adanın bir yanı bizdeki gibi deli zeytinlidir. Dedim. Hiç demem mi?”

Günlük konuşma dilinin birebir aktarımı için oluşturulan ritmin dışında, sözcükleri ve imleri de kullanmıştır.

Sayfalarda tek cümlelere rastlarız. Bazen bir kez kullanılır. S.29’ da “Eve vardım,” der Durkadın. Onun tüm duygusal ve fiziksel algılarını bu cümle içinde barındırır. Bazen de yukarıda olduğu gibi, kısa cümleler alt alta kullanılır, duygusal yoğunluğu dile getiren bir anlatımdır bu. Sayfa 31’e bakalım lütfen.

      “Sustum.

Pencereden dışarıya baktım.

Kuran’ı kapadım.

Öpüp alnıma koydum.

Oda alacalanıyordu.

Uzaktan iki keklik ötüşü geldi peş peşe.

Dört gün dört gece geçip gitti.”

Satırbaşı yapmakla boşluklar verilmiştir. Sebep? Metnin yavaşlamaya gereksinimi vardır. İyice özümsenmesi için. Burada Umberto Eco’nun bir saptamasına katılarak alıntılama yapacağım izninizle, boşluklar için der ki; “boşluk bırakmak yavaşlık yaratır ki bu az söz ile gerçekleşir.” Az söz. Birer satırlık paragraflar… “Yazıda yöntem yavaşlıktır. Betimlemeler, anlatıdaki çeşitli noktaların ayrıntılı anlatımı ile gerçekleştirilir.” Katılıyorum ve ekliyorum, okuma hazzımızı yukarılara taşır bu yöntem.

Elbette şu anda biz bu cümleleri teknik olarak inceliyoruz. Estetik inceleme sırsında çizilen tablolar arasında yine bu paragraflara dönmek isteyeceğiz. Daha onlara geçmeden önce bakmamız gereken başka ayrıntılar var. Hikayenin içinde çok ağaç kökleri çok ağır taşlar, çok sarmaşıklar var. (Bu hikayede oyalandıkça keşfedeceğim anlam derinliklerinin beni yıldırmasından korkuyorum. İtiraf etmeliyim.)   Söz gelimi devlet yurttaş ilişkisinde duralım.

“Bizim köylük yere ne zaman yazıp çizen biri gelse sonu bize hayır değildir.” S.13

“Köyümüze yabandan gelip de yazmaya oturanlar var ya, işte onlardan ziyade korkarım. (…) Ya asker toplama ya da vergi, toprak moprak işi diye yazarlar yazıya durduklarında. Ya da dediğim gibi şu iş, bu iş için derler, sende mi, onda mı, şunda mı, diye inceden inceye sorarlar. Sıralanıp yere bakarız. Sonu hep paraya dayanır.

Sonra sil silebilirsen.

Bir yazmayagörsünler.

(…)

Hükümetse, bellersin ki hep dışarıdan gelenlerin elindedir. Hayır denmeyecektir onlara. Biz de hayır demede çare aramayız ya zaten.”  (S.14)

Ürkütücü bir saptama değil mi? İsteyen yurttaş olması gerekiyorken cumhuriyet rejiminde eşit ve hakça olmayı tanımlayan demokraside isteyen “hükümettir.” Ne diyor ansiklopedi? Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Türkçeye, Fransızca démocratie sözcüğünden geçmiştir. Halkın kendi kendini yönetmesi, demektir.

Ne diyor hikaye? Üye veya vatandaşların organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede değil eşit hakka sahip olması, hakkı bile yoktur. Yönetim biçimi sözcüğü birilerinin birilerini güdümlemesi olarak kullanılır. Fransızcadan geçmiş bu sözcüğün henüz Türk dilinde karşılığı yoktur, yani halkın kendi kendini yönetmesinin karşılığı bir sözcük üretmemiştir üye. Destan sözcüğünü üreten toplumsal bilinç bu sözcüğü üretemez olmuştur. Yazar karşımızda duruyor. Ve soruyor. İşte büyük harflerle hikayenin atmosferine yazmış; Neden?

Hemen ardından hikayenin sünger avcılığının dramına, sorunlarına eğilişini irdelemek istiyorum. Bu acı iş adeta metnin içinde eritilmiş, dokularına iyice yedirilmiştir. Her harfte kokusu/korkusu vardır sünger avcılığının.

İşte örnekleri.

S.16 “Herif dedim, Memet’in belinden aşağısı yeni bolarıp durdu vurgunda, çaput bebek benzeri canı yok. Alanya yöresinde varıp kaba süngere dalanlardan kaç kişileri vurgun erliğinden, civanlığından etti. Sayayım mı? Ya sen? Gece uyuyakoyunca, hökürtünü duyan odaya deli dana tıkılmış sanır. Ciğerlerin kevgir olmuş öte de öte soludukça (…)”

26. sayfayı okuduğumuzda 40 metre kimi kere 60 metre derinliğe dalındığı, korkunç çalışma koşulları anlatılır. Öyle ki Zenker Osman dayanamayıp kaçmıştır Girit’ten. Onun ağzından dinleriz yapılan işi, yaşam koşullarını.

28. ve 29. sayfalarda sünger trajedisinin sınır tanımadığı Türkiye’de de Yunanistan’da da koşullarının aynı olduğuna ilişkin ayrıntılar aktarılır.

Hikaye mekânının iki çeşit olduğunu söyleyeceğim. Birincisi annenin yüreği, belleğidir. Fiziksel ortamsa köyün sahili. Açık alanda geçen hikayenin gerçek zamanı “şimdi” belki on beş yirmi dakikalık bilemediniz yarım saatlik bir süreyi kapsar ama geri sıçramalarla ve zamanın yazar tarafından yeniden yapılandırılmasıyla neredeyse elli altmış yıllık bir süreyi aktarır okura. Şimdi zaman unsurunun nasıl kullanıldığına ilişkin kazı çalışmalarıma başlıyorum.

Füruzan zaman parçalarını, çizgisel düz bir sıra içinde değil, konuşmalar, düzenlemeler ve yinelemelerle yeniden oluşturduğu ve yapılandırdığı uyumlu parçalar haline getirerek kullanır. Her zaman. Barthes’in terimini kullanıyorum; rapsodik düzen.

Zamanın kullanımını, sıçramalarını bu metinde daha iyi kavrayabilmek amacıyla bir çizelge yapmayı deneyeceğim. Eğer yapılandırma olmasaydı zamanın akışı “olayların tarihsel akışı” sütunundaki gibi olacaktı. Yapılandırılmış zaman ise “hikayedeki akış” sütununda yer alıyor.

S. 14’te zaman sıçraması (…) “Benim dedemden bu yana (…) >> geri; iki kuşak boyu. (…) eğer o yabancı kadın gelmeseydi(…) >>> geri; daha yakın geçmiş. (…) Babası: “Kurgumuz sünger balık üzeredir(…) >> geri; kuşaklar boyu.

S.15 “Taa Yunan gâvuru toprağımıza ayak bastığında da böyleydi(…) >>> geri; Kurtuluş savaşı yılları, babanın askerliği dönemine karşılık geliyor.

S.20 “Helalleştiler.

        İskeleye varıp küçülene dek onları tek gözümle islediydim. (…) >> geri; Musa’nın gidişi anı. (…) Sol gözüm görmez demiş miydim başta? (…) >> daha geri; Durkadın ananın görmez oluş hikayesüne.

Bazen de cümlenin kendisiyle zamanı geri döndürür. En güzel örneği buraya alıyorum. Okuduğumuzda bir büyülenme yaşadığımız cümlelerden. “Yumuşadı fotoğrafın kâğıdı.” (S. 24) Bu kesinlikle bir utsuroidir.[7] İki durum arasında asılı gibi duran an… 1. durum: oğul uzaktadır 2.durum her zaman göğsünün üstündedir. Yumuşamış fotoğraf kâğıdını gördüğümüz an… Utsuroi…

S.29 Eve vardım. >> geri; Musa’nın gidişinden az sonra.

Füruzan’ın geri sıçramaları ne amaçla kullandığına bakıyorum;

  1. Durkadın’ın portresi için (gençliği, körlüğü, yaşam koşulları vs.),
  2. Oğlu Musa’nın portresi için(delikanlı olarak yaşam savaşı ve gitme nedeni),
  3. Baba’nın portresi için (savaş yılları),
  4. Musa’nın gidişine neden olan olayın açıklanması amacıyla.

Burada akan özneden söz edeceğiz. Öznenin duygusal anlatısı. Oradan oraya ilgisizmiş gibi duran ama kuşku götürmeyecek denli derinlikli ve ilintili imgelemelerle gerçekleştirilen anlatı. Bir an akışın hızla geçmişe doğru gittiğine sonra hızla ters yöne şimdiye döndüğüne tanık oluruz.

Durkadın’ın sıçramaları bir tür girdap, duygu akışı içindedir. Beri yandan okur olarak hem olay hem karakterler için “çıkarımsal gezintiler yapmasına olanak tanır.”[8] Umberto Eco’ya başvuruyorum. Bu yöntem okurun öngörülerini harekete geçirdiği gibi olup bitenle, karakterle özdeşleşmesini sağlar, tutku oluşturur ve elbette gerilimi…

Evet “spazm” zamanı…

Hikaye tümüyle bir spazm zamanıdır kanımca. Spazm zamanının özelliklerini anımsayarak ilerleyelim. 

  1. Spazm zamanı korku doludur: Annenin korku dolu bekleyişidir.
  2. Beklenmediktir: Anne açısından beklenmediktir. Tam zeytinlikle haşır neşir olunması söz  konusuyken o alanın dokunulması yasaklanmış, çocuk süngere gitmiştir.
  3. Spazm zamanı haksızlık yüklüdür: Anne bunun haksız olduğunu söyler. İyi ama ne Musa’ya ne kocasına söyledikleri, tavırlarındaki direniş verilmiş kararı değiştirmez. S.16’da dinleyene yakınır; “Ne dediysem yer etmedi kadın kızım.”
  4. Spazm zamanı kışkırtıcıdır; Durkadın ananın söylendiği, isyan ettiği kocasıdır görünürde ama gerçekte düzenle ilgili saptamadır. Bu nedenle kışkırtıcıdır. Osman’ın kaçıp gelerek anlattıkları sonra İbrahim’in cenazesi kışkırtmalardır, uzun ağrılı sürecin parçalarıdır.
  5. Uzun ve ağrılı bir süreçtir: Okurun tanıklık ettiği yaşam parçasından önce başlamış olan ve bize iki ay daha süreceği belirtilen Durkadın ananın olasılıkla sahilde beklemekle geçireceği uzun ve duygusal olarak ağrılı bir süreç söz konusudur.

Hikayenin hareket sağlayıcı diğer unsuru ise kıyaslamalardır, dedik. İzninizle burada bir kez daha bu konu üzerinde çalışacağım. Musa, İnce İrahim, Zenker Osman, üç delikanlı giderler. Osman kaçıp gelmiştir. Olup bitenleri anlattığında okur spazm=gerilim sürecine sokulur. Koşulların kötülüğünü ondan dinleriz. Diğer iki delikanlının her an ölüm haberlerinin gelmesi içten bile değildir. “Aynı bura gibiydi Durkadın teyzem,” diye anlatışından bir koşutluk daha yaratılır ve kara haber beklentisi artırılır. Rum dalgıç ölmüştür, baba papaz getirmiştir, yapacaklarından korkup anneyi tutmuşlardır. “Oralı dalgıcın tabutuna Musa’nın omuz verdiğini, tabutun “vapurun alt katına tıkıldığını, yanına adam kattıklarını, raporlu polis kâğıdını…” her şey aynıdır. Burası gibi(!) Babası Rumca konuşmasa Hüseyin Emmi sanılacaktır.

Ve bu noktadan 31. sayfaya geçersek eğer, yatsı okunurken bir tekne yanaşır iskeleye… “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar.” Şu an düşünüyorum da… Böyle bir cümlenin çözümlenmesi cesaretini bulabilecek miyim? Bu cümleyle tüylerimiz diken diken olur. Çünkü Rum dalgıcın ölüm hikâyesi, tekne, tabut, akılımızdayken tekne yanaşır. Kahvedekileri bir düşünün, sessizce sözleşmişçesine ayağa kalkarlar… Dalgalanan duyguları algılarız… Burada tüm teknik, akademik gölgelerden çıkıp tümüyle duygularıma kapılmaktan kendimi alamıyorum. “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar.” Gerilimin doruk noktası. Sessizce elimizi göğsümüze bastırdığımız nokta bu. Devam ediyorum şu cümleyi okumalıyız:  “Kahveye öbeklenen insan yığınını araladım.” Durkadın ananın cümlesi bu. Ağır çekim bir sahneye benziyor. Hayır, ölüm korkusunun, oğlunu yitirme olasılığının cümlesi bu. Zihinsel bir sarsıntı. Bir şey olmuş gibi. Ama olmayabilir mi? İnsanlar adeta cisim gibi algılanır “aralanırlar” Durkadın’ın çalışkan ve yorgun ellerini görürsünüz insanları sessizce bir perde aralarcasına iki yana çekişini… Sessizlik vardır. Belki kırık dökük konuşmalar. Ama en iç sızlatan cümlelerden biri; “o tabutta hem İbrahim hem Musa var.” Acının en derinidir bu. “O kan Musa’nın da kanıdır” der. “O ciğerini tükürüp ölen Rum dalgıçların da kanıdır” der. Annelik ortak paydası böyle dile getirilir. Korku daha da artar. Musa’ya ne olacak? Koku unsuru devreye girer; “Bir koku sardı burnumu,” der Durkadın ana. Ölmüş çiçeklerle ölmüş insanın kokusunu aktarır bize.

Sonunda ana çocuğunu sahilde bekler olur. Biz onu bulduğumuzda o kendi gerilimini yaşıyordur. Ama orada olması köy için de okur için de gerilim unsurudur. Evlat yitirme korkusunun derinliklerinde okurla özdeşleşme kurar. Duygudaşlık kurar. Hikayelik arkadaşlığımızın doruk noktası Durkadın anayla.

Gelelim “Kanı Unutma”da duyguların dile getirilişine…

S.21 “İçim kanım sarı sarı titredi.” Öyle bir gerçek vardır ki apansız yakalanmıştır kişi. O güne değin hiç yaşanmamış bir durum söz konusudur; “Doğmuşum, gözlerim dünyamı her olanı görmüş.” Sivri, (keskin kenarlı diye ekliyorum) bir gerçeğin donuk saptaması, der R.Barthes buna. Yayılım yaratan (duygusal yayılım yaratan bir yoğunlaşma! Bir satori! İşte bu konuda duygusal yayılıma örnek bir cümle alıyorum hikayeden; “Kafamın kemiği incecik ayrılıp sızısı gözümü tutup çekerdi sanırsın.”  >> kör oluşun yarattığı duygu!

Oğlunun gidişini de körleşme acısıyla karşılaştırır. “Gözümü ilk yitirdiğimdeki, ığım ığım acıya hiç benzemez dikelen bir ağulama aldı içimi.  Ağulanma ki çıkar görelim diyen olsa şöyle elimi yüreğimin başına daldırıp incecikten yeşil bir yılan koparıp çıkaracağım gün gibi ayan ve belli.” S.23 Daha beter bir duygudur oğlunun gidişi. S.23 “o günden bu yana hiç ağlamam demiş miydim?”>> katılaşma hali.

“Biz hep hayır dileyip de neyi sakınabildik…” S.23 >> çaresizlik

“Ağlasa bir Durkadın, dedi köylü sana değil mi?”>> katılaşma hali.

S.23 “Ben yanlarına varamadım,” > derin üzüntüden ötürü yok sayma isteği. (Gençler giderken.)

S.31 “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar,” > sessiz bir panik hali, ortak duygulanım, ortak korkunun dile getirilişi.

S.31 “Teknede duran ince uzun sandığı görüp de hiç tanımazdan niye geldiğimi hala bilemem,” > korkuyu reddediş.

S.33 Salih çavuş elimden tutup öteye aldı beni, > derin duygusal çöküntü nedeniyle donup kalma durumu vardır burada. İrade yok olmuştur, birinin güdümü gereklidir. Salih çavuş bunu hissedip onun yerini değiştirmiştir. Muhteşem insani bir duygu akışı ve yardımlaşma anıdır bu. Duygu seli ikisini de kuşatmıştır.

Bu hikayede, duyguların dışa vurumunda bir yıldız gibi parlayan yılan metaforuna sıra geldi sanırım.

İlk kullanıldığı yer 23. sayfadır. Oğlu Musa’nın gidiş acısıyla gözünü yitiriş acısını karşılaştırır Durkadın ana. “Gözümü ilk yitirdiğimdeki, ığım ığım acıya hiç benzemez dikilen bir ağulama aldı içimi. Ağulanma ki çıkar görelim diyen olsa şöyle elimi yüreğimin başına daldırıp incecikten yeşil bir yılan koparıp çıkaracağım gün gibi ayan ve belli. Acının yılanı içimde bitiyor, yürüyor, kanı canı tamamlanıyor derdimce.”

Gözünü yitirişini sarı renkle betimlerken “İçim karnım sarı sarı titredi.” (S.21) oğlun yitirilişini daha koyu olan yeşil renkle tanımlar.

Burada aynı zamanda “bebek” kavramına gönderme vardır. Birincisi “göz bebeğini” yitiriştir. Çok değerlidir. Yokluğu büyük yoksunluktur. Büyük acı vermiştir. İkincisi “kendi bebeği Musa”dır. Daha değerlidir, yokluğu ölümcül bir yoksunluktur. Her ikisi de bedeninin parçasıdır. Gözün yedeği vardır, Musa’nınsa yoktur…

Yılan sembolizmine gelmiş geçmiş tüm kültürlerde rastlanmaktadır.[9] Birçok anlamlar yüklenmiştir.  Edinebildiğimiz bilgileri metnin süzgecinden geçirecek olursak yok edici güç ilk simgesidir. Acının kaynağıdır. Ölümü ve yıkımı temsil etmektedir. Ama periyodik olarak derisini değiştirme özelliğiyle yeniden dirilişi de temsil eder. Yaşam gücü, yaşam çarkı. (Zimmer’in görüşü.)[10] Bu anlamdan hareket edilirse metinde bir umut ışığı bırakılmıştır.  Acının kaynağı yılanın yine şifa kaynağı olma olasılığı da vardır. Bu Jung’un gözlemidir; imge homeopatinin sezdirimidir. Homeopati: Bir hastalığın, hastalık belirtilerini sağlam bir insanda ortaya çıkarabilecek maddelerin çok düşük dozlarda hastaya verilmesiyle tedavi edilebileceği inancına dayanan bir alternatif tıp yöntemidir. Bu tanımlamayı anımsayarak  tedavinin, hastalığa neden olan unsurla tedavi edilmesi durumundan söz etmek gerek. Dolayısıyla yılan, yine yılanın neden olduğu yaranın şifa kaynağı olmaktadır. > Musa gidişiyle neden olduğu acı onun geri dönmesiyle iyileşecektir.

Yeşil renk dikkatin ve odaklanmanın rengidir. Durkadın’ın bu acıya odaklanmış olduğunu görürüz. Tüm yaşam akışını durdurmuş oğlunun gidişiyle oluşan acıya kilitlenmiştir. Beri yandan yeşil renk sağlam bir irade ve başkalarını kontrol becerisine sahip olmayı simgeler. Durkadın ananın iradesini hikaye boyunca görürüz zaten. Onun için de yeşil yılan hem Durkadın ananın acısının (> Musa’nın yokluğu, yani Musa) hem iyileşme gücünün, hem iradesinin simgesidir diyebiliriz. 

İkinci olarak 24. sayfada yılan metaforunun kullanılışına bakalım;

“Ipıldayıp esen yele bağrımı veriyorum. Yüreğimin başını ağulayan incecikten yeşil yılan azından azından duruluyor, yatışıyor, dinleniyor, güç toplamaya. O da dinlensin, o benim can gözümdür, şimden geri o ölürse ben de canımı teslim ederim bellidir.”

Burada kullanılışında yılana duru görü (can gözü) anlamı yüklenmiştir. Yani beş duyu algısı dışında algı gerçekleştiren aracıdır. Yatışıp dinlenmeye çekilmiştir. Artık oğlundan olağan biçimde haber alamayacak ana duru görüsüyle (yeşil yılanla) onunla iletişim kuracaktır. 

Yılan metaforu daha sonra 29. sayfada belirir. Osman geri gelmiş, olup bitenleri anlatmış tüm köyü, ama asıl Durkadın anayı kaygı almıştır. Der ki; “İçimin ağrısının belirmesini ince yılanın yeşermesini asıl o sabah tanıdım, bildim. Say ki yarıklar açıladuruyorda etlerimde.” (S.29)

Peki. Bunun bir çığlık olduğunu içimizdeki titreşimlerden anlıyoruz. Her ne kadar olağan bir sesle söylenmiş, sözcükler, söz dizimi olağanmış gibiyse de… Buradaki anıştırmanın kapısını çalmalıyım. Yeşerme bitkisel büyüme karşılığı olmasına karşın yeşil ortak noktası kullanılarak, yılanın şekli gözetilerek, artan üzüntü ve kaygı yeşerme olarak tanımlanmıştır. (36. sayfada da yeşerme olarak tanımlanır.) Ayrıca, bu kere yılanın ortaya çıkışı, içinde yarıklar açılması denli derin ve acıtıcıdır. Oğlunun yaşamının tehlikede olduğu artık besbellidir ve annenin çaresizliği çok derinleşir.

Son olarak 36. sayfadaki yılan metaforu, Durkadın ana sahildedir, oğlunun geliş zamanını beklemektedir. Okuyalım;

(…)(Dolunay)Kemiğe kesmiş göğüslerimin altında çöreklenmiş bekleyen yeşil incecikten yılanı uyarır. O yılan kötülük içredir bellersin ya yanılırsın.

“Unutma,” der bana.

Ağusunu, analığın ne olduğunu bilen can ağacıma siyim siyim yayarak.

“Kanı unutma,” der.

Yılanın iyisi yoktur elbet… Madem sürünür, madem ağuludur, madem gülemez ve ağlayamaz, kötüdür. Kötü olmasıdır şimdilerde iyi. Yapılanlara alışmayayım diye her gece filizlenmesi iyidir. “ (S.36)

Dolunay simgeselliği[11] : Dolunay genellikle dişil ilke simgesidir.

Farklı evreler geçirerek form değiştirmesi, biyolojik ritimler ile ilgili işlevleri nedeniyle döngüsel değişimin ve yenilenmenin simgesidir.

Zamanın, doğum- ölüm- yeniden doğuş çemberinin sembolüdür. Analığın simgesidir. (ilk dördün; bakire, dolunay; ana, son dördün; yaşlılık)

Metne dönersek ayın gel-git etkisini göz önünde bulunduruyorum ve dolunayı umut olarak yorumluyorum. Dolunayın yaşlı göğüsleri uyarması da analık duygusunu, umudu, yeniden doğuşu, Musa’nın geleceğine ilişkin işarettir.

Çöreklenmiş  yılanın simgeselliklerini anımsayalım (elbette buraya yalnızca yorumlamamıza yardımcı olacakları almak durumundayız);

  • Kadının adet döngüsünün oluşumunun simgesidir. Bu anlamıyla iyi ya da kötü ama dinamik ve potansiyel olan gizil gücü simgeler. > Durkadın ana pes etmemiştir. Güçlüdür.
  • Bir ağacın etrafında (hikayede can ağacının etrafında tanımlıdır) ya da herhangi bir eksensel sembolün etrafında çöreklenmiş olan yılan, dinamik gücün uyandırıcı gücü, tüm büyüyen canlıların dahisi; anima mundi, [12]yani dünyanın ruhu, saf semavi ruhun devresel varoluşudur. > Durkadın anayı da “Kanı unutma” diyerek uyarır.
  • Birçok öğretide hayatın doğum-ölüm çemberidir. Musa bir tür ölüme gidişini,  geri gelişiyle doğuma çevirecektir.
  • Zimmer’e[13] göre, yılan doğuşu ve tekrar doğuşu belirleyen hayat gücüdür ve dolayısıyla yaşam çarkı ile ilişkilidir. > Musa köye geri dönmekle tekrar doğmuş olacaktır. Yılan varlığıyla, anayı uyarışıyla bu tekrar doğuş için onu ayakta tutmaktadır.
  • Sanskritçede kundalini enerjisini temsil eder.

Kundala sıfat olarak sarmal, halka, kundalini sembolik olarak halka şeklinde kıvrılmış bir yılan olarak temsil edilmektedir. > ateşin sarma açılma şekli > ateş yılanı > uyandırıldığında ritmik şekilde yukarı aşağı hareket eden kap/rahim içinde uyuyan evrimsel dişil yaratıcı güç. >Yılan Durkadın ananın içinde “yeşeren” “her gece filizlenen” bir güçtür. Varlığı olup bitenleri hatırlatır.

Yılan eğretilemesinin dışında duygunun dışa vurumunda tam tersine gönderme yapan gülme eylemi ile ilgili incelememizi birazdan algılar başlığı altında yapacağız.

Hikayenin akışı içinde yer alan ara olaylara gelince. Bunları listelemekle yetinecek, okuma ve keşfetme zevkini sizlere bırakacağım.

  • Turistler ve tarihi kalıntılara gösterdikleri ilgi,
  • Rum aile,
  • Köy öğretmeni (bu eksende okuma yazmanın kırsal kesimde kapladığı alan),
  • Devlet yetkililerinin tutumu,
  • Arkeologlar,
  • Babanın Kurtuluş Savaşı anıları,

Gerek ara olaylarda gerekse metnin bütününde oluşturulan parlayıp sönen, geçip giden, bilinç eşiği, bilinçaltı görüntülere benzeyen gönderge flaşlarından[14] örnekler seçecek olursak;

S.11 “Neyi bilecektik ya, yine de bilmiyorum kadın kızım.>”salt bilinçsizlik, derin kuyu

S.11(…) bebeğiyle konuşur gibi > küçümsemenin algılanışı

S.15 “Yaşım boy kesimim gözü çelip durur.” > Halil İbrahim’in iri yarı bedeni

S.16 “Dövdü beni.

        İyi geldi kadın kızım.” > tersine gönderme

S.17 “Damatlığındaki bana ilk el atma şaşkınlığı aynen esip dururdu yüzünde.” > ne yapacağını bilememe durumu

S.27 “Sopalara asılıp boşalıp kalmış babası(…)”

Tüm bu üzerinde durduğumuz anlatısal ormandaki gezintimizin temelinde algılar yatıyor. Şimdi sıra metin yolu boyunca biriktirdiğim algılarda.

Ses algısı örneği: S.35 “Arada çırpıp durur bir ötüş duyacaksın, bülbüldür.”

Koku algısı örneği; “Gönlümü kara bulut denli boğuntuya, kusturucu bulantıya saran o onmaz koku…(S.33)

Göz ve kulak algısı aynı anda ; “Bir tosbağanın çıtırdayıp duran sürünmesini tek gözle izledim.”

Göz algısı gözün körleştiği an: (S.20) “Güneşin tüm şavkı çatladı bebeğimde.” 

Dokunma algısı; “güneş sırtımdan geçip döşüme vurmaya başladığında” (S.21)

Elbette özellikle üzerinde durulması gereken renk algıları var. Çünkü bu Füruzan üslubunun can alıcı noktalarından biri.

❅Mavi mor koca canavarı gördüğünde deniz içine gövdesinin sıcak terini salan olur mu? (S.8) Renk korku betimlemesi için kullanılmıştır.

❅Ak yalımlı kağıt (S.11) Gümüş rengi tanımı, aliminyum ilaç ambalajını adlandırır.  

❅Sarı adamlar (S.12) > Turist tanımı için renk kullanımı.

İçim alazlanıyordu (S.12)> alazlanmak;kızıllık > için alev alması= korku renk duygu tanımı için kullanılmıştır.

❅Yeşil yılan (S.23) Renk, yılanın zehirini çağrıştırıcı unsur olarak kullanılmıştır, > yılanın zehiri duygusal acıyı simgelemektedir. (Algı için algı.)

❅Zifir gece (S.25) > Renk gecenin betimlemesi için ışıksızlık olarak kullanılmıştır. Duygusallığa gönderme de yapar.

❅Gözün harı (S. …) > yangı> kızıl renk > Renk hem acı duygusunun anıştırılmasında hem gözün kararması anlamında kullanılmıştır.

❅Taze kesilmiş çam tahtası kızılı (S. 32) Renk gençlik kavramını anıştırmak için kullanılmıştır. “kesilmiş” ölüm kavramına gönderme yapar.

Zincirleme algı;S.27 Lüksün cızırdayan yanışı, uyku kuşunun geceyi dumanlaştıran sesi, yaz böceklerinin duyuverdiğimiz çığırtılarına Osman, yutuşundaki aceleyi, şapırtıyı da katarak yiyip eritti aşını..

Şu anda, sırada bu hikayenin parlayan noktalarından biri var karşımızda algının tam tersi durumuna bir örnek sunacağım. Gülme eyleminin, kaynak tarafından algısı farklıdır, karşı taraftan algısı farklıdır. Okur her ikisini de bilir. Çıkarsamamız; olup bitenler o kadar zor kabul edilebilirdir ki Durkadın ana çaresizce, insan olarak kınayarak, buruk güldüğünü düşünür. Oysa ağlamaktadır. Gülmeyle ağlama arasındaki o ince çizgide dururuz. Her iki kas hareketini de izler ve anlarız. Duygunun ters yöne doğru gülme > gülme yitimi > ağlama algıya şekilsel olarak bakmak istiyorum.

  Gülme, ağlama eyleminin kullanılışı

Algının duygu dile getirişi için ve aynı zamanda gücünü artırması için kullanışını sayfa 24’te okuruz.  “Yumuşadı fotoğrafın kâğıdı.”

Algı kanalı dokunma duyusudur. Gerçek özlemli nesneye dokunamadığından onun yerini almış olan fotoğraf kâğıdı nesnesidir. Fotoğraf gerçekte göz algısı için var edilmiştir. Ama burada özlemin doyurulması için dokunma nesnesine dönüşmüştür/yönlenmiştir. Bu haliyle özlem duygusunu dile getirir. Bir çember içine tutsak eder yazar okuru. Hangisi başlatandır? Bilmiyorum. Aynı cümle/anlatımın zaman unsuru olarak kullanımına daha önce değinmiştim.

Algıları konuştuktan sonra hikayenin tablolarına geçebileceğimizi düşünüyorum. Kuşkusuz yine çok ve bir o kadar da güzel tablolar keşfedeceksiniz. Benim seçtiklerim örnek niteliğinde, diğer tabloların hazzını tek başınıza yaşamanız için örnekler seçiyorum

S.35 “Bu gece ay var. Siz Çıbıcağa varana dek ışımaz. Gittiğiniz yerde görürsünüz. Bizim aya kati benzemez o göreceğiniz. İnsanların gürültüsü kirletir.”

“Babası Rumca konuşmasa bizim Hüseyin emmi bellersin öyle giyimli kesimli biri.” (S.29) İkili amaç vardır bu cümlede. Betimleme dışında hem toplumların karşılaştırılması (benzeşmesi aynı zamanda) hem yakınlık duygusunun dışa vurumudur.

S.14’ te arkeologların gidişinin anlatımı: “Giderlerken bize el salladılardı. Onların ardından ak taşlara bakadurmuştık.

S.18 Sabahtır, annesi Musa’ya çorba ısıtır, o yerken Zelha geçer görüş alanlarından ve Durkadın ana onu çağırır. Zelha anlatırılır.

Aynı sayfada Durkadın ananın ellerine bakarız bu tablonun bir yanında.

S.20’ de delikanlıların gidiş anı vardır.

Helalleştiler.

İskeleye varıp küçülene dek onları tek gözümle izlediydim.

Bende silinmezler, gurbetliğe çıkma günlerindeki halleriyle.

Sol gözüm görmez demiş miydim başta? (Körleştiği anla oğlunun gidişi anını belleğinde birleştirir.  Şöyle der” Sanırsın gözümün bebeği denize akıp gitti. Akdeniz’in tuzlu, yakan suyu şorladı bebeğimden içeriye. Güneşin tüm şavkı çatladı bebeğimde.” Burada gözün bebeğiyle Durkadının bebeği birdir.  “İki gözümü yumdum. Büyük büke varıp baktığımdaki koyulmuş deniz kuyularının eşi renkte karanlık çöküp durdu soluğuma.” Kör olma anıyla bu ayrı trajik bir tablodur 21. sayfada da devam eder, oğlunun gidişi tablosu iç içedir.

“Görmezliğini” anlatırken ayrıntılar girer görüntülere 21. sayfada tosbağayı anlatır. 23. sayfada “Musa’mı öbür yeniyetme civanları gurbetliğe taşıyan tekne, küçüldü, bebelerin yaptığı oyuksuz tahta kayıklara döndü” der.

S.25’ te Zenker Osman’ın geldiği akşam. Babası Halil Emmi “kötürüm gövdesini sopalarla askıya almaya çabalayıp ilerler”  Bu çok ayrıntılı, uzun bir tablodur. Duygu boyutu, çevre betimlemesi, tiplerin çizimleriyle karanlık içinde olmasına karşı renklerle doludur.

S.27 Osman yemek yiyor : “Lüksün cızırdayan yanışı, uyku kuşunun geceyi ılımanlaştıran sesi, yaz böceklerinin duyuverdiğimiz çığırtılarına Osman, yutuşundaki aceleyi, şapırtıyı da katarak yiyip eritti aşını.”

S.30’da Osman’ın anlattıklarından paniğe kapılan ve çaresiz kalan Durkadın’ın Tanrı’ya sığınışı tablosu çok görkemlidir. Okuma yazma bilmemesine karşın okuyacakmışçasına tüm ayrıntılarıyla kuran okumaya hazırlanır, abdest alır, bir köşeye çekilir ve kutsal kitabın harfleri üzerinden parmaklarını geçirir. Bu tablo hafif bir sis perdesi ardından seyredilir adeta öylesine mistik öylesine özel bir anlatımı vardır.

S.32’ de bir süngercinin ölümü. Bir delikanlının cesedinin evine getirilişi, köyün acısı, çocukluğunu bildikleri, evlatları gibi saydıkları bu süngercinin sonu vardır. 

Elbette hikayenin başında ve bitiminde sahilde ufku gözleyen Durkadın ananin içinde bulunduğu tablo.

Artık Durkadın anadan ayrılıyoruz, hikayenin sonu. Sözü edilen trajedinin okur üzerindeki etkisini artırır.  

“Adınız eş dediydin.

Gittiğin yerde bizleri söylemeye durunca karıştırırım kuşkusunda mısın? Ayrı adlara özenmek niye? Bizcileyin insandırlar demen yetmez mi?”

Burada bir büyülenme daha yaşarız. Yansımalı bir anlatımla, Durkadın ananın yas/korku/gerilim içinde olmasına karşın bir filozofa taş çıkartan yanını keşfederiz.

              Yansımalı anlatım

Durkadın ananın yanından ayrılırken, işlevsel, yapısal, estetik ve simgesel özellikleriyle tam bir okuma hazzı yaratan “Kanı Unutma” hikâyesinden ayrılıyoruz.  


[1] Füruzan – Lodoslar Kenti

[2] Selva oscura; cehennemin açıldığı karanlık orman

[3] Umberto Eco- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti

[4] Füruzan Diye Bir Öykü S. 53

[5] Füruzan Diye Bir Öykü S. 53

[6] Füruzan Diye Bir Öykü S.53

[7] Bir şeyin ruhunun boşlukta iki durum arasında asılı gibi durduğu an. R.Barthes.

[8] Çıkarımsal gezinti: Okurun öteki hikaye ve yaşam deneyimlerinden oluşan hikayenün devamına ilişkin tahminleri.  Umberto Eco-Anlatı Ormanında Altı Gezinti

[9]  Churchward, James; Kayıp Kıta Mu

[10] – Zimmer, Heinrich; Hint Sanatı ve Uygarlığı’nda Mitler ve Simgeler

[11] Mythic Astrology Liz Greene , Simon & Schuster Publication- The Lunation Cycle Dane Rudhyar, Aurora Press Publication

[12] Platon, Paracelsus, F. Schelling 

[13]  Zimmer, Heinrich; Hint Sanatı ve Uygarlığı’nda Mitler ve Simgeler

[14] R.Barthes tanımı.

Yarışmaların Yokuşları

Yeni öykü yarışmaları ve seçkilerle ilgili yokuşlar pardon koşullar açıklanmaya başlandı. Kış geldi, yaz ataleti bitti ya… Öykü yarışmalarının yazarla okurları buluşturmak için hayli iyi bir yol olduğunu kabul ederim. Yayıncı için de iyi bir tanıtım aracı olma özelliği taşır. Ödül alan yazarın bu nankör işle ilgili motivasyonu yükselir yeni yapıtlar için güç toplar. Çünkü hepimiz onaylanmak, okunmak, anımsanmak isteriz. Buraya kadar tamam.

Gelelim şartnamelere. Şartnamelerde sanki bir birinin kopyası gibi şu koşullara rastlarsınız, “daha önce hiç bir yerde yayımlanmamış” “ödüle başvuran eserlere herhangi bir telif ödenmez” ” eserlerin bedelsiz, süresiz, koşulsuz olarak ….. yayınevine/dergisine devredildiği kabul edilmiş sayılır.” Öykü seçkilerinde de bu sözcüklere çok rastlıyorum. Türkçesi şu; sen yaz gönder, biz birini bulup öyküleri bir araya getirip basalım, parasını onunla kırışalım. (Derleyene bile para verildiğinden kuşkuluyum ya.) Yarışmalardaki bu beklentiye ise bir açıklama bulmak imkansız. Sanırım yarışmalara katılmış olmak yazarın tesellisi olmak zorunda. Bu nasıl bir sömürü düzeni? Bir öykü yazmanın- kısa olması nedeniyle mi acaba- kolay olduğu kanısı mı var ki biz öykücüler, her katıldığımız yarışmaya, her dergiye, her internet sitesine taze, gıcır, yeni yumurtlanmış bir öykü göndermek zorundayız? Bu noktada şöyle düşünüyorum. Hiç bir yerde yayımlanmamış yapıtımı gönderdiğimde tümüyle karşı tarafın “sütüne” güvenmek zorundayım. Jüri üyelerinden biri konusunu beğenebilir, oradaki bir karakteri beğenebilir, biçemin ilgisini çekebilir… E, sonra? Başka yerde yer almadığı için o metnin bana aitliğini kanıtlamam da olanaksız. Zaten Türkiye’nin en “ünlü” yazar ve oyuncularından biri yakın zamanda bu işi yapmadı mı? Suat Derviş’ten uyarlanmış bir metni alıp tv dizisi yapmadı mı? Uyarlamayı yapan yazar sosyal medyada uzun uzun yazmadı mı? Sonuç ne oldu? Hiç! Benim de başıma geldi, ne yapabildim? Hiç!

Gelelim diğer konuya. Telif neden ödenmez? (Bastığımıza şükret!) Sanatın gelişmesini, güçlenmesini sözde herkes destekler de asıl yaratıcısı yazarların telifleri neden hiç bir zaman ödenmez? Grafikerine, dizgicisine, ciltçisine, taşıyan hamalına, nakliyeciye, dağıtıcıya daha bir çok kişinin emeği var kitap/dergi işinde herkesin parasını ver, yazarın telif hakkına gelince, bir dakika! Oyunlarda, dekorcusuna, ışıkçısına, salonu kiralayana, şoförüne kadar bir sürü insana para ver, yazarına gelince, bir dakika! Yıllar süren bir dakikalar…

Belli sürelerde ve koşullarda veya süresiz ve koşulsuz olarak eser haklarını yayıncıya devretmek… En acımasız olan da bu koşuldur… Aşçıya yemek yaptığı için para vermediği gibi, pişirdiği yemekten tatmasına bile izin vermeyen bir lokanta sahibini öyküsünü kurgulayalım… Son paragrafta aşçının ölümünü yazarız değil mi? Ama yazar ölmüyor arkadaş! Dokuz canlı o! Yarışmalar düzenleniyor, katılıyor, seçkiler yapılıyor, katılıyor, oyun yazıp gönderiyor, oynanıyor, tv dizisi oluyor, film oluyor, birileri kazanç kapısı olarak kullanıyor yazar ölmüyor!

Bu sorunlardan tek çıkış formülü sanırım basılmış kitap halinde eser kabulü ki bazı ciddi yarışmaların duyurularında kitap olması zorunluluğu var. Bu iyi gibi görünüyor. Ancak başka bir yokuşla karşılaşıyorsunuz: şu şu tarihler arasında basılmış olmalı… Hı evet, kitap eskiyen bir şey artık. Öyle bir iki yıl öncesinin kitabıyla yarışmaya katılmaca yok. Tam da bu noktada kitaplaştırılamayan dosyaların akıbeti gelmiyor mu aklınıza? (O üzgünüm, bunun için yapabileceğimiz bir şey yok. Yayınevlerine öyle çok, öyle niteliksiz dosyalar geliyor ki okumaya ne zaman ne sabır var… Herkes yazar olmak istiyor. Ama şöyle bir çözüm önerebiliriz, yazar katkı payını kabul ederseniz eğer…)

Bu sarmaldan çıkmak için yazarlar bir araya gelip edebiyat etkinlikleri düzenleyerek, internet siteleri kurarak, kişisel bloglarında emeklerini sömürülmeden okuruna ulaştırmaya çalışıyor. Ayrıca çaba harcayarak bu organizasyonlarda çalışıp, iş bölümü yapıyorlar. İnternet sitelerinde grafik bilgilerini kalemdaşları için bedelsiz kullanıma sunuyorlar. Böyle mi olmalı? Telifsiz, ödülsüz, karşılıksız yazmak akla uygun mu? Uygun uygun… Hâlâ yazıyoruz baksanıza…

Bir kara kedi, adı Zeytin

Bir evin bahçesinde bir anne kedi yakaladığı guguk kuşunu yavrularının önüne atmış, didiklemelerini izliyordu. Her renkten yavru vardı. İki de siyah. Biri sarı gözlüydü biri yeşil. Aralarındaki tek fark. Yeşil gözlü olan yalnız takılmayı seviyor olmalıydı ki hepsi yanıma gelmelerine rağmen o gidip bir köşede yalanmayı tercih etti. O sırada ev sahibi kadın çıktı bahçeye, dedim ki, “Şu siyah yavruyu alayım mı?” “Al al,”dedi neşeyle. “Sütten kesildiler zaten, anne de ben de doyurmaya çalışıyoruz. Artık avlanmayı öğreniyorlar.” Bana yüz göstermeyen siyah yavruyu kucakladım. İki avucuma ancak sığıyordu. Ama çişini yapmak için kumu aramak, yemek seçmek, yedikten sonra temizlenmek, istediği yerde uyumak, dama çıkmak seçeneklerini kendi iradesiyle seçiyordu. Hangimiz bir yere otursak kucağımıza atlayıp uyukluyor, ayaklarımız tutulana kadar kıpırdamadan onu izliyorduk. Sonra “sen kucakladın, şimdi sıra bende” diye paylaşıyorduk eşimle.

Zeytin, 12 yıl önce girdiği yaşamımızın her gününü paylaştı bizimle. Çalımlı, özgür ruhlu, canı isterse kendini sevdiren, yıkanmaktan nefret eden, oyuncu bir bebiş… Ellerimiz tırmık içinde kalmıştı ama olsun. Onunla oynamak çok zevkliydi. Bizimle birlikte dört eve taşındı. Her keresinde yeni evi yadırgadı ve bize kızdı. Selde odada kapalı kaldığında giysi dolabının üstüne tırmanıp ben onu alana kadar ortalığı ayağa kaldırdı. Sonra bütün gün-o ele avuca sığmaz şeytan- yeleğimin içinde hiç kıpırdamadan benimle birlikte oradan oraya gezdi. Bahçeli evlerde ilk zamanlar onu tasmayla gezdirip alışmasını sağladık. Tasmalıyken havada uçan guguk kuşunu kapıp yemeğe kalkışınca eşim ağzından aldı. Bir panterin minyatürü gibiydi. Ağaçlarda damlarda gezmeye bayılır, yağmurda bile üstünü ıslatmadan eve gelirdi. Titiz dişi… Bebekken alıştığı, yoga matımı kemirip çiğnemeyi uzun yıllar bırakmadı. Şimdi sabahları spor yaparken o tırmık izleri, diş izleri içimi burkuyor.

On iki yılımızı paylaştık Zeytin seninle. Babür Abi gelince onu öyle kıskandın ki hasta oldun. İyileştirene kadar yıllarca uğraştık. Ama Babür Abi’yi hiç sevmedin. Kıhlamaktan, hırlamaktan hiç vaz geçmedin. Tabağına su kabına yaklaştırmadın. Yatakta ayak ucumuzda uyurken onun kapının eşiğinden girmesine bile izin vermedin. O da kapı arkasında yerde yattı. Sana saygı duyuyordu. Çünkü annesini hiç hatırlamıyordu. Kendi cinsinden tanıdığı ilk kedi sendin. Senin iki mislin olduğunda bile senden korkuyor muydu, saygı mı duyuyordu bilinmez sözünü dinliyordu. Ona mama yemeyi kumu kullanmayı öğrettin. Ama suyunu paylaşmadığından mı, huyu mu öyleydi, Babür Abi musluktan içmekten hiç vaz geçmedi. Banyo günleri onun bağırtısını duyduğunda yardıma geliyordun ama hiç sevgi gösterdiğini görmedik.

Sonra yine hastalandın. Ağzındaki kist yüzünden yemek yiyemez oldun. İlaçlarını içmedin. Zayıfladın, güçten düştün. O güzelim siyah tüylerin parlamaz oldu. Veteriner bile umudunu kesti, uyutalım dedi. Tüm dişlerin düştü… Kıyamadık sana Zeytin. İyi ki de o kararı vermemişiz. Dört yıl daha bizimle oldun. Huysuz ve akıllı kız. Sonra hastalık mı geri geldi, yaşlılık mı kuşattı seni? Yavaşladın. Zaten zamanını çoğunlukla benim yanımda evde geçirirdin, hiç çıkmaz oldun. Vücut sıvılarını kontrol edemediğin gün anladık ayrılığın yaklaştığını. Pencerenin önünde oturmaktan da vaz geçtin. Ve uzandın boylu boyunca yalnızca süt içebildin… An geldi süt de içemedin… Gözlerini açıp kapatmaya kadar indirgedin kıpırtılarını. Sonra bir baktım kapatmıyorsun… O güzelim yeşil gözler kıpırtısız… Şimdi yağmur yağıyor pencerenin önünde sen artık yoksun. Kalbimizde uyuyorsun.

DEDEKTİF DERGİ 58. SAYISIYLA YAYINDA

Suçların yalnızca kağıtlarda kaldığı bir dünya dileğiyle…

Benim de yazarları arasında olmaktan sevgi ve heyecan duyduğum Dedektif Dergi yeni sayısını paylaşıma açtı.

Tanıtım yazısını aşağıya alıyorum.

58.sayımızda yine çok değerli isimlerle röportajlar yaptık. Emel Aslan’ın Armağan Tunaboylu ile Ramazan Atlen’in Çağatay Yaşmut ile Gamze Yayık’ın, Polisiye Ekranı köşesiyle dergimize renk katan Aytaç Kara ile yaptığı keyifli söyleşileri kaçırmayın! Bu sayımızda Serap Gökalp, İhsan Cihangir, Rıdvan Adıyaman, Derin Gezmiş, Muhammed Selman Anasal, Aslıhan Kocabal ve Tuğba Turan öyküleriyle sayfalarımızda yerini aldı. Edgar Wallace’ın Çapkın Avcı öyküsünü Benan Eres çevirdi.
Aytaç Kara, Polisiye Ekranı’yla, Tuğba Turan dizi tanıtım yazısıyla, Bülent Tunga Yılmaz ve Ramazan Atlen makaleleriyle 58.sayımıza katkıda bulundular.
Gencoy Sümer hocamız Ters Köşe’sinde yakınlarda kaybettiğimiz usta bir kalemi, Pınar Kür’ü anlatıyor.
Yeşim Yörük, Benim Kitaplığımdan köşesiyle yeniden sizlerle.
Kitap Kulübü üyelerimiz bu sayı David Foley’in Ölümcül Oyun isimli tiyatro oyununu okudular ve tartıştılar.
Bu yaz yayımlanmış polisiye kitapları merak edenler Yeni Çıkan Polisiyeler yazısında, bu yaz polisiye yazarlarının ne okuduğunu merak edenleri de Dinçer Batırbek’in soruşturmasında aradıklarını bulacaklar.
Keyifle okuyun!

Dergi linkini buradan paylaşıyorum. https://dedektifdergi.com/dedektif-dergi-58-sayi/

Polisiye, suç, gerilim temalarına ilişkin öyküden yazar söyleşisine, kitap önerilerine kadar dopdolu yeni bir sayı okurlarını bekliyor. Dergimizin Kitap Kulübü olarak bu ay tadına doyamadığımız bir polisiye oyun okuduk ve konuştuk. Davit Foley’in Ölümcül Oyun’u. Emel Aslan’ın nefis çevirisiyle. Meraklısına linkini buraya bırakıyorum.

https://dedektifdergi.com/dedektif-dergi-kitap-kulubunde-bu-sayi-olumcul-oyun/

Yazdıklarımızı size ulaştıran teknik ekibimiz yine harikalar yaratmış göreceksiniz.

Dileğimi tekrarlıyorum: Suçların yalnızca kağıtlarda kaldığı bir dünya dileğiyle…

Serap Gökalp

GAMZEDE’YİM DEVA BULMAM ŞARKISININ HİKAYESİ

Ecz. Naci Konyar’dan alıntıdır.

Tüm şarkıların bir hikayesi vardır.

Şarkılar, kendisini severek dinleyen her gönülde gizli kalmış bir aşk hikayesini çağrıştırır. “Gamzede’yim Deva Bulmam” şarkısı da bu tür şarkılardan biridir.

Hikayenin kahramanı Kemani Tatyos Efendidir.

1858 yılında İstanbul’da doğmuş Türk musikisine bestekar, güftekar olarak 50 ye yakın eser bırakmış, ömrü yokluk içinde geçen öldüğünde kilise defterine ‘Tatyos, 1913 Çalgıcı’ olarak kaydı yapılan bir keman virtiözü…

Tatyos pek konuşkan biri değilmiş. Onun ne düşündüğünü neler hissettiğini okuyabilen anlayabilen birkaç arkadaşı, dostu varmış. Koltuğunun altında kemanı, tütünden sararmış bıyıkları, çökmüş avurtları, uykusuzluk ve aşırı içkiden kan çanağına dönmüş göz çukurları ile hayatın yükünü omuzlarında taşıyan, çocukluğundan beri dilini gönlüne hapseden ruhuyla ancak kemanıyla anlatacaklarını anlatan, önceleri düğünlerden kıt kanaat geçimini temin eden daha sonra Galata’daki Pirinççi gazinosundaki hayatı ve yaptığı besteler, semâiler, peşrevlerle tanınmış ve İstanbul’un dört bir yanında düzenlenen fasıl heyetlerinde Tatyos Efendinin eserleri çalınır olmuş.

Tatyos Efendinin en yakın iki dostu yazar, gazeteci, besteci Ahmet Rasim Bey ve gazinodan arkadaşı kemençeci Vasili’dir. Bir akşam Beyoğlu’nda Ahmet Rasim, Vasili ve Tatyos Efendi ‘Ehl-i aşkın neşvegâh-ı kûşe-i meyhânedir’ İle başlattıkları musiki meşki ‘Bilsen ne bela geçti şu biçare serimden’ semaisiyle devam etmiş Tatyos Efendi gece boyunca kemanı elinden hiç bırakmamış. ‘Mânî oluyor hâlimi takrîre hicâbım’ gibi içli şarkıları peşpeşe döktürmüş.

Gece nihayete ererken meyhanede birkaç müşteri ve sandalyeleri toplayıp yerleri süpüren birkaç çocuktan başka kimse kalmamışken Vasili ve Ahmet Rasim Bey de tam gitmeye hazırlanırken Tatyos Efendi kemana uzanmış sanki saatlerdir içen ve çalan o değilmiş gibi kemanı omuzuna yerleştirip, hafifçe başını kemana eğerek, dudaklarında acı bir tebessümle o ana kadar duyulmamış o uşşak şarkıya giriş yapıyor;

Gamzede’yim deva bulmam,

Garibim bir yuva kurmam,

Kaderimdir hep çektiren,

İnlerim hiç reha bulmam.

Elem beni terketmiyor,

Hiç de fasıla vermiyor,

Nihayetsiz bu takibe,

Doğrusu ta’kât yetmiyor.

Ehl-i dilin yoktur kadri,

Uğraşma gel Tatyos gayri,

Eserin çok kıymetin yok,

Git talihine küs bari.

Tatyos kemanı omuzundan indirdiğinde hiç kimsenin tek bir kelime edecek hali yoktur.

Vasili hıçkıra hıçkıra ağlıyor meyhane de kalanlar da göz yaşlarını birbirlerine sezdirmeden silmeye çalışıyorlar.

Birkaç hafta içinde İstanbul’da bu şarkıyı ezberlemeyen ne hânende ne sâzende kalıyor.

Tatyos’un naaşı; Kadıköy’de bir kilisenin ayin salonuna getirildiğinde, iki elin parmaklarını geçmeyen kalabalığa ibretle bakan Ahmet Rasim, daha dün Galata’da Beyoğlu’nda onu dinlemek için yüzlerce kişinin akın ettiği salonları düşününce, insanların vefasızlığına hayıflanıyor. Cenazesinde üç kızkardeşi, dul eşi, Ahmet Rasim, kendisiyle yıllardır çalıştığı iki sazende ve kilisenin uzak köşesinde ağlayan bir kadından ibaret küçük bir topluluk uğurluyor son yolculuğuna Tatyos’u…

Bu şarkının hikayesini Ahmet Rasim’e vefatından hemen önce Vasili, hasta halinde anlatıyor:

“Tatyos’un Ortaköy’de bir çocukluk aşkı varmış. Kendi cemaatinden olan kızın ailesi, aniden Erivan’a göçünce kavuşamamışlar. Tatyos’da sonradan şimdiki eşiyle evlendirilmiş.

Beraber içtikleri o gece kızın İstanbul’a döndüğünü ve otuz yıldır evlenmeyip kendisini beklediğini öğrenmiş Tatyos.”

Ahmet Rasim Bey Tatyos’un kilisede yapılan cenaze töreninin sonunda oturduğu yerden kalkarken kilise sırasına bırakılmış bir zarfı fark ediyor. Zarfın üzerinde ‘Tatyos ile birlikte defnedilecektir’ yazmaktadır. Zarfı otuz yıl önceki çocukluk aşkı olan kadın, Ahmet Rasim Bey’e fark ettirmeden onun yanındaki sıraya koymuştur. Ahmet Rasim zarfı alıp usulca ceketinin cebine koyar. Zarfın kendi yanına konulmasının bir tesadüf olamayacağını düşünüp ve zarfın içindekileri okumanın belki de Tatyos’a karşı ifâ edilecek son görev olacağına kanaat getirerek, yalnız Ahmet Rasim Bey tarafından görülen ve yarım saat sonra Tatyos’un naaşı ile birlikte toprağa verilen zarfın içinde ki kağıt da şu dizeler yazılıdır:

Gamzede’sin devân benim

Garip kuşsun yuvan benim

Çektiğimiz yeter gayri

Kaderimsin inan benim.

Ta’kât yetişmez eleme,

Bülbül imrenir çileme.

Bizim şu kara sevdamız,

Kalsın öteki aleme.

Elbet kadrini bilirim,

İste; canımı veririm.

Küsme talihine Tatyos

Çok durmam ben de gelirim.

ADA SAHİLLERİNDE BEKLİYORUM

Eğri büğrü peynir tenekesinde ateş yanıyordu.
Isınmaya uzanan ellerin gölgeleri dar sokaktaki grafitlilerin üstüne düşüyor, şekiller olduğundan daha korkunç, sokağa bakan metruk binaların karanlık pencereleri daha ilgisiz görünüyordu. Bu için için küflenen binalarda yaşayan, kireç beyazı, çoğu çocuk insanlar, kapılardaki paslı posta kutuları kadar umutsuzdular. Karanlık Bakkal sokakta, tenekeye yansın diye konanlar, kimsenin aldırmadığı acımsı ekşimsi bir koku yayıyordu. Siyah, kadidi çıkmış bir kedi geldi, kıçını yere koyup ateşin çevresinde karton parçalarına bağdaş kurmuş sokak çocuklarına gözlerini dikti. Konuşmaları öksürükler, yana savrulan balgamlarla kesiliyordu.
Hava soğuk, karınları yarı açtı.
“Bugün beton buz lan kopiller.”
“Kim, abim mi?”
“Beton diyorum, betoon, dibim dondu saloz.”
“Beton benim abimin takma adı. Aha şu karşıdaki.”
“Yok ya?”
“Çok yüksekten düştü, betona çakıldı, adı beton kaldı.”
Sokağın karanlığına dolan bir bağırtı onları susturdu. Gelenlerin yüzleri seçilmiyordu ama Solucan Nuri’nin,
“Valla billa iki gözüm önüme aksınki kodesteydim,” dediğini duydular. Ateşin yanına gelip boş yerlere oturmalarını beklediler.
“Nerelere aktın lan Solucan Nuri? Ne yaptın da enselediler seni?”
“Solucan işte, mantar atıp duruyor.”
Solucan Nuri parmağını burnuna sokup düşünceli düşünceli karıştırdı. Onunla alay etmelerine sinir olmuştu ama az sonra anlatacaklarını duyunca…
“Ha’di lan hırtapoz, ne mantar atması, kodesteydim çünkü ifade verdim.”
“Seeeen?”
“Bilezik de taktılar mı he?”
Çocuklar birbirlerini dirsekleyip gülüştüler.
“Ne bileziği? Ben tanığım.”
“Yok, ananın örekesi.”
Ama yine de ağızları açık, kendini Kenan İmirzalıoğlu zanneden Solucan Nuri’yi dinlemeye hazırlandılar. Tenekeden saldıran alevler Solucanı daha da çirkinleştiriyordu.
“Tıkıntı arıyordum. Te nikah salonunun oraya gittim. Parkın oralarda dolandım. Büfenin çöplerine baktım ı-ııh. Birden aklıma geldi, nikahlardan sonra ikramlar olmaz mı? Biraz kapıyı dikizleyip içeri daldım. Yedek sandalyeleri dizdikleri bir kuytu buldum; salonun içini gösteren bir aynanın karşısına saklandım. İçeriden sesler geliyor. Aynadan kot pantolonlar giymiş, üstlerinde kazakları bir kızla bir oğlan.”
“Fasarya lan, hiç kot pantolonlu gelin olur mu?”
“Ne fasaryası?Kot pantolonlu diyorum sana, gören de onları binaya yanlışlıkla girmiş iki turist zanneder. Ne diyordum? Kırmızı cüppeli bir nikah memuru, iki de kadın. Nikah masasının üstünde kalın bir kitap mı defter mi ne, çantalar poşetler. Hemen alıp gidivermek için yani. Son nikah ya akşam oluyor, dükkânı kapatacaklar. Bendeki de şans işte, konuk monuk yok, bana da kayıntı yok anlaşıldı. Kırmızı cüppeli nikah memuru diskur çekiyor ya çabuk çabuk söylüyor lafları. Onların işi bitmeden tabanları kaldırdım. Ama belki damattan bahşiş koparırım da nikah salonunun karşısındaki büfeden bir peynirli patlatırım, diye oyalandım. Çıktılar. Hava kararmak üzere, insanlar aceleci, soğuk feci. Abi, hayırlı olsun, evlendiniz mi, dedim. Saygılıyım inan bana. Sana ne lan, dedi damat. Kızma abi, ne dedim ki, dedim. O sırada kot pantolonlu gelin onun kulağına eğildi, tatlım ver birkaç kuruş âdettendir,diye fısıldadı. Ama andavalın kaşları düzelmedi. Yüzüme bir bakışı var sanki nefesini tutuyor. Balici bu şerefsiz, kafa yapmak için istiyor, s.. git, diye haydalamaz mı?Yok abi, falan diyorum, durmadan s.. git, eşşoğlu eşek, sana verecek param yok… Nasıl tepem attı. Sanki asıntı olduk puluça, efendi gibi hayırlı olsun dedik. Alırdım façasını aşağıya ama…Akşam akşam başımı derde mi sokcam…”
“E oğlum senin gibi sudan hoşlanmayan kopili kim ne yapsın? Şu haline baksana keçi.”
Solucan Nuri ona kısa bir bakış atmakla yetinip sözüne devam etti.
“O ibneyi boş verdim, kot pantolonlu geline döndüm, dedim ki, onunla evlendin ama o kötülüklere karışmış, haberin olsun.”
Dinleyenlerden bir gürültü koptu.
“Hadi lan, ner’den duydun bu lafı?”
“Benim lafım lavuk, nerden duy’cam? Öyle içime doğdu laf…”
“Ya bırakın anlatsın.”
“Ben yürüdüm gittim parka. Belki tostçuda yenmemiş bir şeyler vardır. Varmış harbiden. Sota bir karanlığa girdim, başladım tıkınmaya. Derken…”
Lafın burasında deneyimli bir masalcı gibi duraksayıp meraklanmalarını bekledi.
“Eee? Derken?”
“Derken, bizimkiler gelmez mi?”
“Kim bizimkiler?
“Canım salondaki geçmişi kınalıyla manitası yok muydu?Kot pantolonlu gelin işte. Onlar. Neyse, burnumun dibine bir banka oturmazlar mı? Beni görmüyorlar ama. Haydaaaa. Yol tenha, etrafta kimsecik yok, mecbur kulak kabarttık. Bunlar üniversiteye gideceklermiş. Kız benim daha çok işim var, iyi ki senin okulun bitti falan, konuşuyorlar. Herifin kaşı gözü kayıyor, elleri ahtapot olmuş, nerdeyse orda düdükleyecek. Kot pantolonlu gelin dedi ki, sevgilim, sana bir armağanım var. Damadın aklı başka armağanda belli, başka bir şeyler de dedi kız ama aklımda kalmaz böyle uzun laflar. Zaten o andaval da bilmece gibi konuşma, dedi ona. Herifin öküz gibi solumasını kot pantolonlu gelin görmezden gelip sesine acayip bir hal verdi, bir bebeğimiz olacak sevgilim, dedi…”
Nuri gözünü ateş yanan tenekeye dikip bekledi.
“Hadi beeee!” Dediler bir ağızdan. Uzaktan cankurtaran sesleri geldi.
“Damat aha bu tenekeye dokunsan nasıl sıçrarsın öyle geri sıçradı. Yeşillenme o dak’ka bitti tabi. Ne dedin sen,dedi, kulaklarına inanamamış keçi. Hamileyim, kız işin farkında değil tamam mı, o hediyede hâlâ. Derkeeeen….”
“Ya böyle anlatırsan bak gözüne bi tane patlatıcam haberin olsun.”
“Derken, tam onların önünde bir kalantor araba cay diye fren yapmasın mı?Park etmesin mi? Öyle bir durdu ki sanki oradan geçerken aniden görmüş… Öyle. İçinden inen adam bir koşu yanlarına geldi, arabayı uzaktan kilitledi öyle acele. Damada, ne arıyorsun sen bur’da demesin mi? Allah film şimdi mi başladı, dedim içimden. Ne o, dedi zengin herif, hortlak görmüş gibisin. Baskın yaptı ya, seviniyor sazan. Damat denen keçi, hamileymiş, dedi küt diye iyi mi? Ne, diye bağırdı herif. Valla öyle bir ne diye bağırdı,kafayı öyle bir çevirdi ki tostu ısıracağım diye dilimi ısırdım korkudan… Kot pantolonlu gelinin yüzündeki gülüş de o dak’ka donuverdi. Beni görürler mi diye ödüm bokuma karışıyor, tostu yemeyi bıraktım, dilimin acısını unuttum, röntgenliyorum diye… Adam önce bankın önünde bir gitti bir geldi, sonra bak, dedi evlenme planları yapıyormuşsunuz. İçimden dedim oho o iş bitti. Oğlum sana anlatmayı beceremiyor galiba. Bu imkânsız. Şimdi durum daha bilmem ne… Yani b.ka girdik demeye getiriyor. Uzun uzun diskur çekti, sonra kaç yaşındasın sen, dedi kıza. On sekizmiş. Adam demesin mi, maşallah, yaşın küçük ama aşüfteliği erken öğrenmişsin.”
“O ne lan?”
“Bilmiyorum. Fena bir şey olmalı. Çaça falan demek herhalde. Çünkü kot pantolonlu gelin bozuldu, rica ederim, dedi. Ama herif coşmuş. Rica edermiş, diye kızın taklidini yaptı. Bu kenar mahalle kızı numaralarını yer miyim? Şu kılığına bak, oğlanı yakala, hamile kal, oh hayatın kurtulsun. Daha liseyi bile bitirmemişsindir Allah bilir. Bitirmiş kız. Hem de sınıf atlamış üniversite okuyormuş lan. Ama adam neyse ne, diye bağırdı. Benim oğlum yurt dışına gidecek, sonra işin başına geçecek. Kesesi keseme denk bir kızla evlenecek. Seninle işi olmaz. Ama madem bir halt etmişsiniz, işte teklifim. Tanıdık bir klinik var, tüm masrafları karşılarım, sonra herkes yoluna. Adamın kenef gibi açılmış ağzına doğru kız bir çığlık patlattı. Bu da ne demek oluyor? Benden ve torununuzdan nasıl böyle söz edersiniz? Çocuğu doğuracağım, okulu dondurup doğuracağım, sonra okulu bitireceğim, bu bizim hayatımız, birbirimizi seviyoruz, diye bağırdı. Adam, yanılıyorsun küçük fahişe senin hayatını bilmem ama, oğlumun hayatı benimdir. Ben ne dersem o. O kadar kolay değil, dedi. Kız meğerse ailesine söylemiş. Hamoş olduğunu biliyorlarmış. Karnın büyümeden nikah demişler. Bak sen, sen kim oluyorsun da karnındaki piçin oğlumdan olduğunu iddia ediyorsun. Klinik doktor moktor yok defol! Sonra sus pus oğluna döndü, götür bu şırfıntıyı buradan! Oğlundan kekeme bir ses çıktı; baba yapma lütfen. Derken kot pantolonlu gelinin sesi çınladı. Nasıl böyle korkak olabiliyorsun? Manitasına diyor, yani. Hayatımı rezil edip çekip gidecek misin? Bu bir Yeşilçam filmi değil, diye bağırdı. Memlekette kanun var. Babalık testi yaptıracağım. Rezillikse birlikte rezil oluruz. Ne, dedi adam gene. Der demez de kızın üstüne yürümesin mi? Kot pantolonlu gelin de ona doğru yürümesin mi? Korkmuyor valla, yaman kız. Tam, söyle babana, diye konuşmaya başlamıştı ki adam suratına bir tokat aşk etti. Eyvah kızın canına ezan okudu, dememe kalmadı, kız düştü mü, başını da oturdukları bankın demir kolçağına vurdu mu?”
“Aaaaa yapma yaaa!”
“Sonra ne oldu?”
“Ne olacak, bildiğin cavladı, ben orda donuma yaptım yapacam. Damat olacak andaval, baba ne yaptın, baba ne yaptın, dedi durdu. Kızda tık yok. Cavladı lan bildiğin cavladı… Aaa, s.yim böyle işe diye düşündüm. Adam, babası yani etrafı kolaçan etti, hava kararmış, haberim yok, sokak lambası da uzakta, zor görüyorum olup biteni. Her neyse, herif gitti arabadan koca bir naylon torba getirdi.”
“Ceset torbasıdır o.”
“Bilmiyorum artık. Hiç konuşmadılar tamam mı?”
“Öldü diyorsun,”dedi çocuklardan biri kafasını hatır hatır kaşıdı.
“Ne kaşınıyon lan filolu.”
Kaşınan çocuk ona tükürdü, sonra da sunturlu bir küfür savurdu. Herkes birden onun bitleriyle alay etmeye başladı. Solucan Nuri sabırla bekledi.
“Ya bırakın biti miti, sonra ne oldu lan solucan?”
“Anlatmıycam oğlum, dinlemiyorsunuz.”
“Tamam ulan anladık, senin de b.undan kemik çıktı. Solucan gibi kıvranıp durma, anlat, bozma adamın kafasını!”
Onu tehdit eden çocuk ne zamandır oynadığı yüzündeki yaranın kabuğunu kopardı, sanki komik olan kafası bitli çocuk değil de yara kabuğuymuş gibi gülüyordu, inceleyip attı, parmağına tükürüp kanayan yere sürdü. Ötekiler gülmeyi kestiler.
“Kızı soydulaaaaar,”dedi Solucan Nuri
Hepsi birden nefesini tuttu.
“Kot pantolonlu gelinin her bir şeyini başka bir poşete koyup yanlarına aldılaaaar. Sonra torbadaki kızı yüklendiler, nikah salonunun arkasında hurdaların konduğu bir yer var ya, oraya bıraktılaaaaar.”
“Sen görüyor musun onları olduğun yerden?”
“Yok, çevreyi iskandil ettim, kimsecikler yok, peşlerine takıldım, oğlum. Cızlamı çekeceğim de meraktan da gebereceğim. Sonra birden aldı mı beni bir korku, ya beni gören olduysa, büfeci de biliyor buralara takıldığımı ya bu iş meydana çıkar da benden bilirlerse? Tostum hâlâ elimde salak oldum iyi mi? Bitirirken karar verdim, iyisi mi gideyim tıpış tıpış aynasızlara… Of çok üşüyorum lan, kuyruğu titretecem sanki…”
“Korkudandır lan dümbük, anlat hadi, geçer birazdan. Atın şu ateşe bir şeyler daha. Güzel miydi kız?”
“O sırada aynasızlar geçmesin mi?Güzel olmaz mı, deliksiz inci. Koştum, durun, dedim aynasızlara, anlattım. İnanmadılar ama, ben yemin billah ettim, gittik baktık tabi orası karanlık, fenerdi olmadı arabanın farlarıydı, yok, bulamadılar. Birisi bastı tokadı, ulan piç kurusu bizi boşuna oyaladın, atayım seni içeri de gör demesin mi? Götürdüler beni ifademi yazdılar.”
“Aynasızlara ifade mi verdin?”
“Ne sandın? O g.t herifi de bugün yarın tutuklarlar bak görürsün.”
“Asarlar mı herifi?”
“Kimi? O ibneyi mi? Bilmem.”
“Yok lan, hapse atarlar. Asmazlar.”
“E, kız hamoş dedin, iki kişiyi öldürmüş olmuyor mu o zaman?”
“Ulan sazan senin sözüne bakıp bir zengini hapse atarlar mı? Çocuk zaten suç ortağı. Asıl babası…”
“Niye atmasınlar? O herif nasıl kıydı o kıza, atsınlar zaten!”
“Gidelim bakalım hurdalığa.”
“Olmaz oğlum, pis iş bu üstümüze kalır sonra.”
“Ne üstümüze kalması lan, ne yapacağız biz kızı öldürüp de?”
Önce birbirlerini dirseklediler, sonra bir itiş kakış başladı. Gülüşüyor, şakadan kavga ediyormuş gibi yapıyorlardı. Hurdalıkta yangın ne zaman başladı, nasıl başladı kimse hatırlamıyor. O kara kedi bile Karanlık Bakkal sokaktan kaçmış…

***

Bu mevsimde tümüyle ıssızlaşan adada tek tük yanan ışıklar parlak delikler gibiydi. Her adımda onlar titreşiyor ayakları yerinde duruyor hissi veriyordu insana. Karaltı çukurlara girdikçe ışıklı delikler hızlıca yer değiştiriyordu. Tarif edilen evin perdeleri açık penceresinden dalların gölgeleri odanın duvarlarında titreşiyordu. Sobada çatlayan kozalakların sesi dışarıdan duyuluyor, yarattığı güvenli sıcak alanda yaşlı bir adamla bir kadın oturuyordu. Kafeste bir kanarya uyukluyordu. Bu görüntüye bakınca odayı reçine kokusunun kapladığını hayal edebiliyordun.

“Sobaya biraz daha odun atsa mıydım?”dedi yaşlı kadın gözlüklerinin üzerinden. “Şu çatıdan sarkan boruyu da yaptırmadın tak tak vuruyor, uyutmaz şimdi. Rüzgâr arttı…”
“Bırak şimdi boruyu odunu, haberi dinle, hani bir cinayet işlenmişti geçen yıl, reşit olmayan kızı iğfal eden zengin bir çocuk vardı.”
“Şu sosyete davası. Önce evlenmiş kızla, sonra öldürmüş, ya da babasıyla birlikte öldürmüşler, cesedi de hurdalığa poşetleyip atmışlardı. Hurdalıkta yangın çıkmıştı yanlış hatırlamıyorsam. Yanmış cesetten araştırıp bulmuşlardı katili. Ceza almadı mı o oğlan?”
“Almıştı hapishanedeydi, bugünkü gazete ne yazıyor bak; çocuk hücresinde intihar etmiş.”
Kadının örgü şişlerinin tıkırtısı durdu, ilmiklerin hesabını yaptıktan sonra;
“Vicdan azabı mı diyorsun?” dedi kocasına, hiç şaşırmamıştı.
“Hayır, öç diyorum. Hapishanede böyle şeyler olduğunu duymuştum. Bir insan kendi kendine başını poşete sokup öldüremez Suna.”
“Bence vicdan azabından başını duvarlara vura vura bile öldürür insan kendini.”
Suna hanımın sözünün tam burasında bir vuruntu sesi duydular.
“Kapı mı, çatıdaki boru mu bu şimdi?”
“Kapı, kapı. Hayırdır inşallah,”dedi kadın.
Yaşlı adam, elindeki gazeteyi katlayıp sehpanın üzerine koydu. Bu soğuk kış gününde, Bozcaada’da kimse kimsenin kapısını böyle çalmaz, diye düşündü. Gıcırdayan döşemelerde acelesiz yürüdü. Girişteki dış aydınlatmanın düğmesine bastı. Kapıyı açar açmaz rüzgâr, temiz yüzlü bir genç adamın yağmurluğunu şişirdi, onun ayakları dibinde birikmiş yaprakları içeri doldurdu. Evden bahçeye kapı kadar ışık yürüdü. Yalnızdı.
“Affedersiniz, bu saatte rahatsız ettim, birkaç gece kalmak için oda arıyordum, kahveci sizi tarif etti de… Boş odanız var mı acaba?”
“Bu mevsimde hazır bir odamız yok, dalgıç falan mısınız?”
“Hayır, hayır, bir iki gün içinde arkadaşım teknesiyle buraya yanaşacak, onunla Akdeniz turuna çıkacağız da… Buluşmak için Bozcaada’yı düşündük. Tabi havanın bu kadar bozacağı hesapta yoktu. Ben de bu mevsim nasılsa pansiyon bulurum diye…”
“Anlıyorum. Girin, girin, a yalnız ayakkabılarınızı… Karım bu konuda biraz titizdir de.”
“Affedersiniz, elbette.”
“Size oda hazırlamak için biraz bekleteceğiz, beklersiniz değil mi? Karnınız aç mı?”
“Kim gelmiş Fatih Bey?”
“Bir turist.”
“Bu mevsimde?”
Misafir, kocasının arkasında beliren yaşlı kadına gülümsedi. Onun söylediği konaklama koşullarını dinledi. Öğle ve akşam yemeği isterse ek ücret alıyorlardı.
“Tamam, sorun değil,”dedi, uysallıkla.
“İyi, ayakkabılarınızı orada çıkarın lütfen. Malum kış düzenine geçtik, yollukları serdik. Misafir beklemediğimiz için…”
“Valiz yok mu?” dedi yaşlı adam dışarıya tekrar bir göz atarak. Genç adam sırt çantasını işaret etti.
“Anlıyorum,” dedi yaşlı adam. Onun çökmüş yüzüne dikkatlice baktı.
Yabancı sessizce odasının hazırlanmasını bekledi, erkenden yattı.
“Parası yok,”dedi Suna Hanım, bunu duyunca. “Allah vere de ödeme yapmadan kaçıp gitmese.”

Ama öyle olmadı, ertesi gün pansiyoner öğlen yemeğini henüz bitirmişti ki limana yanaşan bir yatı pencereden görür görmez konaklama ücretini, öğle yemeğini eksiksiz ödedi, yata gitmek için nasıl motor kiralayacağını öğrenip aceleyle ayrıldı. Eh bu mevsimde böyle müşteri can sağlığı…

Oturma odasındaki eski gazeteleri toplarken Suna Hanım’ın gözüne o turist çocuk gelmeden önce kocasının okuduğu haber ilişti. Poşete koyarken, “bu kadar haber izleyip okuyunca televizyonda gazetede kim var kim yok tanıdık gibi hissediyor insan,” diye mırıldandı. Şu intihar eden katil çocuk meselâ, o kadar uzun süre haşır neşir olunmuştu ki o cinayet davasıyla, tanıdık gelmeye başlamıştı yüzü.
Kocası ellerini kurulayarak mutfaktan çıktı.
“Mutfağı topladım, çöpleri de attım,” dedi.
“Sağ ol, o turist çocuğa nasıl da hemen dört başı mamur sofralar kurdun öyle. Evde mantar var mıymış, hiç farkında değildim.”
“Vardı,”dedi adam, yüzünde garip bir ifadeyle. “Ormandan topladımdı geçende.”
“Yanlış mantar seçmişim atacağım, demiştin, başka da mı vardı?”
Adam lafı değiştirdi,
“Şu gazeteyi ne yaptın sen? Hani kendini hücrede öldüren katil delikanlıyı yazıyordu.”
Kadın poşetin içinden gazeteyi buldu, pansiyonerin boşalan odasını temizlemeye gitti.
Yaşlı adam, katilin fotoğrafını dikkatle inceledi sonra pencereden bakıp, ‘Herifçioğlu bizi de keriz yerine koymaya kalktı,’ diye düşündü. ‘Şu Allah’ın işine bak. Yolu buraya düştü işte. Tanışmış olduk (!)’ Yatın artık limanda olmadığını gördü, dudakları yavaşça yayıldı, sararmış dişleriyle pis pis sırıttı. Ada sahillerinde bekliyorum, şarkısını ıslıkla çalmaya başladı. Hay aksi aklında yalnızca bir iki dizesi kalmıştı: “Ah, her zaman sen yalancı, ben kani/ Her zaman orta yerde bir mâni/ Her zaman sen uzakta, ben müştak…”

-o-

Renklerden Sözcüklere

Renklerden sözcüklere demek geldi içimden. Bir ressam şiir yazarsa kitap resimsiz olmaz, fırçası bu kere dizelerin emrindeydi. Şiirlerde Cengiz Çeliker, desenlerde Evgani…Güneşi Öldürdüler adlı kitapta buluştular. Uzun yıllardır şiirlerini sosyal medyada, bazı dergilerde ve dost toplantılarında paylaşarak beğeni toplayan Cengiz Çeliker şimdi küçük bir seçki yaptığı şiirleriyle şiir sevenlere sesleniyor.

Kimi zaman sizi geçmişin üzüntülü günlerine götürecek bu şiirler, boğazınız düğümlenecek, kimi zaman bir çocuğun penceresinden mutluluklarına, gülümsetecek, kendi çocukluğunuzu çağıracaksınız. İnsan portreleri bulacaksınız tanıdık gelecekler. Bazılarına inanamayacaklarınız. Süngerciler doğrulup kalkacak tıpkı tuvallerinde olduğu gibi dizelerinde de gözleriniz dolacak. Bodrum’u, Bursa’yı İstanbul’u Cengiz Çeliker’den dinleyeceksiniz. Aşkı, terk edilişi, terk edişi, beklemeleri anlatacak size. Güneşi Öldürdüler. Yolu açık olsun.

(Arka kapaktan)

Hani canın sıkılır da bir düşünceye dalar uzaklara bakarsın ya…Aklına gelen sözcükler kâğıda döküldüğünde şiir olur, uzaklara bakan canı sıkkın insan kâğıda döküldüğünde resim…Yolculuklarda pencerenden geçen köy yolu, ağaçlar, üstündeki bulutlar da şiir olur. Onları gören göz resim…Otogarlarda kalabalıklar arasında sevinenler, üzülenler, el sallayan insanlar şiir olur, bazen bir tuvale hapsolur. Yaşanmışlıklar şiir olur, hayaller şiir olur. Hele hayaller…Bazen aşkı getirir aklına, bazen aşkı götürür şiir olur…Resim ve şiir belleğimde sürekli etkileşim içindedir. Sözcüklerin ve renklerin beynimde birbirini tamamlayan ifade biçimleri olduğunu söylemeliyim. İkisi de var olmak zorunda. Biri olmazsa kendimi dile getirişim yetersiz kalacak sanki.Cengiz Çeliker (Evgani)

Cengiz Çeliker Kimdir?

4.11.1952 Türkiye, Bursa doğumlu. Halen Muğla Bodrum’da yaşıyor. Ressam ve karikatürist. Resimlerinde Anneannesinin Rus asıllı olması nedeniyle anısını yaşatmak için Evgani imzasını kullanıyor.

Cengiz Çeliker, bugüne kadar değişik kentlerde kişisel yirmi beş sergi yanında karma sergilere de eserler verdi. Almanya’da açtığı birçok serginin dışında, Barışa Çağrı koleksiyonu, Almanya Nürnberg Kenti Sn. Anton Katolik kilisesinde 2005 yılında sergilendi.  Almanya’da büyük ilgiyle karşılanan, soyut izlenimci tarzdaki bu koleksiyon Müslüman bir ressam tarafından bir Katolik kilisede gerçekleştirilen ilk sergi olma özelliğini taşır. Türkiye’de Bodrum’da Süngerin İçindeki Aşk; Gavur Ali, Haluk Elbe Sanat galerisinde ve gördüğü ilgi nedeniyle ikinci kere Bodrum Dibekli Han Sanat Köyünde, üç boyutlu eserlerden oluşan İnanç Fay Hattı (2014- Bodrum, Dibekli Han Sanat Köyü), Cengiz’in Kedileri ( 2015 Bodrum, Mor Sanat Galerisi) , Ekmekarası Resimler (2015 Bodrum, Defne Sanat Galerisi) Cengiz Susuyor Kediler Konuşuyor (2019- Bodrum Oasis Sanat Galerisi) açtığı sergilerinin bazıları.

2007-2011 tarihleri arasında Bodrum’dan yayın yapan Kent Tv ve ulusal kanallardan Yol Tv’ de “Cengiz’in Dünyası” adlı programı hazırlayıp sundu. Kendi şiirlerini okuduğu, şiirlerini konu alan resimler yaptığı bu programdaki tabloları Cengiz’in Dünyası koleksiyonunu oluşturdu. Bu koleksiyon Bodrum Vivaldi Sanat galerisinde sergiledi.

Cengiz Çeliker, halen Bodrum’da ev atölyesinde resim çalışmalarını , sokakta   karikatür çalışmalarını sürdürüyor. Yıllar içinde yazdığı şiirlerini ilk olarak Güneşi Öldürdüler’de kitaplaştırdı.

HATALI BİR ÖYKÜ

Ertesi gün hastaneye gideceksem, gece pek uyuyamıyorum. Hastamı evde tek başına bırakmak bir sorun olduğu gibi hastane işlerinin ne kadar süreceği, nasıl olacağı tam anlamıyla bir “muamma”. Muamma kelimesini özellikle kullanıyorum, çünkü karanlık ucu bilinmeyen bir mağaraya girme imgesi yaratır bende. Hastane de öyle bir yer. Evde bırakılan hastanın gıda, ilaç ve alt temizlemesiyle ilgili her şey o gün için sapıtacak demektir. Ama o başka bir hikaye. Bu hikâyenin konusu ise tümüyle hastanede olup bitenler. İşlem şu, demans hastası için nörologla görüşeceğim. Durumu gözden geçireceğiz. İlaçlarla ilgili konuşacağız. Evde bakım doktoru kan tahlillerinin sonuçlarını sisteme koydu, mama raporu çıkarmamı önerdi, bu raporu ise nörolog çıkarıyor.

Cuma

Evde bakım hastası olan hastamla ilgili doktor ile (daha önceki deneyimlerimden yola çıkarak) 13.30 veya 14.00 ten sonra görüşmek mümkün olduğu için saat 13.00 de hastanedeydim. Mesai başlamamıştı. Ama iyi kalpli bir evde bakım hasta ofisi çalışanı, bana damgalı imzalı kâğıdı verdi. Elektronik kayıtları olan bir hastanede her seferinde elle yazılan bir kâğıdı zemin -2’den alıp branş doktoruna götürmeliyim. (Her seferinde aynı konuşma; evde bakım kâğıdı aldınız mı? Evet burada. Tamam.) Bu kâğıda hiç kimse bakmıyor ve ben de hastamın dosyasında biriktiriyorum. Ama almak zorundayım.

Nörologla görüşmeye gittim. Bizim doktor işten ayrılmış. Yenisi gelmiş. Sıraya girdim. Evde bakım hastalarının ve 65 yaş üstü önceliği, hastanın kendisi değil ben temsilcisi olduğum için yokmuş. 44 numarayı verdiler, o sırada 5 nolu hasta muayenesi yapılıyordu.

Üç buçuk saat bekledim. Kömür karası saçlı görevliyi varlığımla taciz etmeme rağmen sonuç almak olanaksızdı. Dönüşte trafikte ne kadar oyalanacağım da belli değil üstelik. Sürekli araya girenlerden olağan sıra daha da yavaşladı ama kimse bir şey yapamıyor. Ben yaptım. Doktorun odasına daldım.

“Beni kovabilirsiniz ama 3,5 saattir sıra bekliyorum. Hastam evde yalnız, ilaç ve bez saati geldi. Bu iş sizin için de zor ama hasta yakınları için…”

Doktor kimliği istedi, lafı uzatma der gibi. Ekrandan hastamın bilgilerini gözden geçirip sorular sordu. Yeni bir hap yazdı. Mama raporunu yazmadı. “Yalnız,” dedi bir not kağıdına bir şeyler yazıp kaşeleyip imzalayarak, “dördüncü katta …. Servisi hemşiresine bu kağıtla gidin, deneme mamaları alın. Hasta hangisini beğenirse onu raporlayacağım. Üç dört gün sonra gelin raporu yazalım.”

Dediğini yaptım. Söz konusu hemşireyi arayıp, arayıp buldum, kare şeklindeki not kâğıdını gösterdim, beni bekletti sanırım çok meşguller çünkü kalemlikte kaç kalem var, masanın üstünde kaç evrak sepeti var, yan masanın üstünde kaç kutu malzeme var hepsini ezberledim ve içeriden iki çeşit paketle geldi. Başka çeşit kalmadığı için bunları deneyeyimmiş. Numuneleri alıp eve döndüm.

Pazartesi

Saat kurup 06.30’da kalktım. Hastamın bakımını yapıp biten ilacı yazdırmak için aile hekiminin yolunu tuttum. Sıraya girdim. Ama ilaç raporunun süresi bittiği için raporu yenile gel, dedi aile hekimi. Tamam, zaten hastaneye gideceğim. İlacın rapor kopyasını eczaneden alıp deneme şişelerini de poşete attım. Çünkü aile hekimi uyarmıştı. Çok çeşit marka ve içerikli mama vardı, kesinlikle denediğim cinsi yazdırmalıydım. Fotoğrafını çekeyim dedim, olmaz ambalajı götür bir sakatlık olmasın, dedi. O yüzden… Hastaneye gittim. -2 zeminden evde bakım hastasıdır kağıdını alıp nörolojiye çıktım. Yine mahşeri kalabalık. Yine bana sıra gelecek gibi görünmüyor ama iki saatten fazla dişimi sıktım, bekledim. Kömür karası saçlı görevliye, -doğal olarak beni anımsamıyordu- hastamı yalnız bıraktığımı, bu ilacın rapor süresinin yenilenmesi için geldiğimi, doktorla görüşmeksizin bazı polikliniklerde yenilendiği için acaba yardımcı olup olamayacağını, sorup eski raporu gösterdim, sistemde vardı. Ama han’fendi bu üroloji ilacıymış. Nörolog yazamazmış ki… Daha önce nöroloğun yazdığını-bak imza-çünkü demans hastalığı nedeniyle idrarını tutamama durumu olduğunu… Olmaz, dedi, kömür karası saçlı görevli. Bir çırpıda bakışlarını benim arkamdaki kadına çevirip beni görünmez yapıverdi.

Ürolojiye gitmeden önce tekrar -2 zemine inip ikinci kere üroloji için “evde bakım hastasıdır” kâğıdı aldım, üçüncü kata ürolojiye çıktım.

Çubuk makarna görünümlü bir erkek görevli bu şekilde rapor yenileme yapamayacağını, MHRS sisteminden randevu alıp gelmemi söyledi. Bu arada MHRS sisteminden randevu almış olmasına rağmen yaşlı bir adama ikinci bir sıra numarası verdi. Ekranda adını görünce girebilirsin, dedi. Bana dönüp, yarın erken gelmemi, belki bir çözüm bulunabileceğini söyledi. Ama erken gelmeliydim. Çünkü öğlenden sonra sağlık kurulu toplantısı vardı, doktor poliklinikte değildi. MHRS den randevu almadan geleceğim, diye doğruladım. Evet, şansınızı denersiniz, dedi, çubuk makarna.

Salı

05.30’ da kalktım. Hastamın kahvaltısını, ilacını, sabah bakımını bitirdim. Kahvaltımı yaptım. 8.30’da hastanedeydim. Evde bakım hastasıdır kağıdını -2 zeminden tekrar aldım. Ürolojiye gittim. Görevli değişmişti! Eyvah ki eyvah! Ben şimdi derdimi nasıl anlatacağımı kafamda evirip çevirirken, bir buçuk metrelik yeni görevli rapor alacaklar veya yenileyeceklerin kimlik numaralarını ve ilaç adlarını not alacağını, beklemelerine gerek olmadığını söyledi. Bana sıra gelince, saat 17.00 den sonra sistemde görünür, dedi güler yüzle. Kala kaldım. Yani şimdi rapor yenileniyor. Bu kadar. Bende bir sevinç, bir sevinç. Nörolojiye gittim. Mama denemesi yaptığımı, rapor için geldiğini söyledim. Evde bakım hastasıdır kâğıdı var mıymış elimde, güncel yani.

Az önce aldığımı söyledim, kâğıdı uzattım.

“Ama bu üroloji için,”

“E, yani?”

“Nöroloji için yenisini almalısınız, öylelikle sıra numarası verebileceğim size,” dedi kömür karası saçlı görevli. (Bu hiç değişmiyor anlaşılan.) Bütün gardım düştü. Şeytan dedi ki git şu kâğıdın ürolojisin nöroloji yap!  Bana yakışmaz. -2 zemine gidip istenen kâğıdı aldım, geldim. Sıra verdi kömür karası saçlı görevli kadın. Hesapladım, bugün doktorla görüşmem imkansızdan öte görünüyordu. Görevliden yardım istedim. Beklemeliymişim. Yarın geleceğim, dedim, düz bir sesle.

Çarşamba

Evde bakım hastası kağıdını -2 zeminden yenileyip nörolojide sıraya girmek için sıraya girdim. Bana sıra geldiğinde doktorun o gün poliklinik yapmayacağını söyledi kömür karası saçlı görevli. Eve döndüm. Mama kutularını ve diğer evrakı evin çıkış kapısının arkasındaki askıya astım. Yarınki koşuda zaman kazanmak gerek.

Perşembe

05.30’da kalkıp sabah yapmam gereken tüm işleri bitirdim. 08.30’ da hastanenin -2 zemininde evde bakım hastasıdır kağıdını alıp nörolojiye çıktım. Elimde mama kutuları. Kutuları ne diye götürüyorsun, diyeceksiniz. Hem aile hekimi tembihledi hem de numuneleri veren hemşire. Olmazmış aksi halde, hata oluyormuş. Yeni sıra numarası aldım. İnsan kokulu koridorda beklerken, maske takmalıydım diye düşünüp kaç gündür artık yüzüme ve her gün aynısını giydiğim giysilerime aşina olan kömür karası saçlı görevli insafa geldi, elimden kağıtları ve mama kutularını alıp doktorun yanına girip çıktı. Bir iki gün sonra sistemde görünür, dedi. Minnettardım. Elimi uzatıp tokalaşmak istedim. Sol elinin parmaklarıyla sağ elime hafifçe dokunup çekti. El ele tutuşmuş gibi olduk ama o daha şaşkındı. Sanırım bugüne kadar kimseyle tokalaşmamıştı. Hele böyle bir teşekkürle ilk kez karşılaşıyordu.

Cuma

Bir haftadır uğraştım. Ama azmin elinden ne kurtulur? Şimdi aile hekimine gidip, mama ve üroloji hapı için reçeteyi alacağım, bu iş tamam. Eczacıya göre bu reçeteyi hastane hekimi raporla birlikte yazabilirmiş aslında, böylelikle benim tekrar aile hekimine gitmem gerekmeyebilirmiş. Hay Allah, niye yazmadı ki?  Ama sadece raporla olmazdı, reçete şarttı. Tamam, giderim aile hekimine. En fazla bir iki saat beklerim.

Ama öyle olmadı.

Aile hekimleri grev kararı almıştı. Sağlık ocağı kapalıydı.

Hiç kızmadım, küsmedim. Bir taş vardı ayağımın altında onu tekmeledim, sağlık olsun, dedim, eve geldim.

Pazartesi

Hem grev hem hafta sonu günlerinde sanki tüm mahalle hasta olmuştu. Hınca hınç dolu aile hekimliğinde bir buçuk saatlik bekleme süresinin içinde markete gidip gelerek zamanımı verimli değerlendirip gönül rahatlığıyla eczaneye gittim.

Eczacı bilgisayarının tuşlarını tıkırdattı. Hikâyeyi biliyor. Bana sürekli sakin olmamı telkinliyor. Ama yüzü karardı. En nazik ses tonuyla raporda bir kod hatası olduğunu o yüzden şu an raporun geçerli olmadığını, ne yazık ki hastaneden düzeltilmesi gerektiğini…

Ben hiç küfür falan etmem. Dedim, öğlen olmadan bir koşu gideyim hastaneye. Trafik berbat, sürücüler berbattı ama hiç oralı olmadım. Ben mi eğiteceğim insanları yahu?

Rapordaki durumu nörolojideki kömür karası saçlı görevliye “izah” ettim. Doğal olarak beni gördüğüne hiç memnun olmamıştı ve “Şu eczaneler ilaç vermemek için yapıyorlar bunları. Hem zaten doktor bugün yok,” dedi. O gün gelmeyecekmiş. Hatalı raporun kopyasını ona bıraktım. Yani o öyle istedi.  Ayrıca onun dahili telefon numarasını aldım. Çok tereddütlüydü numarayı verirken. Yüzüne bakarsan telefondan fırlayıp şakağına tabanca dayayacağımı sanırsın öyle zor çıkıyor numaralar ağzından. Reçetenin yazıldığını, süresinin üç gün olduğunu, eğer ilaç raporu yetişmezse reçete hakkımız yanacak… Bana öyle bir bakış attı ki cümlemi yarım bırakmak zorunda kaldım.

Salı

Sabah 10.00 da nörolojiye gittim. Kömür karası saçlı görevliye raporun durumunu sordum. Bana bakarken, (göz aklarının oranı göz bebeğine göre fazla bu kadının) raporun beklediğini, doktor beyin aşırı yoğun olduğunu, söyledi. Şimdi raporu araya nasıl alsındı? Bak şurada bekliyordu kâğıt… Eve gidin, telefonunuzu yazın, bilgi vereyim, dedi.

Rapor kopyası ve benim telefonum ayrı kağıtlardaydı. Bağlantıyı nasıl kuracak diye düşünmeden edemedim. Ya bu gider yerine başka bir “görevli” gelirse, o zaman ne olacak? Çok kuruntu yapıyorum. Eve döndüm.

İnanılmayacak bir şey oldu. Nörolojiden iyi ayrı görevli-birbirlerinden haberleri yok belli-öğlenden sonra arayıp raporun tamam olduğunun müjdesini verdi. Ama öyle telaşlıydılar ki(!) benim bir şey dememe fırsat kalmadan telefonu kapatıyorlardı. Tam eczaneye gideyim, derken eczane telefonu ekranda belirdi. Nasılmışım, iyiyim, rapor sonunda tamam, dedim neşeyle.  Ah onun için aramışlar zaten. Rapordaki mama markası başka reçetedeki başkaymış ama… İyi de numuneyi onlar verdi, yanımdan ayırmadım, aile hekimi bakarak yazdı, nörolojideki kömür karası saçlı görevli bakarak yazdı… Ama ne yazık ki raporda hem mama markası hem miligramı yazmıyormuş. Eczacı siz bir şey yapmayın, ben telefonla çözmeye çalışıyorum, diye yatıştırdı beni. Ağlamaklı oldum. İşin kötüsü ne biliyor musun, dedim eczacıya, bu rapor iki aylık. Aynı şeyleri bir iki hafta sonra tekrar yaşayacağımı bilmek beni… Sakin olun, çözeriz, dedi.

Sağ olsun çözdü de…

Mamaları aldık, hastamız kullanmaya başladı. Ben de hem eczacıya hem çalışanlara-helak oldu insanlar-teşekkür etmek için bir pasta alıp gittim. Karşılıklı nezaket sözcükleri ettik. Hayat gözüme güzel görünmeye başladı.

Bitmedi ki!

Ay sonunda başka bir reçete için gittiğimde, eczacı kalfası ne dese beğenirsiniz? Biliyor musunuz, sizin mama faturası SGK dan iade edildi. Hata varmış…

Gözümün karardığını hatırlıyorum.

Kendime geldiğimde hastanedeydim.

Yerdeyim, yüzükoyun yerdeyim, başımda polisler. Belimde birleştirilmiş bileklerim feci acıyordu. Kıpırdayamıyordum. Kırık dökük sözcükler kulağıma çalındı: “Aniden hastaneye girdi, zemin-2 de evde bakım hastası biriminde kimseyi bulamamış. Odada ne var ne yoksa kırıp dökmüş. Sonra nörolojiye çıkıp önce sekreteri, kaçmaya çalışırken kıçından vurmuş. Doktor bacağından isabet almış. Güvenlik oraya geldiğinde o çoktan ürolojiye dalmış. Görevli uzun boylu bir çocuk ama nasıl yaptıysa boğazına bir sarılmış, savurup atınca bayılmış da korkudan, canını kurtarmış. Doktorun yanına girememiş, adam kapıyı kilitleyip polisi aramış da… Bu sağlık görevlilerine saldırının önüne geçemiyorlar bir türlü. Tipine bakarsan normal birine benziyor, böyle hastaneyi basacak biri hiç değil. Dağ başımı burası canım, çok kötü oldu insanlarımız çok. Yazık bu çalışanlara…”

Hiç hatırlamıyorum.

Bir hata olmalı.

Ben eczacıyla konuşuyordum.

En zor yazılar veda yazılarıdır biliyor musun Hasan Özkılıç?

Öykü ve roman yazarı, çok sevdiğim dostum, yaşam yolculuğunda yolumun kesişmesinden her zaman “iyi ki” dediğim özel insanlardan biri, Hasan Özkılıç’a saygıyla…  

İzmir Öykü Günlerinin fikir babası ve en çok emek harcayan, Hasan Özkılıç, 90 lı yıllarda öyküler aracılığıyla başlayan, ilk  yüz yüze tanıştığımız 2002’den bir kareyle uğurluyorum seni. Efsane İzmir Öykü günlerinden bir an.

5 Mayıs 2022 tarihinde edebiyathaber.net’de Şima romanı piyasaya çıktığında yaptığım incelemeyi ona haber vermemiş, sürpriz olmasını istemiştim. Sevincini paylaşmak için küçük bir jest olsun diye. Telefonla aramıştı. Araya “ara girse” de sohbete hiç ara vermeyen insanlar vardır. Ne kadar zaman önce bıraktığımız sohbeti kaldığımız yerden sürdürüp konuşmuştuk. Öykücülüğümde emeği olan, insan olarak örnek aldığım Hasan Özkılıç kalbimizde uyuyanların arasına uğurluyoruz seni. Şima’ ile bir kez daha buluşalım o zaman.

ŞİMA

HASAN ÖZKILIÇ’IN KALEMİNDEN BÜYÜLÜ BİR METİN

Okuru olduğum, ilk kitabından bu yana izlediğim bir kalem, Hasan Özkılıç’ın alışılmışın dışında bir roman konusuyla karşımızda olduğunu öncelikle belirtmek isterim. Bizim için bir tür kapalı kapılar olan bir mekâna gitmeye hazır olun.

Fazlasıyla geniş olabilecek seçilen yaşamı, romana aktarırken konunun sınırlı tutulduğunu, anlatılmak istenilenin en iyi biçimde yansıtmak için biçim ve yöntemlerin amaç doğrultusunda kullandığını düşünüyorum.

Yazar, yaşam, dağınıklıklarını zekice ayıklayarak, yazın sanatının imbiğinden geçirmiş. Bu kalın bir ipi, ince bir iğne deliğinden geçirmeye benziyor. Doğaldır ipin bükümü öyle sıkı ki sağlam bir doku ortaya çıkıyor.

Romanın çöl görüntülü (romanın fiziksel ve duygusal atmosferine gönderme yapar), dikenlerin (yaşamın sorunlarına gönderme yapar) yakın planda olduğu kapağını açtığınızdan itibaren yazarın yarattığı atmosfere giriyor, farklı dokular, kokular (özellikle kokular) içinde yaşıyorsunuz. 

Anlatıcı yazar biçemini gerçeklik duygusunun bozulmaması için özellikle ve gerektiği kadar kullandığını düşünüyorum.  “Ben” anlatıcıyı düşüncelerde, bilinç akışlarında tercih ediyor.

Hem içsel hem dışsal anlatımlarda -ki bunlarda denge vardır- her an çoklu bakış açısıyla okumayı sağlıyor.  Yazarın çok mercekli algılayıcılarının olduğunu düşündürdü bana. Anlatıcının ben seslenişi ilginç bir dönüşüm, değişimi vurgulamak için üçüncü tekil şahsa dönüyor ilerleyen sayfalarda…  Ben anlatımı anlatım kolaylığı ve geniş alan açmaktadır yazara.  

            S.14 Anlatıcı konuşur, “Bilmiyor ki ben susuyor göründüğüm zamanlarda ne çok konuşurum, bilmiyor.” > ileriki sayfalarda “kör adamla” konuşmaları onun suskuyla kaplanmış konuşmalarının/düşüncelerinin ifadesidir.

Çokça okuma ekseni olduğu gibi, mekân anlatımlarında yer yer resim matematiği, bilinç akışı ve olay örgüsündeyse şiir matematiği hissediliyor. (Kare kodla mekana taşıma yeniliği  çok şık. Beri yandan yazarla aramıza dijital ortam girmeli mi karar veremedim.) Ama bunları öylesine gizlice yerleştirmiş ki, yalnızca hoş sonuçları yakalayabildim.

Fiil zamanlarını kullanırken amaç aynı anda birçok algıyı doyurmak olabilir. Görme, duyma, koku, dokunma, bilinç, bilinç akışı, duygu renkleri, değerler, felsefeler, toplumsal sıkıntılar baskılamalar vs. bu nedenle birbiri ardınca algılanıyor. Böylelikle asla tekdüze olmayan, okuyucuyu tedirgin eden bir anlatım ki “amacın” emrinde olduğunu görüyoruz.

Roman bölümlemelerini, karakterler kadrosunu ve olaylar dizgesini okurun keyfini kaçırmamak ve alışıldık bir inceleme metni yazmamak için atlayacağım. Bunu okurun keşfetmesine, bu heyecanı duymasına bırakacağım. Ancak küçük bir ayrıntıyı belirtmeliyim ki karakterler, özellikle eksen karakter, değişik ve çeşitli açılardan verilir. Romanın içine yayılır ve yavaş yavaş metin ilerledikçe karakterlerin de yeni özelliklerini keşfeder okur.

Romanda kullanılan anlatım biçemlerine değinmek gerekirse,

Düş gücümüzü ateşleyen, zaman zaman ezgiye dönüşen (şiir metinleri nedeniyle) anlatım, kitap boyunca değişimler gösterip, değişik ritimlere ulaşır.  ‘Şimdi’ deki anlatıcı her şeyi bilen, gören ses (ki gizem ve dumansı bir atmosferi çizer), yolculuk sırasındaki anlatıcı sese (bu ise göz hizası gerçek yaşamdır) dönüşür. Eksen karakter Behram’ın iç sesi, düşünceleri, özellikle kör adam motifiyle aktarılan duygu durumu farklı bir boyuta taşır kitabı. Yine eksen karakterin diğerleriyle konuşmaları, onları gözlemleyişi, roman akışı içine sıçrayan ve motifleri güçlendiren ara olaylar (sabır taşı evinde anlatıcı karakterin kulağına gelen sabır öyküleri gibi) çeşitlemeli, ana olayın akışını güçlendiren parçalara rastlarız.

Duygu aktarımında ve içsel seslerde şiirsel ya da ezgisel anlatım yeğlenmiş ve şiir metinleriyle de güçlendirilmiştir.

Romanın katmanlarına baktığımda,

Kuşkusuz her okur farklı çıkarsamalar yapacaktır, ben burada kendi okuma hazzımı paylaşmak amacındayım. İlk katmanın bir yolculuk olduğunu düşünüyorum. (Yitirilmişi bulmak için çıkılmış hem fiziksel hem psikolojik bir yolculuk.) Anlatıcının düşünceleri ve anıları, başka bir katmandır. Diğer karakterlerin yaşamı ve düşünceleri, davranışları ve duygu durumları.  Ferzat’ın anlattığı sabır taşı hikayesiyle başlayan anlatıcının, Şima’nın ve Melike’nin sabır taşı eviyle ilişkileri. Ferah ve Behram’ın hikayesi, Şima ve Behram’ın hikayesi, Şima’nın aile hikayesi, (Anne Sahar, Teyze, Baba’yı da içine alan), Melike ve Behram hikayesi, Sabır taşı evinin eski hikayesi, Sabır taşı evini ziyareti sırasında anlatıcı (Behram’ın) dinlediği hikayeler ki onlar haksızlık ve kadına yönelik baskıların dile getirilişleridir. Melike’nin hikayesi. Kadının özgür olamama durumlarının hikayeleri

Şark erkeği ve düşünce yapısı. Çevrenin kadın ve erkek üzerindeki farklı etkileri.

Melike üzerinden siga kadınlarının hikayesi ve toplumun bu organizasyonunu gözlemleyebiliriz.  

Bu noktada, roman zamanına hemen değinmekte yarar var. Çoklu zamanlı bir anlatım seçildiğini izleriz. Şimdi, geçmiş, masal boyutundaki zaman dilimlerine sıçramalarla götürüp geri getirir yazar. Ki bu roman içinde roman keyfi yaşatır.

Gerilim unsurları

Şima’da çokça gerilim unsurları kullanıldığını görürüz. Örnekse, S.27 sabır taşı hikayesinin parçalı ve ağır anlatımıyla, uykusuzluk halinin, yolculukta sürüş sırasında uyuma ve  kaza riskine karşılık, Ferhat (sürücü) anlatıcıya (Behram) eline sigara bastırmasını istemesiyle,  Ferzat’ın Behram’a baldızıyla evlenmesi için baskı yapmasıyla, kitap boyunca dikkati diri tutar.

Romanların nabız atışı çatışkılar

Behram-Şima ilişkisi. Aşkın tarafları birbirine çekmesine karşın, birey-kadın modeli Şima’nın özgür ruhlu davranışlarının yarattığı çatışmalar. Şima Lilith dir.

Behram-Ferah ilişkisi. Şima’nın değillemesi olarak yer alır. Klasik, yanlış seçim yapıp körü körüne aşık olduğu olumsuz bir başka adam vardır.

Behram-Melike ilişkisi. Şima’nın tesellisi olarak yer alır romanda ve tipik bir kaburga kemiği motifidir. Bu ilişkide Behram bile isteye mi girer bu ilişkiye, kapılır mı, tipik Havva entrikasıyla mı karşı karşıyayız, yani Melike mi zorlamıştır onu, siz karar verin.

İşte bir örnek.  S.130 (…) Sanki karımdı. Üzerime böyle bir yük binmişti. Bir de Şima’nın bakışları. Yoksa Melike mi demeliyim?

Koku algısı kullanımı

S.13 anlatıcının halasının odadaki anısını hatırlar: “baban gibi kokuyorsun” deyişi, algı içinde algı, odanın fiziği, anılar, hala, baba kokusu, baba yokluğu…

S.13 Sanki burada insanlar kaybettiklerini, geride kalan kokusuyla anımsıyordu. (…) Bana öyle geliyordu ki halam da kokusunu Şehmuz’da bırakıp ayrılmıştı bu dünyadan.

S.113 Şima’nın kokusu kimde kaldı acaba diye düşündüm. Bir yakını yoktu ki gidip sokulsam, kokusunu arasam, yok! Bendeki Şma kokusu bana aitti!

S.175 Elimin içindeki yumuşak kumaşı burnuma götürdüm, içim titredi. Onun kokusu… Teninin kokusu (…) Bir başka canlıya en çok koku yakınlaştırırdı.

S.289 “Şima’nın bana sokulduğunu kokusunu alınca anladım.”

Göz algısı kullanımı

Bakışlarla tanımlanan kadın “Takıldınız mı gözlerine, zor alırdınız kendinizi oradan.” S.143 (ondan yerine, oradan demekle derinlik, genişlik adeta bir uçurumu betimler yazar.)

Metnin sesine ilişkin

S.180’de (…) Şima, bir arkadaşı? Dayanamazdım. Ya kendimi öldürürdüm ya da… Ya da ne? (…) düşüncesindeki baş karakterin, tipik “şarkî” erkek tavrına büründüğünü görürüz. Bunu, onu terkeden kadından öc almak için mi düşünmektedir? Şima’dan utandığı için mi, canı mı istemektedir? Bunu bir eleştiri olarak yorumlamayı tercih ediyorum, örnek erkek olarak değil. Neyse ki bu düşünceleri kafasından “atmaya çalıştığını” söyler.

Eril metnin sesi S.212’ de çok netleşir.

            Özgün yapılandırma

S.213’te şunu soruyorum: Bir çember içindeki Behram, sürekli aynı şeyleri yapıyor neden? Neden farklı davranmıyor? Polise gitmiyor söz gelimi? Amerikanvari olmamasına özen gösterilmiş roman bunu reddediyor da ondan. Beri yandan baş karakterin içine düştüğü sarmalın somutlaştırması olarak yorumlayabiliriz.

S.260’den itibaren anlatıcı kendisinden üçüncü şahıs olarak söz etmeye başlıyor. “Hayal Kırıklığı” alt başlığında kişilik parçalanmasının benlikten uzaklaşmanın netleştiğini görüyoruz.

Tekrarların yarattığı etki.

Aynı konuyu romanın farklı yerlerinde ama farklı açılardan tekrarlamanın kahramanın sıkışmışlık duygusunu pekiştirmek amacıyla yapılandırıldığını düşünüyorum. Söz gelimi, Şima’nın hikayesini, Behram’dan, Melike’den dinlediğimiz gibi Behram’ın S.139’da Şair Pervin’e (manevi varlığına) bir kez daha ama başka açıdan anlattığını görürüz. 

Altı çizilecek cümleler

(…) çakılıp kaldı o hüzün hayatımın ortasına, çakılıp kaldı. S.17

Bir tül perde gibi gökyüzünü örten toz bulutu, üzerine çakılıp kalmıştı evin. S.20

Adamların ayakları gitmiş üniversiteye, akılları değil. S.22

Ferzat’tı konuşan. Baktım öyle yüzüne sanki önce yüzüne baktım da sonra sesini duydum. (Sf.41)

Karanlık yavaş yavaş çöküyor, sokak lambaları sanki bizi takip ediyordu. S.43

S.158, Rüzgâr çıktı bir anda, toz bulutu yükselmeye başladı. Sabırtaşı Evi, tozun içinde bir masal evine benziyordu, bir süre sonra yoğun toz bulutu içinde kayboldu. Yükseldi toz bulutu, bizi de içine aldı (…)

S.168 (…) Etrafı yüksek dağlarla çevriliydi. Manzaraya baktığında insan kendini az sonra karların içinde, soğuktan donacakmış gibi hissediyordu. Sessizlik, sakinlik kentin ruhuna sinmişti. Eski çağlardan birinde donup kalmış caddeleri, sokakları, hiç acelesi olmayan inanlarla doluydu. (…) Marad kenti anlatılıyor.  

Bu noktada hem estetik hem de geleneklerle ilgili olarak roman kahramanları arasında yazılmış bir diyaloğa dikkatinizi çekmek isterim. S.166’ya bakalım:

“Saçmalama! Ben istemeden nasıl yapacaklar bunu?”İsteyeceksin… Gün gelecek, yüreğindeki ateş küllenecek. Aklındaki o Şima fotoğrafı da yavaş yavaş solacak. Bunu biliyorlar… Sen fark etmeyeceksin, unutman için yapılması gerekenleri en iyi onlar biliyor. Solacak, küllenecek Şima. O zaman sen de kabulleneceksin.” (Melike ve Behram konuştu.)

Üzerinde durulacak simgelere gelmek istiyorum şimdi.

Çay, romanın her köşesindedir, kokusunu duyarız, semaverin fokurtusu kulaklarımızdadır.  Her konuşmanın, düşüncenin içine sızar. Bir bardak çayın buharındaki düşünceler, çay demleme ritüelindeki karşı tarafa gösterilen özen, demlenmiş çay bardaklarıyla yapılan yarenlikler her an karşımıza çıkar.

Sabır taşı evi. Son derece dramatik bir ögedir bu. İçimizi her tekrarda acıtır, hangi açıdan olursa olsun, masalından, evi ziyaret edenlerin yaşadıklarına dek uzanan bir haksızlıklar zincirinin üreticisi, çoğaltıcısı gibi durur romanda. Ama her bir türevi ilgi çekicidir. Sabırtaşı evi, ilk bölümlerde yolculuk sırasında araba camından geçip giden bir yapı olarak girer romana. Metin boyunca ona ilişkin çeşitlemeleri izleriz. S.263 ise gerçekle yüzleşme noktasıdır anlatıcının. “Haklıymışsın” dedi sürücüye “Bir şey yokmuş burada.” Sabırtaşı evine (sayısız kerelerden sonra) yine gitmiştir ve bu kere bu mekânı bambaşka (her keresinde başka yorumlar) bir gözle görür.

Şair Pervin’in roman kahramanları üzerindeki etkisiyle S. 152-155’ deki gizemi belki başka bir yazı konusu olmalı. Bu şairden söz etmişken, romanın mekanlarından biri de Şairler Mezarlığı’dır.  Romanın üç kahramanı için çok önemli bir mekandır. Şima’nın annesinin sevdiği bir şair olmasıyla, verdiği kararı uyguladığı yer olmasıyla, Şima’nın ve onu bulmak umuduyla Behram’ın defalarca uğradığı bir yerdir. Bir tür tapınaktır. İnsan duygularının cisimleşmiş yeridir.

Kör adam simgesi, romanın en ilginç simgelerinin başında yer alıyor bana göre. S.221’den itibaren bilinç akışı yöntemine geçen yazar, kişilik parçalanmasını kör adam simgesiyle vermeye başlar. Bundan sonraki sayfalarda da kör adamla konuşmalar, onun eşlik ettiği konular vardır. S.245’de böyle birinin olmadığını söyler roman tiplerinden biri ve yazar bize küçük, şık bir ipucu vermiş olur. Ya da düşüncelerimizi doğrular.

Nargile S.253’ de özellikle yaşamı yorumlama biçimi olarak yer alır romanda.

Gizemli kadın. Anlatıcının şimdiki zaman “Oda” başlıklı bölümlerde yanındakinin kim olduğu sorusu roman boyunca kafamızı kurcalar.  Bu kadın, anlatıcının kararsızlığın bir göstergesi midir, yoksa, yazar/anlatıcının esin perisi mi?  S.297. okuru şaşırtan, ikilemde bırakan “Öğlen oldu. Kahvaltı iki saattir seni bekliyor ay kişii!” Burada şimdiki zamanın Oda başlıklı bölümlerinde kadının kim olduğunu hâlâ örenmiş değilizdir. Ancak birtakım tahminlerde bulunabiliriz. Ama bu ayrıntı romanı çok hoş, dumansı bir gizeme, masalsı bir atmosfere sarıp sarmalar.  

Kitaptan Ayrılırken

Yazarlar ateşle oynamayı severler. En büyük ateş de kuşkusuz aşk ateşidir. Ama bu kitapta yalnızca bu ateş değil, kadının kıstırılmışlığı, toplumun bireyi denetlemeye olan merakı, bireyin sabır denen ateşle kavgası, sıcak iklim, sıcak çay, şiir denen ateş, iki kadın arasında /iki ateş arasında kalmanın ateşi, insan ilişkilerindeki tutuşmalar, uyumamak için eline ateş basma talepleri, hep ateşin farklı görünümleridir. Sarıdan başlayan (çöl, çöl bitkileri, güneşin çöldeki rengi) sarının kırmızıya dönüştüğü bölümleri (kadın erkek ilişkileri, içsel çatışkılar)yle yakıcı bir kitapla, ateşi kucaklayan bir kitapla karşı karşıyayız.

Sarıyla başlayan, kırmızı rengin farklı tonlarıyla ışıklandırılmış olan bu romanda dolma kalem; “Sayfanın üzerinde eski rengi solmuş, ince beyaz çizgili bir dolma kalem duruyordu.” betimlemesinden siyah olduğunu düşünebiliriz, (Sf.10 giriş bölümü) bir merkez noktasıdır.  Aynı dolmakalemi finalde tekrar görürüz. 296. Sayfada durur. Artık romanın

7.Oda’sındayızdır. (Ú)Kalemi yazar/anlatıcı sesle birlikte görürüz. Bize zamanla ilgili bir ipucu fısıldar. Bu dolmakalem sayesinde -siyah noktada- insanlar, üzüntüler, kırgınlıklar, iç hesaplaşmalar yalazlanır, yaşanır. Ama derin bir sessizlik içinde… Mevsim sonbahardır (sarı renk) finalin tadını çıkarmanız için burada kesiyorum.

7 SAYISINA İLİŞKİN EK SÖZ:

Kutsal, büyülü, mutlu bir rakam olarak inanç sistemlerinde en çok ilgi gören sayı 7’nin kitaptaki 7. Oda karşılığı üzerinde de düşünmek gerekir sanırım.  Eskiden her gezegenin bir gök katında olduğu düşünülmekte olduğundan “Göğün yedi katı” deyimi o günlerden kalmadır. Aynı şekilde “yukarıda olan aşağıda olanla aynı olduğu” için yerin de “yedi katı” vardır. Bazı ezoterik öğretilerdeki yedi basamaklı inisinasyon da sembolik olarak göğün yedi katına ulaşmayı ifade etmektedir. Ayrıca, sınıflandırmanın temeli olarak en sık kullanılan bu sayıdır. Eskiden her gezegene bir kutsal gün olduğu için bir haftada yedi gün vardır. Haftanın günlerinden Pazartesi Ay, Salı Mars, Çarşamba Merkür, Perşembe Jüpiter, Cuma Venüs, Cumartesi Satürn, Pazar ise Güneş ile ilişkilidir. Gökkuşağı, yedi renk, cehennemdeki 7 kozmik çağın, aynı sayıda göklerin ve dairelerin ayrılması gelenekseldir. Dünyanın harikası 7 olarak belirlenmiştir. Tüm kültürlerde, “yedi” iyi bir şey ifade eder. Müslümanlıkta, 7 yüksek mutluluğu, Hinduizm’de mutluluğu, Budizm’de, daha yüksek, kutsal bir şey olarak tanımlanır. Pisagorcular, 7’nin kozmik bir sayı olduğuna inanıyorlardı.

Sıradan Olanın Farklılığı: ‘Evgani – Cengiz Çeliker’

Resim Yapmak İçin Yaşayan Bir Ressam Evgani – Cengiz Çeliker – Vecdi Uzun yazdı…

anatçının hakkında bilgi verilmesi, bilinirliğinin sağlanması ve sürekliliğinin koruması için zaman zaman basılı veya dijital gazete ve dergiler aracılığıyla sanat piyasasının bilgilendirilmesi gereklidir. Ben de bugüne kadar çok sayıda sanatçı ile söyleşiler yaptım, tanıtıcı yazılar yayınladım, gençleri teşvik etmeye ve yerelde sesini duyuramayan ressamların sesini duyurmaya gayret ettim.

Genelde sanatçılar hakkında basın yoluyla veriler bilgilendirilmeler sürerken, yerelde ilgi gören ve çevresine katkı sağlayan, coşkuyla sanata katkı için yetersiz şartları zorlayan, sahip oldukları sanatçı kişiliklerine rağmen bu ülkede göz ardı edildiği düşüncesindeyim. Sanat dünyası; İKSV, Contemporary İstanbul Art Fair ve İstanbul’daki birkaç galeriden ibaret değildir. Bugün oralarda bulunan sanatçıların birçoğu çok ciddi maddi ve tanıtım sıkıntısı çekmişti. Sanat dar bir çevreyle değil, yetersiz bile olsa geniş kalabalıklarla yapılır. Bu yazıyla temel amacım; kısıtlı imkânlara rağmen olağan üstü gayret sarf ederek sınır tanımayan yaratıcılığını kullanarak sürekli değişim ve gelişim içinde olan sanatçı Evgani – Cengiz Çeliker’i yıllarca aynı resmi tekrar ederek sanat yapamayanlara örnek olması için tanıtmak istemekteyim. (…)

Sanat Eleştirmeni Vecdi Uzun’un kaleminden yazının tamamı için https://www.kitaptansanattan.com/siradan-olanin-farkliligi-evgani-cengiz-celiker/