Yarışmaların Yokuşları

Yeni öykü yarışmaları ve seçkilerle ilgili yokuşlar pardon koşullar açıklanmaya başlandı. Kış geldi, yaz ataleti bitti ya… Öykü yarışmalarının yazarla okurları buluşturmak için hayli iyi bir yol olduğunu kabul ederim. Yayıncı için de iyi bir tanıtım aracı olma özelliği taşır. Ödül alan yazarın bu nankör işle ilgili motivasyonu yükselir yeni yapıtlar için güç toplar. Çünkü hepimiz onaylanmak, okunmak, anımsanmak isteriz. Buraya kadar tamam.

Gelelim şartnamelere. Şartnamelerde sanki bir birinin kopyası gibi şu koşullara rastlarsınız, “daha önce hiç bir yerde yayımlanmamış” “ödüle başvuran eserlere herhangi bir telif ödenmez” ” eserlerin bedelsiz, süresiz, koşulsuz olarak ….. yayınevine/dergisine devredildiği kabul edilmiş sayılır.” Öykü seçkilerinde de bu sözcüklere çok rastlıyorum. Türkçesi şu; sen yaz gönder, biz birini bulup öyküleri bir araya getirip basalım, parasını onunla kırışalım. (Derleyene bile para verildiğinden kuşkuluyum ya.) Yarışmalardaki bu beklentiye ise bir açıklama bulmak imkansız. Sanırım yarışmalara katılmış olmak yazarın tesellisi olmak zorunda. Bu nasıl bir sömürü düzeni? Bir öykü yazmanın- kısa olması nedeniyle mi acaba- kolay olduğu kanısı mı var ki biz öykücüler, her katıldığımız yarışmaya, her dergiye, her internet sitesine taze, gıcır, yeni yumurtlanmış bir öykü göndermek zorundayız? Bu noktada şöyle düşünüyorum. Hiç bir yerde yayımlanmamış yapıtımı gönderdiğimde tümüyle karşı tarafın “sütüne” güvenmek zorundayım. Jüri üyelerinden biri konusunu beğenebilir, oradaki bir karakteri beğenebilir, biçemin ilgisini çekebilir… E, sonra? Başka yerde yer almadığı için o metnin bana aitliğini kanıtlamam da olanaksız. Zaten Türkiye’nin en “ünlü” yazar ve oyuncularından biri yakın zamanda bu işi yapmadı mı? Suat Derviş’ten uyarlanmış bir metni alıp tv dizisi yapmadı mı? Uyarlamayı yapan yazar sosyal medyada uzun uzun yazmadı mı? Sonuç ne oldu? Hiç! Benim de başıma geldi, ne yapabildim? Hiç!

Gelelim diğer konuya. Telif neden ödenmez? (Bastığımıza şükret!) Sanatın gelişmesini, güçlenmesini sözde herkes destekler de asıl yaratıcısı yazarların telifleri neden hiç bir zaman ödenmez? Grafikerine, dizgicisine, ciltçisine, taşıyan hamalına, nakliyeciye, dağıtıcıya daha bir çok kişinin emeği var kitap/dergi işinde herkesin parasını ver, yazarın telif hakkına gelince, bir dakika! Oyunlarda, dekorcusuna, ışıkçısına, salonu kiralayana, şoförüne kadar bir sürü insana para ver, yazarına gelince, bir dakika! Yıllar süren bir dakikalar…

Belli sürelerde ve koşullarda veya süresiz ve koşulsuz olarak eser haklarını yayıncıya devretmek… En acımasız olan da bu koşuldur… Aşçıya yemek yaptığı için para vermediği gibi, pişirdiği yemekten tatmasına bile izin vermeyen bir lokanta sahibini öyküsünü kurgulayalım… Son paragrafta aşçının ölümünü yazarız değil mi? Ama yazar ölmüyor arkadaş! Dokuz canlı o! Yarışmalar düzenleniyor, katılıyor, seçkiler yapılıyor, katılıyor, oyun yazıp gönderiyor, oynanıyor, tv dizisi oluyor, film oluyor, birileri kazanç kapısı olarak kullanıyor yazar ölmüyor!

Bu sorunlardan tek çıkış formülü sanırım basılmış kitap halinde eser kabulü ki bazı ciddi yarışmaların duyurularında kitap olması zorunluluğu var. Bu iyi gibi görünüyor. Ancak başka bir yokuşla karşılaşıyorsunuz: şu şu tarihler arasında basılmış olmalı… Hı evet, kitap eskiyen bir şey artık. Öyle bir iki yıl öncesinin kitabıyla yarışmaya katılmaca yok. Tam da bu noktada kitaplaştırılamayan dosyaların akıbeti gelmiyor mu aklınıza? (O üzgünüm, bunun için yapabileceğimiz bir şey yok. Yayınevlerine öyle çok, öyle niteliksiz dosyalar geliyor ki okumaya ne zaman ne sabır var… Herkes yazar olmak istiyor. Ama şöyle bir çözüm önerebiliriz, yazar katkı payını kabul ederseniz eğer…)

Bu sarmaldan çıkmak için yazarlar bir araya gelip edebiyat etkinlikleri düzenleyerek, internet siteleri kurarak, kişisel bloglarında emeklerini sömürülmeden okuruna ulaştırmaya çalışıyor. Ayrıca çaba harcayarak bu organizasyonlarda çalışıp, iş bölümü yapıyorlar. İnternet sitelerinde grafik bilgilerini kalemdaşları için bedelsiz kullanıma sunuyorlar. Böyle mi olmalı? Telifsiz, ödülsüz, karşılıksız yazmak akla uygun mu? Uygun uygun… Hâlâ yazıyoruz baksanıza…

Bir kara kedi, adı Zeytin

Bir evin bahçesinde bir anne kedi yakaladığı guguk kuşunu yavrularının önüne atmış, didiklemelerini izliyordu. Her renkten yavru vardı. İki de siyah. Biri sarı gözlüydü biri yeşil. Aralarındaki tek fark. Yeşil gözlü olan yalnız takılmayı seviyor olmalıydı ki hepsi yanıma gelmelerine rağmen o gidip bir köşede yalanmayı tercih etti. O sırada ev sahibi kadın çıktı bahçeye, dedim ki, “Şu siyah yavruyu alayım mı?” “Al al,”dedi neşeyle. “Sütten kesildiler zaten, anne de ben de doyurmaya çalışıyoruz. Artık avlanmayı öğreniyorlar.” Bana yüz göstermeyen siyah yavruyu kucakladım. İki avucuma ancak sığıyordu. Ama çişini yapmak için kumu aramak, yemek seçmek, yedikten sonra temizlenmek, istediği yerde uyumak, dama çıkmak seçeneklerini kendi iradesiyle seçiyordu. Hangimiz bir yere otursak kucağımıza atlayıp uyukluyor, ayaklarımız tutulana kadar kıpırdamadan onu izliyorduk. Sonra “sen kucakladın, şimdi sıra bende” diye paylaşıyorduk eşimle.

Zeytin, 12 yıl önce girdiği yaşamımızın her gününü paylaştı bizimle. Çalımlı, özgür ruhlu, canı isterse kendini sevdiren, yıkanmaktan nefret eden, oyuncu bir bebiş… Ellerimiz tırmık içinde kalmıştı ama olsun. Onunla oynamak çok zevkliydi. Bizimle birlikte dört eve taşındı. Her keresinde yeni evi yadırgadı ve bize kızdı. Selde odada kapalı kaldığında giysi dolabının üstüne tırmanıp ben onu alana kadar ortalığı ayağa kaldırdı. Sonra bütün gün-o ele avuca sığmaz şeytan- yeleğimin içinde hiç kıpırdamadan benimle birlikte oradan oraya gezdi. Bahçeli evlerde ilk zamanlar onu tasmayla gezdirip alışmasını sağladık. Tasmalıyken havada uçan guguk kuşunu kapıp yemeğe kalkışınca eşim ağzından aldı. Bir panterin minyatürü gibiydi. Ağaçlarda damlarda gezmeye bayılır, yağmurda bile üstünü ıslatmadan eve gelirdi. Titiz dişi… Bebekken alıştığı, yoga matımı kemirip çiğnemeyi uzun yıllar bırakmadı. Şimdi sabahları spor yaparken o tırmık izleri, diş izleri içimi burkuyor.

On iki yılımızı paylaştık Zeytin seninle. Babür Abi gelince onu öyle kıskandın ki hasta oldun. İyileştirene kadar yıllarca uğraştık. Ama Babür Abi’yi hiç sevmedin. Kıhlamaktan, hırlamaktan hiç vaz geçmedin. Tabağına su kabına yaklaştırmadın. Yatakta ayak ucumuzda uyurken onun kapının eşiğinden girmesine bile izin vermedin. O da kapı arkasında yerde yattı. Sana saygı duyuyordu. Çünkü annesini hiç hatırlamıyordu. Kendi cinsinden tanıdığı ilk kedi sendin. Senin iki mislin olduğunda bile senden korkuyor muydu, saygı mı duyuyordu bilinmez sözünü dinliyordu. Ona mama yemeyi kumu kullanmayı öğrettin. Ama suyunu paylaşmadığından mı, huyu mu öyleydi, Babür Abi musluktan içmekten hiç vaz geçmedi. Banyo günleri onun bağırtısını duyduğunda yardıma geliyordun ama hiç sevgi gösterdiğini görmedik.

Sonra yine hastalandın. Ağzındaki kist yüzünden yemek yiyemez oldun. İlaçlarını içmedin. Zayıfladın, güçten düştün. O güzelim siyah tüylerin parlamaz oldu. Veteriner bile umudunu kesti, uyutalım dedi. Tüm dişlerin düştü… Kıyamadık sana Zeytin. İyi ki de o kararı vermemişiz. Dört yıl daha bizimle oldun. Huysuz ve akıllı kız. Sonra hastalık mı geri geldi, yaşlılık mı kuşattı seni? Yavaşladın. Zaten zamanını çoğunlukla benim yanımda evde geçirirdin, hiç çıkmaz oldun. Vücut sıvılarını kontrol edemediğin gün anladık ayrılığın yaklaştığını. Pencerenin önünde oturmaktan da vaz geçtin. Ve uzandın boylu boyunca yalnızca süt içebildin… An geldi süt de içemedin… Gözlerini açıp kapatmaya kadar indirgedin kıpırtılarını. Sonra bir baktım kapatmıyorsun… O güzelim yeşil gözler kıpırtısız… Şimdi yağmur yağıyor pencerenin önünde sen artık yoksun. Kalbimizde uyuyorsun.

DEDEKTİF DERGİ 58. SAYISIYLA YAYINDA

Suçların yalnızca kağıtlarda kaldığı bir dünya dileğiyle…

Benim de yazarları arasında olmaktan sevgi ve heyecan duyduğum Dedektif Dergi yeni sayısını paylaşıma açtı.

Tanıtım yazısını aşağıya alıyorum.

58.sayımızda yine çok değerli isimlerle röportajlar yaptık. Emel Aslan’ın Armağan Tunaboylu ile Ramazan Atlen’in Çağatay Yaşmut ile Gamze Yayık’ın, Polisiye Ekranı köşesiyle dergimize renk katan Aytaç Kara ile yaptığı keyifli söyleşileri kaçırmayın! Bu sayımızda Serap Gökalp, İhsan Cihangir, Rıdvan Adıyaman, Derin Gezmiş, Muhammed Selman Anasal, Aslıhan Kocabal ve Tuğba Turan öyküleriyle sayfalarımızda yerini aldı. Edgar Wallace’ın Çapkın Avcı öyküsünü Benan Eres çevirdi.
Aytaç Kara, Polisiye Ekranı’yla, Tuğba Turan dizi tanıtım yazısıyla, Bülent Tunga Yılmaz ve Ramazan Atlen makaleleriyle 58.sayımıza katkıda bulundular.
Gencoy Sümer hocamız Ters Köşe’sinde yakınlarda kaybettiğimiz usta bir kalemi, Pınar Kür’ü anlatıyor.
Yeşim Yörük, Benim Kitaplığımdan köşesiyle yeniden sizlerle.
Kitap Kulübü üyelerimiz bu sayı David Foley’in Ölümcül Oyun isimli tiyatro oyununu okudular ve tartıştılar.
Bu yaz yayımlanmış polisiye kitapları merak edenler Yeni Çıkan Polisiyeler yazısında, bu yaz polisiye yazarlarının ne okuduğunu merak edenleri de Dinçer Batırbek’in soruşturmasında aradıklarını bulacaklar.
Keyifle okuyun!

Dergi linkini buradan paylaşıyorum. https://dedektifdergi.com/dedektif-dergi-58-sayi/

Polisiye, suç, gerilim temalarına ilişkin öyküden yazar söyleşisine, kitap önerilerine kadar dopdolu yeni bir sayı okurlarını bekliyor. Dergimizin Kitap Kulübü olarak bu ay tadına doyamadığımız bir polisiye oyun okuduk ve konuştuk. Davit Foley’in Ölümcül Oyun’u. Emel Aslan’ın nefis çevirisiyle. Meraklısına linkini buraya bırakıyorum.

https://dedektifdergi.com/dedektif-dergi-kitap-kulubunde-bu-sayi-olumcul-oyun/

Yazdıklarımızı size ulaştıran teknik ekibimiz yine harikalar yaratmış göreceksiniz.

Dileğimi tekrarlıyorum: Suçların yalnızca kağıtlarda kaldığı bir dünya dileğiyle…

Serap Gökalp

GAMZEDE’YİM DEVA BULMAM ŞARKISININ HİKAYESİ

Ecz. Naci Konyar’dan alıntıdır.

Tüm şarkıların bir hikayesi vardır.

Şarkılar, kendisini severek dinleyen her gönülde gizli kalmış bir aşk hikayesini çağrıştırır. “Gamzede’yim Deva Bulmam” şarkısı da bu tür şarkılardan biridir.

Hikayenin kahramanı Kemani Tatyos Efendidir.

1858 yılında İstanbul’da doğmuş Türk musikisine bestekar, güftekar olarak 50 ye yakın eser bırakmış, ömrü yokluk içinde geçen öldüğünde kilise defterine ‘Tatyos, 1913 Çalgıcı’ olarak kaydı yapılan bir keman virtiözü…

Tatyos pek konuşkan biri değilmiş. Onun ne düşündüğünü neler hissettiğini okuyabilen anlayabilen birkaç arkadaşı, dostu varmış. Koltuğunun altında kemanı, tütünden sararmış bıyıkları, çökmüş avurtları, uykusuzluk ve aşırı içkiden kan çanağına dönmüş göz çukurları ile hayatın yükünü omuzlarında taşıyan, çocukluğundan beri dilini gönlüne hapseden ruhuyla ancak kemanıyla anlatacaklarını anlatan, önceleri düğünlerden kıt kanaat geçimini temin eden daha sonra Galata’daki Pirinççi gazinosundaki hayatı ve yaptığı besteler, semâiler, peşrevlerle tanınmış ve İstanbul’un dört bir yanında düzenlenen fasıl heyetlerinde Tatyos Efendinin eserleri çalınır olmuş.

Tatyos Efendinin en yakın iki dostu yazar, gazeteci, besteci Ahmet Rasim Bey ve gazinodan arkadaşı kemençeci Vasili’dir. Bir akşam Beyoğlu’nda Ahmet Rasim, Vasili ve Tatyos Efendi ‘Ehl-i aşkın neşvegâh-ı kûşe-i meyhânedir’ İle başlattıkları musiki meşki ‘Bilsen ne bela geçti şu biçare serimden’ semaisiyle devam etmiş Tatyos Efendi gece boyunca kemanı elinden hiç bırakmamış. ‘Mânî oluyor hâlimi takrîre hicâbım’ gibi içli şarkıları peşpeşe döktürmüş.

Gece nihayete ererken meyhanede birkaç müşteri ve sandalyeleri toplayıp yerleri süpüren birkaç çocuktan başka kimse kalmamışken Vasili ve Ahmet Rasim Bey de tam gitmeye hazırlanırken Tatyos Efendi kemana uzanmış sanki saatlerdir içen ve çalan o değilmiş gibi kemanı omuzuna yerleştirip, hafifçe başını kemana eğerek, dudaklarında acı bir tebessümle o ana kadar duyulmamış o uşşak şarkıya giriş yapıyor;

Gamzede’yim deva bulmam,

Garibim bir yuva kurmam,

Kaderimdir hep çektiren,

İnlerim hiç reha bulmam.

Elem beni terketmiyor,

Hiç de fasıla vermiyor,

Nihayetsiz bu takibe,

Doğrusu ta’kât yetmiyor.

Ehl-i dilin yoktur kadri,

Uğraşma gel Tatyos gayri,

Eserin çok kıymetin yok,

Git talihine küs bari.

Tatyos kemanı omuzundan indirdiğinde hiç kimsenin tek bir kelime edecek hali yoktur.

Vasili hıçkıra hıçkıra ağlıyor meyhane de kalanlar da göz yaşlarını birbirlerine sezdirmeden silmeye çalışıyorlar.

Birkaç hafta içinde İstanbul’da bu şarkıyı ezberlemeyen ne hânende ne sâzende kalıyor.

Tatyos’un naaşı; Kadıköy’de bir kilisenin ayin salonuna getirildiğinde, iki elin parmaklarını geçmeyen kalabalığa ibretle bakan Ahmet Rasim, daha dün Galata’da Beyoğlu’nda onu dinlemek için yüzlerce kişinin akın ettiği salonları düşününce, insanların vefasızlığına hayıflanıyor. Cenazesinde üç kızkardeşi, dul eşi, Ahmet Rasim, kendisiyle yıllardır çalıştığı iki sazende ve kilisenin uzak köşesinde ağlayan bir kadından ibaret küçük bir topluluk uğurluyor son yolculuğuna Tatyos’u…

Bu şarkının hikayesini Ahmet Rasim’e vefatından hemen önce Vasili, hasta halinde anlatıyor:

“Tatyos’un Ortaköy’de bir çocukluk aşkı varmış. Kendi cemaatinden olan kızın ailesi, aniden Erivan’a göçünce kavuşamamışlar. Tatyos’da sonradan şimdiki eşiyle evlendirilmiş.

Beraber içtikleri o gece kızın İstanbul’a döndüğünü ve otuz yıldır evlenmeyip kendisini beklediğini öğrenmiş Tatyos.”

Ahmet Rasim Bey Tatyos’un kilisede yapılan cenaze töreninin sonunda oturduğu yerden kalkarken kilise sırasına bırakılmış bir zarfı fark ediyor. Zarfın üzerinde ‘Tatyos ile birlikte defnedilecektir’ yazmaktadır. Zarfı otuz yıl önceki çocukluk aşkı olan kadın, Ahmet Rasim Bey’e fark ettirmeden onun yanındaki sıraya koymuştur. Ahmet Rasim zarfı alıp usulca ceketinin cebine koyar. Zarfın kendi yanına konulmasının bir tesadüf olamayacağını düşünüp ve zarfın içindekileri okumanın belki de Tatyos’a karşı ifâ edilecek son görev olacağına kanaat getirerek, yalnız Ahmet Rasim Bey tarafından görülen ve yarım saat sonra Tatyos’un naaşı ile birlikte toprağa verilen zarfın içinde ki kağıt da şu dizeler yazılıdır:

Gamzede’sin devân benim

Garip kuşsun yuvan benim

Çektiğimiz yeter gayri

Kaderimsin inan benim.

Ta’kât yetişmez eleme,

Bülbül imrenir çileme.

Bizim şu kara sevdamız,

Kalsın öteki aleme.

Elbet kadrini bilirim,

İste; canımı veririm.

Küsme talihine Tatyos

Çok durmam ben de gelirim.

ADA SAHİLLERİNDE BEKLİYORUM

Eğri büğrü peynir tenekesinde ateş yanıyordu.
Isınmaya uzanan ellerin gölgeleri dar sokaktaki grafitlilerin üstüne düşüyor, şekiller olduğundan daha korkunç, sokağa bakan metruk binaların karanlık pencereleri daha ilgisiz görünüyordu. Bu için için küflenen binalarda yaşayan, kireç beyazı, çoğu çocuk insanlar, kapılardaki paslı posta kutuları kadar umutsuzdular. Karanlık Bakkal sokakta, tenekeye yansın diye konanlar, kimsenin aldırmadığı acımsı ekşimsi bir koku yayıyordu. Siyah, kadidi çıkmış bir kedi geldi, kıçını yere koyup ateşin çevresinde karton parçalarına bağdaş kurmuş sokak çocuklarına gözlerini dikti. Konuşmaları öksürükler, yana savrulan balgamlarla kesiliyordu.
Hava soğuk, karınları yarı açtı.
“Bugün beton buz lan kopiller.”
“Kim, abim mi?”
“Beton diyorum, betoon, dibim dondu saloz.”
“Beton benim abimin takma adı. Aha şu karşıdaki.”
“Yok ya?”
“Çok yüksekten düştü, betona çakıldı, adı beton kaldı.”
Sokağın karanlığına dolan bir bağırtı onları susturdu. Gelenlerin yüzleri seçilmiyordu ama Solucan Nuri’nin,
“Valla billa iki gözüm önüme aksınki kodesteydim,” dediğini duydular. Ateşin yanına gelip boş yerlere oturmalarını beklediler.
“Nerelere aktın lan Solucan Nuri? Ne yaptın da enselediler seni?”
“Solucan işte, mantar atıp duruyor.”
Solucan Nuri parmağını burnuna sokup düşünceli düşünceli karıştırdı. Onunla alay etmelerine sinir olmuştu ama az sonra anlatacaklarını duyunca…
“Ha’di lan hırtapoz, ne mantar atması, kodesteydim çünkü ifade verdim.”
“Seeeen?”
“Bilezik de taktılar mı he?”
Çocuklar birbirlerini dirsekleyip gülüştüler.
“Ne bileziği? Ben tanığım.”
“Yok, ananın örekesi.”
Ama yine de ağızları açık, kendini Kenan İmirzalıoğlu zanneden Solucan Nuri’yi dinlemeye hazırlandılar. Tenekeden saldıran alevler Solucanı daha da çirkinleştiriyordu.
“Tıkıntı arıyordum. Te nikah salonunun oraya gittim. Parkın oralarda dolandım. Büfenin çöplerine baktım ı-ııh. Birden aklıma geldi, nikahlardan sonra ikramlar olmaz mı? Biraz kapıyı dikizleyip içeri daldım. Yedek sandalyeleri dizdikleri bir kuytu buldum; salonun içini gösteren bir aynanın karşısına saklandım. İçeriden sesler geliyor. Aynadan kot pantolonlar giymiş, üstlerinde kazakları bir kızla bir oğlan.”
“Fasarya lan, hiç kot pantolonlu gelin olur mu?”
“Ne fasaryası?Kot pantolonlu diyorum sana, gören de onları binaya yanlışlıkla girmiş iki turist zanneder. Ne diyordum? Kırmızı cüppeli bir nikah memuru, iki de kadın. Nikah masasının üstünde kalın bir kitap mı defter mi ne, çantalar poşetler. Hemen alıp gidivermek için yani. Son nikah ya akşam oluyor, dükkânı kapatacaklar. Bendeki de şans işte, konuk monuk yok, bana da kayıntı yok anlaşıldı. Kırmızı cüppeli nikah memuru diskur çekiyor ya çabuk çabuk söylüyor lafları. Onların işi bitmeden tabanları kaldırdım. Ama belki damattan bahşiş koparırım da nikah salonunun karşısındaki büfeden bir peynirli patlatırım, diye oyalandım. Çıktılar. Hava kararmak üzere, insanlar aceleci, soğuk feci. Abi, hayırlı olsun, evlendiniz mi, dedim. Saygılıyım inan bana. Sana ne lan, dedi damat. Kızma abi, ne dedim ki, dedim. O sırada kot pantolonlu gelin onun kulağına eğildi, tatlım ver birkaç kuruş âdettendir,diye fısıldadı. Ama andavalın kaşları düzelmedi. Yüzüme bir bakışı var sanki nefesini tutuyor. Balici bu şerefsiz, kafa yapmak için istiyor, s.. git, diye haydalamaz mı?Yok abi, falan diyorum, durmadan s.. git, eşşoğlu eşek, sana verecek param yok… Nasıl tepem attı. Sanki asıntı olduk puluça, efendi gibi hayırlı olsun dedik. Alırdım façasını aşağıya ama…Akşam akşam başımı derde mi sokcam…”
“E oğlum senin gibi sudan hoşlanmayan kopili kim ne yapsın? Şu haline baksana keçi.”
Solucan Nuri ona kısa bir bakış atmakla yetinip sözüne devam etti.
“O ibneyi boş verdim, kot pantolonlu geline döndüm, dedim ki, onunla evlendin ama o kötülüklere karışmış, haberin olsun.”
Dinleyenlerden bir gürültü koptu.
“Hadi lan, ner’den duydun bu lafı?”
“Benim lafım lavuk, nerden duy’cam? Öyle içime doğdu laf…”
“Ya bırakın anlatsın.”
“Ben yürüdüm gittim parka. Belki tostçuda yenmemiş bir şeyler vardır. Varmış harbiden. Sota bir karanlığa girdim, başladım tıkınmaya. Derken…”
Lafın burasında deneyimli bir masalcı gibi duraksayıp meraklanmalarını bekledi.
“Eee? Derken?”
“Derken, bizimkiler gelmez mi?”
“Kim bizimkiler?
“Canım salondaki geçmişi kınalıyla manitası yok muydu?Kot pantolonlu gelin işte. Onlar. Neyse, burnumun dibine bir banka oturmazlar mı? Beni görmüyorlar ama. Haydaaaa. Yol tenha, etrafta kimsecik yok, mecbur kulak kabarttık. Bunlar üniversiteye gideceklermiş. Kız benim daha çok işim var, iyi ki senin okulun bitti falan, konuşuyorlar. Herifin kaşı gözü kayıyor, elleri ahtapot olmuş, nerdeyse orda düdükleyecek. Kot pantolonlu gelin dedi ki, sevgilim, sana bir armağanım var. Damadın aklı başka armağanda belli, başka bir şeyler de dedi kız ama aklımda kalmaz böyle uzun laflar. Zaten o andaval da bilmece gibi konuşma, dedi ona. Herifin öküz gibi solumasını kot pantolonlu gelin görmezden gelip sesine acayip bir hal verdi, bir bebeğimiz olacak sevgilim, dedi…”
Nuri gözünü ateş yanan tenekeye dikip bekledi.
“Hadi beeee!” Dediler bir ağızdan. Uzaktan cankurtaran sesleri geldi.
“Damat aha bu tenekeye dokunsan nasıl sıçrarsın öyle geri sıçradı. Yeşillenme o dak’ka bitti tabi. Ne dedin sen,dedi, kulaklarına inanamamış keçi. Hamileyim, kız işin farkında değil tamam mı, o hediyede hâlâ. Derkeeeen….”
“Ya böyle anlatırsan bak gözüne bi tane patlatıcam haberin olsun.”
“Derken, tam onların önünde bir kalantor araba cay diye fren yapmasın mı?Park etmesin mi? Öyle bir durdu ki sanki oradan geçerken aniden görmüş… Öyle. İçinden inen adam bir koşu yanlarına geldi, arabayı uzaktan kilitledi öyle acele. Damada, ne arıyorsun sen bur’da demesin mi? Allah film şimdi mi başladı, dedim içimden. Ne o, dedi zengin herif, hortlak görmüş gibisin. Baskın yaptı ya, seviniyor sazan. Damat denen keçi, hamileymiş, dedi küt diye iyi mi? Ne, diye bağırdı herif. Valla öyle bir ne diye bağırdı,kafayı öyle bir çevirdi ki tostu ısıracağım diye dilimi ısırdım korkudan… Kot pantolonlu gelinin yüzündeki gülüş de o dak’ka donuverdi. Beni görürler mi diye ödüm bokuma karışıyor, tostu yemeyi bıraktım, dilimin acısını unuttum, röntgenliyorum diye… Adam önce bankın önünde bir gitti bir geldi, sonra bak, dedi evlenme planları yapıyormuşsunuz. İçimden dedim oho o iş bitti. Oğlum sana anlatmayı beceremiyor galiba. Bu imkânsız. Şimdi durum daha bilmem ne… Yani b.ka girdik demeye getiriyor. Uzun uzun diskur çekti, sonra kaç yaşındasın sen, dedi kıza. On sekizmiş. Adam demesin mi, maşallah, yaşın küçük ama aşüfteliği erken öğrenmişsin.”
“O ne lan?”
“Bilmiyorum. Fena bir şey olmalı. Çaça falan demek herhalde. Çünkü kot pantolonlu gelin bozuldu, rica ederim, dedi. Ama herif coşmuş. Rica edermiş, diye kızın taklidini yaptı. Bu kenar mahalle kızı numaralarını yer miyim? Şu kılığına bak, oğlanı yakala, hamile kal, oh hayatın kurtulsun. Daha liseyi bile bitirmemişsindir Allah bilir. Bitirmiş kız. Hem de sınıf atlamış üniversite okuyormuş lan. Ama adam neyse ne, diye bağırdı. Benim oğlum yurt dışına gidecek, sonra işin başına geçecek. Kesesi keseme denk bir kızla evlenecek. Seninle işi olmaz. Ama madem bir halt etmişsiniz, işte teklifim. Tanıdık bir klinik var, tüm masrafları karşılarım, sonra herkes yoluna. Adamın kenef gibi açılmış ağzına doğru kız bir çığlık patlattı. Bu da ne demek oluyor? Benden ve torununuzdan nasıl böyle söz edersiniz? Çocuğu doğuracağım, okulu dondurup doğuracağım, sonra okulu bitireceğim, bu bizim hayatımız, birbirimizi seviyoruz, diye bağırdı. Adam, yanılıyorsun küçük fahişe senin hayatını bilmem ama, oğlumun hayatı benimdir. Ben ne dersem o. O kadar kolay değil, dedi. Kız meğerse ailesine söylemiş. Hamoş olduğunu biliyorlarmış. Karnın büyümeden nikah demişler. Bak sen, sen kim oluyorsun da karnındaki piçin oğlumdan olduğunu iddia ediyorsun. Klinik doktor moktor yok defol! Sonra sus pus oğluna döndü, götür bu şırfıntıyı buradan! Oğlundan kekeme bir ses çıktı; baba yapma lütfen. Derken kot pantolonlu gelinin sesi çınladı. Nasıl böyle korkak olabiliyorsun? Manitasına diyor, yani. Hayatımı rezil edip çekip gidecek misin? Bu bir Yeşilçam filmi değil, diye bağırdı. Memlekette kanun var. Babalık testi yaptıracağım. Rezillikse birlikte rezil oluruz. Ne, dedi adam gene. Der demez de kızın üstüne yürümesin mi? Kot pantolonlu gelin de ona doğru yürümesin mi? Korkmuyor valla, yaman kız. Tam, söyle babana, diye konuşmaya başlamıştı ki adam suratına bir tokat aşk etti. Eyvah kızın canına ezan okudu, dememe kalmadı, kız düştü mü, başını da oturdukları bankın demir kolçağına vurdu mu?”
“Aaaaa yapma yaaa!”
“Sonra ne oldu?”
“Ne olacak, bildiğin cavladı, ben orda donuma yaptım yapacam. Damat olacak andaval, baba ne yaptın, baba ne yaptın, dedi durdu. Kızda tık yok. Cavladı lan bildiğin cavladı… Aaa, s.yim böyle işe diye düşündüm. Adam, babası yani etrafı kolaçan etti, hava kararmış, haberim yok, sokak lambası da uzakta, zor görüyorum olup biteni. Her neyse, herif gitti arabadan koca bir naylon torba getirdi.”
“Ceset torbasıdır o.”
“Bilmiyorum artık. Hiç konuşmadılar tamam mı?”
“Öldü diyorsun,”dedi çocuklardan biri kafasını hatır hatır kaşıdı.
“Ne kaşınıyon lan filolu.”
Kaşınan çocuk ona tükürdü, sonra da sunturlu bir küfür savurdu. Herkes birden onun bitleriyle alay etmeye başladı. Solucan Nuri sabırla bekledi.
“Ya bırakın biti miti, sonra ne oldu lan solucan?”
“Anlatmıycam oğlum, dinlemiyorsunuz.”
“Tamam ulan anladık, senin de b.undan kemik çıktı. Solucan gibi kıvranıp durma, anlat, bozma adamın kafasını!”
Onu tehdit eden çocuk ne zamandır oynadığı yüzündeki yaranın kabuğunu kopardı, sanki komik olan kafası bitli çocuk değil de yara kabuğuymuş gibi gülüyordu, inceleyip attı, parmağına tükürüp kanayan yere sürdü. Ötekiler gülmeyi kestiler.
“Kızı soydulaaaaar,”dedi Solucan Nuri
Hepsi birden nefesini tuttu.
“Kot pantolonlu gelinin her bir şeyini başka bir poşete koyup yanlarına aldılaaaar. Sonra torbadaki kızı yüklendiler, nikah salonunun arkasında hurdaların konduğu bir yer var ya, oraya bıraktılaaaaar.”
“Sen görüyor musun onları olduğun yerden?”
“Yok, çevreyi iskandil ettim, kimsecikler yok, peşlerine takıldım, oğlum. Cızlamı çekeceğim de meraktan da gebereceğim. Sonra birden aldı mı beni bir korku, ya beni gören olduysa, büfeci de biliyor buralara takıldığımı ya bu iş meydana çıkar da benden bilirlerse? Tostum hâlâ elimde salak oldum iyi mi? Bitirirken karar verdim, iyisi mi gideyim tıpış tıpış aynasızlara… Of çok üşüyorum lan, kuyruğu titretecem sanki…”
“Korkudandır lan dümbük, anlat hadi, geçer birazdan. Atın şu ateşe bir şeyler daha. Güzel miydi kız?”
“O sırada aynasızlar geçmesin mi?Güzel olmaz mı, deliksiz inci. Koştum, durun, dedim aynasızlara, anlattım. İnanmadılar ama, ben yemin billah ettim, gittik baktık tabi orası karanlık, fenerdi olmadı arabanın farlarıydı, yok, bulamadılar. Birisi bastı tokadı, ulan piç kurusu bizi boşuna oyaladın, atayım seni içeri de gör demesin mi? Götürdüler beni ifademi yazdılar.”
“Aynasızlara ifade mi verdin?”
“Ne sandın? O g.t herifi de bugün yarın tutuklarlar bak görürsün.”
“Asarlar mı herifi?”
“Kimi? O ibneyi mi? Bilmem.”
“Yok lan, hapse atarlar. Asmazlar.”
“E, kız hamoş dedin, iki kişiyi öldürmüş olmuyor mu o zaman?”
“Ulan sazan senin sözüne bakıp bir zengini hapse atarlar mı? Çocuk zaten suç ortağı. Asıl babası…”
“Niye atmasınlar? O herif nasıl kıydı o kıza, atsınlar zaten!”
“Gidelim bakalım hurdalığa.”
“Olmaz oğlum, pis iş bu üstümüze kalır sonra.”
“Ne üstümüze kalması lan, ne yapacağız biz kızı öldürüp de?”
Önce birbirlerini dirseklediler, sonra bir itiş kakış başladı. Gülüşüyor, şakadan kavga ediyormuş gibi yapıyorlardı. Hurdalıkta yangın ne zaman başladı, nasıl başladı kimse hatırlamıyor. O kara kedi bile Karanlık Bakkal sokaktan kaçmış…

***

Bu mevsimde tümüyle ıssızlaşan adada tek tük yanan ışıklar parlak delikler gibiydi. Her adımda onlar titreşiyor ayakları yerinde duruyor hissi veriyordu insana. Karaltı çukurlara girdikçe ışıklı delikler hızlıca yer değiştiriyordu. Tarif edilen evin perdeleri açık penceresinden dalların gölgeleri odanın duvarlarında titreşiyordu. Sobada çatlayan kozalakların sesi dışarıdan duyuluyor, yarattığı güvenli sıcak alanda yaşlı bir adamla bir kadın oturuyordu. Kafeste bir kanarya uyukluyordu. Bu görüntüye bakınca odayı reçine kokusunun kapladığını hayal edebiliyordun.

“Sobaya biraz daha odun atsa mıydım?”dedi yaşlı kadın gözlüklerinin üzerinden. “Şu çatıdan sarkan boruyu da yaptırmadın tak tak vuruyor, uyutmaz şimdi. Rüzgâr arttı…”
“Bırak şimdi boruyu odunu, haberi dinle, hani bir cinayet işlenmişti geçen yıl, reşit olmayan kızı iğfal eden zengin bir çocuk vardı.”
“Şu sosyete davası. Önce evlenmiş kızla, sonra öldürmüş, ya da babasıyla birlikte öldürmüşler, cesedi de hurdalığa poşetleyip atmışlardı. Hurdalıkta yangın çıkmıştı yanlış hatırlamıyorsam. Yanmış cesetten araştırıp bulmuşlardı katili. Ceza almadı mı o oğlan?”
“Almıştı hapishanedeydi, bugünkü gazete ne yazıyor bak; çocuk hücresinde intihar etmiş.”
Kadının örgü şişlerinin tıkırtısı durdu, ilmiklerin hesabını yaptıktan sonra;
“Vicdan azabı mı diyorsun?” dedi kocasına, hiç şaşırmamıştı.
“Hayır, öç diyorum. Hapishanede böyle şeyler olduğunu duymuştum. Bir insan kendi kendine başını poşete sokup öldüremez Suna.”
“Bence vicdan azabından başını duvarlara vura vura bile öldürür insan kendini.”
Suna hanımın sözünün tam burasında bir vuruntu sesi duydular.
“Kapı mı, çatıdaki boru mu bu şimdi?”
“Kapı, kapı. Hayırdır inşallah,”dedi kadın.
Yaşlı adam, elindeki gazeteyi katlayıp sehpanın üzerine koydu. Bu soğuk kış gününde, Bozcaada’da kimse kimsenin kapısını böyle çalmaz, diye düşündü. Gıcırdayan döşemelerde acelesiz yürüdü. Girişteki dış aydınlatmanın düğmesine bastı. Kapıyı açar açmaz rüzgâr, temiz yüzlü bir genç adamın yağmurluğunu şişirdi, onun ayakları dibinde birikmiş yaprakları içeri doldurdu. Evden bahçeye kapı kadar ışık yürüdü. Yalnızdı.
“Affedersiniz, bu saatte rahatsız ettim, birkaç gece kalmak için oda arıyordum, kahveci sizi tarif etti de… Boş odanız var mı acaba?”
“Bu mevsimde hazır bir odamız yok, dalgıç falan mısınız?”
“Hayır, hayır, bir iki gün içinde arkadaşım teknesiyle buraya yanaşacak, onunla Akdeniz turuna çıkacağız da… Buluşmak için Bozcaada’yı düşündük. Tabi havanın bu kadar bozacağı hesapta yoktu. Ben de bu mevsim nasılsa pansiyon bulurum diye…”
“Anlıyorum. Girin, girin, a yalnız ayakkabılarınızı… Karım bu konuda biraz titizdir de.”
“Affedersiniz, elbette.”
“Size oda hazırlamak için biraz bekleteceğiz, beklersiniz değil mi? Karnınız aç mı?”
“Kim gelmiş Fatih Bey?”
“Bir turist.”
“Bu mevsimde?”
Misafir, kocasının arkasında beliren yaşlı kadına gülümsedi. Onun söylediği konaklama koşullarını dinledi. Öğle ve akşam yemeği isterse ek ücret alıyorlardı.
“Tamam, sorun değil,”dedi, uysallıkla.
“İyi, ayakkabılarınızı orada çıkarın lütfen. Malum kış düzenine geçtik, yollukları serdik. Misafir beklemediğimiz için…”
“Valiz yok mu?” dedi yaşlı adam dışarıya tekrar bir göz atarak. Genç adam sırt çantasını işaret etti.
“Anlıyorum,” dedi yaşlı adam. Onun çökmüş yüzüne dikkatlice baktı.
Yabancı sessizce odasının hazırlanmasını bekledi, erkenden yattı.
“Parası yok,”dedi Suna Hanım, bunu duyunca. “Allah vere de ödeme yapmadan kaçıp gitmese.”

Ama öyle olmadı, ertesi gün pansiyoner öğlen yemeğini henüz bitirmişti ki limana yanaşan bir yatı pencereden görür görmez konaklama ücretini, öğle yemeğini eksiksiz ödedi, yata gitmek için nasıl motor kiralayacağını öğrenip aceleyle ayrıldı. Eh bu mevsimde böyle müşteri can sağlığı…

Oturma odasındaki eski gazeteleri toplarken Suna Hanım’ın gözüne o turist çocuk gelmeden önce kocasının okuduğu haber ilişti. Poşete koyarken, “bu kadar haber izleyip okuyunca televizyonda gazetede kim var kim yok tanıdık gibi hissediyor insan,” diye mırıldandı. Şu intihar eden katil çocuk meselâ, o kadar uzun süre haşır neşir olunmuştu ki o cinayet davasıyla, tanıdık gelmeye başlamıştı yüzü.
Kocası ellerini kurulayarak mutfaktan çıktı.
“Mutfağı topladım, çöpleri de attım,” dedi.
“Sağ ol, o turist çocuğa nasıl da hemen dört başı mamur sofralar kurdun öyle. Evde mantar var mıymış, hiç farkında değildim.”
“Vardı,”dedi adam, yüzünde garip bir ifadeyle. “Ormandan topladımdı geçende.”
“Yanlış mantar seçmişim atacağım, demiştin, başka da mı vardı?”
Adam lafı değiştirdi,
“Şu gazeteyi ne yaptın sen? Hani kendini hücrede öldüren katil delikanlıyı yazıyordu.”
Kadın poşetin içinden gazeteyi buldu, pansiyonerin boşalan odasını temizlemeye gitti.
Yaşlı adam, katilin fotoğrafını dikkatle inceledi sonra pencereden bakıp, ‘Herifçioğlu bizi de keriz yerine koymaya kalktı,’ diye düşündü. ‘Şu Allah’ın işine bak. Yolu buraya düştü işte. Tanışmış olduk (!)’ Yatın artık limanda olmadığını gördü, dudakları yavaşça yayıldı, sararmış dişleriyle pis pis sırıttı. Ada sahillerinde bekliyorum, şarkısını ıslıkla çalmaya başladı. Hay aksi aklında yalnızca bir iki dizesi kalmıştı: “Ah, her zaman sen yalancı, ben kani/ Her zaman orta yerde bir mâni/ Her zaman sen uzakta, ben müştak…”

-o-

Renklerden Sözcüklere

Renklerden sözcüklere demek geldi içimden. Bir ressam şiir yazarsa kitap resimsiz olmaz, fırçası bu kere dizelerin emrindeydi. Şiirlerde Cengiz Çeliker, desenlerde Evgani…Güneşi Öldürdüler adlı kitapta buluştular. Uzun yıllardır şiirlerini sosyal medyada, bazı dergilerde ve dost toplantılarında paylaşarak beğeni toplayan Cengiz Çeliker şimdi küçük bir seçki yaptığı şiirleriyle şiir sevenlere sesleniyor.

Kimi zaman sizi geçmişin üzüntülü günlerine götürecek bu şiirler, boğazınız düğümlenecek, kimi zaman bir çocuğun penceresinden mutluluklarına, gülümsetecek, kendi çocukluğunuzu çağıracaksınız. İnsan portreleri bulacaksınız tanıdık gelecekler. Bazılarına inanamayacaklarınız. Süngerciler doğrulup kalkacak tıpkı tuvallerinde olduğu gibi dizelerinde de gözleriniz dolacak. Bodrum’u, Bursa’yı İstanbul’u Cengiz Çeliker’den dinleyeceksiniz. Aşkı, terk edilişi, terk edişi, beklemeleri anlatacak size. Güneşi Öldürdüler. Yolu açık olsun.

(Arka kapaktan)

Hani canın sıkılır da bir düşünceye dalar uzaklara bakarsın ya…Aklına gelen sözcükler kâğıda döküldüğünde şiir olur, uzaklara bakan canı sıkkın insan kâğıda döküldüğünde resim…Yolculuklarda pencerenden geçen köy yolu, ağaçlar, üstündeki bulutlar da şiir olur. Onları gören göz resim…Otogarlarda kalabalıklar arasında sevinenler, üzülenler, el sallayan insanlar şiir olur, bazen bir tuvale hapsolur. Yaşanmışlıklar şiir olur, hayaller şiir olur. Hele hayaller…Bazen aşkı getirir aklına, bazen aşkı götürür şiir olur…Resim ve şiir belleğimde sürekli etkileşim içindedir. Sözcüklerin ve renklerin beynimde birbirini tamamlayan ifade biçimleri olduğunu söylemeliyim. İkisi de var olmak zorunda. Biri olmazsa kendimi dile getirişim yetersiz kalacak sanki.Cengiz Çeliker (Evgani)

Cengiz Çeliker Kimdir?

4.11.1952 Türkiye, Bursa doğumlu. Halen Muğla Bodrum’da yaşıyor. Ressam ve karikatürist. Resimlerinde Anneannesinin Rus asıllı olması nedeniyle anısını yaşatmak için Evgani imzasını kullanıyor.

Cengiz Çeliker, bugüne kadar değişik kentlerde kişisel yirmi beş sergi yanında karma sergilere de eserler verdi. Almanya’da açtığı birçok serginin dışında, Barışa Çağrı koleksiyonu, Almanya Nürnberg Kenti Sn. Anton Katolik kilisesinde 2005 yılında sergilendi.  Almanya’da büyük ilgiyle karşılanan, soyut izlenimci tarzdaki bu koleksiyon Müslüman bir ressam tarafından bir Katolik kilisede gerçekleştirilen ilk sergi olma özelliğini taşır. Türkiye’de Bodrum’da Süngerin İçindeki Aşk; Gavur Ali, Haluk Elbe Sanat galerisinde ve gördüğü ilgi nedeniyle ikinci kere Bodrum Dibekli Han Sanat Köyünde, üç boyutlu eserlerden oluşan İnanç Fay Hattı (2014- Bodrum, Dibekli Han Sanat Köyü), Cengiz’in Kedileri ( 2015 Bodrum, Mor Sanat Galerisi) , Ekmekarası Resimler (2015 Bodrum, Defne Sanat Galerisi) Cengiz Susuyor Kediler Konuşuyor (2019- Bodrum Oasis Sanat Galerisi) açtığı sergilerinin bazıları.

2007-2011 tarihleri arasında Bodrum’dan yayın yapan Kent Tv ve ulusal kanallardan Yol Tv’ de “Cengiz’in Dünyası” adlı programı hazırlayıp sundu. Kendi şiirlerini okuduğu, şiirlerini konu alan resimler yaptığı bu programdaki tabloları Cengiz’in Dünyası koleksiyonunu oluşturdu. Bu koleksiyon Bodrum Vivaldi Sanat galerisinde sergiledi.

Cengiz Çeliker, halen Bodrum’da ev atölyesinde resim çalışmalarını , sokakta   karikatür çalışmalarını sürdürüyor. Yıllar içinde yazdığı şiirlerini ilk olarak Güneşi Öldürdüler’de kitaplaştırdı.

HATALI BİR ÖYKÜ

Ertesi gün hastaneye gideceksem, gece pek uyuyamıyorum. Hastamı evde tek başına bırakmak bir sorun olduğu gibi hastane işlerinin ne kadar süreceği, nasıl olacağı tam anlamıyla bir “muamma”. Muamma kelimesini özellikle kullanıyorum, çünkü karanlık ucu bilinmeyen bir mağaraya girme imgesi yaratır bende. Hastane de öyle bir yer. Evde bırakılan hastanın gıda, ilaç ve alt temizlemesiyle ilgili her şey o gün için sapıtacak demektir. Ama o başka bir hikaye. Bu hikâyenin konusu ise tümüyle hastanede olup bitenler. İşlem şu, demans hastası için nörologla görüşeceğim. Durumu gözden geçireceğiz. İlaçlarla ilgili konuşacağız. Evde bakım doktoru kan tahlillerinin sonuçlarını sisteme koydu, mama raporu çıkarmamı önerdi, bu raporu ise nörolog çıkarıyor.

Cuma

Evde bakım hastası olan hastamla ilgili doktor ile (daha önceki deneyimlerimden yola çıkarak) 13.30 veya 14.00 ten sonra görüşmek mümkün olduğu için saat 13.00 de hastanedeydim. Mesai başlamamıştı. Ama iyi kalpli bir evde bakım hasta ofisi çalışanı, bana damgalı imzalı kâğıdı verdi. Elektronik kayıtları olan bir hastanede her seferinde elle yazılan bir kâğıdı zemin -2’den alıp branş doktoruna götürmeliyim. (Her seferinde aynı konuşma; evde bakım kâğıdı aldınız mı? Evet burada. Tamam.) Bu kâğıda hiç kimse bakmıyor ve ben de hastamın dosyasında biriktiriyorum. Ama almak zorundayım.

Nörologla görüşmeye gittim. Bizim doktor işten ayrılmış. Yenisi gelmiş. Sıraya girdim. Evde bakım hastalarının ve 65 yaş üstü önceliği, hastanın kendisi değil ben temsilcisi olduğum için yokmuş. 44 numarayı verdiler, o sırada 5 nolu hasta muayenesi yapılıyordu.

Üç buçuk saat bekledim. Kömür karası saçlı görevliyi varlığımla taciz etmeme rağmen sonuç almak olanaksızdı. Dönüşte trafikte ne kadar oyalanacağım da belli değil üstelik. Sürekli araya girenlerden olağan sıra daha da yavaşladı ama kimse bir şey yapamıyor. Ben yaptım. Doktorun odasına daldım.

“Beni kovabilirsiniz ama 3,5 saattir sıra bekliyorum. Hastam evde yalnız, ilaç ve bez saati geldi. Bu iş sizin için de zor ama hasta yakınları için…”

Doktor kimliği istedi, lafı uzatma der gibi. Ekrandan hastamın bilgilerini gözden geçirip sorular sordu. Yeni bir hap yazdı. Mama raporunu yazmadı. “Yalnız,” dedi bir not kağıdına bir şeyler yazıp kaşeleyip imzalayarak, “dördüncü katta …. Servisi hemşiresine bu kağıtla gidin, deneme mamaları alın. Hasta hangisini beğenirse onu raporlayacağım. Üç dört gün sonra gelin raporu yazalım.”

Dediğini yaptım. Söz konusu hemşireyi arayıp, arayıp buldum, kare şeklindeki not kâğıdını gösterdim, beni bekletti sanırım çok meşguller çünkü kalemlikte kaç kalem var, masanın üstünde kaç evrak sepeti var, yan masanın üstünde kaç kutu malzeme var hepsini ezberledim ve içeriden iki çeşit paketle geldi. Başka çeşit kalmadığı için bunları deneyeyimmiş. Numuneleri alıp eve döndüm.

Pazartesi

Saat kurup 06.30’da kalktım. Hastamın bakımını yapıp biten ilacı yazdırmak için aile hekiminin yolunu tuttum. Sıraya girdim. Ama ilaç raporunun süresi bittiği için raporu yenile gel, dedi aile hekimi. Tamam, zaten hastaneye gideceğim. İlacın rapor kopyasını eczaneden alıp deneme şişelerini de poşete attım. Çünkü aile hekimi uyarmıştı. Çok çeşit marka ve içerikli mama vardı, kesinlikle denediğim cinsi yazdırmalıydım. Fotoğrafını çekeyim dedim, olmaz ambalajı götür bir sakatlık olmasın, dedi. O yüzden… Hastaneye gittim. -2 zeminden evde bakım hastasıdır kağıdını alıp nörolojiye çıktım. Yine mahşeri kalabalık. Yine bana sıra gelecek gibi görünmüyor ama iki saatten fazla dişimi sıktım, bekledim. Kömür karası saçlı görevliye, -doğal olarak beni anımsamıyordu- hastamı yalnız bıraktığımı, bu ilacın rapor süresinin yenilenmesi için geldiğimi, doktorla görüşmeksizin bazı polikliniklerde yenilendiği için acaba yardımcı olup olamayacağını, sorup eski raporu gösterdim, sistemde vardı. Ama han’fendi bu üroloji ilacıymış. Nörolog yazamazmış ki… Daha önce nöroloğun yazdığını-bak imza-çünkü demans hastalığı nedeniyle idrarını tutamama durumu olduğunu… Olmaz, dedi, kömür karası saçlı görevli. Bir çırpıda bakışlarını benim arkamdaki kadına çevirip beni görünmez yapıverdi.

Ürolojiye gitmeden önce tekrar -2 zemine inip ikinci kere üroloji için “evde bakım hastasıdır” kâğıdı aldım, üçüncü kata ürolojiye çıktım.

Çubuk makarna görünümlü bir erkek görevli bu şekilde rapor yenileme yapamayacağını, MHRS sisteminden randevu alıp gelmemi söyledi. Bu arada MHRS sisteminden randevu almış olmasına rağmen yaşlı bir adama ikinci bir sıra numarası verdi. Ekranda adını görünce girebilirsin, dedi. Bana dönüp, yarın erken gelmemi, belki bir çözüm bulunabileceğini söyledi. Ama erken gelmeliydim. Çünkü öğlenden sonra sağlık kurulu toplantısı vardı, doktor poliklinikte değildi. MHRS den randevu almadan geleceğim, diye doğruladım. Evet, şansınızı denersiniz, dedi, çubuk makarna.

Salı

05.30’ da kalktım. Hastamın kahvaltısını, ilacını, sabah bakımını bitirdim. Kahvaltımı yaptım. 8.30’da hastanedeydim. Evde bakım hastasıdır kağıdını -2 zeminden tekrar aldım. Ürolojiye gittim. Görevli değişmişti! Eyvah ki eyvah! Ben şimdi derdimi nasıl anlatacağımı kafamda evirip çevirirken, bir buçuk metrelik yeni görevli rapor alacaklar veya yenileyeceklerin kimlik numaralarını ve ilaç adlarını not alacağını, beklemelerine gerek olmadığını söyledi. Bana sıra gelince, saat 17.00 den sonra sistemde görünür, dedi güler yüzle. Kala kaldım. Yani şimdi rapor yenileniyor. Bu kadar. Bende bir sevinç, bir sevinç. Nörolojiye gittim. Mama denemesi yaptığımı, rapor için geldiğini söyledim. Evde bakım hastasıdır kâğıdı var mıymış elimde, güncel yani.

Az önce aldığımı söyledim, kâğıdı uzattım.

“Ama bu üroloji için,”

“E, yani?”

“Nöroloji için yenisini almalısınız, öylelikle sıra numarası verebileceğim size,” dedi kömür karası saçlı görevli. (Bu hiç değişmiyor anlaşılan.) Bütün gardım düştü. Şeytan dedi ki git şu kâğıdın ürolojisin nöroloji yap!  Bana yakışmaz. -2 zemine gidip istenen kâğıdı aldım, geldim. Sıra verdi kömür karası saçlı görevli kadın. Hesapladım, bugün doktorla görüşmem imkansızdan öte görünüyordu. Görevliden yardım istedim. Beklemeliymişim. Yarın geleceğim, dedim, düz bir sesle.

Çarşamba

Evde bakım hastası kağıdını -2 zeminden yenileyip nörolojide sıraya girmek için sıraya girdim. Bana sıra geldiğinde doktorun o gün poliklinik yapmayacağını söyledi kömür karası saçlı görevli. Eve döndüm. Mama kutularını ve diğer evrakı evin çıkış kapısının arkasındaki askıya astım. Yarınki koşuda zaman kazanmak gerek.

Perşembe

05.30’da kalkıp sabah yapmam gereken tüm işleri bitirdim. 08.30’ da hastanenin -2 zemininde evde bakım hastasıdır kağıdını alıp nörolojiye çıktım. Elimde mama kutuları. Kutuları ne diye götürüyorsun, diyeceksiniz. Hem aile hekimi tembihledi hem de numuneleri veren hemşire. Olmazmış aksi halde, hata oluyormuş. Yeni sıra numarası aldım. İnsan kokulu koridorda beklerken, maske takmalıydım diye düşünüp kaç gündür artık yüzüme ve her gün aynısını giydiğim giysilerime aşina olan kömür karası saçlı görevli insafa geldi, elimden kağıtları ve mama kutularını alıp doktorun yanına girip çıktı. Bir iki gün sonra sistemde görünür, dedi. Minnettardım. Elimi uzatıp tokalaşmak istedim. Sol elinin parmaklarıyla sağ elime hafifçe dokunup çekti. El ele tutuşmuş gibi olduk ama o daha şaşkındı. Sanırım bugüne kadar kimseyle tokalaşmamıştı. Hele böyle bir teşekkürle ilk kez karşılaşıyordu.

Cuma

Bir haftadır uğraştım. Ama azmin elinden ne kurtulur? Şimdi aile hekimine gidip, mama ve üroloji hapı için reçeteyi alacağım, bu iş tamam. Eczacıya göre bu reçeteyi hastane hekimi raporla birlikte yazabilirmiş aslında, böylelikle benim tekrar aile hekimine gitmem gerekmeyebilirmiş. Hay Allah, niye yazmadı ki?  Ama sadece raporla olmazdı, reçete şarttı. Tamam, giderim aile hekimine. En fazla bir iki saat beklerim.

Ama öyle olmadı.

Aile hekimleri grev kararı almıştı. Sağlık ocağı kapalıydı.

Hiç kızmadım, küsmedim. Bir taş vardı ayağımın altında onu tekmeledim, sağlık olsun, dedim, eve geldim.

Pazartesi

Hem grev hem hafta sonu günlerinde sanki tüm mahalle hasta olmuştu. Hınca hınç dolu aile hekimliğinde bir buçuk saatlik bekleme süresinin içinde markete gidip gelerek zamanımı verimli değerlendirip gönül rahatlığıyla eczaneye gittim.

Eczacı bilgisayarının tuşlarını tıkırdattı. Hikâyeyi biliyor. Bana sürekli sakin olmamı telkinliyor. Ama yüzü karardı. En nazik ses tonuyla raporda bir kod hatası olduğunu o yüzden şu an raporun geçerli olmadığını, ne yazık ki hastaneden düzeltilmesi gerektiğini…

Ben hiç küfür falan etmem. Dedim, öğlen olmadan bir koşu gideyim hastaneye. Trafik berbat, sürücüler berbattı ama hiç oralı olmadım. Ben mi eğiteceğim insanları yahu?

Rapordaki durumu nörolojideki kömür karası saçlı görevliye “izah” ettim. Doğal olarak beni gördüğüne hiç memnun olmamıştı ve “Şu eczaneler ilaç vermemek için yapıyorlar bunları. Hem zaten doktor bugün yok,” dedi. O gün gelmeyecekmiş. Hatalı raporun kopyasını ona bıraktım. Yani o öyle istedi.  Ayrıca onun dahili telefon numarasını aldım. Çok tereddütlüydü numarayı verirken. Yüzüne bakarsan telefondan fırlayıp şakağına tabanca dayayacağımı sanırsın öyle zor çıkıyor numaralar ağzından. Reçetenin yazıldığını, süresinin üç gün olduğunu, eğer ilaç raporu yetişmezse reçete hakkımız yanacak… Bana öyle bir bakış attı ki cümlemi yarım bırakmak zorunda kaldım.

Salı

Sabah 10.00 da nörolojiye gittim. Kömür karası saçlı görevliye raporun durumunu sordum. Bana bakarken, (göz aklarının oranı göz bebeğine göre fazla bu kadının) raporun beklediğini, doktor beyin aşırı yoğun olduğunu, söyledi. Şimdi raporu araya nasıl alsındı? Bak şurada bekliyordu kâğıt… Eve gidin, telefonunuzu yazın, bilgi vereyim, dedi.

Rapor kopyası ve benim telefonum ayrı kağıtlardaydı. Bağlantıyı nasıl kuracak diye düşünmeden edemedim. Ya bu gider yerine başka bir “görevli” gelirse, o zaman ne olacak? Çok kuruntu yapıyorum. Eve döndüm.

İnanılmayacak bir şey oldu. Nörolojiden iyi ayrı görevli-birbirlerinden haberleri yok belli-öğlenden sonra arayıp raporun tamam olduğunun müjdesini verdi. Ama öyle telaşlıydılar ki(!) benim bir şey dememe fırsat kalmadan telefonu kapatıyorlardı. Tam eczaneye gideyim, derken eczane telefonu ekranda belirdi. Nasılmışım, iyiyim, rapor sonunda tamam, dedim neşeyle.  Ah onun için aramışlar zaten. Rapordaki mama markası başka reçetedeki başkaymış ama… İyi de numuneyi onlar verdi, yanımdan ayırmadım, aile hekimi bakarak yazdı, nörolojideki kömür karası saçlı görevli bakarak yazdı… Ama ne yazık ki raporda hem mama markası hem miligramı yazmıyormuş. Eczacı siz bir şey yapmayın, ben telefonla çözmeye çalışıyorum, diye yatıştırdı beni. Ağlamaklı oldum. İşin kötüsü ne biliyor musun, dedim eczacıya, bu rapor iki aylık. Aynı şeyleri bir iki hafta sonra tekrar yaşayacağımı bilmek beni… Sakin olun, çözeriz, dedi.

Sağ olsun çözdü de…

Mamaları aldık, hastamız kullanmaya başladı. Ben de hem eczacıya hem çalışanlara-helak oldu insanlar-teşekkür etmek için bir pasta alıp gittim. Karşılıklı nezaket sözcükleri ettik. Hayat gözüme güzel görünmeye başladı.

Bitmedi ki!

Ay sonunda başka bir reçete için gittiğimde, eczacı kalfası ne dese beğenirsiniz? Biliyor musunuz, sizin mama faturası SGK dan iade edildi. Hata varmış…

Gözümün karardığını hatırlıyorum.

Kendime geldiğimde hastanedeydim.

Yerdeyim, yüzükoyun yerdeyim, başımda polisler. Belimde birleştirilmiş bileklerim feci acıyordu. Kıpırdayamıyordum. Kırık dökük sözcükler kulağıma çalındı: “Aniden hastaneye girdi, zemin-2 de evde bakım hastası biriminde kimseyi bulamamış. Odada ne var ne yoksa kırıp dökmüş. Sonra nörolojiye çıkıp önce sekreteri, kaçmaya çalışırken kıçından vurmuş. Doktor bacağından isabet almış. Güvenlik oraya geldiğinde o çoktan ürolojiye dalmış. Görevli uzun boylu bir çocuk ama nasıl yaptıysa boğazına bir sarılmış, savurup atınca bayılmış da korkudan, canını kurtarmış. Doktorun yanına girememiş, adam kapıyı kilitleyip polisi aramış da… Bu sağlık görevlilerine saldırının önüne geçemiyorlar bir türlü. Tipine bakarsan normal birine benziyor, böyle hastaneyi basacak biri hiç değil. Dağ başımı burası canım, çok kötü oldu insanlarımız çok. Yazık bu çalışanlara…”

Hiç hatırlamıyorum.

Bir hata olmalı.

Ben eczacıyla konuşuyordum.

En zor yazılar veda yazılarıdır biliyor musun Hasan Özkılıç?

Öykü ve roman yazarı, çok sevdiğim dostum, yaşam yolculuğunda yolumun kesişmesinden her zaman “iyi ki” dediğim özel insanlardan biri, Hasan Özkılıç’a saygıyla…  

İzmir Öykü Günlerinin fikir babası ve en çok emek harcayan, Hasan Özkılıç, 90 lı yıllarda öyküler aracılığıyla başlayan, ilk  yüz yüze tanıştığımız 2002’den bir kareyle uğurluyorum seni. Efsane İzmir Öykü günlerinden bir an.

5 Mayıs 2022 tarihinde edebiyathaber.net’de Şima romanı piyasaya çıktığında yaptığım incelemeyi ona haber vermemiş, sürpriz olmasını istemiştim. Sevincini paylaşmak için küçük bir jest olsun diye. Telefonla aramıştı. Araya “ara girse” de sohbete hiç ara vermeyen insanlar vardır. Ne kadar zaman önce bıraktığımız sohbeti kaldığımız yerden sürdürüp konuşmuştuk. Öykücülüğümde emeği olan, insan olarak örnek aldığım Hasan Özkılıç kalbimizde uyuyanların arasına uğurluyoruz seni. Şima’ ile bir kez daha buluşalım o zaman.

ŞİMA

HASAN ÖZKILIÇ’IN KALEMİNDEN BÜYÜLÜ BİR METİN

Okuru olduğum, ilk kitabından bu yana izlediğim bir kalem, Hasan Özkılıç’ın alışılmışın dışında bir roman konusuyla karşımızda olduğunu öncelikle belirtmek isterim. Bizim için bir tür kapalı kapılar olan bir mekâna gitmeye hazır olun.

Fazlasıyla geniş olabilecek seçilen yaşamı, romana aktarırken konunun sınırlı tutulduğunu, anlatılmak istenilenin en iyi biçimde yansıtmak için biçim ve yöntemlerin amaç doğrultusunda kullandığını düşünüyorum.

Yazar, yaşam, dağınıklıklarını zekice ayıklayarak, yazın sanatının imbiğinden geçirmiş. Bu kalın bir ipi, ince bir iğne deliğinden geçirmeye benziyor. Doğaldır ipin bükümü öyle sıkı ki sağlam bir doku ortaya çıkıyor.

Romanın çöl görüntülü (romanın fiziksel ve duygusal atmosferine gönderme yapar), dikenlerin (yaşamın sorunlarına gönderme yapar) yakın planda olduğu kapağını açtığınızdan itibaren yazarın yarattığı atmosfere giriyor, farklı dokular, kokular (özellikle kokular) içinde yaşıyorsunuz. 

Anlatıcı yazar biçemini gerçeklik duygusunun bozulmaması için özellikle ve gerektiği kadar kullandığını düşünüyorum.  “Ben” anlatıcıyı düşüncelerde, bilinç akışlarında tercih ediyor.

Hem içsel hem dışsal anlatımlarda -ki bunlarda denge vardır- her an çoklu bakış açısıyla okumayı sağlıyor.  Yazarın çok mercekli algılayıcılarının olduğunu düşündürdü bana. Anlatıcının ben seslenişi ilginç bir dönüşüm, değişimi vurgulamak için üçüncü tekil şahsa dönüyor ilerleyen sayfalarda…  Ben anlatımı anlatım kolaylığı ve geniş alan açmaktadır yazara.  

            S.14 Anlatıcı konuşur, “Bilmiyor ki ben susuyor göründüğüm zamanlarda ne çok konuşurum, bilmiyor.” > ileriki sayfalarda “kör adamla” konuşmaları onun suskuyla kaplanmış konuşmalarının/düşüncelerinin ifadesidir.

Çokça okuma ekseni olduğu gibi, mekân anlatımlarında yer yer resim matematiği, bilinç akışı ve olay örgüsündeyse şiir matematiği hissediliyor. (Kare kodla mekana taşıma yeniliği  çok şık. Beri yandan yazarla aramıza dijital ortam girmeli mi karar veremedim.) Ama bunları öylesine gizlice yerleştirmiş ki, yalnızca hoş sonuçları yakalayabildim.

Fiil zamanlarını kullanırken amaç aynı anda birçok algıyı doyurmak olabilir. Görme, duyma, koku, dokunma, bilinç, bilinç akışı, duygu renkleri, değerler, felsefeler, toplumsal sıkıntılar baskılamalar vs. bu nedenle birbiri ardınca algılanıyor. Böylelikle asla tekdüze olmayan, okuyucuyu tedirgin eden bir anlatım ki “amacın” emrinde olduğunu görüyoruz.

Roman bölümlemelerini, karakterler kadrosunu ve olaylar dizgesini okurun keyfini kaçırmamak ve alışıldık bir inceleme metni yazmamak için atlayacağım. Bunu okurun keşfetmesine, bu heyecanı duymasına bırakacağım. Ancak küçük bir ayrıntıyı belirtmeliyim ki karakterler, özellikle eksen karakter, değişik ve çeşitli açılardan verilir. Romanın içine yayılır ve yavaş yavaş metin ilerledikçe karakterlerin de yeni özelliklerini keşfeder okur.

Romanda kullanılan anlatım biçemlerine değinmek gerekirse,

Düş gücümüzü ateşleyen, zaman zaman ezgiye dönüşen (şiir metinleri nedeniyle) anlatım, kitap boyunca değişimler gösterip, değişik ritimlere ulaşır.  ‘Şimdi’ deki anlatıcı her şeyi bilen, gören ses (ki gizem ve dumansı bir atmosferi çizer), yolculuk sırasındaki anlatıcı sese (bu ise göz hizası gerçek yaşamdır) dönüşür. Eksen karakter Behram’ın iç sesi, düşünceleri, özellikle kör adam motifiyle aktarılan duygu durumu farklı bir boyuta taşır kitabı. Yine eksen karakterin diğerleriyle konuşmaları, onları gözlemleyişi, roman akışı içine sıçrayan ve motifleri güçlendiren ara olaylar (sabır taşı evinde anlatıcı karakterin kulağına gelen sabır öyküleri gibi) çeşitlemeli, ana olayın akışını güçlendiren parçalara rastlarız.

Duygu aktarımında ve içsel seslerde şiirsel ya da ezgisel anlatım yeğlenmiş ve şiir metinleriyle de güçlendirilmiştir.

Romanın katmanlarına baktığımda,

Kuşkusuz her okur farklı çıkarsamalar yapacaktır, ben burada kendi okuma hazzımı paylaşmak amacındayım. İlk katmanın bir yolculuk olduğunu düşünüyorum. (Yitirilmişi bulmak için çıkılmış hem fiziksel hem psikolojik bir yolculuk.) Anlatıcının düşünceleri ve anıları, başka bir katmandır. Diğer karakterlerin yaşamı ve düşünceleri, davranışları ve duygu durumları.  Ferzat’ın anlattığı sabır taşı hikayesiyle başlayan anlatıcının, Şima’nın ve Melike’nin sabır taşı eviyle ilişkileri. Ferah ve Behram’ın hikayesi, Şima ve Behram’ın hikayesi, Şima’nın aile hikayesi, (Anne Sahar, Teyze, Baba’yı da içine alan), Melike ve Behram hikayesi, Sabır taşı evinin eski hikayesi, Sabır taşı evini ziyareti sırasında anlatıcı (Behram’ın) dinlediği hikayeler ki onlar haksızlık ve kadına yönelik baskıların dile getirilişleridir. Melike’nin hikayesi. Kadının özgür olamama durumlarının hikayeleri

Şark erkeği ve düşünce yapısı. Çevrenin kadın ve erkek üzerindeki farklı etkileri.

Melike üzerinden siga kadınlarının hikayesi ve toplumun bu organizasyonunu gözlemleyebiliriz.  

Bu noktada, roman zamanına hemen değinmekte yarar var. Çoklu zamanlı bir anlatım seçildiğini izleriz. Şimdi, geçmiş, masal boyutundaki zaman dilimlerine sıçramalarla götürüp geri getirir yazar. Ki bu roman içinde roman keyfi yaşatır.

Gerilim unsurları

Şima’da çokça gerilim unsurları kullanıldığını görürüz. Örnekse, S.27 sabır taşı hikayesinin parçalı ve ağır anlatımıyla, uykusuzluk halinin, yolculukta sürüş sırasında uyuma ve  kaza riskine karşılık, Ferhat (sürücü) anlatıcıya (Behram) eline sigara bastırmasını istemesiyle,  Ferzat’ın Behram’a baldızıyla evlenmesi için baskı yapmasıyla, kitap boyunca dikkati diri tutar.

Romanların nabız atışı çatışkılar

Behram-Şima ilişkisi. Aşkın tarafları birbirine çekmesine karşın, birey-kadın modeli Şima’nın özgür ruhlu davranışlarının yarattığı çatışmalar. Şima Lilith dir.

Behram-Ferah ilişkisi. Şima’nın değillemesi olarak yer alır. Klasik, yanlış seçim yapıp körü körüne aşık olduğu olumsuz bir başka adam vardır.

Behram-Melike ilişkisi. Şima’nın tesellisi olarak yer alır romanda ve tipik bir kaburga kemiği motifidir. Bu ilişkide Behram bile isteye mi girer bu ilişkiye, kapılır mı, tipik Havva entrikasıyla mı karşı karşıyayız, yani Melike mi zorlamıştır onu, siz karar verin.

İşte bir örnek.  S.130 (…) Sanki karımdı. Üzerime böyle bir yük binmişti. Bir de Şima’nın bakışları. Yoksa Melike mi demeliyim?

Koku algısı kullanımı

S.13 anlatıcının halasının odadaki anısını hatırlar: “baban gibi kokuyorsun” deyişi, algı içinde algı, odanın fiziği, anılar, hala, baba kokusu, baba yokluğu…

S.13 Sanki burada insanlar kaybettiklerini, geride kalan kokusuyla anımsıyordu. (…) Bana öyle geliyordu ki halam da kokusunu Şehmuz’da bırakıp ayrılmıştı bu dünyadan.

S.113 Şima’nın kokusu kimde kaldı acaba diye düşündüm. Bir yakını yoktu ki gidip sokulsam, kokusunu arasam, yok! Bendeki Şma kokusu bana aitti!

S.175 Elimin içindeki yumuşak kumaşı burnuma götürdüm, içim titredi. Onun kokusu… Teninin kokusu (…) Bir başka canlıya en çok koku yakınlaştırırdı.

S.289 “Şima’nın bana sokulduğunu kokusunu alınca anladım.”

Göz algısı kullanımı

Bakışlarla tanımlanan kadın “Takıldınız mı gözlerine, zor alırdınız kendinizi oradan.” S.143 (ondan yerine, oradan demekle derinlik, genişlik adeta bir uçurumu betimler yazar.)

Metnin sesine ilişkin

S.180’de (…) Şima, bir arkadaşı? Dayanamazdım. Ya kendimi öldürürdüm ya da… Ya da ne? (…) düşüncesindeki baş karakterin, tipik “şarkî” erkek tavrına büründüğünü görürüz. Bunu, onu terkeden kadından öc almak için mi düşünmektedir? Şima’dan utandığı için mi, canı mı istemektedir? Bunu bir eleştiri olarak yorumlamayı tercih ediyorum, örnek erkek olarak değil. Neyse ki bu düşünceleri kafasından “atmaya çalıştığını” söyler.

Eril metnin sesi S.212’ de çok netleşir.

            Özgün yapılandırma

S.213’te şunu soruyorum: Bir çember içindeki Behram, sürekli aynı şeyleri yapıyor neden? Neden farklı davranmıyor? Polise gitmiyor söz gelimi? Amerikanvari olmamasına özen gösterilmiş roman bunu reddediyor da ondan. Beri yandan baş karakterin içine düştüğü sarmalın somutlaştırması olarak yorumlayabiliriz.

S.260’den itibaren anlatıcı kendisinden üçüncü şahıs olarak söz etmeye başlıyor. “Hayal Kırıklığı” alt başlığında kişilik parçalanmasının benlikten uzaklaşmanın netleştiğini görüyoruz.

Tekrarların yarattığı etki.

Aynı konuyu romanın farklı yerlerinde ama farklı açılardan tekrarlamanın kahramanın sıkışmışlık duygusunu pekiştirmek amacıyla yapılandırıldığını düşünüyorum. Söz gelimi, Şima’nın hikayesini, Behram’dan, Melike’den dinlediğimiz gibi Behram’ın S.139’da Şair Pervin’e (manevi varlığına) bir kez daha ama başka açıdan anlattığını görürüz. 

Altı çizilecek cümleler

(…) çakılıp kaldı o hüzün hayatımın ortasına, çakılıp kaldı. S.17

Bir tül perde gibi gökyüzünü örten toz bulutu, üzerine çakılıp kalmıştı evin. S.20

Adamların ayakları gitmiş üniversiteye, akılları değil. S.22

Ferzat’tı konuşan. Baktım öyle yüzüne sanki önce yüzüne baktım da sonra sesini duydum. (Sf.41)

Karanlık yavaş yavaş çöküyor, sokak lambaları sanki bizi takip ediyordu. S.43

S.158, Rüzgâr çıktı bir anda, toz bulutu yükselmeye başladı. Sabırtaşı Evi, tozun içinde bir masal evine benziyordu, bir süre sonra yoğun toz bulutu içinde kayboldu. Yükseldi toz bulutu, bizi de içine aldı (…)

S.168 (…) Etrafı yüksek dağlarla çevriliydi. Manzaraya baktığında insan kendini az sonra karların içinde, soğuktan donacakmış gibi hissediyordu. Sessizlik, sakinlik kentin ruhuna sinmişti. Eski çağlardan birinde donup kalmış caddeleri, sokakları, hiç acelesi olmayan inanlarla doluydu. (…) Marad kenti anlatılıyor.  

Bu noktada hem estetik hem de geleneklerle ilgili olarak roman kahramanları arasında yazılmış bir diyaloğa dikkatinizi çekmek isterim. S.166’ya bakalım:

“Saçmalama! Ben istemeden nasıl yapacaklar bunu?”İsteyeceksin… Gün gelecek, yüreğindeki ateş küllenecek. Aklındaki o Şima fotoğrafı da yavaş yavaş solacak. Bunu biliyorlar… Sen fark etmeyeceksin, unutman için yapılması gerekenleri en iyi onlar biliyor. Solacak, küllenecek Şima. O zaman sen de kabulleneceksin.” (Melike ve Behram konuştu.)

Üzerinde durulacak simgelere gelmek istiyorum şimdi.

Çay, romanın her köşesindedir, kokusunu duyarız, semaverin fokurtusu kulaklarımızdadır.  Her konuşmanın, düşüncenin içine sızar. Bir bardak çayın buharındaki düşünceler, çay demleme ritüelindeki karşı tarafa gösterilen özen, demlenmiş çay bardaklarıyla yapılan yarenlikler her an karşımıza çıkar.

Sabır taşı evi. Son derece dramatik bir ögedir bu. İçimizi her tekrarda acıtır, hangi açıdan olursa olsun, masalından, evi ziyaret edenlerin yaşadıklarına dek uzanan bir haksızlıklar zincirinin üreticisi, çoğaltıcısı gibi durur romanda. Ama her bir türevi ilgi çekicidir. Sabırtaşı evi, ilk bölümlerde yolculuk sırasında araba camından geçip giden bir yapı olarak girer romana. Metin boyunca ona ilişkin çeşitlemeleri izleriz. S.263 ise gerçekle yüzleşme noktasıdır anlatıcının. “Haklıymışsın” dedi sürücüye “Bir şey yokmuş burada.” Sabırtaşı evine (sayısız kerelerden sonra) yine gitmiştir ve bu kere bu mekânı bambaşka (her keresinde başka yorumlar) bir gözle görür.

Şair Pervin’in roman kahramanları üzerindeki etkisiyle S. 152-155’ deki gizemi belki başka bir yazı konusu olmalı. Bu şairden söz etmişken, romanın mekanlarından biri de Şairler Mezarlığı’dır.  Romanın üç kahramanı için çok önemli bir mekandır. Şima’nın annesinin sevdiği bir şair olmasıyla, verdiği kararı uyguladığı yer olmasıyla, Şima’nın ve onu bulmak umuduyla Behram’ın defalarca uğradığı bir yerdir. Bir tür tapınaktır. İnsan duygularının cisimleşmiş yeridir.

Kör adam simgesi, romanın en ilginç simgelerinin başında yer alıyor bana göre. S.221’den itibaren bilinç akışı yöntemine geçen yazar, kişilik parçalanmasını kör adam simgesiyle vermeye başlar. Bundan sonraki sayfalarda da kör adamla konuşmalar, onun eşlik ettiği konular vardır. S.245’de böyle birinin olmadığını söyler roman tiplerinden biri ve yazar bize küçük, şık bir ipucu vermiş olur. Ya da düşüncelerimizi doğrular.

Nargile S.253’ de özellikle yaşamı yorumlama biçimi olarak yer alır romanda.

Gizemli kadın. Anlatıcının şimdiki zaman “Oda” başlıklı bölümlerde yanındakinin kim olduğu sorusu roman boyunca kafamızı kurcalar.  Bu kadın, anlatıcının kararsızlığın bir göstergesi midir, yoksa, yazar/anlatıcının esin perisi mi?  S.297. okuru şaşırtan, ikilemde bırakan “Öğlen oldu. Kahvaltı iki saattir seni bekliyor ay kişii!” Burada şimdiki zamanın Oda başlıklı bölümlerinde kadının kim olduğunu hâlâ örenmiş değilizdir. Ancak birtakım tahminlerde bulunabiliriz. Ama bu ayrıntı romanı çok hoş, dumansı bir gizeme, masalsı bir atmosfere sarıp sarmalar.  

Kitaptan Ayrılırken

Yazarlar ateşle oynamayı severler. En büyük ateş de kuşkusuz aşk ateşidir. Ama bu kitapta yalnızca bu ateş değil, kadının kıstırılmışlığı, toplumun bireyi denetlemeye olan merakı, bireyin sabır denen ateşle kavgası, sıcak iklim, sıcak çay, şiir denen ateş, iki kadın arasında /iki ateş arasında kalmanın ateşi, insan ilişkilerindeki tutuşmalar, uyumamak için eline ateş basma talepleri, hep ateşin farklı görünümleridir. Sarıdan başlayan (çöl, çöl bitkileri, güneşin çöldeki rengi) sarının kırmızıya dönüştüğü bölümleri (kadın erkek ilişkileri, içsel çatışkılar)yle yakıcı bir kitapla, ateşi kucaklayan bir kitapla karşı karşıyayız.

Sarıyla başlayan, kırmızı rengin farklı tonlarıyla ışıklandırılmış olan bu romanda dolma kalem; “Sayfanın üzerinde eski rengi solmuş, ince beyaz çizgili bir dolma kalem duruyordu.” betimlemesinden siyah olduğunu düşünebiliriz, (Sf.10 giriş bölümü) bir merkez noktasıdır.  Aynı dolmakalemi finalde tekrar görürüz. 296. Sayfada durur. Artık romanın

7.Oda’sındayızdır. (Ú)Kalemi yazar/anlatıcı sesle birlikte görürüz. Bize zamanla ilgili bir ipucu fısıldar. Bu dolmakalem sayesinde -siyah noktada- insanlar, üzüntüler, kırgınlıklar, iç hesaplaşmalar yalazlanır, yaşanır. Ama derin bir sessizlik içinde… Mevsim sonbahardır (sarı renk) finalin tadını çıkarmanız için burada kesiyorum.

7 SAYISINA İLİŞKİN EK SÖZ:

Kutsal, büyülü, mutlu bir rakam olarak inanç sistemlerinde en çok ilgi gören sayı 7’nin kitaptaki 7. Oda karşılığı üzerinde de düşünmek gerekir sanırım.  Eskiden her gezegenin bir gök katında olduğu düşünülmekte olduğundan “Göğün yedi katı” deyimi o günlerden kalmadır. Aynı şekilde “yukarıda olan aşağıda olanla aynı olduğu” için yerin de “yedi katı” vardır. Bazı ezoterik öğretilerdeki yedi basamaklı inisinasyon da sembolik olarak göğün yedi katına ulaşmayı ifade etmektedir. Ayrıca, sınıflandırmanın temeli olarak en sık kullanılan bu sayıdır. Eskiden her gezegene bir kutsal gün olduğu için bir haftada yedi gün vardır. Haftanın günlerinden Pazartesi Ay, Salı Mars, Çarşamba Merkür, Perşembe Jüpiter, Cuma Venüs, Cumartesi Satürn, Pazar ise Güneş ile ilişkilidir. Gökkuşağı, yedi renk, cehennemdeki 7 kozmik çağın, aynı sayıda göklerin ve dairelerin ayrılması gelenekseldir. Dünyanın harikası 7 olarak belirlenmiştir. Tüm kültürlerde, “yedi” iyi bir şey ifade eder. Müslümanlıkta, 7 yüksek mutluluğu, Hinduizm’de mutluluğu, Budizm’de, daha yüksek, kutsal bir şey olarak tanımlanır. Pisagorcular, 7’nin kozmik bir sayı olduğuna inanıyorlardı.

Sıradan Olanın Farklılığı: ‘Evgani – Cengiz Çeliker’

Resim Yapmak İçin Yaşayan Bir Ressam Evgani – Cengiz Çeliker – Vecdi Uzun yazdı…

anatçının hakkında bilgi verilmesi, bilinirliğinin sağlanması ve sürekliliğinin koruması için zaman zaman basılı veya dijital gazete ve dergiler aracılığıyla sanat piyasasının bilgilendirilmesi gereklidir. Ben de bugüne kadar çok sayıda sanatçı ile söyleşiler yaptım, tanıtıcı yazılar yayınladım, gençleri teşvik etmeye ve yerelde sesini duyuramayan ressamların sesini duyurmaya gayret ettim.

Genelde sanatçılar hakkında basın yoluyla veriler bilgilendirilmeler sürerken, yerelde ilgi gören ve çevresine katkı sağlayan, coşkuyla sanata katkı için yetersiz şartları zorlayan, sahip oldukları sanatçı kişiliklerine rağmen bu ülkede göz ardı edildiği düşüncesindeyim. Sanat dünyası; İKSV, Contemporary İstanbul Art Fair ve İstanbul’daki birkaç galeriden ibaret değildir. Bugün oralarda bulunan sanatçıların birçoğu çok ciddi maddi ve tanıtım sıkıntısı çekmişti. Sanat dar bir çevreyle değil, yetersiz bile olsa geniş kalabalıklarla yapılır. Bu yazıyla temel amacım; kısıtlı imkânlara rağmen olağan üstü gayret sarf ederek sınır tanımayan yaratıcılığını kullanarak sürekli değişim ve gelişim içinde olan sanatçı Evgani – Cengiz Çeliker’i yıllarca aynı resmi tekrar ederek sanat yapamayanlara örnek olması için tanıtmak istemekteyim. (…)

Sanat Eleştirmeni Vecdi Uzun’un kaleminden yazının tamamı için https://www.kitaptansanattan.com/siradan-olanin-farkliligi-evgani-cengiz-celiker/

Avukat Ofisinde Hiç Hukuki Olmayan Bir Mesele

Sararmış dikey perdelerin arası tıka basa bulutlarla dolu bugün. Kargacık burgacık arka sokağımızın damları bulutların altına saplanmış. İş hanının bitişiğindeki balıkhanenin gürültüleri buraya kadar geliyor. Kaloriferler yine çalışmıyor. Bu yüzden puslu hava içeri sinsice sokulmuş durumda. Benim içimde bir gazoz şişesi nedensiz çalkalanıp kabarmakta. Ama telefon ve gelip gidenlerden ötürü taşmamakta. Bu karanlık duvarların beni daraltmadığını söyleyemem.

Sabah saatlerinde avukat Sonat Hanım duruşmada olur. Ona babasından kalmış bu büronun duvarlarındaki koyu renk ağaç kaplamaları bir gün değiştirmeyi hayal ediyoruz ama henüz yeterince paramız yok.  Bu ofisin böyle kokmasının nedeni bu kaplamalar bence. Sonat Hanım geldiğinde dışarıda halletmem gereken işleri masamın köşesine hazırladım.

Bu koyu renk duvarlara gözümü dikmişken kapı hafifçe tıkladı, odaya sessizce biri girdi. Sanki bu sahnede yeri olmadığı için görünmez olmayı yeğleyen biri… Ne yazık ki burası küçük bir büro olduğu gibi tek çalışanı da ben olduğumdan görünmezliği olanaksız biri…

“Adım Hayrunnisa,” dedi. Odamın en karanlık köşesine akarken. “Dün telefon edip randevu almıştım.” Eteğinin eski koltuklarımıza takılmasının yarattığı heyecanı bastırıp; “Siz Gülay Hanım mısınız?”

“Evet, Gülay Ünal benim. Aslında bu eski evlenmeden önceki soyadımdı. Şimdiki soyadım Genç. Avukat da ben değilim, tabelada görmüşsünüzdür ya. O yüzden öğlenden sonra gelmenizi…”

“Yo, yo” dedi eliyle havayı bastırarak “Hiç hukuki bir mesele değil, görüşmek istediğim sizdiniz.” Parmaklarından su damlıyor gibi elleri havada duruyordu.

Nedense içimdeki gazoz şişesi yine boğazımda boncuklanıyor ve hiç tanımadığım birinin beni niçin görmek istediğine ilişkin olasılıklar bu baloncuklar içinde patlıyor. Oturmasını rica ettim. Rica ettim ve gözlerimi ona diktim.

O, dikey perdeler arasındaki bulut kümelerine ya da dikey perdeye, aslında konuya nasıl başlayacağını bilemediğini söyledi.  Ben de perdeye bakıp bir kolaylık önerdim; “Tanışıyor muyuz?”

“Hayır.”

Hayır deyişi “y” harfini çenesinde bir yaylı mekanizma var gibi söyleyişine bakarak nereli olduğunu çıkarmam olası değil. Kendine özgü bir konuşma biçimi. İnsanların bu denli farklı biçimlere rağmen anlaşabiliyor olmaları dehşet…

“Sizi bir tanıdık falan gönderdi o zaman.”

“Hayır, hayır hiç değil.”

Y’ler y’ler…  Bir yerlerde karşılaşmış olabilir miyiz? Belki bir derdi vardı, yardımcı olacağıma söz verdim. Buranın bu kadar soğuk olması da utanç verici yani…

“Sizinle görüşmek için çok emek harcamam gerekti. Ama karar vermiştim ve vazgeçmedim,” dedi.

Kendimi ulaşılmaz biri duyumsadım. Hani şu kırk kere not bırakırsın bir kere bile tenezzül edip aramazlardan… Bu da utanç verici…

“Karar verdiniz,” diye konuşması için yüreklendirmeye çalıştım. “Ne zaman karar verdiniz ve neden zor oldu? Ben hep…”

“Kürtaj olurken. “

“Kürtaj mı oldunuz?!” Gereğinden fazla bir tepkiydi, özür dileyip açıkladım “Bağışlayın ben de çocuğum olsun diye tedavi görüyorum da. Ne garip…  Neden kürtaj oldunuz? Özür dilerim. Bu saçma soruyu cevaplamayın.”

“Pek fazla gelirimiz yok. Doğru düzgün bakamayacak olduktan sonra bu yükün altına girmeye cesaret edemedim…”

“Kocanız?” Kendimi alamıyorum ki. Birinin çocuk doğurma hakkı var ve bu hakkı kullanmıyor…

“O karışmaz. Nasıl istersen öyle olsun, dedi. Sanırım o da pek cesaretli değildi.

“Zor olmadı mı? Karar yani?”

“Hiç kolay değil… Ama onun da kendini bir nokta gibi hissetmesinden korktum. Bebekten söz ediyorum. Yani ne olacağımız belli mi? Ya ölürsem ya çocuğum yetiştirme yurdunda büyümek zorunda kalırsa… Bu duygu doktorda bile içimdeydi. Zaten bu kendimi bir nokta gibi hissetme duygusundan kurtulmak için… Hiçbir yere ya da herhangi bir yere sahip değilmişim gibi gelir bana hep. Oysa birtakım bağlarım olmalıydı.”

“Anlıyorum. Göçmen falan mısınız?”

“Bildiğim kadarıyla değilim. Kayıtlarda doğum yerim… görünüyor. Ama demek istediğim bu değil zaten. Bir göçmen ait olduğu yerin hep başka bir yer, doğduğu yer olduğunu düşünür. Rastlamışsınızdır, bizim memlekette, diye konuşurlar hep. Çok canım sıkılır buna. O insanların akıl almayacak karmaşık akrabalık bağları vardır. Öyle biriyle tanıştınız mı? Teyzemin, gelininin, eniştesi… Teyze tamam, gelini, o da tamam, oğlunun eşi yani. Enişte de duraksamadan edemesin. Çünkü başka bir soy ağacını algılama durumu… Söz etmek istediğim bu değildi. Hay Allah! Heyecandan olmalı! Demek istediğim… hiçbir bağınızın olmamasından kaynaklanan kıskançlık durumu. Nokta durumu…”

“Bağları olmamayı nokta gibi hissetmemiştim ama ben de birtakım bağlarımın olmasını dilemişimdir zaman zaman.”

Duygudaşlıkla öne doğru eğildi; “Kardeşler, anne, baba gibi mi?”

Onu hayal kırıklığına uğrattım;“Çocuğum olsun istemişimdir.” Sonra özür diler gibi. “Ben çocuk yetiştirme yurdunda büyüdüm de…” dedim.

“Yetiştirme yurdunda korunursun,” dedi hüzünle. “Ev yemeklerinin tadını bilmeden büyürsün. Toplu yerlerde pişirilen yemeklerin hepsinde de daima gereğinden fazla soğan vardır. Kavrulmuş soğan kokusundan ömür boyu nefret edecek kadar koklarsın.”

“Bütün dünyanın saat 21.00 de uyuduğuna inanırsın uzun süre,” diye tamamladım.

“Birine, herhangi birine dokunmak konusunda çok istekli oldunuz mu?” dedi.

“Yaşlıları karşıdan karşıya gönüllü olarak geçirirdim. Amacım yardım etmek değildi. Birinin elimden tutmasını bir an da olsa bu sıcaklığı yaşamak istememdendi. “

“Ben en çok kalabalık ailelerin canlandırıldığı filmleri seyrederdim. Çocuklar aynı odada yatar. Anneleri kızınca onları döver. Keşke bir annem olsaydı da dayak yeseydim, derdim. Durup dururken öğretmenimi sinirlendirir, annemin beni dövdüğünü hayal ederek bana vururken onun gözlerine bakardım.”

“Pahalı bir dokunma deneyimi.”

“Hayli pahalı. Üstelik gözünün içine bakınca daha beter sinirlenirdi. Bir de yatağımın çarşafından çadır yapmayı severdim. Ortasından ranzanın tavanına tutturursun. Ayakucuna yorganı, başucuna yastığı rulo yapıp sıkıştırırsın. Böylelikle dikkatli de davranırsan içinde rahatça hareket edebileceğin bir çadırın olur. Ranzam pencere kenarında olduğu zamanlar sabaha karşı güneş çarşafın içine dolardı, uyanır uyanmaz yetiştirme yurdunda yaşadığımı görmek zorunda kalmazsın.  Canın ne istiyorsa onu düşünürsün. Bir ormanda kamp yapılıyor olabilir. Ya da az sonra odamın kapısı açılacaktır, annemin sesi, “A- aa yine cibinlik yapmış kendine,” diyebilir.  Bunu gözetmen söylerdi tabi.”

Neler olduğunu anlamak için yanıp tutuşuyordum ama bir türlü konuya giremeyişimiz yüzünden içime fenalık gelmeye başlamıştı.  Sustu, bana bakıyordu. Kuru bir kafaya geniş başlı iki çivi çakılıp, bırakılmış. Hiç kırpmadan konuşması ve bakışlarının hissettirdikleri yüzünden elimi kalbimin üstüne koyup sıradan şeyler kekelemeye çabaladım.

“… yetiştirme yurdunda dokuz yıl kaldım. On dört yaşımdan sonra………….. ya gönderdiler,” dedim. 

“Ben de aynı yurtlarda bulundum,” dedi. “Bundan daha önemlisi…” Gene sustu. O bakışlarla karşılaşmak istemediğimden, bu bir türlü geçit vermeyen konuşmanın içinden çıkabilmek için, üstümü kaplamış ağır bir yün yorganı savururcasına yerimden kalktım.

“Çay içer miydiniz?”

“İçerim.”

Ona çay hazırlamak üzere mutfak olarak kullandığımız küçük dolabın yanına kaçtım ve “Çok garip” dedim, bardakların içine kaşıkları koyarken. “Tüm arkadaşlarımı hatırlıyorum ama sizi…”

Nedensiz bir korkunun tik takları iki kulağım arasında gidip gelirken bir süre göz kapaklarımla örtmenin bir çözüm olacağını düşündüm.

“Hiç karşılaşmadık ki,” dedi.

“Evet,” geniş bir nefes aldım. Şimdi eminim karşılaşmamış olmamıza karşın, karşılaşmamış öteki insanlara ilişkin bir söyleşiye gırtlağımıza kadar batacaktık. Böyle bir durumdan kurtulmak için ne yapmam gerektiğini düşünürken sustu ve sehpanın üzerine bıraktığı kocaman çantasına uzandı. Açarken elleri titriyordu. (Bu el titremesi iyi değil.) Sakın bana şantaj falan yapmaya kalkışmasın. Bu çok saçma. Şantaj yapılacak bir şeyim yok ki benim. Kocamın akrabalarından birisi mi acaba? Ama kaçınılmaz olarak heyecanını bana da bulaştırdığını bardakları doldururken hissettim. Yaklaşmakta olan şok dalgasının altıncı duyuyla algılanışı söz konusuydu ve ensemden kabaran ürperti sırtıma doğru aktı. Masanın üzerine dikkatlice tek tek yerleştirdiği kâğıtlara bakarak:

“Yaşamınızdaki sürprizleri nasıl karşılarsınız?” dedi.

Az önce senli benli konuşuyor olmamıza karşın geri gelen bu siz takısından irkiliyorum. Yaşamdaki sürprizler, konusunun hangi sivri köşesini kemirmemiz gerekecek acaba?  Bilmiyorum ama inan ol ki bir şey olmazsa patlayıp buruşacağım, demeyi düşünürken…

“Adım Hayrunnisa Ünal, benim de eski soyadımdı… Sanırım ben sizin kardeşinizim,” dedi.

Duyduklarıma inanamadım. Gözlerime toz kaçmış gibi bir süre kırpıştırıp durdum.   Sarsaklaştım ve çay bardağının parmaklarım arasından kaydığını fark edemedim. Neden sonra “Nasıl yani?” dedim küçük bir sesle, itiraz etmek için sözcük arayarak. Ama misafirimin gözyaşlarının fışkırıp yüreğimin içine sızması an meselesiydi ki bu gözyaşlarının sızdığı bir yüreğin asla bu tür bir lafı etmesi mümkün değildi. Reddedersem eğer, sadece bununla kalmaz, bir insanın dünyasını karartmış olmanın sorumluluğu ve derin üzüntüsü hatta vidan sızısı içinde öylesine kahırlara gark olurdum ki kendime gelemezdim.

Sırçalı bir sessizlik sardı dört bir yanımızı. Ağzımın içinde tokmak olmuş dilim, öyle dururken başım döndü. Nasıl yani? Yirmi yedi yaşındaydım, bir kız kardeş… Bu el değmemiş duyguyu-hatta bir tür korku- hiç tanımıyordum. Tüm yaşamım boyunca onu taşıdığımın ayırdında değildim. Şimdi bu duygu tıpkı bir erkek çocuğun genetik kodlarında var olan ve ortaya çıkmak için zamanını bekleyen sakal gibi ortaya çıkıyordu.  Çay da çok kaynamış olmalı, ne kötü koktu…

Ne zaman bir dilek tutmam gerekse bir çocuğum olmasını istemişimdir. İçimde birikmiş hiç kullanılmamış sevgi dağarımın ağzını açabilmek için. Ama her nedense günün birinde annemle ya da babamla karşılaşmak aklımın köşesinden geçmemiştir. Kardeşimin var olmasıysa tamamen duygularımı felç edici bir şeydi. Ve sevgi dağarıma bir şeyler olduğunu duyumsuyordum şimdi. Bir kız kardeş! Aman Tanrım!

Cam kırıklarını dikkatlice topladım. Yerdeki çayları bir bezle sildim. Kendi bardağımdaki çayı da lavaboya döküp ikisini de yeniledim. Masama değil onun karşısındaki misafir koltuğuna oturdum. Dudaklarımızı ince belli çay bardaklarının kenarında hortum gibi kullanıp ilk yudumlarımızı içtik.

“Şaşırdınız,” dedi anlayışlı bir ses ve sabit gözlerle. “Sizi anlıyorum. Aynı şaşkınlığı ben de yaşadım. İlkin kendi yurduma gittim. Yetişkin birine saygıyla yaklaşılıyor. Müdüre (bir takım mevzuat lafları etmesin diye) el ele tutuşup okula giden kardeşleri yıllar boyu nasıl gıptayla izlediğimi söyledim. Bu hayalle yurttaki yapay kardeşlerimi nasıl benimsediğimi ama nedense hepimizde var olan sinirli ve arsız tutumlar yüzünden nasıl hemen bozuştuğumuzu. Sonra başka hayallerimi… Bir masaya sığmaya çalışan kalabalık bir aile, dökülüp saçılan yiyecekler, hiç susmayan çocuklar, onlara dur-otur diyen ince kaşlı bir anne. Bir gün okuldan gelirken rastladığım bir amcayı baba resminin yerine koyuşum. Her gün aynı saatte aynı yerlerde ona rastlamak için ısrarlı dakikliğim… Günün birinde buluşamayışımızı anlattım. Yolunu değiştirmişti büyük bir olasılıkla. İçimi kaplayan kayıp duygusuyla okula nasıl ağlayarak gittiğimi… Neyse müdür kayıtlara bakmaya razı oldu. Tüm bu evrakları sabırla bekledim. Zaman zaman adama yalvardım. Ama sanırım en çok şansım yardım etti. Benim kaydımın yapıldığı yıla bakıp Ünal soyadlı kişileri buldular. Sonra nüfus bilgileri kontrol edildi. Aynı yurtta olmamız mucizeydi ama bunca yıl yalnız olmam hiç gerekmiyorken senin varlığından bile haberim olmayışı derin bir hayıflanma yarattı içimde. Sarsıldım. Bulduğuma sevinmekten çok aynı ortamda çıldırtıcı yalnızlığı paylaşamamış olmak sarstı beni. Sonradan gönderildiğin yurda telefon etti.  Resmi yazıyla sormalarını istediler. Yazının yazılmasını ve cevabın gelmesini bekledim. On sekiz yaşından sonra arkadaşlarınla bir ev kiralamışsın ama verilen adresten taşınmıştın. Yeni kiracıdan ev sahibine ulaştım. Ona olup biteni anlattım. İkna olunca senin evlendiğini söyledi. Sadece iş telefonunu verdi. Ah!”

Sözünü bitirdiğinde arı kovanının içinde vızıldayıp duran, dışarı çıkmak için dişlerimi zorlayan sözcükler canımı yakıyordu. Onun ise soluksuz kaldığını görebiliyordum. Bu sesler ve sözcükler yığıntısının içinden doğru sözü bulup çıkarmanın kendisi için de olanaksızlığını anlatan gözlerini benden ayırmıyordu.

Yutkundum… Yutkundum ve dolabın camından yansıyan görüntüme baktım.

“Peki ya anne baba?” Bu sözlerim beni irkiltti ama aitlik takılarıyla dağarcığımda yer almamış bu sözcükleri belki de hiç kullanmamıştım. O yüzden çatal çatal çıkmış olabilir miydi sesim?

“İlk seni buldum. Kayıtlarda babamızın ölmüş olduğu yazıyor. Belki sen hatırlarsın…”

“Hayır,” dedim. “Ben beş yaşındaymışım. Oraya nasıl geldiğimi bile bilmiyorum. Ben bazen kuluçka makinesinden sonra oraya alındığımı düşünmüşümdür. Belki de hatırlamak istemiyorumdur. Düşünsene bu gece evindesin, bir gece sonra bir ranzada uyumaya çalışıyorsun. Beş yaşındasın çıplakça bir yalnızlıkta nasıl donduğumu hatırlamayı istemiyor olabilirim. Anne baba fikri beni zaten bunalıma sokar. Onlara hep hınç duymuşumdur.”

“Ben üç… ben hiç… İnsanın anne ve babası olması bence güzel bir şey.  Zaman zaman mutsuzluklar yaratabilir ama bizim durumumuzda mutsuzluğun için suçlayacak insan bile yoktur. Bu da beni bunalıma sokmuştur.”

Sözcükleri benim gibi kullanmıyor. Konuşurken alt dudağı daha hareketli ve üst dişleri değil alt dişleri gözüküyor.

“Dilini fırçalar mısın?” dedim.

“Hayır” dedi kısaca. “Bir anlamı var mı?”

“Bilmem. Ellerimiz çok benziyor ama.”

“Biri genetik diğeri kazanılmış özellik ama.”

“Evet, elbette. Lütfen devam et. Peki, bu iş nereden aklına geldi?”

“Bu acı bir deneyimden sonra alınmış bir karar. Kürtaj olurken. Çocuğum terk ederken acaba annemin beni nasıl terk etmiş olabileceğini düşündüm. Bir noktanın ait olduğu bir cümle olmalıydı. Bir kız kardeşim olsaydı şimdi doğum doktorunda yanımda olurdu, dedim kendi kendime. Belki vardır, dedim. Ya varsa, diye düşününce buraya kadar geldim.”

İçimdeki gazozu artık durduramadım. Ruhumdan açılan gümüşsü bir koridorlardan yere basmayarak ona doğru kayarken çatallı bir sesle,

“Artık iki noktayız” dedim.

“İki nokta üst üste,” dedi. “Bu ne demek biliyor musun? Cümlenin devamı var demek.”

Aynı anda ayağa kalktık, aynı anda sehpanın çevresini dolaşıp birbirimize sarıldığımızda dayanamadı, gülmeyle, ağlamayla, konuşma arası birtakım sesler çıkarıyordu. Aksırınca patladı ve durdurulamaz bir su akması gibi gözlerinden yaşlar akarak, içini çekerek, gülmeye başladı.

Kaç zaman sonra aynı gözyaşlarını dökeceğimizi ve yapbozun hangi eksik parçasını tamamlayacağımızı henüz bilmiyorduk.

T