Havva’nın Çürük Elma Hikâyesi

İnsanın aklını başından alan sıcak hava, beyinleri salamurada unutmuş peynire çevirmişti. Dayanılır gibi değil… Üstüne üstlük Zeynel Çorbacı’nın zayıflama girişimlerinden birinin daha şekerci dükkanını kasıp kavurduğu günlerden biri. Yüz yirmi sekiz kiloyu eritmek için çok çaba gösterir, hakkını yememeli. Gösterir göstermesine de ortaya çıkan, eziyet ettiği insanların zayıflaması, onunsa öfke bahanesiyle diyeti bırakıp şiştikçe şişmesidir.

Dükkânın girişindeki yazıhanesinde elinin ulaştığı yerdeki çerez ve çikolataları gün boyu atıştırırken, içim ezildi, deyip günde beş kez yemek söylerken, “Stresten abicim, bu iş beni mahvediyor,” diye anlatmaya başlar.

Nikah salonunun alt katındaki bir uçtan bir uca bu imalathanede-kendisi dükkan denmesini ister- dokuz kişilik personeliyle, gece demeden, gündüz demeden, tatil demeden hastalık demeden- bu da onun lafıdır-ha babam çalışmaktadırlar.
“Amaç? Müşteri memnuniyeti. Peki memnun olur mu müşteri? Asla ve kat’a! Bu düğün işlerinde parayı saçıp savururlar da sıra nikah şekerine geldi mi iş Çingene pazarlığına döner. Son dakikaya bırakanları mı ararsın, ikide bir fikir değiştireni mi, karar veremeyeni mi? Bir de siparişi verip sonradan beşer onar durmadan ilave yapıp aynı paraya dahil etmek isteyen uyanıklar vardır. Yetişti, yetişmedi ayrı dert. Bak mesela şu deniz kabukları asla zamanında teslim edilmez. Tülü var, kurdelesi var, şekeri var, e bunlar hep stres… Gel de yeme, oğlum bana oradan pide söyle, her zamankinden, içim ezildi. Sen ne yersin abicim?”
“Sağol, bu sıcakta bir şey canım istemiyor benim,” diye elini göğsüne koydu müşteri.
Aylardan Temmuz ve termometre bile terlemişken Zeynel Çorbacı’nın tasarruf tedbirleri nedeniyle soğutucu kapatılmışken… “Açın camları, karşılıklı essin püfür püfür…” Çalışanların vücudundan ter fışkırıyor, en küçük ses çatlaması kavgaya dönüşüyordu. Şimdi saat üç buçuk olmak üzere. Dükkânın üst katındaki nikah salonu, kapının önü hıncahınç dolu. Saat dörtte yetişmesi gereken nikah şekerleri yüzünden tüm elemanlar dişini tırnağına takmış çalışıyor. Aksi gibi oyuncaklı bir sipariş. Ceviz kabuğu büyüklüğünde, kırmızı elma şeklindeki şeker, gümüş rengi minik bir kutuya konuyor, gümüş rengi tüle sarılıyor, gümüş rengi kurdeleyle bağlanıyor. Bir de etiket; gelinle damadın adı ve nikah tarihi… Üç yüz kırk ikinci nikah şekeri bitmişti ki sıcaktan ve yaklaşan teslim saatinden daralmış dükkânı Zeynel Çorbacı’nın bağırtısı kapladı. Yazıhanedeki müşteriyi bırakmış nedense çay ocağına gitmişti. Oradan saçılan bağırtı, bin bir çeşit boncuk, kurdele, şeker, biblo, tül, ıvır zıvırın üstüne salya gibi yapıştı. Böyle durumlarda çalışanlar, masa altı mı, malzeme dolabı mı, koli içi mi sığınıp sağırlaşmayı dilerler ya, imkânsız bir dilek!

Sesin kaynağı, penceresiz çay ocağı, ne olacağına karar verilemediğinden boş bırakılmış ölü alanlardan biri. Çaycı kadın, iki metrekarelik bu yercikte duvarlara çarpıp sıçrayan bağırtı altında, ocağın buharı içinde, iş elbisesi, sımsıkı başörtüsü ile buram buram terlemekte ve egzamadan yarılmış elleriyle gözlerini baktırmaktaydı. Ama gözyaşlarını geri itemezsiniz, hele omuzlarınız var gücüyle sarsılarak onları fışkırtıyorsa… “Ama,” diye hıçkırdı. “Geçen hafta kimse ellemesin diye dolapta bıraktığınız hıyar- şey salatalık- çürüdü, size kaç kere hatırlattım. Dursun alacağım, dediniz, almadınız. Sonra onu Melih Bey gördü. Bana bu dolap buzdolabı mı çöp dolabı mı, sen ne pis bir kadınsın, eğer bir daha görürsem seni kovdururum, bilmiş ol, diye bağırdı. Ona hıyarın-salatalık yani- orada niçin durduğunu anlatmaya uğraştım, yalan söylüyorsun, dedi. Hep eğer, eğer, diye bağırdı. Bu hafta da elma getirdiniz, onu da çürüttünüz, ben derdimi kime anlatayım?”
Zeynel Çorbacı, uyanık bir idareci, kül yutmaz patronun tekiydi. “Sen baksana benim gözüme! Patronun pişmiş tavuk butlarını cebine koyup evine götürmeye çalışan şoförü unuttum mu sanıyorsun? Kime kül yutturuyorsun sen? Bu hizmetçi, temizlikçi takımının ne yalancı ne iki yüzlü olduğunu bilmez miyim ben?” O but hırsızı, ne yapayım Zeynel Bey, yenmemişti, çöpe gidecekti, demez mi? Sersem, parası yokmuş da çocuklara diye almış da… İki aydır aylıklarını alamamışlarmış. Tamam, biliyoruz aylıkları. Biz alacaklarımızı alıyor muyuz? Borç al Allah’ın kulu! Borç isteyecek kimse kalmamışmış. E, sen kenara kara gün parası ayırmazsan… Hangi parayı kenara koysunmuş? Avans çekmekten geriye kalanla, bir açık kapatmaktan kenara ayıramıyormuş. Hangi kara gün içinmiş? Günler hep karaymış… Bak, bak şerefsize! Baştan ayıracaksın. Sondan but çalmakla olmaz ki! Sondan adamı böyle….Tövbe, tövbe… Yine aynı riyakarlık, aynı yalandan bükük boyun! Elma yenmiş bal gibi! Çürümüş de çöpe atmış da… Külahıma anlat! Sensin çürük! Hepiniz çürümüşsünüz!”

Kadın, kanıt bulma çaresizliğiyle çöp bidonunu karıştırmaya koyuldu. Gözlerinden ip gibi yaşlar, göğsüne, çöpe, yere aktı durdu. Üzüntü ve gözyaşından körleşmiş olduğundan çürük elmayı bulamadı. Zeynel Çorbacı’nın hakir gören bakışları altında, çöpün korkunç kokusuna bulanmış, uğraştı didindi durdu. Bulamadı ve yine şu elma; Havva’nın cennetten kovulmasına neden olan elma, Havva Çakmak adlı bir temizlikçinin işinden kovulmasına neden oldu.

Tanrı odasına dönüp ağzına birkaç çikolata attı, klimayı açtı, tepsi içinde gelmiş iki porsiyon karışık pidesini yemeye koyuldu. Ağzını tam doldurmuştu ki misafir aklına geldi,
“Müşteri nereye gitti?” dedi ortaya. Muhasebeci kapıdan başını uzattı,
“Bir işi varmış, halledip gelecekmiş abi.”
“İyi. Gönder şu kadını gözüm görmesin.”
“Peki abi.”

Havva, elleri titreyerek katladığı son haftalığını cüzdanına yerleştirdi. Hâlâ iki gözü iki çeşme dükkândan çıkarken nikah salonuna girmeyi bekleyen kalabalığın içinde kaldı. Ağlamasını, nikah törenine katılan kadın duygusallığına yoranlar, ilkin ona aldırmadılar. Ama sonra kadının rahatsız edici, itici ve zavallı bedenini tam da gelinle damadın yoluna çıktı diye dirsekleyiverdiler. Az önce yaşadığı üzüntü bu itişmeyle birleşince içinde bir sıkıntı, başında bir ağırlık oldu, dengesini yitiren Havva kendisini yerde buldu. Durumu kavramaya çalıştığı sırada, süslü arabadan henüz inen damadın dikkatini çekti. Koşarak yanına gelen damat, Havva’yı kaldırmaya çalıştı. Havva ise hortlak görmüş gibi bembeyaz, vücudu kaskatıydı. Fark ettiği her neyse onu hem sevindirmiş hem ürkütmüş olmalıydı. İçinin derinliklerinde bir diken batması hissetti. Kalbinin olduğu yerde. Herhalde. Çünkü şimdi bununla uğraşamazdı, oğluna bakıyordu.
“Sağ ol çocuğum, sağ ol Memedim. Damat tıraşını elma ağacının altında olaydın, bereket getirir, mutluluk getirir,” diye mırıldandı. Söylenebilecek en olağan sesle ama titreyerek söylenmişti. Sesi hoş bir şekilde yayılıp kalabalıkta eriyiverdi. Daha fazla konuşmalarına fırsat vermeden damadı gelinin yanına gönderdiler. Misafirlerden ikisi Havva’nın kollarına girip, doğrulmasına yardım ettiler. Kadın titriyordu ve ince bir çift kâğıt gibi salonun kapısından içeri süzülen müstakbel karı kocanın arkasından baka kalmıştı.

Kalbine dokundu. Demek Tanrı dualarını kabul etmişti. Bu dualardan, adaklardan kimseciklere söz etmiyor Havva. Onun aklını yitirmesini bekliyorlar zaten. Oğlu şehit olduğundan beri, iyi saatte olsunlara karıştı, dediklerini kulaklarıyla duymadı mı? Mehmet’in asla teskere alamayacağını bilmek yüreğinde ağır mı ağır bir taş, kim anlar? Eşikte durup bembeyaz gülmesi uzun mu uzun bir bekleyiş, kim dayanır? Bir kerecik dünya gözüyle görsem diye az mı yakardı, az mı adak adadı… Oldu işte! Hem de damatlığını gösterdi Yüce Rabbim!
“Ne oldu Havva abla?”
İrkildi.
Nikah salonu önünde kartpostal satan Ali. “Çorbacı’nın bağırtısını duydum da…” dedi.
Bir insanın dörtte biri bedene, iki misli yüreğine sahip Ali. Tekerlekli iskemlenin içinde, kendini bağlayarak ancak dik durabilen, iki ayağı olmayan, yaşı olmayan Ali… Çoğu gün kartpostal satışından simit parasını zor denkleştiren Ali…
“Üzdü mü seni Havva Abla?” dedi.
Havva’nın gözü, gelinle damadın girdiği kapıda ve kapının ötesindeki sesler giderek yavaşlayan nabzına eşlik ederken, “Tanrıya inanır mısın Ali?” dedi yavaşça.
Ali köz tutmuşçasına avucunu açtı. “Onun bana inancını daha çok önemsiyorum, Havva Abla,” dedi. “Çünkü yaşamayı başaracağıma inanmış olmalı ki beni böyle gönderdi yeryüzüne.” Altı parmaklı elinin tersiyle terini sildi. “Sen nereye böyle, bu saatte?”
“Beni işten attı,” dedi Havva, Tanrıya inanır mısın Ali, dediği sesle. Çenesiyle şekerci dükkanını gösterdi. Garip hiç üzülmemiş gibiydi. Yürüyüp gitti.


ZEHİRLİ TERZİLER ARASINDA DURMAZ BAKKAL

Mahalleye yeni bir terzi geldi.

Yıllardır kimsenin tutmak istemediği şu benim köhne dükkâna girdi, elleri belinde şöyle bir etrafına bakındı. “Tamam,” dedi, “burayı tutuyorum.” Sonunda bir kiracı bulmaktan mutlu ben, hemen kafamdan yıllık geliri hesapladım. Terzilik yapacakmış. Bakarsın terziye gelen giden olunca benim bitişikteki “Durmaz Bakkal”  da biraz hareketlenir. Malum kadın milleti bir yere dadandı mı ihya eder. “Kadın terzisi misiniz erkek mi?”“Kadın terzisi,” dedi. Oh, oh, derken işin bu noktasında, mahallenin iki kuşaktır terziliğini yapan Firüş’u düşünmedim değil. Hani hovardalıktan eve dönerken karıma ne söylesem diye kurarsın ya, öyle bir duygu esti geçti içimde. Aman canım ! Firüş zaten yaşlılara göre kılık dikiyor. Bu yeni gelen de bayağı acar, cabbar, atagan birisine benziyor. Badanacı getirdi, vitrinci getirdi, elektrikçi getirdi, silip süpürdü… Derken çarpık bacaklı bir skodayla eşyasını taşıdığı gün Firüş Hanım benim bakkala damladı.  Bir şeyler almaya başladı. Şöyle yaptı; aldıklarını poşete koydu, poşetten çıkardı tek tek tezgâha dizdi, işaret parmağını dudağına koydu, yine hepsini poşete doldurdu.

“E hesaplasaydım da…” dedim.

Elinde meyve suyu kutusu, rafların arasından boynunu uzattı yan dükkânı gözetledi: “Eee?” dedi.

“Yeni geldi bunlar, vişnelisi çok güzel” dedim, poşetin içindekileri kaşla göz arasında hesapladım.

“Aman, anlamazlıktan gelmesene neyin nesi kimin fesiymiş bu?”

“Ha yeni terzi mi?”

“Demek doğruymuş. Mahalle çalkalanıyor Firüş Hanım sana rakip geldi diye ne zamandır beni kızdırmaya çalışıyorlar ya kimin umurunda? Pek çelimsiz, ufak tefek birine benziyor, diktiği dikişten ne olacak.”

Kalemi dudaklarımın arasına sıkıştırıp; “Hıı,” dedim.

Meyve suyu kutusunu küt diye tezgâha bırakıp tahtayı tıktıkladı:

“Niye öyle manalı manalı sesler çıkarıyorsun sen Durmaz Bakkal?”

“Yo, valla, hı dedim yalnız.”

“Manası ne? Sanki bir şey söylememek için kalem ısırmalar, tavanlara bakmalar!”

Göz kapaklarımı indirdim;

“İyi birisi, çok da konuşkan. Bakalım neler dikiyor göreceğiz.”

“Parayı saydı tabi eline, hemencecik bir şeyler diktirir artık karın. Kirayı ödeyemezse görürsün sen gününü,” deyişini büyük bir ilgiyle dinledim.  

“Ya Firüş niye yani? Koskoca mahalle. Biri olmasa biri diktirir elbet. Hem niye diktirmesin bizim hanım? Üstelik yan komşu bir de kiracımız. Ayıp olur zaten aaa.”

O sırada yeni terzi, arabadan iner inmez oyalanmadan dükkânının kapısını açmış, eşyaların yerini şoförle hamala göstermeye başlamıştı.  Gün içinde buralara nakliye arabası girmesi yasak ya. Hep şu nikah salonu yüzünden. Yeni terzi biliyor demek, bir telaş bir şıkır şıkırlık var üstünde ki Allah Allah! Şu Firüş da tam gelecek zamanı buldu. Gidip yardım etmek lazımdı kadına. Şimdi bırakıp gitsem ağzına geleni söyler, yüzüme bile bakmaz sonra…  Arabadan en son tabelayı  indirdiler.

“Şuraya bırakın,” dedi, yeni terzi hamala.

“E asılmayacak mı?”

“Ben asacağım.”

“Elinden geliyor yani.”

“Yeri hazır zaten, şarjlı tornavidayla zzzt takılacak. Elektriğe de bağlayacağım. Oldu bitti.”

“İyiymiş,” dedi hamal, yan yan baktı. “Ben de diyecektim ki elektrik işinden anlarım takıvereyim, farkını verirsen.”

“Yok yok, sağ ol. Ben hallederim.”

“İyi, madem,” dedi adam hayal kırıklığıyla. Parasını alıp gitti. Hayır, şu Firüş işini bitirmiş olsa ben de takıveririm ya oyalandıkça oyalanıyor mübarek…

“Şunu nereye koyayım?” dedi kamyonetin şoförü, elinde bir koli. Yeni terzi, cüzdanından para çıkarıp sayarken çenesiyle yer gösterdi, sonra para tomarını adama uzattı:

“Bir de siz sayın da…”

“Hayırlı olsun,” dedi şoför, kâğıt paraları saydı, sakalına sürdü, “Bereket versin.”

“Sağ ol, bereketini gör.” 

Kamyonetin kapısının kapanmasına baktık Firüş’la havada asılı kalan egzoz dumanına da… O sırada yeni terzi içeri daldı, ikimizi de yerimizden sıçrattı. Akşamın bu saati ne enerji maşallah. Genç tabi.

“Bakkal bey merhaba! Azıcık sucukla birkaç yumurta alayım akşam için, bir şişe ayran, bir de şu tahin helvasını.”

Rafların arasında karınca gidiş gelişleriyle baktım her şeyi kasanın yanına yığıvermiş. Kör olayım yüzümde kıl oynamış değil. Firüş bana öyle bir bakış baktı ki. Sonra omzundan yukarısını yüz seksen derece döndürdü:

 “Siz,” dedi “ne iş yapacaksınız burada?” Kulaklarıyla duymak istiyordu besbelli.

Yeni terzi, kümese yeni gelen, kendisine yer açmak isteyen bir tavuğun şen şakrak haliyle,

“Selam,” dedi, otuz iki dişi meydanda.  “Terziyim ben. Konfeksiyonda da çalıştım. Galata markasına yelekler dikiyorum, bu aralar. Ama daha butik işlerde hevesim var. Tekstil tasarımı okudum. Pratik günlük kadın giysileri, günün modasına uygun genç kız giysileri tasarlıyorum…”

Firüş’u taklit ederek yan gözle Firüş’a baktım, demek ki kirayı ödeyecek… Anlamazdan gelip boynunu gıcırdatarak gene genç kadına döndü, çünkü soluk almaksızın konuşuyordu.

“…Ustam Muhittin Bey artık yalnız çalışabilirsin, dedi, git dedi, kendi ekmeğini çıkar bakalım, dedi. Bu benim böyle bir yerde ilk deneyimim, kendi işim yani. Ah ne heyecanlı? Vitrin nasıl olmuş sizce?”

Firüş kalın bir sesle cevap verdi,

“Çok dikkat çekici gelmedi bana, ne bileyim. Ben vitrine genellikle gece elbiseleri koyuyorum.”

Ne kadar kocaman gözleri varmış bu yeni terzinin hiç dikkat etmemişim. Firüş Hanım’ın üst dudağının bu kadar kırışık oluşunu fark etmediğim gibi.

“A” dedi derin sessizliği hemen bozdu “ Siz de mi tersiziniz? Buralarda mı yoksa?”

Tezgahta Firüş’un tırnakları, tıkırdadı, sözcüklerin içindeki “r” harfleri yuvarlandıkça yuvarlandı.

“Ben gece elbiseleri dikiyorum, düğünler, nişanlar çok olur benim müşterilerimde. Öyle günlük elbiselerle vakit harcamak istemiyorum. Almam zati.”

Raflarda ilginç bir şey arıyor gibi çevresine bakındı, gerdanı kıpırdadı.

 “Anlıyorum,” dedi yeni terzi, selam veren bir kısrak edasıyla önüne baktı, dükkânın zeminini eşeledi, saçları yüzünü örttü. “Tabi siz usta sayılırsınız. Gece elbisesi dikmek ohooo!  Kim bilir yıllar yıllardır neee elbiseler, neee elbiseler… Muhittin Bey benim abiye tasarımlarımı da pek överdi gerçi… Siz hangi ustayla çalıştınız acaba?”

“Hacer Hanım -daha on üç yaşımdaydım yanına verdiklerinde- yetiştirdi beni.”

“Hacer Hanım mı? Yoksa şu Hilton’daki Bin bir gece masalları defilesini düzenleyen mi? A hayır o Hamiyet Hanımın defilesiydi? Hem zaten Hacer Hanım ohooo çoktan toprak olmuş olmalı.”

Ben sesinde bir ima sezmiş değilim hayır. Sonradan Firüş “bana yaşlı demek için ustama dil uzattı” falan dedi ama hayır… Zaten hemen konuyu değiştirdi, dedi ki,

“ Siz şu yeni çıkan transparan jarseleri kullandınız mı hiç?”

“Hayır,” dedi Firüş Hanım kötü bir koku almış gibi başını hafifçe geriye çekti.

“Ben denedim, nefis. Hele bu yılın çizgisi dar ve vücudu saran giysiler ya, harika oturuyor bedene.  Böylesi kumaşlar kullanınca -siz biliyorsunuz, deneyimlerinizden yani, değil mi ya? – birkaç dikiş hilesiyle kadınları zayıf göstermek de çok kolay oluyor. Gece elbisesi tasarımlarımı görmenizi çok isterim, usta olarak yani fikrinizi…”

Firüş’ün kalın gözlüklerinin içindeki göz bebeklerinin büyüdüğünü görür görmez başımı eğip kare bulmaca sayfasına baktım. Hah! Bütün gün aklıma gelmeyen o sözcük, o şey , önsezi “his-i kabl- el vuku”, ağzına kürekle vurası geliyor insanın ya bulmaca işte! Kalem nerede?

“Ben,” dedi Firüş hiddetle, “öyle ulu orta ne yapıp ettiğimi anlatmaktan hazzetmem. Kişi kendi kendini lanse etmez, (lanseyi kalın kalın söyledi) yaptığı işle gösterir. Bizim zamanımızda alçakgönüllülük vardı. Şimdilerde ne kadar bol keseden atarsan o kadar önemli oluyorsun belli ki.”

“Ah özür dilerim, bana kızdınız mı siz şimdi? Ben sizin gibi yıllarını bu işe vermiiiş, ustaaaa birine işlerimi anlatmak istemiştim. Ben sizin –nasıl denir?- yüksüğünüz bile olamam efendim. Siz hristo teğellerinizi bile elde yaparsınız eminim. Müşterileriniz sosyetedeeeen Bu mahalle mi?  Size dar gelir, dar. Duruşunuzdan konuşmanızdan yıllanmış olduğunuz anlaşılıyor zaten… Ama nasıl desem biraz bana… A, affedersiniz Bakkal Bey, sizi de oyaladık. O kadar işim var ben de burada durmuş çene çalıyorum.”

“O kadar işi var, yemeği unutmuyor,” dedi bana Firüş.

“A, kendime iyi bakmalıyım, hanfendiciğim, güçlü olmalıyım. Tehlikenin ne zaman nereden geleceği belli mi? Mikroplar öyle çok ki…”

 “Ah evet,” diye atılıp paketi uzattım, kalbim çarpmaya başladı birden. Parasını verdi, fişini verdim.

“Gidiyor musunuz?” dedi Firüş. “Ay sizi pek sevdim, pek konuşkansınız, elinize fırsat kalmıyordur.”

“Ya, öyle mi? İyi ki…”

“Anlamadım.”

“İyi ki sevdiniz demek istedim. Yoksa biz kadınlar büyüyoruz. Büyümeyi bıraktırıyorlar, büyülemeyi öğreniyoruz. Gün geliyor büyülemeyi unutunca da süpürgemizin üstünde geziyor, bu arada dişlerimizi düşürüyoruz. Bunun için de genç hemcinslerimizi sorumlu tutuyoruz. İyi akşamlar Hanımefendiciğim. Bir gün kahve içmeye gelin de dişleri pardon dikişleri konuşalım.”

Bir şey demeğe kalmadan karşıdaki nikah salonundan biri koşa koşa gelip içeri daldı.

“Şu yandaki terziyi nasıl bulurum acaba?”

“Buldunuz işte, dükkan benim.”

“Ay çok şükür. Biz nikah salonunda çekim yapıyoruz. Gözleri Aşka Gülen dizisini bilirsiniz.”

“Aaaa,” diye üçümüzün de gözleri parladı.

“Başrol oyuncumuzun gelinliği söküldü. Ne yaptıksa olmadı… Bize yardım etseniz…”

Yeni terzi geniş geniş gülümsedi, gülümseyişi bir itfaiye ışıldağı gibi dükkanın içini kapladı,

“Ay ne demek, hemen,” dedi, parasını ödeyip çıktı.  Onun dükkânına girdiğini ledli tabelasını abartılı bir hareketle yaktığını gördük. Bütün sokak “Dilara Style,” diye yanmaya, gözlük camlarımızda oynaşmaya başladı. Hiç oyalanmadan bir çantayla az önce gelen genç kadının peşinden nikah salonundan içeri daldı. Firüş benim bakkalın kapısına seğirtti.

“E paket?” dedim.

“Ne paketi!”

Çıkıp gitti.

Hava iyice kararmıştı.

Dedektif Dergi 54. Sayısı çıktı

Yeni yılda yeni sayısıyla okurlarının karşısına yine dopdolu çıkan Dedektif Dergi https://dedektifdergi.com/ adresinde yayınına devam ediyor.

Ada Sahillerinde Bekliyorum öykümle oradayım. Buluşmak dileğiyle.

DEDEKTİF DERGİ 53. SAYI

Sevgili Dostlar,

Bir süredir blog teknik sorunlarıyla uğraşmaktayım. Bugün itibariyle bu sorunları aşmış olduğumu düşünüyorum. Umarım ve dilerim tekrar yaşamam. Çok önce istediğim ama bu teknik sorun nedeniyle gerçekleştiremediğim Dedektif Dergi ile ilgili paylaşımımı sonunda yapabiliyorum.

Yeni tanıştığım Dedektif Dergiyi buradan da selamlamak istiyorum. https://dedektifdergi.com/ adresinden dijital yayın yapan derginin polisiye meraklıları için bulunmaz bir bağlantı olduğunu bilmelisiniz. Gamze Yayık’ın Editörlüğünü yaptığı Dedektif Dergi gerek içeriği gerek tasarımıyla çok başarılı. Okuru olmaktan son derece keyif aldığım dergiye 53. sayısında Kırmızı Mikser adlı öykümle katılmaktan mutluyum. Suç öyküleri, cinayet öyküleri, gotik öyküler, kitaplar, araştırmalar gibi çok geniş bir yelpazede yayın yapan Dedektif Dergi’nin yeni sayılarında yeniden buluşmak dileğiyle.

Dostlukla ve sanatla yeni bir yılda yeni umutlarımız yeni başarılarımız olması dileğiyle.

Saygılarımla,

Serap Gökalp

KARA MAŞA

Sevgili Arzu’ya sonsuz dostlukla.

“Külkedisi de prensle birlikte saraya gitmiş.”  Son “i” harfinin uzaması masalın bittiğini gösteriyordu. Sonra  “Sobanın ateşini sakın söndürmeyelim, gece soğuk oluyor,” dedi Babaannem, dizine yaslanıp kalktı. Üzüldüm. Düşler arasında rüzgâr olmak hep böyle kısa sürer nedense. Şimdi herkes yataklarına mı gidecek?  

“Mutlu mu yaşamışlar?” dedim oyalanmak için. 

Maşayı takırdatarak korları karıştırdı, yüzüne harlayan ateşten sakınarak bir odun, birkaç çam kozalağı daha atınca sobaya, çıtırtılar doldurdu odayı ve meşe odunu kokusu… Saate baktı, kestaneleri sobanın üzerine dizdi; bana beş, kendisine iki tane. Demek yatma zamanı değil henüz.

“Mutlu yaşamışlar, ” dedi.

“Babaanne, ben de külkedisi olmak isterdim.”

Kapanan soba kapağı; “İsteme güzel kızım.”

“Niye?”

“Çünkü her Külkedisi saraya gelin gitmez.”

“Aaa? Nereden biliyorsun?”

“Ben de bir Külkedisiyim de ondan.”

Yine kıvılcım sesiyle dolu bir an…

“Gözüne duman mı kaçtı Babaanne?”

Maşaya garip garip baktı: “Keşke şu kara maşayı kullanmasak. Ama korları karıştırmak için kepçe kullanamayız ya… Ateşi uyandırmak isterdim, küller rahatsız olurdu. Onları yatıştırmak için süpürgeyi alıp gelene kadar da Nevcivan rahatsız olurdu. Onu yatıştırmanın yolu yoktu. Fırlatırdı maşayı kafama!”

Sözünün burasında ilk kestane patladı. Korktum.

“Hiii! Ama insanın kafası yarılır Babaanne!”

“Yarılır elbet. Tavandaki kancaya astığı ekmekten almak istediğimde alnım yarıldı zaten. Bak bu iz o iz işte. Tütün basarlardı… Komşular mı gelmişti ne? Çok kanamıştı. Çok açtım. Bayılmışım. Artık açlıktan mı, kan mı tuttu yoksa canıma mı yetti olanlar kim bilir… Bana her zaman yemek vermezdi Nevcivan. Gizlice yemeyeyim diye de şu salıncak kancaları var ya onlardan birine asardı ekmek çıkınını. Boyum yetişmezdi. İskemleye çıkıp bir dilimcik alayım derken…”

“Dokunabilir miyim o yaraya? Acımaz di mi?”

“Sen dokununca acımaz; eski yaranın izi. Ama ben dokunursam her zaman acıyor.”

O sırada bozacının kalın sesi de kulağıma değdi. Onu çağıran başka bir erkek sesi sonra. Taşların üzerine bırakılan boza güğümleri, öteki sesler hazırlanan teneke litrelik, büyük teneke huni olmalıydı. Kapı açıldı, tam olarak anlaşılamayan konuşmalar, kapların birbirine karışan tıngırtısı.

“Hayrettin boza alıyor gene. Hiç boş geçirmiyor bozacıyı… Babam da çok severdi bozayı.”

İşi biten bozacının küçülen sesi.  siyahlığın içinde teneke bir huniye dönüşüp parlıyor. Giderek daraldığını hayal ediyorum. Duyulmaz oluyor bozacı.

“Babaanne…”

“Söyle güzel kızım.”

“Senin masalını da anlatsana… Hı?”

“Anlatayım kuzum. Belki ağlarım.”

“Olsun. Ben de ağlarım seninle. İkimiz ağlarız ne olacak?”

“Sakın sen ağlama. Küçük yaşta ağlayınca gözünün yaşı bitiyor insanın.”

Hala, ayakta dolanıyordu. Sanki bir sağanak geçmiş, iki koyu mavi birikinti;  gözleri… Kestaneleri maşayla çevirdi. Sobanın içinde bir kozalak patladı.

“Adı ne olsun masalın?”

“Adı Kara Maşa olsun. Çünkü bir eşya insana karabasanlarının fısıltılarını taşıyabilir. Dişlerini gösterirler, oraya buraya takılıp her şeyi kırar dökerler. Hele şu kara maşa ne ateşler taşımıştır bir bilsen…”

Çaydanlık tıkırdamaya başlamıştı. Minik bilyeler kapaktan kaçıp sobanın kızgın demirine atlıyor orada patlıyordu. Diz dize bağdaş kurduk. Ben avuçlarıma yanaklarımı yerleştirdim, Babaannem tespihini… Ve tespih sesi sözcüklerin arasından sekmeye başladı… Kestanelerin kokusu hafifçe yükselmeye.

“Bir buçuk yaşındaymışım. Annem doğum yaparken ölmüş. Bebek de. Bana teyzelerim bakmaya başlamış. Aynı avluda oturuyormuşuz. Babam Türkiye’ye gelmek istiyormuş. İyi ama teyzelerim bırakmıyormuş.  ‘Al başını git, bu öksüzü oralarda bakamazsın, üvey ana eline düşer sabi’ diyorlarmış.”

“Pamuk Prensesin üvey annesi gibi mi?”

“Herhalde öyle bir üvey anadan korkuyorlardı.”

“Çirkin, siğilli elleri, sivri tırnakları olan…”

“Onlar masallarda olur. Babam ne beni alıp gidebiliyormuş ne de bırakmaya gönlü razı oluyormuş. Kim bilir genç yüreğinde ne kurtlar uluyordu. Derken vermiş kararını, almış beni, düşmüş yollara.”

“Uzak mıymış doğduğun yer Babaanne?”

“O zamanlar çok uzakmış yavrum. Şimdi o kadar değil herhalde, Uçaklar var. Neyle geldik kim bilir? Trenle gelmiş olmalıyız Arada olanları hatırlamıyorum. Neler oldu hiç bilmiyorum. ”

Tekrar kalktı, pişen kestaneleri maşayla tek tek aldı, bakır sahanın içine doldurdu.

“Bekle de soğusun ağzını yakma emi.”

“Tamam,” dedim. “Hadi anlat sen.”

“İlkin bir anne hatırlıyorum. Hayal meyal. Adı neydi, yüzü nasıldı, bilmiyorum. Bir İstanbul sözü geçiyordu. İstanbul kimdi, bilmiyordum. Ama annenin kızlarının adları aklımda; Verda, Veda, Vuslat. Bu adların yanında benimki Habibe’ydi ve hiç yakışmadığını düşünüyordum. Çocuk aklı işte.  Ama bir yandan da ‘dört çocuk çok fazla’ diyordu yüzü olmayan anne.”

İlk kestaneyi püskülünden dişleyip kabuğunu soydum:

 “Neden? Habibe ne demek?”

 “İstersen ben soyayım.”

“Yok, kendim soyarım, kabuğunu da emeceğim. Hadi sen söyle Habibe ne demekmiş?”

“Sevgi demekmiş.”

“O kızlar karanlıktaki adı lazım değiller gibi el çırpıp cıyaklıyorlar mıydı?”

“Yüzleri nasıldı bilmiyorum. Seslerini de…”

“Seni ormana da göndermişler miydi? Keşke kuru kafa içinde ateş getirip onları yaksaydın Babaanne!”

“Olmaz öyle şey yavrum. Günah. O günlerde ‘bir tanıdık’ diyorlar, ‘çocuğu yokmuş’, diyorlar. İnsanın çocuğu nasıl olmaz anlamıyorum. Tanıdık olunca ne oluyor anlamıyorum ama Nevcivan, elbisesi sazlık hışırtısı çıkaran güzel kadın… A ma o hayatıma girdikten sonra  sevgi kabuğunu bırakıp gitti. Sürünürken bıraktığı izlerin peşinden gitmek cesaret istiyordu. Kalmak ve beklemek de bir o kadar korkutucuydu.  Sözde beni evlat edinmişti Nevcivan, hizmetçi yaptı. Böreğin yanında otururdum, işe dalarsam yanarsa diye korkumdan. Nevcivan kara maşayı fırlatırdı. ‘Kız senin işin gücün yok mu? Niye oturuyorsun ocak başında!’

Gece kötü kötü fısıldaşan gölgelerden düşlere kaçardım. Ama Nevcivan çiviye bakan çekiç duruşuyla düşlerimde de beni beklerdi. Her yerdeydi.”

Tespih sesiyle birlikte komşu evden bir bebek ağlaması duyuldu, sustu. Tespih susmadı, Oltu taşı taneler birbirlerinin üstüne şık şık düşmeyi sürdürdü.

“Babam gelirdi bazı. Bir iki kere. Bilemedin üç  mü? Beni alıp gezdirir, ne istesem alırdı. Ne bonkör adamdı bilsen. Oğlum da ona benzemiş. Çok eli açık. Sen de çok şanslısın, senin Baban da benim Babam gibi ne istesen alıyor… Siyah kayışlı bir saati vardı. İkide bir kurardı.  O kurarken ben sorardım; ‘gitmene az mı kaldı Baba?’  Etrafına bakınır; ‘Eh işte biraz,’ derdi. İlk geldiğinde dondurma almıştı. Külah içindeki terli dondurmayı nasıl çabuk çabuk yemiştim görsen. ‘Külahı da ye külahı da ye’ demişti Babam. İkinci gelişinde gazoz almıştı bana. Şişeden bardağa boşaltan eli gözümün önünde. Saati yine kolunda. Korka korka sormuştum; ‘Ne zamana kadar buradasın Baba ?’  ‘ Küçük kılçık buraya büyük kılçık buraya gelince,’ demişti. İkide bir baktım durdum kolundaki saate az mı zaman var çok mu? Bakıyordum ama anlamıyordum, o yüzden kalbim hep çırpıntılıydı. Daha önce hiç gazoz içmemiştim.  Bardaktan küçük topçuklar yüzüme zıplıyor, gıdıklanıyorum, gülüşüyoruz. Hâlâ yere düşmüş bir Uludağ Gazozu kapağını elime alıp çocukluğuma bakarım… Bir keresinde de rüzgâra sırtımı vermiştim. Babam yakalarımı kaldırmıştı, saçlarım gözüme kaçmıştı. Beni bozacıya götürdüğü gündü. Son gelişi işte. Nevcivan’a Babamı anlatınca alay ederdi; ‘İskele Babası! Öyle birkaç senede bir kere gelip de Baba olması kolay elbet!’

Hep böyle yapıyordu bu Nevcivan. Önemsediğim her şeyi tek tek çalıyordu.  Kalan duyguları gizlemeliydim… Ama nereye? ‘Ne istersin?’ diyor Babam bana. Canın ne istiyor Habibem? Sevgili kızım söyle Babana… ‘Ne istesem alıyor.’  Nevcivan başını geriye atıp; ‘Hay güleyim, ne istiyorsun ki?’diyor. Doğrusu ya ne isteyeceğimi bilemezdim. Kimseden bir şey isteyemezdim ki. Hâl isteyemem. Babamdan beni alıp götürmesini de… İsteyemedim.

En son geldiğinde çok kararlıydım, al götür beni de yanında demeye ama ayağa kalkınca ceketinin arkasının önüne göre kısa duruşunu görünce sustum. Dizlerinin kırık kibrit çöpü o duruşundan boğazımı bir yumruk tıkadı . O yüzden beni Nevcivan’ın yatalak kız kardeşine bakmam için İzmir’e göndereceklerini diyemedim. İzmir’deki o evde bekâr bir delikanlı olduğunu öğrendiğimi, o çocuğun alim Allah beni ziyan sebil edeceğini… Diyemedim ve Nevcivan’ın gözünün kuyruğundan akan bakış ‘İzmir’e gidilecek’ diyordu.”

Ağzımın içinde bir acı hissettim. Elimi yanağıma bastırdım;  “Üf!”

“Ne oldu?”

“Dilimi ısırdım Babaanne.”

“Tatlı gelmiş, tatlı gelmiş. Çok mu seviyor benim kızım kebap kestaneyi? Benim payımı da ye hadi.”

“Yok istemem. Onlar senin. Gittin mi peki İzmir’e Babaanne?”

“Gitmedim. İşte o zaman Şadıman Hanım imdadıma yetişti. Şadıman Hanımlar Nevcivanların alt kattaki kiracıları. Şadıman Hanım’la gizli gizli konuşuyoruz diyor ki; ‘İzmir’e sakın gitme, o çocuk alim Allah seni ziyan sebil eder.’  O beni oğluna alacakmış. Ama Nevcivan olmaz, diyor. Acaba kendimi assam mı? ‘Sakın!’ diyor Ayşe. Ama o da bilmiyor ne yapmalı.  Olsun olsun on dördümüzdeyiz. Şadıman Hanımın oğlunu gösteriyorum ona gizlice, ‘Nasıl?’ diye soruyorum heyecandan yanaklarım yanarken. Ayşe’nin o çocuk hakkındaki fikrini merak ediyorum. Ayşe; ‘İyi bir çatal,’ demez mi? ‘İlk fırsatta senin gibi çileklere dalmaya hazır.’

‘Bence beni seviyor!’ diye iki örgümü sırtıma savuruyorum.

‘Nerden belli?’diye gözleri kısılıyor Ayşe’nin.

‘Son zamanlarda saçlarına yağ sürüyor ve ben yakınlardaysam bağıra bağıra konuşup gürültü yapıyor.’ Böyle dedim ona. Nevcivan’ın o evden uzak bir yere taşınmamıza karar vermesi kimin umurunda? Vardım, Şadıman Hanımın oğluna. İzmir’e gidersem ziyan sebil olacaktım.”

“O çocuk Dedem mi?”

“Evet, Deden.”

“Peki Baban? Baban geldi mi gene?”

“Babam düğünüme gelmedi. Kuşağımı kendim bağladım. Kırmızı çarıklarımı da kendi kendime giydim. Al kaftanı, kırmızı fesi birileri ödünç verdi. İçimde gündelik fistanım vardı, Şadıman Hanımın evine, alt kata gelin gittim. Adettendir diyerek bir at süslediler mahalle içinde gezdirdiler.”

“Niye kuşak bağladın, niye kırmızı çarık giydin?”

“Yavrucuğum eskiden kızlar Baba evini terk ederken Babaları beline bekâret kuşağı bağlar dualar okurdu, evin duvarına yaslanmış kızına kırmızı çarıklarını Baba giydirirdi. Gelinliklerimiz de kırmızı olurdu. Ya. Sonradan çıktı bu beyaz gelinlik.”

“Baban nerdeymiş, niye gelmemiş peki?”

Tespih sustu. Babaannem iyice eğilmiş, iki büklüm olmuştu. Dışarıdaki köpek havlamalarını bekçinin düdüğü kesti. Odada hala kestane ve meşe odunu kokusu. Ben payıma düşen kestaneleri bitirmiştim, onunkilerse duruyordu.  Şöyle bir sallandı;

“Sonradan söylediler; ‘haberi geldi, Cumhuriyet Bayramında, bayram seyrederken duvar çökmüş, altında kalmış, ölmüş’ dediler. Düğünümde üzülmeyeyim diye söylememişler. Demek ki 29 Ekim’den sonra gelin olmuşum, güzdü öyle ya. Al yemeni yüzüme yapışıyordu. Dizginlerdeki ellerim kınalıydı. Atın üstünde kayıkta sallanır gibi giderken önüm sıra bir çınar yaprağı tekerleniyordu.  Arnavut kaldırımlarına, atın önünde yürüyen adamın kulaklarına bakıp, ‘Babam gelir inşallah’ diye dua ediyordum. Nallar taşlarda şak şaklarken insanlar, çocuklar çalkalanıyordu ve bir tavuk korkuyla karşıya atlıyordu düğün alayının önünden. Dar sokakta iki yanımdan kahverengi evler geçerken, ‘attan düşmem inşallah’ diye düşünüyordum. Davulun içinden çıkamayacakmışım gibime geliyordu, düğün yemeği kokularına doğru, at gübresi kokusuyla giderken titriyordum. Babam yetişir belki, diye içimden geçirirken bacaklarımla atı sıkıştırıyordum. Gelseydi de görseydi beni at üstünde… Gelseydi…Çınar yaprağı önüm sıra tekerleniyordu. ”

İki kestane tabakta öylece duruyordu. Bir şeylere engel olmak için telaşla atıldım;

“Babaanne, hadi kestanelerin soğudu, yesene.”

Boğazında kocaman bir lokma varmış gibi yutkundu;

“Yiyeyim,” dedi, dizindeki olmayan tozları süpürdü “biri Babam için olsun.”

Unutmam Seni Şapkası

Tavşan simgesi [1]  üzerine kurulmuş bir aşk öyküsü

Ksilofonla çalınan müzikle yavaşça şapkanın içine saklanan oyuncak tavşan değil, kızın ta kendisi… Yitirmek üzere olduğu…

Sihirbaz şapkası yalnızca müzik kutusu değil, kızın derin, karanlık tutkusu. Sevgilisinin içinde kaybolmaktan korktuğu…

Veda ederken, delikanlının eline tutuşturulan bu armağan; şapka içindeki tavşan, kızın zemberek gibi kurulmuş ayrılık acısının  nesnesi. Delikanlının elini yakan.

Tavşanın kulaklarından tutup şapkadan çıkarıldığında başlıyor melodi. Süresi dolarken-tıpkı aşkları gibi-geçmişin gri şapkasına kayıveriyor. Atıldığı rafta tozlanmaya bırakılmış olmasına rağmen, bir çift kulak ve bir çift göz sevgiliyi sonsuza dek izlemekle görevli. Unutmam seni demek için.


[1]  Tavşan sembolizmi: Dişil sembol, doğum, bereket,ay,yeniden doğum,yenilenme. Ortaçağ Avrupası: Cinsel istek, üreme sembolü, Budist öğreti: Buda reenkarnasyonu. Çin Uygarlığ: Uzun yaşam sembolü.

Kalorifer Abi, Çöpteki Ayakkabı Teki Ne Demek?

Şef aradı, nikah salonunun kaloriferi yanmıyormuş, git ilgilen, dedi. Hava çok soğuk, şikayet ederlerse başımız ağrır.  Tamirat işlerini insanlar varken yapmaktan nefret ederim ama… Vay anasını! Burası buz dolabı gibi. Adam haklı, şikayet olur. Yağmur da deli gibi yağıyor bugün.

Ayrıca burada tek sorun kalorifer değil anlaşılan. Adamın biri elini savurarak telefondakine bağırıp duruyordu.

“Nasıl onu sipariş vermişiz? Bizimkisi deniz kızlı olanı. Hani balıkçı kayıktan eğilmiş, deniz kızı sudan uzanmış öpüşüyorlar. Şeker de kayığın içinde. Bize bir kütük üstüne durmuş gelinle damat göndermişsin. Hani bunun şekeri? Tabi değiştireceksin! Hayret bi’şey ya! Ben sana bir çikolata iki badem şekeri parası verdim paket başına, amalajdan hariç!”

Telefonu kapatınca koridora giren kadınları gördü. Ben alet çantamı açtım, ingiliz anahtarı nerde?

“Ooo, yenge hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk. Nikah başladı mı yoksa?”

“Olur mu daha çok var.”

“A? Birde değil miydi?”

“Daha kırk beş dakika var yenge.”

“Hay Allah, hava da çok soğuk, burada beklesek…”

Adam bana baktı: “Sen ne yapıyorsun biraderim?”

“Petekleri kontrol edeceğim, salonun kaloriferi yanmıyor, dediler.”

“Ha iyi. Hanım kim yenge? Çıkaramadım birden.”

“Efrayim eniştenin gelini olur. Bana misafir geldi de…”

“Hoş gelmişsiniz. Ayaklarınız da pek batmış. Ner’den geliyorsunuz siz?”

Yenge fena halde bozuldu. “Ayol, yağmur bacaklarımıza tırmandı. Bu mevsimde zorunuz neydi? Düğün dediğin yazın olur. Kış olursa illa çamur…”

Salona girip ilk peteği kontrol ettim, buz gibi. Kadınlar arkamdan seğirttiler.

“Salona girmeyin,” dedim.  “Donarsınız.”

“Üstümüz kalın. Koridorda ayakta beklemektense burada otursak…”

Omuzlarımı silktim, ikinci, üçüncü hepsi soğuk bu peteklerin. Havasını almalı. Bir kova alıp geleyim de…

Geri geldiğimde erkenci konuklar dedikoduya dalmışlardı. Böyle ortamlarda görünmez adam duygusuna kapılırım. 

“Gelinin eniştesi bu. Ablasıyla çok uğraştılar kızı bu çocukla evlendirmek için. Sonunda muratlarına erdiler.”

Keskin bir şimşek çaktı.

“Tövbe bu hava da coştu ayol. Ne diyordum? E, onların evinde kalıyormuş, malum işten sonra.”

“Ayol kimden saklıyorsun? Sağır sultan bile  duydu. Bir buçuk ay evli kaldı. Ama ne oldu da geri geldi sır. Olayın dumanına bakılırsa ateşi hayli tehlikeliymiş. “ Ağzına bir fermuar çekti.

“Ah canım, koca dediğin bekaret kemerini çözer de gözüne bağlar. Sonra kıçına bir şaplak yallah çıplak ayakla kırık cam tarlasına. Buna evlilik diyorlar.” Gülüşürlerken gök gürültüsü gülüşlerini kapladı. 

“Karısı neredeymiş şimdi?” diye sordu Efrayim eniştenin gelini sonradan.

“Kuafördeymiş, gelinle berabermiş.”

Ana vanayı kapatıp ilk peteğin musluğunu açtım. Tıslayarak kovaya akan suyu beklerken köşelere bakıp konuşmalara kulak kabarttım. Gene gök gürlüyor. Telaşlı enişte koridorda volta atarak  yine kulağında telefonda bağırıyordu: “Nasıl bitmemiş canım? Gelin arabası süsü nedir ki bu kadar uzamış? Ben mi gelip alayım sizi kuaförden? Saçmalama! Burada her şey ters gidiyor zaten! Nikah şekerleri yanlış geldi, salonun kaloriferi yanmıyor, gelirken arabayı da vurdum…. Yok, ciddi değil de masraf işte. Siz binin bir taksiye gelin o zaman. Naaa-payım?”

Yenge yanındakine döndü; “Olur mu canım, yakışığı damadın alması,” dedi. Kulak kesilmişlerdi ama enişte telefon konuşmasını bitirmişti. İkinci peteğe geçtim. Sonra üçüncüsünü yokladım. Vanada tık yok, kıpırdamıyor. Bak sen şu işe!

“Kolay gelsin birader.”

“Sağol” dedim. Ona şöyle bir baktım. Şu an beyin ameliyatı yapan bir cerrah olarak en ufak bir rahatsızlığa tahammülüm yoktu. Ayrıca nikahın hikayesini duymama engel olacak konuşmalara hiç istekli değildim.

“Misafirler gelmeden yanar di’mi kalorifer?” dedi. Her yerde böyle birini bulursun. Büyük olasılıkla bir misafir ama vazife edinip bana kahyalık yapacak işte.

“Kalorifer çalışıyor. Sorun bur’da hallederiz,” dedim.

“Aaa, bak sen şu aksiliğe.”

“Azıcık geride dur biraderim. Tesisatın içindeki su pis olur, sıkışmış zaten,” dememe kalmadı vanayı gevşetir gevşetmez içindeki su meraklı misafirin üstüne tam isabet. Tam da yenge “Bir bir bucuk ayda evlilik bozulsun, kız mı, dul mu bilen yok,” demişti.

“Dul,”dedim.

“Allah!” dedi tepemde akıl veren. İlk sıra koltuklar dahil geniş bir alan paslı suyla işaretlendi.

“Dikkat etsene birader, ne olacak şimdi benim takım?”

Ayağa kalktım: “Sen ne arıyorsun benim tepemde?”

Boynu uzadı, yüzüme iyice yaklaştı; “Aa, bir de karakter atıyor şuna bak!”

“Ne oluyor orada?”

Gözüm düşmanda: “Beyefendi misafirinizi buradan alır mısınız? Çalışmama engel oluyor,” dedim enişteye. “Kendisini uyarmıştım az önce ama…”

“Üstüne ne oldu senin? Buraya ne oldu? Aaaa boru mu patladı şimdi de? Bu kadar da olmaz artık!”

Çatır çatır şimşek çaktı, içerisi gündüz gibi aydınlandı. Enişte kalp krizi geçirecek sandım.

“Kaygılanmayın, patlayan bir şey yok. Vanayı sökerken oldu. Şimdi temizleriz. Ama lütfen burayı boşaltın,” dedim suratım bir karış. Bir kör tapa taktım akan yere. Temizlikçilerden birini bulmak için onları orada bırakıp çıktım.

Öğlen paydosunda ölüyorum de, yardıma gelen olmaz ya neyse ki bazıları insaflı.

“Ayy paslı su bu,” diye ekşitti yüzünü insaflı temizlikçi. Sanki paslı su onun görev alanı dışında. “Şimdi paspas kullanılmaz olacak. Yeni almıştım depodan, şef kızar.”

“E, ne yapalım, buharlaşmasını bekleyecek halimiz yok ya!” dedim.

“Tuvaleti temizlediğim eski paspası getireyim ben.”

“Saçmalama tuvalet paspasını buraya mı süreceksin?”

“E ne yapayım, burası da hela gibi zaten.”

Hay yarabbi! Bu yağmur da hiç kesilmeyecek herhalde!

“Nasıl tanışmışlar bilmiyorum. Ablası aracı oldu dediler. Ah ne dalaverecidir o. Ne yaptı ne etti işi bitirdi. Çocuk çok zenginmiş. Bir ara oğlan tarafı nişanı atmaya çalışmış.”

“İstemezler. Dul mu, kız mı belli değil.”

“Annesi hastalar olmuş, diyor eltim. Tansiyonu yirmi üçten aşağı düşmüyormuş kadının.”

“Ablasının yanında kalıyordu değil mi?”

“Hııı.”

“Kardeş de olsa istemez şekerim. Bir an önce baş göz edeyim demiştir.” Bu seste imalı bir gerdan kırma tonu sezinledim ama dönüp bakamadım.

“Bu iş hemen olmaz ama,” dedi insaflı temizlikçi.

“Bana hiç şaka yapma tatlım. Ben depodan yeni bir musluk alıp geleceğim. Elini çabuk tut. Birazdan nikahlar başlar,” dedim.

“Hâlâ akıyor bu, birden hızlanmasın?”

“Yok ana vana kapalı, kör tapa tutar onu.”

“İyi. İyyy pek kötü paslı bir su.”

“Bok değil ya Allah Allah.”

Salondan çıktım. Koridoru geçtim, Gelin, arkasında ablası eteklerini tutmasına yardım ederek, merdivenlerden çıktı. Olması gereken yerde damadın durmayışı tuhaftı. Bir an göz göze geldik. Hiç böyle gelin gözü görmedim. Tehlikeli bir titreşim çakıp söndü. İçi boş beyaz gelin ayakkabıları Afyon mermeri döşemenin üstünde tıkırdarken, hiç bir başa ait olmayan gelin tacı tavanın ışıklarını yansıttı. İçi boş dantel eldivenler kabarık elbisenin üstüne sıkıca yapışmış iki kelebek olmuş, bir hırsız gibi bekleme odasına aktı. Parfümü ve giysinin hışırtısı havada asılı kaldı. Arkamdan bir fısıltı, “Ne o öyle çöpteki ayakkabı teki gibi, damat ner’de?” Dönüp bakacaktım, vazgeçtim. Böyle bir duruma insanın hayalini zorlayan bir yakıştırmayı hangi ağız yapmış olabilir? Yok, yok görmek istemiyorum.

Yeni musluk başını getirdiğimde iş başı saati gelmiş, memurlar yerlerini almıştı.  İlk nikahın misafirleri de geliyorlar. Ama benim işim daha bitmiş değil. Neyse ki yerler temizlenmiş. Bu sefer bir oğlan bana musallat oldu.

“Abi na’pıyosun?”  Yanıma çömeldi.

“ Kalorifer arızalandı onu yapıyorum abicim.”

“Anne ben bur’da dur’cam. Kalorifer abiye bak’cam.”

“Olmaz, abiyi meşgul edersin.”

“Uslu duracaksa bakabilir,” dedim.

“Uslu dur’cam.”

“Tam şuradayım, gözüm üstünde,” dedi annesi.

İçeri giren konuklardan biri karısına; ”Şu nikah salonunun derbederliğine bak hanım. Belediye belediye değil ki… İçerisi buz gibi. Yerler de ıslak aman dikkat et.  Bir de koku var, sen de alıyor musun?”

Yanımdaki oğlan ahpapça; “Bence burası iyi bir  yer,” dedi.

“Öyle mi? Beğendin demek… Hay sikeyim büyük geldi lan bu musluk.”

Annesi çocuğu çekip aldı: “Ne biçim konuşuyorsunuz çocuğun yanında öyle aaaa…”

“Pardon hanımefendi, ağzımdan kaçtı.” Salonun buz gibi olmasına rağmen ter bastı. Şimdi ne yapayım?

“Oğlum sen ne zaman yapacaksın bu kaloriferi, donduk!”

“Uğraşıyorum teyze.”

Hay sıçayım, salon dolmuş farkında değilim.

“Böyle bir yerde kalorifer çalışmasın, aklım almıyor. Sen ne diyordun? Zorla mı razı ettiler yani damadı?”

Salonun sahibi benmişim gibi utanıyorum ama damadın nasıl olup da zorla razı edildiğini de fena halde merak ediyorum.

“Eh, onun gibi bir şey.”

“Anne bak’çam kalorifer abiye.”

“Olmaz çok kalabalık, kaybolursun.”

“Ya anne. Şu paltoyu çıkar çok sıkıldım.”

“Ay gelinin ablası değil mi bu? Nasıl şişmanlamış öyle? Buraya geliyor… Hoş bulduk canım. Bu ne şıklık? Oğlan tarafı nerede oturuyor?”

“Daha gelmediler. Onları şuraya alacağız. Kardeş siz ne yapıyorsunuz burada işçi tulumuyla?”

Animasyon ekibiyim de… “Kaloriferi…”

“Ay bırak onu bir an önce bitirsin işini ayaklarım buz oldu.”

Ceplerimi karıştırdım. Oh çok şükür keten varmış yanımda. Sarayım, bir de sızdırmazlık bantı çekerim şurada olacaktı…

“Anne ben yoruldum. Biz oturmıy’caz mı?”

“Yer yok çocuğum. Oturmayacak mıyız, diyeceksin. Artık susar mısın? Bak şuradan gelin gelecek, gözünü ayırma, bana haber ver.”

“Ner’de, hani?”

Keteni sardım dikkatlice.

Çocuğun annesini duyan başkasının, “Gelin gelmiş mi?” sorusuyla, kızın gözleri geldi aklıma. İçim ürperdi. Nasıl bir bakıştı o? Solgun bir teni, boya sarısı saçları vardı. Alnından taşlı bir çiçek demeti geçiyordu.  Çilek kırmızısı boyanmış dudakları, gelinliği yağmur hışırtısı çıkaran sarışın gelin. Ama illa o bakışları….

“Neyi bekliyorlar nikah memurunu mu?”

Biraz daha zamana ihtiyacım var. Nikah memuru gelmeden çıkmalı yoksa insan içinde azarlar hiç bakmaz o nâlet herif.

“Abi, senin işin çok zor mu kalorifer abi?”

Bir adam geçerken çocuğun başını fesleğen okşar gibi okşadı.

“Kalorifer abi, çöpteki ayakkabı teki, ne demek?”

İrkildim. Çocuk da duymuş, durmadan aynı şeyi mi söylüyor o insan her kimse.

“Nereden duydun sen bunu?”

“Bi kadından. Az önce. Ayakkabının teki işe yaramaz ki. Ama bi-dakka, belki bir bacağı yoksa o adamın işine yarar ne dersin? Ama niye çöpte duruyor, onu anlamadım.”

Çocuğa baktım, bezgin, büyük insan gibi dudağını bükmüş benden yanıt bekliyor.

“Hadi sen annenin yanına git,” dedim.

“Bur’da dur’cam,” dedi. Çömelmiş iki avucuyla dizlerine kapak yapmış beni izliyor.

“Nikah memuru üst katta değil mi? Hayır bazen dışarıda nikaha falan da gidiyor ya…” Sıkıntı uğultusu giderek yükseliyor, borudan boşalan buhara benziyor. Şimdi sisteme su bastım mı tamamdır.  Salona yeni gelen biri yanımdan geçip çantalar yığılmış koltuğa oturmak için ne var ne yok kucağına aldı, nefes nefese, “Gelin gelmiş,” dedi. “İyi ki bana yer ayırmışsınız ayakta beklenmez. Çok uzadı bu iş.”

“İşin bitti mi kalorifer abi?”

“Bitti aslanım.”

“Anne ben kalorifer abiyle dışarı çık’cam.”

“Saçmalama oğlum. Elimi bırakma kızarım bak.”

Fotoğrafçı, videocu çocuklar makinelerini yüzüncü kez kontrol ediyorlardı. Alet çantamı topladım.

“O zaman nikah memuru gecikti demek ki…”

“Nikah memuru burada ayol. Cüppesi sırtında, defteri kolunun altında saate bakıp duruyor, gelirken gördüm.”

Bir adam: “Neyi bekliyoruz yaahu?” dedi yüksek sesle.

Salondan çıkmak üzereydim ki enişte mikrofonu eline aldı. Kabız olmuş bir yüzle alnını kaşıyarak: “ Bir ki ses, deneme. Sesim geliyor mu? Hah. Sayın konuklar, damat beyi bekliyoruz. Nikah gecikmesin diye gelini biz alıp geldik, damat tıraşı uzamış, yollar malum yağıştan…. Kusura bakmayın…”

Artık sıcak suyu vereyim diyorum ama ben de merak ettim. Hani gelin arabası süsü gecikmişti? Şimdi damat tıraşı oldu. Arkalarda bir sütun dibi bulup omzumu yasladım. Yanımdaki adam sıkıntıdan mı ne burnunu karıştırıyor. E, yani böyle bir yerde pes! Çıkanı incelerken kulağına sokuldum; “Ne çıktı, ne çıktı?”  İrkildi, gözlerini patlatıp öylece kaldı.

Enişte tekrar mikrofona konuştu, akrabalar koridorda telefonlara konuştu, hararet yükseldi ama ne gelen vardı ne giden…

Bir ara nikah memuru demiş ki bir sonraki nikahı kıyalım gitsin. Ama o kadar insanı salondan boşaltmak zor demişler. Aradan geçti kim bilir kaç dakika, belki kırk beş dakika. Enişte gene mikrofonu eline aldı:  “Sayın konuklar nüfus kayıtlarındaki bir pürüzle uğraşıyoruz,” derken derin bir soluk aldı, kravatını gevşetip ensesini ovdu. “Damat yolda. Ama sıradaki nikahı daha fazla bekletmemek için ben sizi bekleme salonuna alayım, burada sıkıldık…”

Cümlesini yarım bıraktı, gülümsemeye benzer bir şeyler yapıp başını salladı. Sandalyeler gürültüyle itilip çekildi, ayağa kalkıldı… Hay Allah, bu işin sonunu çok merak ettim ama gidip şefe görünmeli. Arazi oldun diye homurdanmasın. Bunalmış konukların arasından geçerken nüfus kayıtları, kiralık gelinlik, oğlan tarafı hiç yok, altın takmadık diye üzülüyordum ama hayır yok bu işte şekerim, kalorifer abiiii kulaklarıma çarptı. – Masanın üstünde ikram edilmeyi bekleyen –bu sefer doğru gelmiş olmalı- nikah şekerlerini gördüm. Öpüşen deniz kızıyla balıkçı… Merdivenin başına gelmiştim ki gelin odasının kapısı açıldı, gelin tek başına çıktı. İki çocuk duvağını taşıyordu. Kenara çekildim. Salona doğru yürürken gözünün takıldığı kişilere hoş geldiniz deyip konuşuyordu.

Ama bir tuhaflık vardı.

Gelini de aralarına alıp konuklar tekrar salona girdiler. – Şefe sonra giderim. – Uğultu ve itiş kakıştan kimse kimseyi duymuyordu. Bir ayakkabı teki kadar yalnız gelin nikah masasına yöneldiği sırada enişte kulağına bir şey fısıldadı. Duyduklarından sonra ne olduğunu anlamaya çalıştı. Eğilip karşısındaki yabancının yüzüne baktı; ne demek istiyordu? Gözlerini kaçırdığını görünce hıçkırdı. -Cep telefonum titredi; şef arıyor.-

Gelin ağlamaya başladı.

Uğultu bıçak gibi kesildi.

Hızla çıktım oradan.

Bir daha hiç bir zaman böyle yanmış orman sessizliğinde  bir salon görmedim.

Kanı Unutma

Füruzan Öyküleri İncelemeleri -2

Dayanaksız yaşamayı bilenler/Cesurdurlar/Kişiyi korkutacak denli. [1]

Şimdi dayanaksız yaşayan, cesur insanların, dünyasına gireceğiz. Dayanaksız cesur bir kadının seslendirdiği bir hikâyenin kapısını aralayacağız. Durkadın Ana içindeki yılana aracılık edip konuşur; Kanı Unutma…

Başlangıç olarak karşımızda Akdeniz ağzı konuşmayla karakter çiziminin egemen olduğu bir metnin durduğunu söylemeliyim. Aslında metin sözcüğünü bir alışkanlık nedeniyle kullanıyorum. Oysa şunu demeliyim; siz okur, bir kıyı köyüne gidiyorsunuz. Sizin için anlamı, güneş, kum, görkemli deniz ve elbette dinlenme keyfi… Bir köy kahvesi görüp çay içmek mi istediniz? Peki. Tam çayınızdan ilk yudumu almışken bakışınızı izleyen birinin söyledikleriyle, ağzınızı yakarak bardağınızdakini bitirip kalkıyorsunuz. Ona doğru yürüyorsunuz. Rengi atmış basma giysisiyle çalışkan ellerini görüyorsunuz. O andan sonra eğilip bükülen sayfalar, kalınlaşıyor… Macunsu kıvama gelene kadar oyalanırsınız. Çünkü o sırada aklınızda hikâyenin adı vardır. Kanı unutma. Bir emir cümlesi. Bir de bakarsınız ki sayfa(lar) hızla macunun içine katışmaya başlar. Genleşir, uzar, hacmi değişir, bir kadına dönüşür. Der ki; “Tazelerin eline kına ne uygun gelir. Benimkilere bak bir de. Yeşili kesik ağaç dallarına benzer. Küçük bebeleri tutar olduğumda çekinirim, pamuk etlerini incitir horlarım, diye. Köyümüzün kocamış her kişisinin eli dal budaktır, dayanıklıdır.” (S.18) Sonra başını kaldırır, “Çolağın kahvesine vardığınızda, beni gösterdiler sizlere değil mi kadın kızım?” der. (S.7) Bir gözünün yerinde büzüşmüş göz kapağını fark etmemiş gibi yaparsınız. Size söyleneni de bilir: “Seni bu yana salarlarken git göredur demişlerdir. Musa’nın anası Durkadın teyze anlatsın sana bekleyişinin aslını…” (S.7) Durkadın ana “çok manayla dolu beklemesini” anlatmaya koyulur. Siz İstanbullu konuğa sorar: “İstanbullu olmasanız da soracaktır” bu soruyu ya… “Sizin İstanbul şehrinin şehir denizindeki balıklar bunlardan mı kurulur, deyiver bana…” (S. 8)

Yazarın açtığı patikadan hikâyenin içlerine yol alırken özgün izler ararız.

Bu özgün izler yazarın el yazısı kadar ayırt edicidir. Çünkü her patika başka bir selva oscura[2]nın içinden geçer. Belki onun için Umberto Eco “anlatı ormanı gezintileri”[3] deyimini kullanmıştır. İlk bakışta tuhaf bir kavramdır. (Çünkü sıklıkla ve yinelemelerle okuma hazzından, okumada doyumdan, zevkten söz ediyoruz.)  Kuşkusuz konu Füruzan metniyse orada izlerden, noktalardan değil bütünden söz etmek gerektiğini söylemek gerek.  Yani patikanın yönü, genişliği, çevresindeki doku, dokunun içinde kımıldanan yaşam, kokular, sesler, tatlar, duygular, kaygılar… Algılarla, ayrıntılarla örülmüş başka bir metin var elimizde şimdi. Bazen tedirgin edici bir patikadır bazen gerçekten tehlikeli bir suyolu dersem eğer, bilmem “Kanı Unutma”yı doğru biçimde tanımlamış olur muyum?

Füruzan’ın yol göstericiliğinde gerçekleştirdiğimiz anlatı ormanı gezintilerimiz nereye gittiğimizi bilmeyerek gerçekleşir.  Diyebilirim ki yazarın peşine takılırız. An gelir hikâye içinize sızar, an gelir tümüyle metnin içine yerleşmişsinizdir.  Okuma hazzını tanımlamaya çalıştığım bu serüvende çabamın odak noktası Füruzan’ın düşünce ve duygu yapısına, beyin kıvrımlarına doğru yol alabilmektir. Bu bütünlükten tadımlıklar alıp inceleme metnimin içine serpiştiriyorum. Kanı Unutma boyunca hikâyelik arkadaşımız Durkadın anadır.

Hikâyenin adı emir söylemi gibi durur. Kanı unutma. Ünlem gerekir ama böyle bir imleme yapılmamıştır yazar tarafından. Buradan hareketle söylemin “emir” değil “tembih” tarafında durduğu söylenebilir mi? Sanırım. Çünkü Durkadın ananın sahilde iki büklüm duruşu bir soru işaretidir benim gözümün önünde. Ne olacak? Orada oturur Durkadın… Annenin ağzından çıkmakla birlikte yüreğindeki tehdittir. Yeşil yılan dile getiricisidir o korkunun. Her an oğlunu yitirme korkusunun simgesidir yılan. Durkadın ana bekler ve hep oğlunun ölümü için kaygılanır.

METNİN ELE ALDIĞI KONULAR

Toplumsal bir konu ele alınmıştır. Kaçak olarak yurt dışında çalışan sünger avcılarının sorunlarını duyurmaya yönelik bir işlevi vardır “Kanı Unutma” hikayesinin. Yaşamdan ölüme yapılan dalışlarla, can alıcıyla oynanan bir Rus ruletidir bu yaşam. Yan anlamları ise tarih kayıtlarının bilinç eksikliğinden yitirilişi, eğitimsizliğin acı tabloları, devlet-yurttaş arası uçurum, aydın yurttaş- cahil yurttaş arası uçurum, işçi-işveren ilişkileri, insan-çevre ilişkileri, beri yandan Türk-Rum benzerliklerini de üstlenmiştir.

Sünger avcılarının dünyasıdır gittiğimiz yer. Dört bir yanı vurgun yemiş erkeklerle dolu bir anne konuşur. (Dikkatli okur hikâyenin söylem biçiminin konuşma şeklinde bir bildirim olduğunu anlayacaktır. Göz hizası, eşit koşulları tanımlıyorum bildirim-konuşmayla. Yakınma değildir. Seslenme olmayan bir bildirimdir.  Durkadın ana yanına yaklaşan bir “dinleyen özneye” anlatır olup biteni. Bu yöntemle okuyan özellikle kadınsa sorgulama değildir, değilleme değildir… Ama bir çağrı vardır. Duyulur. Fazlasıyla yoğundur. Fazlasıyla “orada olma” durumu yaratılır. Nasıl mı? Düşünmeliyim. Çünkü bir öykücü olarak beni ilgilendiriyor bu ayrıntı. Dinleyen özne sayesinde olabilir mi? Yazı yolu boyunca bizimle birlikte olan… İsimsiz ve tanımsız dinleyen. Belli ki oranın yabancısıdır. Ama bir biçimde Durkadın ananın yakın hissettiği biri olmalıdır. (Kadınlık paydasında mı? Olabilir.) Çünkü Durkadın ana kendi yaşamından çekip aldığı ciddi ayrıntıları paylaşır, yüreğinin en kuytularına sokulmasına izin verir. Kadından kadına kadın duygularının çağlayanına tanık olunur.

ESERİN KADROSU

Kalabalık kadrolu bir hikayedir. Simgeledikleri nedeniyle öne çıkanları söyleyeceğim.

Durkadın Ana; Sünger avcılığı yapmak için Yunan adasına giden oğlunu bekleyen bir kaygı heykelidir ki kıyıda oturur. Olup bitenleri anlatan karakterdir. Akdeniz köylüsünün ana olma durumu ön planda olmak üzere yaşamı, kadın sorunları, sosyal yaşamının örneği, gösterenidir.

Kördür, bunu konuşmasının akışı içinde öğreniriz. İlkin 8. sayfada karşısındaki dinleyen kadına (ve okura elbette) açıklar bunu. Son derece güzel şu cümleyi tekrarlıyorum; “Sol gözümü gördün mü, görmezdir.” Nasıl soğukkanlı bir söyleyiştir bu, kabullenmenin gerisinde nasıl bir dram yatar… Bilinçlidir; “Yerimizin dirileri bizlerse deniz sırt dönüverirse elimiz kuru, dilimiz kuru kalıp dururuz,” der 9. sayfada. Kendisini ve köylüleri önyargılarıyla algılayan sözde aydın arkeolog kadını öyle bir tanımlar ki Durkadın ananın kişiliğinin psikolojik boyutunun bir ayrıntısını da keşfederiz. Sayfa 11’e bakalım. “Bize döndü taze, bebeyle konuşur gibi(…)” Bebeyle konuşur gibi… Ne kadar yoğundur bu cümle…

Musa; gidişiyle hikâyede gerilim unsuru yaratan sünger avcısı. O ve arkadaşları genç erkek olma halinin sorumluluklarının simgesidirler. Ekmeğini ele alma, ev ocak kurmanın koşullarından geçmektedir. Kazanmak için masaya yaşamını sürmüştür.

Zelha gelin; Musa’nın nişanlısıdır. Evlenme meselesinin öteki yarısı olmasına ve sünger avlama işine karşı olmasına rağmen onu dinleyen olmaz. “Zelha’ysa gelinimiz olmadan işe sıvandı evde.” (S.34) Nişanlısının ailesinin bir bireyi olur nikah mikah aramadan. Üzüntü ve kaygısıyla baş etme yöntemidir belki de bu birliktelik.

Musa’nın Babası Halil İbrahim; O da geçmişte sünger avcılığı yapmıştır. Oğlunun istediği parasal düzeye ulaşması için tarım yerine süngercilikle kısa yoldan para kazanacağını düşünür. Kaygı düzeyi tam olarak anlaşılmaz. Duygularını saklıyor da olabilir, Durkadın ananın duygularını fazla kadınca buluyor da olabilir. Kurtuluş savaşını yaşamış bir kuşaktan gelmenin gözü pekliği mi vardır onda?

Osman; Musa ile birlikte gitmiş olan ama çalışma koşullarına dayanamayıp kaçarak köyüne geri gelen kahramanımız. Sünger avcısı olmanın, başka ülke sularında çalışma koşullarını ayrı bir açıdan izlememizi sağlayan karakterdir. Onun anlatımı gerilim unsurlarından biridir.

İbrahim’in analğı; Vurgun yemiş çocuklu bir süngerciyle evlenmiş kadın tipidir. Üzüntüsünün içten olmadığı yönünde bir tanımı vardır Durkadın ananın.

Aydınlar, arkeologlar: Biri kadın biri erkek, iki kişi deli zeytinlikteki tarihi kalıntıları gelip görürler. Hemen burada Füruzan’ın sesini duyuyorum şimdi; “Oysa insanlarımız umarsız kopmalara bırakılmalara uğratılmışlarsa asıl yargılanacak aydınlardır, halk değil. Görüyoruz çağdaşlık bizde birkaç büyük kentin pahalı semtlerinde oturmaktadır. [4]

Onların varlığı farklı bir bakış açısı getirir hikâyeye, şehirli, okumuş “aydın” insan tipinin köylü, “cahil” insan tipine bakışı olarak var edilmişlerdir ama bir yansımayla karşı karşıyayızdır. “Köylü ve cahil” olan özne de onları kendi ölçüleriyle, yaşam deneyimlerine göre değerlendirmektedir.

Hikâyenin anlamı burada karşımıza çıkar; diyebilirim ki, bu anlatı tarihi eser kıyımı ve insan kıyımının bağıntısından doğar. Bu kesişme noktasından doğan, baştan sona ölümün gölgesi, tehdidinin olduğu bir hikayedir. Ölümden daha korkunç olan ölümün beklenişidir. Metni okurken tarihi eser parantezi içinde süngercilik hikayesi olarak şekillenir bellekte. Çünkü Musa deli zeytinlikle uğraşmak istemesine karşın tarihi kalıntıların değeri nedeniyle onun kazanç kapısı kapanmıştır. Her an ölüm gölgesinde yaşayan, (Belki ölümün içinde yüzen demeliyiz bu duruma, çünkü 40 metre, hatta 60 metrelere dalış söz konusudur.) genç erkeklerin ekmek kavgasında başka bir seçeneğe yönelişleridir.

Yaşam yoğunluğunu Durkadın’ın penceresinden izleriz. Okurla dertleşir. Bana öyle gelir ki Durkadın ana konuşarak oğlunu kurtarmak, ölümün gölgesini sesiyle silmek ister…

Dinleyen – Turist: Durkadın anaylaokur arasında kimliği bilinmeyen, uzaklardan gelmiş olduğu, şehirli olduğu ve dişi olduğu hissedilen bir dinleyen özne vardır. Belki burada onunla iletişime giren yazardır diyeceksiniz. Hayır. Bu saydam yapılı özne köprüdür. Sanırım “köy- kırsal kesim” bu denli çıplak anlatıldığında (olayları ve Akdeniz ağzını çıplak sözcüğü ile niteliyorum) zorlukla algılama tehlikesi vardır. Çünkü büyük olasılıkla okur kent kökenli olacaktır. Bu birbirinden apayrı noktalarda duran (karakter ve okur) özne bir iletkene gereksineceklerdir. Okur tarafından belli belirsiz algılanmalıdır. Ya da saydam dinleyicinin arkasında yer alırız. Böylelikle tümüyle “orada olma” duygusu oluşur. Bence. 

METNİN OKUMA EKSENLERİ

Hikayedeki iki ayrı eksene dönelim;

1.Tarihi eser katliamı,

2. İnsan katliamı,

Metnin başında bizi içine alan girdaptan hikâye boyunca kurtulamayız; hangisi daha içimize dokunur, hangisi diğerinin nedenidir? Eğer deli zeytinlikte tarihi kalıntılar bulunmasaydı Musa gitmeyecek miydi? Musa gitmeyip deli zeytinlikte çalışsaydı bu kültür mirası ziyan mı olacaktı? Hangisi? Feci bir döngü içindeyiz. Köylülerin tarihsel kalıntılara duyarsızlığı mı daha kötüdür, devletin insanlara duyarsızlığı mı?

Halk gerçekten uzağa hiç düşmez. Çünkü maddi şeylerle, yaşama koşullarıyla zorluklarla burun buruna bırakılmıştır. –Füruzan [5]

Metinde ilerlemeden önce kültürle bağına değinmeyi isterim. Anadolu-Akdeniz kültürü;

  1. Sünger avcılarının yaşamı üzerinden verilir.
  2. Kadının toplumdaki yeri üzerinden verilir.

Bununla birlikte toplumsal yapının üç yanı ele alınmıştır.

1. Tarihsel kalıntılar motifi üzerinden;

    a) Kentli-köylü bilinç kültür, dünya görüşü farklılıklarına değinilir.

    b) Bir trajedinin perdesi açılır; sünger avcılarının ölümleri, sakatlıkları ve enselerindeki ölüm tehdidi, ölüm riskleri… S.31’ de Durkadın soruyor; “Sen Tanrısın ya, her can verdiğin rızkını ömür pahasına mı alır?” (Burada cümlenin soru cümlesi değil başkaldırı cümlesi olduğuna dikkatinizi çekmeliyim.)

2. Gittiği yerden kaçan sünger avcısı üzerinden bu işin korkunçluğu, çalışma koşulları, devletin tutumu verilir.

3. Oğulu bekleme eylemi üzerinden yaşanan köklü evlat acısı korkusu. Yaşanmış olmamasına karşın ölüp giden diğer delikanlılar (Rum veya Türk olması bu noktada anlamını yitirir) Musa’nın ölme olasılığını artırdığı gibi analarının üzüntüsüyle kurulan duygudaşlığı da dile getirir. Burada insan olma, ana olma temeli söz konusudur. İşte o yoğunluk cümleleri;

(S.33) “Ah  benim Salih Çavuşum burda hem Musa hem İbrahim var. Bunu böyle bilesin.”

(S.34) “Musa’nın da irini cerahati boşalıp duruldu mu iyiden?”

(S.34) “Dönse de başkaları gider olur. Onların kanı da bulaşır İbrahim’in kefenine.”

(S.36) “Musa katılmadı bilirim ya, ne olacak ki?”

Ayrıca köyün;

P Günlük yaşamına ilişkin : “Kimi elinde bir somun kemiriyordu, kimi ağlıyordu (S.29),

P Geleneklerine ilişkin : “Havva kadının böylesi çırpınıp yırtınması biraz töre gereğiydi. Çünkü İbrahim’in babası bunu alınca, ‘Analıklı yerde yiğidin benzi sarı kalır’ diye köy ardından konuşup dururdu.” (S.28) 

P Kadın erkek ilişkilerine ilişkin : “Ne o Durkadın sayrı mısın, diye kaktı beni,” (S.22) çarpıcı tablolar karşımıza getirir.

Bunlara başka konularla birlikte ayrıca değineceğim.

METNİN “KADIN”LA İLİŞKİSİ

Bu konunun hemen ardından metnin “kadın”la olan ilişkisine geçeceğim izninizle. Anlatıcı ve dinleyen kadındır. İlk dikkat çeken kuşkusuz budur. Ama ben Durkadın anaya odaklanacağım. Anılarında ve yaşamında gezinirken onun tutumlarını ve karşısındaki öznelerin tutumlarını inceleyeceğim, yorumlayacağım.

Musa’nın gitme kararıyla Durkadın ananın duygularını nasıl dışa vurduğuna bakalım.

S.16 nasıl ağıtlar yaktığını görürüz. Kocası onu susturmak için ilkin döver. Yararsız bir çaba… “Her bir yanım belerip yüreğimin başı acıdan koptu da susmadım,” der. Susturamadığını görünce Halil İbrahim “Durkadın, inlemeni kesmene yediğin kötek yetmez mi? Tanrının verdiği canı aldığımda mı gücüm yetecek sana?” diye gözdağı gibi görünen çaresizce konuşmaya yeltenir. Gene dayak yer. Hiç böyle bir tavırla karşılaşmamış olan Halil İbrahim’in 17. sayfada şunu dediği duyarız; “Dur kız, hele dedi dur! Ne oluyor sana? Hele okutmalara mı varalım seni. Tan atsın her bir şey uyansın, dur, sus.” Ve sonra “Bir dam altına girip birbirimizin nikâhlısı olalıdan beri böylesi uzun konuşup danışmış değildi benimle herifim” öyle uzun konuşur Durkadın’la.  “Derdini şeytan alası Durkadın. Ne biçim olmadık huylar çıkarıp durursun. Bura insanının işidir bizim oğlumuzun yapacağı da. (…) Musa’ya ağıt tutup uyku kuşlarının çığrınmasını örtüp utanmazlık edersin. Evereceğiz. Ana oğul, deli zeytinlik adam olur bellediniz bir zaman. Olur mu be cahil kadın! Şehrin kalemli kâğıtlı adamları gelip sakın ha cezası vardır demediler mi? (…) Ben de seni gelin istemeye dünür çıkardığımda Fethiye’ye dalgıçlığa varmadım mı hı, altı ay?”

Ama yatışmaz Durkadın. Oğlunun süngere gitmesi üstelik yabancı bir yere gitmesi kör olmakla eştir onun için. S.21’ de tarlada çalışırken nasıl kör olduğunu öğreniriz. (Buradan yaşam koşulları ve sağlık hizmetlerinden yardım alma durumunun sıfır olduğu çıkarsamasını yapmak zor değildir.)

Kör olma durumuna kendisinin nasıl ağıt söyleyerek tepki verdiğini, (S.22) kocasının nasıl tepki verdiğini, (S.22) dile getirir. (Bu tepkiyi hamile kaldığını sanarak hafifseyerek göstermiştir.) Hemen o arada hamileliğe ilişkin kadın ve erkeğin farklı bakış açlarını (iç içe halkalar şeklinde örgütlenmiştir verilmek istenen fikirler) görürüz. Halkalar devam ediyor. Yaşlanma duygusunu dile getirişini de görürüz. “Gene de gel aslını sor. Kadın kişinin elleri kolları çalıya dönse de gönlünde baş koyulası yumuşacık bir yer kalıyor.” (S.22)

Peki ya Musa gittikten sonra neler olur? İlkin sevinç. 25. sayfayı okuyalım; “Adamım ilk ayın sonunda gelen bu mektubun fotoğrafın beni şenlediğini, hoşladığını görünce ilçeye varıp pazardan kıpır kıpır çiçek dağıtımlı bir basma kestirmez mi?

Karşı karşıya durduğumuzda:

-Aha herif dediydim, bunun yakışığı gelinimizdi. (…)

-Şunu Kamburun Selime’ye kestirip dikin de arada düğünlere çıkınca hayırlı haber esvabın olsun.

Zenker Osman’ın kaçıp gelmesi, onun ardından İbrahim’in ölüsünün gelmesiyle her şey tersine döner. Durkadın ana kaygıdan yere göğe sığamaz, eve gitmez, kocası pes etmiştir. S.34:

“Eve hiç girmem.

Adamımın umudu kesik, beni zorlamaz. Yanıma bazen aşımı o iletir.”

Bu cümleyle yoğunlaştırılmış ölümcül “bekleme(nin) durumu” devinimin yokluğu ya da azlığına (“Uyunmaz olur mu? Yenmez olur mu? ”-S.37) karşın metinde yayılım ve devinim olması nasıl gerçekleşiyor? Kişisel görüşüm, yaşamdan çekip alınmış ayrıntılarla örülmüş,

-neredeyse sayısız bölünebilen ayrıntılardır bunlar- okuyan öznenin dağarcığında-hatta fazlasıyla yeni keşifler olur-imgelerle çoğalarak gerçekleşir. İkincisi bu metnin çarpıcı özelliklerinden olan gizli veya görünür kıyaslamalarla yaratılan, onlardan kaynaklanan devinim ortaya çıkar. Şimdi bu devinim unsurlarına yakından bakmayı deneyeceğim.

METNİN DEVNİM UNSURLARI

Kanı unutma hikayesi, adından son sözcüğüne dek, tek karakterin konuşmasıdır. Bir tirad olduğunu söyleyeceğim. Adeta. Tiyatroda kanlı canlı bir insanın tüm becerilerinin bileşkesi olarak sunduğu tiradlar benzersiz seyir keyfi yaratır. Bu işi kağıt üzerinde yapmanın risklerini düşünüyorum… Bir düşüncenin kesintisiz gelişimini vermenin zorluğunu… Okurun dikkati dağılır, tekdüzelik duygusu yaratır. Üstelik dilin ortak kodlarını değil yöresel kodlarını kullanmıştır yazar. (Bir tehlike daha!) Ama gelin görün ki bu tekli konuşma bir an bile sıkmaz bizi. Tersine can kulağıyla dinleriz Durkadın anayı.

KIYASLAMALAR

Kıyaslamalar hem hareket sağlayıcı unsurdur hem gönderge flaşları olarak kullanılırlar. İşte onlardan seçkiler getiriyorum buraya.

Kendi deniziyle İstanbul denizinin kıyaslanması; yaşam biçimlerinin kıyaslamasıdır.

Türklerle İngiliz ve Alman gavurları kıyaslanır;  halklar arası farklara işaret edilir.

Alfabe farkı dile getirilir ; Türkçe ile eski uygarlık dilleri.

Halil İbrahim’in hacmiyle orada yaşamış eski insanların hacmi kıyaslanır

Süngercilerin “hırp diye elden çıkarılıvermeleriyle” (S.9) diğer az riskli işlerde çalışanların karşılaştırılması yapılır.

Giysi farkları: “damatlık verisi olan bürümcük ipekten mintanlığı kendine fistan dikmiş olan kadın” dan söz edilir. (Arkeolog kadındır bu.)

S.22 de cinsler arası karşıt bakış açısı verilir. Durkadın’ın kocası Halil İbrahim geçmişten konuşur ; “Gene mi çocuğa kaldın? Kalanlar ölenlerden daha az be cahil. Varsın olsun.”

Erkek için sayısal bir değerlendirmeden öteye gitmeyen gebelik, özellikle kırsal kesimde kadın için tam bir kambur, çocuk yitimi bir yıkımdır. Ama her ikisi de birbirini anlamaz.

“Avrupalılardan utanan” (S.11) “aydın”la onlarla savaşı bilen kişiler olarak “ (…) Yunan gavurunu hadileyen(…) (S.15) değersiz bulan “cahil” ler arası fark.

Karşılaştırmalara dönüyorum. Yine iki kesim farkına işaret eden sayfa 11’e göz atalım. “Kadın kızım, sanki biz bir büyük gömü bulmuşuz da saklayıp hırsızlık edermişiz sıfatına girmiştik.”

Musa’nın babasının gençlik koşullarıyla Musa’nın koşullarının karşılaştırması yapılır. Baba sünger avcılığını olağan bir süreç olarak göstermeye çalışmaktadır, annenin duygu boyutunda değildir. Öyle midir, saklar mı bunu anlayamayız. Burada yine kadın ve erkeğin bir olaya bakış açılarındaki fark var gizlice yerleştirilmiş bir iletidir bu. Yazar söylemeden söylemiştir yine.

Osman’la onun anlattığı ölen Rum süngercinin karşılaştırması sayfa 29’da yapılır.

İnce İbrahim’in cenazesi ile düşsel Musa cenazesinin bir kıyaslaması da vardır. (Gerilim unsuru.)

Bu kıyaslamaları çarpıcı tablolar halinde sunan “Kanı Unutma”nın betimleme düzeyi analık duygusu açısından toplumsal yapıdır. Dişil sesle anlatılır ve annenin çocuğunu yitirme korkusu ayrıntısından okuru yakalar.

Okuru yakalayan başka bir unsur da ritimdir. Ritim ne yapar? Uyarır veya yatıştırır. Burada uyarıcıdır. İki tür ritimden söz etmeliyiz. Akdeniz ağzı ile gerçekleştirilen çınlamalardan ortaya çıkan ses renkleri “dilsel kodlar.” İkincisi zaman sıçramalarıyla gerçekleştirilen ritim. Zaman sıçramalarını ayrıca ele alacağım.

Şimdi anlatım özellikleri olarak Füruzan’ın bu hikâyede bize sunduğu tabloların tadını çıkarmaya yöneliyoruz.

İşte oradaymış duygusunu veren anlatım özelliklerinden örnekler;

Tarihi eser demez, “Buraya İngiliz Alman gavurları da gelir. Sapaktaki çeşmenin çevresinde dolanır, kurnasını, çeşmenin alınlığındaki oygulanmış mermerleri ziyade okşayıp dururlar. “(S.8) der. Bu nedenle burada anlatım söz konusu değildir artık okur karakterin içindedir. Durkadın’ı dinler olur. Durkadın’ın kendi kendine konuşmasını dinler…

Bir başka söyleyiş. Yine tarihsel kalıntı demez şöyle der Durkadın Ana, sayfa 9’a bakalım. “Nasıl bir mezarlar bunlar, içine girenin Musa’nın babasından daha hallice olması gerekip durur. Öylesine sağına soluna, uzununa taşkın, ak mermerden yüzlerinde üzüm salkımları resmedilmiş. Bunların eski ölüsü dünya malını bulup bulup boğulmuş da enlenip boylanmış.”

Sayfa 11’deki cümleyi bir kez daha alıntılayacağım, başka çıkarsamalar keşfedeceğiz çünkü; “Bize döndü taze, bebeyle konuşur gibi(…)

Ön yargıyla algıdan söz etmiştik, okumuş insanın okumamış insanı algısıdır bu ayrıca şu çıkarsamalar vardır.

  • Yetişkin olduğunu yaşamışlığını hiçe sayış,
  • Zekâ düzeyini hiçe sayış,
  • Duygu düzeyini hiçe sayış söz konusudur bu cümlede.

Bunlarla birlikte bir tutumdan söz ederken aynı anda iki karakterle ilgili olarak şimşek hızıyla çizimler gerçekleştirir yazar.

Arkeolog kadın ukaladır, oradakiler ve elbette Durkadın onun çokbilmişliğinin farkındadır ama yüzüne vurmaları söz konusu değildir hem konuktur (görgü kuralı söz konusudur) hem devlet tarafından gelmiştir (bir bakıma tehlike unsurudur). Asıl önemlisi köylülerin onunla konuşurken “kullanabilecekleri malzemeleri yoktur alet çantalarında.” Onlar düşünüyor olduklarını dillendiremediklerinden suskuyu yeğleyenlerdir. Burada da bir toplumsal gönderge flaşı vardır. Köylünün zor koşulları eğitime ulaşamama durumu…

S.13 “Hesabın mani gibi söyleneni var, onu karşımıza geçip şaşırtmacasına okuyup dururlar.” Hiç çarpım tablosunu böyle adlandırmak aklınıza gelmiş miydi? Sanmam. Duymadık da. Ama hemen anlayıveririz hesabın mani gibi… çarpım tablosu olduğunu…

Şimdi, öykücülük yapılacak işi dar bir bölmeye yerleştirmeye benzer. İşte  bir örnek daha buluyoruz;

“Yazı yazanlardan bıyıklısı, kalemini ağzına götürüp hohladı.

-Böylesi sıcakta bile tükenmezler tıkanıyor, işe bak! dedi.

Dediğine, niye bilmem, bir kendi güldü.”

Okur bu satırları okuduğunda;

  1. Tükenmez kalemin bile yazamayışı,
  2. İklimin sıcaklığı,
  3. Görevlinin kişilik özellikleri (kalemi hohlamakla aslında önlem almayı seven biridir ama yine sorun çözülememiştir, hohlamak biraz avam bir davranıştır, ama espri becerisi kıttır iklime ilişkin yaptığı espri havada kalmıştır veya karşıya geçersek kimse onu pek de ciddiye almamaktadır gerçekte vs.)

Toplumsal koşullara gönderme yapan bir başka anlatım özelliğine geçiyorum.

“Cumadan cumaya iman tahtalarını karartmadan inanıp namaza varan bu adamlar neyin nesine kötülük etmiş olsunlar ki böylesine ucuzuna hırp diye elden çıkıveriyorlar. (S.9)

Çıkarsamalarımız;

  1. İsyan duygusunun dışa vurumu: Temiz bir yürekle Tanrının karşısına çıkan insanlar söz konusudur. Haftada bir de olsa, bunlar ibadetlerini yapmaktadır. Tanrının onları seviyor olması gerekir. Bu yalın yaşamın içinde temel toplumsal ve dinsel öğreti kimsenin kimseye kötülük etmemesi olduğuna göre buna da uymaktadırlar. Bu nedenle de Tanrı tarafından seviliyor olmaları gerekir. Ama yaşamlarının sürerken ve sonlanışına bakılırsa eğer, Tanrı terazisinde bir yanlışlık mı vardır? İsyan eder Durkadın Ana.
  2. Köy yaşamının çarçabuk bir panoraması çizilmiştir. Çalışma koşulları, yaşam koşulları, ibadet, birbirleriyle ilişkiler.
  3. Köy insanın psikolojik özellikleri tanımlanmıştır. “İman tahtasını karartmadan” (yine yoğun bir şeye rastladık işte.)
  4. Süngercilerin yaşamının bitimi betimlenmiştir “hırp diye elden çıkmak” der buna Durkadın Ana. “Hırp”, bir ses taklidiyle ölümün bu denli yalın anlatılabilmesi ne kadar etkileyici… Köyün dolambaçsız yaşamının bir göstereni sözcükler…

Başka bir isyanı yine 30-31. sayfalarda görürüz. Bu söyleyişi tekrar okumadan edemeyeceğim;

“Bunca yıl başkasının lokmasını ağzından alıp saçı bitmemiş yetimler yaratmadı insanım, dedim. Her yetimlik her açlık ötemizden berimize kadar pekişmiş geçim zorundadır. Sen Tanrısın ya, her can verdiğin rızkını ömür pahasına mı alır!”

Sonra susar… Yanıt mı beklemektedir, yaptığı başkaldırının gazabını mı yoksa? Hayır. Hiçbir şey iddia etmez görünür. Saptamayı yapmış, isteğini iletmiş, derin bir nefes almıştır. Ruhunun ışıdığı andır.

ANLATIM ÖZELLİKLERİ

 Yöresel ağızla, felsefeyle, toplumsal görgüyle yoğrulmuş bir cümle buluyorum. S.17 “Musa’ya ağıt tutup uyku kuşlarının çığrınmasını örtüp utanmazlık edersin.”

  1. Konuşulan ağızla coğrafya özelliğinin tanımı yapılmıştır,
  2. Ağıt yakıldığının vurgulanmasıyla töreye işaret edilmiştir,
  3. Görkemli bir gece belirteci kullanılmıştır; “uyku kuşlarının çığrınması”
  4. Gece gürültü yapmanın “uyku kuşlarının çığrınmasını örtmek” ayıp olduğu vurgulanmıştır.
  5. Ama hoşgörü de vardır, sesi duyarız, tatlı sert bir söyleyiş. Kolundan tutup eve yatağa götürmeye çalıştığını görür gibi oluruz…

Sarı demez Füruzan “tüyünün rengini güneş çalmış güleç” yüzden söz eder bize. Gülüş de saçlar da sarı renktir, neşelidir.

Tek cümlelik paragraflar kullanır, söylemi güçlü kılmak için yapar bunu. Sayfa 24’ü okuyalım.

Dur hele resmi göstereyim.

Şu Musa gördün mü?

Hepsinin yüzü ufak çıkmış ya. İyice gülmüşler belli.

Dişlerinin akından anlarsın.

Her bir cümleden bir hikâyenin neredeyse sınırsız yayılımını düşleyebiliriz. Aynı zamanda Durkadın’ın bu cümleler arasında sustuğunu da anlarız. Kısa susku anlarında aklından neler geçtiği bizim düş gücümüze bırakılmıştır. 

Şimdi bir cümle seçiyorum. Bir deneme yapıyorum. Eğik harflerle yazılmış olanlar benim düşlediklerimdir.

            Dur hele resmi göstereyim(Basma elbisenin göğsüne sokar elini, katları arasında yarı sert bir şey bulunan bir mendil çıkarır. Teri, memesinin kokusu sinmiş mendili tutan sert parmaklarının kumaşa dokunurken çıkardığı ses duyulur bu bekleyiş sırasında. Konuşulmamaktadır çünkü. Nefesi biraz hızlanmış mıdır? Belki. Belki hafifçe titrer mendilin sarkan köşesi. Ne renktir bu mendil? Kenarları mavi çizgili beyaz mı? Pamuklu kumaştan mı? Bir hikâyesi bile vardır düşünürsek, çeyizinden kalmadır Durkadın’ın.)

Sayfalarda tek cümlelere rastlarız. Bazen bir kez kullanılır. S.29’ da “Eve vardım,” der Durkadın. Onun tüm duygusal ve fiziksel algılarını bu cümle içinde barındırır. Bazen de yukarıda olduğu gibi, kısa cümleler alt alta kullanılır, duygusal yoğunluğu dile getiren bir anlatımdır bu. Sayfa 31’e bakalım lütfen.

      “Sustum.

Pencereden dışarıya baktım.

Kuran’ı kapadım.

Öpüp alnıma koydum.

Oda alacalanıyordu.

Uzaktan iki keklik ötüşü geldi peş peşe.

Dört gün dört gece geçip gitti.”

Satırbaşı yapmakla boşluklar verilmiştir. Sebep? Metnin yavaşlamaya gereksinimi vardır. İyice özümsenmesi için. Burada Umberto Eco’nun bir saptamasına katılarak alıntılama yapacağım izninizle, boşluklar için der ki; “boşluk bırakmak yavaşlık yaratır ki bu az söz ile gerçekleşir.” Az söz. Birer satırlık paragraflar… “Yazıda yöntem yavaşlıktır. Betimlemeler, anlatıdaki çeşitli noktaların ayrıntılı anlatımı ile gerçekleştirilir.” Katılıyorum ve ekliyorum, okuma hazzımızı yukarılara taşır bu yöntem.

Elbette şu anda biz bu cümleleri teknik olarak inceliyoruz. Estetik inceleme sırsında çizilen tablolar arasında yine bu paragraflara dönmek isteyeceğiz. Daha onlara geçmeden önce bakmamız gereken başka ayrıntılar var. Hikâyenin içinde çok ağaç kökleri çok ağır taşlar, çok sarmaşıklar var. (Bu hikâyede oyalandıkça keşfedeceğim anlam derinliklerinin beni yıldırmasından korkuyorum. İtiraf etmeliyim.)   Söz gelimi devlet yurttaş ilişkisinde duralım.

“Bizim köylük yere ne zaman yazıp çizen biri gelse sonu bize hayır değildir.” S.13

“Köyümüze yabandan gelip de yazmaya oturanlar var ya, işte onlardan ziyade korkarım. (…) Ya asker toplama ya da vergi, toprak moprak işi diye yazarlar yazıya durduklarında. Ya da dediğim gibi şu iş, bu iş için derler, sende mi, onda mı, şunda mı, diye inceden inceye sorarlar. Sıralanıp yere bakarız. Sonu hep paraya dayanır.

Sonra sil silebilirsen.

Bir yazmayagörsünler.

(…)

Hükümetse, bellersin ki hep dışarıdan gelenlerin elindedir. Hayır denmeyecektir onlara. Biz de hayır demede çare aramayız ya zaten.”  (S.14)

Ürkütücü bir saptama değil mi? İsteyen yurttaş olması gerekiyorken cumhuriyet rejiminde eşit ve hakça olmayı tanımlayan demokraside isteyen “hükümettir.” Ne diyor ansiklopedi? Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Türkçeye, Fransızca démocratie sözcüğünden geçmiştir. Halkın kendi kendini yönetmesi, demektir.

Ne diyor hikâye? Üye veya vatandaşların organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede değil eşit hakka sahip olması, hakkı bile yoktur. Yönetim biçimi sözcüğü birilerinin birilerini güdümlemesi olarak kullanılır. Fransızcadan geçmiş bu sözcüğün henüz Türk dilinde karşılığı yoktur, yani halkın kendi kendini yönetmesinin karşılığı bir sözcük üretmemiştir üye. Destan sözcüğünü üreten toplumsal bilinç bu sözcüğü üretemez olmuştur. Yazar karşımızda duruyor. Ve soruyor. İşte büyük harflerle hikâyenin atmosferine yazmış; Neden?

SÜNGERCİLİKLE İLGİLİ AYRINTILAR

Hemen ardından hikâyenin sünger avcılığının dramına, sorunlarına eğilişini irdelemek istiyorum. Bu acı iş adeta metnin içinde eritilmiş, dokularına iyice yedirilmiştir. Her harfte kokusu/korkusu vardır sünger avcılığının.

İşte örnekleri.

S.16 “Herif dedim, Memet’in belinden aşağısı yeni bolarıp durdu vurgunda, çaput bebek benzeri canı yok. Alanya yöresinde varıp kaba süngere dalanlardan kaç kişileri vurgun erliğinden, civanlığından etti. Sayayım mı? Ya sen? Gece uyuyakoyunca, hökürtünü duyan odaya deli dana tıkılmış sanır. Ciğerlerin kevgir olmuş öte de öte soludukça (…)”

26. sayfayı okuduğumuzda 40 metre kimi kere 60 metre derinliğe dalındığı, korkunç çalışma koşulları anlatılır. Öyle ki Zenker Osman dayanamayıp kaçmıştır Girit’ten. Onun ağzından dinleriz yapılan işi, yaşam koşullarını.

28. ve 29. sayfalarda sünger trajedisinin sınır tanımadığı Türkiye’de de Yunanistan’da da koşullarının aynı olduğuna ilişkin ayrıntılar aktarılır.

METNİN UZAM ZAMAN ÖZELLİKLERİ

Hikâye mekânının iki çeşit olduğunu söyleyeceğim. Birincisi annenin yüreği, belleğidir. Fiziksel ortamsa köyün sahili. Açık alanda geçen hikâyenin gerçek zamanı “şimdi” belki on beş yirmi dakikalık bilemediniz yarım saatlik bir süreyi kapsar ama geri sıçramalarla ve zamanın yazar tarafından yeniden yapılandırılmasıyla neredeyse elli altmış yıllık bir süreyi aktarır okura. Şimdi zaman unsurunun nasıl kullanıldığına ilişkin kazı çalışmalarıma başlıyorum.

Füruzan zaman parçalarını, çizgisel düz bir sıra içinde değil, konuşmalar, düzenlemeler ve yinelemelerle yeniden oluşturduğu ve yapılandırdığı uyumlu parçalar haline getirerek kullanır. Her zaman. Barthes’in terimini kullanıyorum; rapsodik düzen.

S. 14’te zaman sıçraması (…) “Benim dedemden bu yana (…) >> geri; iki kuşak boyu. (…) eğer o yabancı kadın gelmeseydi(…) >>> geri; daha yakın geçmiş. (…) Babası: “Kurgumuz sünger balık üzeredir(…) >> geri; kuşaklar boyu.

S.15 “Taa Yunan gâvuru toprağımıza ayak bastığında da böyleydi(…) >>> geri; Kurtuluş savaşı yılları, babanın askerliği dönemine karşılık geliyor.

S.20 “Helalleştiler.

        İskeleye varıp küçülene dek onları tek gözümle izlediydim. (…) >> geri; Musa’nın gidişi anı. (…) Sol gözüm görmez demiş miydim başta? (…) >> daha geri; Durkadın ananın görmez oluş hikâyesine.

Bazen de cümlenin kendisiyle zamanı geri döndürür. En güzel örneği buraya alıyorum. Okuduğumuzda bir büyülenme yaşadığımız cümlelerden. “Yumuşadı fotoğrafın kâğıdı.” (S. 24) Bu kesinlikle bir utsuroidir.[6] İki durum arasında asılı gibi duran an… 1. durum: oğul uzaktadır 2.durum her zaman göğsünün üstündedir. Yumuşamış fotoğraf kâğıdını gördüğümüz an… Utsuroi…

Füruzan’ın geri sıçramaları ne amaçla kullandığına bakıyorum;

  1. Durkadın’ın portresi için (gençliği, körlüğü, yaşam koşulları vs.),
  2. Oğlu Musa’nın portresi için(delikanlı olarak yaşam savaşı ve gitme nedeni),
  3. Baba’nın portresi için (savaş yılları),
  4. Musa’nın gidişine neden olan olayın açıklanması amacıyla.

Burada akan özneden söz edeceğiz. Öznenin duygusal anlatısı. Oradan oraya ilgisizmiş gibi duran ama kuşku götürmeyecek denli derinlikli ve ilintili imgelemelerle gerçekleştirilen anlatı. Bir an akışın hızla geçmişe doğru gittiğine sonra hızla ters yöne şimdiye döndüğüne tanık oluruz.

Durkadın’ın sıçramaları bir tür girdap, duygu akışı içindedir. Beri yandan okur olarak hem olay hem karakterler için “çıkarımsal gezintiler yapmasına olanak tanır.”[7] Umberto Eco’ya başvuruyorum. Bu yöntem okurun öngörülerini harekete geçirdiği gibi olup bitenle, karakterle özdeşleşmesini sağlar, tutku oluşturur ve elbette gerilimi…

SPAZM ZAMANI

Evet “spazm” zamanı…

Hikâye tümüyle bir spazm zamanıdır kanımca. Spazm zamanı korku doludur: Annenin korku dolu bekleyişidir. Anne açısından beklenmediktir. Tam zeytinlikle haşır neşir olunması söz  konusuyken o alanın dokunulması yasaklanmış, çocuk süngere gitmiştir.  Anne bunun haksız olduğunu söyler. İyi ama ne Musa’ya ne kocasına söyledikleri, tavırlarındaki direniş verilmiş kararı değiştirmez. S.16’da dinleyene yakınır; “Ne dediysem yer etmedi kadın kızım.” Kışkırtıcıdır; Durkadın ananın söylendiği, isyan ettiği kocasıdır görünürde ama gerçekte düzenle ilgili saptamadır. Bu nedenle kışkırtıcıdır. Osman’ın kaçıp gelerek anlattıkları sonra İbrahim’in cenazesi kışkırtmalardır, uzun ağrılı sürecin parçalarıdır. Okurun tanıklık ettiği yaşam parçasından önce başlamış olan ve bize iki ay daha süreceği belirtilen Durkadın ananın olasılıkla sahilde beklemekle geçireceği uzun ve duygusal olarak ağrılı bir süreç söz konusudur.

Hikâyenin hareket sağlayıcı diğer unsuru ise kıyaslamalardır, dedik. İzninizle burada bir kez daha bu konu üzerinde çalışacağım. Musa, İnce İrahim, Zenker Osman, üç delikanlı giderler. Osman kaçıp gelmiştir. Olup bitenleri anlattığında okur spazm=gerilim sürecine sokulur. Koşulların kötülüğünü ondan dinleriz. Diğer iki delikanlının her an ölüm haberlerinin gelmesi içten bile değildir. “Aynı bura gibiydi Durkadın teyzem,” diye anlatışından bir koşutluk daha yaratılır ve kara haber beklentisi artırılır. Rum dalgıç ölmüştür, baba papaz getirmiştir, yapacaklarından korkup anneyi tutmuşlardır. “Oralı dalgıcın tabutuna Musa’nın omuz verdiğini, tabutun “vapurun alt katına tıkıldığını, yanına adam kattıklarını, raporlu polis kâğıdını…” her şey aynıdır. Burası gibi(!) Babası Rumca konuşmasa Hüseyin Emmi sanılacaktır.

Ve bu noktadan 31. sayfaya geçersek eğer, yatsı okunurken bir tekne yanaşır iskeleye… “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar.” Şu an düşünüyorum da… Böyle bir cümlenin çözümlenmesi cesaretini bulabilecek miyim? Bu cümleyle tüylerimiz diken diken olur. Çünkü Rum dalgıcın ölüm hikâyesi, tekne, tabut, akılımızdayken tekne yanaşır. Kahvedekileri bir düşünün, sessizce sözleşmişçesine ayağa kalkarlar… Dalgalanan duyguları algılarız… Burada tüm teknik, akademik gölgelerden çıkıp tümüyle duygularıma kapılmaktan kendimi alamıyorum. “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar.” Gerilimin doruk noktası. Sessizce elimizi göğsümüze bastırdığımız nokta bu. Devam ediyorum şu cümleyi okumalıyız:  “Kahveye öbeklenen insan yığınını araladım.” Durkadın ananın cümlesi bu. Ağır çekim bir sahneye benziyor. Hayır, ölüm korkusunun, oğlunu yitirme olasılığının cümlesi bu. Zihinsel bir sarsıntı. Bir şey olmuş gibi. Ama olmayabilir mi? İnsanlar adeta cisim gibi algılanır “aralanırlar” Durkadın’ın çalışkan ve yorgun ellerini görürsünüz insanları sessizce bir perde aralarcasına iki yana çekişini… Sessizlik vardır. Belki kırık dökük konuşmalar. Ama en iç sızlatan cümlelerden biri; “o tabutta hem İbrahim hem Musa var.” Acının en derinidir bu. “O kan Musa’nın da kanıdır” der. “O ciğerini tükürüp ölen Rum dalgıçların da kanıdır” der. Annelik ortak paydası böyle dile getirilir. Korku daha da artar. Musa’ya ne olacak? Koku unsuru devreye girer; “Bir koku sardı burnumu,” der Durkadın ana. Ölmüş çiçeklerle ölmüş insanın kokusunu aktarır bize.

Sonunda ana çocuğunu sahilde bekler olur. Biz onu bulduğumuzda o kendi gerilimini yaşıyordur. Ama orada olması köy için de okur için de gerilim unsurudur. Evlat yitirme korkusunun derinliklerinde okurla özdeşleşme kurar. Duygudaşlık kurar. Hikâyelik arkadaşlığımızın doruk noktası Durkadın anayla.

DUYGULARIN DİLE GETİRİLİŞİ

Gelelim “Kanı Unutma”da duyguların dile getirilişine…

S.21 “İçim kanım sarı sarı titredi.” Öyle bir gerçek vardır ki apansız yakalanmıştır kişi. O güne değin hiç yaşanmamış bir durum söz konusudur; “Doğmuşum, gözlerim dünyamı her olanı görmüş.” Sivri, (keskin kenarlı diye ekliyorum) bir gerçeğin donuk saptaması, der R.Barthes buna. Yayılım yaratan (duygusal yayılım yaratan bir yoğunlaşma! Bir satori! İşte bu konuda duygusal yayılıma örnek bir cümle alıyorum hikayeden; “Kafamın kemiği incecik ayrılıp sızısı gözümü tutup çekerdi sanırsın.”  >> kör oluşun yarattığı duygu!

Oğlunun gidişini de körleşme acısıyla karşılaştırır. “Gözümü ilk yitirdiğimdeki, ığım ığım acıya hiç benzemez dikelen bir ağulama aldı içimi.  Ağulanma ki çıkar görelim diyen olsa şöyle elimi yüreğimin başına daldırıp incecikten yeşil bir yılan koparıp çıkaracağım gün gibi ayan ve belli.” S.23 Daha beter bir duygudur oğlunun gidişi. S.23 “o günden bu yana hiç ağlamam demiş miydim?”>> katılaşma hali.

S.23 “Ben yanlarına varamadım,” > derin üzüntüden ötürü yok sayma isteği. (Gençler giderken.)

S.31 “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar,” > sessiz bir panik hali, ortak duygulanım, ortak korkunun dile getirilişi.

S.31 “Teknede duran ince uzun sandığı görüp de hiç tanımazdan niye geldiğimi hala bilemem,” > korkuyu reddediş.

S.33 Salih çavuş elimden tutup öteye aldı beni, > derin duygusal çöküntü nedeniyle donup kalma durumu vardır burada. İrade yok olmuştur, birinin güdümü gereklidir. Salih çavuş bunu hissedip onun yerini değiştirmiştir. Muhteşem insani bir duygu akışı ve yardımlaşma anıdır bu. Duygu seli ikisini de kuşatmıştır.

Bu hikâyede, duyguların dışa vurumunda bir yıldız gibi parlayan yılan metaforuna sıra geldi sanırım.

İlk kullanıldığı yer 23. sayfadır. Oğlu Musa’nın gidiş acısıyla gözünü yitiriş acısını karşılaştırır Durkadın ana. “Gözümü ilk yitirdiğimdeki, ığım ığım acıya hiç benzemez dikilen bir ağulama aldı içimi. Ağulanma ki çıkar görelim diyen olsa şöyle elimi yüreğimin başına daldırıp incecikten yeşil bir yılan koparıp çıkaracağım gün gibi ayan ve belli. Acının yılanı içimde bitiyor, yürüyor, kanı canı tamamlanıyor derdimce.”

Gözünü yitirişini sarı renkle betimlerken “İçim karnım sarı sarı titredi.” (S.21) oğlun yitirilişini daha koyu olan yeşil renkle tanımlar.

Burada aynı zamanda “bebek” kavramına gönderme vardır. Birincisi “göz bebeğini” yitiriştir. Çok değerlidir. Yokluğu büyük yoksunluktur. Büyük acı vermiştir. İkincisi “kendi bebeği Musa”dır. Daha değerlidir, yokluğu ölümcül bir yoksunluktur. Her ikisi de bedeninin parçasıdır. Gözün yedeği vardır, Musa’nınsa yoktur…

METİNDEKİ SİMGELER

Yılan sembolizmine gelmiş geçmiş tüm kültürlerde rastlanmaktadır.[8] Birçok anlamlar yüklenmiştir.  Edinebildiğimiz bilgileri metnin süzgecinden geçirecek olursak yok edici güç ilk simgesidir. Acının kaynağıdır. Ölümü ve yıkımı temsil etmektedir. Ama periyodik olarak derisini değiştirme özelliğiyle yeniden dirilişi de temsil eder. Yaşam gücü, yaşam çarkı. (Zimmer’in görüşü.)[9] Bu anlamdan hareket edilirse metinde bir umut ışığı bırakılmıştır.  Acının kaynağı yılanın yine şifa kaynağı olma olasılığı da vardır. Bu Jung’un gözlemidir; imge homeopatinin sezdirimidir. Bu tanımlamayı anımsayarak tedavinin, hastalığa neden olan unsurla tedavi edilmesi durumundan söz etmek gerek. Dolayısıyla yılan, yine yılanın neden olduğu yaranın şifa kaynağı olmaktadır. > Musa gidişiyle neden olduğu acı onun geri dönmesiyle iyileşecektir.

Yeşil renk dikkatin ve odaklanmanın rengidir. Durkadın’ın bu acıya odaklanmış olduğunu görürüz. Tüm yaşam akışını durdurmuş oğlunun gidişiyle oluşan acıya kilitlenmiştir. Beri yandan yeşil renk sağlam bir irade ve başkalarını kontrol becerisine sahip olmayı simgeler. Durkadın ananın iradesini metin boyunca görürüz zaten. Onun için de yeşil yılan hem Durkadın ananın acısının (> Musa’nın yokluğu, yani Musa) hem iyileşme gücünün hem iradesinin simgesidir diyebiliriz. 

İkinci olarak 24. sayfada yılan metaforunun kullanılışına bakalım;

“Ipıldayıp esen yele bağrımı veriyorum. Yüreğimin başını ağulayan incecikten yeşil yılan azından azından duruluyor, yatışıyor, dinleniyor, güç toplamaya. O da dinlensin, o benim can gözümdür, şimden geri o ölürse ben de canımı teslim ederim bellidir.”

Burada kullanılışında yılana duru görü (can gözü) anlamı yüklenmiştir. Yani beş duyu algısı dışında algı gerçekleştiren aracıdır. Yatışıp dinlenmeye çekilmiştir. Artık oğlundan olağan biçimde haber alamayacak ana duru görüsüyle (yeşil yılanla) onunla iletişim kuracaktır. 

Yılan metaforu daha sonra 29. sayfada belirir. Osman geri gelmiş, olup bitenleri anlatmış tüm köyü, ama asıl Durkadın anayı kaygı almıştır. Der ki; “İçimin ağrısının belirmesini ince yılanın yeşermesini asıl o sabah tanıdım, bildim. Say ki yarıklar açıladuruyorda etlerimde.” (S.29)

Peki. Bunun bir çığlık olduğunu içimizdeki titreşimlerden anlıyoruz. Her ne kadar olağan bir sesle söylenmiş, sözcükler, söz dizimi olağanmış gibiyse de… Buradaki anıştırmanın kapısını çalmalıyım. Yeşerme bitkisel büyüme karşılığı olmasına karşın yeşil ortak noktası kullanılarak, yılanın şekli gözetilerek, artan üzüntü ve kaygı yeşerme olarak tanımlanmıştır. (36. sayfada da yeşerme olarak tanımlanır.) Ayrıca, bu kere yılanın ortaya çıkışı, içinde yarıklar açılması denli derin ve acıtıcıdır. Oğlunun yaşamının tehlikede olduğu artık besbellidir ve annenin çaresizliği çok derinleşir.

Son olarak 36. sayfadaki yılan metaforu, Durkadın ana sahildedir, oğlunun geliş zamanını beklemektedir. Okuyalım;

(…)(Dolunay)Kemiğe kesmiş göğüslerimin altında çöreklenmiş bekleyen yeşil incecikten yılanı uyarır. O yılan kötülük içredir bellersin ya yanılırsın.

“Unutma,” der bana.

Ağusunu, analığın ne olduğunu bilen can ağacıma siyim siyim yayarak.

“Kanı unutma,” der.

Yılanın iyisi yoktur elbet… Madem sürünür, madem ağuludur, madem gülemez ve ağlayamaz, kötüdür. Kötü olmasıdır şimdilerde iyi. Yapılanlara alışmayayım diye her gece filizlenmesi iyidir. “ (S.36)

Dolunay simgeselliği[10] : Dolunay genellikle dişil ilke simgesidir.

Farklı evreler geçirerek form değiştirmesi, biyolojik ritimler ile ilgili işlevleri nedeniyle döngüsel değişimin ve yenilenmenin simgesidir.

Zamanın, doğum- ölüm- yeniden doğuş çemberinin sembolüdür. Analığın simgesidir. (ilk dördün; bakire, dolunay; ana, son dördün; yaşlılık)

Metne dönersek ayın gel-git etkisini göz önünde bulunduruyorum ve dolunayı umut olarak yorumluyorum. Dolunayın yaşlı göğüsleri uyarması da analık duygusunu, umudu, yeniden doğuşu, Musa’nın geleceğine ilişkin işarettir.

Çöreklenmiş yılanın simgeselliklerini anımsayalım (elbette buraya yalnızca yorumlamamıza yardımcı olacakları almak durumundayız);

  • Kadının adet döngüsünün oluşumunun simgesidir. Bu anlamıyla iyi ya da kötü ama dinamik ve potansiyel olan gizil gücü simgeler. > Durkadın ana pes etmemiştir. Güçlüdür.
  • Bir ağacın etrafında (hikâyede can ağacının etrafında tanımlıdır) ya da herhangi bir eksensel sembolün etrafında çöreklenmiş olan yılan, dinamik gücün uyandırıcı gücü, tüm büyüyen canlıların dahisi; anima mundi, [11]yani dünyanın ruhu, saf semavi ruhun devresel varoluşudur. > Durkadın anayı da “Kanı unutma” diyerek uyarır.
  • Birçok öğretide hayatın doğum-ölüm çemberidir. Musa bir tür ölüme gidişini, geri gelişiyle doğuma çevirecektir.
  • Zimmer’e[12] göre, yılan doğuşu ve tekrar doğuşu belirleyen hayat gücüdür ve dolayısıyla yaşam çarkı ile ilişkilidir. > Musa köye geri dönmekle tekrar doğmuş olacaktır. Yılan varlığıyla, anayı uyarışıyla bu tekrar doğuş için onu ayakta tutmaktadır.
  • Sanskritçede kundalini enerjisini temsil eder.

Kundala sıfat olarak sarmal, halka, kundalini sembolik olarak halka şeklinde kıvrılmış bir yılan olarak temsil edilmektedir. > ateşin sarma açılma şekli> ateş yılanı> uyandırıldığında ritmik şekilde yukarı aşağı hareket eden kap/rahim içinde uyuyan evrimsel dişil yaratıcı güç. >Yılan Durkadın ananın içinde “yeşeren” “her gece filizlenen” bir güçtür. Varlığı olup bitenleri hatırlatır.

Yılan eğretilemesinin dışında duygunun dışa vurumunda tam tersine gönderme yapan gülme eylemi ile ilgili incelememizi birazdan algılar başlığı altında yapacağız.

ARA OLAYLAR

Hikâyenin akışı içinde yer alan ara olaylara gelince. Bunları listelemekle yetinecek, okuma ve keşfetme zevkini sizlere bırakacağım.

  • Turistler ve tarihi kalıntılara gösterdikleri ilgi,
  • Rum aile,
  • Köy öğretmeni (bu eksende okuma yazmanın kırsal kesimde kapladığı alan),
  • Devlet yetkililerinin tutumu,
  • Arkeologlar,
  • Babanın Kurtuluş Savaşı anıları,

Gerek ara olaylarda gerekse metnin bütününde oluşturulan parlayıp sönen, geçip giden, bilinç eşiği, bilinçaltı görüntülere benzeyen gönderge flaşlarından[13] örnekler seçecek olursak;

S.11 “Neyi bilecektik ya, yine de bilmiyorum kadın kızım.>” salt bilinçsizlik, derin kuyu

S.11(…) bebeğiyle konuşur gibi> küçümsemenin algılanışı

S.15 “Yaşım boy kesimim gözü çelip durur.” > Halil İbrahim’in iri yarı bedeni

S.16 “Dövdü beni.

        İyi geldi kadın kızım.” > tersine gönderme

S.17 “Damatlığındaki bana ilk el atma şaşkınlığı aynen esip dururdu yüzünde.” > ne yapacağını bilememe durumu

S.27 “Sopalara asılıp boşalıp kalmış babası (…)”

METNİN ALGILARA SESLENİŞİ

Tüm bu üzerinde durduğumuz anlatısal ormandaki gezintimizin temelinde algılar yatıyor. Şimdi sıra metin yolu boyunca biriktirdiğim algılarda.

Ses algısı örneği: S.35 “Arada çırpıp durur bir ötüş duyacaksın, bülbüldür.”

Koku algısı örneği; “Gönlümü kara bulut denli boğuntuya, kusturucu bulantıya saran o onmaz koku…(S.33)

Göz ve kulak algısı aynı anda ; “Bir tosbağanın çıtırdayıp duran sürünmesini tek gözle izledim.”

Göz algısı gözün körleştiği an: (S.20) “Güneşin tüm şavkı çatladı bebeğimde.” 

Dokunma algısı; “güneş sırtımdan geçip döşüme vurmaya başladığında” (S.21)

Elbette özellikle üzerinde durulması gereken renk algıları var. Çünkü bu Füruzan üslubunun can alıcı noktalarından biri.

❅Mavi mor koca canavarı gördüğünde deniz içine gövdesinin sıcak terini salan olur mu? (S.8) Renk korku betimlemesi için kullanılmıştır.

❅Ak yalımlı kağıt (S.11) Gümüş rengi tanımı, aliminyum ilaç ambalajını adlandırır.  

❅Sarı adamlar (S.12) > Turist tanımı için renk kullanımı.

İçim alazlanıyordu (S.12)> alazlanmak;kızıllık > için alev alması= korku renk duygu tanımı için kullanılmıştır.

❅Yeşil yılan (S.23) Renk, yılanın zehirini çağrıştırıcı unsur olarak kullanılmıştır, > yılanın zehiri duygusal acıyı simgelemektedir. (Algı için algı.)

❅Zifir gece (S.25) > Renk gecenin betimlemesi için ışıksızlık olarak kullanılmıştır. Duygusallığa gönderme de yapar.

❅Gözün harı (S. …) > yangı> kızıl renk > Renk hem acı duygusunun anıştırılmasında hem gözün kararması anlamında kullanılmıştır.

❅Taze kesilmiş çam tahtası kızılı (S. 32) Renk gençlik kavramını anıştırmak için kullanılmıştır. “kesilmiş” ölüm kavramına gönderme yapar.

Zincirleme algı;S.27 Lüksün cızırdayan yanışı, uyku kuşunun geceyi dumanlaştıran sesi, yaz böceklerinin duyuverdiğimiz çığırtılarına Osman, yutuşundaki aceleyi, şapırtıyı da katarak yiyip eritti aşını..

Şu anda, sırada bu hikayenin parlayan noktalarından biri var karşımızda algının tam tersi durumuna bir örnek sunacağım. Gülme eyleminin, kaynak tarafından algısı farklıdır, karşı taraftan algısı farklıdır. Okur her ikisini de bilir. Çıkarsamamız; olup bitenler o kadar zor kabul edilebilirdir ki Durkadın ana çaresizce, insan olarak kınayarak, buruk güldüğünü düşünür. Oysa ağlamaktadır. Gülmeyle ağlama arasındaki o ince çizgide dururuz. Her iki kas hareketini de izler ve anlarız. Duygunun ters yöne doğru gülme > gülme yitimi > ağlama

Buraya kadar okuyan sabırlı dostlara ve son sünger avcısı Bodrum’da yaşayan Aksona Mehmet’e selamlar gönderiyorum.


[1] Füruzan – Lodoslar Kenti

[2] Selva oscura; cehennemin açıldığı karanlık orman

[3] Umberto Eco- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti

[4] Füruzan Diye Bir Öykü S. 53

[5] Füruzan Diye Bir Öykü S. 53

[6] Bir şeyin ruhunun boşlukta iki durum arasında asılı gibi durduğu an. R.Barthes.

[7] Çıkarımsal gezinti: Okurun öteki hikaye ve yaşam deneyimlerinden oluşan hikayenün devamına ilişkin tahminleri.  Umberto Eco-Anlatı Ormanında Altı Gezinti

[8]  Churchward, James; Kayıp Kıta Mu

[9] – Zimmer, Heinrich; Hint Sanatı ve Uygarlığı’nda Mitler ve Simgeler

[10] Mythic Astrology Liz Greene , Simon & Schuster Publication- The Lunation Cycle Dane Rudhyar, Aurora Press Publication

[11] Platon, Paracelsus, F. Schelling 

[12]  Zimmer, Heinrich; Hint Sanatı ve Uygarlığı’nda Mitler ve Simgeler

[13] R.Barthes tanımı.

FÜRUZAN ÖYKÜLERİ İNCELEMELERİ -1

PARASIZ YATILI

Umerto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti [1] yapıtında “Örnek Yazar” tanımı yapar. Özetleyerek alıntı yapacağım. Der ki; “Örnek yazarı birçok kez okumak gerekir, ikinci düzey örnek okuru hedefler ve birtakım yöntemlerle okurdan iş birliği bekler. Kimi zaman bir anı gibi tanımsız ve saplantılı bir şeyler, mavimsi eflatun bir atmosfer anlatır. Anlatısal hareketleri iç içe geçmiş kümeler ya da sürekli yer değiştirmeler kullanır. Olay örgüsü ile değil yapıtı anlatısal söylemle örgütler. Betimlemeden kaçınarak belirime yönelir.”

Bu saptamaların ışığına sığınarak, “nasıl bir okuma beklediğini kendi kendime sorarak, gideceğim yolu bana adım adım gösteren örnek yazarımın peşine takılarak anlatısal söylemle daha çok ilgilenmeye” çalışacağım.

Bugüne kadar üzerinde en çok konuşulan ve yazı yazılan hikâye desek doğru olur mu bilmem; Parasız Yatılı. Bu nedenle bu metinle ilgili başka keşiflerde bulunmak istiyorum. Okurken alışıldık gözle bakmak yerine ve çözümleme yapmak yerine metnin gücünü bir kez daha hissetmek için bir kaydırmaca yapmak istiyorum. Bunu yapmaktaki amacım, beklentim, metnin her dönem için sağlamlığını, geçerliliğini görmek. Bir yandan da hangi metnin (1970-Füruzan metni mi, 2012 Serap okuması mı? )daha az gelişmiş bir toplum yaşamının aynası olduğunu düşünmek –düşünmemizi –istedim. Bakalım, yenilikler yaşamımıza gerçekten “yeni karşılığı olarak gelişme” mi getiriyor yoksa biz bir yanılgı içinde miyiz? Birlikte düşünmeye ne dersiniz?

Önce okurken sizlerle paylaşmaktan haz alacağım ayrıntıları gözden geçireceğim.

Bu hikâye anne-kızın yolda yürürken annenin konuşmasıyla başlar. Bir yandan yürüyüp bir yandan plan yapmaktadırlar.

Hikâye zamanı da sınava girmeden önce evden çıkıp sınav alanına gidişteki süreyi kapsar. Söylem zamanıyla hikâye zamanı hatta okuma zamanı da diyeceğim eş zamanlı olması nedeniyle okurda gerçeklik duygusunu uyandıran ayrıntılardan biridir. Tıpkı filmlerdeki zaman koşutluğu gibi.

Diğer gerçeklik unsurlarının yaratılan ayrıntılar ve konuşma dilinde yazılması olduğunu düşünüyorum. “Sen çıkınca işin bitip, gene yürüyerek iner…” diye konuşur anne. Devrik cümleler hem gündelik konuşmaların bire bir kullanımıdır bir yandan da durumdan kaynaklı heyecan halinin okura yansıtılmasıdır.

Zaman sıçramalarıyla, “anlatısal hareketler kullanılarak” (geri doğru olanlarda hikâye kahramanları hakkında olup bitenleri öğreniriz, ileri doğru olanlarla hayalleri), kişilik ipuçlarını verir yazar.

Bu konuyu tamamlamadan önce bir nokta daha; hikâyenin başladığı “anda” da bir zaman büzülmesi oluşturulmuş, geriye ve ileriye bir yelpaze gibi açılmıştır. İki kanaldan iki karakterin belleğinden akarak okurun belleğinde bütünleşir Bu zaman büzülmesinden canlandırmaya geçiş yapar yazar.  Sınav heyecanını hem geçmişi anımsama/canlandırma (geri) hem hayallere kapı açma(ileri) amacıyla kullanır.

Toplumsal yapıyı yine dişil gözden verir. Betimleme düzeyi kimi zaman annedir kimi zaman kızıdır.

Bu hikâyenin en derin noktası olan yoksulluktan kaçma arayışları ayrıntılarında okurla özdeşleşme kurulur. (Bugün de kurar, yoksulluk bitmedi çünkü artarak ve hızlanarak sürüyor.) Bu özdeşleşmenin bir nedeni de anne kız arası dayanışmasıdır. Bir kaçış planları vardır. Gösterilen çabaya bakıldığında Füruzan’ın birey kadını ve birey kadın olma yolunda (koza) bir kız çocuğu vardır. Direngendirler. Özdeşleşme noktasının biri de sınav heyecanı olmalı. Hala geçerli olduğuna göre.

Olay örüntüsü olarak ise yalnızca şu vardır; kızla annesi evden çıkar, yürüyerek okula (sınav ortamı) gelirler. Çok yalın, sıradan gibi görünen (benim de başıma gelebilir duygusu uyandıran) bir akış şemasıdır bu. Kalabalığın içinden iki kişiye işaret eder Füruzan. Ne önemi olabilir ki sıradan bir göz için? Sınav heyecanı yaşayan bir anne kız… Derken, Füruzan bu iki kişiyle okurun arasındaki yerini alır ve bir prizmanın sıradan bir ışık demetini ayrıştırma işlemini yaparak sizin tayfı görmenizi sağlar. 

Anlatıma değinmek istiyorum. Az önce sözünü ettiğim tek cümleyle dillendirilebilecek olay örüntüsünü (kalabalıktan iki kişiye uzanır yazar ve onlara dokunur) deyim yerinde olursa gönderge flaşı niteliğindeki sözcükler kullanarak genişletir yazar. Sonra görüntü kaybolur.

…annesi durmadan konuşuyordu… [flaş > iş bulduğu gün]

… bizi tayin edecekler [flaş> ileri sıçrama (S.108)]

… oraya gideriz di’mi? … [flaş> ileri sıçrama (S.109)]

… anasonlu galeta yaparım…[flaş> ileri sıçrama (S.108)]

Zaman sıçramaları, hareket sağlayıcı değişken fiil zamanları yanında Füruzan biçeminin özelliklerinin birkaçını burada tekrarlamak istiyorum şimdi.

Dil özelliği olarak saptamalarım;

“Alıyorlar beni, bir iki güne kadar başlıyorum.” > karakter konuşmaları özelliği.

… Tam dudaklarında duran bir şeyleri söylemekten vazgeçiverip…> duygu aktarımı.

“… Parasız yatılı imtihanının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.” (S. 109) final cümlesi.

Ve betimlemeleriyle (“ikisi de bu önemli gün için süslenmişlerdi. Anne boynuna ipek eşarp takmıştı, çocuk saçını ıslatıp taşlı tokasıyla toplamıştı.” (S.108- yolda yürüyen anne kız fiziksel tanımdan psikolojik boyuta göndermeler.)

…İtişmek suyun avuçtan süzülüp kol yenlerinde içeri girmesi… (S.107) ;okul ortamının belirimi. Ses, dokunma algısı, göz algısı hatta koku algısından oluşan sinestezik algı.

…İçeriden uğultular geliyordu. Yağmur taş duvarların arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı. (S.109) okul, dışarıdan algı.

Burada belirip sonra dalıp gözden kaybolan hikâyenin figürlerine/betilerine bakmak isterim. Karakterlerinin gerek çevre koşulları gerek yaşamları gerekse psikolojilerinin anlatılması için çemberler oluştururlar bu yüzden şiddetle önemsememiz gerektiğini düşünüyorum.

Başhemşire > hastane ortamı, iş tanımı, ahlak anlayışı, kadınca rekabet, ast üst ilişkileri.

Ev sahibi > Doğrudan kirayı istemeyip, kapıları çarparak o zamanki iletişim çeşitlerine bir örnek sunar.

Baba> Olmamasına rağmen varmış gibi disiplin unsuru olma özelliğini taşır, güven unsuru olma özelliğini taşır. (S.106) “… masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. Bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın korkusuzluğun anısıydı…) Ayrıca ciddi bir yoğunlukta özlem unsurudur.

Öğretmen>dönemin öğretmen özelliklerini taşıdığı gibi aynı zamanda eğitim sistemini dile getirmek için kullanılmıştır.

Bu betiler aracılığıyla tarih ve sosyal kesitle dolambaçlı parçalar halinde bağ kurulduğu gibi aynı zamanda bellek oluşturulmaktadır.

Hüzünlü dişil sesle anlatılan zaman zaman gelecekle ilgili ayrıntılarda mutluluk kırıntıları taşıyan bir hikayedir, hızlı tempoludur. 

Şimdi gelelim metnin kültür bağına.  Az önce de dediğim gibi, bu konuyu incelerken farklı bir şey yapmayı deneyeceğim. Şunu sorgulama amacındayım: Sıkı sıkıya kültüre bağlı olan metni devrine tanıklıktan çıkarıp (çünkü bu konuda herhangi bir duraksamam yoktur, tümüyle tanıklık etmektedir)  bugüne taşırsak neler değişecek? (Yoksa hiçbir şey değişmeyecek mi? Bu ironik olurdu elbette.) Görünürde ve nitelik olarak neler bulacağım, bunu merak ediyorum. Modern çağ (bu sözcüğü akıl ve insanı merkezine almış, toplum yaşamında da aklı, organize olmuş düzeni içinde, özgürlüğü güçlü öznelerin davranış bütünü olarak tanımlıyorum) modern çağ Türk toplumunda nasıl yaşanıyor onu ortaya çıkarmayı istiyorum.

Füruzan’ın Parasız Yatılı’ da işaret ettiği toplumsal konu, zor yaşam koşullarında değişen bir şey olmadığını göreceğimizi sanıyorum. Bundan biraz ürküntü duyuyorum açıkçası.  Çünkü az önce tanımı netleştirirken insan ve akıl odağında olmaktan, akıllı ve organize toplum yaşamından, buradaki güçlü özneler, özgür öznelerden söz ettim. Füruzan’ın özlem duyduğu, bu nedenle neden böyle diye kocaman sorular olarak karşımıza çıkardığı sorular, sorunlardır bunlar. Çözülmesini beklediği…  Aynı zamanda özgün (metinde) noktaların da hiç değişmeyeceğini sanıyorum. Bilmiyorum, bir serüven bu. Füruzan metninin içinde, benim sesim eğik harflerde olacak.

PARASIZ YATILI- 2012 yılında geçen bir öykü olsaydı…

“Sen çıkınca işin bitip, gene yürüyerek iner, Mısır Çarşısı’ndaki beğendiğimiz börekçi var ya, kanarya kuşları olan, orda öğle yemeğimizi yeriz. N’olacak kırk yılda bir ziyafet. Onun için Cağaloğlu’na yürüyerek gidip gelmekten yorulmayız, değil mi benim kızım? İstersek tatlı bile yeriz. Köprü’den de eğlene güle döneriz.”

Anne-kız sabah kalabalığının arasında, yabancı, çabuk yürüyorlardı. Annesi durmadan konuşuyordu. Böyle konuşkanlığının olduğu geçmişteki tek günü, hastaneye hastabakıcı olarak aldıkları gündü.

Çocuk o zamanlar üçüncü sınıftaydı. Okul kıyafetinin tişörtü şeklini yitirmiş, ekoseli eteğinin rengi solmuştu. Kış basmıştı. Bu doğalgazın yine zam gördüğünün, para yetmeyeceğinin sıklıkla konuşulduğu günlerin başlamasıydı. Doğalgaz sobasını yakmayı öğrenmişti. Önce gazı açıp kandil şeklinin olduğu düğmeyi bükecek, sonra yıldız işareti olan düğmeyi -yukarıdan aşağı-, öbürü soldan sağa bükme -karıştırmazın di’mi benim kızım?- basacak, mantar tabancası sesi çıkacak, sonra bebek alev görünecek. Küçücük, mini minnacık. İşte o zaman azıcık beklenecek. Sobanın karanlığında korkan minik aleve hemen başka arkadaşları koşup gelecek bir dizi minik alev şarkı söylemeye başlayacak. Şarkı söyleyince karanlıklar ışır. Böyle biraz beklenecek. Sonra bükmeli düğme iki konumuna getirilecek, alevlerin boyu yükselmeye başlayınca, -arka sırada oturmayı, okul aile birliği yardımını, ulusal bayramlarda şiir okumayı-, soba odayı ısıtmaya başlıyor, her şeyi  unutuyordu. Sobanın küçük penceresinden artık büyümüş olan alevlere baktığında ürktüğü şeyler yok oluyor, yemek masalarında – annesin en onurlandığı eşyaydı- çalışmaya oturuyordu. Sobanın o harlı halini çok seviyordu. Annesi içerisi biraz ısındıktan sonra [1] konumunda yakması gerektiğini, [2] ye getirince doğalgaz parasının çok tuttuğunu söylerdi. Ders yaparken arada sobanın küçük penceresinden bakar, alevlerin en mavisini, en telaşlısını ayırmaya çalışırdı. Arada bu bakış odanın sığınma olanağını artırırdı. İşte o “hastabakıcı olursun” dedikleri gün annesi kapıyı açıp girdiğinde bir şey değişmişti. Çünkü annesi bilmediği, görmediği haller içindeydi. Konuşmasıyla dışarının arı havasıyla dolduruvermişti odayı.

“Alıyorlar beni, bir iki güne kadar başlıyorum. İnsan Kaynaklarında form doldurdum. Bu şirket hastaneye sözleşmeli eleman alıyormuş. Hastaneye direk başvurulmuyormuş, taşeron şirket. İnsan Kaynaklarında iri yarı bir kadın. Sorular sordu. “Daha önce çalıştın mı? Kocan ne zaman öldü? Bu iş dur durak bilmez, üstelik beceri ister, çalışkan olmak ister. Önce eğitime alınacaksın. Yeterli görülürsen işe başlayacaksın. Başlayınca da her ay iç eğitimler yapılır, katılmak zorunlu. Biz kalite belgeli bir şirketiz. Elemanlarımıza sertifika veririz. Hastane de ISO 9000 kalite belgeli. Hata affetmez bilmiş ol. Yapman gereken işleri ve doldurman gereken belgeleri sana göstereceğiz. Her şey kayıt altındadır. Anlamadığın şeyi sor. Tereddüt edersen sor. Sakın hata yapma. Bu iş şakaya gelmez. İnsan hayatı. Eğitim sonrası başarılı olursan eğer, deneme süren altı ay. Sigorta sonra. İş başında kesinlikle iş kıyafeti giyiliyor. Haftada bir gün izin, on iki saat vardiyalı çalışılacak. Bir gün nöbetin var, 24 saat. Vücut temizliğine dikkat edeceksin. Başını örteceksin. Ördekleri, sürgüleri temiz tutacaksın. Doktorlardan, şundan bundan yakınmak yok. Nöbette uyumak, iş günleri izin almak yok. Ayda bir kere mazeret izni hakkın var, ücretinden kesilir. Bir işte kalıcı olmak isteyen kuralları peşinen kabul eder, onlara uyar. Önce iş. Çocuğun var mı? Bakacak kimsen yok ha? ‘Kendini yönetir, uslu’ diyorsun. Ama küçükmüş. Hiç sınıfta kalmadı mı? Aferin ona.” Düşün bir iş bulduk artık. İlk parayla borçlarımızı öderiz. Sana bir çift bot. Belki izinli günlerimde sinemaya bile gideriz. Hiç belli olmaz. İşimizi iyi yaptıktan sonra kim ne diyebilir? Ev sahibine biriken kiraları ödemeliyiz. Artık ikide bir kapımıza dayanıp ‘boşaltın oğlumu evlendireceğim’ diye tutturmasın. Dedim ya biz çalıştıktan sonra… Yıllardır bölük pörçük uyumaya alıştım nasılsa, vardiyalı çalışmaya da alışırım.

Annesi işe başlayınca onun ismi “bizim hastanedeki işimiz” oldu. İlk evden ayrılacağı gece iki tavuk butu aldılar marketten. Tavuk etlerinde antibiyotik varmış, hasta olmasınlar, çabuk büyüsünler diye bir sürü ilaç kullanıyorlarmış, bağışıklık sistemi çöküyormuş insanın, gençler de kısır oluyormuş ama organik tavuk nereden bulacaksın. Bu ucuz. Masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. Bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın, korkusuzluğun anısıydı. Niçin babasını hep yaşayacak sanmışlardı? O da ölecek gibi görünmüyordu. Öyle dürüst, öyle kesin bir adamdı ki: ölümünün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. Evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına. “Yaşlı da değildi,” demişti annesi. Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı? Muşambalarını annesi gereksiz yere bir iki kez silmişti. Tavada pişmiş tavuk butlarının cızırtısı bir süre dinmemişti. Pilavdan çıkan duman insanın burnunu gıdıklıyordu.

“Karşı dairedeki komşuyla konuştum. İyi birine benziyor. Hiç korkma, geceleri evin kapısını kilitle sıkıca, zinciri takmayı unutma, uyu. O sabah işe giderken seni, kapıyı vurup uyandıracak. “Çocuktur” dedim. “Çocuk uykusu doyumsuz olur, kalkamaz kendi kendine.” Her sabah mısır gevreğinin üstüne süt döküp yersin, buzdolabından çıkardım sütleri, ısınsın, ocakla uğraşma. Çay çocuklara zararlı,  zaten sevmiyorsun. Elim yanıyor, diyorsun. Okuldan gelince doğalgaz sobamızı yakar, sıcacık oturursun. Gece kapatma. Kandil yansın ki ev çok soğumasın. Ha benim kızım, sakın unutma. Benim aklımı evde bırakma. Sen akıllı kızsın. Geceleri hiç korkma. Dedim ya ev yalnız değil. Apartmanda oturanların sayısı neredeyse bir köy nüfusuna eşit. Üstelik üst kattayız. Hem sen korkak değilsindir. Korkarsan televizyonu aç, evde ses olsun. Ama okula gidip gelirken sakın yabancılarla konuşma. Annen gönderdi, gel gidelim diyen olursa sakın kanma. Bak sana neler alacağım. Ağır hastalara özel yemek çıkarmış, onlardan kalan tavuklar falan oluyormuş, haşlanmış. Sarıverip pakete, gizli değil ha, zaten dökülüyormuş, Ziyafet çekeriz kendimize.

“Ben o yemekleri istemem anne. Yalnız hani ‘ördekleri, sürgüleri temiz tutmak lazım’ demişti ya, o kadını, ördeklerini anlatırsın bana.”

Annesi susmuştu. Tam dudaklarında duran bir şeyleri söylemekten vazgeçip. Gece yatağa girdiklerinde-beraber yatıyorlardı epeydir-yarınki derslerden birinin beden eğitimi olduğunu bile unutmuştu. Oysa beden eğitimi dersine o katılmazdı. Onun gibi katılmayanlarla, koridorlarda hep açık kalmış alt kat musluklarının sesini dinleyerek, gölgeli ışıksız camlardan kışı, kentin yapılarını seyrederlerdi.

“Eşofmanlar, spor ayakkabı, beyaz tişört gerek. İki tane olursa daha iyi. Terleyince değişmek için. Yürüyüşte, 23 Nisan, 29 Ekim herkes çiçek gibi olmalı, düzenli bakımlı. Tabi bir emir gelip bayramları kaldırmazlarsa. Ben yapamadık anlamam. İstedikten sonra, istemek yeter.  Yoksul çocuklarımız için düşündüklerimiz var tabi. Okul Aile Birliği ilgilenecek onlarla. Ama bunu daha elzem giyim eşyalarına ayırmak kararındayız. Okul formasıyla katılacaklar. Formalar gıcır gıcır ütülü. Temiz tertemiz olmalı herkes. Her Türk çocuğunun görevidir temiz olmak. Şey, yanlış anlaşılmasın ayrımcılık yapmak istememiştim, her öğrencinin görevidir temiz olmak diyelim. Ne diyorum size? Dişler her gün ovulmalı. Kulaklarda sarı topak kirler görürsem ağrıdı, akıntı yaptı anlamam, kırarım notunuzu.

Alt kat muslukları hiç kapanmazdı nedense. Ders arasında öğrenciler muslukların başına doluyordu. Musluktan su içmek yasaktı ama itişmek, suyun avuçtan süzülüp kol yenlerinden içeri girmesi bahçede eğlenmenin gereği olan bağrışların başlangıcıydı. Ders zili çalıncaya dek duyulmayan su sesleri, sınıflara girince öne geçerdi.

Annesinin sırtına sarılmıştı. “Her dediğini yaparım anne, sen üzülme. Zaten öğleleri okulda yemek yiyorum. Aklın bende kalmasın.” Annesi hiç kıpırdamamıştı uyumadığı belliydi. Bedeni rahat, gevşemiş değildi. Annesinin ısıtan kokusunu duymak için iyice sokulmuştu sırtına. Geceyi dinlemişti uzun süre. Uyumak istemiyordu. İlk kez gecenin uzunluğunu öğrenmeye başlamıştı.

Sabah kalktığında kapı vuruluyordu. Annesi yoktu. Okul forması, külotlu çorabı yün hırkası düzenli iskemledeydi. Dışarıdan vurulan kapının sesiyle uyandığını anlayınca kalkmış, “Halide abla” diye seslenmişti. Komşu işe gitmek için hazırlanmıştı. Gidip masanın başına oturmuştu. Kış aydınlığı perdelerden geçip köşeli üşütücü yayılmıştı. Mısır gevreği paketiyle süt paketi masanın üstünde duruyordu. Tavşanlı çanağı da. Okul çantasını alıp odadan çıkarken-hiçbir şey yememişti o sabah- gerisin geri dönüp iskemleye oturmuştu. Sonra da sessiz ağlamaya başlamıştı.

“Sen pekiyiyle bitirdin okulu. İlkokulu yoksul bir çocuğun pekiyiyle bitirmesi kolay iş değil. Parasız yatılı okullarına alıyorlarmış sizleri. Öyle dediler bana.  Partinin yardım kolundan aylık yardımı almaya gittiğimde bir kadın “Ben de oğlumu askeri okula sokacağım ama kefil istediklerini, bir malı rehin göstermek lazım olduğunu söylediler, çaresizlendim hanımcığım,” dedi. Mal kim? Biz kim? Malımız olsa yüzsuyu döker miyiz el kapılarında? Bizim için olmaz öyle şey. O kadın doğru bilmiyor. Hal kâğıdını aldığım gibi çıktım.  Kimselere de danışmadım hiç. Askeri okullar pahalıdır. Hem canım sormadım. Gerekmez de. Sen gir bugün imtihana, her sorduklarını çatır çatır bileceksin. Gerçi binlerce öğrenci katılıyormuş, aralarında yüz yüzeli kişiyi alıyorlarmış. Gene de sen kazanacaksın, gör bak… Benim akıllı uslu kızımsın. İsterlerse öyle mal mülk gibi bir şey, ben derim ki, ne demek? Benim kızım yıllardır yalnız uyanır sabahları, derim. Hiç şımardığı olmamıştır kimseye. Bir gün bile çıtırtısı duyulmamıştır, derim. Sanki o çocuk olmamıştır, derim.

Yokuştan yukarı çıkarlarken sokakta geri dönüşüm toplayan adamların boylarından büyük tekerlekli torbalarının üstüne yağmur çiselemeye başladı. Yumuşak bir haziran yağmuruydu. Kızla annesi trafik ışıklarının yeşile dönmesini bekliyorlardı. Yağmurun yağışı hızlanmıştı. İkisi de bu önemli gün için süslenmişlerdi. Anne de kızı da onlara tembihlendiği üzere başlarını iki kat içli dışlı tesettüre uygun bağlamışlardı.

“Korkuyor musun? Hiç konuştuğun yok sabahtan beri. Hadi hadi Salıpazarı’ndan o taşlı tokanın eşini alacağım sana. Örtü başını kaşındırıyor biliyorum ama sabret. Sonra bizi tayin edecekler. Sen okulu bitirip öğretmen olunca ben de çalışmam hastanede. Beraber çıkar gideriz. Koltuklar alırız. Hani televizyon reklamlarında görüp beğeniyoruz ya. Bir de kabul günümüz olur. Konukları ağırlamak için, eğer unutmadımsa anasonlu galeta yaparım. Masraf kapısı olmaz. Ama anason vardır günah derler mi ki kadınlar? Belki bir de küçük halı alırız. Bir alana bir bedava kampanyası vardı gördüm. Hasta pisliği dökmekten, koridorlarda koşuşturmaktan kurtulurum. Eskiden hastaneler lizol kokardı. Neyse ki artık onu kullanmıyorlar. O koku içini üşütür insanın. Bir de hep ölümü düşünmek. Şöyle bir dağın eteğinde olur gideceğimiz yer, benim kızım. Herkes İstanbul’da kalalım dermiş. Hepsini sordum bilenlere, öğrendim iyicene. Hükümet tabii seni alır. Biz İstanbul’u ne yapacağız? Kışın sıcak bir ev gerek. Bir de mutfağımız olur değil mi? Eğer kefil falan derlerse, demezler ya, o kadının uydurması, oğluna güvenmemesi. Sormadım ordan buradan o işi. Sade sen öğretmen olunca n’olucak onları öğrendim. Bize nereye tayin çıkarsa oraya gideriz di’mi? Ama doğuda savaş bölgesine çıkarsa ne yaparız kadın başımıza onu bilmiyorum bak. Gece apansız teröristler basıyormuş okulları…

“Bu okulu kazanacakların hepsi de benim gibi yoksul çocukları mı anne? Onu da öğrendin mi?”

“Öyle ya, yoksul çocukları ki, parasız yatılı için imtihan oluyorlar.”

“Öyleyse ben burayı kazanırım. Üzülme. Sınavdan en iyi puanı alırım. Artık burada arkadaşlarım olur. Haftada bir gün sen hastaneden, ben okuldan çıkıp eve döneriz. Sana da konuk günlerinde unlu mamullerden çeşit çeşit kuru pastalar alırım.

Sınavların yapıldığı okul karşı yöne düşüyordu. Yeniden geçtiler caddeyi, ürke ürke. Ara sokaktan yürüdüler. Yüksek bir duvarın yanındaki kapıda durdular. Okulun öğrenci giriş kapısıydı bu. İçerden uğultular geliyordu. Yağmur taş duvarın arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı.

“Bizden de erken gelenler olmuş. Geç meç kalmış olmayalım?”

Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürüdü, taşlı yoldan. Bezgin, alışık bakışlarıyla anne, kızın üstünden dışarıda bir şeye bakıyordu.

Anne saygılı sordu:

“Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.”

Hademe kadın ilgisiz,

“Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.”

Çocuk annesinden ayrıldı. Kıyısı duvarlı taş yolda yürümeye başladı Hademe kadın, görmedikleri bir iskemleyi görmedikleri bir çatının oraya çekip oturmuş, yün örmeye başlamıştı.

Çocuk dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu, gerçek annesiyle ilgisi olmayan biriydi. Üstünde yerlere kadar bir manto, başı sımsıkı bağlanmış. Çocuk terleyen başını kaşımak istedi, incecik parmakları kaygan başörtüsünün üstünde hırt hırt sesler çıkardı.

***


[1] Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti-Umberto Eco- Can Yayınları 3. Basım 1996 –Türkçesi Kemal Atakay

KADIN ERKEK HALLERİNE İLİŞKİN MIRILDANMALAR -2

Nedense onu hep onu arkası dönük anımsarım. Yeni biçilmiş çimen saçları, alnından ensesine dimdik iner. Kulakları öne eğimli, sırtı hafif kambur… Burnu, gözleri nasıldı deseniz gözümün önüne gelmez,  pek hatırlayan çıkmaz. Hep çekip gitmek isteyen ama bir türlü gerçekleştiremeyen insanların harekete hazır duruşu muydu? Belki de hep şu an yaşadığıyla değil, başka anlarla ilgilendiğinden, sizinle konuşur başkalarıyla bakışırdı. Bir gün bizim büroya ufak tefek-ilk algılanan özelliği buydu çünkü-boya sarışını, protez dişli, öfkesi boyundan büyük bir genç kız girdi. Nakliyeyle ilgili öylesine bağırıp çağırıyordu ki bu umulmadık ses yığınından kurtulmak amacıyla herkes çekmecesine saklanmıştı. Kızla ilgilenmek Çim Adama kaldı.

Kızın meseleyi ele alış biçiminden, Çim Adam, konunun tamamen cinsel açlık olduğu sonucuna vardı. Sonradan bize dediği bu.  Makyajla bakılır kılınmış bir yüz, kirpik gibi takma olacak ne varsa hepsi takma, şişme malzemeler, iki parça kumaşla örtülmüş çelimsiz, ter kokulu bir vücut… Kız için böyle dediğini bugün gibi anımsıyorum.  Çim Adam, aslında kozalak rengi olmasına karşın kızdığı veya heyecanlandığında yeşile dönüşürdü. Şimdi kendini kaplan sanan bu kedi yavrusuna (hayatının en hatalı saptamamalarından biri de budur) cazibesinin odak noktası dişlerini göstererek yeşil yeşil gülümsedi. Bu öyle bir gülümsemeydi ki karşı tarafı küçük düşürmekle kalmıyor özür diletiyordu. Çim Adam savaşa hazırdı ve her karşılaştığı yerde tekmelediği kedilerden nefret ederdi. Bir kedinin bacaklarınıza sürtünmesiyle başlayan şımarıklığının omzunuza tırmanıp inmeyecek bir kuşatmaya dönüştüğünü söyleyen de kendisiydi.

“Sorunu çözmeme izin verir miydiniz?”

Böyle demişti demesine ya asıl sorunun bu soruyla başladığını henüz bilmiyordu. Kız kendini koltuğa atmıştı. Boyadan zayıf düşmüş saçlar hiç mi hiç kıpırdamamıştı. Tek bir teli bile. Çim Adam buna dikkat etmişti çünkü kadının kıpır kıpır saçlısını isterdi. Eti de öyle olmalıydı, saçı da. Sentetik iplikten saçları, plastik bedeniyle… Saçsız olsun daha iyi be, diye geçirmişti aklından. Böyle bir bebek, oyuncak sepetinin dibinde kalır ancak. (Hata!) Bu arada kıza bir şeyler söyledi söylemesine de sesini bir kutuya koyup, sandalyenin üstüne bırakmış gibiydi.

Bu konuşmadan tam bir hafta sonra o kız, yani kendini kaplan sanan kedi yavrusu, yani plastik bebek kapı aralığından sinsice içeri süzülmüş, Çim Adam da her nedense ses çıkarmamıştı. Çünkü bu arada ne oldu nasıl olduysa plastik bebek usta binicilere taş çıkartacak bir hızla onu dörtnala kaldırmıştı. Artık kendini dağlara vuran, sonra çığ olup yuvarlanan Çim Adam, yaşadıklarına inanamayarak o günden sonra sarhoş ve tüm iradesini yitirmiş yaşamaya başladı, desem asla abartmış olmam.  

Akşamları yatağına uzanıp gözünü kapıya dikiyor ve ölüyordu. Sonra kapı açılıyor, kız geliyordu. Tekrar kapandığında Çim Adam yine ölmüş oluyordu. Sabahları yataktan kalkıp işe giden ve insan işlevlerini yerine getiren kabuk döndüğünde Çim Adam’ı hâlâ yatağanı uzanmış kapının açılmasını bekler buluyordu. Anlayacağınız ortalık birden yangın yerine dönmüştü…

Bir gün kız artık zamanın geldiğine karar verip o geleneksel soruyu sordu.

“İlişkimiz hakkında ne düşünüyorsun?”

Bu, benimle ne zaman evleneceksin, anlamına geliyordu. Çim Adam ellerini ensesinde kilitleyip

“Gayet iyi, her şey yolunda,” diye yanıtladı soruyu.

O sırada böyle bir düzen kuracağını rüyasında bile göremeyeceğini aklından geçirmişti. Evlenmek aklının köşesinden geçmediği gibi annesinin gelin tanımında bu “türün” bulunmadığından emindi. Sonra kızın ona içinden tanıdığı süre doldu ve onunla türlü fantastik cinsel heyecanları paylaştığı ev buluşmaları yerine durgun bir dönem başlattı. Çim Adamın kalabalık yerlere gidilip, karşılıklı oturuşlara, kızın gözünü kırpmadığı, uzun derin bakışlara katlanması gerekiyordu bu, ‘gayet iyi, her şey yolunda’, cümlesinden sonra.

Kedinin derin bakışları sırasında ‘koluna takıp yolda yürünecek bir kız değil’ diye düşünüyordu Çim Adam.  ‘Anam haklı.’ Anası kediyi görmüş falan değildi elbette ama, diyeceğini oğlu adı gibi biliyordu. ‘Bu kız senin yanında sakil duruyor, bu kadar söylüyorum! İlk doğumda ruhunu teslim eder ayol!’ Annesi görmüşçesine, görmüş de fikrini söylemişçesine içini bir korku kapladı.  ‘Oğlum,’ dedi kendi kendine, ‘kız beklenti içine girdi gördün mü bak?’

Elbette beklenti içine girmişti. Bu çekingenliğinin ani davranış değişikliğinin doğal olarak sorgulanmasını bekledi, kız. Yerden göğe kadar haklı olduğu ama akılsız sevgilisinin anlayamadığı konunun sessizlikle bir sorgulamaya belki karşılıklı konuşmaya evrilmesini bekliyordu. Hayır kavgaya dönüşecekti bunu hissediyordu…  Tam da öyle oldu. Bu Türk erkeği de genel kuralı bozmayıp önemsememeyi seçti,

“Neyin var?”

Şu yanıtı aldı, “Hiçbir şey!”

Bu hiçbir şey üzerine boşlukta birer çay daha içtiler. Boşluğu, kafenin, caddenin gürültüsü, kapının önünde sigara içenlerin dumanları dolduruyordu. Suskunlukları öylesine büyüdü ve gerilim öylesine arttı ki, nasıl bu kadar ilgisiz olabiliyorsun iç çekişiyle,

“Teşekkür ederim,” dedi kız. “Çok teşekkür ederim hem de!”

Renkli gecelerin özlemiyle yorgun düşmüş Çim Adam,

“Bir dakika bir şey söyleyebilir miyim tatlım?” dedi, bunun üzerine.

“Söyle canım” dedi kedi, ısırır gibi. Bu Çim Adama bağışlanmaz günahı, ilgisizliğinin bağışlanması için verilmiş yegâne olanaktı. Ağzından çıkacak söz cennetin veya cehennemin “açıl susam”ıydı. Ama bizimki bunu bilemedi!

Bir şeyler geveledi ama kız bu durumda amacına ulaşamayacağını anlamakta gecikmedi ve acil durum planı “a” yı devreye sokup fıskiyelerini çalıştırdı. Aynı anda, benimle ilgilenmiyorsun, sen beni istemiyorsun, oyununa başladı. Kendini yerden yere atıp kırılan gururunu avuçlarıyla toplamaya çalıştı. Bedenini ilk kez verdiği erkekten bu nankörlüğü hak etmemişti. Bunu nasıl yapabilirdi? Hem vaatlerde bulun, hem bir genç kızı kandır… Çim Adam itiraz edecek oldu ama kendisine hatırlatılan sözcükler için ne diyeceğini bilemedi. Hatta cazibesinin odak noktası dişlerini göstererek gülümsemeyi denemesi bile işe yaramadı. Bütün bunları o mu söylemişti?  A, tabii ki de hatırlıyordu ama bunların bu anlama gelebileceğini hiç düşünmemişti doğrusu.  Gerçi bazılarını da hatırlamıyordu ama… “Önemli değil,” dedi kız yavaşça. Küçük, küçücük bir sesle. Sesini kırıklığını pes ediş diye yorumlama gafletine düşmüş Çim Adam bunun burnundan fitil fitil geleceğinden habersizdi.

Bu toplumda bekaret henüz önemini yitirmiş değildir. Onu almışsan bedelini ödeyecektin kardeşim! İşte o an gerçekle yüzleşme anıydı ve ona tarifsiz hazlar yaşatan bu kızı annesi gördüğünde, Mübeccel teyzesi, Atakan amcası, babası ah hele babası gördüğünde…

O gece bir meyhaneye gitti.

Meyhaneci, psikolog olduğunu söyleyen, ekmek parası için içki satmak zorunda kalmış (!) yardım severlik kılıfında bir yamyamdı. Gece boyunca Çim Adamı dinliyormuş gibi yapıp masada boşalan şişelerin sayısıyla ilgilendi. Yeterince kâr ettiğine inandığında Çim Adamın sızmasına çeyrek vardı. Ona şu öğüdü verdi meyhaneci-psikolog,

“Ona çok kötü davran. Görmeye bile tahammülün olmadığını hissettir. Eski sevgilinden söz et ve kıyasla. Yaptığı yanlışları iyice abart. Bıkıp gidecektir.  Ha bu arada uçkuruna sahip ol. Kadın milletine güvenilmez hamile bırakırsan seni kimse kurtaramaz.”

“Sence bu bir işe yarayacak mı? Valla annemin gelin portresinin şöyle boylu poslu, akça pakça diye anlatmaya başladığı herhangi bir parçasını bile yakalayamıyor yahu! Nasıl yedim ben bu boku?”

“Sen dinle beni, dediklerimi yap, işler yoluna girecek. İnan bana. Sana kızınca sırf inat olsun diye başkasına gidecek sen de yakanı kurtaracaksın.”

Çim Adam sallanarak kalktı. Parçalarını döke saça bekar odasına geldi. Yatağa girdiğinde elinde tek parça kalmıştı. Annesinin istediği gibi olmadığı ama yatakta çok iyi olduğu için kıza sinirlendi. Sonra yatakta neden bu denli iyi olduğunu sorgulamaya başladı. Hiç normal görünmedi. Bu düşünce kendisini aldatılmış hissetmesine neden oldu. Aldatılmış Türk erkeklerinin neler yapabileceğini anlamak için gazetelerin üçüncü sayfalarına bakmak yeterli.

İlk buluşmada kavga şöyle çıktı;

“…. Adam da yaa öyle mi demiş.”

Kız gülmesi gereken yerde gülmemişti. Üstelik, “Bitti mi şimdi fıkra?” dedi.

“Evet, anlamadın mı? Kızım senin vücudun küçük, aklın da mı kısa kalmış?”

“Nasıl yani? Aptal bir fıkrayla benim zekâ düzeyimin ne alakası var?”

“Zekâ ince işlerde belli olur.”

“Ne gibi ince işler?”

“Bir erkeği aldatmak gibi. Zeki adam bunu yakalar.”

“Nassı yani?”

“Sen bu yatak numaralarını kimden öğrendin?”

“Kimden mi? Porno yayınlardan tabi ki de…”

“Hadi canım sen de! Külahıma anlat!”

“Aaa, o ne demek yaaa? Sen böyle devam edersen değişeceğiz o külahları zaten, çünkü bendede var bir külah!”

“Sen boyuna posuna bakmadan bir de beni tehdit mi ediyorsun?”

O gün külahlar değişti ve Çim Adam artık bu kızdan kurtulmuş olmanın rahatlığıyla o gece meyhaneciye gidip teşekkür için adamakıllı sarhoş oldu. Odasına mutlu bir şekilde geldi. Unuttuğu, bir anahtarın da kızda olduğuydu. O yüzden yatağının üstünde göğüsleri ve bacak arası çıplak kedi kızı görür görmez, dili dolanarak şunu söyledi,

“Topçu bataryaları hazzzz’rol!”

Küçük kedi cevap verdi, “Miyav!”

Kedi, acil durum (b) planını uygulamaya koymuş, Çim Adam’ın tüm silahları alkol tarafından etkisiz hale getirilmişti. Zaten böyle bir baskına karşı savunma planı da yoktu.

Bu meydan savaşının ne olduğunu merak mı ediyorsunuz değil mi? Söyleyeyim, evlendiler.

Plastik Kız/Kedi tanıştıkları -o kavga edip tanıştıkları- büroda Çim Adamın biz çalışma arkadaşlarına parti vermekte de çok ısrar etti ayrıca.  Patlayana kadar yedik içtik Allah var.