Kız kardeş

Bugün pazaryerinde iki kadın gördüm. Belli kız kardeşler. Bir süre onları izledim. Yeşillik seçti birisi, öbürü bir şeyler söyledi elleri ceplerinde. Parayı verip poşetlerini aldılar. Yürüdüler. Poşetten taze soğanların sapları dışarı çıkmıştı. Konuşuyorlardı gülerek. Uzun süre arkalarından baktım. Sonra görüşüme yorgun bir hamal girdi, kaybettim görüntüyü. Ben de yoluma gittim. Burnumun direği sızlamışken sesimi çıkarmayıp meyvecinin yanında alışveriş yapan eşimin yanına gittim. Bütün gün o kız kardeşlere gıpta ettiğimi düşündüm durdum. Sonra akşam yemeği sırasında Silence’yi çalmak istedi canım. Cortazar’ın eseri. Her zaman boğazım düğümlenerek ağlamaklı dinlediğim bu ezgiler bu kere rakı bardağından okkalı bir yudum alınca gözyaşlarımı gözlerime doldurdu.

“Bugün pazarda iki kız kardeş gördüm,” dedim eşime. Peynir parçasını zor yuttum.

“Nasıl birileriydi?” diye sordu eşim neşeli. Bir öykü mü kurgulamıştım acaba?

“Kardeşimi özledim,” diye titredi sesim.

Sustu.

Sonra bir çağlayan gibi anlatmaya başladım. Çocukluğumuzu, genç kızlığımızı, sırdaşlığımızı, birlikte gezdiğimiz yerleri nasıl artık gezmeye tahammül edemediğimi, kız kardeşler görmeye dayanamadığımı, yaşlanınca ayaklarımız ağrıyarak gene de gezecek miyiz diye şakalaştığımızı… Ama birlikte yaşlanamadık bak…

“Çabuk atlattın ama sen onun kaybını,” diye teselli etmeye çalıştı eşim.

“Öyle mi duruyor?” diye çarpık güldüm. “Peki ya kafamın bir köşesinde hiç durmadan çalışıp duran film makinesini ne yapacağız? Kapatma düğmesi yok, hiç yok…”

Sustuk.

Ernesto Cortazar’ın Silence’sini yarı olmuştu kapattım.

Sessizlik…

BİR FOTOĞRAFIN GICIRDAYARAK AÇTIĞI…

Bugün bir öyküyle değil bir fotoğrafla sözcüklerin tadını çıkaralım istedim. Fotoğrafın yarattığı çağrışımların izini süreceğim. Bakalım nereye gideceğiz?

Fotoğraf bir evin bahçe kapısında durmuş, elini demir kapının üstüne koymuş, ikinci basamaktan birinci basamağa adım atmak üzere olan bir kadını gösteriyor. Altmışlı yıllar, fotoğrafın netliğine bakılırsa güneşli bir gün. Kadının üstünde büyük ekoseli, japone kollu bir elbise, belinde ince bir kuşak, başında beyaz bir şapka var. Eli ayakkabılarıyla uyumlu olmasına özen gösterilmiş beyaz bir çanta tutmuş. Açık kapının ve zarif genç kadının gölgesi öğle saatlerine işaret ediyor. Fotoğraf karesinin bir yanı gri duvarla öbür yanı yeşil bitkilerle sınırlanmış. Bir sokaktan bir eve giriş yaparken sanki, bir dakika, demiş fotoğraf makinesini tutan kişi ve kıpırdamadığı o saniye deklanşöre basmış.

Bu fotoğraf Nesrin abla tarafından bana gönderildiğinde belleğimi adamakıllı karıştırarak kim olabileceğini düşündüm. Bana gelen elektronik iletide “tam da eniştem senin kitabını okur ve çok beğenirken, bugün anılar dolu fotoğrafların arka planında senin çocukluğuna rastladık” diye enfes bir cümle vardı. Arka plana değil, altmışlı yılların şıklığını taşıyan sarışın beyaz tenli kadına odaklandığımdan bana yapılan jesti algılayamamışım. İkinci bir iletinin açıklamasıyla fotoğrafı parmaklarımı kullanarak büyüttüm. Duvarın üstünde gibi duran aslında yolun öte yanındaki bahçeden fotoğraf çekme sahnesini belki de şık genç kadını izleyen bir kız çocuğu gördüm. Bahçedeydi, bir oyunun ortasında sesler dikkatini çekmiş, ne olduğuna bakıyor olmalıydı. Arkasında görünen evin bahçe kapısı açıktı. Üst katın Fransız balkonunda bir saksı duruyordu, açık pencereden el örgüsü dantel perdeler sarkıyordu. Kızın elinde anlaşılmayan bir şey mi vardı ellerini birleştirmiş miydi? Kâküllü kulak hizası siyah saçlarıyla beyaz tişörtü zıtlık oluşturuyordu. Kızın bulunduğu bahçede ama poz veren genç kadının şapkası, saçları ve omuzlarının üstünü çevreleyen pembe çiçekli bir bitki fotoğrafa renk katıyordu. Olasılıkla kendiliğinden çıkmış bir gül hatmi çiçeği.

Fotoğrafın çekildiği bahçeden başlayarak o yaşamın içine giriveriyorum ansızın. Çocukluğuma, çocukluk arkadaşlarımın çocukluğuna bir yolculuk… Güner Hanım Teyze ile Orhan Amca’nın evinde çekilmiş bu fotoğraftaki kişi Orhan Amcanın kız kardeşinin kızıymış. Dört kız kardeşten biri benim, biri kardeşimin mahalle arkadaşı oldu sonradan. Diğer ikisi bizden büyüktüler, karşılaştıkça saçımızı okşayıp yetişkinler gibi gülümsemekle yetiniyorlardı o zamanlar. Bana her zaman küçük kadınlar romanını çağrıştıran dört kız kardeş belki başka bir yazının konusu olur. Şimdilik bu iki sevgili büyüğü, Orhan Amca ve Güner Teyze’yi selamlayarak dar yolu atlayıp arka plandaki bahçeye girelim. Evin sahibinin hafta sonları keser (o zamanlar çekiç yoktu) çivi ve tahta çubuklardan yaptığı çitin tahta kapısını açalım, bahçeye girelim. Kapının mandalı da tahtaya çakılmış büyük bir çivinin ekseninde dönen başka bir tahta çubuktu, anımsıyorum.  

Daha sonra o bahçeye  ve ön bahçeye evin sahibi hanım tarafından dörder küçük çam fidesi dikildi ama fotoğrafta çamlar henüz görülmüyor, demek ki daha eski bir tarih. Daha inşaat artığı taşları taşıyarak bahçeye betonlama ve küçük çiçekler sebzeler ekme zamanındayız.  Hafta sonları komşular imece usulü, bahçeleri ve sokakları düzene sokmaya çalışıyor. Burası özel bir projeyle yapılmış bahçeli işçi konutları; Çamlık Sitesi. İngilizlerin köy evleri kadar küçük ve şehir merkezinin hayli uzağında. Ulaşım zor. Ama olsun herkes kendi evinin sahibi olmak için taksit ödemeye de sıkıntı çekmeye de razı. Bu taksit macerasına bu evdeki genç karı koca atılmış. Adamın yaşlı anne ve babasıyla, orta yaşlı dul ablası ve kızlarıyla yaşıyorlar.  Artık kira vermekten kurtuldukları için hiçbir iş onlara zor gelmiyor.

Kızın hiç arkadaşı yok. Daha kardeşi doğmamış, daha sokakta oynama zamanları başlamamış. Fena halde sıkılan canını kendi bulduğu oyunlarla neşelendirmeye çalışıyor. Karşıdaki evde ise -o sıralar saymayı bilmiyor- bir sürü kız çocuğu var, bazen görüyor. İlerleyen yıllarda bitişik komşunun küçük oğlu, iki ev sonrasındaki evin tek oğlu aynı yaşlarda oldukları için sıkı bir arkadaşlık geliştirecekler ama daha çok küçükler ve anneleri onların tek başlarına yalnızca bahçeye çıkmalarına izin veriyorlar.

Baba bir devlet dairesinde memur. Her sabah arka sokaktan (bu fotoğrafın çekildiği sokak) evin önüne gelip davudi sesiyle “Gökalp”, diye bağıran çalışma arkadaşı Sabri beyin çağrısıyla işe gidiyor. Saat başı bir otobüs var, o kaçarsa işe geç kalınır. Necati Bey her sabah jilet gibi traş olmuş, beyaz gömlek ve kravatlı, siyah saçları parlayarak Sabri Beyle aralığın ucuna doğru yürüyüp gözden kayboluyorlar. Saat sekiz buçuk dokuza doğru hala evden çıkıyor. Bir kuaför dükkanında çalışan, çok yıllar önce kocası ölmüş, kızını evlendirmiş, oğlu İstanbul’da amatör kümede futbol oynayan Nazmiye hanımın kahkahasını da göz yaşlarını da kimse engelleyemiyor. Ne zaman hangisinin devreye gireceği de her zaman belirsiz…

Dede Halit Hoca, çoktan işe gitmiş. Otuz yıla yakın öğretmenlik yaptıktan sonra yaşamın onu sürüklediği yer sebze halinde bir kabzımalın yanında katiplik. Gün doğmadan yola koyuluyor, akşam gün batımında geliyor. Her yere yürüyerek gitme alışkanlığı yüzünden olmalı hiç yaşını göstermeyen dinç bir ihtiyar. Çalışma yaşamından tümüyle ayrılmasına daha birkaç yıl var. Çünkü kooperatif evinin taksitleri hayli yüksek. Dedenin emekli maaşı, çalıştığı maaş, babanın memur maaşı, halanın haftalıkları yetmediği için zaman içinde baba dışarıdan muhasebecilik yaparken anne de evde makineyle çocuk takımları örüp ufak tefek dikiş işleriyle para kazanıyorlar. Mahallede bu gibi ek iş yapan ev kadınları çok. Çoğu işçi memur ve ev hanımı olan mahalle sakinleri kıt kanaat geçiniyorlar. Her evde iki üç çocuk, genellikle yaşlılar da var.

Olasılıkla şu an evde Deniz Hanım, kızı Serap ve babaanne Fatma Hanım var. Deniz hanım her günkü sonu gelmez işlerini yapıyor olmalı. Babaanne yatağında bağdaş kurup gelinini izliyor, arada ona emirler veriyordur. Deniz hanımın işi çok. Her günkü temizlikten sonra öğlende yemeğe gelecek kocası için yemek hazırlamalı. (Çünkü o zamanlar lokantada yemek alışkanlığı hiç yok.) Bu durumda küçük kızın kendi başının çaresine bakması gerekiyor. Sürekli ayak ağrısından şikâyet eden babaanneden de başını ev ve diğer işlerden kaldıramayan annesi de ona oyun arkadaşı olamaz.  Eğer çamaşır günüyse anne zaten saat 03.00 te kalkmış, merdaneli makinede yıkayıp elde duruladığı çamaşırları çoktan ön bahçeye kurumaya asmıştır. Babaannenin ilaç şişelerinden insanlar, kutulardan evler, kumaşlardan malzemelerle hayali evlerde hayali hikayeler kurgulayıp onları oynatıyor. Her seferinde ilaç şişelerini karıştırdığı için anneden azar işitmeye aldırmıyor. Açmadığını, kırmadığını söyleyip yalvarıp oyun için izin koparıyor. İleriki yıllarda arkadaşlarını ayartıp doktorculuk oynamak için sokağın başındaki iğneci Sabahat Hatım teyzenin bahçesine gizlice girecek, onun kuytu bir köşeye attığı penisilin iğnesi şişelerini, kırılmış cam enjektörleri, iğne ampullerini çalmaya başlayacaklar. İlaçlardan oyuncak yapmaktan vaz geçmeyecek. Bu iş annelerden gizli olmalı çünkü cam kırıklarıyla ellerini keserlerse diye kıyameti koparacakları kesin. Suç ortaklıkları sıkı dostluklara dönüşüyor. Ganimet oyuncaklar yalnızca çocukların bildiği bir yerde saklanıyor.

Bu mahalledeki evlerin hepsinde babaanneler, anneanneler, dedeler var. Zaman içinde hepsi birbiriyle arkadaş oluyor, ev ziyaretlerinde anne babalar ve çocuklar yakınlaşıyor. Bu yakınlaşma çocuklar için muhteşem bir güvenlik ağı olup sokak oyunları başlıyor. Öyle ki terlemiş çocuklar bahçesini sulayan herhangi bir komşunun hortumundan su içip, yabanıl kokular yayan bahçede yetişmiş domateslerden isteyebilir, üstüne sana yağı reçel sürülmüş ekmeklerini kaldırıma oturup yiyebilirler. Evden uzaklaşırlarsa veya satıcı arabaların peşine takılırlarsa komşu teyzelerden azar işitebilirler. Herkes bakırlarını alüminyum mutfak malzemeleriyle takas etme yarışında. Mahalle aralarında satıcılar geziyor, plastik ve alüminyum kaplardan başka halılar, kilimler yeni evler için taksitle satın alınıyor. Satıcılar tüm müşterileri ve alacaklarını akıllarında tutuyorlar.

Küçük kızın bulunduğu evin ön bahçesi bir çıkmaz sokağa bakıyor ve büyük pürüzlü taşların yan yana dizilip araları ziftlenerek geniş bir alan oluşturulmuş. Çocuklar burada oynamaya bayılıyor ama koşarken düşenin vay haline. Gene de dizlerde derin yaralar oluşturan pürtüklü betonun onların oyun heveslerini kırması olanaksız. Yaralanma durumunda yapılması gereken hemen eve koşup dizlerin veya yaralı yerin yıkanması. Sonrasında yaraya çığlık çığlığa tentürdiyot basılıp üstüne penisilin tozu serpiliyor. Bu ilkyardım annelerin azarlamaları eşliğinde gerçekleşiyor. Hıçkırıklar kesildiğinde cezalı köşeden annenin gözüne yalvararak bakmak, annenin her hareketini izleyip onu huzursuz etmek bir an önce arkadaşlarının yanına dönmek için her zaman işe yarar.  Böyle bir sokak oyununda iki dizim birden fena halde yaralandığı için iki gün babaannemin yatağından çıkmayıp “artık ben yürüyemeyeceğim bana Polyanna’daki Maria gibi tekerlekli iskemle alın,” diye ayağa kalkmadığım olmuştur.  Ama bu fotoğraftaki kız daha üç-dört yaşlarında ve nasıl bir yaşam macerasına atılacağını henüz hiç bilmiyor.

Teşekkürler Nesrin Abla, çocukluğuma -artık gıcırdayarak- kapı açan o “an”ı paylaştığın için. Fotoğrafın yalnızca benimle ilgili kısmını paylaşıyorum.

Yeni Biçem dergisinde değişik bir öykü biçemi denemesi

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi IV

Yeni Biçem Aylık Edebiyat dergisi Kasım 1996’da dördüncü yıl ve 43.sayısını çıkarmış. Bursa’da basılan Ramis Dara ve Hilmi Haşal’ın emeğiyle çıkan bir dergi. Aylık çıkıyormuş ve dergi fiyatı 100.000.-TL.ymiş.           

Benim bu sayının25.sayfasında, sonradan Astak Kum Saatinde Akarken kitabıma aldığım Deniz Taştı öyküm var. Bu öykü klasik yazım tekniklerinin dışında yazılmış, yeni bir biçem arayışı olan bir öyküdür. Metaforların yanında yazı puntolarıyla oynanarak şekilsel zenginleştirme yapma denemesidir. Gerçekler dik harflerle verilirken, duygular italik ve farklı puntolarla verilir.

Adı Deniz olan bir kadının doğum yapma öyküsüdür. Kadının karnındaki çocukla duygusal bağını anlatırken, doğumu bir tür kopuş olarak hissetmesi, ondan ayrılmak istemeyişini, sancının başladığı andan itibaren yaşadığı duygusal çalkantıları ve fiziksel acıları metaforlarla anlatır. Sancının verdiği acı önce küçük, öykünün içinde giderek büyüyen, koyu renge dönüşen puntolarla “Anne” sözcüğü ile verilir.  Uzun bir öyküdür ve 26. Sayfayı Musa Öz’ün Çocukluk Gelgitleri şiiriyle paylaşmıştır. 28.sayfadaki devamını ise Arif Madanoğlu’nun Gökçe-Yazın Güncesi şiiriyle. Doğum eylemini denizdeki zorlu bir fırtına metaforuyla anlatan öykü kadın olmanın en zorlu, en güçlü, en güçsüz, en önemli, en korkunç, en sarıp sarmalayan unsurlarını denizle anlatır. Nabız atışı-sancı göndermesi “deniz” sözcüğünün tekrarlarıyla verilmiştir ve en son “denizin taşma” eylemiyle doğum gerçekleşir.

“Deniz,deniz,deniz!!!

Deniz taşmıştı!

Sonra bir martı havalandı çığlık çığlığa gökyüzüne… ve yavaş yavaş sakinleşti deniz. Eski yatağına geri çekildi. Derin yarıklara benzeyen yüzü pürüzsüzleşti. Sesi küçük mırıltılı ninnilere dönüştü.

Havalanan martı geri dönüp denizin üzerine konduğunda, sakin ve kendine kucak açmış, ona yiyeceğini sunan şefkatli sular buldu.”

Böyle sonlanır Deniz Taştı. 1996’da yayımlanan bu öyküm çok eskiden yazılmıştı. Daha anne olmamıştım. Ama kimseyi buna inandıramadığımı itiraf etmeliyim. Öykünün özellikle kadınları etkilediğini fark ettim.  Beni etkileyen ise yazarken duyduğum heyecan ve aldığım tepkilerle düş gücümün iyi bir noktada olduğuydu.

ANILARLA, ANILARDA KÖY ENSTİTÜLERİ

Genç nesil bilim, sanat ve teknikle ilgili değer taşıyan eserleri, anlamlarını iyice kavrayana kadar okumalı. Aydınları serbest okuma alışkanlığı kazanmayan toplumlarda, düşündüğünü yazan, fikirlerini açıklayan insan da pek az olur, meydan demagoglara kalır- İsmail Hakkı TONGUÇ

Yıldönümü olmadan, nedensiz iyi işleri, emek verenleri anmak borcumuz. Farklı kaynaklardan derlediğim Köy Enstitüleri anılarından bir seçki. Bu projede emeği geçen, katılan, alın teri döken tüm büyüklerimize saygıyla. -Serap Gökalp

Naciye Makal anlatıyor; On bir yaşında 1942 Şubatının soğuk bir gününde ağabeyimle birlikte köyden Muğla’ya yaya gittik. Köy enstitüsüne kayıt işlemi yaptırıp geri dönecek, bir iki ay sonra gelecek habere göre enstitüye gidecektik. Elimde çıkın, başımda bürüntü (bir tür baş örtüsü S.G.) vardı. İlkokulu bitirir bitirmez günahtır diye babam başımı örttürmüştü. En son Maarif Müdürlüğüne gittik. Maarif Müdürü Bana bir göz attı. “ Çocuk sabahleyin gün doğmadan okuluna gitmek üzere yola çıkacak. Sen hemen köye dön, yol hazırlığını yap gel. Sabahın dördünde burada ol.” dedi. Ağabeyim şaşırdı, korktu. “Başöğretmen iki ay sonra gidecek demişti. Hem babam daha karar vermedi.” diyebildi. Öteki kalın sesiyle bağırdı; “Hükümet işi oyuncak değil. Kayıt oldu bir kere, dönemezsiniz. Ne diyorsam onu yap. Çocuğu burada tanıdığına falan bırak, vakit kaybetmeden git ve vaktinde burada ol.” Sonradan öğrendiğime göre başöğretmenimiz Maarif Müdürüne telefon edip geri dönersem beni babamın elinden almanın mümkün olmadığını söylemiş. Konakladığım evde bütün gece sessizce ağladım. Sabah bir kamyonun içinde tek kız ben olmak üzere 13 çocuktuk. Anam babam ben öteki çocuklar ve onların yakınları hep ağlıyorduk. Tenime sarılı 17.5 lira param, bir tahta bavul kamyona bindirildim. Naciye Makal bir ablaya emanet edilir, giysileri verilir ve her gece ağlama nöbetleri her gün eve yazılan mektuplarla “gelin beni alın sizi özledim” mektupları bunlar 15 gün geçiriyor. Bir gün Hamit Özmenek Hoca onu çağırıyor. Masasının üstünde yazdığı mektuplar “Sen her akşam ağlıyormuşsun öyle mi?” diyor. “Doğru”. “Neden?” “Köyüme dönmek istiyorum. Özledim.” Öğretmen düşünüyor, düşünüyor. “Peki, ben seni Muğla’ya kendi elimle götürmeye söz veriyorum. Hem güzel memleketinizi görmüş olurum, bana köyünü anlatır mısın?” diyor. “Anlattım, anlattım. Meğer benim köyüm cennetmiş. Anlattıkça ben bile şaştım. Gülümseyerek dinledikten sonra. “Söz verdim, seni köyüne götüreceğim. Yalnız şu sıra işlerim pek sıkı. On beş yirmi gün sonraya ne dersin? “Olur” dedim. “Peki, şimdi git oyna bakalım. Bak sana şunu da söyleyeyim on beş gün sonra ben seni götürmek için kapıdan çıkarırsam sen pencereden girersin çünkü alışacaksın evin de burası olacak.” On beş gün sonra yine çağırıyor. “İşlerim biraz hafifledi  gidelim mi?” diyor. “Hayır” dedim.

Nadir Gezer anlatıyor; (2. Kuşak Köy Enstitülü) Harf devrimi sonrası eğitimin yaygınlaştırılması ve çabuklaştırılması Gazi’nin en önemli projelerinden biriydi.  Bu konuda fikir üretilmesini istiyordu. Bu eğitim hem yetişkinler hem de yeni kuşaklar için düşünülmeliydi. 1935 yılında Saffet Arıkan Milli Eğitim Bakanı oluyor. Eğitim konusuyla ilgili fikir geliştirmek üzere yurt gezileri yaparken, Ankara köylerinden birinde küme halinde birbirlerine matematik öğret bir grup çocukla karşılaşıyor. Soruşturduğunda bunun askerlikte eğitim görmüş Emmilerinden öğrendiklerini ve bu şekilde çalıştıklarını öğreniyor. Bu çekirdek fikirlerden biri. 1936 yılında Çifteler’de eğitmen kursu açılıyor. Askerlikte çavuş ve onbaşı olarak görev yapanlar tarım, sanat, kültür dersleri 10 kişilik gruplara bir öğretmen olacak şekilde verilmeye başlanıyor. Bina yapımına da başlanıyor. Bu kurs bitiminden sonra eğitmen adayları örnek dersler veriyorlar. Gazeteciler ve eğitimciler çağrılıyor ve projenin hem duyurulması hem de doğrulanması için görüşler alınıyor. Mezun olanların sorumluluğu 10 köylük gruplara eğitmen ve denetmenlik yapmak. Ama Saffet Arıkan bir operasyon geçiriyor ve iyileşemediği için görevden ayrılıyor.   Atatürk’e ve çalışmalarına son derece bağlı, destekleyen biri. Denildiğine göre, Atatürk’ün ölümünden sonra zaman içinde devrimlerin yıpratılması nedeniyle bu duruma katlanamadığı için intihar ediyor. Saffet Arıkan’dan sonra Milli Eğitim Bakanlığı için bir isim arayan Atatürk Tonguç ile tanışıyor. İsmail Hakkı Tonguç.  Gazi Eğitimde Müdür yardımcılığı yapıyor. Almanya’da eğitim görmüş, birisi.  O yıllarda Atatürk’ün talimatıyla yurt dışından eğitimciler getirtilmiş, raporlar hazırlatılmış ama rafa kaldırılmış.  Tonguç, uygulamalı eğitimi benimseyen bir eğitimci. Bu yönüyle dikkat çekiyor.

İ.Hakkı Tonguç; “Bizim köyün ne olduğunu evvela büyük alimler, artistler değil, kahramanlar anlayacaklar, sonra alimlere ve sanatkarlara anlatacaklardır. Türk köyü daha belki yirmi beş yıl alim değil kahraman isteyecektir. Bataklığı kurutmak sıtmayla kinin rejimi yaptırmak trahomlunun gözüne ilaç damlatmak, okul binasını yapmak, yaralının yarasını sarmak, gebeye çocuğunu doğurtmak, pulluğun nasıl kullanılacağını veya tamir edileceğini öğretmek, bozuk köprüyü yapmak, ıslah edilmiş tohumu tarlaya saçmak, fidan dikerek onu büyütmek ve step köylüsünün dal diye adlandırdığı ağacı, hakikaten ağaç haline getirmek ulemanın işi değil kahraman teknisyenler ordusunun başaracağı işlerdir. Türk köyü şayet münevverin dediği gibi kötürüm ise bunların nasıl yapılacaklarını öğreten kahramanlardan mahrum kaldığı için kötürümdür. Köy, her sahada çalışacak kuvvete ve kahramana muhtaç. O bu kahramanları içinden yetiştirmeye mahkûm. (1939)

İsmail Hakkı Tonguç yazıyor; “Köy Enstitüsü öğrencileri kendi kendilerine çalışarak yetişmeli, türlü alışkanlıkları kazanmalıdır. İnsanın kendi kendine yetişmesi eğitiminin temelini oluşturur. Eğitim, böyle sağlam bir temle dayanmazsa çocukta karakter yaratılamaz. Köy Enstitülerinin eğitim ve öğretimle ilgili tüm çalışmalarının esaslı amacı, çocukta karakter teşkil etmek olmalıdır. Köy Enstitüsü öğrencileri, bu kurumu bitirerek köylere dağılınca sürekli olarak kendi kendilerini yetiştirmeyecek olurlarsa bulundukları çevrelerin içinde pek çabuk eriyip giderler. Bu nedenden onları enstitülerde çabuk unutulacak bilgilerden uzak tutmalı, onlara kalıcı bilgileri kazanma yolu gösterilmeli, onlar her zaman, her yerde kendilerine gereken bilgileri bulup alabilecek karakterde yetiştirilmelidir.

Cavit Orhan Tütengil; “ Ulusal ekini, sanatı canlandırıcı özdeğerlerimizi yurt düzeyine yaygınlaştırıcı bir Rönesans devinimi yaratmıştır enstitülerde. Ulusal uyanış, ulusal canlanma başlamıştır.”

Mahmut Makal konuşuyor; Köy Enstitüleri, köyden alıp köye gönderdiği öğrencilerine demokratik bir eğitim veren, yaptırarak öğreten eğitim kurumlarıydı. Okuma alışkanlığı ve temel külür vermekse bu kurumların ana ilkelerinden biriydi.

Emekli Prof. Ayşe Baysal anlatıyor, “Köy enstitülerine alınacak kız öğrenci bulunamıyordu. Erkek başvurusu çoktu. Sınavla seçiliyordu. Alınan bir kararla yanında bir kız öğrenci getiren erkek öğrenci sınavsız alınıyordu. Köyümüzün hatırı sayılan kişilerinden birisi oğlunu mutlaka buraya göndermek istediğinden ama sınavı kazanamayacağından da korktuğundan annemi beni göndermesi için kandırıyor, böylece ben de köy enstitüsüne girebiliyorum.”

Fakir Baykurt anlatıyor; Enstitüler yetiştirdiği öğrencileri işbaşında izlemeyi, onlarla ilişkiyi sürdürmeyi de bir özellik olarak uygulamıştır. Böylece acemilik döneminde genç öğretmenin önüne çıkan zorluklar giderilmiş iş akımı sağlanmıştır. Köy enstitülerinin özellikleri şunlardır; 1.Yıl boyu eğitim 2. Herkesi başarılı kılma özelliği, 3. Karma eğitim özelliği

Mahmut Makal anlatıyor: Günde bir saat serbest okuma yapılıyordu. Ders kitapları dışında bireysel okuma yapılabildiği gibi öğretmen seçimi bir kitabı öğrenci kümesine okumak, açıklanması tartışılması biçiminde gerçekleşiyordu. Kitap seçimi , Köy Enstitüleri dergisinde enstitü öğrencileri ve öğretmenlerinin tanıttıkları kitaplardan yapılıyordu. Yirmi bin basıldığını anımsıyorum. Asıl ilginci yazıların seçiminden baskı işlerine kadar her şeyi öğrenciler gerçekleştirirdi.

Halise Apaydın konuşuyor; Köy Enstitülerinde müzik, tiyatro, halk oyunları resim-iş, şiir yazma ve okuma, yazın kitaplarını okuyup özetleme, güzel ve etkili konuşma, el işleri yontuculuk, çeşitli spor etkinlikleri özenle ve ısrarla teşvik edilirdi. Müzik aleti çalma, halk türküleri ve  okul şarkıları söyleme, derleme, notaya alma çalışmaları yaptılar. Halk oyunları öğrendiler ve öğrettiler. Sekiz yüz kişilik bin kişilik kümeler halinde görkemli gösteriler yaptılar. Tiyatro sanatı gelişti. Yerli yabancı ünlü yazarların oyunlarını, o yılların ortamında izleyen herkesi şaşırtacak düzeyde sahneye koyup oynadılar. Şiirde, resimde yontuda ünlü sanat adamları çıktı. Sanatsal eğitim ve parasal olanaklar kısıtlı, öğretici yoktu. Müzik öğretmeni olmayan bazı enstitülerde arkadaşlarımız nota okumayı bin bir zorluk içinde kendi kendilerine öğrendiler Ama öğrencilerde yaratılan tutkulu öğrenme isteği, öğretmen-öğrenci ilişkilerindeki yumuşaklık bugünkü açıdan bakınca zor anlaşılan o eğitim iklimi çok şaşırtıcı sonuçlar verdi. Bunlar birkaç yılda olup bitti. Şu gerçek gözden kaçırılmamalı Köy Enstitüleri kuruluş aşamasını henüz tamamlamıştı. Kendi yöneticilerini ve öğretmenlerini Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde yetiştirecek, enstitülere gönderecek ve asıl o zaman çalışmaya başlayacaktı.  Tiyatro çalışmalarında ise, doğaçlamalar.  Sofokles, Molier, Gogol, Çehov oyunları sunuldu. Profesyonel bir tiyatro oyunu gibi beğenildi. Enstitü bahçesi, toplantı alanının kıyıları, salonlar türlü özgün ve kopya heykellerle donatıldı.  Öbür enstitülere gönderildi. Enstitüye sık sık şairler ressamlar çağrılırdı.

Hasan Ali Yücel İsmail Hakkı Tonguç

Hasan Ali Yücel’in “Bu bizimdir, kimseden almadık, bizden alsınlar” dediği <,Köy Enstitülerini bugün yeniden kurabilir miyiz? Hayır. Aynısını kuramayız ama daha iyisini kurarız. Çünkü bugün gerek bilgi açısından, gerek yetişkin insan açısından gerekse teknoloji açısından 1940’lara göre çok daha ilerideyiz. Peki sorun ne? Sorun 1946’ lardaki sorunla aynı. İktidar sorunu! –Nadir Eyinnen