KÖY ENSTİTÜLERİ

CUMHURİYET TARİHİNİN EN BAŞARILI TÜRK PROJELERİNDEN BİRİ

BAŞKA BİR YORUMLA ÜLKEMİZİN KAÇIRDIĞI EN ÖNEMLİ EĞİTİM PROJESİ

Efsane eğitim projemiz Köy Enstitüleri’ni her Nisan ayında ve eğitimle ilgili sıkıntılar yaşadıkça anarız. Birçok kişinin bildiği ama büyük olasılıkla genç kuşaklara ulaşmayan bilgileri derledim.

Küçük bir anıyla başlıyoruz. Naciye Makal anlatıyor; Onbir yaşında 1942 şubatının soğuk bir gününde ağabeyimle birlikte köyden Muğla’ya yaya gittik. Köy enstitüsüne kayıt işlemi yaptırıp geri dönecek, bir iki ay sonra gelecek habere göre enstitüye gidecektik. Elimde çıkın, başımda bürüntü vardı. İlkokulu bitirir bitirmez günahtır diye babam başımı örttürmüştü. En son Maarif Müdürlüğüne gittik. Maarif Müdürü Bana bir göz attı. “ Çocuk sabahleyin gün doğmadan okuluna gitmek üzere yola çıkacak. Sen hemen köye dön, yol hazırlığını yap gel. Sabahın dördünde burada ol.” dedi. Ağabeyim şaşırdı, korktu.”Başöğretmen iki ay sonra gidecek demişti. Hem babam daha karar vermedi.” diyebildi. Öteki kalın sesiyle bağırdı; ” Hükümet işi oyuncak değil. Kayıt oldu bir kere, dönemezsiniz. Ne diyorsam onu yap. Çocuğu burada tanıdığına falan bırak, vakit kaybetmeden git ve vaktinde burada ol.”

Sonradan öğrendiğime göre başöğretmenimiz Maarif Müdürüne telefon edip geri dönersem beni babamın elinden almanın mümkün olmadığını söylemiş. Konakladığım evde bütün gece sessizce ağladım. Sabah bir kamyonun içinde tek kız ben olmak üzere 13 çocuktuk. Anam babam ben öteki çocuklar ve onların yakınları hep ağlıyorduk.Tenime sarılı 17.5 lira param, bir tahta bavul kamyona bindirildim.

Naciye Makal bir ablaya emanet edilir, giysileri verilir ve her gece ağlama nöbetleri her gün eve yazılan mektuplarla “gelin beni alın sizi özledim” mektupları bunlar 15 gün geçiriyor. Bir gün Hamit Özmenek Hoca onu çağırıyor. Masasının üstünde yazdığı mektuplar “Sen her akşam ağlıyormuşsun öyle mi?” diyor.

“Doğru”.

“Neden?”

“Köyüme dönmek istiyorum. Özledim.”

Öğretmen düşünüyor, düşünüyor. “Peki, ben seni Muğla’ya kendi elimle götürmeye söz veriyorum. Hem güzel memleketinizi görmüş olurum, bana köyünü anlatır mısın?” diyor.

“Anlattım, anlattım. Meğer benim köyüm cennetmiş. Anlattıkça ben bile şaştım. Gülümseyerek dinledikten sonra.”Söz verdim, seni köyüne götüreceğim. Yalnız şu sıra işlerim pek sıkı. On beş yirmi gün sonraya ne dersin?

“Olur” dedim.

“Peki, şimdi git oyna bakalım. Bak sana şunu da söyleyeyim on beş gün sonra ben seni götürmek için kapıdan çıkarırsam sen pencereden girersin çünkü alışacaksın evin de burası olacak. “

On beş gün sonra yine çağırıyor. “İşlerim biraz hafifledi  gidelim mi?” diyor.

“Hayır” dedim.

İnternet kaynaklarında adı geçen ve pedagog olarak tanımlanan Halil Fikret Kanad’ın projeye katkısı olmadığı gibi tamamen karşı olduğunu saptadım. Şimdi başka kaynaklara bakalım.

Nadir Gezer anlatıyor; Harf devrimi sonrası eğitimin yaygınlaştırılması ve çabuklaştırılması Gazi’nin en önemli projelerinden biriydi.  Bu konuda fikir üretilmesini istiyordu. Bu eğitim hem yetişkinler hem de yeni kuşaklar için düşünülmeliydi.

1935 yılında Saffet Arıkan Milli Eğitim Bakanı oluyor.

Eğitim konusuyla ilgili fikir geliştirmek üzere yurt gezileri yaparken, Ankara köylerinden birinde küme halinde birbirlerine matematik öğret bir grup çocukla karşılaşıyor. Soruşturduğunda bunun askerlikte eğitim görmüş Emmilerinden öğrendiklerini ve bu şekilde çalıştıklarını öğreniyor. Bu çekirdek fikirlerden biri.

1936 yılında Çifteler’de eğitmen kursu açılıyor. Askerlikte çavuş ve onbaşı olarak görev yapanlar tarım, sanat, kültür dersleri 10 kişilik gruplara bir öğretmen olacak şekilde verilmeye başlanıyor. Bina yapımına da başlanıyor. Bu kurs bitiminden sonra eğitmen adayları örnek dersler veriyorlar. Gazeteciler ve eğitimciler çağrılıyor ve projenin hem duyurulması hem de doğrulanması için görüşler alınıyor. Mezun olanların sorumluluğu 10 köylük gruplara eğitmen ve denetmenlik yapmak.

Ama Saffet Arıkan bir operasyon geçiriyor ve iyileşemediği için görevden ayrılıyor.   Atatürk’e ve çalışmalarına son derece bağlı, destekleyen biri. Denildiğine göre, Atatürk’ün ölümünden sonra zaman içinde devrimlerin yıpratılması nedeniyle bu duruma katlanamadığı için intihar ediyor.

Saffet Arıkan’dan sonra Milli Eğitim Bakanlığı için bir isim arayan Atatürk Tonguç ile tanışıyor. İsmail Hakkı Tonguç.  Gazi Eğitimde Müdür yardımcılığı yapıyor. Almanya’da eğitim görmüş, birisi.  O yıllarda Atatürk’ün talimatıyla yurt dışından eğitimciler getirtilmiş, raporlar hazırlatılmış ama rafa kaldırılmış.  Tonguç, uygulamalı eğitimi benimseyen bir eğitimci. Bu yönüyle dikkat çekiyor.

Şimdi işin hikâyesini burada biraz keselim ve projenin amaçlarına bakalım;

PROJE TANITIMI 

17 Nisan 1940 günü kabul edilen 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu 1. Maddesi “Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere, ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde Maarif Vekilliğince köy enstitüleri açılır”  kararını tanımlıyor.

AMAÇ NEYDİ?

GAZİ’NİN GÖRÜŞÜ Bekir Semerci Araştırması

  • Eğitim milli olmalı, din egemenliğine son verilmeli, yabancı okullar kapatılmalıdır.
  • Bilime dayalı olmalı, çağın gerçeklerine toplumun isteklerine uygun olmalıdır.
  • Okullar devrimleri koruyacak, yaşatacak kişiler yetiştirmelidir.
  • Alfabe değiştirilmelidir.
  • Köylü cahillikten kurtulmalı, en küçük köye kadar okul yapılmalı, öğretmen gönderilmelidir. Bunun için sade ve pratik tedbirler bulunmalıdır.
  • Bilgi süs olmaktan kurtarılmalı, kullanılabilir olanlar öğretilmelidir.
  • Okullar ekonomiyi kalkındıracak şekilde kurulmalı,eğitim uygulamalı olmalıdır.
  • Çocuklar serbestçe konuşmaya düşündüklerini duyduklarını olduğu gibi ifade etmeye teşvik edilmelidir.
  • Gerekirse radikal tedbirler alınmalıdır.

Köy Enstitüsü Derneği Araştırmasından

Bu yeni elemanlar hangi niteliklere sahip olmalıydı?  Söz Tonguç’ta;

“Bizim köyün ne olduğunu evvela büyük alimler, artistler değil, kahramanlar anlayacaklar, sonra alimlere ve sanatkarlara anlatacaklardır. Türk köyü daha belki yirmi beş yıl alim değil kahraman isteyecektir. Bataklığı kurutmak sıtmayla kinin rejimi yaptırmak trahomlunun gözüne ilaç damlatmak, okul binasını yapmak, yaralının yarasını sarmak, gebeye çocuğunu doğurtmak, pulluğun nasıl kullanılacağını veya tamir edileceğini öğretmek, bozuk köprüyü yapmak, ıslah edilmiş tohumu tarlaya saçmak, fidan dikerek onu büyütmek ve step köylüsünün dal diye adlandırdığı ağacı, hakikaten ağaç haline getirmek ulemanın işi değil kahraman teknisyenler ordusunun başaracağı işlerdir. Türk köyü şayet münevverin dediği gibi kötürüm ise bunların nasıl yapılacaklarını öğreten kahramanlardan mahrum kaldığı için kötürümdür. Köy, her sahada çalışacak kuvvete ve kahramana muhtaç. O bu kahramanları içinden yetiştirmeye mahkûm. (1939)

İ.Hakkı Tonguç 1935-37 yılları arasında iki rapor hazırlar. Önerilerinden bazılarına bir bakalım;

  • Meseleler köy gerçeğini ve özelliklerini göz önünde tutarak incelenmelidir
  • Küçük köyler için pansiyonlu bölge okulları açılmalıdır.
  • Köy okulları tarla atölye mutfak laboratuarlarla donatılmalıdır.
  • Köy okullarını yapmak için modern tedbirler bulma, yapım giderlerini uzun yıllara yaymak gerekir.
  • Öğretmen adayları köylerden alınmalıdır, köy hayatına benzer bir hayatın içinde yetiştirilmelidir.
  • Öğretmen hem çocuklara hem büyüklere rehberlik edebilmelidir.
  • Köy çocukları için de lise ve yüksek tahsil yolları açılmalıdır.
  • Köylerde daha canlı ve daha gerçekçi ihtiyaçları karşılayacak modern manalı ve gayeli müesseseler açılmalı. Bu kurumlar yetenekli köy çocuklarının yüksek tahsile doğru gitmeleri için bir kanal vazifesi görmelidir.

Mustafa Aydoğan Araştırması;

Türkiye’de eğitim öğretim bakımından insanlar için fırsat ve olanak eşitliğinin yaratılmamış olması gerçeğinden hareket edilmiştir.

  • Fırsat; uygun durum ya da koşul
  • İmkan; Yapabilme gücünü tanımlar.

Hakkı kullanabilme gücü olmadıkça o hakkın oluşu ile olmayışı arasında çok fark yok demektir. Fırsat ve olanak eşitliğinin sağlanması herkesin aynı düzeyde çıkacağı anlamına gelmez. Ama herkesin yeteneği doğrultusunda ve yetişebileceği düzeye kadar çıkması anlamındadır.

Mehmet Başaran Araştırması

Yurttaşlık bilincine ulaşmak amaçlanıyordu. Çağdaş ilköğretim yaygınlaştırılmadıkça, geçmiş dönemin koşullandırmaları kırılmadıkça bu olanaklı değildi.

Bunun için “kazma toprağa derin vurulmuştu bir ekin ve eğitim kazmasıydı bu. Halkın yaratıcılığı, yaşayan ekin değerleri harman ediliyordu. Eğitim imecesi gerçekleşiyordu.

M.Rahmi Dirican araştırması:

Kalkınmanın önkoşulu, toplumun kendi ekonomik, sosyal ve kültürel koşullarını geliştirmek isteği duymasıdır. Oysa ki, sosyo-ekonomik yönden az gelişmişliğin en önemli nedeni toplumu oluşturan bireylerin gelişmek ve ilerlemek isteği taşımamış olmasıdır.Eğitimle oluşturulacak bu istekler gelişmiş batı üniversitelerinden alınan, sadece bilgi aktarımı, ezbercilik ve öğüt verme gibi öğretim nitelikleri taşıyan klasik bir eğitim değil, toplumun temel gereksinmelerine, sosyo-ekonomik yapısına ve eğitimbilim ilkelerine uygun çağdaş bir eğitim olması gerekir.

Dirican Tonguç’tan bir alıntılama yapıyor;

” Kimilerinin zannettiği gibi köy sorunları otomatik bir şekilde köyün kalkınmasıyla değil anlamlı ve bilinçli bir şekilde köyün içten canlandırılmasıyla çözümlenebilecekti.”

KÖY ENSTİTÜLERİNİN İLKELERİ

Yahya Özsoy araştırması

Zamanın M.E.B. Hasan Ali Yücel’in onayı ile yürürlüğe giren 1943 programı şu temel ilkelere dayanmaktadır.

Beş yıllık öğretim süresinin 114 haftası kültür derslerine 58 haftası ziraat derslerine ve çalışmalarına, 58 haftası teknik derslere ve çalışmalara ayrılmıştır.

Enstitüler haftalık, aylık, mevsimlik çalışma programlarının kendi özelliklerine, işlerinin durumuna, öğrencilerin düzeyine ve sayısına öğretmenlerin özelliklerine iş araçlarının çeşitliliğine, iş alanlarının genişliğine hayvanların cins ev sayılarına göre düzenlerler.

Bina, yol, köprü yapımı ,su arkı açılması, bitirilmesi, ekin ekilmesi,hasat kaldırılması gibi önemli işler çıktığı zaman bütün çalışmalar o iş üzerinde yoğunlaştırılır. Önceden planlanan ders ve uygulama kayıplarının uygun bir zamanda telafisi yoluna gidilir.

İsmail Hakkı Tonguç yazıyor;

“Köy Enstitüsü öğrencileri kendi kendilerine çalışarak yetişmeli, türlü alışkanlıkları kazanmalıdır. İnsanın kendi kendine yetişmesi eğitiminin temelini oluşturur. Eğitim, böyle sağlam bir temle dayanmazsa çocukta karakter yaratılamaz. Köy Enstitülerinin eğitim ve öğretimle ilgili tüm çalışmalarının esaslı amacı, çocukta karakter teşkil etmek olmalıdır.

Köy Enstitüsü öğrencileri, bu kurumu bitirerek köylere dağılınca sürekli olarak kendi kendilerini yetiştirmeyecek olurlarsa bulundukları çevrelerin içinde pek çabuk eriyip giderler Bu nedenden onları enstitülerde çabuk unutulacak bilgilerden uzak tutmalı, onlara kalıcı bilgileri kazanma yolu gösterilmeli, onlar her zaman, her yerde kendilerine gereken bilgileri bulup alabilecek karakterde yetiştirilmelidir.

Mehmet Başaran araştırmasında ilkelerden şöyle söz ediliyor

Dil, din, mezhep,köken ayırmayan,tüm insanlarımızı kucaklayan  bir ulusçuluk anlayışından doğdu köy enstitüleri. “Gitmediğin yer senin değildir” düşüncesiyle tüm köylere gitmeye hazırlanıyordu Cumhuriyet. Kuruluşu, yönetimi, işleyişiyle gerçekleştirdiği yaşam biçimiyle ileri toplumun örneği olarak gelişmeye başladı her enstitü.

Bozkırları vatanlaştırma azim ve iradesi, kırk bin köyü en kısa sürede bayındırlaşma kararı, gerçek işe dayanan vatan aşkı, geriliği, kötülüğü, cehaleti yenme inancı..”

Cavit Orhan Tütengil konuşuyor;

“ Ulusal ekini, sanatı canlandırıcı özdeğerlerimizi yurt düzeyine yaygınlaştırıcı bir Rönesans devinimi yaratmıştır enstitülerde. Ulusal uyanış, ulusal canlanma başlamıştır.”

Mahmut Makal konuşuyor;

Köy Enstitüleri, köyden alıp köye gönderdiği öğrencilerine demokratik bir eğitim veren, yaptırarak öğreten eğitim kurumlarıydı. Okuma alışkanlığı ve temel külür vermekse bu kurumların ana ilkelerinden biriydi.

“Öğrencinin kendini etkilemeyen, değiştirmeyen, yaptığı üretime yansımayan, sorunların çözümüne yardımcı olmayan. bilgi yığınına yer yoktur.”- Tonguç

“ Bu müesseseleri klasik okullara benzetmemek için elinizden ne gelirse yap. Herkes bir defa sersemlemeli ki yeni bir vaziyet alabilsin” H.A. Yücel Tonguç’a mektuplar

AŞAMALAR ve YÖNTEM

Okulla ilgili olması gereken nitelikler;

Okul için sağlıklı bir bina olmalı. Bu binada derslikler yanında işlik ve işlikte köylülerin de faydalanabileceği iş aletleri bulunmalı, okula bitişik ya da ayrı sağlıklı bir öğretmen evi olmalı. Yeterli oyun alanı, uygulama bahçesi olmalı. Okula ait bir arazi olmalı, burada öğretmen ileri teknikte tarım üretimi yapabilmeli, köylüye örnek olmalı.

Köy Enstitülü Öğretmen Tipi

  1. Tespit edilen öğretim programının uygulayabilmesi için genel kültür bilgisi, öğretmenlik bilgisi yeterli olmalı. Tarım etkinliklerini yönlendirecek şekilde tarım bilgisi, teknik ders ve çalışmaları için gerekli beceri sahibi olmalı.
  2. Köyün o ilkel koşullarını bilmeli onu değiştirme azminde olmakla birlikte koşullarda yaşamaya razı olmalı.
  3. Kendisi yaratılmak istenen insan tipinin örneği olmalı.
  4. Köyün ve köylünün toplumsal, kültürel, ekonomik yapısının değişmesi gerektiğini bu değişimde kendisinin etkili ve görevli olacağını olması gerektiğini Cumhuriyetin temel ilkelerinin halkta yaşam biçimi haline gelmesi için çalışacağını bilmeli.
  5. Öğretmenin görevinin sadece öğrencilere abece öğretmek olmadığını, köy halkını yetiştirmekle ilgili görevleri de olacağını bilerek bunu içtenlikle kabullenmeli.

Sistemin Özellikleri  ve Özyönetim ;

Büyük kitle aydınlanmasını sağlayacak bu sistemin aşağıdaki özellikleri vardı.

  1. Halkın katılımı
  2. Zorunlu öğrenim
  3. Hizmet yılı ve ücret özelliği

ÖRGÜTLENME

  1. Eleman yetiştiren kurumlar (Eğitmen kursları, Köy Enstitüleri, Yüksek Köy enstitüsü
  2. Öğrenciler için zorunlu kurumlar(Eğitmenli köy okulları, Öğretmenli ve öğretmen- eğitmenli köy okulları)
  3. Pansiyonlu veya pansiyonsuz bölge köy okulları.)
  4. Yetişkinler için zorunlu kurumlar (Akşam okulları, Köy ve bölge meslek kursları)
  5. İşbaşında yetiştirme ve denetleme kurumları( Gezici öğretmen ve gezici başöğretmenlik, İlköğretim müfettişliği,  Köy enstitüleri ve kesim denetmenliği (köylerle enstitüler arası ilişkiyi sürdürmek,  

   öğretmen ailesinin özel dertleriyle ilgilenen görevlilerdi. Bu görevliler aynı zamanda Bir köye öğretmen verileceği üç yıl önce belli olacağından o köylerde üç yıl önce   gene çalışmaya başlar ve okul yapımı, arazi sağlanma işleri ile ilgilenir o köyün ve   okulun beş yıllık kalkınma planını hazırlardı. Öğretmen köye bu planla giderdi.

ÖĞRETMEN KADROSU

Başka bir yöntemden söz edelim.

Öğrenciler doğrudan yönetimin içindeydi. Buna öz yönetim diyorlardı. Bir ay süreli seçilmiş öğrenci başkanı ve yardımcısı işletmenin her birimi için birer kol başkanını yanlarına alırlardı.. Ekip enstitünün tüm işlerini yönetir, yapar ve denetlerdi. Öğretmenler yalnızca yol gösterirlerdi. Toplantılarda yönetim, öğrenci temsilcileri ve öğrenciler yüz yüze konuşur. Sorunlar, yapılan çalışmaların değerlendirilir, sonuçlar alınan kararlarla enstitü ileri doğru yeni çalışmalara başlardı. Buna özyönetim denirdi. Eleştiri ve özeleştiri yöntemleriyle her zaman daha iyiye ve doğruya yönelinirdi.

KÖY ENSTİTÜLERİNE GİRME YÖNTEMİNE İLİŞKİN BİR ÖRNEK OLAY;

Emekli Prof. Ayşe Baysal anlatyor.

“Köy enstitülerine alınacak kız öğrenci bulunamıyordu. Erkek başvurusu çoktu. Sınavla seçiliyordu. Alınan bir kararla yanında bir kız öğrenci getiren erkek öğrenci sınavsız alınıyordu. Köyümüzün hatırı sayılan kişilerinden birisi oğlunu mutlaka buraya göndermek istediğinden ama sınavı kazanamayacağından da korktuğundan annemi beni göndermesi için kandırıyor, böylece ben de köy enstitüsüne girebiliyorum.”  Kitaptan mektup

Yahya Özsoy ise yöntem konusunda şunları söylüyor: “Çalışma öğretmen yetiştirme ile sınırlı tutulmuştur. Oysa Köy Enstitülerinde başka eleman yetiştiren programlar da vardır. “

DERSLER

“Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller ister,” diyor Gazi Mustafa Kemal

Daha önce ilkelerde sözünü ettiğimiz üzere Köy Enstitülerindeki en çarpıcı ayrıntı kişilik eğitimiydi. Kendi kendine çalışarak türlü alışkanlıklar kazandırılmış, kendine yeterli, kendilerine gerekli bilgiyi her zaman her yerde bulacak şekilde yetiştirirlerdi.

Köy Enstitüleri Kurulduğunda dört köy öğretmen okulu enstitüye dönüştürülüyor. Program olmadığı için program ve uygulama açısından kendine özgü, zamanın koşullarını dikkate alan özellikleri içeren 4 maddeden oluşan bir genelgeyle işe başlıyorlar.

Dikkat çeken, her enstitünün kendi özelliğini dikkate alarak değişik çalışmalar yapabilmesi. Sayıları 21 e ulaştığında da ortak yanlarının dışında her birinin kendi başına doğal çevre ve iş koşullarını gözetilerek özgün birer eğitim kurumu olmalarının temelinde bu dönemdeki uygulama ve esneklik görüşü yatmasıydı.

Programlar genelge doğrultusunda öğretmenlerce hazırlanıyor, bakanlıkça onaylanıp yürürlüğe konuyordu.

Genel başlıklar şunlardı; Genel Bilgi,Tarım, Sanat ve teknik.

Tarım ve sanat dallarındaki ders ve işler sürekliliği gerektirdiğinden bu okullarda yaz çalışmalarına da yer verilmesi gerekiyordu.

Günlük çalışma saatleri sabah altıda başlardı, temizlik, spor, kahvaltı, sabah etüdü yapılırdı.

Öğle yemeğini de içine alan ders çalışmaları 08.00 ile 17.00 arasında ya da 17.45 e kadar sürerdi. Akşamları bir ya da iki saat etüt sonra serbest okuma yapılırdı.

Haftalık etkinliklerde ise. Hafta sonu  Özyönetim Genel Toplantıları görürüz. Bu öğrencinin yönetime katılımı, bu günün moda deyimiyle Toplam Kalite Kontrolünün uygulaması sayılabilirdi.

Hafta sonu eğlenceleri her enstitüde yaşanan olaylardı ve bir tür eğlence eğitimi yapılırdı.

Ders kümeleri şöyleydi.

  1. KÜLTÜR DERSLERİ Çalışma süresinin % 50 si(Türkçe, Tarih, Coğrafya, Yurttaşlık Bilgisi, Matematik,Fizik,Kimya, Tabiat ve Okul Sağlık Bilgisi, Yabancı Dil, El Yazısı, Resim-İş, Beden Eğitimi ve Milli Oyunlar, Müzik, Askerlik, Ev İdaresi ve Çocuk Bakımı, Öğretmenlik Bilgisi, Zirai İşletme Ekonomisi ve Kooperatifçilik.
  2.  TARIM DERSİ VE ÇALIŞMALARI   Çalışma süresinin % 25’i (Tarla tarımı, Bahçe tarımı, Sanayi Bitkileri tarımı, Zooteknik, Kümes Hayvancılığı, Arıcılık ve İpekböcekçiliği, Balıkçılık ve Su ürünleri, Tarım sanatları)
  3. Çalışma süresinin % 25i TEKNİK DERSLER VE ÇALIŞMALAR (Köy Demirciliği, Dülgerliği ve Yapıcılığı,

4. kızlar için köy ev el sanatları.

Haftalık çalışma programı mevsime ve ihtiyaca göre değişir, öğrencilerin yetişme durumları çalışma programında yer alır. Dersler bölünmez, bütünlüğe, deney, gözlem ve zamanı boşa harcamamaya özen gösterilir. Düşünme, uygulama, yapma esasına göre programlar düzenlenirdi.

Ders saati 45 dakika, aralar 15 dakika olurdu. Ama ders konunun çekiciliğine göre iki saate kadar sürebilirdi.

1943 yılı öğretim programının ders dağıtım çizelgeleri Yarım Gün Esasına, Bütün Gün Esasına ve Hafta Esasına göre düzenlenir, Bir de Olağanüstü İhtiyaçlar Esasına Göre (Acele yapılması gereken bina, yol, köprü belli bir süre içinde bitirilmesi zorunlu ekim, hasat harman kaldırma gibi) düzenleme  yapılırdı.

Haftalık Dinlenme Günlerinde; Müsamereler, eğlenceler düzenlenir, gezilere gidilir, sonra değerlendirmesi yapılırdı.

Fakir Baykurt anlatıyor; Enstitüler yetiştirdiği öğrencileri işbaşında izlemeyi, onlarla ilişkiyi sürdürmeyi de bir özellik olarak uygulamıştır. Böylece acemilik döneminde genç öğretmenin önüne çıkan zorluklar giderilmiş iş akımı sağlanmıştır. Köy enstitülerinin özellikleri şunlardır;

1.Yıl boyu eğitim

2. Herkesi başarılı kılma özelliği, 

3. Karma eğitim özelliği

Mahmut Makal anlatıyor: Günde bir saat serbest okuma yapılıyordu. Ders kitapları dışında bireysel okuma yapılabildiği gibi öğretmen seçimi bir kitabı öğrenci kümesine okumak, açıklanması tartışılması biçiminde gerçekleşiyordu. Kitap seçimi , Köy Enstitüleri dergisinde enstitü öğrencileri ve öğretmenlerinin tanıttıkları kitaplardan yapılıyordu. Yirmi bin basıldığını anımsıyorum. Asıl ilginci yazıların seçiminden baskı işlerine kadar her şeyi öğrenciler gerçekleştirirdi

Yüksek Köy Enstitüsünde Sabahattin Eyüboğlu Vedat Günyol gibi kişiler ders veriyordu. Metin incelemeleri çok iyi yapılıyor, tanıtıcı yazılar yazılıyor, dergilerden tanıdığımız bu yapıtları sanki yiyip içiyorduk.

Köy Enstitüleri Dergisi her sayısından her öğrenciye birer tane veriliyordu. Üç ayda bir yayınlanan ve sekiz sayı çıkan bu dergi yüzlerce sayfadan oluşuyordu. Kitap tanıtımları,öğrencilerin çevirileri,köyün can damarını yakalayan köy incelemeleri, öyküler, köy çocuklarının anıları, şiirlerle doluyordu.

Serbest okuma veya toplu okumalar yapılıyordu. Öğrencilerin kitap alıp vermelerinde kullanılan kitaplık defterleri kıza samanda doluyordu. Milli Eğitim Bakanlığının çevirtip yayınladığı dünya klasikleriydi. İlk aşamada 496 yapıt çevrilmişti. Hint, Çin, Yunan, Alman, Amerikan,Fransız,İngiliz, İtalyan, Macar Rus ve İskandinav klasikleri oluyordu. Bu kitaplar okuya okuya eskitiliyordu.

Eflatun, Aristoteles, Plautus, Sophokles, Moliere, Voltaire, Balzac, Montaigne, Rousseau gibi yazarlar okunuyordu. , Huxley’in Yeni Dünyası, Freud’un Psikanaliz Teorisi, Harolt Laski’nin Demokrasi ve Soslalizmini Willem Van Loon’un İnsanlığın Kurtuluşunu inceliyorduk.

Ayrıca  Ahmet Halit, Remzi ve Kanaat kitapevleri  de Dünya Edebiyatından Tercümeler serisi  ya da Şarktan Graptan Seçme Eserler adı altında kitaplar basıyordu.

Enstitülere gelen gazete ve dergiler ise Gün,Ant,Ülkü, Köy Postası, Damla, İlköğretim, Köye Doğru, Türke Doğru, Varlık, Yücel, Erciyes, Akpınar, Yeni Adam, Makro paşa, Cumhuriyet, Tanin, Ulus, Son Telgraf’tı.

Yapılan kitap okuma çizelgelerinde, isim isin hangi öğrencinin kaç kitap okuduğu belirlenmiştir.

İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsünde bir yılda en az kitap okuyan öğrencinin 29 kitap okuduğu saptanmıştır. Okuma oranı kimi yerde (Çifteler’de Süleyman Çalışkan )yılda 65 kitap okumuştur.

Halise Apaydın konuşuyor; Köy Enstitülerinde müzik, tiyatro, halk oyunları resim-iş, şiir yazma ve okuma, yazın kitaplarını okuyup özetleme, güzel ve etkili konuşma, el işleri yontuculuk,çeşitli spor etkinlikleri özenle ve ısrarla teşvik edilirdi.

Müzik aleti çalma, halk türküleri ve  okul şarkıları söyleme, derleme, notaya alma çalışmaları yaptılar. Halk oyunları öğrendiler ve öğrettiler. Sekiz yüz kişilik bin kişilik kümeler halinde görkemli gösteriler yaptılar. Tiyatro sanatı gelişti. Yerli yabancı ünlü yazarların oyunlarını, o yılların ortamında izleyen herkesi şaşırtacak düzeyde sahneye koyup oynadılar. Şiirde, resimde yontuda ünlü sanat adamları çıktı.

Sanatsal eğitim ve parasal olanaklar kısıtlı, öğretici yoktu. Müzik öğretmeni olmayan bazı enstitülerde arkadaşlarımız nota okumayı bin bir zorluk içinde kendi kendilerine öğrendiler Ama öğrencilerde yaratılan tutkulu öğrenme isteği, öğretmen-öğrenci ilişkilerindeki yumuşaklık bugünkü açıdan bakınca zor anlaşılan o eğitim iklimi çok şaşırtıcı sonuçlar verdi. Bunlar birkaç yılda olup bitti. Şu gerçek gözden kaçırılmamalı Köy Enstitüleri kuruluş aşamasını henüz tamamlamıştı. Kendi yöneticilerini ve öğretmenlerini Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde yetiştirecek, enstitülere gönderecek ve asıl o zaman çalışmaya başlayacaktı. 

Tiyatro çalışmalarında ise, doğaçlamalar.  Sofokles, Molier, Gogol, Çehov oyunları sunuldu. Profesyonel bir tiyatro oyunu gibi beğenildi. Enstitü bahçesi, toplantı alanının kıyıları, salonlar türlü özgün ve kopya heykellerle donatıldı.  Öbür enstitülere gönderildi. Enstitüye sık sık şairler ressamlar çağrılırdı.

Burada keselim. Rüya gibi geliyor değil mi? Hele şimdi çocuklarımızın, öğretmenlerimizin yaşadığı karabasanları bilince.

KAR YAZIN SANAT KÜLTÜR DERGİSİ

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi -18

Edebiyat dergilerinin her zaman iddiası, yaşadıkları zorluklara rağmen ciddi çabası vardır; içerik olarak yoğun ve nitelikli olmak. Okuru az olsa da, kimileri gazete bayilerinin tel stantlarında alt taraflara itilse de, güneşten yaprakları solup kıvrık kıvrık olsalar da edebiyat dergileri hep dolu dolu olurlar. Sonradan abonelik uygulamasıyla daha düzenli olarak okurlarıyla buluşan dergilere son zamanda ptt ve kargo ücret zamları bir darbe daha vurdu biliyorum. Elektronik yayınların ve dergilerin de bunda payı var elbette. Yazarı okura daha hızlı ulaştırıyorlar. Dergilerimiz bir bir yaşamımızdan çıkar oldu.

Kar Dergisiyle yollarımızın kesişme hikayesi beni mutlu eder. Çalıştığım bir dernekte Köy Enstitüleriyle ilgili bir sunuş yapmam gerekiyordu. Uzaktan tanıdığım ikinci kuşak bir köy enstitülü olan yazar Nadir Gezer’le buluşmamızla başlayan dostluğumuz ve Kar Dergisi. O güne kadar yalnızca Köy Enstitülü yazarların yazılarına yer verdiklerini düşündüğümden olmalı hiç yazı göndermeyi düşünmemiştim.  Sözünü ettiğim bu sunuş çalışmam sırasında epeyce yayın okumuş, görsellerle desteklediğim bir çalışma hazırlamıştım. Öyle ki konuşma sürem yirmi dakika olmasına rağmen, böyle bir konunun yirmi dakikayla geçiştirilemeyeceğini söyleyip gruptan rica etmiş 45 dakika zaman almıştım. Köy Enstitüleri Tanıtım sunuşum bittiğinde katılımcı ve üyelerin ilgisini bugün gibi anımsıyorum. Büyük bir ilgiyle dinlemişler zaman zaman da gözleri dolmuştu. Toplantı bitiminde mutlaka bu mucize projenin kaldırılmasına ilişkin çalışmayı da yapıp sunmamı söyleyerek beni yüreklendirdiler. Bir çoklarımız gibi Köy Enstitüleri projesinin sonlandırılması benim de içimde bir yaradır. Bir rivayet; Fransızlar demişler ki, böyle bir eğitim sistemini terk etmek çılgınlıktır. Biz ne çılgınlıklar yaptık, yapıyoruz. Hele son yıllardaki çılgınlıklarımız saymakla bitmez. (Tabi bu çılgınlık sözcüğünü olumlu iken olumsuzlayan içerikle yaşıyoruz belirtmeden geçmeyelim.) Belki de olumsuz anlamıyla ilk çılgınlıklarımızdandır bu projeyi yok etmek. Köy Enstitülülere bu araştırma çalışmasından sonra ilgim, saygım kat kat artmıştır. Nadir Gezer öğretmenimin bana temin ettiği kitaplar (kendi kitaplığından taşıdıkları ayrı) kitaplığımda ayrı bir bölüm oluşturacak kadar zengindir. Yalnızca bu sunum için değil ileriki yıllarda birçok etkinlikte birlikte olma, sohbet etme olanağım oldu. Birçok güzel olaya, birçok harika insanla tanışmama vesile olan bu çalışma beni Kar Edebiyat’la da tanıştırmıştır. “Kar Dergisine de öykü gönder,” demişti, Nadir Bey. Merdiven öykümü göndermiştim. Hemen yer açmışlardı. Halen yayın hayatını sürdüren Mayıs 2023 tarihinde özel bir sayı çıkaran Kar Yazın Sanat Kültür dergisine  daha geniş kapsamlı sitesinden de ulaşabilirsiniz. https://www.karkultursanat.com/

Şimdi gelelim Merdiven öyküsüne, Kar Yazın Sanat Kültür Dergisinin Mart-Ağustos 2012 tarihli 38-39. sayısında yer almış. Toplumdaki gelenekselciliğin gösterişten-görüntüden ibaret olduğuna, gerçekte tam tersi yönünde yaşamın aktığına ilişkin bir öyküdür. Kandil günü kapı kapı gezen çocuklar bahşiş toplamaktadırlar. (Eskiden insanlara “ya mum ya para,” derdi çocuklar, mum hayatımızdan tümüyle çıktığından beri böyle günlerde çocuklara hediye etmek de bitti doğal olarak.) Çok uzun süre önce büyüklerin elini öpüp iyi kandiller dilemenin bir aracısı olan bu mum veya bahşiş verme geleneği, günümüzde doğrudan çocukların para topladığı bir eyleme dönüşmüştür. Hatta çocuklar evleri gezmek yerine sokaklara ip gererek yol kesmeye daha çok ilgi gösterirler. El öpmezler ve iyi kandiller dilemeyi bilmezler. Büyük kentlerde kalmasa da küçük yerleşim yerlerinde sürdüğünü biliyorum. Bu gelenek üzerinden, kuşak çatışması, ilerleyen yaşamın getirdikleri, götürdükleri, batıl inanç irdelemesi, gerçekle görünen arasındaki farkları irdeleyen öykü çocuk şiddetiyle de ilgilenir. Bursa’yı mekân olarak kullandığım öykü bir öbek çocuğu görmemizle başlar. Çocuklarla birlikte bir apartmana girer, yaşlı bir kadınla tanışırız. Aralarındaki konuşmadan geçen zamanla değişen değerler sistemi, bakış açıları önümüze serilir. Sonra yaşlı kadınla birlikte Bursa’da küçük bir gezinti yaparız. Bu gezinti öykü kahramanının belleğinde geçmişe de götürür okuru. Evine geri dönüş yolunda çocuklarla tekrar karşılaşır…

“Nedense sonbahar güneşinin etrafa bir sessizlik verdiği duygusuna kapıldı. Keşke Koza Han’da bir kahve içseydim. Yer altı treninden inenlerin yarattığı kalabalığın dağılması için biraz oyalandı. Çıkışa yöneldiğinde ortalıkta kimse kalmamıştı. Yine o çocuklar!”

Kar Yazın Sanat Kültür Dergisi’ne emek verenlere ve artık aramızda olmayan Nadir Gezer’in bıraktığı güzel anılara saygılarla…

Eklediğim fotoğraflar, Sayın Nadir Gezer’le yapılmış bir söyleşinin ilk sayfası ve Sayın Nadir Gezer’le birlikte konuşmacı olarak katıldığımız Bursa Öykü Günlerinden bir kare 2009.

İKİ ÇIĞLIK İKİ TÜRKÜ BİR AĞIT

Vay o nasıl çığlık?

Dağların soğuk nefesi, uzun upuzun bir tülbent olup, kıvrak, aceleci ve şaşkın! Avluda şöyle bir dolandığı sırada büyük kerpiç evin içinden kopan o çığlıkla karşılaştı. Öyle bir çığlık ki rüzgârı bile oracıkta kavurdu, eritip yere çaldı!

Kurban Bayramının ilk sabahı. Tosunun gözünü bir çeşm-i bend[1] ile, üç ayağını kurban ipiyle bağladılar, tekbirle yatırdılar. Bekir Saka, ilkin bu urgan olmaz deyip, samanlığa başkasını almaya gitti ama geri geldi. Baktı hayvan kıpırdamıyor, bir daha çözüp bağlamaya üşendi, besmeleyi çektiği anda…

Bekir Ağa ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Terliyor, yalnız fena terliyor. İlkin anladığı bu. Her şeyi duyuyor ama insanların neden bu kadar korkulu sesler çıkardığını merak ediyor. Çığlık. Hediye’nin çığlığı hâlâ kulaklarındayken Hamiye’nin çığlığını hatırladı birden. Yanağının altında ne var fakat? Kayıyor azıcık. Kalbi göğsünde kesik baş tavuk olmuş, çırpın Allah çırpın… Dereyi görüyor ansızın. Geriye doğru kayan su, Hamiye’nin bacaklarında burgaç olup yitiyor… “Meşelidir dağlar meşeli…” Söğüde saklanıp o kızı gözetlediği günkü çığlık… Tıpkısı. O günden yana bir yıl ancak… Şimdi duyduğu böğürtü, koca bir abani[2] olup türküyü de havayı da kaplıyor. Bir şey unutmuş sanki…

Hamiye derede çamaşır durularken… Kır kokusu, yanan odun, beyaz sabun kokusu, tezek kokusu… Nar motifleri arasında yapraklar ve mineler işli ak şalvarının paçaları sıvalı. Son peşkirleri,[3] futaları[4] da durulayıp genç, güçlü elleriyle sıkarken, su kaynattığı gazganın[5] ateşi sönmeye başlamış. Yüzü görünmüyor. Şalvarın büzgülerini örtünmüş kalçaları dalgalanıyor. Mermer bacakların dizden aşağısı, suyun içinde kızarmış. Yer değiştirdikçe çakıllar inliyor: ez beni, ez beni… Kır kokusu, yanan odun, beyaz sabun kokusu, tezek kokusu… Bir de geldiğinden beri kopardığı söğüt yapraklarının kokusu Bekir Saka’nın burnunda… Yapraklar ayaklarının dibinde yığın olmuş, yüreği de yığının altında kalakal…

Çığlık…

Öyle bir çığlık ki derenin ilkyaz gürültüsünü bastırıyor! Saklandığı yerden kaşla göz arasında ayrılırken, Bekir Saka’nın, yaprakların altında löpür löpür atan yüreği de çiğnenmiş oluyor. O dakikadan sonra da diline bir türkü doluyor: “Meşelidir dağlar meşeli/Dibinde halı döşeli/Kül oldum aşka düşeli.” [6]

Derenin çakıllarına benzemiş, etleri söğüt yaprakları gibi koparılmış, eli kolu kesik, gözü kör, kulağı sağır Bekir Saka, evin içinde ayrı bir kule yaptı da kendini oraya kapattı sanki. O kız da içinde… Lokmasını yutarken, at koştururken, hamamda yıkanırken, çarığını giyerken, çakşırını [7] bağlarken hep o kız… Ama kızın Bekir Saka’yı gördüğü de yok, göreceği de. Kör şeytan! O Mustafa Ali’ye vurgun. Köyün Öğretmeni. Şu Köy Enstitülü! Köylünün gözbebeği! Çocuklara ders veriyor, yetmiyor koca adamlara, kadınlara okuma yazma kursu, yetmiyor, marangozluk, duvarcılık bilmem ne! Kadınlara oklava yapmaya varana dek her bir iş geliyor elinden. Tohum ekiyor, hayvan bakıyor… Kitap okuyor. Keman çalıyor! Keman çalıyor! Bilmediği yok!

Kızın yolunu kesmesi, yalvar yakar olması, kendini bilmez dolaşması para etmedi. Bu ona acı verdiği gibi daha çok azdırdı. Sonunda dünür başı gönderdi ve ıslıkla çalmadığı zamanlarda: “Susadım su isterim/Pınar nerde gösterin/Ben pınardan ganmeyom/ Kezibanı isterim”[8]  türküsünü Hamiye’yi isterim diye çevirip avaz avaz bağırır oldu.

Hamiye hayır dedi.

***

Hamiye çığlıkla beraber samanlıktan fırlayıp kendini bahçeye attı. Beti benzi kül… Dere kenarındaki kendi çığlığını anımsadı. Aynı öyle korkulu, can havli… Hele o türkü… Ne zaman duysa içi kalkıyor korkudan. “Meşelidir dağlar meşeli!” Kül oldum dedi, dedi ama  Mustafa Ali’ ye etti edeceğini!

Mustafa Ali, Bekir Saka’ya münasip biçimde “kavilleştik, vazgeçsin” diye aracı gönderdi. Olmadı. Bu açıktan açığa reddediliş Bekir Saka’nın gururunu kırdı, iş inada bindi. Yılan hikâyesi tüm köyde haince izlenen bir arkası yarın oldu…

Köyün üstüne öyle bir ağırlık çöktü ki anlatılır gibi değil. Ailenin kıza bir şey dediği yoktu da… Evet deyiverse Ağaoğlu Bekir Saka’ya… Üstüne varmıyorlar ama… Gelinlik kızı, hazır asker delikanlıyı, sünnet olacak oğlanı, gebeyi ve loğusayı hoş tutmak gerek ya… Sabır… Ama Hamiye geceleri ter içinde uyanıp kalbini eliyle bastırıyordu. Ne yapmalı?

Tabi bu Bekir Saka Hamiye’ye dünür gönderdikten, Dünür başı, iki ev arasında mekik dokumaktan usandıktan sonra olanlar.  Demeye kalmadı Hamiye çifteyi kaptığı gibi soluğu Sakaların kapısında aldı. Anası Ağaya; “Kız kapıya dayandı. Oğluna söyle ona varmayacağım. Huzurumu kaçırmasın gerisine karışmam,” diye anlatınca Sakaların Bekir’in gözleri çakmaklanıp daha da isteklendi. Ne yapmalı?

***

Bekir Saka biliyor. Kız o Mustafa Ali’yi görmez olsa, razı olacak biliyor… Gel gelelim ne yaptı ne ettiyse, öğretmeni yıldıramıyor. Ne gelen Kesim Denetmenine[9] fısıldananlar, ne öğretmenin komünistlik yaptığı, çocukları zehirlediği dedikoduları… Konuşmaya başlayınca karşısında durabilene aşk olsun! Böyle bir adam görülmüş değil ki. Her şeyi ona danışır oldular. Yetmezmiş gibi Hamiye… Hele kışın dağdan gelen çay donduğunda yaptıkları… “Siz böyle el kol bağlı oturacak mısınız? Yoksa benimle gelip çayın yolunu açacak mısınız? Susuz durulur mu?” dedi de… O acı dağ rüzgârlarında, vücutları buhar tüterek kazmalarından buzlar fırlatarak çalışmadılar mı, ben gidiyorum deyince?  Dağ taş kazma kürek sesiyle dolmadı mı kar sessizliğinde? Çay yolu açıldığında, su yürüdüğünde, köylü sevinç çığlıklarıyla dağları inlettiğin-de Bekir Saka “Hamiye” diye bağırıyor, duyan yok!

***

Hediye o korkunç çığlığından sonra kerpiç evin içinden dehşetle kendini de dışarı attı. Mustafa Ali’nin haberini verirken nasıl öleceğim sandıysa aynı korku tepeden tırnağa aktı, aktı, aktı…

Erkeklerin akıl almaz gelenekleri bezginlikle ve teslimiyetle karşıladıkları “oğlum bu kadın işi sen karışma” diye gözlerini yukarı kaldırdıkları günler… “Kız isteme yapılacak. Söz kesilecek, ardından nişan. Hasat zamanı da düğün artık.” Çeyiz hazırlanacak. Hamiye’nin babası dalgın, hesap yapıyor. Acaba bir tarlayı mı satsa düğün için? Öğretmende para yok. Anası söz kesme, nişanı tasa etmiyor da düğünden korkuyor, Allah biliyor ya… Kınası var, gelin hamamı var, tavuk alması var, çeyizi, düğünü, yemeği, içkisi, haydi ardından paça[10]… Of, of, ilk kızı ve onu gelin ederken hiç kusur istemiyor. Mustafa Ali’nin akrabaları gelince nerede yatırılacak, ilkin onu düşünmeli. Ortalık toz duman…

Derken söz kesilmişti. İlkyaz. Okulların kapanmasına az kalmıştı. Öğretmen çocuklarını peşine takıp kır gezisine çıkmıştı. Yanlarında kitapları, ekmek içi azıkları. O zamanlar okulda hepi topu on yedi öğrenci var. Ta, Keçi Yayla’ya kadar gidiyorlar. Köyün çobanı Hüsnü’nün yanında dinlenmek için duruyorlar. Kimisi çobanın yanbolu kebesiyle[11] kangal köpeğiyle haşır neşir, kimi kita-bını okurken kimi de ‘çömlek çömlek ne kaynar’ oynu-yormuş. Mustafa Ali, Çoban Hüsnü’yle söyleşirken, Bekir Saka’nın aynı çanağa işeyen üç beş arkadaşı (Çoban böyle dedi) öğretmenle bir şey konuşacaklar. E, konuşsunlar, demiş öğretmen. İlkten şöyle biraz yürüyelim, demişler. Yürümüşler. E, demiş Mustafa Ali, sondan ne diyeceksiniz? Çok uzaklaşmıyorlar ama konuştukları da duyulacak gibi değil… Durup dururken, gelenlerle öğretmen arasında dalaş çıkıyor. Öyle güzellikle konuşurken işte… Anlayamıyorlar ki… Öğretmenin ayağı mı kayıyor ne oluyor kimse tam olarak bilmiyor. Yardan aşağı düştüğünü hepsi gözleriyle görüyorlar… Jandarma ifade falan alıyor almasına ama kaza… Olan bu.

Ey şimdi Hamiye’ye kazayı kim anlatacak?

Hamiye, ahretliği Hediye ile birlikte süt sağıyor, kümesi temizliyorlar, sıra tavukları yemlemeye geldiğinde Hediye;

“Ahret, başıma bir fenalık gelmiş olsa, bana senin söylemeni isterim,”diyor yavaşça.

“Ey, sen bana ne diyecen?”

“Mustafa Ali Öğretmen… Bir kaza geçirmiş de… Onu diyecektim.”

Dedi, dedi de duydu mu duymadı mı anlayamadı ilkin. Çünkü Hamiye darıları tavuklara “Gih, gih, gih” diyerek saçmayı sürdürdü.“Nasıl olmuş?” diye sorduğunda aralarında neredeyse on adım oldu.

Hediye,“Tutamamışlar, anlayamadık, diyesiymişler…” diye sözlerini bitirdiğinde, ellerine baktı Hamiye. Avuç içlerini şalvarımdan sildi, gene baktı; “Hamur kabarmıştır, gideyim ekmeği yoğurayım Ahret” dedi yalnızca.

***

Bekir Saka, gözlerini kapatıp açtı. Üstüne yattığı kolu karıncalanmaya başladı ama kıpırdayamıyor. Allah, Allah! İleri doğru baktı. Masat [12]uzağa fırlamış. Sapları gül ağacından kesim bıçağı da yüzme bıçağı da kemik sıyırma bıçağı da dağılmış gitmiş… Bıçakçılar çarşısın-dan aldığı… Bir ağırlık üstünde ki… Anlatılır gibi değil. Burnu aktı sanki elini kıpırdatamadı, soluğunu çekince yapışkan bir hava lök etti, içine girdi. Sesler giderek eğrilip büğrüldü, lime lime oldu. Hamiye, diye seslenmek istedi. Bir hayvan soluyordu… Tekmeler savuruyordu. Recep dizini dövüyordu.

Kulağının biri “Tosunu yakalayın be heeeey!” bağırtısını duyarken bir erkek sesi ona karışıyor; “Muhtara haber verin!” diye bağırıyordu. Bir çocuk ateşe düşmüş gibi çırlamaktayken bir kadın sesi; “Vay,vay,vay başımıza gelen, komşular yetişin!” diye inliyordu. Hediye’nin çığ-lığıysa öteki kulağında hâlâ kıvrılıp duruyor. Bekir Saka’nın gözlerinden yalımlar çıkıyor.  Göğe yükselen kökleri tutuşturuyor. Burnunda toprak kokusu… Bir koku daha var ama anlayabilse…

***

Hamiye çığlıktan az önce ortalığı kaplayan tekbir sesiyle sıtmalı gibi tir tir titriyor. O taştan sedirin üstünden alınıp, tekbirlerle götürülen tabutun içinde Mustafa Ali mi var vay! Alın şuncağızın kalbini de koyun içine çünkü artık Hamiye kalbini istemiyor.

Cemaat camideyken, lokma yapıp helva kavurdu. Köy Muhtarı, İhtiyar Heyetiyle birlikte Mustafa Ali’yi kendi köyüne götürünce, cenaze ev halkından biriymiş gibi birinci tebareke gecesi, kabri aydınlık olsun diye Hamiye, kibrit dağıttı, yedi gün mutfağa girmedi. O ağıt o günden kalmadır: Derede davul sesi var/Uy derede davul sesi var/Bugün gelinin yası var a gelin/Bir oğlandan gayrı nesi var/Alırlar seni elimden/Sararlar ince belinden a gelin![13]

***

Gözlerinin arasından bir adam gördü; Recep. Tanıdı. Ağzı açılıp kapanıyor, besbelli sesler de çıkıyor ama Bekir Saka anlamıyor ki ne yapsın? Recep çökmüş dizlerini dövüyor. Niye? Bitkin, böğürtüyü duyuyor yalnız. Neden susturmazlar ki?

“Bekir, Bekir Ağabey!” Bekir Saka ses vermedi.

***

Cenazenin gittiği sekizinci gün Hamiye anasına; “Bekir Saka’yla evleneceğim” dedi. Bunu derken, dağların yeşillikleri bugünkü gibi gözünün önünde. Anasının irkilmesi de… “Ama bir şartım var. Ahretliğim de kumam olacak.”

Anası oracıkta bayıldı. Görülmüş şey değil. Başka yerlerde duyuyorlar; adamlar iki üç kadın alıyor ama bu köyde ağza alınmayacak kadar ayıp bir şey bu. Tüm kadınların uykusu kaçtı; bir herifi iki karı paylaşır mı hiç? Onu bırak medeni kanun var, hükümet adamın yakasına yapışır da hapislerde çürütür alimallah! Geberesice padişahlar gibi o ne öyle?

Olmadı. Hamiye başka türlü razı olmadı: “Ahretim de benimle gelecek.”

Hediye’ye  bakıyorlar; ne dersin? 

Ne desin?

***

Bahçede ne kadar insan varsa Hediye’ye bakıyor şimdi: Niçin bağırdı?

Ne desin?

Hiçbir şey diyememişti. Ahretlik onlar. Ne desin? Bindallı al gelinlikleri sırtlarında, şıkır şıkır pullu al yazmaları başlarından aşağı örtük. İki kına tepsisi içinde mumlar. İki bakireyle iki yenge kınalarını yaktılar. Yaşlılardan biri bakır havası çala dururken, kızlar kaşıklarıyla eşlik ettiler. Birden sustular. Nasıl kına bu? Eğlenilecek bir kına değil ki…

Düğün günü, gelin başları yapılıp ahretler giydirildi. Ayakta duvara yaslanıp aileleriyle vedalaştılar. Babaları kırmızı çarıklarını giydirirken, iki evin avlusunda iki düğün alayı, davullarla zurnalarla gelin alma havaları çaldı. Gelin alayı iki kol. İki at üstünde al giysili iki gelin, iki çeyiz sandığı, iki ana, iki baba… Çifter akrabalar, dayılar, yengeler, amcalar, teyzeler, halalar… Ah!

Bunca çifter yetmez gibi iki bayram arası. İyi değildir derler ya kimse kulak asmıyor. Zaten düğün alayı denecek hali yok, suskun bir kalabalık. Davul zurna boşuna! Kızlar taş kesilmiş atların üstünde, peliklerinde gelin telleri şıkırdıyor. Gerdek gecesi köy uyumaz şenlik olur ama o gece tüm ışıklar sönük, tüm kapılar kapalı… Utanç diz boyu…

***

Gazgan fokurdamasını kim çıkarıyor, diyecek Bekir Saka,  konuşamıyor… Yutkunmak istiyor olmuyor. Konuşsa… “Acık bi yardım edin doğrulayım…” Diyecek… Yüreği fırladı fırlayacak döşünden…  Hamiye’yi gördüğü yerler tek tek gözünün önünde. Ama Hamiye onu bir türlü görmüyor. Bir kerecik dönse baksa ya? Nerdeee… Hamiye kör. İşte bu. Sonunda Mustafa Ali’yi görmez olursa razı olacağını biliyor. O çok bilen olmayıverince Bekir’i sevecek ama… Ama Hamiye, gelin olduktan sonra yok oldu sanki.  Kütür kütür kız göz kapaklarıyla nasıl örtündüyse bulamadı onu bir daha Bekir Saka… Hamiye gelinin ruhu geçmişte kalmış gibiydi. Ya Hediye? Zaten adı üstünde Hediye işte… Tam burada, dutun dibinde durup, bir derken iki gelini oldu Bekir Saka’nın. Ama gelen alayın önünde davullar zurnalar çalmaktayken Hüsnü’nün yanbolu kebesi kararmış da dağlardan uçmuş düğün alayının üstüne çöreklenmişti sanki.

Bir hayvan soluyor yakınında ama tosun çoktan kaçmıştı hani? Koca bir gövde sesi var toprağın içinde eşinir, aranır, vurup kendini savurur… Bekir Ağa anlayamıyor ki… Göklere uzanan ağaç kökleri. Hayır dallar… Ağacın ömrü kadar burada yatıyor gibisine geliyor. Dallar düğün gecesindeki dallar oluyor. 

Aya karşı tuttuğu kandil başını tam görememişti. Bu işareti ‘belki de görmüşümdür, farkına varmamışımdır’ diye geçiştirmişti. Gerdek gecesi kandilin başını görmezsen o yıl öleceğine işarettir ama… Göz gözü görmüyordu ki, dersin. Bak şimdi hatırlıyor; kandilin başını göreme-mişti. Bu duygu içinde paslı bir çivi olmuş meğer. Şimdi batıyor da batıyor.

***

Hediye gelinin çığlığını duyunca, adam aniden boynunu çiziverince hayvan ürkmüş mü, ayağa fırlamış mı, ip kopmuş mu?! O sırada Bekir Saka Ağanın bıçak tutan dirseğine bir vuruş vurmuş tosun, adam ne oluyorum demeden kendini kesmiş mi? Şah damarından ok gibi fırlayan kana baka baka aman zaman demeye kalmadan ödü canı süzülüp kan kuyusunun kenarına devrilivermiş! Onca insanın basireti bağlanmış, herkesin gözü önünde, bitivermiş iş. Kimsecik yardım edememiş. Şaşkınlıktan mı nedir tosunun peşine takıla yazmışlar ama o çoktan almış başını gitmiş. Ya işte, Bekir Saka’nın yüzü kan çukuruna bakar, iki ayağı bedeninden azat eşinirken, gırtlağı danalar gibi böğürürken herkesin nutku tutulmuş, ne edelim derken, bir aylık gelinler, iki dünyalık ahretlikler böyle dul kalmış. Kaza…Bu da öteki gibi bir kaza işte…

Recep akıl etti de Hediye geline; “Sen niye bağırdın?” dedi

Hediye ve Hamiye bakıştılar. Tam bir şey diyecekken bir ıkınma sesi duydular. Bekir Saka uzanıp, hayvanı bağladıkları kazığa tutundu. Bir çatırtı oldu. Tosunun günlerdir sökemediği kazık kopmuş, parçası Bekir Saka’nın elinde kalmıştı. Sonradan biri (kimdi ki?)eğilip, kazığın kopan parçasını ağırbaşlılıkla incelemiş ve “Can havli be heeey, can havli işte!” demişti.

Bulutsuz havada aniden bir yağmur bastırdı, bir yağmur… Kurbanda ikinci gün rabbim kurbanların kanları yıkansın diye rahmetini gönderir ya … yağar da… Ama ilk günden ve hava bulutsuzken yağmışsa… Böri[14] yavruladı herhalde…


[1] Çeşm-i bend; Kurbanın gözünü bağlamak için hazırlanan nakışlı örtü.(Bursa)

[2] Abani: Sarıya çalan beyaz renkte , üzeri açık turuncu ipek dallı nakışlarla kasnakta işlenmiş kumaş (Bursa)

[3] Peşkir: Havlu(Bursa)

[4] Futa: ipekli pestamal (Bursa)

[5] Gazgan: kazan (Bursa)

[6] Bursa türküsü

[7] Çakşır: Erkek şalvarı (Bursa)

[8] Bursa türküsü

[9] Kesim Denetmeni: Köy enstitülerinde bir kadro adı

[10] Paça: Düğünden bir hafta sonra verilen eğlenceli yemek. (Bursa)

[11] Yanbolu kebesi: Çoban abası (Bursa)

[12] Masat: Kasap bıçaklarını bileme aleti

[13] Ağıt, Bursa yöresi

[14] Böri: Kurt (Bursa)

PİRANA KAHKAHALARI’ndan bir öyküydü

YARIM KALAN ŞARKI , KÖY ENSTİTÜLERİNİN KAPATILMASI

Kurban bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu. Kar, fırtına, tipi… Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu. Sular donmuştu. Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu. Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk. Lambalar  iki de bir usulca sönüveriyordu. Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk. Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu. Üç gün bayram iznimiz vardı, ama köyü yakın olanlar gitti ancak. Bayram sabahı kampana (zil) çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler. Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık. Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu. Üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıştı. Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi. Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu. O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik. Ellerimizi cebimizden çıkardık. “Arkadaşlar !” diye başladı. Bir canlıydı sesi, bir heybetliydi. Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı. Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi. Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi. Olduğumuz yerde birkaç kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi. Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti. Bugün bayram, dedi. Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz. Sonra yapacağımız iki iş var: Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak, bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak. Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek. Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek. Emin olun gidenler, kalanlar kadar üşümeyecektir. Çünkü inanarak çalışan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar. O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır… Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz. Yeter ki bir insan yaptığı iş in gereğine inansın. Ben şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum, dedi. Çünkü kanal açılınca elektriklerimiz yanacak. Elektrik yanınca okulun işleri yoluna girecek. Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz. Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz. Size şunu söylüyorum, bizim asıl bayramımız, yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır. Şimdilik bize düşen milletçe çalışmak, çok çalışmaktır. Parolamız şu olmalıdır: “Bayramlarda çalışırız bayramlar için”. Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin. Heyecanlanmıştık, üşümemiz geçmişti.
-Hepimiz geleceğiz! diye bağırmıştık.-Bayramda çalışırız bayramlar için!
Altı yüz kişi böyle bağırdık. Sonra da kazma kürekleri koyduğumuz işliğe doğru bir koşuşma başladı.. Santral havuzundan başlayarak onar metre arayla su kanalına dizildik. Çıplak Hamidiye Ovası ayaz. Kırıkkız Dağı’ndan doğru zehir gibi bir rüzgâr esiyor. Bazı yerlerde kar her yeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş. Nereyi kazacağız belli değil. Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar. Öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor. Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip çıkarıyoruz kıyıya. Bir gürültü gidiyor kanal boyunca. Yeşilyurt köylüleri evlerinin önüne çıkmış, bize bakıyorlar. Böyle çalışmamıza alışkınlar ama, bayram günü, bu soğukta  nasıl
donmadığımıza şaşıyorlar. Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi, -köyü yakın olduğu için izinli ya! – bize evlerden bazlama ekmek taşıyor. Koca ova çınlıyor. O gün o kanalın yarı yerini açtık. Bir buçuk metre derinliğinde, uzun, derin bir çukur karları yara yara gitti. Ertesi gün taa bende kadar tamamladık. Sonra merasimle suyu saldık. Türküler marşlar söyleyerek getirdik ve geç zamanda, santral havuzuna döndük, sonra bir baktık, okulumuzun balkonuna çakılı “C K E” yandı…( Çifteler Köyü Enstitüsü ). Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu. “Aferin ulan eller, diyordu, bu elektriğin yanmasında senin de hissen var, yaşasın.”
(Talip APAYDIN’ın 1967 yılında yayınlanan ”Karanlığın Kuvveti” adlı kitabında yer alan anısı)

1946’dan sonra köylünün okutulmasından korkanlar, birbirinden yersiz çirkin iftiralarla o güzelim kurumları karaladılar, sonra da değiştirmeye başladılar.1950’den sonra temelli yıktılar. Dünya eğitimcilerinin ah vah ettikleri bu cinayet karşısında Hakkı Tonguç’un nasıl iç acıları çektiğini yakından bilenlerdenim. Emekliye ayırmışlardı. Köşesinde sessiz sedasız oturuyor, kitaplar yazıyordu. Her acı haberi susarak ve gözlerini karşıda bir yere dikerek dinleyişi vardı, insanı ağlamaklı ederdi. (Talip Apaydın-Köy Enstitüsü Yılları S.228 27 Haziran 1960 )

Ruhlarımız, nişan tahtaları gibi delik deşik edilmişti. Uğramadığımız iftira, çekmediğimiz acı  kalmamıştı. Bir tuhaf çalışmaydı bizim çalışmalarımız. Daha çok yararlı olalım diye çırpınıyorduk da Milli Eğitim Müdürümüz “bırak yahu, sana ne” diyordu. Valimiz “bırak” diye önümüze geçiyordu. Deyin ki omuzlarımızda hep birlikte uzun bir ağaç götürüyorduk. Çoğu eğilmişti yere. Bize de eğilin diyorlardı. Ama yükümüz yere düşecekti, nasıl işti bu? (Talip Apaydın- Köy Enstitüsü Yılları S. 230 27 Haziran 1960)

1942 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında beş köy enstitümüzü gören İnönü, Tonguç’a şunları söyler; “Köy enstitülerini gelecek yıl 40’a sonra 60’a çıkarılmalı.” Kendisine bunun olanaksızlığı bildirildiğinde” Çok büyük fırsat kaçırıyorsunuz. Bu savaş yıllarından yararlanarak bunları yapmalı idiniz. Savaştan sonra ne olacağı belli değildir, bunların hiç birini bize yaptırmayacaklardır. İleride beni dinlemediğinize çok pişman olacaksınız” der.  (Tonguç’a Mektuplarla Köy Enstitüleri Yılları S. 167)

H.Ali Yücel’in saptaması; “Aleyhteki siyasi sebepler yanında sosyal sebepler de vardı. Birçok laik ve dini köy otoriteleri köy öğretmeni olarak yetiştirdiğimiz yeni adamı yadırgadılar.” “Enstitüde yetişecek öğretmenlere genel ve mesleki kültür bakımından gerekli olan bilgiyi vereceğimiz gibi, bunlara köye gittikleri vakit köy hayatında etkin, prestij sahibi, kendine fikir sorulabilecek, görüşü alınabilecek insan olabilmeleri için ameli bilgiler de verilecektir.” H.A.Yücel. (Bütün Dünya Sayı 2007/12) Hasan Fehmi Güneş ise söyleşisinde şu saptamayı yaptı; Köy Enstitüleri, aydınlanma programının köye yansıtılmış bölümüydü. İki amacı vardı; 1-Köylüyü aydınlatma ,2- Toprak reformu Kapatılması karşı devrimdir ve amacına ulaşmıştır. Köy Enstitüleri o denli hızla gelişti ki toprak ağalarını, şeyleri, aşiret reislerini, gerici ve şeriatçı çevreleri tedirginliğin ötesinde korkuttu. Hele Köy Enstitüleri ilk mezunlarını verdiği 1944 yılıyla onu izleyen 1945 yılının eğitim seferberliği yıllarına dönüşmesi çıkarcı siyasetçileri, derebeyliğin kökenini oluşturan aşiret reislerini, toprak ağalarını genörgütçüleri (bürokratları) gerici ve şeriatçıları ürküttü  1946 seçimleri sonrası Hasan Ali Yücel gibi ulusal eğitim sorunlarını “insancıl” bir yaklaşımla çözme yollarını üretmiş olan bu yüce insan erk dışı bırakıldı. Çok geçmeden, köye yönelişin mimarı üstün insan İsmail Hakkı Tonguç da görevin dışına itildi. (Nadir Gezer’in notları.)

Yeni hükümetin Milli Eğitim Bakanı R.Şemsettin Sirer’di artık. Hasan Fehmi Güneş’in CHP’li bir gerici olarak tanımladığı bir kişiydi. 19.11.1951 tarihli gizli oturumda “500 kişilik kadrodan 400 kişiyi defettik” diyen adamdı. (H.Fehmi Güneş söyleşisi)   CHP 1946 seçimlerinden yıpranarak çıkmıştı. Devrimci öz yapısını yitirmiş, gerici çevrelerin, ağaların, aşiret reislerinin açtığı yolun yolcusu konumuna düşürülmüştü. DP nin dayandığı güç ise Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına dayanıyordu. Devrimleri yadırgayanlar bir kez daha kurulur kurulmaz DP de buluştular. Derebeyi Kinyas Kartal’ın söylediği gibi “ayaklarının altından bir şeylerin kayıp gittiğini gördüler ve geleceğin kaygısına düştüler.” Şimdi Nadir Gezer’in anlatımına bir parantez açalım ve Mustafa Aydoğan’ın Köy Eğitim Sistemleri ve Köy Enstitüleri isimli kitabına bir göz atalım.

Kinyas Kartal! Moskova Harp Akademisi mezunu. Bir zamanlar milletvekilliği yapmış TBMM başkanlığı yapmış frak içinde bir yarasa! Sabri Tığlı , Kinyas Kartal’a sorar;“Ağa, sen bilirsin, CHP Türkiye’ye komünizmi getirmek için mi kurmuştur Köy Enstitülerini? Kinyas Kartal’ın yanıtı: “Yok canım, onlar komünizmi benim kadar bilmezler. Bak ben sana bunun aslını anlatayım. Benim köylülerimin işlerini ilçe merkezlerinde, il merkezlerinde benim adamlarım yapar. Benim köylülerim devlet kapısını bilmezler. Askere mektubu adamlarım yazar, gelen mektupları adamlarım okur, muhtar kararlarını, doğum, ölüm kararlarını benim adamlarım doldurur. Ücretlerini de alırlar. İşler böyle sürerken köylerimden ikisine Akçadağ Köy Enstitüsü çıkışlı iki öğretmen geldi. Altı ay sonra bu köyler bana biat etmekten çıktılar. Biz doğulu ağalar, oturduk, düşündük, eğer bu böyle on yıl devam ederse ağalık ölecek. İşte bunun üzerine DP ile pazarlık yaptık. Köy Enstitülerinin kapatılmasına söz verirseniz oyumuzu size vereceğiz dedik.” Bu metni Dursun Kut 27.2.1996 yılında Cumhuriyet’te yazdığı yazıda, Kadri Yamaç 17 Nisan 2010 tarihli yazısında kullanmış. Bana da Recep Bey verdi. Dönelim yine Nadir Gezer’e, “1947 Aralık ayı laik eğitimin en büyük darbelendiği ay oldu. İstanbul Milletvekili Faruk Nafiz Çamlıbel, (şu ünlü edebiyat adamımız)  DP sözcüsü olarak yaptığı konuşmadan bir cümle; “Laiklik bir devlet telakkisi, din bir aile ve cemiyet telakkisi olduğuna göre, biri idare ve siyaset, öteki vicdan ve iman yolunda tedahül (geçişme)etmeden ilerleyebilirler.”

Bakan R.Şemsettin Sirer ise, “Muhalefet partisinin sözcüsü ve şahsi dostum olan Çamlıbel’le benim beyanlarımın ifade ettiği manada, tamamen mutabık olduğumuzu ifade etmekle bahtiyarım,” diye konuşuyor.

Ama Köy Enstitüleri ile savaşımıyla en ünlü Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu’dur. Günaltay Hükümetinin izlencesindeki şu alıntı ilginçtir. Yıl 1949  “Türk devriminin ana ilkelerini titiz bir özenle savunmaya devam edeceğiz. Bütün diğer özgürlükler gibi vatandaşın vicdan özgülüğünü de kutsal sayarız. Din öğretiminin isteğe bağlı olması esasına sadık kalarak yurttaşların çocuklarına din bilgisi vermek haklarını kullanmaları için gereken olanakları hazırlayacağız…” Hazırlanan bu olanaklar dizgesi bizi iki binli yıllarda “başımı örtme özgürlüğünü kullanmak istiyorum” diye haykıran kadın resimlerine getirmiştir. (SG)

49 Bütçe görüşmelerine dönüyoruz. Bakan “koruyacağız” dediği sırada, iki gerici yobaz yüzlerini milletvekillerine doğru dönerek Arapça ezan okumaya başladılar.

1950 yılı seçimlerine ulaşıldığında ise DP nin ilk Milli Eğitim Bakanı Avni Başman’dır. Ama Köy Enstitüleri düşmanlığına dayanamayıp görevden ayrılmıştır. Ondan sonra bakan olan Tevfik İleri DP’nin düzeneklerini yaşama geçirdi. Köy Enstitülerinin yönetici ve öğretmenlerini baskı altına almak, komplolar kurmak, bakanlık emrine almak, dosdoğru enstitüleri suçlamak, kız öğrencileri belli enstitülerde toplamak, en sonunda da adlarını değiştirdi. 1951–52 öğretim yılında son mezunlarını verdi.

Talip Apaydın, Köy Enstitüleri temeliyle oluşturulmak istenen insan resmini tanımlarken az önce Kinyas Kartal’ın korktuğu insan tipini de çizmektedir.

  • Sorunlarını çözmeye, gelişmeye çok daha yatkın
  • Aklın bilimin verilerini kullanan, başkalarına aldanmayan,
  • Sömürülmeyen
  • Teknolojiyi daha iyi kullanan
  • Üretimi en yüksek düzeye ulaştıran
  • Hangi iş alanında olursa olsun, haklarını görevlerini olumlu yolda kullanan
  • Çağdaş insanın bilgileri ile donatıldığı için uygarlığın nimetlerini yaşayan
  • Sanatsal, bilimsel, kültürel etkinliklerden yararlanan
  • Yoksulluktan, karanlıktan kurtulmak için geri kalmışlık çemberini çok çabuk kıran

Ve Talip Apaydın soruyor; “O zaman, hırsız, yalancı düzenbaz bir takım insanlar yönetim yerlerine gelebilir miydi? Yarım yüzyıldır Türkiye’miz bu kadar kötü yönetilebilir miydi? Ulusumuzun gelişme yolları böylesine tıkanır mıydı? Bir avuç insanı zengin edeceğiz diye büyük çoğunluğumuz karanlıkta yoksul ve mutsuz bırakılabilir miydi? Nüfus böylesine plansız programsız başıboş artar mıydı?  Büyük kentlere ve yurt dışına bu oranda yoğun göç olur muydu? Toprak reformu yapılmaz mıydı, sanayi tüm yurda yayılmaz mıydı, her yörede insanlar iş bulup çalışmaz mıydı? Kalkınma bileşik kaplar örneği tüm yurt düzeyinde birlikte gerçekleşmez miydi? İşsizlik sorunu olur muydu? Bireyleri okuryazar, demokrat, kişilik sahibi, bilinçli ülke sorunları ile yakından ilgilenen ve çözüm yolları arayan bireyler olmaz mıydı? Ormanlarımız korunup genişlemez miydi, tarıma elverişli topraklarımız her yerde aynı özen ve verimlilikle işlenmez miydi? Bugünkü bilinçsiz yapılaşma yüzünden devre dışı kalır mıydı? Denizlerimiz sularımız ve göklerimiz temiz kalmaz mıydı?

Tonguç 21 Eylül 1946 da görevden alınır. Bu kapatmaya doğru ilk adımdır. Müdürlerine yazdığı mektuptan:

“Kardeşim, Sizinle birlikte çalıştığım yılların hayatımın sonuna kadar sürecek tatlı hatıraları ile kalbim ve vicdanım dolu olarak ilköğretim işinden ayrılıyorum. Ama kanun ve prensiplerde hiçbir değişiklik yoktur. İşbaşına gelen ve orada kalan arkadaşlara güvenerek görevinizi şimdiye kadar olduğu gibi yapmanızı, bu alanda son dileğim olarak, sizlere ve vasıtanızla bu işe bağlı olanların hepsine duyurmak istiyorum.”

Milli Eğitim Müdürlerine de “ Kardeşim,” diye başladığı mektubunda, verilen emeklere teşekkür ettikten sonra “ Yaz kış, gece gündüz, soğuk sıcak demeden ve hiçbir şahsi menfaat gütmeden ülküye bağlılığınız işe sarılışınızla bulunduğunuz ilin, çevrenin Milli Eğitim alanında birer anıt olarak kalacak eserlerini yarattınız. Sizlerin çalışmalarınız benim için iftihar vesilesi oldu. Şimdiden sonra da olacaktır. İlgili kanunlarda saptanan esaslardan ayrılmayarak işinizde şimdiye kadar olduğu gibi hep başarı göstermenizi…”

İyimserlik…

Şevket Gedikoğlu da  4.10.1946’ da Tonguç’a yazdığı bir mektup ta iyimserdir. “Ne derlerse desinler ve düşünsünler, gerçek olan şudur ki ok yaydan çıkmıştır, amaca ulaşılacaktır.” Ama iyimserlik çok sürmeyecektir. 4.10.1946 yılında Akpınar’dan Enver Kartekin’in satırlarına bakalım. “Fakat bu işin düşmanı o kadar çok ki. Onlar suret-i haktan görünerek bu işi o kadar dejenere etmeye çalışacaklar, bu işi kendilerine o kadar mal edecekler ki ihtimaller dahi beni sarsıyor…”

Enver Karatekin 9.1.1947’ de yazıyor; “Bu yıl mezun olanların durumu yürekler acısı. Ekserisi camilerde hasırlar üzerinde çocukları oturtarak ders yapıyorlar. Bir kısmı da hala açıkta. Aynî yardımlarını ve ücretlerini de alamayanlar çok. Vaziyet mahalle mekteplerinden daha feci. Fakat mezunlarımız yılgın değil, bedbin değil. Ülkü onları o kadar sarmış ki. Yokluk ve zorlukla mücadele etmekten usanmadan işlerini yürütüyorlar…” Ama baskılar artmakta, istifalar, olmazsa görevden almalar, akıl almaz denetleme biçimleri sürmektedir.

Ve Karatekin 11.11.1947’ de Tonguç’a uzun bir mektup yazar, işte çarpıcı birkaç satır da oradan; “Fakat aziz şefim ve büyük kurucumuz siz ayrılalı daha yarım yıl olmadığı halde bugün Enstitülerin arasına girseniz onların budana budana tanınmayacak hale geldiğini göreceksiniz…………Umum Müdürlüğe yazdığım yazıda da söylediğim gibi artık bize başka milletlerden getirilmiş ve beyhude yere emek harcamış ecnebi mütehassıslar muamelesi yapılıyor…………” 

Karatekin 26.7.1947 de ise şunları yazmıştır; “Uğrunda her şeyimizi harcadığımız bu milli varlığın bilinmeyen ellerde soysuzlaşacağından korkuyorum.”

Bahattin Fırtına Savaştepe Köy Enstitüsü Yıllarının 75 sayfasında şunları söylüyor;“Sıt kı Akkay ses yükselticiden öğretmen ve öğrencilerine ‘sağlıcakla kalın’ diyor ve görevden ayrılıyor. Aynı ses yükselticiden yeni müdürün sesi ‘Öğretmen ya da öğrenci hiç kimse eski müdür Sıtkı Akkay’ı yolcu etmek için istasyona gitmeyecektir. Gidenler hakkında gerekeni yaparım,”diyor. Savaştepe halkı ise, yaşlısı genci, kadını erkeği, çoluğu çocuğu ile trenin gelmesine daha saatler varken, akın akın istasyona gitmeye başlıyor. Ortalık mahşer yerine dönüyor.  Trenin kalmasına 5-10 dakika kala tarlalardan, bahçelerden yan yollardan geçerek, enstitünün tüm öğretmen ve öğrencileri istasyona akın ediyor. Ortalık göz alabildiğine insana kesiyor. Öğrenciler ve halk, hep bir ağızdan Akkay’ın en sevdiği “Emirdağı” türküsünü söylemeye başlıyor.

Antigone’ yi  peynir-ekmeğiyle aynı çıkında taşıyan çocuklar tarihe gömüldü.

Kendi kendine yeten yaratıcı yaşam biçimi bitti.

Küreselliğe direnç noktası yok edildi, tam bağımsızlık ülküsü yerle bir edildi.

Tanrı mesleği öğretmenliği “Tanrı yaratır, biz şekillendiririz” diye uygulayan öğretmenler yok edilmişti (H.Fehmi Güneş söyleşisi) 

13. YY.  da yaşamış ilahiyatçı Aquinalı Thomas “ Tek kitaplı insandan kork!” der. Bu cümle de bu araştırmanın sonuna uyuyor  mu ne dersiniz?

Son olarak, Turhan Selçuk’u selamlama zamanı. Bugünkü yazımın görseli olarak seçtiğim Cumhuriyet gazetesinde ölümünden kısa süre önce çizdiği karikatüründe Turhan Selçuk,“kadın” var, başına türban bağlayan “özgür kadın” var, kara çarşaf giyen “daha özgür kadınlarımız,” var, diyor.

Tüm Köy Enstitülülere, İkinci Kuşak Köy Enstitülülere ve Köy Enstitülerini genç kuşaklara anlatmayı görev edinmiş dostlara selam olsun!

Teşekkür: Bu çalışma, Haziran 2010 yılında 68’liler Birliği Bursa Şubesi üyeliğim sırasında çalışma grubunun isteği doğrultusunda Köy Enstitülerinin Kapatılışına ilişkin hazırladığım söyleşimden derlendi. Kaynak olarak, 2010 Bursa Tüyap Fuarında gerçekleşen Köy Enstitüleri oturumu, 2010 yılında Aydınlarla  Yüzyüze Programı çerçevesinde gerçekleşen Hasan Fehmi Güneş söyleşisi, Talip Apaydın’ın Köy Enstitüsü Yılları kitabı, Mustafa Aydoğan’ın  kaleme aldığı Tonguç’a Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları, yine Aydoğan’ın Köy Enstitüleri Amaçlar, İlkeler, Uygulamalar adlı yapıtından Bütün Dünya Dergisinin  2007/12. sayısından ve benim (rahmetle anıyorum) Emekli Öğretmen Nadir Gezer’ le yaptığım  söyleşimizin notlarından yararlanılmıştır. Hepsine bir kez daha gönül dolusu teşekkürlerimi sunuyorum.

ANILARLA, ANILARDA KÖY ENSTİTÜLERİ

Genç nesil bilim, sanat ve teknikle ilgili değer taşıyan eserleri, anlamlarını iyice kavrayana kadar okumalı. Aydınları serbest okuma alışkanlığı kazanmayan toplumlarda, düşündüğünü yazan, fikirlerini açıklayan insan da pek az olur, meydan demagoglara kalır- İsmail Hakkı TONGUÇ

Yıldönümü olmadan, nedensiz iyi işleri, emek verenleri anmak borcumuz. Farklı kaynaklardan derlediğim Köy Enstitüleri anılarından bir seçki. Bu projede emeği geçen, katılan, alın teri döken tüm büyüklerimize saygıyla. -Serap Gökalp

Naciye Makal anlatıyor; On bir yaşında 1942 Şubatının soğuk bir gününde ağabeyimle birlikte köyden Muğla’ya yaya gittik. Köy enstitüsüne kayıt işlemi yaptırıp geri dönecek, bir iki ay sonra gelecek habere göre enstitüye gidecektik. Elimde çıkın, başımda bürüntü (bir tür baş örtüsü S.G.) vardı. İlkokulu bitirir bitirmez günahtır diye babam başımı örttürmüştü. En son Maarif Müdürlüğüne gittik. Maarif Müdürü Bana bir göz attı. “ Çocuk sabahleyin gün doğmadan okuluna gitmek üzere yola çıkacak. Sen hemen köye dön, yol hazırlığını yap gel. Sabahın dördünde burada ol.” dedi. Ağabeyim şaşırdı, korktu. “Başöğretmen iki ay sonra gidecek demişti. Hem babam daha karar vermedi.” diyebildi. Öteki kalın sesiyle bağırdı; “Hükümet işi oyuncak değil. Kayıt oldu bir kere, dönemezsiniz. Ne diyorsam onu yap. Çocuğu burada tanıdığına falan bırak, vakit kaybetmeden git ve vaktinde burada ol.” Sonradan öğrendiğime göre başöğretmenimiz Maarif Müdürüne telefon edip geri dönersem beni babamın elinden almanın mümkün olmadığını söylemiş. Konakladığım evde bütün gece sessizce ağladım. Sabah bir kamyonun içinde tek kız ben olmak üzere 13 çocuktuk. Anam babam ben öteki çocuklar ve onların yakınları hep ağlıyorduk. Tenime sarılı 17.5 lira param, bir tahta bavul kamyona bindirildim. Naciye Makal bir ablaya emanet edilir, giysileri verilir ve her gece ağlama nöbetleri her gün eve yazılan mektuplarla “gelin beni alın sizi özledim” mektupları bunlar 15 gün geçiriyor. Bir gün Hamit Özmenek Hoca onu çağırıyor. Masasının üstünde yazdığı mektuplar “Sen her akşam ağlıyormuşsun öyle mi?” diyor. “Doğru”. “Neden?” “Köyüme dönmek istiyorum. Özledim.” Öğretmen düşünüyor, düşünüyor. “Peki, ben seni Muğla’ya kendi elimle götürmeye söz veriyorum. Hem güzel memleketinizi görmüş olurum, bana köyünü anlatır mısın?” diyor. “Anlattım, anlattım. Meğer benim köyüm cennetmiş. Anlattıkça ben bile şaştım. Gülümseyerek dinledikten sonra. “Söz verdim, seni köyüne götüreceğim. Yalnız şu sıra işlerim pek sıkı. On beş yirmi gün sonraya ne dersin? “Olur” dedim. “Peki, şimdi git oyna bakalım. Bak sana şunu da söyleyeyim on beş gün sonra ben seni götürmek için kapıdan çıkarırsam sen pencereden girersin çünkü alışacaksın evin de burası olacak.” On beş gün sonra yine çağırıyor. “İşlerim biraz hafifledi  gidelim mi?” diyor. “Hayır” dedim.

Nadir Gezer anlatıyor; (2. Kuşak Köy Enstitülü) Harf devrimi sonrası eğitimin yaygınlaştırılması ve çabuklaştırılması Gazi’nin en önemli projelerinden biriydi.  Bu konuda fikir üretilmesini istiyordu. Bu eğitim hem yetişkinler hem de yeni kuşaklar için düşünülmeliydi. 1935 yılında Saffet Arıkan Milli Eğitim Bakanı oluyor. Eğitim konusuyla ilgili fikir geliştirmek üzere yurt gezileri yaparken, Ankara köylerinden birinde küme halinde birbirlerine matematik öğret bir grup çocukla karşılaşıyor. Soruşturduğunda bunun askerlikte eğitim görmüş Emmilerinden öğrendiklerini ve bu şekilde çalıştıklarını öğreniyor. Bu çekirdek fikirlerden biri. 1936 yılında Çifteler’de eğitmen kursu açılıyor. Askerlikte çavuş ve onbaşı olarak görev yapanlar tarım, sanat, kültür dersleri 10 kişilik gruplara bir öğretmen olacak şekilde verilmeye başlanıyor. Bina yapımına da başlanıyor. Bu kurs bitiminden sonra eğitmen adayları örnek dersler veriyorlar. Gazeteciler ve eğitimciler çağrılıyor ve projenin hem duyurulması hem de doğrulanması için görüşler alınıyor. Mezun olanların sorumluluğu 10 köylük gruplara eğitmen ve denetmenlik yapmak. Ama Saffet Arıkan bir operasyon geçiriyor ve iyileşemediği için görevden ayrılıyor.   Atatürk’e ve çalışmalarına son derece bağlı, destekleyen biri. Denildiğine göre, Atatürk’ün ölümünden sonra zaman içinde devrimlerin yıpratılması nedeniyle bu duruma katlanamadığı için intihar ediyor. Saffet Arıkan’dan sonra Milli Eğitim Bakanlığı için bir isim arayan Atatürk Tonguç ile tanışıyor. İsmail Hakkı Tonguç.  Gazi Eğitimde Müdür yardımcılığı yapıyor. Almanya’da eğitim görmüş, birisi.  O yıllarda Atatürk’ün talimatıyla yurt dışından eğitimciler getirtilmiş, raporlar hazırlatılmış ama rafa kaldırılmış.  Tonguç, uygulamalı eğitimi benimseyen bir eğitimci. Bu yönüyle dikkat çekiyor.

İ.Hakkı Tonguç; “Bizim köyün ne olduğunu evvela büyük alimler, artistler değil, kahramanlar anlayacaklar, sonra alimlere ve sanatkarlara anlatacaklardır. Türk köyü daha belki yirmi beş yıl alim değil kahraman isteyecektir. Bataklığı kurutmak sıtmayla kinin rejimi yaptırmak trahomlunun gözüne ilaç damlatmak, okul binasını yapmak, yaralının yarasını sarmak, gebeye çocuğunu doğurtmak, pulluğun nasıl kullanılacağını veya tamir edileceğini öğretmek, bozuk köprüyü yapmak, ıslah edilmiş tohumu tarlaya saçmak, fidan dikerek onu büyütmek ve step köylüsünün dal diye adlandırdığı ağacı, hakikaten ağaç haline getirmek ulemanın işi değil kahraman teknisyenler ordusunun başaracağı işlerdir. Türk köyü şayet münevverin dediği gibi kötürüm ise bunların nasıl yapılacaklarını öğreten kahramanlardan mahrum kaldığı için kötürümdür. Köy, her sahada çalışacak kuvvete ve kahramana muhtaç. O bu kahramanları içinden yetiştirmeye mahkûm. (1939)

İsmail Hakkı Tonguç yazıyor; “Köy Enstitüsü öğrencileri kendi kendilerine çalışarak yetişmeli, türlü alışkanlıkları kazanmalıdır. İnsanın kendi kendine yetişmesi eğitiminin temelini oluşturur. Eğitim, böyle sağlam bir temle dayanmazsa çocukta karakter yaratılamaz. Köy Enstitülerinin eğitim ve öğretimle ilgili tüm çalışmalarının esaslı amacı, çocukta karakter teşkil etmek olmalıdır. Köy Enstitüsü öğrencileri, bu kurumu bitirerek köylere dağılınca sürekli olarak kendi kendilerini yetiştirmeyecek olurlarsa bulundukları çevrelerin içinde pek çabuk eriyip giderler. Bu nedenden onları enstitülerde çabuk unutulacak bilgilerden uzak tutmalı, onlara kalıcı bilgileri kazanma yolu gösterilmeli, onlar her zaman, her yerde kendilerine gereken bilgileri bulup alabilecek karakterde yetiştirilmelidir.

Cavit Orhan Tütengil; “ Ulusal ekini, sanatı canlandırıcı özdeğerlerimizi yurt düzeyine yaygınlaştırıcı bir Rönesans devinimi yaratmıştır enstitülerde. Ulusal uyanış, ulusal canlanma başlamıştır.”

Mahmut Makal konuşuyor; Köy Enstitüleri, köyden alıp köye gönderdiği öğrencilerine demokratik bir eğitim veren, yaptırarak öğreten eğitim kurumlarıydı. Okuma alışkanlığı ve temel külür vermekse bu kurumların ana ilkelerinden biriydi.

Emekli Prof. Ayşe Baysal anlatıyor, “Köy enstitülerine alınacak kız öğrenci bulunamıyordu. Erkek başvurusu çoktu. Sınavla seçiliyordu. Alınan bir kararla yanında bir kız öğrenci getiren erkek öğrenci sınavsız alınıyordu. Köyümüzün hatırı sayılan kişilerinden birisi oğlunu mutlaka buraya göndermek istediğinden ama sınavı kazanamayacağından da korktuğundan annemi beni göndermesi için kandırıyor, böylece ben de köy enstitüsüne girebiliyorum.”

Fakir Baykurt anlatıyor; Enstitüler yetiştirdiği öğrencileri işbaşında izlemeyi, onlarla ilişkiyi sürdürmeyi de bir özellik olarak uygulamıştır. Böylece acemilik döneminde genç öğretmenin önüne çıkan zorluklar giderilmiş iş akımı sağlanmıştır. Köy enstitülerinin özellikleri şunlardır; 1.Yıl boyu eğitim 2. Herkesi başarılı kılma özelliği, 3. Karma eğitim özelliği

Mahmut Makal anlatıyor: Günde bir saat serbest okuma yapılıyordu. Ders kitapları dışında bireysel okuma yapılabildiği gibi öğretmen seçimi bir kitabı öğrenci kümesine okumak, açıklanması tartışılması biçiminde gerçekleşiyordu. Kitap seçimi , Köy Enstitüleri dergisinde enstitü öğrencileri ve öğretmenlerinin tanıttıkları kitaplardan yapılıyordu. Yirmi bin basıldığını anımsıyorum. Asıl ilginci yazıların seçiminden baskı işlerine kadar her şeyi öğrenciler gerçekleştirirdi.

Halise Apaydın konuşuyor; Köy Enstitülerinde müzik, tiyatro, halk oyunları resim-iş, şiir yazma ve okuma, yazın kitaplarını okuyup özetleme, güzel ve etkili konuşma, el işleri yontuculuk, çeşitli spor etkinlikleri özenle ve ısrarla teşvik edilirdi. Müzik aleti çalma, halk türküleri ve  okul şarkıları söyleme, derleme, notaya alma çalışmaları yaptılar. Halk oyunları öğrendiler ve öğrettiler. Sekiz yüz kişilik bin kişilik kümeler halinde görkemli gösteriler yaptılar. Tiyatro sanatı gelişti. Yerli yabancı ünlü yazarların oyunlarını, o yılların ortamında izleyen herkesi şaşırtacak düzeyde sahneye koyup oynadılar. Şiirde, resimde yontuda ünlü sanat adamları çıktı. Sanatsal eğitim ve parasal olanaklar kısıtlı, öğretici yoktu. Müzik öğretmeni olmayan bazı enstitülerde arkadaşlarımız nota okumayı bin bir zorluk içinde kendi kendilerine öğrendiler Ama öğrencilerde yaratılan tutkulu öğrenme isteği, öğretmen-öğrenci ilişkilerindeki yumuşaklık bugünkü açıdan bakınca zor anlaşılan o eğitim iklimi çok şaşırtıcı sonuçlar verdi. Bunlar birkaç yılda olup bitti. Şu gerçek gözden kaçırılmamalı Köy Enstitüleri kuruluş aşamasını henüz tamamlamıştı. Kendi yöneticilerini ve öğretmenlerini Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde yetiştirecek, enstitülere gönderecek ve asıl o zaman çalışmaya başlayacaktı.  Tiyatro çalışmalarında ise, doğaçlamalar.  Sofokles, Molier, Gogol, Çehov oyunları sunuldu. Profesyonel bir tiyatro oyunu gibi beğenildi. Enstitü bahçesi, toplantı alanının kıyıları, salonlar türlü özgün ve kopya heykellerle donatıldı.  Öbür enstitülere gönderildi. Enstitüye sık sık şairler ressamlar çağrılırdı.

Hasan Ali Yücel İsmail Hakkı Tonguç

Hasan Ali Yücel’in “Bu bizimdir, kimseden almadık, bizden alsınlar” dediği <,Köy Enstitülerini bugün yeniden kurabilir miyiz? Hayır. Aynısını kuramayız ama daha iyisini kurarız. Çünkü bugün gerek bilgi açısından, gerek yetişkin insan açısından gerekse teknoloji açısından 1940’lara göre çok daha ilerideyiz. Peki sorun ne? Sorun 1946’ lardaki sorunla aynı. İktidar sorunu! –Nadir Eyinnen