GÜNGÖRMEMİŞ BİR AŞK -Serap Gökalp

BİR

Bir sinekle birlikte Konak Sokak 23 numaranın görkemli bahçe kapısından içeri daldım. Yanakları sarkmış mermer bir kuru çeşmeyle iki görevli kadın beni bekliyorlardı. Şovaleye oturtulmuş afişte çenesi avuçlarının içinde gülümseyen adamın fotoğrafı. Altında “Söyleşi ve İmza günü. Güngör B.Uygur, Sıradan Bir Gün romanını imzalıyor. Tarih,  16 Mayıs … Saat 17.30” yazıyordu. Görevlilere “Özür dilerim” dedim, “Etrafa bakınarak gelince…” “Önemli değil Güngör Bey. Daha zamanımız var…” Gözlerimi izleyerek, “Afiş istediğiniz gibi olmuş mu?” “Bana sorarsanız beni hiç mi hiç tanımlamayan bir fotoğraf. Düzenleme komiteniz… Gülümser fotoğraf isteyen onlar. Zor zahmet bulduk bir tane. Taylan olmasa kim uğraşacaktı ya neyse…  İki yıl öncesinin yüzü ama olsun. Ben de her an tip değiştiren pop yıldızı değilim nasılsa… Ha, bir iki arkadaşım…” “Geldi. Bir kişi, Taylan Bey. Salona aldık Güngör Bey.” “Teşekkür ederim.”

Hasır sandalyelerde insanlar rengârenk, sesler ve kokular türlü çeşitliydi. Oturunca bir adam size bu kokulardan hangisini istediğinizi soruyordu. Meyve çayları mı, kokulu nargileler mi, kahve çeşitleri mi? Ne isterdiniz? Bu kente ait ne kadar koku varsa, manolya ağacının koyu gölgesindeydi sanki. Çiçek açmış evet.  Ortadaki havuzsa grileşmişti ama neşeliydi, fıskiyesinden bir kuş çırpınarak su içmeye çalışıyordu.

Güngör, elindeki broşürden, Edebiyat Sevenler Derneğinin daha önceki söyleşilerine katılanların listesine baktı. Hep genç yazarlar. İlk kez eski kuşaktan birini ağırlıyor olmalıydılar. Etrafına şöyle bir bakındı. O akşamki konuşmacı olarak kendisini tanıyıp tanımadıklarını anlamaya çalıştı. Bir iki kişi gülümseyerek selam verdiler. Birçoğu aldırmadı. Misafir karşılayan bayan görevlinin “toplantı başlamadan önceki kahve ikramını” kabul etti. Onun, “söyleşiden sonra imza için şu masayı hazırladıklarını” (konağın geniş verandasında oluşturulan ayrı bir oturma alanını işaret etti) uygun bulduğunu söyledi. Yirmi beş otuz kadar kitap bordo kadife örtünün üstünde imzalanmayı ve satılmayı bekliyordu. Yarısı derneğe… Güler yüzlü başka bir görevli bayan, isminin yazılı olduğu kartonu masanın üzerine yerleştirirken onu selamladı.  “Burası en son, bölge valiliğini yapmış olan bir Osmanlı paşasının konağı olarak kullanılmış.” İrkildi, “Efendim?”  Kadının elini izledi. Pirinç bir levhada buranın 300 yıllık olduğu yazıyordu. Dev manolya ağaçları, gövdeleri sarmaşıktan ağaca dönmüş hanımeli ve yasemin çiçekleriyle kaplıydı.  Belli ki gündüzleri güneş ışığının girmediği serin bir yer. Nargilelerden yayılan baygın tütün kokuları bitkilerin kokularına karışıyordu.

“Çok güzel bir ortam,” dedi Güngör, görevliye salona geçmek istediğini, gelenleri şahsen karşılamayı istediğini söyledi.

Mutfak katında loş bir yere indiler. Patates cipsi kokuları, taş duvarlara asılmış gölge oyunu figürleri, hasır kıraathane sandalyelerinden oluşturulmuş sinema düzeni. Buranın mahzen olduğunu öğrendiğinde gülümsedi. 

“Uygun seçim, eskimiş yazarlara da mahzen yakışır zaten.”  Kadın kızardı. Konağın diğer bölümlerinin restoran olarak kullanıldığını, etkinlik için tek salonunun bu olduğunu, dernek olarak fazla paraları olmadığı için, yer kirası vermeden kendilerine verilen bu yeri değerlendirmek istediklerini ve tüm etkinliklerini burada gerçekleştirdiklerini,” fısıldadı. “Lütfen,” dedi Güngör, “Şaka yapıyorum, siz bana aldırmayın.” Gelenlerden acaba kaç kişinin kitabıyla ilgilendiğini, yukarıda oturan kalabalığın içinden hangilerinin güzel ilkbahar akşamını bırakıp aşağıdaki mahzene pardon salona ineceklerini merak etti. Taylan’a çabuk bir bakış attı. Notlarını kürsüye bırakıp gelenleri karşılamak üzere merdivenlerin başına gitti.

***

Askeri bando Chopin’in Fa Minor Ballad’ıyla binaları zangır zangır titretti. Cenaze korteji yavaşça hareket etti. Kırmızı tabutun kenarlarında tören mangasının beyaz eldivenleri, miğferleri görünüyordu. Arkasında asker şapkalarının sarı yaldızlı şeritlerine, şapkasız başlara, güneş vuruyordu. Asfalt kızgın, üstündekiler sessizce terliyordu. Tümüyle durmuş trafiğin içinden al, haki ve siyah renkli bir dalga, yüz metre ilerideki kentin en eski camisinden okunan ikindi ezanının sesine doğru yönelmişti.

Nilüfer, araba kuyruğuna baktı ve içinde bir kronometre çalışmaya başladı. Geç kaldı geç kaldı, geç kaldı! İnce yazlık ceketinin sırtında ter lekesi olacak diye canı sıkıldı. Duruşunu dikleştirdi, koltukla arasından hava akımı geçmesini sağladı. Arabanın saati 17.10’u gösteriyordu. Eğer hemen yol açılırsa Hamdi Paşa Konağının otoparkına beş dakikada gidilebilir, hemen yer bulursa da toplantı başlamadan yetişebilirdi. Böylece herkesin dikkatini dağıtacak topuk sesleriyle boydan boya salonu geçmesi, boş bir yere ulaşabilmek için sandalyelerin koltukların arasından insanlardan milyon kere özür dileyerek oturmasına gerek kalmayabilirdi. Derken uzun konvoy hareket etti. Radyoyu kapattı, sağa döndü, otoparka doğru hızlandı.

Masanın üzerindeki kitapları düzeltmekte olan görevliyi selamlarken duvar saati tam 17.30’u gösteriyordu. Söyleşinin başlayıp başlamadığını sorduğunda, “sanırım başlamak üzere,” diye gülümsedi genç kadın. Çelik topukları taş zeminde tıkırtı çıkarmasın diye parmak uçlarına basarak rahatsız merdivenlerden indiğinde aşağıda kara kuru adamın gülümseyerek elini uzatmasını şaşkınlıkla karşıladı. Bu o mu? İnanılır gibi değil. Gelenleri şahsen karşılıyor. Hiç alışılmadık bir durum. Tokalaşırken, “Şehrimize hoş geldiniz Güngör Bey,” dedi. Kurnaz ve anlayışlı fısıltıları olan iki kömür topağıylabaktı adam ve ılık eliyle tokalaşırken; “Siz de hoş geldiniz hanımefendi,” diye dudakları çıtırdadı. Yeleleri iyi ama daha çok bir yılkı atına benziyor. Bu kadar zayıf bir adam mıydı bu gerçekten?

Gözüne ilişen, orta sıralardaki bir sandalyeye attı kendini.  Yazar Güngör Burak Uygur birkaç dakika daha merdiven başında oyalandıktan sonra kürsüye geçip notlarını gözden geçirmeye başladı. Konuklar beklerken, üst kattaki müzik sesini, ince şeritler halindeki patates cipsi kokusunu algıladılar. 

Bir şey Güngör’ü dürttüğünde başını kaldırıp yakın gözlükleri üzerinden salona şöyle bir baktı. Artık başlayalım mı, sorusu şeklinde algılanacak bu bakışın amacı yoktu aslında ama oraya en son giren siyahlı kadının kendisini izlemekte olduğunu gördü. Makyajla daha da irileştirilmiş gözlerden sonra Güngör’ün dikkatini çeken muhteşem bir dekolteydi. Büyük olasılıkla ceket birazdan sandalye arkalığına asılacak ve daha da güzel bir görüntü ortaya çıkacaktı. Boynunda otantik gümüş bir gıdıklık, kulağında aynı desenden iri küpeler vardı. Uzun bal rengi saçlarını geriye iten ince parmaklar görünce gömleğinin yakasını genişletmek için bir hareket yaptı oysa kravat takmış değildi.

Gözlerini notlarına çevirdi.  Ellerini birbirine kilitleyip, tüm salonu kapsayan bir gülümsemeyle “Hoş geldiniz değerli konuklar,” cümlesi tam suskunluk sağladı.

“Bu akşam yaratıcı olarak romancı konusundan başlayacağız ve söyleşimizi son romanım Sıradan Bir Gün’le ilgili birkaç konuya değinmemle sonlanacak.”  Kim bu saydam tenli kadın? Tanıyor olabilir miyim onu? “Sevgili konuklar, roman, insanla daima birlikte düşünülmesi gereken bir yazın türüdür. Amaç değil insanın varoluş öyküsünde sanat olarak tanımladığımız dönüştürme, değiştirme ve yaratma çabalarından bir tanesidir.” En son geldiğimde benimle röportaj yapan bir gazeteci vardı, o olabilir mi?   “Okur yani tüketiciyle ilişki içinde olmak durumundadır. Tıpkı yazarla ilişki içinde olduğu gibi. Yazma gereksinmesine ilişkin türlü açıklamalar vardır. Kendimizi tanımak için diyebiliriz, ün kazanmak için diyebiliriz, aydın olmanın gereklerindendir diyebiliriz. Yaşadığımız toplumu daha güzel, daha yüce bir noktaya taşıma çabasıdır diyebiliriz veya ölümsüzlük arayışı diyebiliriz.”  Niye böyle bakıyor? Allah aşkına! Gözlerinin sesini duyabiliyorum. Şimdi toplantıdan sonra yanıma gelecek ve… “Ne dersek diyelim, asıl sözünü ettiğimiz çalışmaktır. Yaratma eylemi bu kavramın temellerine oturur çünkü. Yapı taşları yetenek, sezgi, araştırma, bilgi toplama, akıl yürütme, düşünme, gözlemleme ve kimi kere gerektiğinde doğrudan içinde yer alıp deneyimlemelerden oluşur.”  Genellikle soru cevap bölümlerinde aklımda yer etmek için garip sorular sormayı tercih eder böyleleri. Bazen de kışkırtacak, sinirlendirecek konuları açarlar, sonra yanıma gelip özür dilemek için bahaneleri olur. “ Bu yapı taşları ise toplum bilincini rahatsız eden, pek de kullanılmak istemeyen malzemelerdir. Çünkü var olan yapıyı değil, sanatçı kendine özgü olanı yapılandırma çabasındadır. Romanla ilgili tanımları araştırdığınızda insanın odak noktada olduğu gerçeğiyle karşılaşırsınız. İnsanın tarihi, toplumsal yapısı, coğrafyası kimi zaman günlük yaşamı söz konusudur. İnsanın yaşamında tanıklık ettiklerini, ilişkilerini, iç dünyasını belli kurgulamalarla ama özgün olma koşuluyla okurla paylaşan düz yazı türüdür, anlatıdır.”

***

18 Mayıs  Cuma 15:00

<nilüfer.arman@gmail.com>

Alıcı:<gungorburak. Uygur@ gmail.com>

Konu: Merhaba

Sevgili Güngör  B. Uygur Bey,

Size bu şekilde seslenmeme izin vermenizi dilerim. Hiçbir yazar tarafından toplantısında ayakta böylesine dostlukla karşılaşmamıştım. Çok uzun zamandır böylesine keyifli bir ortamda bulunmamıştım. Sizi daha kalabalık bir dinleyici grubuyla buluşturamamış olmamız bizim ev sahibi kusurumuz, çok hayıflandım.

16 Mayıs tarihli toplantıya dinleyici olarak katıldım. Her toplantı beklentilerimi karşılamaz. İyi konuşmacı, iyi konu, iyi mekân, iyi organizasyon… Sanat toplantılarının iyi mekân ve iyi organizasyon maddeleri hep hoş görümüzle sarılıp sarmalanır. Konu ekseri iyidir zaten çekici unsur odur. Ama konuşmacının iyi olması piyangodur.

Düzenleyenlere perşembe günü teşekkür ettim. Sizi davet ettikleri için. Her ne kadar süre az idiyse de… Bir hafta sonu öğle sonrasında koca bir salonda, arada dinlence payları bırakılmış bir etkinlikte ağırladığımızı hayal ettim. Bunu düzenleyenlere de söyledim. Söz sahibi değilim ama “yurttaşlık haklarımı kullanacağım.”

Bu geldiğiniz ve toplantı için teşekkürdü. Bir de aslında o akşam söylemem gereken, yıllardır üstümde taşıdığım bir teşekkür var. Yine cebimde götürdüm. Genel Yayın Yönetmenliğini uzun yıllar sürdürdüğünüz Aykırı Düşün Sanat Derginizde birkaç araştırma yazımı yayınlamıştınız. Her zaman değerli bir referans oldu, onun teşekkürü. Eleştiriler yazmaya devam ediyorum. Dördüncü dosyamı hazırladım, henüz hiç birini yayımlama olanağı olmadı. Ama sizi dinledikten sonra ağzımı açmayı düşünmüyorum. Yalnızca kendimi çok sefil, yetersiz, başarısız ve mutsuz hissetmeme neden olan dosyamın pazarlanması süreci için o kadar da “kabahatli” olmadığımı anladım. “Hırsızın” da suçu var demek ki… Konferanslar dışında buraya tekrar gelmeniz halinde ya da bir isteğiniz olması halinde adres defterinizde bulunsun diye iletişim bilgilerimi göndereceğim. Burada bir okurunuz bir dostunuz daha var. Son yapıtınızı henüz okumadım, imza ve kokteyle katılamadım ama hemen yarın alıp okuyacağımdan emin olun.

Selamlar, saygılar.

Nilüfer Arman

Yazı makinede yazılmış, imzalanmış altına biri cep iki telefon numarası verilmişti. Tarayıcıdan geçirilip iletiye eklenmişti.  Tümüyle resmi bir mektup.

18 Mayıs Cuma 20:47

<gungorburak. Uygur@ gmail.com>

Alıcı:<nilüfer.arman@gmail.com>

Konu: Merhaba

Sevgili Nilüfer Hanım,

Mektubunuz beni hem şaşırttı, hem sevindirdi, biraz da üzdüğümü söyleyeceğim. Önce üzüntümün nedeni: Yorgun belleğime kızdım şimdi. Yüzünüzü, bakışlarınızı anımsadığım halde, sormayı düşünemedim. Keşke siz benim eksikliğimi giderip söyleseydiniz (ara verdiğimizde salon duvarlarını süsleyen gölge oyunları figürlerini incelerken konuklarımla ayrıca konuşabildim. Keşke sizinle de…) diyeceğim ama ona da fırsat olmadı sanıyorum.

Sizinle yeniden karşılaşmış olmak, katıldığım etkinlik, hele de yazdığınız duyarlı, içten mektuba vesile olduğu için, beni çok sevindirdi. Bazı insanlarımız vardır, bıraktığımız yerde, güzel ışıltılarıyla dururlar; şimdi anladım ki siz de onlardansınız. 

O şehirde olmak beni her zaman heyecanlandırır; dileğiniz doğrultusunda yeniden birlikte olmak, heyecandan öte sevinçler verecek bana, anlamlar yükleyecek.

Yazmayı sürdürdüğünüze sevindim. Size acı çektirenlerin (popüler kültür yayıncılarının) niteliksizliğini hepimiz biliyoruz; önemli olan, yazmakta direnmeniz, yazdıkça güzelleşmeniz. Asıl ölçüt budur bence. Gerisi “onların sorunu”, güzel yaratıların farkında değillerse, “hırsızın suçu” daha büyük bence. Bizim suçumuz ise, kendimize, insana, yaşama ve sanata inanmak olabilir yalnızca. Görüyorum ki bu suçu siz de çoktan yüklenmiş bulunuyorsunuz. Ne güzel. 

Ben de sizi buraya beklerim. Buradan yapılacak bir şeyler olursa beni anımsayın.  Eleştiri yazılarınızı bundan böyle bulup okuyacağım. Göndermenizi de isterim. Bu yolu açmak için, dün gece yazdıklarımı iletiyorum; ben başlamış olayım. Yazmakta olduğum romanım Telkari’den bir bölüm.

 Esenlik dileğiyle dostluk selamlarımı gönderiyorum.

Güngör B. Uygur

Adresim:……..

  telkari bölüm 2_7.doc

23 Mayıs Salı 09:12

<nilüfer.arman@gmail.com>

Alıcı:<gungorburak. Uygur@ gmail.com>

<konu yok>

Sevgili Güngör Bey Merhaba,

Öncelikle bir açıklama; iletinizi pazartesi sabahı aldım. Hemen okumama rağmen metninizle yalnız kalmak istedim. Bunun için on iki saatlik günlük çalışma maratonunu koşmam gerekti. Tabii söylemeden edemeyeceğim, Cumartesi, Pazar aklıma geldi. Yayınevinizin santralinden aldığım adres, yayınevinindir, Güngör Bey’e ulaşacak da… Bayatlayacak. Sonra hadi ulaştı diyelim posta kutularına hücum eden bir sürü çöp zarflar arasından temizlikten kurulacak da yazara ulaşacak. Bayat mayat ummaktan başka çare var mı? Buradaki söyleşiyi organize eden Edebiyatseverler Derneği Başkanıyla da konuşamadık… Belki ondan doğru bir sanal adres alınabilirdi… Ben bu iftiralarla uğraşırken siz yanıtlamışsınız bile, utanılacak bir durum.

Pazartesi sabahı iş yeri. Ben ilk gelenlerdenim. Bu sabah 07.30 da hava alacakaranlık neredeyse. Odam kuzeye bakıyor üstelik. Bilgisayarı açıp posta kutularına küçük zarfların düşmesi için adreslerin şifrelerini girip ajandaymış, çekmeceymiş öteki işlere bakıyorum. İki gündür ekşi bir hava zaten. Yağıp duruyor, barajlar dolsunmuş, sesimizi çıkarmıyoruz. Pazartesi tedirginliği olmayanları bile nalet yapıyor bu hava. Bugün neler varmış defter yaprağında bakı…aaa cevap gelmiş! Yüzümdeki o hoş ve şaşkın gülümsemeyi oradan görebilirdiniz. Hele o yeni romanınızın bölümü, kanatlarımın çıkmasına neden oldu bana inanın. Pshyke dolaştı ortalıkta akşama kadar… O yüzden tek başıma tadını çıkarmak istedim. Benim için çok değerli. Hele yepyeni yazılmış bir bölümün sözcükleri…Kaç kişi yepyeni bir yapıtın içine süzülme şansını yakalar? Bu iş rakı içmek gibi özen ister. Ruhunuzu hazırlamalısınız. Bunun için hoş ve renkli duygu sofranız olmalı. Aceleye gelmez. Pencereyi açmalı ve uzandığınızda parmaklarınıza değen ağacınızla selamlaşmalısınız. Serçeler gitmediyse sesleri odanın sessizliğine saplanmalı. Buzu, soğutulmuş rakının içine kaydırmak ve bardağın terlemesini beklemek gerek. Müziksiz olmaz. Apartmanın orasından burasından sıçrayan asalak sesler sanatsal havaya biraz sıradanlık üflese de duymazlıktan gelinmeli.  Romanınız Telkari’nin bölümü… Sanırım ikinci bölümün yedinci alt başlığı oluyor.

İlk cümleyi tane tane okudum. İlk yudum çok önemlidir. Bardak bitecek mi, kaç bardak canınız çekecek ve bu buluşmada beyniniz ne anlayacak, o ortaya çıkar. Bu bölüm beyninize hırçın, sert ama vazgeçilmez sızarken satırların arasına yeniden girip çıkmak gerekiyor. Metnin damlaları olması beklenirken bu metin okuyucuyu öğütüyor. Yanlış hissetmiş olabilirim ama geometrisinin eğriler, spiraller, silindirler ve çemberler üzerine kurduğunuz izlenimi edindim. Belki belli düzende yinelenen ezme sözcüğü o yüzden aklıma gelmiş olmalı. Ama “Yağmurun ardından bakan bir gelincik olup duvar dibinden gülümserken bıraktım onu” cümlesi benim olsun.  Bölümün tüm griliğini, yer yer siyahlığını öylesine tutup çekiyor ki yaşama doğru bu cümle, gel de kırmızıyı sevme! Üstelik gelinciğin yüreğinde de siyah vardır. (Yine dairesel şekil) Tüm puslu görünüm içinde müthiş bir duruşu var. Uyanınca ne olacağını bilemezsin. Neyse kendi imgelemimle sizin betimlemelerinizi ne hale getirdim kim bilir.  Ünlü yazarlarımızdan birinin dediği gibi, “İnsanlar benim yazdıklarımı öyle bir yorumluyor ki bazen  ‘Allah Allah ben bunu mu dedim, ama bunu demek istememiştim ki’ diyorum. Öyle mi diyorsunuz şimdi? Ne yapalım yazdıklarınız okuyucunun olunca katlanmak gerek. Hele bu okurun eleştirmen olma iddiası da varsa. Ama hangi esin perisine fısıldadınızsa bu büyülü sözcükleri keskin bir yazar olduğunuzu yine göstermişsiniz.

Ha bir de kendinize haksızlık etmeyin, beni daha önce hiç görmüş değilsiniz. Adımı anımsamanızı da zaten beklemiyordum. Söyleşinizin olduğu akşam sizi dostlarınızla birlikte olmaktan alıkoyacak özel sohbetlere esir almak gereksiz geldi bana. Ama o güzel, ilgi çekici sözcüklerinizi iade etmeyeceğim yine de. Size yazmak isterim. Eleştiri yazılarımı okumanızı da… Eğer zamanınız olursa, eğer isterseniz. Size hiç gün yüzü görmemiş olanları göndereyim, ne dersiniz? Böylelikle benim çok özlemini çektiğim, çevremdekileri bezdirdiğim, (“şunu bir dinlesene nasıl olmuş”) yazılarıma ilişkin fikrinizi söylersiniz. Metni değerlendirmek için kitabı da bilmeleri gerekiyor ki bu her zaman olanaklı olmuyor. Tümüyle benim yabanıllığımdan, burada görüşünü alacağım yazın dünyasından kimse yok. “Pek ortalıkta görünmez o” diyorlarmış. Haklılar. Günlük yaşamımı sürdürmek, yazmak için malzeme toplamak, çalışmak, okumak dışında toplantıları kaçırıyorum. Edebi ortamlara girmek için kendimi “hadilemem” gerekiyor.

Bu kadar gevezelikten sonra Türk Romancılığında Tematik Gezintiler yazımı okumaya sabrınız kaldı mı acaba? Bütün suç klavyede. Kalemden daha hızlı olduğu için. Başladım mı durmak zor oluyor. Yazı konusunda da gevezeyim, hoş görün. Taşrada yazar olmak insanın çenesine de vuramayınca böyle kalemine vuruyor… Bir acemi eleştiri yapmaya kalkınca sizin cümlenizi çalacağım şimdi; “dokunsam yanıyorum, dokunmasam mevsimlik çiçek kokusu gibi havaya karışıp yok oluyorum” Güngör Bey, sizi daha önce keşfetmem gerekirdi, derin saygılarımla,

Nilüfer Arman

   Türk Romancılığında Tematik Gezintiler.doc

24 Mayıs Salı 23.55

gungorburak. Uygur@ gmail.com>

Alıcı:<nilüfer.arman@gmail.com>

Konu: Yazınız.

Sevgili Nilüfer Hanım,

İletinizdeki içtenlikli anlatımınız ve romanımın ilk bölümüne ilişkin yaklaşımınız, inanın, son zamanlarda kendimle ve yazdıklarımla ilgili en anlamlı içerikle, ama öncelikle, anlaşılmış olmanın sevincini yaşamama neden olan inceliklerinize teşekkürler. Duyarlılığınızın yanı sıra yaptıklarımı, yapmaya çalıştığım gibi algılamanız sevincimin temelinde yatan gerçeklik. Sevdiğiniz cümlelerin yanı sıra, sevincimin de sahibi oldunuz. Teşekkür ederim. Bu iletiyi aralıklarla, dönüp dönüp okuyacağımı biliyorum. Özellikle sıkıntılı ve yorgun, isteksiz zamanlarımda. (Kimi zaman, yazma yeteneğimi yitirsem de bu eziyetten kurtulsam dediğim oluyor.) Bu konudaki (iletinizle ilgili) izlenimlerimi yazıp size aktarmayı ertelemek istiyorum şimdi. Günün son saatlerini geçerken, aklım pek ışıltılı değil, duygularımsa oldukça coşkulu ve dağınık.

Bana gönderdiğiniz Türk Romancılığında Tematik Gezintiler metninizi özenle okudum. Üzerinde bazı işaretlerim oldu. Altında da uzun sayılabilecek bir değerlendirme ve öneri yazım var. Görüşlerimle ilgili düşüncelerinizi öğrenmek isterim; umarım ve dilerim alınganlık etmezsiniz. Ne gördüysem, içtenlikle belirttim. Dostluğun bunu gerektirdiğini düşünüyorum; ilkelerimdendir açık sözlü olmak.

Şimdi gelelim “Türk Romancılığında Tematik Gezintiler”inize.

Sevgili Nilüfer Hanım,

Güzel bir yazı. Anlatımınız ilgi çekici. Yaratıcı noktaları yakalayışınız, cümleleriniz, metne ilişkin saptamalarınız ilginç. Daha önce sanırım bir araştırma dosyanızı okuduğumu anımsıyorum. Dergi sırasında mı acaba?  Anlatımınızı anımsar gibiyim. Belleğimdeki o eski izlenime bakarak değerlendirdiğimde çok aşama gösterdiğinizi söylemeliyim. Sizi belki de o dosyayla birlikte gönderdiğiniz fotoğrafınızdan anımsıyorumdur. Bir de oradaki yerel bir tv kanalında karşılaşmış olabilir miyiz? Başka biriyle mi karıştırıyorum? Tanıştık, konuştuk hatta gazete için röpörtaj yapmıştınız benimle. Böyle şeyler anımsıyorum… Değilse fotoğrafınızdan kalma izlenimim canlanmış olmalı sizi gördüğümde…

Özetle yazınızı başarılı buldum. Böyle olmasına karşın, iletinizde yazdıklarınızdan edindiğim izlenime bakarak bana izin verdiniz sayıyorum, söyleyeceklerim var;

Romanları incelerken belli başlıklar altında sunulursa okur için kolaylık olur diye düşünürüm.

Yanı sıra, yinelenen sözcüklerin ayıklanması gerekiyor ve bir kez söylenen konunun metnin herhangi bir yerinde tekrarlanmaması gerekiyor. Bu önemsediğim bir titizliktir.

Bir başka sorun da şu; karakterleri incelerken, (diyaloglarda da bunu göz önünde bulundurmakta yarar vardır) kullandıkları sözcükler ve kurdukları tümceler kendilerine, kimliklerine uygun mu buna bakmak gerek. Bu önemli bir sorundur. Özellikle romanda. Yani her roman kahramanı kendi kültürel ve toplumsal yapıdaki yerine ve konumuna göre düşünmek, konuşmak, davranmak durumundadır. Seçecekleri sözcükler, kuracakları tümceler bu durumun önemli ipuçlarını taşırlar. Eğer entelektüel bir yapıdaysalar, yani içinde bulundukları sınıfın dışında seyreden bir yaşam çizgisi söz konusu ise, bunun sezdirilmiş olup olmadığına bakmak uygun olur diye düşünüyorum. İnceleme sırasında bir başka dikkat edilmesi gereken de şudur bence; fazlalıklar var mı yoksa metin tam mı? Roman biraz fazlalıkları kaldırıyor olmasına karşın yine de ayıklamayı önemserim. Gerekliliğini eksik fazla durumunu anlatmaya çalışıyorum.

Bunların hepsi benim kendi çalışmalarımda göz önünde tuttuğum ve yazma okuma deneyimlerime bağlı olarak kendimce kalıplaştırılmış, kabul edilmiş ölçütlerdir. Bazılarını alıp kullanabilirsiniz diye içtenlikle yazdım. Umarım gevezelik saymazsınız.

Duyarlılığınız yaşama ve insanlara yaklaşımınız bana uzak değil, hatta oldukça yakın. İçtenliğiniz de.  Eleştiri yazınızı severek ve merakla okudum. Yayımlanmamış yazılarınızı da okumak isterim. Dergilerde de izlemeye çabalayacağım sizi. Bu yazıyı yeniden çalışma gereği duyar, çalışır ve okumamı isterseniz o haliyle bir kez daha gönderebilirsiniz.

Kutluyor, iyi çalışmalar diliyorum, düzeltilerim aşağıya kopyaladığım metninizin üzerindedir.  Ayırt edilebilmesi için farklı bir karakterle yazıyorum. 

Esenlik dileğiyle selamlar.

Güngör B. Uygur

 İncelenen_ Türk Romancılığında Tematik Gezintiler.doc

26 Mayıs Perşembe 12:46

<nilüfer.arman@gmail.com>

Alıcı:<gungorburak. Uygur@ gmail.com>

Konu: Merhaba

“Bir Budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Kapıda öylece durdu ve bekledi. Tapınakta sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya çan, zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı. İçerideki Budist rahip, öylece duran yabancıya baktı. Selamlaşmadan sonra sözsüz iletişimleri başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu. Sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü onu yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz, demekti. Yabancı, tapınağın bahçesine döndü. Aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. Budist rahip saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.”

Suyu taşırmaktan korkuyorum ama tapınağın kapısında durmaktan da kendimi alamıyorum. Görüşleriniz için izin vermek ne demek yazım ve ben iki gündür lüks içinde yaşıyoruz ilginiz sayesinde ve söz veriyorum gül yaprağı olmaya çalışacağım, gene de sorularımın yazılarımın dozunu kaçırırsam uyarın n’olur.

Hafta sonum yine çok dolu geçecek, Pazartesi de öyle. Salı İstanbul’a gidiyorum, Dönüşüme kadar yanıtlamazsam sizi yanlış olur, o yüzden hemen oturup çalıştım, yaptıklarımı da birazdan yazacağım. Ama önce kafama takılan –hayır dehşete kapılmama neden olan- yazma yeteneğinizle ilgili düşünceleriniz. Tam tersine doğa ya da Tanrıya bu bedende bu yetenekleri birleştirdiği için teşekkür etmelisiniz. Sizin deyiminizle sıkıntılı, yorgun ve isteksiz zamanlarınızda lütfen aynaya bakın ve sırları için teşekkür edin. Sorun orada görünüyorsa yanıt da orada, yalnızca karşıt yönde ve siz görebileceklerden birisiniz. Sözcükleri terbiye etmenin kolay olduğunu söyleyen var mı? (Bu benim kendimi hizaya getirmek için ürettiğim bir düşünce kalıbı. Belki sizin de işinize yarayabilir. Ama sakın yeteneğinize kötü davranmayın, hayranlık uyandırıcı bir ayrıcalık o. )

Şimdi sıra geldi bencil duygularımın doyurulmasına, yazımla ilgili olarak;

Yinelenen sözcükleri uyarınız üzerine derhal doğruyorum. Elimden kurtulmuş onlar. (bu, bir, onu, vs.)

İncelmeye konu olan kahramanların düşünce kalıpları ve sözcüklerinin kimliklerine uygunluğuna bakacağım. Ayrıca daha fazla karakter ele almalıyım, diye düşünüyorum. Sonra karakter temaya ne kadar hizmet ediyor, ona bakacağım. Çünkü bu yazıda asıl hedef tema. Bunun için başka bir başlık açacağım. Bu sizin saptamanıza uygun olur mu?

Dergilere gönderdiğim yazıları izlemek için yorulmayın ben ara sıra gönderirim size.

“mişti bu sabah” taki yanlışlığı özür dilerim algılayamadım, devrik cümle kurma mı demek istediniz?

“Pahalı gözlüğün çerçevesinden asalet damlamalı.” Çünkü adamın üstünde durmuyor, damlayıp, akıp gidiyor. Sırıtan dersem orada duruyor olur, oraya başka sözcük bulmalıyım belki, düşüneceğim, teşekkürler.

“ardından yetiştiğinde” “koşup yetiştiğinde” olarak değişecek.

“bakire kızlar” neden olmuyor Güngör Bey? Adam arsızın teki. Her şeyi çoğul istiyor, çoğul imgeliyor, istiyor ve elde ediyor. Böyle bir karakter param bitti demez söz gelimi, paralarım bitti der. Hala “lar” ı kaldırmamı istiyor musunuz?

Romanınızdaki gelincik motifinin dikkatimi çekmesinin nedeni sanırım benim de onları sevmemle ilgili. Gelincikleri neden severim biliyor musunuz? Dediğim dedik bir bitkidir. Koparmak, sahip olmak isteyen olursa ona engel olur; ölür. İstediği yerde istediği zaman yaşar, vazolara hapsedemezsiniz.

En iyi dileklerimi gönderiyorum, uzun mektubum için  bir de rüşvet; Chopin.
Saygılarımla,

Nilüfer Arman

 Piano_Nocturne_in_Ebm.zip
3813K İndir

26 Mayıs  Perşembe 16:46

<gungorburak. Uygur@ gmail.com>

Alıcı: <nilüfer.arman@gmail.com>

Konu: Merhaba

Sevgili Nilüfer Arman,

Mektubumu, gönderdiğiniz müzik eşliğinde yazıyorum. Bu güzel “rüşvet” için ayrıca teşekkür ederim. Güzel esintiler vuruyor kulaklarımdan yüzüme, oradan da yüreğime doğru…    

Beni şaşırtıyorsunuz.

Gül yaprağı olduğunuz kesin. Ben de dağları kesen bir taş işçisi olmaya çabalıyorum; üç günlük gelincik ömrümde… Bilgelik dediniz de… Keşke eşiğinden adımımı atmış olabilsem… Yine de o tapınağa ulaşmak için çabalamayı önemsediğimi biliyorsunuz, orada olmak istediğimi; ne iyi ettiniz de gözümü açtınız, aynı yol üzerinde olduğunuzu biliyorum şimdi.

Yeteneğe, yaratma isteği ve gücüne ilişkin teşekkürlerim sonsuzdur doğaya; yine de, kimi zaman yorgunluk duyup yakınmam, hattâ bezginlik yaşamam doğal sayılmalı; bırakamadım zaten ne kadar denediysem. Sait Faik de öyle söylemişti ya, “yazmasaydım ölecektim.” Yazarken de kaç kez (hattâ sürekli) öldüğüm gerçeği, “yazmasaydım ölecektim” gerçekliğini ortadan kaldıramıyor. Haklısınız. Teşekkürler.

Size öneri olarak yazdıklarımı, bir bakıma küçük çaptaki eleştirilerimi, hoşgörüyle karşılamanıza sevindim. Yazdıklarınızda gördüklerimi size bundan sonra da içtenlikle aktarmak için gereksindiğim cesareti pekiştirmiş oldunuz; teşekkür ederim. Önerilerime karşılık olarak belirttiğiniz görüşlerinizle yaklaşımınızda haklısınız ve zaten son söz her zaman yaratıcının kendisindedir. Ben dışarıdan baktım ve ısrarlı değilim görüşlerimde; hiçbir zaman da ısrar etmek istemem. Siz zaten duyarlı algılamanızla gereğini yapma eğilimindesiniz. Yalnızca, “bu sabah” denilen yerde, mişli geçmiş zaman çekimi yerinde olur mu, olmaz mı bir düşünmenizi istemiştim ama ben de kararsız olduğum için, altını çizmekle (ya da koyu renk dizgiyle) yetinmiştim. Bu sabah, çok yakın bir zaman, belki hâlâ süren bir zaman; mişli geçmişler ise oldukça gerilerde kalmıştır diye düşünmüş olmalıyım…

Yaratılarınızı her zaman okumak isterim; kimi zaman bungunluklarım, kiminde ise yoğunluklarım nedeniyle (yanıtlarımla birlikte) okumam gecikebilir; o zaman alınganlık etmezsiniz değil mi? Tek çekincem bu. İçtenlikli ve duyarlı davranacağımıza göre, bu da sorun olmaz diye düşünüyorum. Olmasın.

Size iyi yolculuklar diliyorum. Dönüşünüzde haberleşelim. Ben de bu arada Telkari romanımın üzerinde çalışmayı sürdüreceğim. Nedense, oradan dönüşte (sizin de katıldığınız söyleşiden sonra) farklı bir heyecan veriyor bana. Her zaman böyle olmazdı.

Esenlik dileğiyle sevgiler, dostluk selamları benden.

Güngör B. Uygur

Güngör, tuşa basıp bekledi. Ekranda “iletiniz gönderildi” yazısı çıkınca programları ve bilgisayarı kapattı, arkasına yaslandı. Parmağıyla dudaklarına dokundu. Bir fincan kahve yapayım. Daha Sahare’nin gelmesine çok var. Kuru temizlemecinin sokağı çok sıkışıktır şimdi. Cezveyi ocağa koydu. Buzdolabının kapağına mıknatısla tutturulmuş eski tarihli fişi çöpe attı. Dolmuş çöp poşetinin ağzını bağlayıp dışarı bıraktı. Kapıyı kapatırken panodaki elektrik faturası ve alışveriş listesi yere düştü. Listeye pil ve ampul ekledi, yerine raptiyeledi. Pişen kahveyi alıp balkona geçti. Gazete haberlerine bakmak üzere eline aldı, kâğıtları şakırdatıp vazgeçti. Bahçıvan fıskiyeleri çalıştırmıştı. Birbirlerine el salladılar. Bu bungun hava belli ki yağmur getirecek. Niçin çimleri sulamaya kalkıyor ki bu adam?  Ortalığa kulak kabarttı. Bahçede dolaşmaya çıkmış iki küçük kız konuşuyordu. “Annem onun güzel geceliklerini giymeme kızıyor,” dedi biri. “Ben giyiyorum,” dedi öteki. Bir serçe panikle bir dala konup çırpındı, sonra hızla uzaklaştı, az sonra fıskiyenin altında yıkanmaya başladı. Güngör, kitaplığa gidip ansiklopediden Lotus sözcüğünü aradı. İki sayfa arasına konmuş sararmış bir gazete kâğıdı düştü, 4 Ağustos 1982 tarihli Milliyet gazetesinden kesilmiş bir parça…

Gazete parçasında altıçizilmiş yeri yüksek sesle okudu. (…) Çünkü çoğunlukla durgun sularda, sığ gölcüklerde süs havuzlarında, gözden saklanmak istercesine, pabuç kadar yaprakların kenarına ilişiveren nilüferler, ne satış piyasasına katılıyor ne de evlerdeki vazolara itibar ediyorlar. Yunan mitolojisinde, kaynakların, ormanların, çeşmelerin kutsal çiçeği olarak tanımlanan, genç kız anlamına gelen “Nimfea” adını taşıyan nilüfer, ozanların mısralarından ressamların tuvallerinden yine de kolay kolay kaçamıyor. Empresyonistlerin isim babası Claude Monet nilüferleri ebedileştiren ressamların başında geliyor. Tarih boyunca insanlara huzur dağıtan, keyif veren, aşkları perçinleyen, güzelliği simgeleyen nilüfer, şimdi de araştırmacıların elinde ayrı özelliklerini kanıtlamaya çalışıyor. Onunla yakından ilgilenenler, sağaltıcı etkisine değinerek uykusuzluğu, telaşı, heyecanı giderir, cinsel bunalımları önler, sinirleri yatıştırır, diyorlar.

O sırada yağmur… Apansız geldi ve görüntülerle imgelerin üstüne parlak damlacıklarını bıraktı. “Nilüfer” diye mırıldandı yazar.

(Sürecek)

HÜZZAM MAKAMINDA BİR KİTAP: MİSKET

İnci Gürbüzatik’in Misket adlı romanının yakın okuması.

Sanatla ve edebiyatla bağının ne denli yoğun olduğunu birçok kişinin bildiği İnci Gürbüzatik’in Misket’inin, ikinci baskısından yaptığım bu incelemede öncelikle şunu söylemek isterim,  Misket’i okurken bir hazzı paylaşmış olacağız. Misket’i okurken durup durup yazarın fotoğrafına bakacağınıza ona bir çok duygunuzu göndereceğinize inanıyorum. Kuşkusuz, Türkiye’ye özgü motifleri Misket’i özgün kılıyor, ama eminim dünyanın okurları da sevecekler çünkü bir yanıyla tarihe kayıt düşen bir roman. Misket’le geçireceğiniz zamanda yüksek bir haz duygusu ve ne iyi etmiş de yazmış duygusu yaşayacağınızı garanti ediyorum.

Misket’i okurken doğrudan ve derinlikli okumaya yöneldim. Metnin gösterenlerine, toplumsal yapıyla kültürle ilişkileri ve çağrışımları çok ilgimi çekti. Alımlama yorumlama sürecinde yazarla aramızda gelişen yapıcı bir alışveriş bir etkileşim oldu, bu etkileşimi sizler de yaşayacaksınız eminim. Öznel olarak dağarcığımdan yola çıkan alımlamalarımdır. Nesnel olaraksa yapıttan hareketle bir kazı çalışmasıdır diyebilirim.  Bu kazı çalışmalarım sırasında ilkin Misket’ in zaman sıçramaları ve simgeselliği ile sınırlı bir inceleme yapma kararındaydım. Ama öyle olmadı. Birçok alan açıldı önümde. Engel olunamaz biçimde, şiddetli bir paylaşma dürtüsüyle sizinle paylaşacağım  bir sürü ayrıntı keşfettim. Bu arada  hangi yanım metnin hangi yanıyla iletişim içinde diye sorduğumda, anlatıcı kız çocuğu diyeceğim.

Zehra İpşiroğlu, iyi bir okur olmanın koşulu olarak bilinçli sezgiler arasında gelgitlerin ritmine ayak uydurarak, yazarın dünyasına adım adım girmek olduğunu belirtir. Tanıdık olaylar ve kişiler bulacaksınız ki bunlar bana göre  toplumun nabzını hissettiğimiz noktalardır, özdeşleşme noktaları. Önemli noktalardır bunlar.  Bu noktada Akşit Göktürk’e başvuracağım bir de Sözün Ötesi yapıtında“… çünkü bir sanat metnindeki, sözcüklerle tümceler gerçekte söylediklerinin ötesine yönelirler. (…) Bu tümceler kendi aralarında iç etkileşimle okurda belli bir algılama konumu, metnin daha sonrasına dönük beklentileri sürekli oluştururlar.” der. Ben ekliyorum, sanat metinlerindeki sözcükler, güneşin yapısını oluşturan füzyon olayı gibidir.  Yayılımı sırasında ışınların rastladığı her şey kendi yapısı çerçevesinde ışıkla etkileşime girer. Başkalaşım geçirerek başka anlamları üstlenerek yol alırlar metinler boyunca. “Açıklamalarım” bu ışınımların benim beynimde o andaki izdüşüm parçalarıdır. Başka yöntemlerle başka izdüşümler, başka haritalara ulaştırabilir bizi kuşkusuz. Ama sanat buradadır. Okuma hazzı buradadır. Bu hazzı yaşamanız için size ipuçları verebilmeyi arzuluyorum. Romanı okurken sık sık arkama yaslanıp ne kadar haz aldığımı düşündüm. Bu yazarı da haz alarak yazmış demektir. Hazdan gerçek duyguları tanımlıyorum. Gürbüzatik okunmak için bize yönlendiğinde karşısında bir beden bir yüz yoktur kuşkusuz. Onun karşısındaki bir birikim haznesidir, iştahla, özenle yapılmış kayıtlar… O hazneyi öyle bir yoğurup şekillendirmiş, doldurmuş, paketlemiştir ki Misket elimize ulaşmıştır, sonra da bırakıp gitmiştir. Okur önce ellerini, sonra yavaşça tüm bedenini bu haznenin içine yerleştirir. Hiç duraksamadan diyeceğim ki Misket çok mercekli duyarlılığıyla haz alacağınız bir metindir. 

Tümüyle bir göz oluşturarak 1960’lı yıllara anlatıcı öznenin çocuk gözüyle ve sıçramalarla günümüzdeki yıkımına bakar Misket. Sinestezik algılarla yapılan bu bakış sahihliği ve göz hizası duygusallığı ile bir noktadan sonra okurun algısına dönüştürür. Yazar tümüyle aradan çekilerek anlatıcı özneyle sizi baş başa bırakır.

Peki misket neyin simgesi?

Misket oyunu yaygın olarak eril olmasına karşın bir kız çocuğunun ellerindedir. Bu erkek egemen toplumda başkaldırı, bazen baskılarla baş etmenin simgesidir. Eşitlik talebi vardır. (s.20)

Misket erkek egemen toplumda dişi olmak, hakları olan, onları kullanamayan kadınlar, direngen kadınlar ve ardılı dişilere yakından bakan bir roman. Aynı zamanda çocuk-ebeveyn ilişkilerine, alınan tarih kesitinde  gerçekçi saptamalar yapar. Bu konuyu yer sınırı nedeniyle burada paylaşamadığım için üzüntü duyuyorum, ama okurken bana hak vereceğinizden eminim.

Bir dünsellik romanıdır Misket. Aynı zamanda başkaldırı, bir haykırış, hem erkek egemen toplum yapısına hem değersiz kılınan toplumsal özelliklere hem değeri bilinmeyen özelliklerimiz için bir haykırıştır. Erkek egemen toplum gösterenlerini çok önemsiyorum, işte bir iki örnek;

Kiraz meselesi 162-163

Köfte meselesi 170

Çikolata meselesi vardır. Buralarda erkek evlatlar kayırılır, kız evlatlar itilir.

Sivildelipaşa bölümündeki kahraman. Eril özellikleri üstlenmiş bir dişi deli olarak gezer romanda. O zamanlar duygularını böylesine dışa vurmak “deli olmayı gerektiriyor gibidir.

Baba açısından erkek çocuk kız çocuk ayırımı 225

Yine babanın erkek çocuğu istemesi ama kız çocuklar için anneye  “Al bunları” demesi. Bu çatışmada erkek çocuğun değerli bir nesne gibi baba tarafından ısrarlı istenişine karşılık anne tarafından inatla verilmeyişi ve bu arada kızların hiç kayda girmeyişi.

Bütün bu erkek kayırıcılığı 170. sayfada kiraz tasına ki bu tas erkek kardeştir, yönlendirilen görkemli bir öfke görürüz. Erkek üstünlüğüne isyan, eşitsizliğe isyan simgesi olarak çinko tas uzun süre belleğimizde takırdar. Bu konuya tekrar döneceğim.

Misket bakışın eril cinsiyetine sahiptir (gören olarak anlatım) ama ilginç bir sarmalle dişil seslidir, dişil duyguludur. Bu da başkaldırının bir başka yönüdür gizlice. Cinsiyetini henüz açıklamadığı sayfalarda anlatıcı özne şöyle konuşur; “Anılarım ben çözüldükçe sökülen, sardıkça küçülen bir yumak şimdi… -S.24”

Misket gerek ayrıntılarındagerekse tümüyle bakıldığında bir direnme metnidir. Nasıl mı? İşte çarpıcı ayrıntılar;

 (Erkek kardeş kızlara kirazdan tattırmaz, onların gözünün önünde yer ve tastan su alıp “kiraz tadı bulaşmış” su fışkırtır yüzlerine, sonrasında kızlardan biri (165) kiraz çekirdekleriyle üç taş oynar.

bir başka ayrıntı; 281 de “Çünkü Tanrı, çok insana mutluluğu yem olarak sunuyor, sonra da çekip alıyor elinden” saptamasını yapar)

 Ayak direme gücü, olanın ötesinde bir şeyin bulunduğu var sayımıyla hareket etmektir. Hayır dediği konularla özellikle ilgilendim, daha geniş kapsamlı ilgileneceğim sanırım, şimdi bazılarını sunacağım.

Kız ve erkek çocuk ayrımına hayır der,  hayırsız erkekler konusuna hayır der, dirençli yaman kadınlara yapılanlara hayır der, toplumsal yargılara hayır der.

Yalın basit bir konuyla girersiniz romandan içeri. Ankara’da yıkım öncesi bir yer… Misketin içine doğru yapacağınız yolculukta bu yalın konu bir avuç  misket olup ayaklarınızı tökezletir, yer yer gerilim unsurlarıyla heyecanlanır, (Kayışı kopan ayakkabıyla babayı arayış gibi)  çokça zaman mekan sıçramalarıyla , burada hemen bir parantez açalım, bu Gürbüzatik’in çok başarılı bir yanı,  temposu hiç düşmeyen bir konuşma içinde bulursunuz kendinizi.  Anlatıcı elinizi tutup sizi sürükler.

Sürükler demişken, hayaller, anımsamalar, rüyalar, beklentilerle yapar bunu ve bir kavrayış yaratır yazar. Tümgörüsel bakışı yaratmak için algıları, tarihin hayal edilmesini, anımsamaları kullanır. ANILAR VE ŞİMDİ  tek doğrultudadır.

S.55 de anlattığı Sivildelipaşa ile işi bitince “Gözlerimi kapatıyorum” der. Öznenin geçmişinden, öznenin şimdisine hızlı bir geçiş yaparız.

S.104-107 Bir kapı tokmağına vuruşta zihinde geçenler anlatılır. >>>>

S.109 da rüya yoluyla zaman sıçraması yapılır

S.153’ te ileri sıçrama yapılır “Eğer büyür de evlenirsem…” diye başlar.

S.288 de Geriden ileri (geri sarma) yoluyla zaman sıçraması kullanılır.

S.235’ te kutudaki fotoğrafları tek tek anlatıcı özneyle bakarken zaman sıçramaları vardır ve burada bir  zarafet müthiş bir duygu noktası yakalayacaksınız s.236’ da annenin fotoğrafına bakış; “Titrerken onunla göz göze gelmekten kaçındım. Fotoğrafta bile yüzüne dikkatle bakmak için cesaretim yoktu işte. Ama kağıt elimi yakarken annemi aldım avuçlarıma, Baktım yüzüne. Öptüm onu. Öptüm. Hiç öpmediğim gibi. Kokladım. Hissetti mi derinlerde, bilmiyorum.”

Burada hemen belirtmeliyim ki Misket vektöreldir, doğrultusu her yönedir. Bu şu demek;

Teyzenin evini anlatırken bir teneke kutu hakkındaki fısıltıyı duyarız. Onun sahibi Kore gazisini, Kore gazisinin cüce karısının hallerini, bu konuşmaların yapıldığı evin yıkılmasına engel olan bir çift yılanla ilgili Teyze’nin anlattıklarını bir çırpıda öğreniriz.

Her yöne oluşunu ara olaylarla sağlamıştır yazar.  Başka bir sohbet konusu olacak otuzdan fazla ara olay vardır. Sıçrama, çağrışım, gönderge ve anıştırmalarla bu çok yönlülük nefis anlatıyı örgütler, sayısız çağrışımlar yaratır. Olay örüntüsünden çok anlatısal söylem ön plandadır.  Yer yer çok güçlü, kamera algısı yaratan bilinç akışlarıyla anlatısal söylemini çeşitlendirir.

Misket metni bütüne yayılan bir uyum taşır. Tüm gösterenleri, temsil ettikleri, dolambaçları, kopmaları, estetik cümlelerinin her biri bir hedefe ulaşır. Renkli, dil doyumlu, okurun her isteğine cevap veren, sonsuz bir coşku yaratan hatta yer yer okurken soluksuz bırakan bir metin (Beni Benim Adım Anna’ydı ve İki Çırpı Kiraz Kız soluksuz bıraktı) Serap görmüş hissedebilirsiniz ama inadına elle tululurdur.

İşte bir örnek ara olay, Ayla’nın ablası Konsomtris kadını kız çocuk=anlatıcı özne çalıştığı bara götürür, eşlik eder. Bu bir erkek rolüdür, bu işten bahşiş kazanır, erkek dünyasının kapılarını yumruklamaktadır. S.38 Karşıt kodlar kullanılmıştır.

Özellikle anne baba betimlemelerinde, karşıt kodlar kullanır, bu da gerçeklik duygumuzu pekiştirir.  Ebeveynin birbiriyle ilişkisi, çocuklarıyla ilişkileri de ayrı bir inceleme konusudur.

Şiirsel ezgisel yanlarında ise durup dinlendim. İyice bir soluyup içime çektim. İşte bir örnek. “O tasın içinde biz dışındaydık.” Hayku tadındaki bu cümle. Oğlan kardeşin kızlara kirazları vermeden yeme eylemini anlatır.

Şimdi  yerimi değiştiriyorum, başka bir  alana geçiyorum. Yöntemli bakışıyla (kurgu çok başarılıdır) toplumsal bir kullanıma dönük roman imgelem perdesini de beraberinde taşıyor. Perdeyi aralarsanız yazarın size başka sürprizler hazırladığını görürsünüz. Kat kat yeni şeyler keşfedilir. Bu anlamda “Bordo Kanayan Gömlek “ bölümü gözdemdir. Bu bölüm özellikle gerilim unsuruyla çok dikkat çekicidir. Bir kız çocuğu annesi git babana açız, para iste diyor. Kızın yaşadığı iç çatışma yetmez gibi bir de ayakkabısının kayışı kopuyor. O yolu nasıl yürüyor görmelisiniz.

Beklentiyi aşan bir metindir. Okurun zaman zaman koltuğuna gömülmesini sağlar bazen de rahatını kaçırır. Tarihsel, psikolojik, kültürel dayanakları sarsar çünkü. Beri yandan çatışma unsurları tamdır, apaçık ve serttirler, ahlaksal kavramları sorgular bu çatışma unsurları. İnci kalemi kazı kalemidir. Zorlayan elini görürüz; kertikler, yarıklar açar, iz bırakır, içine yazar zamanın, kavramların ruhumuzun içine.

Uzatılmış iletiler yerleştirilmiştir. Bir tanesini paylaşacağım.

Anlatıcı evde bir büyü bulur. Sabuna saplanmış iğneler.  Muhteşem biçimde uzatır sonra 327. sayfada konuyu kapatıyor ama kimin büyü yapmış olduğunu söylemiyor, katatoni halinde bırakıyor okuru.

Yazı açısından baktığımda, kağıt kalem ötesi bir eylemden söz edeceğim. Estetik, dilsel, bireysel görünümlü toplumsal, zamana, unutmaya, hatalara, yalana karşı bir zafer bu metin. Derken

Şimdi bir dakika, Misket romanındaki algılardan beş duyu ama özellikle zincirleme algılardan söz etmezsem içimde kalır. Çünkü algılar metnin akışını şekillendirmek için kullanılmış oldukları gibi psikolojik boyuta da geçiş sağlar.  Dutu sevmem deyişi gibi.

Bunu örneklemek için S.44 e bakalım. “Beyaz dutlar olgunlaşıp…” göz algısı, kokudan, tat algısına, zincirleme geçiş yapılır ve bu anı bir duyguya bağlamıştır; “dutu hiç sevmem” 

Algı örneklerine devam ediyorum;

Menekşe Hanımı anlatırken göz kulak, tat, dokunma, koku hepsi birden kullanılmıştır. Onu Mabel sakızlarındaki kadına benzetir.  S.65 te. Mabel sakızı…Ağzımıza sığmayan karesi, tarçınlı tadını bizim beynimiz hemen imgeler, tükrük bezlerimizin çalışmasını tetikler.

Anımsama anı ile geçmiş anlar arasında bu tür canlı bağlantılar kurar. Bunu zaman mekan sıçramalarıyla ve fiil zamanlarıyla gerçekleştirir. Sonuç kıvrak bir metin!

Misket romanı geometrisi çemberdir. Yuvarlaktır.  İçten teğet, dıştan teğet çemberler, bazen spiraller, bazen küreler oluşur.

İç içe dairelere bir örnek vermek isterim. S.120-127 arası Benim Adım Anna’ydı bölümü.

Anlatıcı özne ile biri kız biri erkek kardeşi oyun oynamaktadır,

  1. Oyun anı, yüzler suluboyayla boyanmaktadır, bu makyajdır ve rol paylaşımı yapılmaktadır.
  2. Erkek kardeşin yüzü boyanırken çikolata yiyişi (anne baba kızkardeşlere yedirmez) evlatlar arası ayrımcılık, erkeğe öncelik ve şımartılma bundan doğan kıskançlıklar
  3. Evdeki yatır
  4. Yelpaze mecmuası, onu okuyan Şaziye ve diğer çocukların Yelpaze mecmuasına ilişkin tutumları ve duyguları
  5. Oyun anına geri dönüş
  6. Çocuk oyunu altındaki sadizmin verilişi
  7. Babanın umulmadık zamanda gelip onları yakalaması ve facia!

Bu dairesel yapının yanında bölümler de bir avuç misket gibi organize edilmiştir, her misket tek tek oyuna girer. Ana maddesi ortak cam, saydam, kırılgan, çarpışınca ses çıkaran, kaybolan, uzağa giden, güçlü bir darbeye maruz kalıp çukura düşen, bir cepte veya bir avuçta güvencede olan , tek kalan, benzerleriyle birlikte… Misket öznesinin yerine insanı koyarsanız…

Misket sözcük olarak doğrudan anlamı, anıştırma, tanımı güçlendirme, ikincil anlam gibi bir çok çeşitlemeler ile metnin içinde karşımıza çıkar. Bu yazarın Türkçe zenginliğine hakimiyettir.  Birkaç örnek…

İlk sayfada anlatıcı özne “zaman zıplayıp sekiyor…” der. Bu hem merak uyandırıcı, hem estetik hem de misket çağrışımlı ilk cümledir.  Bundan sonra kitabın bir çok yerinde misket değişik anlamlar, göndermeler için benzetmeler için kullanılmıştır. 25. sayfada “anılarım ve geçmişim bir avuç miskete dönüşüyor böyle zamanlarda” der.   139 şarkı oyun havası olarak misket kullanılır. 107 gıcır bir misket gibi parlayan gözler, der, 108 misketlerimi üttüler > duygu durumunu tanımlar. Evet bunlar ışık serpintileri gibidir, bir çok yerde karşılaşırız.

Şimdi gelelim finale, finalde yazar bize bir 332. sardunya saksısı gösterir. (sadunya birlik beraberlik karşılıklı destek olma hali, için rahat olsun her zaman yanındayım ) demek olan Sardunya.  Bir beklenti, bir dilek bir arayış simgesi olarak Sedoş adını almış Hicran’ın virane evinin en üst katında yapayalnızlığının içinde çiçek açar.  Koyu bir hüzün yüklüdür final ve makamı hüzzamdır.