Carlos Maria Dominguez’in Kağıt Ev’i

İnceleme

Carlos Maria Dominguez’in Kağıt Ev’i Jaguar Yayınlarından, Peter Sis’in desenleri, Seda Ersavcı’nın çevirisiyle Mart 2021’de 15. Baskısını yapmış. Jaguar Yayınları’nın sloganı olan “Mutlu Azınlığa!” sloganıyla son derece uyumlu olduğunu düşündüğüm Kağıt Ev bir okuma tutkunu olarak ruhuma iyi geldi.  Seksen dokuz sayfalık bu ince ama bir kara delik yoğunluğundaki kitap için buradan yazarını selamlıyorum.

Kahramanlar

Anlatıcı-Bluma Lenon’un yerine atanan akademisyen

Bluma Lenon-Akademisyen

Carlos Brauer- Bluma Lenon’un kısa bir ilişki kurduğu kitapsever adam

Jorge Dinarli- Kitapçı, Carlos hakkında görüşülen kişilerden biri

Agustin Delgado-Kitapçı Jorge’nin önerdiği Carlos’un hikayesini bilen onun arkadaşı bir başka kitapsever.

Olay akışı

Bir kadın akademisyen Bluma Lenon, Soho’da bir kitapçıdan Emly Dickinson’un şiirlerinin eski bir baskısını alıp çıkar, yolda okurken bir arabanın altında kalır. Roman onun ölümünden sonra başlar. Onun yerine atanan akademisyen arkadaşı anlatıcı (adı bilinmez) odasında çalışırken Uruguay’dan ölen kadına postalanmış bir paket alır. Tarih 1998,  yer İngiltere Cambridge Üniversitesidir. Postayla gelen kitap Joseph Conrad’ın Gölge Hattı kitabıdır. Toz ve çimento atıklarıyla kaplıdır. Kitaba yazılmış bir not, ölen Blume’nin imzasını taşımaktadır ve ölüm tarihinden iki yıl öncesine aittir. (Roman zamanının  iki yıllık bir süreyi kapsadığı anlaşılır.)

Anlatıcı kitabı göndericiye iade etmek ister ve kitapla, kitap tutkusuyla okurun başını döndüren (özellikle kitap okuma tutkusu olan okurlar)  bir yolculuk yaşar.  Yaklaşık yetmiş yazar ve kitabın adının anıldığı bu yolculukta hem anlatıcının hem de onun tanık olduğu saplantılı kitapseverlik, bilgi severlik konusunun içine dalarız. Eğer “kitap”la tadına doyulmaz bir dünyada yaşayanlardansanız Kağıt Ev tam bize göre.

Kitapla,  bilgiyle ilgili- deyim yerinde olursa- saplantılı ilişkilerin dile getirildiği  Kağıt Ev yapıtında karşımıza çıkan şaşırtıcı ve altı çizilesi cümleler bizi Uruguay’da kitaptan inşa edilmiş eve ve onun gizemli sahibine götürür. Gizemi, kitap okuma tutkusu yüzünden yaşadıklarından kaynaklanır. Conrad’ın kitabı aracılığıyla  tutkulu ve abartılı bir ilişki de simgelenir. Kadın (Bluma Lenon) hediye ettiği kitabı isterken, sanki adamın bağlılığını, duygudaşlığını test etmek istemiştir. Adamsa (Carlos) tüm yaşam amacı olan kitapla bağını koparma pahasına kitaptan yaptığı evi delik deşik ederek Conrad kitabını kadına gönderir ama hem kendi yaşamı darmadağın olur hem de kitap adrese ulaştığında kadın ölmüştür.  Acı bir olay örgüsüyle karşı karşıyayız.

Sevdiğim Ayrıntılar

Anlatıcı karakter, Kağıt Ev’in ilk bölümünde kitap yüzünden ölümlerden söz ederek bizimle konuşmaya başlar. Cenaze töreninden söz eder sonra. Törendeki konuşmacının bu çalışmasını daha sonra akademik çalışmalarında kullandığını belirterek insanların her durumda kendi yararcılıklarına çalıştıklarına ve akademik dünyadaki rekabete değinir.

Yapıtın odak noktası ve her şeyin kilidi bir kitaptır; Joseph Conrad’ın Gölge Hattı kitabı. Bir anlamda kitap baş karakterdir. 15. Sayfada karşımıza çıkar. Ölen akademisyenBluma’nın hediye ederken yeşil mürekkeple içine yazdığı notla kitabın varlığını öğreniriz. (Alışmışın dışında bir renk kullanmakla aykırılığın altı çizilir kanımca.)

Anlatıcı,  Gölge Hattı kitabıyla ilk karşılaşmasını bize şöyle anlatıyor; “Kitap odamda bir berduşun sarayda yarattığına benzer dengesizlik yaratıyordu.” Bu kitabın kirlenmiş durumuna işaret etmekle birlikte bir kitabın olmaması gerektiği bir durumu çiziyor. Büronun temizliği içindeki zıtlık da ayrı bir özellik.

18. sayfada anlatıcı, Conrad kitabının hediye edildiği Carlos’un izini bulur. (Bur konferansa dinleyici olarak katılmış ve orada Bluma ile karşılaşmış, dans etmişlerdir. Bu cümlelerde tutkulu bir ilişkinin ipuçlarını elde ederiz ama daha ortada net bir hikaye yoktur.)

Kitapla ve ona ilişkin hikayeyle birlikte anlatıcının da zaman zaman kendi içine dönerek sorgulamalar yaptığını –elbette kitap tutkusuyla ilgili olarak- görürüz. İşte onlardan biri. “Her yıl öğrencilerime en az elli kitap hediye etsem de bir raf dolusu kitap daha eklenip duruyor aralarına. Çifter çifter dizilip bir şekilde sessizce, masumca ilerliyorlar evde. Onları durduramıyorum,”  diye okura dert yanar. Bir başka yerde  de “Sadece çok uzak bir gelecekte bana faydası olacak, genel okuma çizgimin dışında kalanları ve bir kez okuyup bir daha yıllar boyu belki de kapağını açmayacaklarımı neden evde tuttuğumu defalarca sordum kendime,” der. Bu noktada kitapsever okurla anlatıcı üzerinden yazar sıkı bir bağ kurar.  “ (…) kendimize bahşettiğimiz kutsal sadakat ile en üst raflara yıllar önce bütün halinde fakat sessiz sedasız, hediye edilmiş diğerlerinden” düşüncesiyle de ne olursa olsun sahip olduktan sonra bir kitaptan vazgeçemeyen kitap tutkunlarına seslenir ve der ki, “ Çoğunlukla bir kitaptan kurtulmak ona sahip olmaktan daha zordur.”  Bir başka yerde, “Biz okurlar sadece eğlence amaçlı olsa bile arkadaşlarımızın kütüphanesini gözleriz. Bazen sahip olmadığımız ama okumak istediğimiz bir kitabı bulmak için yaparız bunu bazense karşımızdaki hayvanın ne ile beslendiğini öğrenmek isteriz” diye bu tutkuyu önünegeçilmezliğini tanımlar.

Anlatıcının ağzından, onun belleği, duyguları ve algılarıyla hikayeyi algılarız. Adı olmayan bu anlatıcı Bluma’nın ölümünden sonra yerine atanmış bir akademisyendir. İspanyol dilleri hocasıdır. Arjantinlidir.

Kitaptan alıntılar üzerine notlar.

B.Aires’ten uzaklaştıkça önümde uzanan su ve ufuk sanki soluğumu içimdeki o bana ait boşluğu geri kazanmamı sağlıyordu.(S.29)

(…) alçak bir tepenin taçlandırdığı körfez anaç bir şefkat duygusu yaratıyordu.

“Kitaplar, yeşil bir yazma altlığının üzerinde duran, alçak ve eğimli lambanın sadece küçük bir alanda bozabildiği karanlığa gömülüydü.” Burada kitap ortamlarındaki sessizliği, dinginliği dile getirirken aynı zamanda kitapçının çok alçak sesle konuştuğunu bize aktarır ki kitap tutkunlarının kitaba olan saygısının bir işaretidir bu.

Brauer’in okuma tutkusu hakkında Kitapçı Dinarli, şöyle konuşur;  Sf. 30’a bakmalıyız. “Diğereri ise okurlar… Hayatları boyunca kütüphanelerine sadece önemli eserleri koyarlar. Brauer’i bu gruba dahil ediyorum. Bu tür insanlar tutkuludur, okumak ve anlamak dışında bir kaygı gütmeden saatlerini geçirecekleri bir kitap için oldukça mühim paralar ödemeye hazırdır.”

Sf. 31’ de Jorge ile anlatıcının ilk konuşmalarında dramla ilgili bir ipucu yakalarız. “Lütfen rica ediyorum, şunu kaldırın”dedi, kitabı işaret ederek. Jorge Dinarli Carlos’u tanıyan bu kitabı görünce de bilinmez ne üzüntüler hatırlayan bir kahramandır. Eski kitapların bakım ve cilt yenileme işine bakış açısı da çok ilginçtir; “Günümüz ciltçileri eski kitap sayfalarını, güya onları bir araya getirme maksadıyla, zamandan ve ahmaklıktan faydalanarak yatınrıyorlar giyotinin altına.Öfkemi mazur görün ama mesela, yüzlerce dolar ettiğini bilmeden bir yakutu parçalara ayırıyor, Semendirekli Nike Heykeli’nin tüylerini yoluyorlar. Giyotinin verdiği o karanlık hazdan nasıl uzaklaştınrırız onları bilmiyorum.”

Yazarın bizden özenle uzaklaştırıp küçük parçalar halinde ara sıra verdiği dramla ilgili ikinci ipucu 34. Sayfadadır. Kitapçı Jorge Dinarli şöyle konuşur: “Taşınmadan ve bu akıl sır ermez kararı almadan önceleri(…)”

Çok ilginçtir, romanın bir kahramanı olan Bluma gibi diğer kahramanı Carlos Brauer’i  de hiçbir zaman görmeyiz. Ona diğer roman kahramanlarının iç içe anlatımlarından izler, yaklaşır ama kaçırırız. Tıpkı anlatıcı gibi. 

Dramla ilgili bir başka ipucu 35. Sayfadadır.  Kitapçı Jorge Dinarli; “Bu patavatsızlığımı mazur görün ama” dedi, “yerinizde olsam, Delgado’ya elinizdeki kitabı gösterirken dikkatli olurdum(…)”

Kitap nesnesi ve okuma eylemi hakkında: S.38 Delgado: “Kitapları gündelik hayatla kirletmemek gerektiğini zamanında fark ettim (…)”  (…) İnşa edilen bir kütüphane yaratılan bir hayat demektir, yığılmış kitaplar toplamı değildir asla.” der. Yine  S.39 ‘de Delgado kitap dolaplarının özelliklerini uzun uzun anlatarak gösterdiği titizliği ifade eder. Kitap bağımlılığı hakkında  ise ; S.40 Delgado: “(…) Kitap müptelalarını, parşömen misali derilerinden anlayabilirsiniz.(…)” diye bir açıklamada bulunur ve anlatıcının gözünden onun da derisinin parşömene benzediğini görüveririz.

Sayfa 40 tan sonra Delgado Carlos Bruer’i anlatmaya başlar.

Carlos’un kitap bağımlılığı hakkında :  S. 42 (…) buharı önlemek adına sıcak suyla yıkanmaktan vaz geçmesiydi (…)” Garajı doldurabilmek için arabasını arkaaşına hediye etti” (…) tanımlamalarını yapar.

Delgado kitaplarına son derece dikkatli davranan bir kişidir ve notlarını ayrı yerlere alıp, asla kitaplarını lekelemez ama buna karşılık Carlos’un onlara davranışını eleştirir ve şunu dediğini anlatır anlatıcı kahramana (…)” elime geçen her kitapla sevişiyorum ve onlarda bir iz bırakmazsam orgazm da olamıyorum”. Yine  Carlos’taki kitaba ve okuma hazzına, bilgiseverliğe  ilişkin saplantılı durum göstereni S.49’dan bir alıntılama yapıyorum “ (…) bana kavgalı yazarları aynı rafa koymamaya karar verdiğini söyledi(…)” Bu herkese şaşkınlık veren durumu Carlos çok ciddiye almaktadır ve kitap tasnif mantığını buna göre kurmaktadır. Sf, 49, 50 ‘ye bakalım; “(…) cilde verdiği numaraları gözardı etmeye mecbur kılsa da iki yazar arasındaki intihal suçlamalarına dayanarak Shakespeare’in bir eserinin yanına Marlow’unkini koymadı.(…)

Carlos’un kendisini görmeyiz ama fotoğrafı roman boyunca bir kez karşımıza çıkar. Delgado’nun evinde anlatcıyla konuştukları sırada Delgado bir fotoğraf getirir ve gösterir. Anlatıcı kanalıyla da okur Carlos’u görmüş olur.

Carlos’un ve Delgado’nun kitap saplantısına ilişkin başka notları da almak isterim buraya;

  1. Carlos, her yer kitapla dolu olduğu için en üst kattaki tuvalet kullanılıyor S.53
  2. Carlos, yatağına insan figürü oluşturacak biçimde kitapları dizmiş. S.53
  3. 19.yy Fransız yazarlarınımum ışığında okumak gibi bir alışkanlık edinmiş. S.54
  4. Goethe’yi Wagner’le, Baudleaire’i Debussy’le okuyan Delgado, S.56’ da

Kitap nesnesi  hakkında S.56’ da patikalar konusunu anlatıcıya anlatan Delgado “ Cümle diziliminde belli bir ritmi olmayan bir yazar bunu başaramaz” der. Ama patikaların ne olduğunu okurların keşfetmesine bırakayım.

Olay akışında bir tür düğüm noktası  Carlos’un edindiği bir alışkanlığı öğrendiğimiz noktadır.  19.yy yazarlarını mum ışığında şarap eşliğinde okumaktadır. Bu alışkanlık nedeniyle  yangın çıkar ve yeni sorunların başlangıç noktasını oluşturur. Yirmi bine yakın kitabın arşiv/tasnif dosyaları yanmıştır. S.57

Kitapta doğaüstü gibi duran ayrıntılar buluruz S.58’ de Delgado “Arkadaşınızın adı ne?” diye sordu. “Bluma Lennon. Cambridge Üniversitesi’nde Hispanik Diller Bölümünde çalışıyordu. Kısa bir süre önce bir araba kazası sonucu öldü.” Delgado bana şaşkınlık içinde baktı; sanku Bluma adı ona tutunacak bir destek bırakmamışçasına koltuğunda kıpırdandı. “Rica ederim söyleyin,” dedi tereddüt içinde, “acaba elinde bir kitap var mıydı?” Bu sefer şaşırma sırası bendeydi. Sorulması olanaksız bu soru nereden çıkmıştı şimdi? Delgado’nun varlığı karşımda bulanıklaşırken, beni buraya getiren düşünceye, yaptığımız uzun sohbete, kitaplarda seyahat eden bir adamın tuhaflıklarına daha fazla boyun eğemez bir halde sessizce onayladım. Fakat yüz ifadem onu da huzursuz etmiş olmalıydı, yeniden bir ikilemde kaldığını hissettim zira. Varlığını huzursuz edici  bir düşünce sarmıştı. “Bir şey daha… Neredeyse korkarak soruyorum, inanın bana” dedi. “Elinde Emily Dickinson kitabı mı vardı?

Delgado , Carlos’un Buluma’dan kendisine şöyle söz ettiğini aktarır; “ Fakat çok hoş İngiliz bir profesörle tanıştım, en iyi kısmı buydu. Her konuda edebi alıntılar yapan ve Emily Dickinson okurken bir arabanın altında kalarak ölmeyi yeğleyen tutkulu ve dikkafalı akademisyenlerden biri…”

Anlatıcı bu noktada şöyle bir yorum yapar; “ Asıl şaşırtıcı olan, zekasını gösterme hevesine rağmen, Bluma’nın öngöülebilir olması değil şansın yahut kaderin ona cevap vermesiydi.”

Sayfa 61 de Carlos’un La Paloma’ya yerleştiğini öğreniriz. Bu dönüşüm noktasını yazar bize Delgado’nun ağzından şöyle aktarır. “Şayet hayatınızın bir anlamı olup olmadığından çok emin değilseniz ve bunu bir deneye tabu tutmak isterseni, yahut tüm düşüncelerinizi unutup başka bir adama dönüşmek gibi bir derdiniz varsa orası tam da size göredir.”

Yine Delgado’nun anlatısıyla Carlos’un hikayesi üzerinden kitapları yitirme duygusunun tanımlanmasını yazar bize şöyle anlatır; “Birgün beklenmedik bir şekilde anılarınızın düzenini yitiriyorsunuz. Hala oradalar evet ama bulunamaz bir al aldılar. İlk eşinizin görüntüsünü aradığınızda çocukluğunuzdaki uzak, çorak bir arazide ayakkabı kemiren bir köpek görüyorsunuz. Annenizin yüzünü aradığınızda karanlık bir ofisteki sevimsiz bir tiple karşılaşıyorsunuz. Hikayeniz sona eriyor.”  (…) Söz konusu olan tahammül edilemeyeni yürekten unutma çabası değil. Mühürlü bir hafıza… Sizi yanıtlamayacak bir şeye yapılan saplantılı bir çağrı.(…)”

Carlos nasıl bir çözüm üretmiştir? Çok zor olmasına rağmen kitaplar Rocha’ya taşınır. Tuğla gibi kullanılarak bir ev yaptırır.  Sf.66 Kitaplarının üzerindeki maladan çıkan seste(…) sözcükleriyle

Carlos’un üzüntüsü üzerinden Delgado kitaplarla vedalaşma duygusunu anlatır. Bu bir tür doruk noktasıdır. S.66 da düşünceleri şu cümleyle biter “kitaplar benim  evim.” Bizler kitapseverler de öyle hisset miyor muyuz?  Kağıt Ev’e dönelim,  Sayfa 67 de bir trajik nokta vardır. “Sanırım Bluma’ya gönderdiği kitap oradan geliyordu” dedim nihayetinde. Bana öyle şaşkınlık, keder ve inkarla baktı ki paniğe kapıldım. “Anlatmayın. Bilmek istemiyorum.”

Dördüncü bölüme geldiğigmizde Sf. 69’ da kendi toplumumuzda çok net karşılık bulan bir cümleye rastladım onu buraya almak isterim. “Kitaplar ve kendi hayatları arasında bir seçim yapmak zorunda kalan Arjantinliler kitaplarının cellatları olmayı seçtiler” diye yazar  Dominguez, tıpkı 80 öncesinde Türklerin yaptığı gibi. Sayfa 70’ de devam eder. “Kitaplar bir yığın insanı suçlu durumuna düşürmüş, onların hayatlarını mahvetmişti.” Tıpkı Türkiyede olduğu gibi.

Şimdi gelelim kitabın adının konduğu paragrafa.  Sayfa 70’e bakalım. “Fakat güneydeki uzak bir kumsalda yer alan kağıt ev…” diye yazmıştır yazar.

Sayfa 71’ de kitap Bluma’ya gider. Mezarına yağmurlu bir havada anlatıcı tarafından bırakılmıştır. Bu arada anlatıcı bizi hikayenin bir başka parçasına götürür. Carlos’un yaşadığı yeri gördüğü ana gideriz. Yıkıntıları  sayfa 74’ ten “ iki martı ilişti gözüme, ölü ciltlerin üstünde ayakta duran; evin yağmur yemiş ve ahşapları dökülmeye başlamış iskeleti ve moloz yığınları bir de..” diye başlar Sayfa 77’ ye kadar görüntüleri ve duygularını harmanlayarak betimler. Kazma işlemi yapar ve yazarlar, kitaplar, deniz kumu, yaratıklarıyla çırpınır durur. Bırakır. “Dehşet ve keder içindedir.” Gölge Hattı’nı oraya bırakmayı aklından geçirdiyse de vazgeçer. Bu deneyimini anlatıcının yaşamında da değişime neden olduğunu anlarız. Artık kitap biriktirmekten, kıskanmaktan sakınmaktan vazgeçmiş başkalarına hediye etmeye başlamıştır. Ama kitap nesnesi hakkında anlatıcının da saplantıları olduğunu görürüz. S.79”Kitapçıların vitrinlerindeki spot ışıklarının altında parıldayan, devasa, renkli mücevherler misali sergilenen kitaplara bakıyordum(…) diye anlatır kendini.

Finalde Carlos tüm dünyasını kendi eliyle yıkmasının hikayesini öğreniriz. Bu kere onun yaşadığı yerdeki balıkçılardan bilgi alırız. Kağıt Ev’de yaşarken kitaplarla olan kopmuş bağını onarmaya çalışırken, Bluma’nın mektubu yüzünden, Bluma’nın istediği kitabı bulmak için Kağıt Evini yıkmıştır. İmkansızı başarıp kitaplarının içinde yaşamaya çabalarken imkansızı gerçekleştirmek için yıkıma geçmiştir. S.84  “Bir kitap arıyorum.” der söz gelimi. S. 86’ da “Mesele şu ki evi kevgire çevirdi.” der onu izleyen biri, anlatıcıya.  Aradığını bulmuştur ama sonrasında onarma çabaları başarısız olur. Bir gün bavulunu alır ve gider. Balıkçı,  konuşmasının bitiminde İngiltere’den gelmiş bir mektubu anımsar ve yıkımın o mektup nedeniyle olduğunu sezinleriz. Sonrasında da anlatıcı Bluma’nın bilgisayarında mektubun kopyasını bularak bizim sezgimizi doğrular.

Kitaptaki aşka ilişkin yalnızca sezdirişler, ama güçlü sezdirişler olduğunu belirtelim.  Bunu keşfetmeyi kitap kurtlarına bırakarak, son olarak gelelim saklanan kemikler motifine. Güney Amerika kültüründe kemik sesi ruhun sesidir.

Gömülmüş kemikler benlikle ilişki, hayatla ilişki kurmak, hayatı yeniden canlı kılmak arayışı yeniden özgürleşme çabasıdır. Bunun için kemik biriktirilir.  (Balıkçılar ve orada yaşayanlar bir çocuk dışında Carlos’un büyücü olduğunu düşünmektedirler.) Kemiklere şarkı söyleyen büyücü( kadınlar) onların ete kemiğe bürünmesini bekler. Sonra üstüne ruh döker ve kemiklerden yeniden insan oluşur. Böyle bir inanış vardır. Burada harçla karıştırılan kitaplar ölümdür. Carlos ölmüştür. Bu kağıt ev onun ölüm evidir. Kemikler yeniden canlanmak ve dönüşüm içindir. Kemikleri ve onlarla birlikte elinde kalıp da okuduğu birkaç kitapla (onlar da kemiktir bir anlamda) gerçekleştirilmeye çalışılan  ruh  ölümünden yeni bir dönüşüm yaratma çabasıdır.

“Arka kapak yazısını buraya alıyorum, çünkü Kağıt Ev için harika bir tanım: “Kitaplara, okumaya ve aşka dair bir kitap… Kalın ciltlerin arasında saklanacak bir mücevher…”

RUHUMU ÖPMEYİ UNUTTUN İNCİ ARAL ÖYKÜLERİYLE BİR BULUŞMA

2017 yılında Kırmızı Kedi Yayınları’ndan tekrar basımı yapılan bu öyküler hakkında ilk basımı üzerinden Serap Gökalp’ten bir yakın okuma çalışması.

Saman Kokusu: Bir trafik kazası içeriden algı ve anlatımla veriliyor. (Alıntı: S.13 Korku beynini oyuyor, düşüncesi dayanılmaz bir yorgunluk içinde çözülüp akıyor. Daha önce hiç bulunmadığı bir yerde… ama yer diye bir şey yok artık. Her yer hiçbir yer. İçinde yalnızca o andan geriye doğru uzaklaşma arzusu, yönelecek yer bulunmayan imkansız bir kaçış duygusu var!)

Siyah Lale: Karısının trafik kazasından sonra ardından yas tutan bir adamın geçirdiği süreç. Lale’yle simgelenmiş. Karısının da adı laledir. Çiçekle eğretilemeli bir bunalım süreci. Sonra acıların unutulması. Çiçeğin kaderine terk edilmesi biçiminde anlatılmış.

Pembe Kayışlı Saat: Bir yazar konuk olduğu evde gece bir düş-gerçek deneyim yaşar. Bir yıl önce apansız ölmüş bir genç kızla iletişim kurar. Sabah yaşadığının gerçekliğini sorgularken kızın çekmecedeki pembe kayışlı saati yok olduğunu görür. (Alıntı; S.37 Kapının tam karşısındaki duvarda evin ön cephesine açıldığını sandığım küçük, yerden epey yüksek bir çatı penceresi vardı. Gidip ayaklarımın ucunda yükselerek fırfırlı perdenin ucunu kaldırdım, dışarıya baktım. Geniş bir caddeyi jilet gibi parlayan, birbirine karışmış raylarla bölen tramvay yolları,ıslak kaldırımlar, yanıp sönen trafik ışıkları, küçük dükkanlar ve karşı tarafta yan yana sıralanmış pencereleri karanlık evler görünüyordu.Cadde boştu, ortalıkta kimsecikler yoktu. Sinir bozucu turuncu ışıklar altında her şey plastikten, hava ise nemli, kaygan bir eriyikten oluşmuş gibiydi.)

Beklemek: Bir teyze motifi.  Evlenmemiş. Bir polis şefine aşık oluyor. Onu öldürüyor. Hapse giriyor. Şimdiki zamanda hapisten çıktıktan sonra yeğenle karşılaşması, geriye dönüşte her ikisinin öyküsü.

Ruhumu Öpmeyi Unuttun: Bir intihar. Sonrasında kocasının geriye dönüşü biçimiyle anlatılıyor.  Ama bu anlatımdan önce kocanın sevgilisi bir sanrı görüyor. Ölen kadının intihar biçimini.  (Alıntı. S.73 Akşamüzerlerinin en güzel olduğu mevsimdi. Yaz belli etmemeye çalışarak yavaşça sonbahara akıyordu. Balkona çıkıp oturdular. Esinti taze mısır, keten helva, karpuz ve rakı kokusu taşıyarak yüzlerini yalayıp geçti. Deniz koyu mavi, göz okşayıcı ve gizemli onlara doğru akıyordu sanki.)

Gelecek: Bir intiharın ardından. Bu çok güzel. Çok güzel.Bakış açısı çok nefis. İntihardan kurtarılmış bir adamın bellek yitimiyle çevresini gözleyişi. Karısına,çocuklarına bakışı. Tekdüze yaşamın bıktırıcılığı bu kadar mı güzel verilir?” Geleceğim gelmiş! “S.101

 Bir Anatomi Dersi: Bir tıp öğrencisinin ilk kadavra deneyimini olağanüstü bir açıyla vermiş bir öykü. Tümüyle duygusal boyutla gerçek çok başarıyla harmanlanmış.

Alıntı: Kucağındaki plastik torbasını sımsıkı tutuyordu.Bu bir eşya değil de kadının hayatının tümünü açıklayan bir şeymiş gibi göründü Hülya’ya” S.111)

Alın Yazısı: Organ mafyasının organ çalma işlemi çok başarılı bir biçimde verilmiş. Alınyazısını değiştirme ilanıyla böbreğinden olan bir adam, buna razı oluşu..

Baba: Bir mafya babasının ölüm anından ruhun bedenden ayrılışı inanılmaz bir geçişmeyle (tam bir metamorfoz) veriliyor. Adamın saydam ruhu hastane odasında gezinerek geçmişini okura anlatıyor. Başka bir bedene girmeye hazırlanırken öykü bitiyor.

Gelin: Gerçeklik anlaşması yapılarak yine gerçeküstü bir öykü. Uyuşturucu satıcısı ve kullanıcısı bir adamın sanrısı mı deneyimi mi pek anlaşılamayan öldürülmüş bir kadının gelin giysileri içinde bulunuşu, onunla birlikte oluş ve ölünün ölüm ortamına geriye dönüşü…

ÖYKÜNÜN ÜÇ TILSIMI; UZAM, ZAMAN, KARAKTER

SERAP GÖKALP’İN 20 NİSAN 2010 İZMİR TÜYAP KİTAP FUARI

PANEL KONUŞMASI

Bugün öykünün tılsımlarından üç tanesine kısa bir süre için dokunmaya çalışacağım. Evet, mekân yani UZAM,  KARAKTER ve ZAMAN ‘ı konuşacağız.

Size ilkin kendi tanımlarımı sunmak isterim; Sınırla zamanda bunları iç içe anlatmak zorundayım çünkü birbirinden ayrı düşünürsek pek işlevsel olmayacağı gibi istediğimiz anlamda sonuç da alamayız… Konuyu yalınkat kavramamalıyız.

Öyküyü içine yerleştirdiğimiz kâse; UZAMDIR.

ZAMAN bu kâsenin içindeki sıvıdır. Miktarını ve yoğunluğunu biz ayarlarız.

KARAKTER, kâsenin içindeki birbirinden farklı renk ve katılıktaki parçacıklardır. KARŞILIKLI KONUŞMA sıvının zevk vermesi için kullandığımız tılsımlı tozlardan yalnızca biridir.

Evet… Ruhumun karanlık mağaralarında, yaşamdaki ayrıntıların yanı sıra, bilincimin seçtiği renkler, bilinçaltı tozlarım, hayallerimin damlacıkları bulunur. Öykü yazmak için bunlardan aldığım uygun oranları bir araya getiririm. Kimi zaman yüksek ateşte, kimi zaman kısık ateşte hazırlarım. Bazen de soğuk servis ettiğim olur. BU BAKIŞ AÇISIDIR.

Karışımın yoğun olmasını istiyorsam sıvıyı yani zamanı sıkıştırırım.

Burada dikkat etmem gereken;

Hem öykü zamanı

Hem söylem zamanı

Hem de okuma zamanının özenle ayarlanmasıdır.

Hazırladığım karışımın kıvamını çabuklukla tutturabilirim. Ama işlerin ters gittiği zamanlar da olur.  O zaman çığlıklarım dört yöne uzanan dehlizlerde çınlarken, asamın ucu ve pelerinimin etekleri her şeyi kırıp döker. Uzun tırnaklarımla karakterlerimi, öykülerimi, zamanları parça parça ederim. Bu yaratıkla yaşama cesareti gösteren biri var. Sol omzumda yaşar.

Adı Kırmızı. Ve bana soğukkanlılıkla sorar:

“E, “der, “Neler oluyor bakalım?”

Homurdanırım.

“Şu yazdığın berbat bir şey,” der.

“Ne dedin sen?”

“Dediğimi duydun.”

“Eceline mi susadın? Seni uyarıyorum, bu damarıma basma huyundan vazgeç!”

Gözlerini tavana diker;  “Neden karışımı yeniden yapmıyorsun?”

“Karışımı yenilemek mi? Nesi var, mis gibi karışım işte… Hem sana ne?”

Sinsice bekler.

“Kolaydı öyle…”derim.

“At onu, yeniden başla!” diye saldırıya geçer. Her şeyi döküp saçar.

“ Defol başımdan! Yoksa…”

“Ne yapacaksın?”

“Canını alacağım…”

“İyi, gidiyim de gör…Ararsın ama sonra…”

“Seni mi arayacakmışım hah !”

“Ben olmasam…”

“Huzur bulurdum biraz,”

“Tabi, tabi… Yanlışlarını bulunca ayy evet diye çığlık atan kim?”

“Seninle ilgisi yok, canımın yanması yüzünden.”

“Burada yaşamamı isteyen sensin!”

“Doğru, yoksa çoktan elimi kana bulamıştım!”derim.

Havada sözcükler uçuşur, hepsini onun kafasına fırlatırım.

Ve yeniden başlarım. Eğer karışımdan mutlu olduysam, damıtmaya sıra gelir. Gene göz gözü görmez, ortalık dumanlar içinde kalır. Beklerken tüm dehlizlerde dolaşan yankılar korkutucu, solunan kokular geniz yakıcıdır.

Hazırladıklarımı gözden geçirme zamanı gelir. Onlar şimdi başka birinindir ve ben “Kırmızı”nın tüm acımasızlığını öykülere püskürtürüm. Yeni anaforlar, depremler, yangınlar… Her şey yolunda giderse yeni ürünümü o uzak korku şatosunun kapısına bırakır, süpürgeme binip mağarama geri dönerim. Kapı açılırsa, öykü size doğru yolculuğuna başlar. 

Size bir uzam yaratmaya çalıştım. İki de karakter. Burada cadıyı ben oynuyorum, gördüğünüz gibi.  Türlü araç gerecim, malzemelerim var.

Bir de beni durmadan eleştiren bir asalak devrem. Adını Kırmızı koydum, kırmızının sembolojisini hesaba katarak yaptım bunu. Onunla karşılıklı konuşmamdan ikimiz hakkında aşağı yukarı bir fikir sahibi oldunuz.

Sizin imgelerinizi harekete geçmeyi umarak kullandım bu sözcükleri. Ama bence uzam öyle bir şeydir ki öyküyü çerçeveleyip sabitleme çabası olmasına karşın yazarın yorumu ve okur algısı işin içine girdiğinden değişir, ne dersiniz?  Karakterleri  de sizin dağarcığınızdaki genel tanımlardan yararlanacak çizgiler şeklinde verdim.

Mekan yaratmada en büyük usta Edgar Allan Poe’dır biliyorsunuz.  Bakın şimdi:

“Ve bu çimenliklerde yer yer, düşsü korular uzanırdı. Bunların fantastik ağaçlarının uzun ince gövdeleri dik yükselmez, öğlenleri vadinin ortasına düşen gün ışığına doğru zarifçe eğilirdi. Abanoz ya da gümüş renkli görkemli kabukları öyle pürüzsüzdü ki Eleonora’nın yanakları dışındaki her şeyden daha düz, daha kaygandı…” (Eleonora)

Mekan betiminden yavaşça karaktere götürdü bizi yazar.

   

Bir görüş günümüz öyküsünde uzamın kullanılmaz olduğudur. Ama bunu tümüyle yok etmek değil mekânın gizlendiği veya gizemli olarak var olduğu şeklinde yorumlamak gerek. Anıştırmayla okura önerilen uzamdır bu. Belki de bizi yanıltan, mekân dediğimizde eski metinlerin uzun betimlemelere yönelmiş olması.  Çağdaş öykü için atmosfer yaratmak deyimi yeğleniyor. Mekân iki boyutluluk, anlatıcının var olduğu bir ses iken, atmosfer yaratmak sanki üç boyutlu ve okurun imgesine güvenen bir kavaramdır, okura orada olma duygusu verir. Hayal edilebilir ayrıntılardan oluşturulur ve metnin damıtılmışlık düzeyini yükseltir.

Sanırım uzun betimlemelerden vazgeçilmesinin nedeni artık okurun gelişen iletişim olanaklarıyla bilgi ve imge dağarcığının ulaştığı zenginlik düzeyi.

Bir metne başlarken “Bir ev” diye başlayabilirim. Hemen bu sözcükle ilgili verileriniz bir ev düşler.

“Lüks bir ev” dersem, başka bir ev tasarlarsınız.

“Havuzlu ev?”

Başka bir şey yapacağız: “Öyle bir mahallede yaşıyordu ki evlerin havuzları kanallarla birbirine bağlanmıştı”

 “Kapı açılınca evden beklemiş yağ kokusu yüzüne vurdu.” Burada da bir evden söz ediyorum. Ama nasıl bir resim çizdik gördünüz mü? Anlatmaya gerek var mı?

“Evin badanasına baktı, ‘Olamaz renge bak,’ diye düşündü, ” Karakterin beynindeyiz şu anda ve olumsuz düşüncesiyle bize bir şeyler anlatıyor bu cümle değil mi? Peki gözümüzü karaktere çevirelim; kadının başında şık bir şapka vardı, yüzü küçük ve beyaz, dudakları kırmızı boyalıydı. İpek bir boyun atkısı, eldivenleri siyah trençkotuyla uyumluydu.”

Uzam, başka amaçlar için de kullanılır. Bir zamanı, tarihsel kesiti veya yaşam kesitini yakalamak için var ederiz. Gerçeklik duygusu yaratırız. Beri yandan zaman öğesi ve karakter öğesiyle de -tersi yani- mekâna ilişkin ipuçları verebiliriz.

Ter içinde uyandı, her şeyden kopmuş, bir süre evde aylak aylak gezindi. Sonra bir sigara yaktı ve oturdu, kafası bomboş, buruşmuş pantolonundaki kırışıklara baktı. Ağzında uykunun ve sigaranın tüm acılığı vardı. Pörsük ve gevşek günü, onun çevresinde, vazonun içindeki su gibi çalkalanıyordu. Albert Camus karakter öğesiyle uzamı gözümüzün önüne bırakıyor.

Kolay anlaşılabilir uzamlar yaratabiliriz veya karakterlerin iç dünyası kanalıyla oluşturulan uzamlar kullanabiliriz. İkinci seçenek karmaşık gözükür. Çünkü işin içinde yazarın beyni, karakterin beyni ve okurun beyni vardır.

Boyacı çocuk, fırçasıyla boya sandığına tram-tak, tram-tak vurduğu sırada, trafik polisinin düdük sesi çelik bir tel olup ileri fırlıyor. Taşıtlar durduğunda, kalabalık karşıdan karşıya geçmek üzere dalgalanıyor. Kethüda, Oltu taşından tespihini tırnaklayarak yanaklarının içini çiğneyerek yürümeye başlıyor. Ama peltenin içindeki karıncadan farkı yok şu an, elden ne gelir. Az önce geçip giden atılgan mobilet gibi ortalığı yırtıp parçalamak istiyor ama…

Bu ben. Tuz Saraylar kitabımda Kethüda öyküme eksen karakterin gözüyle giriyorsunuz.

Bu örneklerde bir şey daha dikkatinizi çekti sanırım; öykünün gerekliliğine göre açık mekân veya kapalı mekân kullanabiliriz.

… su setindeki kırık bir şişenin boynundan küçük pırıltılı bir yıldız noktası çakıp söndü

ve bir köpeğin ya da kurdun yuvarlak kara gölgesi belirip koşmaya başladı…. Çehov konuştu.  Açık mekânda geçen bir öykü bu

 “Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, dev bir böceğe dönüşmüş buldu kendini.”

Kafka konuştu. Bize Dönüşüm öyküsünü anlatmaya başlıyor… Kapalı mekanda geçen bir öykü  bu biliyorsunuz.

Mekânı kimi zaman kurşunkalemle, kimi zaman pastel boyayla kimi zaman da çok renkli çizeriz. Üslubumuz veya seçtiğimiz konu neyi gerektiriyorsa.

Yazılı metin okurun duyularını kışkırtır bazen. Retinadan gelip beynimizin arka kısmında işlenmiş kayıtları kışkırtır. İşitsel ve dilsel bellek dediğimiz loba yöneliktir.

“Derken çanların çalması durdu, ağılda tüfekler patlayarak öğlenden sonranın havasını patiska yırtar gibi yırttı.” Carlos Fuantes’in bir cümlesiydi bu. İşitsel belleğimize sesleniyor yazar.

Mekânı  ve karakteri yaratırken çok ayrıntıyla işimizi görürüz. Bunlardan bir tanesi karşılıklı konuşmadır. Benim sol omzumdaki Kırmızıyla konuşmamın dışında başka bir örnek getirdim size; birkaç yönden bakacağız bu seçtiğim sahneye çok işlevsel bir sahne bu… Müthiş.

Ben bu gece Aydanur’da kalmak istiyorum” dedi. “Çok ısrar etti, ona söz verdim, geleceğim, dedim. Yarın oradan işe geçerim.”

“Olur, git,” dedi Mahmut.

“Dur, senin çayını da getireyim, öyle giderim.”

“Yatıp kalmayasın, dikkatli ol.”

“Yok canım. Gerçi biz bu gece sabahlarız herhalde. Aydanur beni uyutmaz. Bilirsin, sohbeti boldur. Değil mi?”

“He… iyidir.”

Burada yaratılan atmosferi algılıyoruz değil mi? Beri yandan, karakterlerin beden hareketlerini düşleyebiliyoruz. Yazar, ses vurgusuyla kişisel sözcükleriyle de hem karakteri yaratıyor hem yaratılmış atmosfere küçük dokunuşlarla pekiştirmeler gerçekleştiriyor.  Kapalı bir mekân; bir ev burası .  Çift evli. İkisi de çalışıyorlar.

Adam pek de kibar biri olmasa gerek “He” deyişinden anlıyoruz.  Karısının ona çay getirmesi gerekiyor, kendi gidip almıyor. İzin almasına bakılırsa kadın adamdan biraz çekiniyor. Adam, ikazını da yapıyor.  Ayrıca çok incelikli bir ipucu var. Hissetiniz sanırım. Bilirsin, sohbeti boldur. Değil mi? Üçünün de öncesinden oturup konuşmuşlukları var… Ama Değil mi? Söyleyişinde özel bir vurgu var. Bir ima seziyor muyuz? Evet. 

Hasan Özkılıç…  ’ Güzel Günler İçin’ adlı öyküsünden seslendi bize.

Aynı diyalogla zamanı vurguladı gizlice. Bu karşılıklı konuşma sabah geçiyor, İşte öykünün tılsımlarından birini daha keşfetmiş olduk. Zarafetle hissettirilen bir ayrıntı yakaladık.

Diyalog konusunu anlatırken atlamamamız gereken başka bir açı İÇ KONUŞMAdır. Bilinç akışı, hayal kurma (ileri sıçrama ) , anıları anımsama (geriye dönüş) kendi kendini sorgulama, teknikleriyle istersek mekânı genişletir, zaman sıçramaları yapar, karakter çizimini gerçekleştirir,  istersek de zaman unsuruyla da oynarız. Gördüğünüz gibi her şey iç içe…

Zaman kavramına bakarken gözden kaçırılmaması gereken üç tanım var.

ÖYKÜ ZAMANI ;Anlatım içeriğinin bir parçası olarak var edilen zamandır bu. Az önceki diyalogdan anladığımız gibi. Yazarın damak tadına göre bunu istediği oranda kullanır.

Kimi kere “Aradan yüz yıl geçti.” Diye bir cümle kurar ve bizi çok ilerilere götürür. Bu öykü zamanıdır.

SÖYLEM ZAMANI ;Başka bir örneği inceleyelim.

“Belki anlama özürlüyümdür, ancak bir beyefendinin uykuya dalmadan önce yatakta bir o yana bir buyana döndüğünü anlatmaya, neden 30 sayfa ayırmış olduğunu bir türlü anlamış değilim.”

Ollendorf Yayınevi adına Bay Hombolt, Proust’un Kayıp Zamanın İzinde yapıtını geri çevirdiğinde kullandığı cümleler bunlar.

Beyefendinin uykuya dalmadan önceki durumunu 30 sayfa boyunca anlatma işi, söylem zamanı.

Burada bir yöntem sezinliyoruz.  O yöntem okurun tepkisiyle etkileşim içinde bir okuma zamanını kabul ettirmektedir.

Yazılı metnin uzunluğuna göre metni okumak için öngörülen süredir bu.

Söylem zamanını kaç şekilde kullanırız?

  • Yazılı metin eylemle eş zamanlı olur.
  • Yazılı metin eylemden kısa olur.
  • Yazılı metin eylemden uzundur. (Bu tür metinleri bazen gerilim artırıcı unsur olarak kullanırız. Buna spazm zamanı adını veririz. Burada yalnızca sözünü edip geçelim.)

Bunları yapmak için değişik teknikler kullanırız. O ayrı bir konu.

Şimdi OKUMA ZAMANI kavramına biraz değinelim.

Öncelikle şunu söylemek gerek, öykü zamanı=söylem zamanı=okuma zamanı olursa eğer, gerçeklik duygusu daha keskindir. Filmlerde uygulanan yöntemdir bu.

  • Az zaman yalın anlatıma götürür bizi.
  • Çok zaman için ayrıntılı anlatım ve süslemeye gereksiniriz. Bu betimleme bolluğudur. Anlatıdaki çeşitli noktaların ayrıntılı anlatımı söz konusudur.

Zamanı betimleme kanalıyla yönetebileceğimiz gibi diyalog kanalıyla da yönetebiliriz.

  • Çabukluk, kısa diyalog,
  • Dağıtım yaparak pornografik, uzun diyaloglar yazarız.

Kimi metinlerin hızlı okunması gerekliliği vardır. Heyecan ve hız duygusu vermemiz gerekiyorsa çok söz, kısa cümlelerle yaparız bunu.

Bazen oyalama teknikleri gereklidir. Bu kere anlatısal zamanı, geciktirici olarak uzatırız. Çevrimsellik ve durağanlık yaratırız ve kimi görüşe göre bu teknik metnin tadını çıkarmamızı sağlar. Bunu diyenler, okurun çıkarımsal gezintiler yapmasına olanak sağladığını söyler. Nedir bu çıkarımsal gezintiler? Okurun öykünün devamına ilişkin,  öteki öykülerle kendi yaşam deneyimlerinden oluşan bir tahmin yürütmesi sürecidir.

Her kullanımın gereklilikleri vardır diyelim ve artık beynimin karanlık mağaralarından çıkalım. Sevgili ustalarımızdan İnci Aral’ın bir sözüyle vedalaşalım. Ona bir selam göndermiş olalım. “Yazar dokunmadan önce sözcükler oraya buraya dağılmış ses ve işaretlerdir. Gündelik dilin başıbozukluğunda uçuşup dururlar. O, sesler arasındaki bağı sıkılaştırarak, onları ayrı ayrılıklarına duyusal ve zihinsel bir birlik kazandırmak üzere bir araya getirip kendisine ait kılarak, sanatsal yaratılışın ruhuna uygun biçimde yeni bir şey yaratır,” der Anlar, İzler, Tutkular’ adlı yapıtında…

HÜZZAM MAKAMINDA BİR KİTAP: MİSKET

İnci Gürbüzatik’in Misket adlı romanının yakın okuması.

Sanatla ve edebiyatla bağının ne denli yoğun olduğunu birçok kişinin bildiği İnci Gürbüzatik’in Misket’inin, ikinci baskısından yaptığım bu incelemede öncelikle şunu söylemek isterim,  Misket’i okurken bir hazzı paylaşmış olacağız. Misket’i okurken durup durup yazarın fotoğrafına bakacağınıza ona bir çok duygunuzu göndereceğinize inanıyorum. Kuşkusuz, Türkiye’ye özgü motifleri Misket’i özgün kılıyor, ama eminim dünyanın okurları da sevecekler çünkü bir yanıyla tarihe kayıt düşen bir roman. Misket’le geçireceğiniz zamanda yüksek bir haz duygusu ve ne iyi etmiş de yazmış duygusu yaşayacağınızı garanti ediyorum.

Misket’i okurken doğrudan ve derinlikli okumaya yöneldim. Metnin gösterenlerine, toplumsal yapıyla kültürle ilişkileri ve çağrışımları çok ilgimi çekti. Alımlama yorumlama sürecinde yazarla aramızda gelişen yapıcı bir alışveriş bir etkileşim oldu, bu etkileşimi sizler de yaşayacaksınız eminim. Öznel olarak dağarcığımdan yola çıkan alımlamalarımdır. Nesnel olaraksa yapıttan hareketle bir kazı çalışmasıdır diyebilirim.  Bu kazı çalışmalarım sırasında ilkin Misket’ in zaman sıçramaları ve simgeselliği ile sınırlı bir inceleme yapma kararındaydım. Ama öyle olmadı. Birçok alan açıldı önümde. Engel olunamaz biçimde, şiddetli bir paylaşma dürtüsüyle sizinle paylaşacağım  bir sürü ayrıntı keşfettim. Bu arada  hangi yanım metnin hangi yanıyla iletişim içinde diye sorduğumda, anlatıcı kız çocuğu diyeceğim.

Zehra İpşiroğlu, iyi bir okur olmanın koşulu olarak bilinçli sezgiler arasında gelgitlerin ritmine ayak uydurarak, yazarın dünyasına adım adım girmek olduğunu belirtir. Tanıdık olaylar ve kişiler bulacaksınız ki bunlar bana göre  toplumun nabzını hissettiğimiz noktalardır, özdeşleşme noktaları. Önemli noktalardır bunlar.  Bu noktada Akşit Göktürk’e başvuracağım bir de Sözün Ötesi yapıtında“… çünkü bir sanat metnindeki, sözcüklerle tümceler gerçekte söylediklerinin ötesine yönelirler. (…) Bu tümceler kendi aralarında iç etkileşimle okurda belli bir algılama konumu, metnin daha sonrasına dönük beklentileri sürekli oluştururlar.” der. Ben ekliyorum, sanat metinlerindeki sözcükler, güneşin yapısını oluşturan füzyon olayı gibidir.  Yayılımı sırasında ışınların rastladığı her şey kendi yapısı çerçevesinde ışıkla etkileşime girer. Başkalaşım geçirerek başka anlamları üstlenerek yol alırlar metinler boyunca. “Açıklamalarım” bu ışınımların benim beynimde o andaki izdüşüm parçalarıdır. Başka yöntemlerle başka izdüşümler, başka haritalara ulaştırabilir bizi kuşkusuz. Ama sanat buradadır. Okuma hazzı buradadır. Bu hazzı yaşamanız için size ipuçları verebilmeyi arzuluyorum. Romanı okurken sık sık arkama yaslanıp ne kadar haz aldığımı düşündüm. Bu yazarı da haz alarak yazmış demektir. Hazdan gerçek duyguları tanımlıyorum. Gürbüzatik okunmak için bize yönlendiğinde karşısında bir beden bir yüz yoktur kuşkusuz. Onun karşısındaki bir birikim haznesidir, iştahla, özenle yapılmış kayıtlar… O hazneyi öyle bir yoğurup şekillendirmiş, doldurmuş, paketlemiştir ki Misket elimize ulaşmıştır, sonra da bırakıp gitmiştir. Okur önce ellerini, sonra yavaşça tüm bedenini bu haznenin içine yerleştirir. Hiç duraksamadan diyeceğim ki Misket çok mercekli duyarlılığıyla haz alacağınız bir metindir. 

Tümüyle bir göz oluşturarak 1960’lı yıllara anlatıcı öznenin çocuk gözüyle ve sıçramalarla günümüzdeki yıkımına bakar Misket. Sinestezik algılarla yapılan bu bakış sahihliği ve göz hizası duygusallığı ile bir noktadan sonra okurun algısına dönüştürür. Yazar tümüyle aradan çekilerek anlatıcı özneyle sizi baş başa bırakır.

Peki misket neyin simgesi?

Misket oyunu yaygın olarak eril olmasına karşın bir kız çocuğunun ellerindedir. Bu erkek egemen toplumda başkaldırı, bazen baskılarla baş etmenin simgesidir. Eşitlik talebi vardır. (s.20)

Misket erkek egemen toplumda dişi olmak, hakları olan, onları kullanamayan kadınlar, direngen kadınlar ve ardılı dişilere yakından bakan bir roman. Aynı zamanda çocuk-ebeveyn ilişkilerine, alınan tarih kesitinde  gerçekçi saptamalar yapar. Bu konuyu yer sınırı nedeniyle burada paylaşamadığım için üzüntü duyuyorum, ama okurken bana hak vereceğinizden eminim.

Bir dünsellik romanıdır Misket. Aynı zamanda başkaldırı, bir haykırış, hem erkek egemen toplum yapısına hem değersiz kılınan toplumsal özelliklere hem değeri bilinmeyen özelliklerimiz için bir haykırıştır. Erkek egemen toplum gösterenlerini çok önemsiyorum, işte bir iki örnek;

Kiraz meselesi 162-163

Köfte meselesi 170

Çikolata meselesi vardır. Buralarda erkek evlatlar kayırılır, kız evlatlar itilir.

Sivildelipaşa bölümündeki kahraman. Eril özellikleri üstlenmiş bir dişi deli olarak gezer romanda. O zamanlar duygularını böylesine dışa vurmak “deli olmayı gerektiriyor gibidir.

Baba açısından erkek çocuk kız çocuk ayırımı 225

Yine babanın erkek çocuğu istemesi ama kız çocuklar için anneye  “Al bunları” demesi. Bu çatışmada erkek çocuğun değerli bir nesne gibi baba tarafından ısrarlı istenişine karşılık anne tarafından inatla verilmeyişi ve bu arada kızların hiç kayda girmeyişi.

Bütün bu erkek kayırıcılığı 170. sayfada kiraz tasına ki bu tas erkek kardeştir, yönlendirilen görkemli bir öfke görürüz. Erkek üstünlüğüne isyan, eşitsizliğe isyan simgesi olarak çinko tas uzun süre belleğimizde takırdar. Bu konuya tekrar döneceğim.

Misket bakışın eril cinsiyetine sahiptir (gören olarak anlatım) ama ilginç bir sarmalle dişil seslidir, dişil duyguludur. Bu da başkaldırının bir başka yönüdür gizlice. Cinsiyetini henüz açıklamadığı sayfalarda anlatıcı özne şöyle konuşur; “Anılarım ben çözüldükçe sökülen, sardıkça küçülen bir yumak şimdi… -S.24”

Misket gerek ayrıntılarındagerekse tümüyle bakıldığında bir direnme metnidir. Nasıl mı? İşte çarpıcı ayrıntılar;

 (Erkek kardeş kızlara kirazdan tattırmaz, onların gözünün önünde yer ve tastan su alıp “kiraz tadı bulaşmış” su fışkırtır yüzlerine, sonrasında kızlardan biri (165) kiraz çekirdekleriyle üç taş oynar.

bir başka ayrıntı; 281 de “Çünkü Tanrı, çok insana mutluluğu yem olarak sunuyor, sonra da çekip alıyor elinden” saptamasını yapar)

 Ayak direme gücü, olanın ötesinde bir şeyin bulunduğu var sayımıyla hareket etmektir. Hayır dediği konularla özellikle ilgilendim, daha geniş kapsamlı ilgileneceğim sanırım, şimdi bazılarını sunacağım.

Kız ve erkek çocuk ayrımına hayır der,  hayırsız erkekler konusuna hayır der, dirençli yaman kadınlara yapılanlara hayır der, toplumsal yargılara hayır der.

Yalın basit bir konuyla girersiniz romandan içeri. Ankara’da yıkım öncesi bir yer… Misketin içine doğru yapacağınız yolculukta bu yalın konu bir avuç  misket olup ayaklarınızı tökezletir, yer yer gerilim unsurlarıyla heyecanlanır, (Kayışı kopan ayakkabıyla babayı arayış gibi)  çokça zaman mekan sıçramalarıyla , burada hemen bir parantez açalım, bu Gürbüzatik’in çok başarılı bir yanı,  temposu hiç düşmeyen bir konuşma içinde bulursunuz kendinizi.  Anlatıcı elinizi tutup sizi sürükler.

Sürükler demişken, hayaller, anımsamalar, rüyalar, beklentilerle yapar bunu ve bir kavrayış yaratır yazar. Tümgörüsel bakışı yaratmak için algıları, tarihin hayal edilmesini, anımsamaları kullanır. ANILAR VE ŞİMDİ  tek doğrultudadır.

S.55 de anlattığı Sivildelipaşa ile işi bitince “Gözlerimi kapatıyorum” der. Öznenin geçmişinden, öznenin şimdisine hızlı bir geçiş yaparız.

S.104-107 Bir kapı tokmağına vuruşta zihinde geçenler anlatılır. >>>>

S.109 da rüya yoluyla zaman sıçraması yapılır

S.153’ te ileri sıçrama yapılır “Eğer büyür de evlenirsem…” diye başlar.

S.288 de Geriden ileri (geri sarma) yoluyla zaman sıçraması kullanılır.

S.235’ te kutudaki fotoğrafları tek tek anlatıcı özneyle bakarken zaman sıçramaları vardır ve burada bir  zarafet müthiş bir duygu noktası yakalayacaksınız s.236’ da annenin fotoğrafına bakış; “Titrerken onunla göz göze gelmekten kaçındım. Fotoğrafta bile yüzüne dikkatle bakmak için cesaretim yoktu işte. Ama kağıt elimi yakarken annemi aldım avuçlarıma, Baktım yüzüne. Öptüm onu. Öptüm. Hiç öpmediğim gibi. Kokladım. Hissetti mi derinlerde, bilmiyorum.”

Burada hemen belirtmeliyim ki Misket vektöreldir, doğrultusu her yönedir. Bu şu demek;

Teyzenin evini anlatırken bir teneke kutu hakkındaki fısıltıyı duyarız. Onun sahibi Kore gazisini, Kore gazisinin cüce karısının hallerini, bu konuşmaların yapıldığı evin yıkılmasına engel olan bir çift yılanla ilgili Teyze’nin anlattıklarını bir çırpıda öğreniriz.

Her yöne oluşunu ara olaylarla sağlamıştır yazar.  Başka bir sohbet konusu olacak otuzdan fazla ara olay vardır. Sıçrama, çağrışım, gönderge ve anıştırmalarla bu çok yönlülük nefis anlatıyı örgütler, sayısız çağrışımlar yaratır. Olay örüntüsünden çok anlatısal söylem ön plandadır.  Yer yer çok güçlü, kamera algısı yaratan bilinç akışlarıyla anlatısal söylemini çeşitlendirir.

Misket metni bütüne yayılan bir uyum taşır. Tüm gösterenleri, temsil ettikleri, dolambaçları, kopmaları, estetik cümlelerinin her biri bir hedefe ulaşır. Renkli, dil doyumlu, okurun her isteğine cevap veren, sonsuz bir coşku yaratan hatta yer yer okurken soluksuz bırakan bir metin (Beni Benim Adım Anna’ydı ve İki Çırpı Kiraz Kız soluksuz bıraktı) Serap görmüş hissedebilirsiniz ama inadına elle tululurdur.

İşte bir örnek ara olay, Ayla’nın ablası Konsomtris kadını kız çocuk=anlatıcı özne çalıştığı bara götürür, eşlik eder. Bu bir erkek rolüdür, bu işten bahşiş kazanır, erkek dünyasının kapılarını yumruklamaktadır. S.38 Karşıt kodlar kullanılmıştır.

Özellikle anne baba betimlemelerinde, karşıt kodlar kullanır, bu da gerçeklik duygumuzu pekiştirir.  Ebeveynin birbiriyle ilişkisi, çocuklarıyla ilişkileri de ayrı bir inceleme konusudur.

Şiirsel ezgisel yanlarında ise durup dinlendim. İyice bir soluyup içime çektim. İşte bir örnek. “O tasın içinde biz dışındaydık.” Hayku tadındaki bu cümle. Oğlan kardeşin kızlara kirazları vermeden yeme eylemini anlatır.

Şimdi  yerimi değiştiriyorum, başka bir  alana geçiyorum. Yöntemli bakışıyla (kurgu çok başarılıdır) toplumsal bir kullanıma dönük roman imgelem perdesini de beraberinde taşıyor. Perdeyi aralarsanız yazarın size başka sürprizler hazırladığını görürsünüz. Kat kat yeni şeyler keşfedilir. Bu anlamda “Bordo Kanayan Gömlek “ bölümü gözdemdir. Bu bölüm özellikle gerilim unsuruyla çok dikkat çekicidir. Bir kız çocuğu annesi git babana açız, para iste diyor. Kızın yaşadığı iç çatışma yetmez gibi bir de ayakkabısının kayışı kopuyor. O yolu nasıl yürüyor görmelisiniz.

Beklentiyi aşan bir metindir. Okurun zaman zaman koltuğuna gömülmesini sağlar bazen de rahatını kaçırır. Tarihsel, psikolojik, kültürel dayanakları sarsar çünkü. Beri yandan çatışma unsurları tamdır, apaçık ve serttirler, ahlaksal kavramları sorgular bu çatışma unsurları. İnci kalemi kazı kalemidir. Zorlayan elini görürüz; kertikler, yarıklar açar, iz bırakır, içine yazar zamanın, kavramların ruhumuzun içine.

Uzatılmış iletiler yerleştirilmiştir. Bir tanesini paylaşacağım.

Anlatıcı evde bir büyü bulur. Sabuna saplanmış iğneler.  Muhteşem biçimde uzatır sonra 327. sayfada konuyu kapatıyor ama kimin büyü yapmış olduğunu söylemiyor, katatoni halinde bırakıyor okuru.

Yazı açısından baktığımda, kağıt kalem ötesi bir eylemden söz edeceğim. Estetik, dilsel, bireysel görünümlü toplumsal, zamana, unutmaya, hatalara, yalana karşı bir zafer bu metin. Derken

Şimdi bir dakika, Misket romanındaki algılardan beş duyu ama özellikle zincirleme algılardan söz etmezsem içimde kalır. Çünkü algılar metnin akışını şekillendirmek için kullanılmış oldukları gibi psikolojik boyuta da geçiş sağlar.  Dutu sevmem deyişi gibi.

Bunu örneklemek için S.44 e bakalım. “Beyaz dutlar olgunlaşıp…” göz algısı, kokudan, tat algısına, zincirleme geçiş yapılır ve bu anı bir duyguya bağlamıştır; “dutu hiç sevmem” 

Algı örneklerine devam ediyorum;

Menekşe Hanımı anlatırken göz kulak, tat, dokunma, koku hepsi birden kullanılmıştır. Onu Mabel sakızlarındaki kadına benzetir.  S.65 te. Mabel sakızı…Ağzımıza sığmayan karesi, tarçınlı tadını bizim beynimiz hemen imgeler, tükrük bezlerimizin çalışmasını tetikler.

Anımsama anı ile geçmiş anlar arasında bu tür canlı bağlantılar kurar. Bunu zaman mekan sıçramalarıyla ve fiil zamanlarıyla gerçekleştirir. Sonuç kıvrak bir metin!

Misket romanı geometrisi çemberdir. Yuvarlaktır.  İçten teğet, dıştan teğet çemberler, bazen spiraller, bazen küreler oluşur.

İç içe dairelere bir örnek vermek isterim. S.120-127 arası Benim Adım Anna’ydı bölümü.

Anlatıcı özne ile biri kız biri erkek kardeşi oyun oynamaktadır,

  1. Oyun anı, yüzler suluboyayla boyanmaktadır, bu makyajdır ve rol paylaşımı yapılmaktadır.
  2. Erkek kardeşin yüzü boyanırken çikolata yiyişi (anne baba kızkardeşlere yedirmez) evlatlar arası ayrımcılık, erkeğe öncelik ve şımartılma bundan doğan kıskançlıklar
  3. Evdeki yatır
  4. Yelpaze mecmuası, onu okuyan Şaziye ve diğer çocukların Yelpaze mecmuasına ilişkin tutumları ve duyguları
  5. Oyun anına geri dönüş
  6. Çocuk oyunu altındaki sadizmin verilişi
  7. Babanın umulmadık zamanda gelip onları yakalaması ve facia!

Bu dairesel yapının yanında bölümler de bir avuç misket gibi organize edilmiştir, her misket tek tek oyuna girer. Ana maddesi ortak cam, saydam, kırılgan, çarpışınca ses çıkaran, kaybolan, uzağa giden, güçlü bir darbeye maruz kalıp çukura düşen, bir cepte veya bir avuçta güvencede olan , tek kalan, benzerleriyle birlikte… Misket öznesinin yerine insanı koyarsanız…

Misket sözcük olarak doğrudan anlamı, anıştırma, tanımı güçlendirme, ikincil anlam gibi bir çok çeşitlemeler ile metnin içinde karşımıza çıkar. Bu yazarın Türkçe zenginliğine hakimiyettir.  Birkaç örnek…

İlk sayfada anlatıcı özne “zaman zıplayıp sekiyor…” der. Bu hem merak uyandırıcı, hem estetik hem de misket çağrışımlı ilk cümledir.  Bundan sonra kitabın bir çok yerinde misket değişik anlamlar, göndermeler için benzetmeler için kullanılmıştır. 25. sayfada “anılarım ve geçmişim bir avuç miskete dönüşüyor böyle zamanlarda” der.   139 şarkı oyun havası olarak misket kullanılır. 107 gıcır bir misket gibi parlayan gözler, der, 108 misketlerimi üttüler > duygu durumunu tanımlar. Evet bunlar ışık serpintileri gibidir, bir çok yerde karşılaşırız.

Şimdi gelelim finale, finalde yazar bize bir 332. sardunya saksısı gösterir. (sadunya birlik beraberlik karşılıklı destek olma hali, için rahat olsun her zaman yanındayım ) demek olan Sardunya.  Bir beklenti, bir dilek bir arayış simgesi olarak Sedoş adını almış Hicran’ın virane evinin en üst katında yapayalnızlığının içinde çiçek açar.  Koyu bir hüzün yüklüdür final ve makamı hüzzamdır.