Kanı Unutma

Füruzan Öyküleri İncelemeleri -2

Dayanaksız yaşamayı bilenler/Cesurdurlar/Kişiyi korkutacak denli. [1]

Şimdi dayanaksız yaşayan, cesur insanların, dünyasına gireceğiz. Dayanaksız cesur bir kadının seslendirdiği bir hikâyenin kapısını aralayacağız. Durkadın Ana içindeki yılana aracılık edip konuşur; Kanı Unutma…

Başlangıç olarak karşımızda Akdeniz ağzı konuşmayla karakter çiziminin egemen olduğu bir metnin durduğunu söylemeliyim. Aslında metin sözcüğünü bir alışkanlık nedeniyle kullanıyorum. Oysa şunu demeliyim; siz okur, bir kıyı köyüne gidiyorsunuz. Sizin için anlamı, güneş, kum, görkemli deniz ve elbette dinlenme keyfi… Bir köy kahvesi görüp çay içmek mi istediniz? Peki. Tam çayınızdan ilk yudumu almışken bakışınızı izleyen birinin söyledikleriyle, ağzınızı yakarak bardağınızdakini bitirip kalkıyorsunuz. Ona doğru yürüyorsunuz. Rengi atmış basma giysisiyle çalışkan ellerini görüyorsunuz. O andan sonra eğilip bükülen sayfalar, kalınlaşıyor… Macunsu kıvama gelene kadar oyalanırsınız. Çünkü o sırada aklınızda hikâyenin adı vardır. Kanı unutma. Bir emir cümlesi. Bir de bakarsınız ki sayfa(lar) hızla macunun içine katışmaya başlar. Genleşir, uzar, hacmi değişir, bir kadına dönüşür. Der ki; “Tazelerin eline kına ne uygun gelir. Benimkilere bak bir de. Yeşili kesik ağaç dallarına benzer. Küçük bebeleri tutar olduğumda çekinirim, pamuk etlerini incitir horlarım, diye. Köyümüzün kocamış her kişisinin eli dal budaktır, dayanıklıdır.” (S.18) Sonra başını kaldırır, “Çolağın kahvesine vardığınızda, beni gösterdiler sizlere değil mi kadın kızım?” der. (S.7) Bir gözünün yerinde büzüşmüş göz kapağını fark etmemiş gibi yaparsınız. Size söyleneni de bilir: “Seni bu yana salarlarken git göredur demişlerdir. Musa’nın anası Durkadın teyze anlatsın sana bekleyişinin aslını…” (S.7) Durkadın ana “çok manayla dolu beklemesini” anlatmaya koyulur. Siz İstanbullu konuğa sorar: “İstanbullu olmasanız da soracaktır” bu soruyu ya… “Sizin İstanbul şehrinin şehir denizindeki balıklar bunlardan mı kurulur, deyiver bana…” (S. 8)

Yazarın açtığı patikadan hikâyenin içlerine yol alırken özgün izler ararız.

Bu özgün izler yazarın el yazısı kadar ayırt edicidir. Çünkü her patika başka bir selva oscura[2]nın içinden geçer. Belki onun için Umberto Eco “anlatı ormanı gezintileri”[3] deyimini kullanmıştır. İlk bakışta tuhaf bir kavramdır. (Çünkü sıklıkla ve yinelemelerle okuma hazzından, okumada doyumdan, zevkten söz ediyoruz.)  Kuşkusuz konu Füruzan metniyse orada izlerden, noktalardan değil bütünden söz etmek gerektiğini söylemek gerek.  Yani patikanın yönü, genişliği, çevresindeki doku, dokunun içinde kımıldanan yaşam, kokular, sesler, tatlar, duygular, kaygılar… Algılarla, ayrıntılarla örülmüş başka bir metin var elimizde şimdi. Bazen tedirgin edici bir patikadır bazen gerçekten tehlikeli bir suyolu dersem eğer, bilmem “Kanı Unutma”yı doğru biçimde tanımlamış olur muyum?

Füruzan’ın yol göstericiliğinde gerçekleştirdiğimiz anlatı ormanı gezintilerimiz nereye gittiğimizi bilmeyerek gerçekleşir.  Diyebilirim ki yazarın peşine takılırız. An gelir hikâye içinize sızar, an gelir tümüyle metnin içine yerleşmişsinizdir.  Okuma hazzını tanımlamaya çalıştığım bu serüvende çabamın odak noktası Füruzan’ın düşünce ve duygu yapısına, beyin kıvrımlarına doğru yol alabilmektir. Bu bütünlükten tadımlıklar alıp inceleme metnimin içine serpiştiriyorum. Kanı Unutma boyunca hikâyelik arkadaşımız Durkadın anadır.

Hikâyenin adı emir söylemi gibi durur. Kanı unutma. Ünlem gerekir ama böyle bir imleme yapılmamıştır yazar tarafından. Buradan hareketle söylemin “emir” değil “tembih” tarafında durduğu söylenebilir mi? Sanırım. Çünkü Durkadın ananın sahilde iki büklüm duruşu bir soru işaretidir benim gözümün önünde. Ne olacak? Orada oturur Durkadın… Annenin ağzından çıkmakla birlikte yüreğindeki tehdittir. Yeşil yılan dile getiricisidir o korkunun. Her an oğlunu yitirme korkusunun simgesidir yılan. Durkadın ana bekler ve hep oğlunun ölümü için kaygılanır.

METNİN ELE ALDIĞI KONULAR

Toplumsal bir konu ele alınmıştır. Kaçak olarak yurt dışında çalışan sünger avcılarının sorunlarını duyurmaya yönelik bir işlevi vardır “Kanı Unutma” hikayesinin. Yaşamdan ölüme yapılan dalışlarla, can alıcıyla oynanan bir Rus ruletidir bu yaşam. Yan anlamları ise tarih kayıtlarının bilinç eksikliğinden yitirilişi, eğitimsizliğin acı tabloları, devlet-yurttaş arası uçurum, aydın yurttaş- cahil yurttaş arası uçurum, işçi-işveren ilişkileri, insan-çevre ilişkileri, beri yandan Türk-Rum benzerliklerini de üstlenmiştir.

Sünger avcılarının dünyasıdır gittiğimiz yer. Dört bir yanı vurgun yemiş erkeklerle dolu bir anne konuşur. (Dikkatli okur hikâyenin söylem biçiminin konuşma şeklinde bir bildirim olduğunu anlayacaktır. Göz hizası, eşit koşulları tanımlıyorum bildirim-konuşmayla. Yakınma değildir. Seslenme olmayan bir bildirimdir.  Durkadın ana yanına yaklaşan bir “dinleyen özneye” anlatır olup biteni. Bu yöntemle okuyan özellikle kadınsa sorgulama değildir, değilleme değildir… Ama bir çağrı vardır. Duyulur. Fazlasıyla yoğundur. Fazlasıyla “orada olma” durumu yaratılır. Nasıl mı? Düşünmeliyim. Çünkü bir öykücü olarak beni ilgilendiriyor bu ayrıntı. Dinleyen özne sayesinde olabilir mi? Yazı yolu boyunca bizimle birlikte olan… İsimsiz ve tanımsız dinleyen. Belli ki oranın yabancısıdır. Ama bir biçimde Durkadın ananın yakın hissettiği biri olmalıdır. (Kadınlık paydasında mı? Olabilir.) Çünkü Durkadın ana kendi yaşamından çekip aldığı ciddi ayrıntıları paylaşır, yüreğinin en kuytularına sokulmasına izin verir. Kadından kadına kadın duygularının çağlayanına tanık olunur.

ESERİN KADROSU

Kalabalık kadrolu bir hikayedir. Simgeledikleri nedeniyle öne çıkanları söyleyeceğim.

Durkadın Ana; Sünger avcılığı yapmak için Yunan adasına giden oğlunu bekleyen bir kaygı heykelidir ki kıyıda oturur. Olup bitenleri anlatan karakterdir. Akdeniz köylüsünün ana olma durumu ön planda olmak üzere yaşamı, kadın sorunları, sosyal yaşamının örneği, gösterenidir.

Kördür, bunu konuşmasının akışı içinde öğreniriz. İlkin 8. sayfada karşısındaki dinleyen kadına (ve okura elbette) açıklar bunu. Son derece güzel şu cümleyi tekrarlıyorum; “Sol gözümü gördün mü, görmezdir.” Nasıl soğukkanlı bir söyleyiştir bu, kabullenmenin gerisinde nasıl bir dram yatar… Bilinçlidir; “Yerimizin dirileri bizlerse deniz sırt dönüverirse elimiz kuru, dilimiz kuru kalıp dururuz,” der 9. sayfada. Kendisini ve köylüleri önyargılarıyla algılayan sözde aydın arkeolog kadını öyle bir tanımlar ki Durkadın ananın kişiliğinin psikolojik boyutunun bir ayrıntısını da keşfederiz. Sayfa 11’e bakalım. “Bize döndü taze, bebeyle konuşur gibi(…)” Bebeyle konuşur gibi… Ne kadar yoğundur bu cümle…

Musa; gidişiyle hikâyede gerilim unsuru yaratan sünger avcısı. O ve arkadaşları genç erkek olma halinin sorumluluklarının simgesidirler. Ekmeğini ele alma, ev ocak kurmanın koşullarından geçmektedir. Kazanmak için masaya yaşamını sürmüştür.

Zelha gelin; Musa’nın nişanlısıdır. Evlenme meselesinin öteki yarısı olmasına ve sünger avlama işine karşı olmasına rağmen onu dinleyen olmaz. “Zelha’ysa gelinimiz olmadan işe sıvandı evde.” (S.34) Nişanlısının ailesinin bir bireyi olur nikah mikah aramadan. Üzüntü ve kaygısıyla baş etme yöntemidir belki de bu birliktelik.

Musa’nın Babası Halil İbrahim; O da geçmişte sünger avcılığı yapmıştır. Oğlunun istediği parasal düzeye ulaşması için tarım yerine süngercilikle kısa yoldan para kazanacağını düşünür. Kaygı düzeyi tam olarak anlaşılmaz. Duygularını saklıyor da olabilir, Durkadın ananın duygularını fazla kadınca buluyor da olabilir. Kurtuluş savaşını yaşamış bir kuşaktan gelmenin gözü pekliği mi vardır onda?

Osman; Musa ile birlikte gitmiş olan ama çalışma koşullarına dayanamayıp kaçarak köyüne geri gelen kahramanımız. Sünger avcısı olmanın, başka ülke sularında çalışma koşullarını ayrı bir açıdan izlememizi sağlayan karakterdir. Onun anlatımı gerilim unsurlarından biridir.

İbrahim’in analğı; Vurgun yemiş çocuklu bir süngerciyle evlenmiş kadın tipidir. Üzüntüsünün içten olmadığı yönünde bir tanımı vardır Durkadın ananın.

Aydınlar, arkeologlar: Biri kadın biri erkek, iki kişi deli zeytinlikteki tarihi kalıntıları gelip görürler. Hemen burada Füruzan’ın sesini duyuyorum şimdi; “Oysa insanlarımız umarsız kopmalara bırakılmalara uğratılmışlarsa asıl yargılanacak aydınlardır, halk değil. Görüyoruz çağdaşlık bizde birkaç büyük kentin pahalı semtlerinde oturmaktadır. [4]

Onların varlığı farklı bir bakış açısı getirir hikâyeye, şehirli, okumuş “aydın” insan tipinin köylü, “cahil” insan tipine bakışı olarak var edilmişlerdir ama bir yansımayla karşı karşıyayızdır. “Köylü ve cahil” olan özne de onları kendi ölçüleriyle, yaşam deneyimlerine göre değerlendirmektedir.

Hikâyenin anlamı burada karşımıza çıkar; diyebilirim ki, bu anlatı tarihi eser kıyımı ve insan kıyımının bağıntısından doğar. Bu kesişme noktasından doğan, baştan sona ölümün gölgesi, tehdidinin olduğu bir hikayedir. Ölümden daha korkunç olan ölümün beklenişidir. Metni okurken tarihi eser parantezi içinde süngercilik hikayesi olarak şekillenir bellekte. Çünkü Musa deli zeytinlikle uğraşmak istemesine karşın tarihi kalıntıların değeri nedeniyle onun kazanç kapısı kapanmıştır. Her an ölüm gölgesinde yaşayan, (Belki ölümün içinde yüzen demeliyiz bu duruma, çünkü 40 metre, hatta 60 metrelere dalış söz konusudur.) genç erkeklerin ekmek kavgasında başka bir seçeneğe yönelişleridir.

Yaşam yoğunluğunu Durkadın’ın penceresinden izleriz. Okurla dertleşir. Bana öyle gelir ki Durkadın ana konuşarak oğlunu kurtarmak, ölümün gölgesini sesiyle silmek ister…

Dinleyen – Turist: Durkadın anaylaokur arasında kimliği bilinmeyen, uzaklardan gelmiş olduğu, şehirli olduğu ve dişi olduğu hissedilen bir dinleyen özne vardır. Belki burada onunla iletişime giren yazardır diyeceksiniz. Hayır. Bu saydam yapılı özne köprüdür. Sanırım “köy- kırsal kesim” bu denli çıplak anlatıldığında (olayları ve Akdeniz ağzını çıplak sözcüğü ile niteliyorum) zorlukla algılama tehlikesi vardır. Çünkü büyük olasılıkla okur kent kökenli olacaktır. Bu birbirinden apayrı noktalarda duran (karakter ve okur) özne bir iletkene gereksineceklerdir. Okur tarafından belli belirsiz algılanmalıdır. Ya da saydam dinleyicinin arkasında yer alırız. Böylelikle tümüyle “orada olma” duygusu oluşur. Bence. 

METNİN OKUMA EKSENLERİ

Hikayedeki iki ayrı eksene dönelim;

1.Tarihi eser katliamı,

2. İnsan katliamı,

Metnin başında bizi içine alan girdaptan hikâye boyunca kurtulamayız; hangisi daha içimize dokunur, hangisi diğerinin nedenidir? Eğer deli zeytinlikte tarihi kalıntılar bulunmasaydı Musa gitmeyecek miydi? Musa gitmeyip deli zeytinlikte çalışsaydı bu kültür mirası ziyan mı olacaktı? Hangisi? Feci bir döngü içindeyiz. Köylülerin tarihsel kalıntılara duyarsızlığı mı daha kötüdür, devletin insanlara duyarsızlığı mı?

Halk gerçekten uzağa hiç düşmez. Çünkü maddi şeylerle, yaşama koşullarıyla zorluklarla burun buruna bırakılmıştır. –Füruzan [5]

Metinde ilerlemeden önce kültürle bağına değinmeyi isterim. Anadolu-Akdeniz kültürü;

  1. Sünger avcılarının yaşamı üzerinden verilir.
  2. Kadının toplumdaki yeri üzerinden verilir.

Bununla birlikte toplumsal yapının üç yanı ele alınmıştır.

1. Tarihsel kalıntılar motifi üzerinden;

    a) Kentli-köylü bilinç kültür, dünya görüşü farklılıklarına değinilir.

    b) Bir trajedinin perdesi açılır; sünger avcılarının ölümleri, sakatlıkları ve enselerindeki ölüm tehdidi, ölüm riskleri… S.31’ de Durkadın soruyor; “Sen Tanrısın ya, her can verdiğin rızkını ömür pahasına mı alır?” (Burada cümlenin soru cümlesi değil başkaldırı cümlesi olduğuna dikkatinizi çekmeliyim.)

2. Gittiği yerden kaçan sünger avcısı üzerinden bu işin korkunçluğu, çalışma koşulları, devletin tutumu verilir.

3. Oğulu bekleme eylemi üzerinden yaşanan köklü evlat acısı korkusu. Yaşanmış olmamasına karşın ölüp giden diğer delikanlılar (Rum veya Türk olması bu noktada anlamını yitirir) Musa’nın ölme olasılığını artırdığı gibi analarının üzüntüsüyle kurulan duygudaşlığı da dile getirir. Burada insan olma, ana olma temeli söz konusudur. İşte o yoğunluk cümleleri;

(S.33) “Ah  benim Salih Çavuşum burda hem Musa hem İbrahim var. Bunu böyle bilesin.”

(S.34) “Musa’nın da irini cerahati boşalıp duruldu mu iyiden?”

(S.34) “Dönse de başkaları gider olur. Onların kanı da bulaşır İbrahim’in kefenine.”

(S.36) “Musa katılmadı bilirim ya, ne olacak ki?”

Ayrıca köyün;

P Günlük yaşamına ilişkin : “Kimi elinde bir somun kemiriyordu, kimi ağlıyordu (S.29),

P Geleneklerine ilişkin : “Havva kadının böylesi çırpınıp yırtınması biraz töre gereğiydi. Çünkü İbrahim’in babası bunu alınca, ‘Analıklı yerde yiğidin benzi sarı kalır’ diye köy ardından konuşup dururdu.” (S.28) 

P Kadın erkek ilişkilerine ilişkin : “Ne o Durkadın sayrı mısın, diye kaktı beni,” (S.22) çarpıcı tablolar karşımıza getirir.

Bunlara başka konularla birlikte ayrıca değineceğim.

METNİN “KADIN”LA İLİŞKİSİ

Bu konunun hemen ardından metnin “kadın”la olan ilişkisine geçeceğim izninizle. Anlatıcı ve dinleyen kadındır. İlk dikkat çeken kuşkusuz budur. Ama ben Durkadın anaya odaklanacağım. Anılarında ve yaşamında gezinirken onun tutumlarını ve karşısındaki öznelerin tutumlarını inceleyeceğim, yorumlayacağım.

Musa’nın gitme kararıyla Durkadın ananın duygularını nasıl dışa vurduğuna bakalım.

S.16 nasıl ağıtlar yaktığını görürüz. Kocası onu susturmak için ilkin döver. Yararsız bir çaba… “Her bir yanım belerip yüreğimin başı acıdan koptu da susmadım,” der. Susturamadığını görünce Halil İbrahim “Durkadın, inlemeni kesmene yediğin kötek yetmez mi? Tanrının verdiği canı aldığımda mı gücüm yetecek sana?” diye gözdağı gibi görünen çaresizce konuşmaya yeltenir. Gene dayak yer. Hiç böyle bir tavırla karşılaşmamış olan Halil İbrahim’in 17. sayfada şunu dediği duyarız; “Dur kız, hele dedi dur! Ne oluyor sana? Hele okutmalara mı varalım seni. Tan atsın her bir şey uyansın, dur, sus.” Ve sonra “Bir dam altına girip birbirimizin nikâhlısı olalıdan beri böylesi uzun konuşup danışmış değildi benimle herifim” öyle uzun konuşur Durkadın’la.  “Derdini şeytan alası Durkadın. Ne biçim olmadık huylar çıkarıp durursun. Bura insanının işidir bizim oğlumuzun yapacağı da. (…) Musa’ya ağıt tutup uyku kuşlarının çığrınmasını örtüp utanmazlık edersin. Evereceğiz. Ana oğul, deli zeytinlik adam olur bellediniz bir zaman. Olur mu be cahil kadın! Şehrin kalemli kâğıtlı adamları gelip sakın ha cezası vardır demediler mi? (…) Ben de seni gelin istemeye dünür çıkardığımda Fethiye’ye dalgıçlığa varmadım mı hı, altı ay?”

Ama yatışmaz Durkadın. Oğlunun süngere gitmesi üstelik yabancı bir yere gitmesi kör olmakla eştir onun için. S.21’ de tarlada çalışırken nasıl kör olduğunu öğreniriz. (Buradan yaşam koşulları ve sağlık hizmetlerinden yardım alma durumunun sıfır olduğu çıkarsamasını yapmak zor değildir.)

Kör olma durumuna kendisinin nasıl ağıt söyleyerek tepki verdiğini, (S.22) kocasının nasıl tepki verdiğini, (S.22) dile getirir. (Bu tepkiyi hamile kaldığını sanarak hafifseyerek göstermiştir.) Hemen o arada hamileliğe ilişkin kadın ve erkeğin farklı bakış açlarını (iç içe halkalar şeklinde örgütlenmiştir verilmek istenen fikirler) görürüz. Halkalar devam ediyor. Yaşlanma duygusunu dile getirişini de görürüz. “Gene de gel aslını sor. Kadın kişinin elleri kolları çalıya dönse de gönlünde baş koyulası yumuşacık bir yer kalıyor.” (S.22)

Peki ya Musa gittikten sonra neler olur? İlkin sevinç. 25. sayfayı okuyalım; “Adamım ilk ayın sonunda gelen bu mektubun fotoğrafın beni şenlediğini, hoşladığını görünce ilçeye varıp pazardan kıpır kıpır çiçek dağıtımlı bir basma kestirmez mi?

Karşı karşıya durduğumuzda:

-Aha herif dediydim, bunun yakışığı gelinimizdi. (…)

-Şunu Kamburun Selime’ye kestirip dikin de arada düğünlere çıkınca hayırlı haber esvabın olsun.

Zenker Osman’ın kaçıp gelmesi, onun ardından İbrahim’in ölüsünün gelmesiyle her şey tersine döner. Durkadın ana kaygıdan yere göğe sığamaz, eve gitmez, kocası pes etmiştir. S.34:

“Eve hiç girmem.

Adamımın umudu kesik, beni zorlamaz. Yanıma bazen aşımı o iletir.”

Bu cümleyle yoğunlaştırılmış ölümcül “bekleme(nin) durumu” devinimin yokluğu ya da azlığına (“Uyunmaz olur mu? Yenmez olur mu? ”-S.37) karşın metinde yayılım ve devinim olması nasıl gerçekleşiyor? Kişisel görüşüm, yaşamdan çekip alınmış ayrıntılarla örülmüş,

-neredeyse sayısız bölünebilen ayrıntılardır bunlar- okuyan öznenin dağarcığında-hatta fazlasıyla yeni keşifler olur-imgelerle çoğalarak gerçekleşir. İkincisi bu metnin çarpıcı özelliklerinden olan gizli veya görünür kıyaslamalarla yaratılan, onlardan kaynaklanan devinim ortaya çıkar. Şimdi bu devinim unsurlarına yakından bakmayı deneyeceğim.

METNİN DEVNİM UNSURLARI

Kanı unutma hikayesi, adından son sözcüğüne dek, tek karakterin konuşmasıdır. Bir tirad olduğunu söyleyeceğim. Adeta. Tiyatroda kanlı canlı bir insanın tüm becerilerinin bileşkesi olarak sunduğu tiradlar benzersiz seyir keyfi yaratır. Bu işi kağıt üzerinde yapmanın risklerini düşünüyorum… Bir düşüncenin kesintisiz gelişimini vermenin zorluğunu… Okurun dikkati dağılır, tekdüzelik duygusu yaratır. Üstelik dilin ortak kodlarını değil yöresel kodlarını kullanmıştır yazar. (Bir tehlike daha!) Ama gelin görün ki bu tekli konuşma bir an bile sıkmaz bizi. Tersine can kulağıyla dinleriz Durkadın anayı.

KIYASLAMALAR

Kıyaslamalar hem hareket sağlayıcı unsurdur hem gönderge flaşları olarak kullanılırlar. İşte onlardan seçkiler getiriyorum buraya.

Kendi deniziyle İstanbul denizinin kıyaslanması; yaşam biçimlerinin kıyaslamasıdır.

Türklerle İngiliz ve Alman gavurları kıyaslanır;  halklar arası farklara işaret edilir.

Alfabe farkı dile getirilir ; Türkçe ile eski uygarlık dilleri.

Halil İbrahim’in hacmiyle orada yaşamış eski insanların hacmi kıyaslanır

Süngercilerin “hırp diye elden çıkarılıvermeleriyle” (S.9) diğer az riskli işlerde çalışanların karşılaştırılması yapılır.

Giysi farkları: “damatlık verisi olan bürümcük ipekten mintanlığı kendine fistan dikmiş olan kadın” dan söz edilir. (Arkeolog kadındır bu.)

S.22 de cinsler arası karşıt bakış açısı verilir. Durkadın’ın kocası Halil İbrahim geçmişten konuşur ; “Gene mi çocuğa kaldın? Kalanlar ölenlerden daha az be cahil. Varsın olsun.”

Erkek için sayısal bir değerlendirmeden öteye gitmeyen gebelik, özellikle kırsal kesimde kadın için tam bir kambur, çocuk yitimi bir yıkımdır. Ama her ikisi de birbirini anlamaz.

“Avrupalılardan utanan” (S.11) “aydın”la onlarla savaşı bilen kişiler olarak “ (…) Yunan gavurunu hadileyen(…) (S.15) değersiz bulan “cahil” ler arası fark.

Karşılaştırmalara dönüyorum. Yine iki kesim farkına işaret eden sayfa 11’e göz atalım. “Kadın kızım, sanki biz bir büyük gömü bulmuşuz da saklayıp hırsızlık edermişiz sıfatına girmiştik.”

Musa’nın babasının gençlik koşullarıyla Musa’nın koşullarının karşılaştırması yapılır. Baba sünger avcılığını olağan bir süreç olarak göstermeye çalışmaktadır, annenin duygu boyutunda değildir. Öyle midir, saklar mı bunu anlayamayız. Burada yine kadın ve erkeğin bir olaya bakış açılarındaki fark var gizlice yerleştirilmiş bir iletidir bu. Yazar söylemeden söylemiştir yine.

Osman’la onun anlattığı ölen Rum süngercinin karşılaştırması sayfa 29’da yapılır.

İnce İbrahim’in cenazesi ile düşsel Musa cenazesinin bir kıyaslaması da vardır. (Gerilim unsuru.)

Bu kıyaslamaları çarpıcı tablolar halinde sunan “Kanı Unutma”nın betimleme düzeyi analık duygusu açısından toplumsal yapıdır. Dişil sesle anlatılır ve annenin çocuğunu yitirme korkusu ayrıntısından okuru yakalar.

Okuru yakalayan başka bir unsur da ritimdir. Ritim ne yapar? Uyarır veya yatıştırır. Burada uyarıcıdır. İki tür ritimden söz etmeliyiz. Akdeniz ağzı ile gerçekleştirilen çınlamalardan ortaya çıkan ses renkleri “dilsel kodlar.” İkincisi zaman sıçramalarıyla gerçekleştirilen ritim. Zaman sıçramalarını ayrıca ele alacağım.

Şimdi anlatım özellikleri olarak Füruzan’ın bu hikâyede bize sunduğu tabloların tadını çıkarmaya yöneliyoruz.

İşte oradaymış duygusunu veren anlatım özelliklerinden örnekler;

Tarihi eser demez, “Buraya İngiliz Alman gavurları da gelir. Sapaktaki çeşmenin çevresinde dolanır, kurnasını, çeşmenin alınlığındaki oygulanmış mermerleri ziyade okşayıp dururlar. “(S.8) der. Bu nedenle burada anlatım söz konusu değildir artık okur karakterin içindedir. Durkadın’ı dinler olur. Durkadın’ın kendi kendine konuşmasını dinler…

Bir başka söyleyiş. Yine tarihsel kalıntı demez şöyle der Durkadın Ana, sayfa 9’a bakalım. “Nasıl bir mezarlar bunlar, içine girenin Musa’nın babasından daha hallice olması gerekip durur. Öylesine sağına soluna, uzununa taşkın, ak mermerden yüzlerinde üzüm salkımları resmedilmiş. Bunların eski ölüsü dünya malını bulup bulup boğulmuş da enlenip boylanmış.”

Sayfa 11’deki cümleyi bir kez daha alıntılayacağım, başka çıkarsamalar keşfedeceğiz çünkü; “Bize döndü taze, bebeyle konuşur gibi(…)

Ön yargıyla algıdan söz etmiştik, okumuş insanın okumamış insanı algısıdır bu ayrıca şu çıkarsamalar vardır.

  • Yetişkin olduğunu yaşamışlığını hiçe sayış,
  • Zekâ düzeyini hiçe sayış,
  • Duygu düzeyini hiçe sayış söz konusudur bu cümlede.

Bunlarla birlikte bir tutumdan söz ederken aynı anda iki karakterle ilgili olarak şimşek hızıyla çizimler gerçekleştirir yazar.

Arkeolog kadın ukaladır, oradakiler ve elbette Durkadın onun çokbilmişliğinin farkındadır ama yüzüne vurmaları söz konusu değildir hem konuktur (görgü kuralı söz konusudur) hem devlet tarafından gelmiştir (bir bakıma tehlike unsurudur). Asıl önemlisi köylülerin onunla konuşurken “kullanabilecekleri malzemeleri yoktur alet çantalarında.” Onlar düşünüyor olduklarını dillendiremediklerinden suskuyu yeğleyenlerdir. Burada da bir toplumsal gönderge flaşı vardır. Köylünün zor koşulları eğitime ulaşamama durumu…

S.13 “Hesabın mani gibi söyleneni var, onu karşımıza geçip şaşırtmacasına okuyup dururlar.” Hiç çarpım tablosunu böyle adlandırmak aklınıza gelmiş miydi? Sanmam. Duymadık da. Ama hemen anlayıveririz hesabın mani gibi… çarpım tablosu olduğunu…

Şimdi, öykücülük yapılacak işi dar bir bölmeye yerleştirmeye benzer. İşte  bir örnek daha buluyoruz;

“Yazı yazanlardan bıyıklısı, kalemini ağzına götürüp hohladı.

-Böylesi sıcakta bile tükenmezler tıkanıyor, işe bak! dedi.

Dediğine, niye bilmem, bir kendi güldü.”

Okur bu satırları okuduğunda;

  1. Tükenmez kalemin bile yazamayışı,
  2. İklimin sıcaklığı,
  3. Görevlinin kişilik özellikleri (kalemi hohlamakla aslında önlem almayı seven biridir ama yine sorun çözülememiştir, hohlamak biraz avam bir davranıştır, ama espri becerisi kıttır iklime ilişkin yaptığı espri havada kalmıştır veya karşıya geçersek kimse onu pek de ciddiye almamaktadır gerçekte vs.)

Toplumsal koşullara gönderme yapan bir başka anlatım özelliğine geçiyorum.

“Cumadan cumaya iman tahtalarını karartmadan inanıp namaza varan bu adamlar neyin nesine kötülük etmiş olsunlar ki böylesine ucuzuna hırp diye elden çıkıveriyorlar. (S.9)

Çıkarsamalarımız;

  1. İsyan duygusunun dışa vurumu: Temiz bir yürekle Tanrının karşısına çıkan insanlar söz konusudur. Haftada bir de olsa, bunlar ibadetlerini yapmaktadır. Tanrının onları seviyor olması gerekir. Bu yalın yaşamın içinde temel toplumsal ve dinsel öğreti kimsenin kimseye kötülük etmemesi olduğuna göre buna da uymaktadırlar. Bu nedenle de Tanrı tarafından seviliyor olmaları gerekir. Ama yaşamlarının sürerken ve sonlanışına bakılırsa eğer, Tanrı terazisinde bir yanlışlık mı vardır? İsyan eder Durkadın Ana.
  2. Köy yaşamının çarçabuk bir panoraması çizilmiştir. Çalışma koşulları, yaşam koşulları, ibadet, birbirleriyle ilişkiler.
  3. Köy insanın psikolojik özellikleri tanımlanmıştır. “İman tahtasını karartmadan” (yine yoğun bir şeye rastladık işte.)
  4. Süngercilerin yaşamının bitimi betimlenmiştir “hırp diye elden çıkmak” der buna Durkadın Ana. “Hırp”, bir ses taklidiyle ölümün bu denli yalın anlatılabilmesi ne kadar etkileyici… Köyün dolambaçsız yaşamının bir göstereni sözcükler…

Başka bir isyanı yine 30-31. sayfalarda görürüz. Bu söyleyişi tekrar okumadan edemeyeceğim;

“Bunca yıl başkasının lokmasını ağzından alıp saçı bitmemiş yetimler yaratmadı insanım, dedim. Her yetimlik her açlık ötemizden berimize kadar pekişmiş geçim zorundadır. Sen Tanrısın ya, her can verdiğin rızkını ömür pahasına mı alır!”

Sonra susar… Yanıt mı beklemektedir, yaptığı başkaldırının gazabını mı yoksa? Hayır. Hiçbir şey iddia etmez görünür. Saptamayı yapmış, isteğini iletmiş, derin bir nefes almıştır. Ruhunun ışıdığı andır.

ANLATIM ÖZELLİKLERİ

 Yöresel ağızla, felsefeyle, toplumsal görgüyle yoğrulmuş bir cümle buluyorum. S.17 “Musa’ya ağıt tutup uyku kuşlarının çığrınmasını örtüp utanmazlık edersin.”

  1. Konuşulan ağızla coğrafya özelliğinin tanımı yapılmıştır,
  2. Ağıt yakıldığının vurgulanmasıyla töreye işaret edilmiştir,
  3. Görkemli bir gece belirteci kullanılmıştır; “uyku kuşlarının çığrınması”
  4. Gece gürültü yapmanın “uyku kuşlarının çığrınmasını örtmek” ayıp olduğu vurgulanmıştır.
  5. Ama hoşgörü de vardır, sesi duyarız, tatlı sert bir söyleyiş. Kolundan tutup eve yatağa götürmeye çalıştığını görür gibi oluruz…

Sarı demez Füruzan “tüyünün rengini güneş çalmış güleç” yüzden söz eder bize. Gülüş de saçlar da sarı renktir, neşelidir.

Tek cümlelik paragraflar kullanır, söylemi güçlü kılmak için yapar bunu. Sayfa 24’ü okuyalım.

Dur hele resmi göstereyim.

Şu Musa gördün mü?

Hepsinin yüzü ufak çıkmış ya. İyice gülmüşler belli.

Dişlerinin akından anlarsın.

Her bir cümleden bir hikâyenin neredeyse sınırsız yayılımını düşleyebiliriz. Aynı zamanda Durkadın’ın bu cümleler arasında sustuğunu da anlarız. Kısa susku anlarında aklından neler geçtiği bizim düş gücümüze bırakılmıştır. 

Şimdi bir cümle seçiyorum. Bir deneme yapıyorum. Eğik harflerle yazılmış olanlar benim düşlediklerimdir.

            Dur hele resmi göstereyim(Basma elbisenin göğsüne sokar elini, katları arasında yarı sert bir şey bulunan bir mendil çıkarır. Teri, memesinin kokusu sinmiş mendili tutan sert parmaklarının kumaşa dokunurken çıkardığı ses duyulur bu bekleyiş sırasında. Konuşulmamaktadır çünkü. Nefesi biraz hızlanmış mıdır? Belki. Belki hafifçe titrer mendilin sarkan köşesi. Ne renktir bu mendil? Kenarları mavi çizgili beyaz mı? Pamuklu kumaştan mı? Bir hikâyesi bile vardır düşünürsek, çeyizinden kalmadır Durkadın’ın.)

Sayfalarda tek cümlelere rastlarız. Bazen bir kez kullanılır. S.29’ da “Eve vardım,” der Durkadın. Onun tüm duygusal ve fiziksel algılarını bu cümle içinde barındırır. Bazen de yukarıda olduğu gibi, kısa cümleler alt alta kullanılır, duygusal yoğunluğu dile getiren bir anlatımdır bu. Sayfa 31’e bakalım lütfen.

      “Sustum.

Pencereden dışarıya baktım.

Kuran’ı kapadım.

Öpüp alnıma koydum.

Oda alacalanıyordu.

Uzaktan iki keklik ötüşü geldi peş peşe.

Dört gün dört gece geçip gitti.”

Satırbaşı yapmakla boşluklar verilmiştir. Sebep? Metnin yavaşlamaya gereksinimi vardır. İyice özümsenmesi için. Burada Umberto Eco’nun bir saptamasına katılarak alıntılama yapacağım izninizle, boşluklar için der ki; “boşluk bırakmak yavaşlık yaratır ki bu az söz ile gerçekleşir.” Az söz. Birer satırlık paragraflar… “Yazıda yöntem yavaşlıktır. Betimlemeler, anlatıdaki çeşitli noktaların ayrıntılı anlatımı ile gerçekleştirilir.” Katılıyorum ve ekliyorum, okuma hazzımızı yukarılara taşır bu yöntem.

Elbette şu anda biz bu cümleleri teknik olarak inceliyoruz. Estetik inceleme sırsında çizilen tablolar arasında yine bu paragraflara dönmek isteyeceğiz. Daha onlara geçmeden önce bakmamız gereken başka ayrıntılar var. Hikâyenin içinde çok ağaç kökleri çok ağır taşlar, çok sarmaşıklar var. (Bu hikâyede oyalandıkça keşfedeceğim anlam derinliklerinin beni yıldırmasından korkuyorum. İtiraf etmeliyim.)   Söz gelimi devlet yurttaş ilişkisinde duralım.

“Bizim köylük yere ne zaman yazıp çizen biri gelse sonu bize hayır değildir.” S.13

“Köyümüze yabandan gelip de yazmaya oturanlar var ya, işte onlardan ziyade korkarım. (…) Ya asker toplama ya da vergi, toprak moprak işi diye yazarlar yazıya durduklarında. Ya da dediğim gibi şu iş, bu iş için derler, sende mi, onda mı, şunda mı, diye inceden inceye sorarlar. Sıralanıp yere bakarız. Sonu hep paraya dayanır.

Sonra sil silebilirsen.

Bir yazmayagörsünler.

(…)

Hükümetse, bellersin ki hep dışarıdan gelenlerin elindedir. Hayır denmeyecektir onlara. Biz de hayır demede çare aramayız ya zaten.”  (S.14)

Ürkütücü bir saptama değil mi? İsteyen yurttaş olması gerekiyorken cumhuriyet rejiminde eşit ve hakça olmayı tanımlayan demokraside isteyen “hükümettir.” Ne diyor ansiklopedi? Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Türkçeye, Fransızca démocratie sözcüğünden geçmiştir. Halkın kendi kendini yönetmesi, demektir.

Ne diyor hikâye? Üye veya vatandaşların organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede değil eşit hakka sahip olması, hakkı bile yoktur. Yönetim biçimi sözcüğü birilerinin birilerini güdümlemesi olarak kullanılır. Fransızcadan geçmiş bu sözcüğün henüz Türk dilinde karşılığı yoktur, yani halkın kendi kendini yönetmesinin karşılığı bir sözcük üretmemiştir üye. Destan sözcüğünü üreten toplumsal bilinç bu sözcüğü üretemez olmuştur. Yazar karşımızda duruyor. Ve soruyor. İşte büyük harflerle hikâyenin atmosferine yazmış; Neden?

SÜNGERCİLİKLE İLGİLİ AYRINTILAR

Hemen ardından hikâyenin sünger avcılığının dramına, sorunlarına eğilişini irdelemek istiyorum. Bu acı iş adeta metnin içinde eritilmiş, dokularına iyice yedirilmiştir. Her harfte kokusu/korkusu vardır sünger avcılığının.

İşte örnekleri.

S.16 “Herif dedim, Memet’in belinden aşağısı yeni bolarıp durdu vurgunda, çaput bebek benzeri canı yok. Alanya yöresinde varıp kaba süngere dalanlardan kaç kişileri vurgun erliğinden, civanlığından etti. Sayayım mı? Ya sen? Gece uyuyakoyunca, hökürtünü duyan odaya deli dana tıkılmış sanır. Ciğerlerin kevgir olmuş öte de öte soludukça (…)”

26. sayfayı okuduğumuzda 40 metre kimi kere 60 metre derinliğe dalındığı, korkunç çalışma koşulları anlatılır. Öyle ki Zenker Osman dayanamayıp kaçmıştır Girit’ten. Onun ağzından dinleriz yapılan işi, yaşam koşullarını.

28. ve 29. sayfalarda sünger trajedisinin sınır tanımadığı Türkiye’de de Yunanistan’da da koşullarının aynı olduğuna ilişkin ayrıntılar aktarılır.

METNİN UZAM ZAMAN ÖZELLİKLERİ

Hikâye mekânının iki çeşit olduğunu söyleyeceğim. Birincisi annenin yüreği, belleğidir. Fiziksel ortamsa köyün sahili. Açık alanda geçen hikâyenin gerçek zamanı “şimdi” belki on beş yirmi dakikalık bilemediniz yarım saatlik bir süreyi kapsar ama geri sıçramalarla ve zamanın yazar tarafından yeniden yapılandırılmasıyla neredeyse elli altmış yıllık bir süreyi aktarır okura. Şimdi zaman unsurunun nasıl kullanıldığına ilişkin kazı çalışmalarıma başlıyorum.

Füruzan zaman parçalarını, çizgisel düz bir sıra içinde değil, konuşmalar, düzenlemeler ve yinelemelerle yeniden oluşturduğu ve yapılandırdığı uyumlu parçalar haline getirerek kullanır. Her zaman. Barthes’in terimini kullanıyorum; rapsodik düzen.

S. 14’te zaman sıçraması (…) “Benim dedemden bu yana (…) >> geri; iki kuşak boyu. (…) eğer o yabancı kadın gelmeseydi(…) >>> geri; daha yakın geçmiş. (…) Babası: “Kurgumuz sünger balık üzeredir(…) >> geri; kuşaklar boyu.

S.15 “Taa Yunan gâvuru toprağımıza ayak bastığında da böyleydi(…) >>> geri; Kurtuluş savaşı yılları, babanın askerliği dönemine karşılık geliyor.

S.20 “Helalleştiler.

        İskeleye varıp küçülene dek onları tek gözümle izlediydim. (…) >> geri; Musa’nın gidişi anı. (…) Sol gözüm görmez demiş miydim başta? (…) >> daha geri; Durkadın ananın görmez oluş hikâyesine.

Bazen de cümlenin kendisiyle zamanı geri döndürür. En güzel örneği buraya alıyorum. Okuduğumuzda bir büyülenme yaşadığımız cümlelerden. “Yumuşadı fotoğrafın kâğıdı.” (S. 24) Bu kesinlikle bir utsuroidir.[6] İki durum arasında asılı gibi duran an… 1. durum: oğul uzaktadır 2.durum her zaman göğsünün üstündedir. Yumuşamış fotoğraf kâğıdını gördüğümüz an… Utsuroi…

Füruzan’ın geri sıçramaları ne amaçla kullandığına bakıyorum;

  1. Durkadın’ın portresi için (gençliği, körlüğü, yaşam koşulları vs.),
  2. Oğlu Musa’nın portresi için(delikanlı olarak yaşam savaşı ve gitme nedeni),
  3. Baba’nın portresi için (savaş yılları),
  4. Musa’nın gidişine neden olan olayın açıklanması amacıyla.

Burada akan özneden söz edeceğiz. Öznenin duygusal anlatısı. Oradan oraya ilgisizmiş gibi duran ama kuşku götürmeyecek denli derinlikli ve ilintili imgelemelerle gerçekleştirilen anlatı. Bir an akışın hızla geçmişe doğru gittiğine sonra hızla ters yöne şimdiye döndüğüne tanık oluruz.

Durkadın’ın sıçramaları bir tür girdap, duygu akışı içindedir. Beri yandan okur olarak hem olay hem karakterler için “çıkarımsal gezintiler yapmasına olanak tanır.”[7] Umberto Eco’ya başvuruyorum. Bu yöntem okurun öngörülerini harekete geçirdiği gibi olup bitenle, karakterle özdeşleşmesini sağlar, tutku oluşturur ve elbette gerilimi…

SPAZM ZAMANI

Evet “spazm” zamanı…

Hikâye tümüyle bir spazm zamanıdır kanımca. Spazm zamanı korku doludur: Annenin korku dolu bekleyişidir. Anne açısından beklenmediktir. Tam zeytinlikle haşır neşir olunması söz  konusuyken o alanın dokunulması yasaklanmış, çocuk süngere gitmiştir.  Anne bunun haksız olduğunu söyler. İyi ama ne Musa’ya ne kocasına söyledikleri, tavırlarındaki direniş verilmiş kararı değiştirmez. S.16’da dinleyene yakınır; “Ne dediysem yer etmedi kadın kızım.” Kışkırtıcıdır; Durkadın ananın söylendiği, isyan ettiği kocasıdır görünürde ama gerçekte düzenle ilgili saptamadır. Bu nedenle kışkırtıcıdır. Osman’ın kaçıp gelerek anlattıkları sonra İbrahim’in cenazesi kışkırtmalardır, uzun ağrılı sürecin parçalarıdır. Okurun tanıklık ettiği yaşam parçasından önce başlamış olan ve bize iki ay daha süreceği belirtilen Durkadın ananın olasılıkla sahilde beklemekle geçireceği uzun ve duygusal olarak ağrılı bir süreç söz konusudur.

Hikâyenin hareket sağlayıcı diğer unsuru ise kıyaslamalardır, dedik. İzninizle burada bir kez daha bu konu üzerinde çalışacağım. Musa, İnce İrahim, Zenker Osman, üç delikanlı giderler. Osman kaçıp gelmiştir. Olup bitenleri anlattığında okur spazm=gerilim sürecine sokulur. Koşulların kötülüğünü ondan dinleriz. Diğer iki delikanlının her an ölüm haberlerinin gelmesi içten bile değildir. “Aynı bura gibiydi Durkadın teyzem,” diye anlatışından bir koşutluk daha yaratılır ve kara haber beklentisi artırılır. Rum dalgıç ölmüştür, baba papaz getirmiştir, yapacaklarından korkup anneyi tutmuşlardır. “Oralı dalgıcın tabutuna Musa’nın omuz verdiğini, tabutun “vapurun alt katına tıkıldığını, yanına adam kattıklarını, raporlu polis kâğıdını…” her şey aynıdır. Burası gibi(!) Babası Rumca konuşmasa Hüseyin Emmi sanılacaktır.

Ve bu noktadan 31. sayfaya geçersek eğer, yatsı okunurken bir tekne yanaşır iskeleye… “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar.” Şu an düşünüyorum da… Böyle bir cümlenin çözümlenmesi cesaretini bulabilecek miyim? Bu cümleyle tüylerimiz diken diken olur. Çünkü Rum dalgıcın ölüm hikâyesi, tekne, tabut, akılımızdayken tekne yanaşır. Kahvedekileri bir düşünün, sessizce sözleşmişçesine ayağa kalkarlar… Dalgalanan duyguları algılarız… Burada tüm teknik, akademik gölgelerden çıkıp tümüyle duygularıma kapılmaktan kendimi alamıyorum. “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar.” Gerilimin doruk noktası. Sessizce elimizi göğsümüze bastırdığımız nokta bu. Devam ediyorum şu cümleyi okumalıyız:  “Kahveye öbeklenen insan yığınını araladım.” Durkadın ananın cümlesi bu. Ağır çekim bir sahneye benziyor. Hayır, ölüm korkusunun, oğlunu yitirme olasılığının cümlesi bu. Zihinsel bir sarsıntı. Bir şey olmuş gibi. Ama olmayabilir mi? İnsanlar adeta cisim gibi algılanır “aralanırlar” Durkadın’ın çalışkan ve yorgun ellerini görürsünüz insanları sessizce bir perde aralarcasına iki yana çekişini… Sessizlik vardır. Belki kırık dökük konuşmalar. Ama en iç sızlatan cümlelerden biri; “o tabutta hem İbrahim hem Musa var.” Acının en derinidir bu. “O kan Musa’nın da kanıdır” der. “O ciğerini tükürüp ölen Rum dalgıçların da kanıdır” der. Annelik ortak paydası böyle dile getirilir. Korku daha da artar. Musa’ya ne olacak? Koku unsuru devreye girer; “Bir koku sardı burnumu,” der Durkadın ana. Ölmüş çiçeklerle ölmüş insanın kokusunu aktarır bize.

Sonunda ana çocuğunu sahilde bekler olur. Biz onu bulduğumuzda o kendi gerilimini yaşıyordur. Ama orada olması köy için de okur için de gerilim unsurudur. Evlat yitirme korkusunun derinliklerinde okurla özdeşleşme kurar. Duygudaşlık kurar. Hikâyelik arkadaşlığımızın doruk noktası Durkadın anayla.

DUYGULARIN DİLE GETİRİLİŞİ

Gelelim “Kanı Unutma”da duyguların dile getirilişine…

S.21 “İçim kanım sarı sarı titredi.” Öyle bir gerçek vardır ki apansız yakalanmıştır kişi. O güne değin hiç yaşanmamış bir durum söz konusudur; “Doğmuşum, gözlerim dünyamı her olanı görmüş.” Sivri, (keskin kenarlı diye ekliyorum) bir gerçeğin donuk saptaması, der R.Barthes buna. Yayılım yaratan (duygusal yayılım yaratan bir yoğunlaşma! Bir satori! İşte bu konuda duygusal yayılıma örnek bir cümle alıyorum hikayeden; “Kafamın kemiği incecik ayrılıp sızısı gözümü tutup çekerdi sanırsın.”  >> kör oluşun yarattığı duygu!

Oğlunun gidişini de körleşme acısıyla karşılaştırır. “Gözümü ilk yitirdiğimdeki, ığım ığım acıya hiç benzemez dikelen bir ağulama aldı içimi.  Ağulanma ki çıkar görelim diyen olsa şöyle elimi yüreğimin başına daldırıp incecikten yeşil bir yılan koparıp çıkaracağım gün gibi ayan ve belli.” S.23 Daha beter bir duygudur oğlunun gidişi. S.23 “o günden bu yana hiç ağlamam demiş miydim?”>> katılaşma hali.

S.23 “Ben yanlarına varamadım,” > derin üzüntüden ötürü yok sayma isteği. (Gençler giderken.)

S.31 “Kahvede oturanlar ayağa kalktılar,” > sessiz bir panik hali, ortak duygulanım, ortak korkunun dile getirilişi.

S.31 “Teknede duran ince uzun sandığı görüp de hiç tanımazdan niye geldiğimi hala bilemem,” > korkuyu reddediş.

S.33 Salih çavuş elimden tutup öteye aldı beni, > derin duygusal çöküntü nedeniyle donup kalma durumu vardır burada. İrade yok olmuştur, birinin güdümü gereklidir. Salih çavuş bunu hissedip onun yerini değiştirmiştir. Muhteşem insani bir duygu akışı ve yardımlaşma anıdır bu. Duygu seli ikisini de kuşatmıştır.

Bu hikâyede, duyguların dışa vurumunda bir yıldız gibi parlayan yılan metaforuna sıra geldi sanırım.

İlk kullanıldığı yer 23. sayfadır. Oğlu Musa’nın gidiş acısıyla gözünü yitiriş acısını karşılaştırır Durkadın ana. “Gözümü ilk yitirdiğimdeki, ığım ığım acıya hiç benzemez dikilen bir ağulama aldı içimi. Ağulanma ki çıkar görelim diyen olsa şöyle elimi yüreğimin başına daldırıp incecikten yeşil bir yılan koparıp çıkaracağım gün gibi ayan ve belli. Acının yılanı içimde bitiyor, yürüyor, kanı canı tamamlanıyor derdimce.”

Gözünü yitirişini sarı renkle betimlerken “İçim karnım sarı sarı titredi.” (S.21) oğlun yitirilişini daha koyu olan yeşil renkle tanımlar.

Burada aynı zamanda “bebek” kavramına gönderme vardır. Birincisi “göz bebeğini” yitiriştir. Çok değerlidir. Yokluğu büyük yoksunluktur. Büyük acı vermiştir. İkincisi “kendi bebeği Musa”dır. Daha değerlidir, yokluğu ölümcül bir yoksunluktur. Her ikisi de bedeninin parçasıdır. Gözün yedeği vardır, Musa’nınsa yoktur…

METİNDEKİ SİMGELER

Yılan sembolizmine gelmiş geçmiş tüm kültürlerde rastlanmaktadır.[8] Birçok anlamlar yüklenmiştir.  Edinebildiğimiz bilgileri metnin süzgecinden geçirecek olursak yok edici güç ilk simgesidir. Acının kaynağıdır. Ölümü ve yıkımı temsil etmektedir. Ama periyodik olarak derisini değiştirme özelliğiyle yeniden dirilişi de temsil eder. Yaşam gücü, yaşam çarkı. (Zimmer’in görüşü.)[9] Bu anlamdan hareket edilirse metinde bir umut ışığı bırakılmıştır.  Acının kaynağı yılanın yine şifa kaynağı olma olasılığı da vardır. Bu Jung’un gözlemidir; imge homeopatinin sezdirimidir. Bu tanımlamayı anımsayarak tedavinin, hastalığa neden olan unsurla tedavi edilmesi durumundan söz etmek gerek. Dolayısıyla yılan, yine yılanın neden olduğu yaranın şifa kaynağı olmaktadır. > Musa gidişiyle neden olduğu acı onun geri dönmesiyle iyileşecektir.

Yeşil renk dikkatin ve odaklanmanın rengidir. Durkadın’ın bu acıya odaklanmış olduğunu görürüz. Tüm yaşam akışını durdurmuş oğlunun gidişiyle oluşan acıya kilitlenmiştir. Beri yandan yeşil renk sağlam bir irade ve başkalarını kontrol becerisine sahip olmayı simgeler. Durkadın ananın iradesini metin boyunca görürüz zaten. Onun için de yeşil yılan hem Durkadın ananın acısının (> Musa’nın yokluğu, yani Musa) hem iyileşme gücünün hem iradesinin simgesidir diyebiliriz. 

İkinci olarak 24. sayfada yılan metaforunun kullanılışına bakalım;

“Ipıldayıp esen yele bağrımı veriyorum. Yüreğimin başını ağulayan incecikten yeşil yılan azından azından duruluyor, yatışıyor, dinleniyor, güç toplamaya. O da dinlensin, o benim can gözümdür, şimden geri o ölürse ben de canımı teslim ederim bellidir.”

Burada kullanılışında yılana duru görü (can gözü) anlamı yüklenmiştir. Yani beş duyu algısı dışında algı gerçekleştiren aracıdır. Yatışıp dinlenmeye çekilmiştir. Artık oğlundan olağan biçimde haber alamayacak ana duru görüsüyle (yeşil yılanla) onunla iletişim kuracaktır. 

Yılan metaforu daha sonra 29. sayfada belirir. Osman geri gelmiş, olup bitenleri anlatmış tüm köyü, ama asıl Durkadın anayı kaygı almıştır. Der ki; “İçimin ağrısının belirmesini ince yılanın yeşermesini asıl o sabah tanıdım, bildim. Say ki yarıklar açıladuruyorda etlerimde.” (S.29)

Peki. Bunun bir çığlık olduğunu içimizdeki titreşimlerden anlıyoruz. Her ne kadar olağan bir sesle söylenmiş, sözcükler, söz dizimi olağanmış gibiyse de… Buradaki anıştırmanın kapısını çalmalıyım. Yeşerme bitkisel büyüme karşılığı olmasına karşın yeşil ortak noktası kullanılarak, yılanın şekli gözetilerek, artan üzüntü ve kaygı yeşerme olarak tanımlanmıştır. (36. sayfada da yeşerme olarak tanımlanır.) Ayrıca, bu kere yılanın ortaya çıkışı, içinde yarıklar açılması denli derin ve acıtıcıdır. Oğlunun yaşamının tehlikede olduğu artık besbellidir ve annenin çaresizliği çok derinleşir.

Son olarak 36. sayfadaki yılan metaforu, Durkadın ana sahildedir, oğlunun geliş zamanını beklemektedir. Okuyalım;

(…)(Dolunay)Kemiğe kesmiş göğüslerimin altında çöreklenmiş bekleyen yeşil incecikten yılanı uyarır. O yılan kötülük içredir bellersin ya yanılırsın.

“Unutma,” der bana.

Ağusunu, analığın ne olduğunu bilen can ağacıma siyim siyim yayarak.

“Kanı unutma,” der.

Yılanın iyisi yoktur elbet… Madem sürünür, madem ağuludur, madem gülemez ve ağlayamaz, kötüdür. Kötü olmasıdır şimdilerde iyi. Yapılanlara alışmayayım diye her gece filizlenmesi iyidir. “ (S.36)

Dolunay simgeselliği[10] : Dolunay genellikle dişil ilke simgesidir.

Farklı evreler geçirerek form değiştirmesi, biyolojik ritimler ile ilgili işlevleri nedeniyle döngüsel değişimin ve yenilenmenin simgesidir.

Zamanın, doğum- ölüm- yeniden doğuş çemberinin sembolüdür. Analığın simgesidir. (ilk dördün; bakire, dolunay; ana, son dördün; yaşlılık)

Metne dönersek ayın gel-git etkisini göz önünde bulunduruyorum ve dolunayı umut olarak yorumluyorum. Dolunayın yaşlı göğüsleri uyarması da analık duygusunu, umudu, yeniden doğuşu, Musa’nın geleceğine ilişkin işarettir.

Çöreklenmiş yılanın simgeselliklerini anımsayalım (elbette buraya yalnızca yorumlamamıza yardımcı olacakları almak durumundayız);

  • Kadının adet döngüsünün oluşumunun simgesidir. Bu anlamıyla iyi ya da kötü ama dinamik ve potansiyel olan gizil gücü simgeler. > Durkadın ana pes etmemiştir. Güçlüdür.
  • Bir ağacın etrafında (hikâyede can ağacının etrafında tanımlıdır) ya da herhangi bir eksensel sembolün etrafında çöreklenmiş olan yılan, dinamik gücün uyandırıcı gücü, tüm büyüyen canlıların dahisi; anima mundi, [11]yani dünyanın ruhu, saf semavi ruhun devresel varoluşudur. > Durkadın anayı da “Kanı unutma” diyerek uyarır.
  • Birçok öğretide hayatın doğum-ölüm çemberidir. Musa bir tür ölüme gidişini, geri gelişiyle doğuma çevirecektir.
  • Zimmer’e[12] göre, yılan doğuşu ve tekrar doğuşu belirleyen hayat gücüdür ve dolayısıyla yaşam çarkı ile ilişkilidir. > Musa köye geri dönmekle tekrar doğmuş olacaktır. Yılan varlığıyla, anayı uyarışıyla bu tekrar doğuş için onu ayakta tutmaktadır.
  • Sanskritçede kundalini enerjisini temsil eder.

Kundala sıfat olarak sarmal, halka, kundalini sembolik olarak halka şeklinde kıvrılmış bir yılan olarak temsil edilmektedir. > ateşin sarma açılma şekli> ateş yılanı> uyandırıldığında ritmik şekilde yukarı aşağı hareket eden kap/rahim içinde uyuyan evrimsel dişil yaratıcı güç. >Yılan Durkadın ananın içinde “yeşeren” “her gece filizlenen” bir güçtür. Varlığı olup bitenleri hatırlatır.

Yılan eğretilemesinin dışında duygunun dışa vurumunda tam tersine gönderme yapan gülme eylemi ile ilgili incelememizi birazdan algılar başlığı altında yapacağız.

ARA OLAYLAR

Hikâyenin akışı içinde yer alan ara olaylara gelince. Bunları listelemekle yetinecek, okuma ve keşfetme zevkini sizlere bırakacağım.

  • Turistler ve tarihi kalıntılara gösterdikleri ilgi,
  • Rum aile,
  • Köy öğretmeni (bu eksende okuma yazmanın kırsal kesimde kapladığı alan),
  • Devlet yetkililerinin tutumu,
  • Arkeologlar,
  • Babanın Kurtuluş Savaşı anıları,

Gerek ara olaylarda gerekse metnin bütününde oluşturulan parlayıp sönen, geçip giden, bilinç eşiği, bilinçaltı görüntülere benzeyen gönderge flaşlarından[13] örnekler seçecek olursak;

S.11 “Neyi bilecektik ya, yine de bilmiyorum kadın kızım.>” salt bilinçsizlik, derin kuyu

S.11(…) bebeğiyle konuşur gibi> küçümsemenin algılanışı

S.15 “Yaşım boy kesimim gözü çelip durur.” > Halil İbrahim’in iri yarı bedeni

S.16 “Dövdü beni.

        İyi geldi kadın kızım.” > tersine gönderme

S.17 “Damatlığındaki bana ilk el atma şaşkınlığı aynen esip dururdu yüzünde.” > ne yapacağını bilememe durumu

S.27 “Sopalara asılıp boşalıp kalmış babası (…)”

METNİN ALGILARA SESLENİŞİ

Tüm bu üzerinde durduğumuz anlatısal ormandaki gezintimizin temelinde algılar yatıyor. Şimdi sıra metin yolu boyunca biriktirdiğim algılarda.

Ses algısı örneği: S.35 “Arada çırpıp durur bir ötüş duyacaksın, bülbüldür.”

Koku algısı örneği; “Gönlümü kara bulut denli boğuntuya, kusturucu bulantıya saran o onmaz koku…(S.33)

Göz ve kulak algısı aynı anda ; “Bir tosbağanın çıtırdayıp duran sürünmesini tek gözle izledim.”

Göz algısı gözün körleştiği an: (S.20) “Güneşin tüm şavkı çatladı bebeğimde.” 

Dokunma algısı; “güneş sırtımdan geçip döşüme vurmaya başladığında” (S.21)

Elbette özellikle üzerinde durulması gereken renk algıları var. Çünkü bu Füruzan üslubunun can alıcı noktalarından biri.

❅Mavi mor koca canavarı gördüğünde deniz içine gövdesinin sıcak terini salan olur mu? (S.8) Renk korku betimlemesi için kullanılmıştır.

❅Ak yalımlı kağıt (S.11) Gümüş rengi tanımı, aliminyum ilaç ambalajını adlandırır.  

❅Sarı adamlar (S.12) > Turist tanımı için renk kullanımı.

İçim alazlanıyordu (S.12)> alazlanmak;kızıllık > için alev alması= korku renk duygu tanımı için kullanılmıştır.

❅Yeşil yılan (S.23) Renk, yılanın zehirini çağrıştırıcı unsur olarak kullanılmıştır, > yılanın zehiri duygusal acıyı simgelemektedir. (Algı için algı.)

❅Zifir gece (S.25) > Renk gecenin betimlemesi için ışıksızlık olarak kullanılmıştır. Duygusallığa gönderme de yapar.

❅Gözün harı (S. …) > yangı> kızıl renk > Renk hem acı duygusunun anıştırılmasında hem gözün kararması anlamında kullanılmıştır.

❅Taze kesilmiş çam tahtası kızılı (S. 32) Renk gençlik kavramını anıştırmak için kullanılmıştır. “kesilmiş” ölüm kavramına gönderme yapar.

Zincirleme algı;S.27 Lüksün cızırdayan yanışı, uyku kuşunun geceyi dumanlaştıran sesi, yaz böceklerinin duyuverdiğimiz çığırtılarına Osman, yutuşundaki aceleyi, şapırtıyı da katarak yiyip eritti aşını..

Şu anda, sırada bu hikayenin parlayan noktalarından biri var karşımızda algının tam tersi durumuna bir örnek sunacağım. Gülme eyleminin, kaynak tarafından algısı farklıdır, karşı taraftan algısı farklıdır. Okur her ikisini de bilir. Çıkarsamamız; olup bitenler o kadar zor kabul edilebilirdir ki Durkadın ana çaresizce, insan olarak kınayarak, buruk güldüğünü düşünür. Oysa ağlamaktadır. Gülmeyle ağlama arasındaki o ince çizgide dururuz. Her iki kas hareketini de izler ve anlarız. Duygunun ters yöne doğru gülme > gülme yitimi > ağlama

Buraya kadar okuyan sabırlı dostlara ve son sünger avcısı Bodrum’da yaşayan Aksona Mehmet’e selamlar gönderiyorum.


[1] Füruzan – Lodoslar Kenti

[2] Selva oscura; cehennemin açıldığı karanlık orman

[3] Umberto Eco- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti

[4] Füruzan Diye Bir Öykü S. 53

[5] Füruzan Diye Bir Öykü S. 53

[6] Bir şeyin ruhunun boşlukta iki durum arasında asılı gibi durduğu an. R.Barthes.

[7] Çıkarımsal gezinti: Okurun öteki hikaye ve yaşam deneyimlerinden oluşan hikayenün devamına ilişkin tahminleri.  Umberto Eco-Anlatı Ormanında Altı Gezinti

[8]  Churchward, James; Kayıp Kıta Mu

[9] – Zimmer, Heinrich; Hint Sanatı ve Uygarlığı’nda Mitler ve Simgeler

[10] Mythic Astrology Liz Greene , Simon & Schuster Publication- The Lunation Cycle Dane Rudhyar, Aurora Press Publication

[11] Platon, Paracelsus, F. Schelling 

[12]  Zimmer, Heinrich; Hint Sanatı ve Uygarlığı’nda Mitler ve Simgeler

[13] R.Barthes tanımı.

FÜRUZAN ÖYKÜLERİ İNCELEMELERİ -1

PARASIZ YATILI

Umerto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti [1] yapıtında “Örnek Yazar” tanımı yapar. Özetleyerek alıntı yapacağım. Der ki; “Örnek yazarı birçok kez okumak gerekir, ikinci düzey örnek okuru hedefler ve birtakım yöntemlerle okurdan iş birliği bekler. Kimi zaman bir anı gibi tanımsız ve saplantılı bir şeyler, mavimsi eflatun bir atmosfer anlatır. Anlatısal hareketleri iç içe geçmiş kümeler ya da sürekli yer değiştirmeler kullanır. Olay örgüsü ile değil yapıtı anlatısal söylemle örgütler. Betimlemeden kaçınarak belirime yönelir.”

Bu saptamaların ışığına sığınarak, “nasıl bir okuma beklediğini kendi kendime sorarak, gideceğim yolu bana adım adım gösteren örnek yazarımın peşine takılarak anlatısal söylemle daha çok ilgilenmeye” çalışacağım.

Bugüne kadar üzerinde en çok konuşulan ve yazı yazılan hikâye desek doğru olur mu bilmem; Parasız Yatılı. Bu nedenle bu metinle ilgili başka keşiflerde bulunmak istiyorum. Okurken alışıldık gözle bakmak yerine ve çözümleme yapmak yerine metnin gücünü bir kez daha hissetmek için bir kaydırmaca yapmak istiyorum. Bunu yapmaktaki amacım, beklentim, metnin her dönem için sağlamlığını, geçerliliğini görmek. Bir yandan da hangi metnin (1970-Füruzan metni mi, 2012 Serap okuması mı? )daha az gelişmiş bir toplum yaşamının aynası olduğunu düşünmek –düşünmemizi –istedim. Bakalım, yenilikler yaşamımıza gerçekten “yeni karşılığı olarak gelişme” mi getiriyor yoksa biz bir yanılgı içinde miyiz? Birlikte düşünmeye ne dersiniz?

Önce okurken sizlerle paylaşmaktan haz alacağım ayrıntıları gözden geçireceğim.

Bu hikâye anne-kızın yolda yürürken annenin konuşmasıyla başlar. Bir yandan yürüyüp bir yandan plan yapmaktadırlar.

Hikâye zamanı da sınava girmeden önce evden çıkıp sınav alanına gidişteki süreyi kapsar. Söylem zamanıyla hikâye zamanı hatta okuma zamanı da diyeceğim eş zamanlı olması nedeniyle okurda gerçeklik duygusunu uyandıran ayrıntılardan biridir. Tıpkı filmlerdeki zaman koşutluğu gibi.

Diğer gerçeklik unsurlarının yaratılan ayrıntılar ve konuşma dilinde yazılması olduğunu düşünüyorum. “Sen çıkınca işin bitip, gene yürüyerek iner…” diye konuşur anne. Devrik cümleler hem gündelik konuşmaların bire bir kullanımıdır bir yandan da durumdan kaynaklı heyecan halinin okura yansıtılmasıdır.

Zaman sıçramalarıyla, “anlatısal hareketler kullanılarak” (geri doğru olanlarda hikâye kahramanları hakkında olup bitenleri öğreniriz, ileri doğru olanlarla hayalleri), kişilik ipuçlarını verir yazar.

Bu konuyu tamamlamadan önce bir nokta daha; hikâyenin başladığı “anda” da bir zaman büzülmesi oluşturulmuş, geriye ve ileriye bir yelpaze gibi açılmıştır. İki kanaldan iki karakterin belleğinden akarak okurun belleğinde bütünleşir Bu zaman büzülmesinden canlandırmaya geçiş yapar yazar.  Sınav heyecanını hem geçmişi anımsama/canlandırma (geri) hem hayallere kapı açma(ileri) amacıyla kullanır.

Toplumsal yapıyı yine dişil gözden verir. Betimleme düzeyi kimi zaman annedir kimi zaman kızıdır.

Bu hikâyenin en derin noktası olan yoksulluktan kaçma arayışları ayrıntılarında okurla özdeşleşme kurulur. (Bugün de kurar, yoksulluk bitmedi çünkü artarak ve hızlanarak sürüyor.) Bu özdeşleşmenin bir nedeni de anne kız arası dayanışmasıdır. Bir kaçış planları vardır. Gösterilen çabaya bakıldığında Füruzan’ın birey kadını ve birey kadın olma yolunda (koza) bir kız çocuğu vardır. Direngendirler. Özdeşleşme noktasının biri de sınav heyecanı olmalı. Hala geçerli olduğuna göre.

Olay örüntüsü olarak ise yalnızca şu vardır; kızla annesi evden çıkar, yürüyerek okula (sınav ortamı) gelirler. Çok yalın, sıradan gibi görünen (benim de başıma gelebilir duygusu uyandıran) bir akış şemasıdır bu. Kalabalığın içinden iki kişiye işaret eder Füruzan. Ne önemi olabilir ki sıradan bir göz için? Sınav heyecanı yaşayan bir anne kız… Derken, Füruzan bu iki kişiyle okurun arasındaki yerini alır ve bir prizmanın sıradan bir ışık demetini ayrıştırma işlemini yaparak sizin tayfı görmenizi sağlar. 

Anlatıma değinmek istiyorum. Az önce sözünü ettiğim tek cümleyle dillendirilebilecek olay örüntüsünü (kalabalıktan iki kişiye uzanır yazar ve onlara dokunur) deyim yerinde olursa gönderge flaşı niteliğindeki sözcükler kullanarak genişletir yazar. Sonra görüntü kaybolur.

…annesi durmadan konuşuyordu… [flaş > iş bulduğu gün]

… bizi tayin edecekler [flaş> ileri sıçrama (S.108)]

… oraya gideriz di’mi? … [flaş> ileri sıçrama (S.109)]

… anasonlu galeta yaparım…[flaş> ileri sıçrama (S.108)]

Zaman sıçramaları, hareket sağlayıcı değişken fiil zamanları yanında Füruzan biçeminin özelliklerinin birkaçını burada tekrarlamak istiyorum şimdi.

Dil özelliği olarak saptamalarım;

“Alıyorlar beni, bir iki güne kadar başlıyorum.” > karakter konuşmaları özelliği.

… Tam dudaklarında duran bir şeyleri söylemekten vazgeçiverip…> duygu aktarımı.

“… Parasız yatılı imtihanının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.” (S. 109) final cümlesi.

Ve betimlemeleriyle (“ikisi de bu önemli gün için süslenmişlerdi. Anne boynuna ipek eşarp takmıştı, çocuk saçını ıslatıp taşlı tokasıyla toplamıştı.” (S.108- yolda yürüyen anne kız fiziksel tanımdan psikolojik boyuta göndermeler.)

…İtişmek suyun avuçtan süzülüp kol yenlerinde içeri girmesi… (S.107) ;okul ortamının belirimi. Ses, dokunma algısı, göz algısı hatta koku algısından oluşan sinestezik algı.

…İçeriden uğultular geliyordu. Yağmur taş duvarların arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı. (S.109) okul, dışarıdan algı.

Burada belirip sonra dalıp gözden kaybolan hikâyenin figürlerine/betilerine bakmak isterim. Karakterlerinin gerek çevre koşulları gerek yaşamları gerekse psikolojilerinin anlatılması için çemberler oluştururlar bu yüzden şiddetle önemsememiz gerektiğini düşünüyorum.

Başhemşire > hastane ortamı, iş tanımı, ahlak anlayışı, kadınca rekabet, ast üst ilişkileri.

Ev sahibi > Doğrudan kirayı istemeyip, kapıları çarparak o zamanki iletişim çeşitlerine bir örnek sunar.

Baba> Olmamasına rağmen varmış gibi disiplin unsuru olma özelliğini taşır, güven unsuru olma özelliğini taşır. (S.106) “… masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. Bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın korkusuzluğun anısıydı…) Ayrıca ciddi bir yoğunlukta özlem unsurudur.

Öğretmen>dönemin öğretmen özelliklerini taşıdığı gibi aynı zamanda eğitim sistemini dile getirmek için kullanılmıştır.

Bu betiler aracılığıyla tarih ve sosyal kesitle dolambaçlı parçalar halinde bağ kurulduğu gibi aynı zamanda bellek oluşturulmaktadır.

Hüzünlü dişil sesle anlatılan zaman zaman gelecekle ilgili ayrıntılarda mutluluk kırıntıları taşıyan bir hikayedir, hızlı tempoludur. 

Şimdi gelelim metnin kültür bağına.  Az önce de dediğim gibi, bu konuyu incelerken farklı bir şey yapmayı deneyeceğim. Şunu sorgulama amacındayım: Sıkı sıkıya kültüre bağlı olan metni devrine tanıklıktan çıkarıp (çünkü bu konuda herhangi bir duraksamam yoktur, tümüyle tanıklık etmektedir)  bugüne taşırsak neler değişecek? (Yoksa hiçbir şey değişmeyecek mi? Bu ironik olurdu elbette.) Görünürde ve nitelik olarak neler bulacağım, bunu merak ediyorum. Modern çağ (bu sözcüğü akıl ve insanı merkezine almış, toplum yaşamında da aklı, organize olmuş düzeni içinde, özgürlüğü güçlü öznelerin davranış bütünü olarak tanımlıyorum) modern çağ Türk toplumunda nasıl yaşanıyor onu ortaya çıkarmayı istiyorum.

Füruzan’ın Parasız Yatılı’ da işaret ettiği toplumsal konu, zor yaşam koşullarında değişen bir şey olmadığını göreceğimizi sanıyorum. Bundan biraz ürküntü duyuyorum açıkçası.  Çünkü az önce tanımı netleştirirken insan ve akıl odağında olmaktan, akıllı ve organize toplum yaşamından, buradaki güçlü özneler, özgür öznelerden söz ettim. Füruzan’ın özlem duyduğu, bu nedenle neden böyle diye kocaman sorular olarak karşımıza çıkardığı sorular, sorunlardır bunlar. Çözülmesini beklediği…  Aynı zamanda özgün (metinde) noktaların da hiç değişmeyeceğini sanıyorum. Bilmiyorum, bir serüven bu. Füruzan metninin içinde, benim sesim eğik harflerde olacak.

PARASIZ YATILI- 2012 yılında geçen bir öykü olsaydı…

“Sen çıkınca işin bitip, gene yürüyerek iner, Mısır Çarşısı’ndaki beğendiğimiz börekçi var ya, kanarya kuşları olan, orda öğle yemeğimizi yeriz. N’olacak kırk yılda bir ziyafet. Onun için Cağaloğlu’na yürüyerek gidip gelmekten yorulmayız, değil mi benim kızım? İstersek tatlı bile yeriz. Köprü’den de eğlene güle döneriz.”

Anne-kız sabah kalabalığının arasında, yabancı, çabuk yürüyorlardı. Annesi durmadan konuşuyordu. Böyle konuşkanlığının olduğu geçmişteki tek günü, hastaneye hastabakıcı olarak aldıkları gündü.

Çocuk o zamanlar üçüncü sınıftaydı. Okul kıyafetinin tişörtü şeklini yitirmiş, ekoseli eteğinin rengi solmuştu. Kış basmıştı. Bu doğalgazın yine zam gördüğünün, para yetmeyeceğinin sıklıkla konuşulduğu günlerin başlamasıydı. Doğalgaz sobasını yakmayı öğrenmişti. Önce gazı açıp kandil şeklinin olduğu düğmeyi bükecek, sonra yıldız işareti olan düğmeyi -yukarıdan aşağı-, öbürü soldan sağa bükme -karıştırmazın di’mi benim kızım?- basacak, mantar tabancası sesi çıkacak, sonra bebek alev görünecek. Küçücük, mini minnacık. İşte o zaman azıcık beklenecek. Sobanın karanlığında korkan minik aleve hemen başka arkadaşları koşup gelecek bir dizi minik alev şarkı söylemeye başlayacak. Şarkı söyleyince karanlıklar ışır. Böyle biraz beklenecek. Sonra bükmeli düğme iki konumuna getirilecek, alevlerin boyu yükselmeye başlayınca, -arka sırada oturmayı, okul aile birliği yardımını, ulusal bayramlarda şiir okumayı-, soba odayı ısıtmaya başlıyor, her şeyi  unutuyordu. Sobanın küçük penceresinden artık büyümüş olan alevlere baktığında ürktüğü şeyler yok oluyor, yemek masalarında – annesin en onurlandığı eşyaydı- çalışmaya oturuyordu. Sobanın o harlı halini çok seviyordu. Annesi içerisi biraz ısındıktan sonra [1] konumunda yakması gerektiğini, [2] ye getirince doğalgaz parasının çok tuttuğunu söylerdi. Ders yaparken arada sobanın küçük penceresinden bakar, alevlerin en mavisini, en telaşlısını ayırmaya çalışırdı. Arada bu bakış odanın sığınma olanağını artırırdı. İşte o “hastabakıcı olursun” dedikleri gün annesi kapıyı açıp girdiğinde bir şey değişmişti. Çünkü annesi bilmediği, görmediği haller içindeydi. Konuşmasıyla dışarının arı havasıyla dolduruvermişti odayı.

“Alıyorlar beni, bir iki güne kadar başlıyorum. İnsan Kaynaklarında form doldurdum. Bu şirket hastaneye sözleşmeli eleman alıyormuş. Hastaneye direk başvurulmuyormuş, taşeron şirket. İnsan Kaynaklarında iri yarı bir kadın. Sorular sordu. “Daha önce çalıştın mı? Kocan ne zaman öldü? Bu iş dur durak bilmez, üstelik beceri ister, çalışkan olmak ister. Önce eğitime alınacaksın. Yeterli görülürsen işe başlayacaksın. Başlayınca da her ay iç eğitimler yapılır, katılmak zorunlu. Biz kalite belgeli bir şirketiz. Elemanlarımıza sertifika veririz. Hastane de ISO 9000 kalite belgeli. Hata affetmez bilmiş ol. Yapman gereken işleri ve doldurman gereken belgeleri sana göstereceğiz. Her şey kayıt altındadır. Anlamadığın şeyi sor. Tereddüt edersen sor. Sakın hata yapma. Bu iş şakaya gelmez. İnsan hayatı. Eğitim sonrası başarılı olursan eğer, deneme süren altı ay. Sigorta sonra. İş başında kesinlikle iş kıyafeti giyiliyor. Haftada bir gün izin, on iki saat vardiyalı çalışılacak. Bir gün nöbetin var, 24 saat. Vücut temizliğine dikkat edeceksin. Başını örteceksin. Ördekleri, sürgüleri temiz tutacaksın. Doktorlardan, şundan bundan yakınmak yok. Nöbette uyumak, iş günleri izin almak yok. Ayda bir kere mazeret izni hakkın var, ücretinden kesilir. Bir işte kalıcı olmak isteyen kuralları peşinen kabul eder, onlara uyar. Önce iş. Çocuğun var mı? Bakacak kimsen yok ha? ‘Kendini yönetir, uslu’ diyorsun. Ama küçükmüş. Hiç sınıfta kalmadı mı? Aferin ona.” Düşün bir iş bulduk artık. İlk parayla borçlarımızı öderiz. Sana bir çift bot. Belki izinli günlerimde sinemaya bile gideriz. Hiç belli olmaz. İşimizi iyi yaptıktan sonra kim ne diyebilir? Ev sahibine biriken kiraları ödemeliyiz. Artık ikide bir kapımıza dayanıp ‘boşaltın oğlumu evlendireceğim’ diye tutturmasın. Dedim ya biz çalıştıktan sonra… Yıllardır bölük pörçük uyumaya alıştım nasılsa, vardiyalı çalışmaya da alışırım.

Annesi işe başlayınca onun ismi “bizim hastanedeki işimiz” oldu. İlk evden ayrılacağı gece iki tavuk butu aldılar marketten. Tavuk etlerinde antibiyotik varmış, hasta olmasınlar, çabuk büyüsünler diye bir sürü ilaç kullanıyorlarmış, bağışıklık sistemi çöküyormuş insanın, gençler de kısır oluyormuş ama organik tavuk nereden bulacaksın. Bu ucuz. Masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. Bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın, korkusuzluğun anısıydı. Niçin babasını hep yaşayacak sanmışlardı? O da ölecek gibi görünmüyordu. Öyle dürüst, öyle kesin bir adamdı ki: ölümünün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. Evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına. “Yaşlı da değildi,” demişti annesi. Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı? Muşambalarını annesi gereksiz yere bir iki kez silmişti. Tavada pişmiş tavuk butlarının cızırtısı bir süre dinmemişti. Pilavdan çıkan duman insanın burnunu gıdıklıyordu.

“Karşı dairedeki komşuyla konuştum. İyi birine benziyor. Hiç korkma, geceleri evin kapısını kilitle sıkıca, zinciri takmayı unutma, uyu. O sabah işe giderken seni, kapıyı vurup uyandıracak. “Çocuktur” dedim. “Çocuk uykusu doyumsuz olur, kalkamaz kendi kendine.” Her sabah mısır gevreğinin üstüne süt döküp yersin, buzdolabından çıkardım sütleri, ısınsın, ocakla uğraşma. Çay çocuklara zararlı,  zaten sevmiyorsun. Elim yanıyor, diyorsun. Okuldan gelince doğalgaz sobamızı yakar, sıcacık oturursun. Gece kapatma. Kandil yansın ki ev çok soğumasın. Ha benim kızım, sakın unutma. Benim aklımı evde bırakma. Sen akıllı kızsın. Geceleri hiç korkma. Dedim ya ev yalnız değil. Apartmanda oturanların sayısı neredeyse bir köy nüfusuna eşit. Üstelik üst kattayız. Hem sen korkak değilsindir. Korkarsan televizyonu aç, evde ses olsun. Ama okula gidip gelirken sakın yabancılarla konuşma. Annen gönderdi, gel gidelim diyen olursa sakın kanma. Bak sana neler alacağım. Ağır hastalara özel yemek çıkarmış, onlardan kalan tavuklar falan oluyormuş, haşlanmış. Sarıverip pakete, gizli değil ha, zaten dökülüyormuş, Ziyafet çekeriz kendimize.

“Ben o yemekleri istemem anne. Yalnız hani ‘ördekleri, sürgüleri temiz tutmak lazım’ demişti ya, o kadını, ördeklerini anlatırsın bana.”

Annesi susmuştu. Tam dudaklarında duran bir şeyleri söylemekten vazgeçip. Gece yatağa girdiklerinde-beraber yatıyorlardı epeydir-yarınki derslerden birinin beden eğitimi olduğunu bile unutmuştu. Oysa beden eğitimi dersine o katılmazdı. Onun gibi katılmayanlarla, koridorlarda hep açık kalmış alt kat musluklarının sesini dinleyerek, gölgeli ışıksız camlardan kışı, kentin yapılarını seyrederlerdi.

“Eşofmanlar, spor ayakkabı, beyaz tişört gerek. İki tane olursa daha iyi. Terleyince değişmek için. Yürüyüşte, 23 Nisan, 29 Ekim herkes çiçek gibi olmalı, düzenli bakımlı. Tabi bir emir gelip bayramları kaldırmazlarsa. Ben yapamadık anlamam. İstedikten sonra, istemek yeter.  Yoksul çocuklarımız için düşündüklerimiz var tabi. Okul Aile Birliği ilgilenecek onlarla. Ama bunu daha elzem giyim eşyalarına ayırmak kararındayız. Okul formasıyla katılacaklar. Formalar gıcır gıcır ütülü. Temiz tertemiz olmalı herkes. Her Türk çocuğunun görevidir temiz olmak. Şey, yanlış anlaşılmasın ayrımcılık yapmak istememiştim, her öğrencinin görevidir temiz olmak diyelim. Ne diyorum size? Dişler her gün ovulmalı. Kulaklarda sarı topak kirler görürsem ağrıdı, akıntı yaptı anlamam, kırarım notunuzu.

Alt kat muslukları hiç kapanmazdı nedense. Ders arasında öğrenciler muslukların başına doluyordu. Musluktan su içmek yasaktı ama itişmek, suyun avuçtan süzülüp kol yenlerinden içeri girmesi bahçede eğlenmenin gereği olan bağrışların başlangıcıydı. Ders zili çalıncaya dek duyulmayan su sesleri, sınıflara girince öne geçerdi.

Annesinin sırtına sarılmıştı. “Her dediğini yaparım anne, sen üzülme. Zaten öğleleri okulda yemek yiyorum. Aklın bende kalmasın.” Annesi hiç kıpırdamamıştı uyumadığı belliydi. Bedeni rahat, gevşemiş değildi. Annesinin ısıtan kokusunu duymak için iyice sokulmuştu sırtına. Geceyi dinlemişti uzun süre. Uyumak istemiyordu. İlk kez gecenin uzunluğunu öğrenmeye başlamıştı.

Sabah kalktığında kapı vuruluyordu. Annesi yoktu. Okul forması, külotlu çorabı yün hırkası düzenli iskemledeydi. Dışarıdan vurulan kapının sesiyle uyandığını anlayınca kalkmış, “Halide abla” diye seslenmişti. Komşu işe gitmek için hazırlanmıştı. Gidip masanın başına oturmuştu. Kış aydınlığı perdelerden geçip köşeli üşütücü yayılmıştı. Mısır gevreği paketiyle süt paketi masanın üstünde duruyordu. Tavşanlı çanağı da. Okul çantasını alıp odadan çıkarken-hiçbir şey yememişti o sabah- gerisin geri dönüp iskemleye oturmuştu. Sonra da sessiz ağlamaya başlamıştı.

“Sen pekiyiyle bitirdin okulu. İlkokulu yoksul bir çocuğun pekiyiyle bitirmesi kolay iş değil. Parasız yatılı okullarına alıyorlarmış sizleri. Öyle dediler bana.  Partinin yardım kolundan aylık yardımı almaya gittiğimde bir kadın “Ben de oğlumu askeri okula sokacağım ama kefil istediklerini, bir malı rehin göstermek lazım olduğunu söylediler, çaresizlendim hanımcığım,” dedi. Mal kim? Biz kim? Malımız olsa yüzsuyu döker miyiz el kapılarında? Bizim için olmaz öyle şey. O kadın doğru bilmiyor. Hal kâğıdını aldığım gibi çıktım.  Kimselere de danışmadım hiç. Askeri okullar pahalıdır. Hem canım sormadım. Gerekmez de. Sen gir bugün imtihana, her sorduklarını çatır çatır bileceksin. Gerçi binlerce öğrenci katılıyormuş, aralarında yüz yüzeli kişiyi alıyorlarmış. Gene de sen kazanacaksın, gör bak… Benim akıllı uslu kızımsın. İsterlerse öyle mal mülk gibi bir şey, ben derim ki, ne demek? Benim kızım yıllardır yalnız uyanır sabahları, derim. Hiç şımardığı olmamıştır kimseye. Bir gün bile çıtırtısı duyulmamıştır, derim. Sanki o çocuk olmamıştır, derim.

Yokuştan yukarı çıkarlarken sokakta geri dönüşüm toplayan adamların boylarından büyük tekerlekli torbalarının üstüne yağmur çiselemeye başladı. Yumuşak bir haziran yağmuruydu. Kızla annesi trafik ışıklarının yeşile dönmesini bekliyorlardı. Yağmurun yağışı hızlanmıştı. İkisi de bu önemli gün için süslenmişlerdi. Anne de kızı da onlara tembihlendiği üzere başlarını iki kat içli dışlı tesettüre uygun bağlamışlardı.

“Korkuyor musun? Hiç konuştuğun yok sabahtan beri. Hadi hadi Salıpazarı’ndan o taşlı tokanın eşini alacağım sana. Örtü başını kaşındırıyor biliyorum ama sabret. Sonra bizi tayin edecekler. Sen okulu bitirip öğretmen olunca ben de çalışmam hastanede. Beraber çıkar gideriz. Koltuklar alırız. Hani televizyon reklamlarında görüp beğeniyoruz ya. Bir de kabul günümüz olur. Konukları ağırlamak için, eğer unutmadımsa anasonlu galeta yaparım. Masraf kapısı olmaz. Ama anason vardır günah derler mi ki kadınlar? Belki bir de küçük halı alırız. Bir alana bir bedava kampanyası vardı gördüm. Hasta pisliği dökmekten, koridorlarda koşuşturmaktan kurtulurum. Eskiden hastaneler lizol kokardı. Neyse ki artık onu kullanmıyorlar. O koku içini üşütür insanın. Bir de hep ölümü düşünmek. Şöyle bir dağın eteğinde olur gideceğimiz yer, benim kızım. Herkes İstanbul’da kalalım dermiş. Hepsini sordum bilenlere, öğrendim iyicene. Hükümet tabii seni alır. Biz İstanbul’u ne yapacağız? Kışın sıcak bir ev gerek. Bir de mutfağımız olur değil mi? Eğer kefil falan derlerse, demezler ya, o kadının uydurması, oğluna güvenmemesi. Sormadım ordan buradan o işi. Sade sen öğretmen olunca n’olucak onları öğrendim. Bize nereye tayin çıkarsa oraya gideriz di’mi? Ama doğuda savaş bölgesine çıkarsa ne yaparız kadın başımıza onu bilmiyorum bak. Gece apansız teröristler basıyormuş okulları…

“Bu okulu kazanacakların hepsi de benim gibi yoksul çocukları mı anne? Onu da öğrendin mi?”

“Öyle ya, yoksul çocukları ki, parasız yatılı için imtihan oluyorlar.”

“Öyleyse ben burayı kazanırım. Üzülme. Sınavdan en iyi puanı alırım. Artık burada arkadaşlarım olur. Haftada bir gün sen hastaneden, ben okuldan çıkıp eve döneriz. Sana da konuk günlerinde unlu mamullerden çeşit çeşit kuru pastalar alırım.

Sınavların yapıldığı okul karşı yöne düşüyordu. Yeniden geçtiler caddeyi, ürke ürke. Ara sokaktan yürüdüler. Yüksek bir duvarın yanındaki kapıda durdular. Okulun öğrenci giriş kapısıydı bu. İçerden uğultular geliyordu. Yağmur taş duvarın arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı.

“Bizden de erken gelenler olmuş. Geç meç kalmış olmayalım?”

Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürüdü, taşlı yoldan. Bezgin, alışık bakışlarıyla anne, kızın üstünden dışarıda bir şeye bakıyordu.

Anne saygılı sordu:

“Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.”

Hademe kadın ilgisiz,

“Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.”

Çocuk annesinden ayrıldı. Kıyısı duvarlı taş yolda yürümeye başladı Hademe kadın, görmedikleri bir iskemleyi görmedikleri bir çatının oraya çekip oturmuş, yün örmeye başlamıştı.

Çocuk dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu, gerçek annesiyle ilgisi olmayan biriydi. Üstünde yerlere kadar bir manto, başı sımsıkı bağlanmış. Çocuk terleyen başını kaşımak istedi, incecik parmakları kaygan başörtüsünün üstünde hırt hırt sesler çıkardı.

***


[1] Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti-Umberto Eco- Can Yayınları 3. Basım 1996 –Türkçesi Kemal Atakay

KADIN ERKEK HALLERİNE İLİŞKİN MIRILDANMALAR -2

Nedense onu hep onu arkası dönük anımsarım. Yeni biçilmiş çimen saçları, alnından ensesine dimdik iner. Kulakları öne eğimli, sırtı hafif kambur… Burnu, gözleri nasıldı deseniz gözümün önüne gelmez,  pek hatırlayan çıkmaz. Hep çekip gitmek isteyen ama bir türlü gerçekleştiremeyen insanların harekete hazır duruşu muydu? Belki de hep şu an yaşadığıyla değil, başka anlarla ilgilendiğinden, sizinle konuşur başkalarıyla bakışırdı. Bir gün bizim büroya ufak tefek-ilk algılanan özelliği buydu çünkü-boya sarışını, protez dişli, öfkesi boyundan büyük bir genç kız girdi. Nakliyeyle ilgili öylesine bağırıp çağırıyordu ki bu umulmadık ses yığınından kurtulmak amacıyla herkes çekmecesine saklanmıştı. Kızla ilgilenmek Çim Adama kaldı.

Kızın meseleyi ele alış biçiminden, Çim Adam, konunun tamamen cinsel açlık olduğu sonucuna vardı. Sonradan bize dediği bu.  Makyajla bakılır kılınmış bir yüz, kirpik gibi takma olacak ne varsa hepsi takma, şişme malzemeler, iki parça kumaşla örtülmüş çelimsiz, ter kokulu bir vücut… Kız için böyle dediğini bugün gibi anımsıyorum.  Çim Adam, aslında kozalak rengi olmasına karşın kızdığı veya heyecanlandığında yeşile dönüşürdü. Şimdi kendini kaplan sanan bu kedi yavrusuna (hayatının en hatalı saptamamalarından biri de budur) cazibesinin odak noktası dişlerini göstererek yeşil yeşil gülümsedi. Bu öyle bir gülümsemeydi ki karşı tarafı küçük düşürmekle kalmıyor özür diletiyordu. Çim Adam savaşa hazırdı ve her karşılaştığı yerde tekmelediği kedilerden nefret ederdi. Bir kedinin bacaklarınıza sürtünmesiyle başlayan şımarıklığının omzunuza tırmanıp inmeyecek bir kuşatmaya dönüştüğünü söyleyen de kendisiydi.

“Sorunu çözmeme izin verir miydiniz?”

Böyle demişti demesine ya asıl sorunun bu soruyla başladığını henüz bilmiyordu. Kız kendini koltuğa atmıştı. Boyadan zayıf düşmüş saçlar hiç mi hiç kıpırdamamıştı. Tek bir teli bile. Çim Adam buna dikkat etmişti çünkü kadının kıpır kıpır saçlısını isterdi. Eti de öyle olmalıydı, saçı da. Sentetik iplikten saçları, plastik bedeniyle… Saçsız olsun daha iyi be, diye geçirmişti aklından. Böyle bir bebek, oyuncak sepetinin dibinde kalır ancak. (Hata!) Bu arada kıza bir şeyler söyledi söylemesine de sesini bir kutuya koyup, sandalyenin üstüne bırakmış gibiydi.

Bu konuşmadan tam bir hafta sonra o kız, yani kendini kaplan sanan kedi yavrusu, yani plastik bebek kapı aralığından sinsice içeri süzülmüş, Çim Adam da her nedense ses çıkarmamıştı. Çünkü bu arada ne oldu nasıl olduysa plastik bebek usta binicilere taş çıkartacak bir hızla onu dörtnala kaldırmıştı. Artık kendini dağlara vuran, sonra çığ olup yuvarlanan Çim Adam, yaşadıklarına inanamayarak o günden sonra sarhoş ve tüm iradesini yitirmiş yaşamaya başladı, desem asla abartmış olmam.  

Akşamları yatağına uzanıp gözünü kapıya dikiyor ve ölüyordu. Sonra kapı açılıyor, kız geliyordu. Tekrar kapandığında Çim Adam yine ölmüş oluyordu. Sabahları yataktan kalkıp işe giden ve insan işlevlerini yerine getiren kabuk döndüğünde Çim Adam’ı hâlâ yatağanı uzanmış kapının açılmasını bekler buluyordu. Anlayacağınız ortalık birden yangın yerine dönmüştü…

Bir gün kız artık zamanın geldiğine karar verip o geleneksel soruyu sordu.

“İlişkimiz hakkında ne düşünüyorsun?”

Bu, benimle ne zaman evleneceksin, anlamına geliyordu. Çim Adam ellerini ensesinde kilitleyip

“Gayet iyi, her şey yolunda,” diye yanıtladı soruyu.

O sırada böyle bir düzen kuracağını rüyasında bile göremeyeceğini aklından geçirmişti. Evlenmek aklının köşesinden geçmediği gibi annesinin gelin tanımında bu “türün” bulunmadığından emindi. Sonra kızın ona içinden tanıdığı süre doldu ve onunla türlü fantastik cinsel heyecanları paylaştığı ev buluşmaları yerine durgun bir dönem başlattı. Çim Adamın kalabalık yerlere gidilip, karşılıklı oturuşlara, kızın gözünü kırpmadığı, uzun derin bakışlara katlanması gerekiyordu bu, ‘gayet iyi, her şey yolunda’, cümlesinden sonra.

Kedinin derin bakışları sırasında ‘koluna takıp yolda yürünecek bir kız değil’ diye düşünüyordu Çim Adam.  ‘Anam haklı.’ Anası kediyi görmüş falan değildi elbette ama, diyeceğini oğlu adı gibi biliyordu. ‘Bu kız senin yanında sakil duruyor, bu kadar söylüyorum! İlk doğumda ruhunu teslim eder ayol!’ Annesi görmüşçesine, görmüş de fikrini söylemişçesine içini bir korku kapladı.  ‘Oğlum,’ dedi kendi kendine, ‘kız beklenti içine girdi gördün mü bak?’

Elbette beklenti içine girmişti. Bu çekingenliğinin ani davranış değişikliğinin doğal olarak sorgulanmasını bekledi, kız. Yerden göğe kadar haklı olduğu ama akılsız sevgilisinin anlayamadığı konunun sessizlikle bir sorgulamaya belki karşılıklı konuşmaya evrilmesini bekliyordu. Hayır kavgaya dönüşecekti bunu hissediyordu…  Tam da öyle oldu. Bu Türk erkeği de genel kuralı bozmayıp önemsememeyi seçti,

“Neyin var?”

Şu yanıtı aldı, “Hiçbir şey!”

Bu hiçbir şey üzerine boşlukta birer çay daha içtiler. Boşluğu, kafenin, caddenin gürültüsü, kapının önünde sigara içenlerin dumanları dolduruyordu. Suskunlukları öylesine büyüdü ve gerilim öylesine arttı ki, nasıl bu kadar ilgisiz olabiliyorsun iç çekişiyle,

“Teşekkür ederim,” dedi kız. “Çok teşekkür ederim hem de!”

Renkli gecelerin özlemiyle yorgun düşmüş Çim Adam,

“Bir dakika bir şey söyleyebilir miyim tatlım?” dedi, bunun üzerine.

“Söyle canım” dedi kedi, ısırır gibi. Bu Çim Adama bağışlanmaz günahı, ilgisizliğinin bağışlanması için verilmiş yegâne olanaktı. Ağzından çıkacak söz cennetin veya cehennemin “açıl susam”ıydı. Ama bizimki bunu bilemedi!

Bir şeyler geveledi ama kız bu durumda amacına ulaşamayacağını anlamakta gecikmedi ve acil durum planı “a” yı devreye sokup fıskiyelerini çalıştırdı. Aynı anda, benimle ilgilenmiyorsun, sen beni istemiyorsun, oyununa başladı. Kendini yerden yere atıp kırılan gururunu avuçlarıyla toplamaya çalıştı. Bedenini ilk kez verdiği erkekten bu nankörlüğü hak etmemişti. Bunu nasıl yapabilirdi? Hem vaatlerde bulun, hem bir genç kızı kandır… Çim Adam itiraz edecek oldu ama kendisine hatırlatılan sözcükler için ne diyeceğini bilemedi. Hatta cazibesinin odak noktası dişlerini göstererek gülümsemeyi denemesi bile işe yaramadı. Bütün bunları o mu söylemişti?  A, tabii ki de hatırlıyordu ama bunların bu anlama gelebileceğini hiç düşünmemişti doğrusu.  Gerçi bazılarını da hatırlamıyordu ama… “Önemli değil,” dedi kız yavaşça. Küçük, küçücük bir sesle. Sesini kırıklığını pes ediş diye yorumlama gafletine düşmüş Çim Adam bunun burnundan fitil fitil geleceğinden habersizdi.

Bu toplumda bekaret henüz önemini yitirmiş değildir. Onu almışsan bedelini ödeyecektin kardeşim! İşte o an gerçekle yüzleşme anıydı ve ona tarifsiz hazlar yaşatan bu kızı annesi gördüğünde, Mübeccel teyzesi, Atakan amcası, babası ah hele babası gördüğünde…

O gece bir meyhaneye gitti.

Meyhaneci, psikolog olduğunu söyleyen, ekmek parası için içki satmak zorunda kalmış (!) yardım severlik kılıfında bir yamyamdı. Gece boyunca Çim Adamı dinliyormuş gibi yapıp masada boşalan şişelerin sayısıyla ilgilendi. Yeterince kâr ettiğine inandığında Çim Adamın sızmasına çeyrek vardı. Ona şu öğüdü verdi meyhaneci-psikolog,

“Ona çok kötü davran. Görmeye bile tahammülün olmadığını hissettir. Eski sevgilinden söz et ve kıyasla. Yaptığı yanlışları iyice abart. Bıkıp gidecektir.  Ha bu arada uçkuruna sahip ol. Kadın milletine güvenilmez hamile bırakırsan seni kimse kurtaramaz.”

“Sence bu bir işe yarayacak mı? Valla annemin gelin portresinin şöyle boylu poslu, akça pakça diye anlatmaya başladığı herhangi bir parçasını bile yakalayamıyor yahu! Nasıl yedim ben bu boku?”

“Sen dinle beni, dediklerimi yap, işler yoluna girecek. İnan bana. Sana kızınca sırf inat olsun diye başkasına gidecek sen de yakanı kurtaracaksın.”

Çim Adam sallanarak kalktı. Parçalarını döke saça bekar odasına geldi. Yatağa girdiğinde elinde tek parça kalmıştı. Annesinin istediği gibi olmadığı ama yatakta çok iyi olduğu için kıza sinirlendi. Sonra yatakta neden bu denli iyi olduğunu sorgulamaya başladı. Hiç normal görünmedi. Bu düşünce kendisini aldatılmış hissetmesine neden oldu. Aldatılmış Türk erkeklerinin neler yapabileceğini anlamak için gazetelerin üçüncü sayfalarına bakmak yeterli.

İlk buluşmada kavga şöyle çıktı;

“…. Adam da yaa öyle mi demiş.”

Kız gülmesi gereken yerde gülmemişti. Üstelik, “Bitti mi şimdi fıkra?” dedi.

“Evet, anlamadın mı? Kızım senin vücudun küçük, aklın da mı kısa kalmış?”

“Nasıl yani? Aptal bir fıkrayla benim zekâ düzeyimin ne alakası var?”

“Zekâ ince işlerde belli olur.”

“Ne gibi ince işler?”

“Bir erkeği aldatmak gibi. Zeki adam bunu yakalar.”

“Nassı yani?”

“Sen bu yatak numaralarını kimden öğrendin?”

“Kimden mi? Porno yayınlardan tabi ki de…”

“Hadi canım sen de! Külahıma anlat!”

“Aaa, o ne demek yaaa? Sen böyle devam edersen değişeceğiz o külahları zaten, çünkü bendede var bir külah!”

“Sen boyuna posuna bakmadan bir de beni tehdit mi ediyorsun?”

O gün külahlar değişti ve Çim Adam artık bu kızdan kurtulmuş olmanın rahatlığıyla o gece meyhaneciye gidip teşekkür için adamakıllı sarhoş oldu. Odasına mutlu bir şekilde geldi. Unuttuğu, bir anahtarın da kızda olduğuydu. O yüzden yatağının üstünde göğüsleri ve bacak arası çıplak kedi kızı görür görmez, dili dolanarak şunu söyledi,

“Topçu bataryaları hazzzz’rol!”

Küçük kedi cevap verdi, “Miyav!”

Kedi, acil durum (b) planını uygulamaya koymuş, Çim Adam’ın tüm silahları alkol tarafından etkisiz hale getirilmişti. Zaten böyle bir baskına karşı savunma planı da yoktu.

Bu meydan savaşının ne olduğunu merak mı ediyorsunuz değil mi? Söyleyeyim, evlendiler.

Plastik Kız/Kedi tanıştıkları -o kavga edip tanıştıkları- büroda Çim Adamın biz çalışma arkadaşlarına parti vermekte de çok ısrar etti ayrıca.  Patlayana kadar yedik içtik Allah var.

KADIN ERKEK HALLERİNE İLİŞKİN MIRILDANMALAR

Yeryüzünde dişi ve erkeğin bir arada olmaya karar vermesinden sonra, dişi hamağını erkeğin bulunduğu bölgeye taşır ve erkeğin çevresinde görünmez bir koruma kalkanı oluşturur. Kalkan, diğer dişi yaratıklara duyarlıdır ve erkek nereye giderse gitsin belli çapta onun korunmasını sağlar. Bu koruyucu kalkanın “chip”ine insanlar kendi aralarında “alyans” derler. “Chip” ya da “Alyans” aynı zamanda dişi eşin erkeği izleyebilmesine yarar ve bir benzeri de onda bulunur. Buna kovalamaca alanı denir. Başka bir dişi yaratık erkekle ilgilenirse alyans uyarır hem dişi eşi, hem karşıdaki dişiyi… Erkek derhal güvenli bölgeye alınır.

Elbette bu önlemler dışında erkeğin çok ilgi çekici olmaması gerekir.  O yüzden hamağını erkeğin yanına asmış olan dişi ne yapıp eder, güzel besin oluşturma becerisi diye bir özellik geliştirerek erkeği özel bir beslenme düzenine sokar. Bu erkeğin hacmini artırdığı gibi, hareket yeteneğini sınırlar ve diğer dişilerin ilgisini zayıflatır. Ama konumuz şimdi bu değil, ne diyorduk?

Yakışıklı ve akıllı bir erkekse başka tehlikeler söz konusudur. Ciddi stratejiler izlenmesini gerekli kılar. Dişi kimi zaman yaşayarak (problem çözme yöntemiyle) kimi zamansa kalıtımsal yetenekleriyle bu stratejileri belirler.

Ama erkek, hem yakışıklı, hem akıllı hem günün moda deyimiyle “karizmatik” olmasının yanında, alışılmışın dışında becerileri olan, konuşma yeteneği yüksek bir erkekse bir saatli bombayla yaşanıyor demektir. Ne yeryüzünde kapladığı alan ne hamağının yanında bir hamak olması, ne koruma kalkanı, kovalamaca alanı para etmeyebilir. Sürekli olarak patlama süresini değiştirme çabası gerektirir. Ama gizli bir el o saati yine, yine çalıştırır. Tabi bu fazlasıyla yıpratıcı ve yorucu bir yaşam biçimidir. Dişi çok bunaldığında bağlantı kablolarını çıkarır. (Tamamen devre dışı bırakmak söz konusu olamaz ne yazık ki!)  Yıpratıcı ve yorucudur evet. O yüzden kadınlar erkeklerden daha önce çöker ve yaşlı görünümüne girerler. Ama daha geç ölürler. Bu da görev bilinci ve koruma kalkanı, kovalamaca alanıyla ilgilidir. Dişi önce erkeği yerine yerleştirir, onu gömer, sonra yapılacak işleri tamamlar. Tıpkı akşam yatmadan önceki işleri tamamladığı gibi, gidip yanına uzanır.

Biz koruma kalkanı konusuna geri dönelim. Dişinin yaşamındaki yorucu çabaları nedeniyle erken çöktüğünü saptamıştık ya… Gün gelir bunu fark edip kendileriyle ilgilenmeye başlarlar ve aynı zamanda erkeğin de aynı yıpranış içinde olduklarını zannettiklerinden onu kendi haline bırakırlar. Koruma kalkanının ışınımlarının düzeyine dikkat etmez olurlar. Tanrının adeta bir özür dileyişi olarak yeryüzüne gönderdiği estetik ve kozmetik bilimleri ışığında doktorların rehberliğinde değişim, dönüşüm, yenilenme sürecidir bu. Ama Tanrı yine erkekleri kayırmıştır. Bu döneminde erkek olgunluğun ışığını ince çizgiler halinde yüzüne yerleştiren, sakin, kendine fazlasıyla güvenli, yeteneklerinin efendisi durumundadır. Koruma kalkanını da kendi istediği gibi kullanma yöntemleri oluşturmuştur. İçerinin düzeni ve güvenliğiyle dışarının serüvenini ve tazeleyiciliğini yaşar. Kendisini şüphelerden koruyacak, muhteşem gümüş saçları, hüzünlü bakışları olmuştur… Ve bu gümüş kaplan gece avlanır…

Ya işte böyle.

Ben kim miyim? Bir ılgım. İlkyazda uğradığınız çölde yaşarım. Buradan hiç çıkmadım. Ne yeryüzü insanlarını bilirim gerçekte, ne kaplanları. Yalnızca düş gücü geniş olanlar için varım. Belki gerçek bile değilim. Sözcükler var emiştir de beni bazen bir şaire rastlarım.

DARISI BAŞINA!

Geçtiğimiz günlerde Kadın Hakları başlığı altında bir konuşma yapmak üzere bir topluluk karşısındaydım.

Onlara şunu söyledim, “Sizleri duyduğunuz, bildiğiniz olayları akademik bir jargonla anlatarak, sıkmak istemiyorum. Söz konusu başlığı “kadın haksızlıkları” olarak ele alacağımı göreceksiniz. Bunu kendi üzerimden anlatacağım. Ben Serap Gökalp, özgür olduğunu iddia eden, ekonomik özgürlüğünü kazanmış, mürekkep yalamış biri olarak anlatacağım. Kadın haksızlıklarını konuşmaya başladığımızda konu çok uzun ve derindir 21 yüz yıldır didindiğimiz bu konuya 21 dakikalık sınırlı bir zamanda değindiğimizde çok şey eksik kalacaktır kuşkusuz. Ama konuşmalıyız.   

Çocukluğumda küçük ilaç şişeleri, kibrit kutuları, kumaş parçalarını biriktirir, bayram şekeri kutularını tiyatro sahnesi gibi keser, yarım parmağı geçmeyen şişelerden insanlar, kumaşlardan dekorlar yapardım. Karşıdan bakınca bu birbiriyle ilgisiz nesneleri oradan alıp oraya koymam tuhaf bakışlara neden olurdu. Yaşım da olsun olsun 5-6. Bebek evi diye bir oyuncak hâyâl bile edilemezdi ki. Ben kafamda kahramanlar yaratıp onları karşılıklı konuştururken bizimkiler, “Ne bunlar? Bebeğinle oyna, mama yedir uyut,” derlerdi, kızardım.

Sokakta oynamaya başladığımda yine sık sık beni kızdırdıklarını anımsıyorum. “Kız oyunları oyna, erkekler gibi koca sopalardan atlar yapıp, tahta kılıçlarla oynama,” deyip benim düş dünyamı yerle bir ederlerdi. Kız çocuğu olarak bazı şeyleri yapabilir bazılarını yapamaz olduğumu büyükler bana sıklıkla hatırlatırdı. Tanıdık geliyor mu bu hatırlatmalar?

Orta okulda derslerle ve çizgili bir kompozisyon defteriyle sınırlı yazın dünyamdaki duvarları bir yaz tatilinde yıktım. Altıncı sınıfın tatilinde bir roman yazdım. Romanımda on dört yaşında bir kız tek başına tüm Türkiye’yi geziyordu. Okul olmadığı halde kalem kâğıtla ne işim olduğunu kuşkuyla izleyen aileme karşı gizlilik kendiliğinden oluştu.  Büyüyünce öğrendim ki orta çağdan itibaren kadın yazarlar hep gizlice, gece herkes yattıktan sonra veya mutfakta çalışıyormuş gibi yaparak yazıyorlarmış. Romanımı okuyan tek kişi yakın arkadaşım da “Çok saçma bu yaşta bir kız çocuğu kendi başına Türkiye’yi asla gezemez” deyip benim canımı sıkmıştı.

Büyüdüm, çalışmaya başladım. “Nalan çeyiz hazırlamaya başlamış, bizim kız ilk maaşıyla daktilo aldı,” diyen annemdi. “Ne olacaksın başımıza yazar mı olacaksın?” Bu da babam. Artık gizli yazmalar bitmişti. Dergilerde yazılarım çıkıyordu çünkü. Gelin görün ki devlet memurluğu yaptığım için takma isimle yazmam gerekiyordu. Düşünün yazar olmaya çalışıyorsunuz ama adınızı gizlemek zorundasınız.  Devlet düzeneği kalemden korkar bu ülkede…

Ana babamın “Kızımız yazardır,” diye arkadaşlarına tanıştırırken gururlanmaları için on dokuz yıl geçmesi gerekti. İlk kitabım yayınlanmıştı. 

Hele o gece tıktıkları? Ne çok kızdırdığım insan olmuştur ve ne çok insan misilleme olsun diye beni üst kattaki terlik, ayakkabı sesleriyle sinirlendirmiştir. Bu tıktıkları daktilomu kalın havluların üstüne koyarak azaltmaya çabalamışımdır. Benim yazmamı/yazarlığımı rahatsızlık nedeni olarak gören komşularımın kulakları çınlasın.

Yaşamımın uzunca bölümü Bursa’da geçti. Taşrada malzeme sıkıntısı yoktur. Ama Bursa tek renktir; yeşil. Şimdilerde daha koyu bir yeşil. Bunu doğanın rengi anlamında kullanmadığımı biliyorsunuz. Oysa edebiyat çok renk ister. Arayışlarım beni Bursa’nın işçi dünyasına ulaştırdı. İşçiler… Metal işçilerini, maden işçilerini, tekstil işçileri, ağaç işçileri, beden işçilerini inşaat işçilerini keşfettim. Bu kalın ve yeşil rengin altında bulduklarımdan çok şaşırdığımı, çok üzüntü duyduğumu itiraf etmeliyim. İşçi sorunlarını kadın işçi sorunlarını ha babam yazdım. İşçi öykülerimle ödüller aldım.  Son yıllarda kahramanlarım, cadılar, vampirler, her önüne çıkanla seks yapan karakterlerle savaşıyor ama olsun. Ben yine kadın sorunlarını, kadın işçileri, işçileri yazmaya devam ediyorum. Bazen düşünüyorum da keşke “Fadime Hanım’ın Işığı” öykümdeki annenin kaygıları artık olmasa, “Sisin İzi” Öykümdeki maden işçisinin anasının dramı olmasa, keşke “Koskoca Bir Soru İşareti” öykümde yaşam mücadelesi veren işçinin slikosis hastalığına yakalanmasına neden olan koşullar iyileştirilse. Keşke genç yaşta kadınlar nikahsız ikinci eş olarak istemedikleri evliliklere zorlanmayıp “Kendini Ölüme Bağlayan Kadın” lar olmasa, keşke “Raftaki Kişilik” ve “Uzun Saçlı Kadın” öykülerinin kahramanları gibi kadınlar dayak yemese, keşke bir sokak kadınının çocukları olma şansızlığına uğramış çocuklar “Annemin Çalılıklarında” öykümdeki gibi “annem galiba bizi istemiyor, gönderin o zaman çocuk esirgemeye” demese. Keşke yobaz bir evliliğin kurbanı olan, kendisine dünyalık diye seslenilen Melek artık yeter dediği noktada bir mucize gerçekleşse…

Ya, işte böyle. Çok yalnız kadınlar bunlar.  Kadın-yazar da (burada yazar tanımını böyle kullanmak zorundayım) kendini hep yalnız hisseden insandır. Çünkü diğer toplumsal rollerin saldırısı altındadır. Eş rolü, anne rolü, çalışan kadın, komşu teyze, akraba, ana-babanın çocuğu, sivil toplum örgütlerinin üyesi… Hangisini saymalı bilmem. “Yarın akşama şu toplantı var,” derler, “Ütü yapacağım” derseniz tamam o zaman derler. “Yazı yazmam gerek,” derseniz  “ Amaan, sonra yazarsın,” derler. Bu baş belası aşındırıcılara direnmek zorundasınızdır.

Gelin görün ki baş belası olarak kadın tanımlanmıştır. Hesiyedos yaptı bunu. MÖ 700’lerde Pandora mitolojisiyle kadını erkeğin baş belası olarak tanımladı.  Ondan sonra da tüm dünyanın hayran kaldığı Yunan uygarlığında kadın giderek ikincil hale geldi. Kızların okumalarına, soru sormalarına izin vermemek, kadınları evin ayrı yerinde yaşatmak, küçük yaşta evlendirmek de o zamanlar başladı. İki ninem de 14 yaşında anam 16 yaşında evlendirilmiş. Çocuk gelin bugünün sorunu mu acaba? Bekaretin korunması nedeniyle yapılan bu erken evlilikler erkeğin ezeli fantezisini “el değmemiş kadın” fantezisini besliyordu. Bu fantezi, kadını birey kabul etmeyen, ona özgür cinsel hayatı yasaklayan, erkeğin çizdiği sınırlar içinde yaşamasını uygun gören bir görüştür.

Soruyorum: Kadın biyolojisi kadın kimliğini oluşturan öğelerden yalnızca biri olmasına karşın, neden kadın bedeni özgürleşmesinin önünde engeldir?  (Bu arada Derya Şaşman Kaylı’ya Kadın Bedeni ve Özgürleşme yapıtını anarak bir selam gönderelim.)

Hep şöyle tanımlandı dişiler: daha zayıf yani korunulası, tahrik edici yani sakınılması gereken (kendisi için bile tehlikeli beden tanımı) Peki akıl? Kadının aklı neden yok sayılır?

Aklının yok sayılması bir kenara, kadının fazla konuşması bile hoş karşılanmaz, bilmez misiniz? “Sessizlik bir ziynettir” “en iyi kadın fazla konuşmayan kadındır” düşünce kalıbının tüm kültürlerin deyimlerine sinmesi de buna dayanır.  “Dam damlamasından, karı vızırtısından durulmaz,” derler Anadolu’da.           

Peki tarih boyunca okul kapıları yüzüne kapatılan kadının günlük tekdüze, tekrarlı işlere tutsak edilerek sonra da aklı kıt, aklı ermez olmasına şaşmalı mıyız? Hâlâ, hâlâ ve hâlâ kız çocuklarının okula gitmesi için bir sürü sivil toplum örgütleri çalışmalar yapmıyor mu? Kadın haklarında söz edemeyiz!

Daha da acısı, bu konuşmama hazırlanırken aklıma geldi bizde kadınla ilgili hangi deyimler var diye bir araştırayım dedim. 118 deyim buldum, hiçbiri kadını yüceltmediği gibi çoğu insan haklarına aykırı düşünce kalıpları öneriyor.

  • Kocanın vurduğu yerde gül biter,
  • Kadın kocasının çarığı, anasının sarığıdır.
  • Avradı eri saklar, peyniri deri.
  • Erkeksiz avrat, yularsız at
  • Kadının hükmettiği evde mutluluk olmaz.
  • Kadının şerri, şeytanın şerrine eştir
  • Saçı uzun, aklı kısa   
  • Avrattan vefa, zehirden şifa
  • Kız yükü, tuz yükü

Bu hakir görme geleneği kadın bedenini yalıtmaya yöneliktir. Toplumsal yaşamdan uzaklaştırmaya yöneliktir. Yetmez, bağımlı olması sağlanır. Burada cins ayrımı XX ve XY dışında cinsiyet ayrımından yani biyolojik niteliklere dayatılan sosyal ayrımdan söz ediyorum.

Şu da bir gerçektir ki kadın sosyal hayattan uzaklaştırılıp, yok sayıldığında yerini erkekler almıştır. Zenneler türemiş, kadın rolleri oynayan tiyatrocu erkekler türemiş, oğlancılık olağan olmuştur. Afganistan’da olanları hepimiz izliyoruz. Yıl oldu 2024 ama yine aynı senaryo ile karşı karşıyayız, farkında mısınız? Kadın haklarını nasıl konuşalım? Günümüzde kadına pozitif ayrımcılık diye bir tanım getirildi. (Annelik izni artırıldı da iş yerlerine kreş yapılması hiç konuşulmuyor nedense.) Yine kadınlar eve hapsolmaya çalışılıyor ve yine erkekler onların yerini alıyor.

Yazabiliyor olmak, bir çalışma odasına/masasına sahip olmak ve yazmaya koyulabilmek bir ayrıcalıktır, Türkiye’de bir kadın için. Ben bu ayrıcalığa sahip biriyim. Ama bu koyulma sözcüğü sizleri sakın aldatmasın. Az önce söylediğim türlü rollerimin en alt sırasında yer alan yazarlığımı korumak, sakınmak, zaman çalmakla gerçekleştirebildiğim bir eylemdir. Türlü nedenlerle yazma eyleminden koparılırsınız çünkü. (Oysa bir erkek yazar aynı sorunla boğuşmak zorunda asla kalmaz eminim.) Zamanımı düzenleme özgürlüğüm de yoktur. Ne pişireceğim gibi bir sorunsalı vardır kadının.  Pişirmek için almak, almak için para kazanmak, para için iş bulmak, iş bulmak için sayısız engeli aşmaktan söz ediyorum. “16/24 Vardiyası” öykümde işsiz bırakılmış, yeni doğum yapmış bir kadındır öykünün baş kahramanı Aynur. Kocasına bile söyleyemediği işten atılma meselesini tek başına yaşar ve 16/24 vardiyasına gidiyormuş gibi evden çıkar. Ne pişireceğim sorunsalı önemlidir. Pişirememek büyük sorunu kadının omuzlarındadır.

Beri yandan erkeklerin yazdıkları yasaları onaylayan bir tanrıya sahip olmak gibi bir üstünlükleri vardır. Bu da kadının hayatını karartır. Bizim cehennemimizdir! Bazen ölümcüldür! Bütün dinlerde erkeğin efendiliği tanrısal bir haktır. Dolayısıyla Tanrı korkusu ezilen kadınların başkaldırıya yönelik tüm tepkilerini baştan baskılar. Oysa, eski ve uzak geçmişte Mısır’ da, Hitit, Babil, Sümer yazıtlarında ana tanrıçalara övgü ve yücelikle söz edilirdi. Tanrı kadın olarak biçimlendirilirdi. Tek tanrılı inanç sistemlerinde birden bire kadına yardımcı, sabreden rolü biçilir oldu. En önemli işleri başarma rolü erkeğe nasıl ve neden verildiğini hep merak ettim, anlamak istedim. Bu konudaki merakımı ve cehaletimi, o dönüşüm meselesi ve hak yitimlerini Merlin Ston’un Tanrılar Kadınken kitabı cevaplamıştır.

Bir sanatçı olarak sanatın kendisinin bile kadını ikincilleştirdiğini düşünürüm. Sanat tarihi resimleri, şiirler, tiyatro oyunları kadını “esin kaynağı” olarak tanımlar. Bu onu güvenli bir şekilde “ikincil durumda” tutar. Bu geleneği günümüzde moda dergileri, reklam filmleri, güzellik yarışmaları gibi çalışmalar üstlenirler. Sonra efendim, inanç sistemleri dışında, görgü kuralları, gelenekler, giysilere baktığımızda da kadının özgürlüğüne daha çok el/dil uzatır olduklarını görürüz. Şöyle oturma, böyle otur, o kadar bağırarak konuşma, sen kızsın. Bu taytla erkekleri tahrik edeceksin. Biliyorsunuz bunları. Kahkaha atmamıza bile engel olunmadı mı bu memlekette? Hangi kadın hakları?

Sosyal düzenekler, akıldan uzak, bedene indirgenen bir varlığa seslenir. Kadın kendi bedeniyle ilgili söz sahibi değildir. Kadın hakları savunucularına rağmen biz kadınlara yapılan türlü haksızlıklardan bugün bile söz ediyorsak uygarlık kavramında ya da modern toplum düzeni kavramında bir sakatlık yok mudur sizce?

Uydurma bir dişil karakter vardır; erkekleri cezbetmek, memnun etmek, avutmakla görevli güzel narin varlıklar… Bu düşünce kadın bedenini kafese koyar.  Bu beden bir yüktür, sakınılan, saklanan. Öte yandan aynı beden evlilik müessesesi için sergilenendir. Yine bu beden “kadının yaşamını gebelikle tek başına oynanan bir drama dönüştürür.” Yegâne varoluşsal alanlara kapı açan , evlat sahibi olmaya hizmet eden bedene de teyzeler amcalar karışmaz mı? “E, çocuk ne zaman?” “Hadi darısı başına.” … “Darısı başına.” Ben de bu cümleyi bir yakınlarının cenaze törenlerinde o teyzelere ve amcalara söylemek istiyordum doğrusu!

Şimdi burada biraz duralım. Doğurganlığında söz sahibi olamayan kadının cennet ayaklarının altındaymış. Cenneti ayakları altına alanla ilk küfredilen ve cinsel obje haline sokulan (kontrol altına alınan, tecavüz, fahişelik, pornografi kavramlarıyla birlikte anılan) gene kadındır. Ne yaman çelişki! Ne acı!

İktidarlar da kurumları, ideolojileri ve aygıtlarıyla denetimi kadın bedeni üzerinden işletirler. Kadını düşünür/tanımlarken, toplum da siyasi iktidarlar da gözünü cinsel simgelere dikerler ki en hafif deyimiyle bu yanılgıdır. Burada şunu soruyorum; insan toplulukları  NEDEN doğuran cinse değil öldüren cinse üstünlük tanır? Neden kadının özgürleşme yolundaki çabaları annelik, evlenmeyle gelen tekrarlı sorumluluklar, kamu alanında çalışma çabasının haksızlıklarla engellenir olması, bizim toplumumuzda yaşlı bakımları, torun bakımları, hasta bakımlarıyla engellenir? Neden?

Bana soruyorlar; neden yazıyorsunuz, neden yazar oldunuz? Çok, çok, çok nedeni var! Kısaca şunu söylüyorum, bugünü telafi etmek için, yaşamın korkunç trajedisine- özellikle kadın trajedilerine -katlanabilmek için sanata, kurguya, hatta geleceğe sığınma çabasıdır benim için yazmak. Kendimin de diğer kadınların da ezilen emekçilerin de, görmezden gelinen çocukların da dev gibi haksızlıklarının sesi olmaya çalışmaktır yazmak. Bağırmaktır. Sizinle birlikte olmak güzeldi, teşekkür ederim.”

Bu konuşmadan sonra soru cevap bölümüne geçtik.

Bir beyefendi söz alarak , “sanırım siz erkek düşmanısınız,” dedi. “Yo, hayır, evliyim ve bir oğul yetiştirdim, erkekleri severim,” dedim. “Benim yapmak istediğim çelişkileri çözümlemeye çalışmak.”

Bir başka beyefendi söz aldı, “Erkeklere ver yansın ettiniz, bütün bu olanlarda kadının hiç mi suçu yok yani,” dedi. Ona şu istatistikle yanıt verdim; “Son bir ayda kaç kadın öldürüldü diye sorulduğunda Google amcaya 5.5.2024 tarihli Birgün gazetesinin bir haberine ulaşıyorsunuz. Haber şöyle, aynen alıyorum: Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2024 Nisan Veri Raporu’nu açıkladı. Rapora göre 2024 Nisan ayında 32 kadın cinayeti, 13 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Bu ay kadınların yüzde 59’u evli olduğu erkek tarafından öldürüldü. Ayrıca bu ay öldürülen kadınların yüzde 56’sı evlerinde öldürüldü. Raporda, “Öldürülen 32 kadından 10’u boşanmak istemek, barışmayı reddetmek, evlenmeyi reddetmek, ilişkiyi reddetmek gibi kendi hayatına dair karar almak istemesi bahanesi ile biri annesinin babasıyla barışmaması bahanesiyle, biri kedi beslediği bahanesiyle, bir kız çocuğu; taş attığı bahanesiyle, biri ekonomik bahanelerle öldürüldü. 18’inin ise hangi bahaneyle öldürüldüğü tespit edilemedi. 18 kadının hangi bahaneyle öldürüldüğünün tespit edilememesi, kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin görünmez kılınmasının bir sonucudur” denildi.  2010 yılından itibaren kadın cinayeti verilerini kamuoyuna açıklayan platformun açıklamasında şu ifadeler de yer aldı:  “Kadınların kim tarafından, neden öldürüldüğü tespit edilmedikçe; adil yargılama yapılmayıp şüpheli, sanık ve katiller caydırıcı cezalar almadıkça, önleyici tedbirler uygulanmadıkça şiddet boyut değiştirerek sürmeye devam ediyor.”  

Bir hanımefendi söz alarak, “kendisinin asla toplumsal yaşamda zorluk yaşamadığını, özgürlüğünü ne babasının ne aile erkeklerinin ne de kocasının kısıtlamadığını, tahsilini de gerçekleştirirken hiçbir baskı altında kalmadığını…” uzun uzun anlattı. Ona da teşekkür edip ne kadar şanslı bir kadın olduğunu, buna gıpta edilebileceğini, söyledim.

Bütün üyeler bu konudan sıkılmışlardı. Ayrılan süreyi yeterli bulup sorulara son verdiler ve kendi iş planları ve programları hakkında, üyeler hakkındaki görüşlerini birbirlerine açıklamakla toplantıyı sürdürdüler. Ben de tabağımdaki yemeği bıçağımla doğraya doğraya onları dinledim, yüzümde acı bir gülümseme… Yine “darısı başınıza” diyesim geldi, demedim. Aynı güneşin altını paylaşmak aynı dünyada olduğumuz anlamına gelmiyordu evet.

BİR FOTOĞRAFIN GICIRDAYARAK AÇTIĞI…

Bugün bir öyküyle değil bir fotoğrafla sözcüklerin tadını çıkaralım istedim. Fotoğrafın yarattığı çağrışımların izini süreceğim. Bakalım nereye gideceğiz?

Fotoğraf bir evin bahçe kapısında durmuş, elini demir kapının üstüne koymuş, ikinci basamaktan birinci basamağa adım atmak üzere olan bir kadını gösteriyor. Altmışlı yıllar, fotoğrafın netliğine bakılırsa güneşli bir gün. Kadının üstünde büyük ekoseli, japone kollu bir elbise, belinde ince bir kuşak, başında beyaz bir şapka var. Eli ayakkabılarıyla uyumlu olmasına özen gösterilmiş beyaz bir çanta tutmuş. Açık kapının ve zarif genç kadının gölgesi öğle saatlerine işaret ediyor. Fotoğraf karesinin bir yanı gri duvarla öbür yanı yeşil bitkilerle sınırlanmış. Bir sokaktan bir eve giriş yaparken sanki, bir dakika, demiş fotoğraf makinesini tutan kişi ve kıpırdamadığı o saniye deklanşöre basmış.

Bu fotoğraf Nesrin abla tarafından bana gönderildiğinde belleğimi adamakıllı karıştırarak kim olabileceğini düşündüm. Bana gelen elektronik iletide “tam da eniştem senin kitabını okur ve çok beğenirken, bugün anılar dolu fotoğrafların arka planında senin çocukluğuna rastladık” diye enfes bir cümle vardı. Arka plana değil, altmışlı yılların şıklığını taşıyan sarışın beyaz tenli kadına odaklandığımdan bana yapılan jesti algılayamamışım. İkinci bir iletinin açıklamasıyla fotoğrafı parmaklarımı kullanarak büyüttüm. Duvarın üstünde gibi duran aslında yolun öte yanındaki bahçeden fotoğraf çekme sahnesini belki de şık genç kadını izleyen bir kız çocuğu gördüm. Bahçedeydi, bir oyunun ortasında sesler dikkatini çekmiş, ne olduğuna bakıyor olmalıydı. Arkasında görünen evin bahçe kapısı açıktı. Üst katın Fransız balkonunda bir saksı duruyordu, açık pencereden el örgüsü dantel perdeler sarkıyordu. Kızın elinde anlaşılmayan bir şey mi vardı ellerini birleştirmiş miydi? Kâküllü kulak hizası siyah saçlarıyla beyaz tişörtü zıtlık oluşturuyordu. Kızın bulunduğu bahçede ama poz veren genç kadının şapkası, saçları ve omuzlarının üstünü çevreleyen pembe çiçekli bir bitki fotoğrafa renk katıyordu. Olasılıkla kendiliğinden çıkmış bir gül hatmi çiçeği.

Fotoğrafın çekildiği bahçeden başlayarak o yaşamın içine giriveriyorum ansızın. Çocukluğuma, çocukluk arkadaşlarımın çocukluğuna bir yolculuk… Güner Hanım Teyze ile Orhan Amca’nın evinde çekilmiş bu fotoğraftaki kişi Orhan Amcanın kız kardeşinin kızıymış. Dört kız kardeşten biri benim, biri kardeşimin mahalle arkadaşı oldu sonradan. Diğer ikisi bizden büyüktüler, karşılaştıkça saçımızı okşayıp yetişkinler gibi gülümsemekle yetiniyorlardı o zamanlar. Bana her zaman küçük kadınlar romanını çağrıştıran dört kız kardeş belki başka bir yazının konusu olur. Şimdilik bu iki sevgili büyüğü, Orhan Amca ve Güner Teyze’yi selamlayarak dar yolu atlayıp arka plandaki bahçeye girelim. Evin sahibinin hafta sonları keser (o zamanlar çekiç yoktu) çivi ve tahta çubuklardan yaptığı çitin tahta kapısını açalım, bahçeye girelim. Kapının mandalı da tahtaya çakılmış büyük bir çivinin ekseninde dönen başka bir tahta çubuktu, anımsıyorum.  

Daha sonra o bahçeye  ve ön bahçeye evin sahibi hanım tarafından dörder küçük çam fidesi dikildi ama fotoğrafta çamlar henüz görülmüyor, demek ki daha eski bir tarih. Daha inşaat artığı taşları taşıyarak bahçeye betonlama ve küçük çiçekler sebzeler ekme zamanındayız.  Hafta sonları komşular imece usulü, bahçeleri ve sokakları düzene sokmaya çalışıyor. Burası özel bir projeyle yapılmış bahçeli işçi konutları; Çamlık Sitesi. İngilizlerin köy evleri kadar küçük ve şehir merkezinin hayli uzağında. Ulaşım zor. Ama olsun herkes kendi evinin sahibi olmak için taksit ödemeye de sıkıntı çekmeye de razı. Bu taksit macerasına bu evdeki genç karı koca atılmış. Adamın yaşlı anne ve babasıyla, orta yaşlı dul ablası ve kızlarıyla yaşıyorlar.  Artık kira vermekten kurtuldukları için hiçbir iş onlara zor gelmiyor.

Kızın hiç arkadaşı yok. Daha kardeşi doğmamış, daha sokakta oynama zamanları başlamamış. Fena halde sıkılan canını kendi bulduğu oyunlarla neşelendirmeye çalışıyor. Karşıdaki evde ise -o sıralar saymayı bilmiyor- bir sürü kız çocuğu var, bazen görüyor. İlerleyen yıllarda bitişik komşunun küçük oğlu, iki ev sonrasındaki evin tek oğlu aynı yaşlarda oldukları için sıkı bir arkadaşlık geliştirecekler ama daha çok küçükler ve anneleri onların tek başlarına yalnızca bahçeye çıkmalarına izin veriyorlar.

Baba bir devlet dairesinde memur. Her sabah arka sokaktan (bu fotoğrafın çekildiği sokak) evin önüne gelip davudi sesiyle “Gökalp”, diye bağıran çalışma arkadaşı Sabri beyin çağrısıyla işe gidiyor. Saat başı bir otobüs var, o kaçarsa işe geç kalınır. Necati Bey her sabah jilet gibi traş olmuş, beyaz gömlek ve kravatlı, siyah saçları parlayarak Sabri Beyle aralığın ucuna doğru yürüyüp gözden kayboluyorlar. Saat sekiz buçuk dokuza doğru hala evden çıkıyor. Bir kuaför dükkanında çalışan, çok yıllar önce kocası ölmüş, kızını evlendirmiş, oğlu İstanbul’da amatör kümede futbol oynayan Nazmiye hanımın kahkahasını da göz yaşlarını da kimse engelleyemiyor. Ne zaman hangisinin devreye gireceği de her zaman belirsiz…

Dede Halit Hoca, çoktan işe gitmiş. Otuz yıla yakın öğretmenlik yaptıktan sonra yaşamın onu sürüklediği yer sebze halinde bir kabzımalın yanında katiplik. Gün doğmadan yola koyuluyor, akşam gün batımında geliyor. Her yere yürüyerek gitme alışkanlığı yüzünden olmalı hiç yaşını göstermeyen dinç bir ihtiyar. Çalışma yaşamından tümüyle ayrılmasına daha birkaç yıl var. Çünkü kooperatif evinin taksitleri hayli yüksek. Dedenin emekli maaşı, çalıştığı maaş, babanın memur maaşı, halanın haftalıkları yetmediği için zaman içinde baba dışarıdan muhasebecilik yaparken anne de evde makineyle çocuk takımları örüp ufak tefek dikiş işleriyle para kazanıyorlar. Mahallede bu gibi ek iş yapan ev kadınları çok. Çoğu işçi memur ve ev hanımı olan mahalle sakinleri kıt kanaat geçiniyorlar. Her evde iki üç çocuk, genellikle yaşlılar da var.

Olasılıkla şu an evde Deniz Hanım, kızı Serap ve babaanne Fatma Hanım var. Deniz hanım her günkü sonu gelmez işlerini yapıyor olmalı. Babaanne yatağında bağdaş kurup gelinini izliyor, arada ona emirler veriyordur. Deniz hanımın işi çok. Her günkü temizlikten sonra öğlende yemeğe gelecek kocası için yemek hazırlamalı. (Çünkü o zamanlar lokantada yemek alışkanlığı hiç yok.) Bu durumda küçük kızın kendi başının çaresine bakması gerekiyor. Sürekli ayak ağrısından şikâyet eden babaanneden de başını ev ve diğer işlerden kaldıramayan annesi de ona oyun arkadaşı olamaz.  Eğer çamaşır günüyse anne zaten saat 03.00 te kalkmış, merdaneli makinede yıkayıp elde duruladığı çamaşırları çoktan ön bahçeye kurumaya asmıştır. Babaannenin ilaç şişelerinden insanlar, kutulardan evler, kumaşlardan malzemelerle hayali evlerde hayali hikayeler kurgulayıp onları oynatıyor. Her seferinde ilaç şişelerini karıştırdığı için anneden azar işitmeye aldırmıyor. Açmadığını, kırmadığını söyleyip yalvarıp oyun için izin koparıyor. İleriki yıllarda arkadaşlarını ayartıp doktorculuk oynamak için sokağın başındaki iğneci Sabahat Hatım teyzenin bahçesine gizlice girecek, onun kuytu bir köşeye attığı penisilin iğnesi şişelerini, kırılmış cam enjektörleri, iğne ampullerini çalmaya başlayacaklar. İlaçlardan oyuncak yapmaktan vaz geçmeyecek. Bu iş annelerden gizli olmalı çünkü cam kırıklarıyla ellerini keserlerse diye kıyameti koparacakları kesin. Suç ortaklıkları sıkı dostluklara dönüşüyor. Ganimet oyuncaklar yalnızca çocukların bildiği bir yerde saklanıyor.

Bu mahalledeki evlerin hepsinde babaanneler, anneanneler, dedeler var. Zaman içinde hepsi birbiriyle arkadaş oluyor, ev ziyaretlerinde anne babalar ve çocuklar yakınlaşıyor. Bu yakınlaşma çocuklar için muhteşem bir güvenlik ağı olup sokak oyunları başlıyor. Öyle ki terlemiş çocuklar bahçesini sulayan herhangi bir komşunun hortumundan su içip, yabanıl kokular yayan bahçede yetişmiş domateslerden isteyebilir, üstüne sana yağı reçel sürülmüş ekmeklerini kaldırıma oturup yiyebilirler. Evden uzaklaşırlarsa veya satıcı arabaların peşine takılırlarsa komşu teyzelerden azar işitebilirler. Herkes bakırlarını alüminyum mutfak malzemeleriyle takas etme yarışında. Mahalle aralarında satıcılar geziyor, plastik ve alüminyum kaplardan başka halılar, kilimler yeni evler için taksitle satın alınıyor. Satıcılar tüm müşterileri ve alacaklarını akıllarında tutuyorlar.

Küçük kızın bulunduğu evin ön bahçesi bir çıkmaz sokağa bakıyor ve büyük pürüzlü taşların yan yana dizilip araları ziftlenerek geniş bir alan oluşturulmuş. Çocuklar burada oynamaya bayılıyor ama koşarken düşenin vay haline. Gene de dizlerde derin yaralar oluşturan pürtüklü betonun onların oyun heveslerini kırması olanaksız. Yaralanma durumunda yapılması gereken hemen eve koşup dizlerin veya yaralı yerin yıkanması. Sonrasında yaraya çığlık çığlığa tentürdiyot basılıp üstüne penisilin tozu serpiliyor. Bu ilkyardım annelerin azarlamaları eşliğinde gerçekleşiyor. Hıçkırıklar kesildiğinde cezalı köşeden annenin gözüne yalvararak bakmak, annenin her hareketini izleyip onu huzursuz etmek bir an önce arkadaşlarının yanına dönmek için her zaman işe yarar.  Böyle bir sokak oyununda iki dizim birden fena halde yaralandığı için iki gün babaannemin yatağından çıkmayıp “artık ben yürüyemeyeceğim bana Polyanna’daki Maria gibi tekerlekli iskemle alın,” diye ayağa kalkmadığım olmuştur.  Ama bu fotoğraftaki kız daha üç-dört yaşlarında ve nasıl bir yaşam macerasına atılacağını henüz hiç bilmiyor.

Teşekkürler Nesrin Abla, çocukluğuma -artık gıcırdayarak- kapı açan o “an”ı paylaştığın için. Fotoğrafın yalnızca benimle ilgili kısmını paylaşıyorum.

YARATICI DÜŞÜNMEYE İLİŞKİN MIRILDANMALAR

Bu yazımda, çok geniş bir alanı tanımlayan yazarlık kavramını, öykü metniyle sınırlayarak ilerlemek istiyorum. Öykü küçük şeylerden anlam çıkarabilme yeteneği arayan bir metindir. Bu iddia nedeniyledir ki minimal öykülere kadar küçülmüştür. Bu sıkıştırma ve şiire doğru giden yoğunluk yazarın kendi kendisiyle yarışıdır. O yarış ki tüm sanat yapıtları gibi yaratıcılık bekler.

Öyküler bizi bekliyor

Öyküye ilişkin yaratıcılığımız kimi zaman bir sorudan kaynaklanır. Bazen bir insan yüzü, bazen bir insanın içinde olduğu bir sahne başlangıç noktamızdır. Ama önemsememiz gereken ayrıntı şudur, yaratıcı düşünebilmeyi keşfetmek. Kuşkusuz bunun için sınırsız kaynağımız var. Yirmi bir yüz yıllık bir miras aldık. Bu kültürden yararlanmalıyız. Bütün bilimler, toplumların kültürel birikimleri onları görmemizi keşfetmemizi bekliyor. İletişim olanaklarının zenginliği de cabası. Şimdi internet kitaplığı sonsuzluğu içindeyiz.  Beri yandan 21.yy tam da bir bataklık olarak görünüyor gözümüze. Kişisel yaşamımız, içinde bulunduğumuz toplumsal halkalar; aile, iş çevresi, sivil toplum kuruluşları, şehir, bölge, ülke ve dünya türlü üzüntü ve tehlikeleri barındırıyor. Bu işin kötü tarafı. İyi tarafı,  aynı ortamlardaki sayısız öykü keşfedilmeyi bekliyor. Okumakla, izlemekle, gezmek, iletişim kurmakla, duyarlı olmakla yol almalı, yüzlerce eylem ve yanıt olasılığı arasından seçim yapmalı, önem sırasına göre dizmeli, tutku ve anlam taşıyanları bir araya getirmeliyiz, öyküler bizi bekliyor.

Yazmak için alet kutusu oluşturmak

Yazmak için özgürlüğümüze sahip çıkmalıyız. Özellikle biz kadınları durdurmak için çok kurnaz düzenekler vardır; iş hayatı, kariyer, ev işleri, annelik bir sürü rol. Ama öyküler bizi bekliyor. Zamanımızı korumalıyız. Çevremize beyaz bir tebeşirle kişisel zamanımızı belirleyen bir halka çizmeliyiz. İşin zanaatkarlığını yapmalıyız, yazma denemeleri, yenilikler bulmalıyız. Okuma beslenmesi dışında algı beslenmesine de çokça gereksinmemiz var. Çevremizdeki sayısız dışsal uyaranların yanında içsel algılarımız, uyaranlarımız var. Tarihçemizdeki kalıplarımız, aileden sosyal çevreden gelen kalıplar, değer yargılarımız, oluşturduğumuz kültür, savunma mekanizmalarımız, yaşam birimi kalıplarımızdan aldığımız uyaranlar dağarcığımızdaki kalıplardır ve algımızı biz farkında olmadan süzerler. Bizi sabitlerler ve olayları olduğu gibi değil, bulunduğumuz yerden görürüz. Bir öykücünün bunu aşması tam algı becerisi geliştirmesi önem taşır. Çünkü bundan sonraki adım şudur; hangi ayrıntıyı öyküye çevireceğim?

Yazar bir prizmadır

Doğadaki en küçük ayrıntı, yaşamdaki en önemsiz olay öyküyle önem kazanır. Eğer anlatıcısı iyiyse. Eğer anlatıcının algısı iyiyse. Sözcüklerle arası iyiyse. Yazma eyleminin bir tür esrime halinde gerçekleştiğini söylemek safsatadır. Yazmak bir tür bilimsel işlemdir. Vücudumuz, ruhumuzun beynimizin haber alma aygıtı olarak çalışır ve bilgiler depolanır. Beynimizde işlem görür ve sanat yapıtları ortaya çıkar. Sanatçı bir prizmadır. Yazar bir prizmadır. Öncelikle ışığı içimize almamız gerek. Tayf kendiliğinden oluşacaktır. Elbette biz doğru açılı bir prizmaysak, doğru yerde duruyorsak. Yani sanatçı beynine, ruhuna sahipsek. Algı ışıktır. Hangi algılardan söz ediyorum peki? Fiziksel, ruhsal, coğrafya, psikolojik, iklimsel, töresel algılar ilk aklıma gelenler. Beş duyu organımızı kullanarak depolarız onları. Görme, duyma, tatma, dokunma gibi fiziksel algılar gibi sezgisel algılar da oluşturmak zorundayız. Sonrasında parçaların birleştirilmesi aşaması gelir. Bütünsel algı, etkin dinleme, hayal gücünün devreye sokulması, hareket kazandırma, özgünlük…

Yan yana çizilmiş üç (m) harfinden tabanca sesinden havalanan yaban ördeklerine ilişkin bir metne ulaşmak söz gelimi. Alışılmadık bir bakış açısıyla (L) harfinde bir kadının eteğini çekiştiren bir kedi görmek söz gelimi. Sınırları aşan düşünceyle metni yapılandırmak prizmanın tayfını zenginleştirme becerisi kazanmaktan söz ediyorum.

Hiçbir canlı varlığın olmadığı bir ortam anlatırken, devinim yaratacak bir unsur yerleştirerek öykü metnine ulaşmak gibi. Bir müzede bir salonu betimlerken, devinim unsuru olarak içeri kaçmış bir sineğe ilişkin bir öykü kurgulamak nasıl olur?

Metinlerin/öykülerin vazgeçilmez unsuru kuşkusuz ki içsel uyaranlardır. Bunun için algılarımızın içerilerde, ruhumuzda, beynimizde yarattığı yankıları gözlememiz ve prizmamızdan yansıtmamız ayrıca metne değer katan unsurdur.  Yaratıcı düşünce, prizmanın (yazan öznenin), içine aldığı ışığı(tüm bu saydığımız unsurları) nasıl kullandığıdır.

Bol ışıklı, güzel tayflara aracılık eden piramitlerden olmak dileğiyle. Öyküler her yerde bizi bekliyor.

İnci Gürbüzatik’in kaleminden Pirana Kahkahaları

Zorba Tv-Dergi’nin Mart 2024 sayısında İnci Gürbüzatik Pirana Kahkahaları kitabımın incelemesini yayımladı.

“İnsan ilişkilerinde değişen, ayrışan, gittikçe keskinleşen bir şeyler var.Piranalaştığımızınbelki de hiç farkında değiliz. Yazar Serap Gökalp, pirana balıklarının yok edici vahşiliğinden yola çıkarak aslında insanları anlatıyor öykülerinde. Piranaları tanıyalım ki, nasıl insanlaştıklarını ya da insanların nasıl piranalaştıklarını anlayabilelim,” cümleleriyle başlayan inceleme yazısına,

https://zorbatv.com/edebiyat/kitap-pirana-kahkahalari bağlantısından ulaşabilirsiniz.

Teşekkürlerimi sunuyorum. Bir yazar için en doyumlu iş, anlatılarınızın iyi kulaklara ulaşmasıdır.

KÜS

Bir kadının ardından ağıt

Adını Güler koydular; hem güler yüzlü olsun, hem yüzü gülsün diye.

Masaldaki gibi, bir iken iki, üç iken dört oldu. Ama adına inat hiç gülmedi. On dört yaşının harman zamanındaki gülüşünü, kırk yıl ateşte yaktı; aynı evin içinde, kapısı kırk kilitli tavan arasında, kırık bir sandıkta, kırk yıl yaşadı kocasına küslüğüyle.

Unutmam Seni adlı öykü dosyamdan Ressam Evgani’nin deseniyle Zorba’nın Ocak 2024 sayısındayım. https://zorbatv.com/edebiyat/oyku/kus         

https://zorbatv.com/edebiyat/oyku/kus

Gaydaros Aleksan’ın Şirin’i   

Serap Gökalp

Radyoyu her zamankinden fazla açmıştı. Otomobilin içinde fır dönen kaygılara yer kalmasın diye mi? Hadi canım, kendine gelmeliydi. Her şey yolundaydı. Öyleyse neden çuvala konmuş salçalık domates püresi gibi su sızdırıyordu? O olursa, bu olursa, ya şöyle olursa…Az kaldı az. Yarım saat bilemedin bir saat sonra her şey…  Yol kenarında rengârenk giysili, başında çiçek çelengiyle bir kadın el ediyordu. Sinyal verip önünde fren yaptı.

-Bodrum’a götürüvecen mi? diye seslendi kadın çömeldiği yerden.

-Marina’ya doğru gidiyorum, sana uyarsa, dedi.

Kadın sevinçle doğruldu.

-Sepetim va, şuracıkta, alcen mi?

-Bagaja koyuver, açtım bak.

-Ha dendi, dedi aynı neşeyle, kapıyı kapattı. Allah ırazı olsun. Gelemedi bu geberesice araba. Dinelipdurum. Eneee!

-Ne oldu?

-Gocuman Irabbım! Ner’den gelipdurun sen?

-İstanbul’dan.

-Hindi, İstanbul’dan gelip durum demesen gaydaros Aleksan’ın Şirin dep’durudum. Şirin’in gözeli ama.

-O kadar benziyoruz yani? derken radyoyu kıstı.

-Anagari pek benzep durusun.

-Kim bu Şirin?

-Zengin evlerine temizliğe gidip durudu. Gocası gaydaros Aleksan hayırsız balıkçının biri. Turist gezdirip duru. Balığa çıkmayıp duru. Çığrından çıktı gari. Oturtma getirdi Şirin’e . Suriyeli bi kızan, on beşinde. Üç beş güne va’madı, Şirin gidivedi. Büyük kıssa, küçük kıssa, ortancası, Gaydaros Aleksan bakakaldı ardından. O gün bu gündü bi’ haber yok Şirin’den. Kızanla, pek güzel okuyup durudu. Güya de’si o muş ki gelcemiş geri. Bak’vercemiş çocukların hallerine. De’si omuş ki kızanları alıp gidivecemiş.

Kadın arabaya gaz verdi, gülümsedi.

-Balıkçı eşek Ali İhsan’a ne oldu?

-Eneee! Ner’den bilip durun gari bunları?

-Neyi?

-Gaydoros’a eşek dedin, Aleksan’a Ali-İhsan…

-E, buralara gele gide öğrendim laflarını ondandır.  Şirin’i anlatıyordun…

Bodrum’a girdiler.

-Suriyeli oturtma da gari ikiz doğuruvedi. Pazar yerini bilip durumun?

Trafik lambalarını geçip itfaiyenin önündeki yola saptı,

-Pazaryerinde indirive gari…Etti mi sana beş çocuk. Büyük kıssa tatillerde çalışıp duru ama fukaralık…

Kadın çenesiyle ileriyi işaret etti.

-Şurası iyi mi?

Durdu. Vedalaştılar.

Bodrum’un içine doğru yavaşça kaydırdı arabayı, trafik lambası yeşil yanıyordu. Tanıdık ayrıntılara bakarak ağır ağır devam etti. Tekneler, lokantalar… Otelin önündeki kafede genç bir anne bebeğine biberonla su içiriyordu. Sağ sinyalini yaktı. Denizi arkasına alıp aralığa saptı. Üniformalı güvenlik görevlisi duvarın gölgesinde gazete okuyordu. Tık, tık, tık… Sinyali kapattı. 

Devamı ZORBA TV DERGİ’DE https://zorbatv.com/edebiyat/gaydaros-aleksanin-sirini