DARISI BAŞINA!

Geçtiğimiz günlerde Kadın Hakları başlığı altında bir konuşma yapmak üzere bir topluluk karşısındaydım.

Onlara şunu söyledim, “Sizleri duyduğunuz, bildiğiniz olayları akademik bir jargonla anlatarak, sıkmak istemiyorum. Söz konusu başlığı “kadın haksızlıkları” olarak ele alacağımı göreceksiniz. Bunu kendi üzerimden anlatacağım. Ben Serap Gökalp, özgür olduğunu iddia eden, ekonomik özgürlüğünü kazanmış, mürekkep yalamış biri olarak anlatacağım. Kadın haksızlıklarını konuşmaya başladığımızda konu çok uzun ve derindir 21 yüz yıldır didindiğimiz bu konuya 21 dakikalık sınırlı bir zamanda değindiğimizde çok şey eksik kalacaktır kuşkusuz. Ama konuşmalıyız.   

Çocukluğumda küçük ilaç şişeleri, kibrit kutuları, kumaş parçalarını biriktirir, bayram şekeri kutularını tiyatro sahnesi gibi keser, yarım parmağı geçmeyen şişelerden insanlar, kumaşlardan dekorlar yapardım. Karşıdan bakınca bu birbiriyle ilgisiz nesneleri oradan alıp oraya koymam tuhaf bakışlara neden olurdu. Yaşım da olsun olsun 5-6. Bebek evi diye bir oyuncak hâyâl bile edilemezdi ki. Ben kafamda kahramanlar yaratıp onları karşılıklı konuştururken bizimkiler, “Ne bunlar? Bebeğinle oyna, mama yedir uyut,” derlerdi, kızardım.

Sokakta oynamaya başladığımda yine sık sık beni kızdırdıklarını anımsıyorum. “Kız oyunları oyna, erkekler gibi koca sopalardan atlar yapıp, tahta kılıçlarla oynama,” deyip benim düş dünyamı yerle bir ederlerdi. Kız çocuğu olarak bazı şeyleri yapabilir bazılarını yapamaz olduğumu büyükler bana sıklıkla hatırlatırdı. Tanıdık geliyor mu bu hatırlatmalar?

Orta okulda derslerle ve çizgili bir kompozisyon defteriyle sınırlı yazın dünyamdaki duvarları bir yaz tatilinde yıktım. Altıncı sınıfın tatilinde bir roman yazdım. Romanımda on dört yaşında bir kız tek başına tüm Türkiye’yi geziyordu. Okul olmadığı halde kalem kâğıtla ne işim olduğunu kuşkuyla izleyen aileme karşı gizlilik kendiliğinden oluştu.  Büyüyünce öğrendim ki orta çağdan itibaren kadın yazarlar hep gizlice, gece herkes yattıktan sonra veya mutfakta çalışıyormuş gibi yaparak yazıyorlarmış. Romanımı okuyan tek kişi yakın arkadaşım da “Çok saçma bu yaşta bir kız çocuğu kendi başına Türkiye’yi asla gezemez” deyip benim canımı sıkmıştı.

Büyüdüm, çalışmaya başladım. “Nalan çeyiz hazırlamaya başlamış, bizim kız ilk maaşıyla daktilo aldı,” diyen annemdi. “Ne olacaksın başımıza yazar mı olacaksın?” Bu da babam. Artık gizli yazmalar bitmişti. Dergilerde yazılarım çıkıyordu çünkü. Gelin görün ki devlet memurluğu yaptığım için takma isimle yazmam gerekiyordu. Düşünün yazar olmaya çalışıyorsunuz ama adınızı gizlemek zorundasınız.  Devlet düzeneği kalemden korkar bu ülkede…

Ana babamın “Kızımız yazardır,” diye arkadaşlarına tanıştırırken gururlanmaları için on dokuz yıl geçmesi gerekti. İlk kitabım yayınlanmıştı. 

Hele o gece tıktıkları? Ne çok kızdırdığım insan olmuştur ve ne çok insan misilleme olsun diye beni üst kattaki terlik, ayakkabı sesleriyle sinirlendirmiştir. Bu tıktıkları daktilomu kalın havluların üstüne koyarak azaltmaya çabalamışımdır. Benim yazmamı/yazarlığımı rahatsızlık nedeni olarak gören komşularımın kulakları çınlasın.

Yaşamımın uzunca bölümü Bursa’da geçti. Taşrada malzeme sıkıntısı yoktur. Ama Bursa tek renktir; yeşil. Şimdilerde daha koyu bir yeşil. Bunu doğanın rengi anlamında kullanmadığımı biliyorsunuz. Oysa edebiyat çok renk ister. Arayışlarım beni Bursa’nın işçi dünyasına ulaştırdı. İşçiler… Metal işçilerini, maden işçilerini, tekstil işçileri, ağaç işçileri, beden işçilerini inşaat işçilerini keşfettim. Bu kalın ve yeşil rengin altında bulduklarımdan çok şaşırdığımı, çok üzüntü duyduğumu itiraf etmeliyim. İşçi sorunlarını kadın işçi sorunlarını ha babam yazdım. İşçi öykülerimle ödüller aldım.  Son yıllarda kahramanlarım, cadılar, vampirler, her önüne çıkanla seks yapan karakterlerle savaşıyor ama olsun. Ben yine kadın sorunlarını, kadın işçileri, işçileri yazmaya devam ediyorum. Bazen düşünüyorum da keşke “Fadime Hanım’ın Işığı” öykümdeki annenin kaygıları artık olmasa, “Sisin İzi” Öykümdeki maden işçisinin anasının dramı olmasa, keşke “Koskoca Bir Soru İşareti” öykümde yaşam mücadelesi veren işçinin slikosis hastalığına yakalanmasına neden olan koşullar iyileştirilse. Keşke genç yaşta kadınlar nikahsız ikinci eş olarak istemedikleri evliliklere zorlanmayıp “Kendini Ölüme Bağlayan Kadın” lar olmasa, keşke “Raftaki Kişilik” ve “Uzun Saçlı Kadın” öykülerinin kahramanları gibi kadınlar dayak yemese, keşke bir sokak kadınının çocukları olma şansızlığına uğramış çocuklar “Annemin Çalılıklarında” öykümdeki gibi “annem galiba bizi istemiyor, gönderin o zaman çocuk esirgemeye” demese. Keşke yobaz bir evliliğin kurbanı olan, kendisine dünyalık diye seslenilen Melek artık yeter dediği noktada bir mucize gerçekleşse…

Ya, işte böyle. Çok yalnız kadınlar bunlar.  Kadın-yazar da (burada yazar tanımını böyle kullanmak zorundayım) kendini hep yalnız hisseden insandır. Çünkü diğer toplumsal rollerin saldırısı altındadır. Eş rolü, anne rolü, çalışan kadın, komşu teyze, akraba, ana-babanın çocuğu, sivil toplum örgütlerinin üyesi… Hangisini saymalı bilmem. “Yarın akşama şu toplantı var,” derler, “Ütü yapacağım” derseniz tamam o zaman derler. “Yazı yazmam gerek,” derseniz  “ Amaan, sonra yazarsın,” derler. Bu baş belası aşındırıcılara direnmek zorundasınızdır.

Gelin görün ki baş belası olarak kadın tanımlanmıştır. Hesiyedos yaptı bunu. MÖ 700’lerde Pandora mitolojisiyle kadını erkeğin baş belası olarak tanımladı.  Ondan sonra da tüm dünyanın hayran kaldığı Yunan uygarlığında kadın giderek ikincil hale geldi. Kızların okumalarına, soru sormalarına izin vermemek, kadınları evin ayrı yerinde yaşatmak, küçük yaşta evlendirmek de o zamanlar başladı. İki ninem de 14 yaşında anam 16 yaşında evlendirilmiş. Çocuk gelin bugünün sorunu mu acaba? Bekaretin korunması nedeniyle yapılan bu erken evlilikler erkeğin ezeli fantezisini “el değmemiş kadın” fantezisini besliyordu. Bu fantezi, kadını birey kabul etmeyen, ona özgür cinsel hayatı yasaklayan, erkeğin çizdiği sınırlar içinde yaşamasını uygun gören bir görüştür.

Soruyorum: Kadın biyolojisi kadın kimliğini oluşturan öğelerden yalnızca biri olmasına karşın, neden kadın bedeni özgürleşmesinin önünde engeldir?  (Bu arada Derya Şaşman Kaylı’ya Kadın Bedeni ve Özgürleşme yapıtını anarak bir selam gönderelim.)

Hep şöyle tanımlandı dişiler: daha zayıf yani korunulası, tahrik edici yani sakınılması gereken (kendisi için bile tehlikeli beden tanımı) Peki akıl? Kadının aklı neden yok sayılır?

Aklının yok sayılması bir kenara, kadının fazla konuşması bile hoş karşılanmaz, bilmez misiniz? “Sessizlik bir ziynettir” “en iyi kadın fazla konuşmayan kadındır” düşünce kalıbının tüm kültürlerin deyimlerine sinmesi de buna dayanır.  “Dam damlamasından, karı vızırtısından durulmaz,” derler Anadolu’da.           

Peki tarih boyunca okul kapıları yüzüne kapatılan kadının günlük tekdüze, tekrarlı işlere tutsak edilerek sonra da aklı kıt, aklı ermez olmasına şaşmalı mıyız? Hâlâ, hâlâ ve hâlâ kız çocuklarının okula gitmesi için bir sürü sivil toplum örgütleri çalışmalar yapmıyor mu? Kadın haklarında söz edemeyiz!

Daha da acısı, bu konuşmama hazırlanırken aklıma geldi bizde kadınla ilgili hangi deyimler var diye bir araştırayım dedim. 118 deyim buldum, hiçbiri kadını yüceltmediği gibi çoğu insan haklarına aykırı düşünce kalıpları öneriyor.

  • Kocanın vurduğu yerde gül biter,
  • Kadın kocasının çarığı, anasının sarığıdır.
  • Avradı eri saklar, peyniri deri.
  • Erkeksiz avrat, yularsız at
  • Kadının hükmettiği evde mutluluk olmaz.
  • Kadının şerri, şeytanın şerrine eştir
  • Saçı uzun, aklı kısa   
  • Avrattan vefa, zehirden şifa
  • Kız yükü, tuz yükü

Bu hakir görme geleneği kadın bedenini yalıtmaya yöneliktir. Toplumsal yaşamdan uzaklaştırmaya yöneliktir. Yetmez, bağımlı olması sağlanır. Burada cins ayrımı XX ve XY dışında cinsiyet ayrımından yani biyolojik niteliklere dayatılan sosyal ayrımdan söz ediyorum.

Şu da bir gerçektir ki kadın sosyal hayattan uzaklaştırılıp, yok sayıldığında yerini erkekler almıştır. Zenneler türemiş, kadın rolleri oynayan tiyatrocu erkekler türemiş, oğlancılık olağan olmuştur. Afganistan’da olanları hepimiz izliyoruz. Yıl oldu 2024 ama yine aynı senaryo ile karşı karşıyayız, farkında mısınız? Kadın haklarını nasıl konuşalım? Günümüzde kadına pozitif ayrımcılık diye bir tanım getirildi. (Annelik izni artırıldı da iş yerlerine kreş yapılması hiç konuşulmuyor nedense.) Yine kadınlar eve hapsolmaya çalışılıyor ve yine erkekler onların yerini alıyor.

Yazabiliyor olmak, bir çalışma odasına/masasına sahip olmak ve yazmaya koyulabilmek bir ayrıcalıktır, Türkiye’de bir kadın için. Ben bu ayrıcalığa sahip biriyim. Ama bu koyulma sözcüğü sizleri sakın aldatmasın. Az önce söylediğim türlü rollerimin en alt sırasında yer alan yazarlığımı korumak, sakınmak, zaman çalmakla gerçekleştirebildiğim bir eylemdir. Türlü nedenlerle yazma eyleminden koparılırsınız çünkü. (Oysa bir erkek yazar aynı sorunla boğuşmak zorunda asla kalmaz eminim.) Zamanımı düzenleme özgürlüğüm de yoktur. Ne pişireceğim gibi bir sorunsalı vardır kadının.  Pişirmek için almak, almak için para kazanmak, para için iş bulmak, iş bulmak için sayısız engeli aşmaktan söz ediyorum. “16/24 Vardiyası” öykümde işsiz bırakılmış, yeni doğum yapmış bir kadındır öykünün baş kahramanı Aynur. Kocasına bile söyleyemediği işten atılma meselesini tek başına yaşar ve 16/24 vardiyasına gidiyormuş gibi evden çıkar. Ne pişireceğim sorunsalı önemlidir. Pişirememek büyük sorunu kadının omuzlarındadır.

Beri yandan erkeklerin yazdıkları yasaları onaylayan bir tanrıya sahip olmak gibi bir üstünlükleri vardır. Bu da kadının hayatını karartır. Bizim cehennemimizdir! Bazen ölümcüldür! Bütün dinlerde erkeğin efendiliği tanrısal bir haktır. Dolayısıyla Tanrı korkusu ezilen kadınların başkaldırıya yönelik tüm tepkilerini baştan baskılar. Oysa, eski ve uzak geçmişte Mısır’ da, Hitit, Babil, Sümer yazıtlarında ana tanrıçalara övgü ve yücelikle söz edilirdi. Tanrı kadın olarak biçimlendirilirdi. Tek tanrılı inanç sistemlerinde birden bire kadına yardımcı, sabreden rolü biçilir oldu. En önemli işleri başarma rolü erkeğe nasıl ve neden verildiğini hep merak ettim, anlamak istedim. Bu konudaki merakımı ve cehaletimi, o dönüşüm meselesi ve hak yitimlerini Merlin Ston’un Tanrılar Kadınken kitabı cevaplamıştır.

Bir sanatçı olarak sanatın kendisinin bile kadını ikincilleştirdiğini düşünürüm. Sanat tarihi resimleri, şiirler, tiyatro oyunları kadını “esin kaynağı” olarak tanımlar. Bu onu güvenli bir şekilde “ikincil durumda” tutar. Bu geleneği günümüzde moda dergileri, reklam filmleri, güzellik yarışmaları gibi çalışmalar üstlenirler. Sonra efendim, inanç sistemleri dışında, görgü kuralları, gelenekler, giysilere baktığımızda da kadının özgürlüğüne daha çok el/dil uzatır olduklarını görürüz. Şöyle oturma, böyle otur, o kadar bağırarak konuşma, sen kızsın. Bu taytla erkekleri tahrik edeceksin. Biliyorsunuz bunları. Kahkaha atmamıza bile engel olunmadı mı bu memlekette? Hangi kadın hakları?

Sosyal düzenekler, akıldan uzak, bedene indirgenen bir varlığa seslenir. Kadın kendi bedeniyle ilgili söz sahibi değildir. Kadın hakları savunucularına rağmen biz kadınlara yapılan türlü haksızlıklardan bugün bile söz ediyorsak uygarlık kavramında ya da modern toplum düzeni kavramında bir sakatlık yok mudur sizce?

Uydurma bir dişil karakter vardır; erkekleri cezbetmek, memnun etmek, avutmakla görevli güzel narin varlıklar… Bu düşünce kadın bedenini kafese koyar.  Bu beden bir yüktür, sakınılan, saklanan. Öte yandan aynı beden evlilik müessesesi için sergilenendir. Yine bu beden “kadının yaşamını gebelikle tek başına oynanan bir drama dönüştürür.” Yegâne varoluşsal alanlara kapı açan , evlat sahibi olmaya hizmet eden bedene de teyzeler amcalar karışmaz mı? “E, çocuk ne zaman?” “Hadi darısı başına.” … “Darısı başına.” Ben de bu cümleyi bir yakınlarının cenaze törenlerinde o teyzelere ve amcalara söylemek istiyordum doğrusu!

Şimdi burada biraz duralım. Doğurganlığında söz sahibi olamayan kadının cennet ayaklarının altındaymış. Cenneti ayakları altına alanla ilk küfredilen ve cinsel obje haline sokulan (kontrol altına alınan, tecavüz, fahişelik, pornografi kavramlarıyla birlikte anılan) gene kadındır. Ne yaman çelişki! Ne acı!

İktidarlar da kurumları, ideolojileri ve aygıtlarıyla denetimi kadın bedeni üzerinden işletirler. Kadını düşünür/tanımlarken, toplum da siyasi iktidarlar da gözünü cinsel simgelere dikerler ki en hafif deyimiyle bu yanılgıdır. Burada şunu soruyorum; insan toplulukları  NEDEN doğuran cinse değil öldüren cinse üstünlük tanır? Neden kadının özgürleşme yolundaki çabaları annelik, evlenmeyle gelen tekrarlı sorumluluklar, kamu alanında çalışma çabasının haksızlıklarla engellenir olması, bizim toplumumuzda yaşlı bakımları, torun bakımları, hasta bakımlarıyla engellenir? Neden?

Bana soruyorlar; neden yazıyorsunuz, neden yazar oldunuz? Çok, çok, çok nedeni var! Kısaca şunu söylüyorum, bugünü telafi etmek için, yaşamın korkunç trajedisine- özellikle kadın trajedilerine -katlanabilmek için sanata, kurguya, hatta geleceğe sığınma çabasıdır benim için yazmak. Kendimin de diğer kadınların da ezilen emekçilerin de, görmezden gelinen çocukların da dev gibi haksızlıklarının sesi olmaya çalışmaktır yazmak. Bağırmaktır. Sizinle birlikte olmak güzeldi, teşekkür ederim.”

Bu konuşmadan sonra soru cevap bölümüne geçtik.

Bir beyefendi söz alarak , “sanırım siz erkek düşmanısınız,” dedi. “Yo, hayır, evliyim ve bir oğul yetiştirdim, erkekleri severim,” dedim. “Benim yapmak istediğim çelişkileri çözümlemeye çalışmak.”

Bir başka beyefendi söz aldı, “Erkeklere ver yansın ettiniz, bütün bu olanlarda kadının hiç mi suçu yok yani,” dedi. Ona şu istatistikle yanıt verdim; “Son bir ayda kaç kadın öldürüldü diye sorulduğunda Google amcaya 5.5.2024 tarihli Birgün gazetesinin bir haberine ulaşıyorsunuz. Haber şöyle, aynen alıyorum: Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2024 Nisan Veri Raporu’nu açıkladı. Rapora göre 2024 Nisan ayında 32 kadın cinayeti, 13 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Bu ay kadınların yüzde 59’u evli olduğu erkek tarafından öldürüldü. Ayrıca bu ay öldürülen kadınların yüzde 56’sı evlerinde öldürüldü. Raporda, “Öldürülen 32 kadından 10’u boşanmak istemek, barışmayı reddetmek, evlenmeyi reddetmek, ilişkiyi reddetmek gibi kendi hayatına dair karar almak istemesi bahanesi ile biri annesinin babasıyla barışmaması bahanesiyle, biri kedi beslediği bahanesiyle, bir kız çocuğu; taş attığı bahanesiyle, biri ekonomik bahanelerle öldürüldü. 18’inin ise hangi bahaneyle öldürüldüğü tespit edilemedi. 18 kadının hangi bahaneyle öldürüldüğünün tespit edilememesi, kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin görünmez kılınmasının bir sonucudur” denildi.  2010 yılından itibaren kadın cinayeti verilerini kamuoyuna açıklayan platformun açıklamasında şu ifadeler de yer aldı:  “Kadınların kim tarafından, neden öldürüldüğü tespit edilmedikçe; adil yargılama yapılmayıp şüpheli, sanık ve katiller caydırıcı cezalar almadıkça, önleyici tedbirler uygulanmadıkça şiddet boyut değiştirerek sürmeye devam ediyor.”  

Bir hanımefendi söz alarak, “kendisinin asla toplumsal yaşamda zorluk yaşamadığını, özgürlüğünü ne babasının ne aile erkeklerinin ne de kocasının kısıtlamadığını, tahsilini de gerçekleştirirken hiçbir baskı altında kalmadığını…” uzun uzun anlattı. Ona da teşekkür edip ne kadar şanslı bir kadın olduğunu, buna gıpta edilebileceğini, söyledim.

Bütün üyeler bu konudan sıkılmışlardı. Ayrılan süreyi yeterli bulup sorulara son verdiler ve kendi iş planları ve programları hakkında, üyeler hakkındaki görüşlerini birbirlerine açıklamakla toplantıyı sürdürdüler. Ben de tabağımdaki yemeği bıçağımla doğraya doğraya onları dinledim, yüzümde acı bir gülümseme… Yine “darısı başınıza” diyesim geldi, demedim. Aynı güneşin altını paylaşmak aynı dünyada olduğumuz anlamına gelmiyordu evet.

O sineği öldürelim, çekimden önce

Size bir melek hikayesi yazdım bugün. Melekler iyi işler yaparlar, biliyorsunuz. Benim meleklerimin yaşadıkları yerde-siz düşleyin-kadınlar acı çekiyorlar. Kadınlar ölüyorlar. Kadınların çığlıkları toplumun sünger duvarlarında yok oluyor… Ve bir gün bir mutasyon gibi o melekler oluştu. Gece melekleri. Onlara damgalayıcılar yardım ediyor. Şimdi benimle gelin, onların yanına sokulacağız. Gece melekleri, acı çeken kadınlara yardım ediyor.

***

Farkında olmayan

Sabah uyandım, kuyruğum kökünden kopmuşçasına bir ağrı, ne yapsam geçmedi. Peki ya pencere denizliğinden yatağıma kadar gelen çamurlu dev pati izlerine ne demeli? Geçtim bunları hiç uyumuş gibi değilim. Ağır bir yük mü taşımışım, maraton mu koşmuşum, bütün kaslarım et kesmiş. Uyurgezer desen, değilim. Uyurgezer miyim?

Düş kadar uçucu

Anımsıyorum elbette. Unutur muyum? Her gece aynı düş. Odamın duvarı kadar yakın ve büyük ay doğunca yatağımdan doğruluyorum. Yataktan doğrulan, boy aynasının önünden geçerken, iki ayağı üzerinde gezen koca bir kara kedi oluyor. Pencereden bir kat aşağıdaki apartmanın damına atlıyor, yumuşak ve sessiz, sonra öteki dama… Karanlığa karışıyor.

Bıçak kadar sessiz

“O ne kadar sessizse kurbanları da o kadar bağırıyormuş. Sokaklar can havliyle böğüren, küfreden erkek seslerini yutuveriyormuş. Saldırının nereden ne zaman geleceği belli olmadığından hiç gören olmamış, hiç. Bir kişi değil sanki diyorlar. Aynı gecede bir çok yerde erkekler önce damgalanıyormuş, sonra tek tek… Sokak köşelerinde bulunan erkek cesetlerinin yüzünde aynı damga varmış deniyor. Ama bu konuda resmi bir açıklama yapılmış değil. Münferitmiş…  Erkekler sokağa çıkamaz oldu, bu kesin. Güvenlik kameralarında o kritik anda hep aynı kayıt varmış. Siyah bir kedi patisi bir şaplakla bir sinek öldürüyor. Bu kaydı nasıl olup da sisteme koyuyorlar polis delirecekmiş. Kameralar yenilenmiş, devriyeler artırılmış, para etmemiş. Bir bıçak gibi davranıyor(lar)mış. Bir hışımla saldırı, böğürtü ve  kan gölünde seğiren, yüzü damgalı bir erkek bedeni…”

Yönlendirici

Uyandığında kuyruğun kökünden kopmuşçasına bir ağrı hissedeceksin, hareket edince geçer. Sabah yorgunlukları olacak, odun kesmiş, maraton koşmuş kadar vücudun et kesecek, aldırma, alışırsın, alışacaksın. Ben sabah kalkar kalkmaz pencereden yatağıma kadar gelen çamurlu-bazen kırmızı lekeli- dev pati izlerini temizlerim. Sonra bir koşu evin pencerelerini açarım. Ama kör şeytan! Bir keresinde temizlikçi kadına yakalandım. Gece olanları duydun mu? diye seslendi evin kapısından. Bir an sustu, ayakkabılarını çıkarıp terlik giymiş olmalı. Sonra tepemde bitti, geçenlerde kıskançlık yüzünden yedi yıl önce boşandığı karısını öldüren bir adam vardı ya, derken beni görünce sustu. Hemen, gece içkiliydim, ayakkabılarımla gezmişim de, diye geveledim. Sonra lafı karıştırmak için; hâlâ var mı o erkeklerden, diye sordum kayıtsızca. Kuşkulanmadı, haberin kalanını hararetle anlatmaya koyuldu. Şaşkınlık sesleri çıkararak dinledim. Eskiden olsa iyi halden salıverirlerdi, dedim. Salmışlar salmasına da, diye gözlerini devirdi. Bırak ben temizlerim… Evin içinde sağı solu kolaçan etti, salmışlar salmasına da… bir kuytuda kuyruğu titretmiş… Tabi malum şekilde… Sustu. Ha çok sıkışırsam, uyurgezerim ben, diyorum. Hiç hatırlamıyorum, gece neredeydim. Şşşt sakın onu söyleme, delirdiğini sanırlar. Şimdi işimize bakalım. Damgayı sol yanak üstüne basacaksın. Elmacık kemiğinin üstüne. Sakalla kapanmamalı. Gerçi artık erkeklerin yüzlerinde kıl yığınıyla gezmeleri yasak ama arada rastlanıyor. Alnı da değil, saç veya şapkayla gizlenebilir, insanlar yanılır. Al bu senin damga makinen. Her gece kullanmadan önce iğnelerini, mürekkebini kontrol et, düzeneğin çalıştığından emin ol. Sen belirleyicisin, asla hata yapma. Onun bir sinek olduğunu düşün. Sokağa çıkmamaları fark etmez, bu damga sinyal verir. Onu iyi kullan yalnız. Damgayı diyorum. Öyle bir bas ki ses mesafesinden herkes görsün. Onun bir sinek olduğunu düşün. Tam çekim yapacakken kameranın üstüne konup ayaklarını ovuşturmasını istemezsin değil mi?

İş başında

Evin kapısı duvara güm diye vurduğunda koridor ışığı evi keserek içeri doldu. Korkuyla büyümüş bir çift kadın gözü eşikteki adama dikildi.  Adam, kapıyı çarparak kapattı, ev karardı. Kadına bütün bina üstüne kapaklanmış gibi geldi, bütün dünya kapının sırtında kalmış da… İkisi de çılgın gibiydi. Kadın kıstırılmışlıktan, adam başına gelenlerden kadını sorumlu tuttuğundan. Başına gelenler evet. Meyhaneden çıkmış gelirken, sokak lambasının ışığında bir anda belirivermişti ve ne olduğunu anlayamadan kendini yerde bulmuştu. Toparlanmaya çalışırken, sol elmacık kemiği üstünde bir kaşıntı mı, yanma mı… İşte o zaman anlamış ve titremişti. Bu onlardan biriydi! Damgalayıcı! Nereden öğrenmiş olabilirdi? Karı ihbar mı etti? Ama sonrasındaki bakışlar en fenasıydı. Artık o yürürken yollarını değiştiriyor, onunla konuşmuyor, ona bakmıyorlardı. O geceden sonra her şey değişti. Değişmedi bitti! Ertesi sabah patronu elindeki kağıtlardan gözünü ayırmadan onu kovdu. Arkadaşlarının hiç biriyle görüşemeden kendini sokakta buldu. Yoldaki trafik polisi bile irkildi. En iyisi meyhaneye gidip biraz kafayı toplamaktı. Meyhaneci onu içeri almadı. Bu damgayı taşıyanlara yaklaşılmaması, konuşulmaması gerektiğini bilmeyen kalmamıştı. Öte dünyanın damgası! Sebebi de bu kadın işte! Karısı! Onu içip içip dövdü diye… Döver döver, karısı değil mi? Öteki damgalılar bile ondan kaçıyor, farkında. Sersemler! Kendi sıralarını beklerken, susuyorlar, kimse bir şey yapmıyor. Gece meleklerinin ne zaman geleceğini bilmeden, uykuları kaçmış, yemekten içmekten kesilmiş, yarı deli bekliyorlar… Ulan erkeklik öldü be! Ama dur sen! Bütün bu olanların sebebi bu karı madem…. Madem artık kurtuluş yok… Madem damgalandı… Gece melekleri gelene kadar…

Kadın gözlerini hiç kırpmadı. Olacakları biliyordu. Dayanamayacağından korkarak… Pencere açıktı. Kendini pencereden atıp kurtulmayı geçirdi aklından. Üçüncü kattan atlasa ölebilir miydi, ya ölmezse… Hava sıcak mı sıcak, ev karanlık mı karanlık. Kadının göz bebekleri öylesine büyümüştü ki adam eli havadayken, kendi karaltısını bu gözlerde gördü. Pencerede belirip içeri atlayıveren öteki karaltıyı da bu gözlerde… Kuyruğu ve gümüş pençeleri de gördü. Gözlerini kırptığı anda, daha eli havadayken, bir şeyin rüzgarını hissetti, bir ıslık sesi, keskin bir acı ve pas tadı.

O sırada açık pencereden, karaltının girdiği yerden camları kıracak dehşet çığlıkları sokağı doldurdu. Kapalı perdelerin arkasındaki kadınlar sinsice gülümsediler, bir kadın daha kurtulmuştu. Bu ses o sesti.

Ve her geçen gün damgalayıcılarla gece melekleri arasına yeni gönüllüler katılmaya devam etti. Ta ki siyah tüy damgalı erkek kalmayana kadar…

Bu siyah tüyü buraya Melek İpek için bırakıyorum.

Melek İpek serbest bırakılmalı!

KADIN(I) KAFESLEMEK

Kadın niye ikincil oldu?

Tarımsal üretimin egemen olduğu dönemlerden önce  doğurganlığı nedeniyle gizemli ve doğaüstü tanımlanan dişinin doğum becerisi erkek tarafından kavrandığında erkek tekeli başladı. Bir çok insanbilimci böyle düşünüyor. Ana tanrıçalar döneminin de sonu…

Toplayıcılık bitmiş, toprağın sürülmesi, çobanlık gibi kas gücü gereken işlerin erkeklerca yapılması gerekmişti. Kadının mekanına kapatılması başlamıştı.

Hesiodos (MÖ 700) İşler ve Günler kitabında  Pandora mitolojisiyle kadını erkeğin baş belası olarak tanımladı.  Ondan sonra da  tüm dünyanın hayran kaldığı Yunan uygarlığında kadın giderek ikincil hale geldi. (Kız doğunca evin kapısına yün, erkek doğunca zeytin dalı asmakla başladı kadının ilk mimlenişi.) Kızların okumalarına, soru sormalarına izin vermemek, kadınları evin ayrı yerinde yaşatmak, küçük yaşta evlendirmek o zamanlar başladı.

Beri yandan antik Yunan toplum organizasyonunda oğlan sevicilik “pederasty”yasal ve olağandı.

Aynı durumun Roma’da da sürdüğü görülür. Dişilerin sahip olduğu en önemli değer bakirelik olarak tanımlanmış, dişinin evde ve hizmet eden olması kuralı geçerli olmuştu.

Sonra Dünya sahnesine İbraniler çıktı. Durum onlarda da de aynıydı, diyeceğim daha beter oldu. Bekaret öylesine önemliydi ki kanıtı olan zifaf gecesi kanlı çarşaf gösterme geleneği oluştu. (Tevrat, Tensiye 22;13-21) Bu gelenek Anadolu’da hâlâ sürer. Bunun kadın için ne kadar aşağılayıcı bir şey olduğu kimsenin umurunda olmadığı gibi bekaret kanıyla desenlenmiş çarşafın elden ele gezmesi kadının bacak arasına bu bakış, kadını övme gibi gösterildi.

Kadın neden örtündü, toplumdan izole edildi?

Tarihsel kayıtlarda MÖ 1450-1250’ de Asur Hammurabi kanunlarında ilk kez 40 ve 41. Madde kadının örtünmesi emrini verildiği kaydediliyor. O tarihlerde fahişelerle ayırd edilebilmesi için (fahişelerin örtünmesi yasaktı) konmuş bir kuraldı.  Tanrının böyle bir buyruğu falan yoktu aslında. İklim şarlarının gerekliliği de değildi. Yalnızca kadının bekaretten sonra ömrü boyunca damgalanması, birine aitliğinin belirtilir olması, nesne olması için erkekler tarafından var edilmiş bir kuraldı.

Eski Yunan’da erkeklerin, karısından başka arkadaşlık ettikleri kadınlara “hetaria”(heter) denir bunlar da açık başla gezerlerdi. Evli kadınların köle ve heterlerden ayrılması için örtü veya kukuletalı başlıkla gezmeleri sosyal alanda uyarıydı; bu kadın evli, bu kadına yaklaşma.

 Buradan da anlaşıldığı üzere kukuleta veya örtü boyun eğişi, cinsel kapalılığı, dişinin kendisinin sahibi konumundaki kocası dışındaki başka bir erkekle birlikte olamayacağının belirtisi , bir sahip olunan (mal da diyebiliriz) anlamını taşıyordu. Erkek unsur tarafından bakıldığında ise şöyle bir çıkarsama yapmak mümkün; her dişiye saldırabilirsin, işaretlenmiş olanlar hariç. Neden? Neden kadınlar erkeklere saldırmıyor da erkekler kadınlara saldırıyor? Ya da her şeye kafa patlatıp bir sürü fikirler üreten filozoflar neden bu erkeklere kadınlara saldırmamaları, onları mal olarak tanımlamamaları gerektiğini keşfedemiyorlar?  Bilmiyoruz.

Asıl tek tarnılı dinler kadını kapatma ve ikincilleştirmede daha kuralcı ve baskıcı olmuşlardır. Tümüyle yahudi kökenli bu kuralların ilki erkek tanrı, erkek din insanları (din adamı denir, din kadını yoktur) olmuş kadına yeryüzünde barınmayı erkek insafına bırakmıştır.

Hıristiyanlıkta 1992 yılında ilk kez kadınlara papazlık hakkı verilmiş ama yükselmelerine izin verilmemiş, 2005 yılında psikoposluğa yükselme olanağına izin verilmiştir. İsa’dan sonra ikibin beş yıl geçtikten sonra!Sosyal alanda kadınlar özgürlüklerini adım adım alırken kiliseleri onları ikibinbeş yıl sonra insan cinsi olarak tanımlamışlar, demek oluyor bu. Ne yaman çelişki…

Çelişki demişken, burada Athos manastırından söz etmekte yarar var. Türkçe’de Aynaros manastırı olarak bilinen koruma altına alınmış dünyanın en eski manastırı olma özelliği taşıyan bu yerde 1400 din “adamı” yaşadığı biliniyor. Kadınlara hatta dişi hayvanların girişine bile yasak olan Aynaros manastırı dişiliğin karşıtı bir kale olarak yüzyıllardır yeryüzünde erkeksi beyinler yetiştirip barındırıyor. Ama ilginç bir durumu var ki buranın koruyucu azizi bir erkek değil Meryem… Bir yaman çelişki daha… İbraniler ve Müslümanlarda ise “din kadını” tanımı bile yok (!)

Saç meselesi

Kadının açık saçı, sesi, çıplaklık olarak ilk Tevrat’ta tanımlanıyor. (Burada bizim yobazlara bir kulak çınlaması gönderelim.) Tevrattan sonra İbranilerin ikinci kutsal kitabı Talmut’da da geçiyor.Saçın erkekleri baştan çıkaran bir unsur olarak görülmesi musevi asıllı  Aziz Pavlos’a dayandığı biliniyor. Aziz Pavlos, örtüsüz kadının saçının kesilmesini öneren biri. Kadınların örtüsüz olarak tapınaklara, kiliselere de girmesini yasaklayan o. Bu gelenek hristiyanlıkta da sürüyor ve rahibelerin kiliselerde örtülü gezmesinin kökeninde yatıyor.

Azhab Suresi 59. Ayet şöyle diyor: “Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına, müminlerin kadınlarına de ki dış esvapların üzerine giysinler. Bu onların tanınıp taaruza uğramamalarına daha fazla hizmet eder.” Ama aynı Tanrı “Ey Peyganmber deki onlara bir erkek bir kadına asla taarruz etmemelidir, bu insanca bir davranış değildir ve tarafımdan yasaklanmıştır.” Demiyor. Neden?

Ama asıl ilginç olan şu ki Müslümanlıkta bu konu islamın başlangıcında yok. (Bunu biliyor muydunuz?) 17 yıl sonra ele alınmış. 627 yılında Medine’de bildirilen ayetlerde (Azhap 59 ayet Nur 31. Ayet) örtünme konusu ele anılıyor. Bu arada 17 yıl süreyle kadınlar örtünmemiş, haremlik selamlık da yaşamamışlar.

Merak ediyorum, hangi babayiğidin (!) aklına geldi de, ne oldu da birdenbire bu iş Tanrı buyruğu olarak kayıtlara geçti?

Kadının örtünmesi talebi doğru iş değildir (izlah-ı emir) olsa olsa bozgunculuktur(islah-ı fesad) diyen de Mevlana’dır.

Azhab suresi 59. Ayeti Babil kanunlarından alınmış olabilir mi? Kadın olmasına rağmen cariye ve köle tanımlı dişiler saldırılabilir, kaçırılabilirdir. Ama evli olan “sahipli” olan kadına başka bir erkek dokunmamalıdır. Bu kadınlar koruma altına alınmalı, sosyal simgelerle saldırgan erkeklere karşı işaretlenmelidir,  ihtiyacı mı doğmuştur? Erkekler bu kadar dini öğretiden sonra (Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık) hala kadınlara saldırmaya devam etmektedirler demek ki… Yani dinlerin yaşamı yaşanır kılması pek de başarılı olmamıştır demek ki… Neden erkekler dişilere saldırmak yerine saldırmamaları konusunda eğitilmediler de kadınlar işaretlenme gereği duyuldu?

Gelelim günümüze; açık kadına fahişe demek modası, saldırma modasını tarihin küflü sandığından kim çıkarmış olabilir? Bu işaretlemeden hala kurtulabilmiş değiliz Roma’da kadınlara ve kölelerin parmaklarına sahipli olduklarına dair takılan halkanın evlilik halkasına dönüşmesi ve bu kalkanın 21. yy a kadar gelmesine ne demeli? Üstelik pırlantalısı kadınların parmaklarına takmak için can attığı bir halka olma özelliğini taşıyor.

Kaburga kemiği hikayesi

Dişiyi doğurgan olmayan bir erkek unsurdan var etme hikayesi üzerine erkeklerin hiç düşünmelerine gerek yoktur çünkü onlar elmayı neden yediklerini değil, neden Havva’nın yedirdiğini düşünmekten buna zaman bulamazlar. Kadını Havva’nın çocukları görmek “doğası gereği” erkeği yoldan çıkaran olarak tanımlamak 4.yy da yaşamış vaiz Ionnes Hristostomos’un tanımıdır. Bu adam dişiyi “gerekli bir kötülük” olarak tanımlamıştır.  Ardılı erkeklere verdiği sarılacakları bu can simidi  yüzyıllarca erkekleri akıl denizinde boğulmaktan kurtarmıştır. Ama hiçbir zaman o denizde yüzemedikleri bugün dünyanın dört bucağında ve özellikle Türkiye’de kadının şiddet görmesinden bellidir. Hiçbir zaman sorgulamadan kullanıp durdukları bu aşağılama bugün 2020 yılında Türkiye’de yine ellerindedir. Hiçbir zaman kötülük yapma sorumluluğunu üstlenmeyerek en beter kötülükleri yapa gelen erkek, şaşırtıcı biçimde 7. yy dan sonra evli ve doğurgan kadını kutsallaştırmaya başlamıştır.  Buna kadına yeni bir kafes yapılmıştır demek daha doğru bence. Ona bir üstünlük gibi sunulmuş olan bu garip kafes pardon kutsallaştırma çelişkisi halen sürer. Analar çok kutsaldır ve ilk küfredilen  de analardır.

Çocuk gelin meselesi

Erken yaşta evlilik bir Bizans geleneğidir. Yasal olarak 8 yaşında nişanlanması kabul gören kadınlar bazen 5 yaşında bile nişanlanırdı. Ortalama evlenme yaşı 14-15’ di.

Erken yaşta kadın evliliğinin nedeni bekaretin korunmasına dayanır. Erkeğin ezeli fantazisi “el değmemiş kadın”… Bu fantezi, kadını birey kabul etmeyen, onun özgür cinsel hayatını yasaklayan, erkeğin çizdiği sınırlar içinde yaşamasını uygun gören bir görüştür.

Osmanlı da bunu referans almıştır. Kız çocuklarının 12 yaşına kadar (o da yalnızca dini dersler kutsal kitabı  okuma) eğitim almak üzere mektebe gitmesine izin verilmiştir. Bu yaşa kadar örtüsüz sosyal alanlara çıkması yasaklanmış, 12 yaşından sonrasındaysa yaşmak ve feraceye girmesi kuralı getirilmiştir. Yani erkek için bu yaştan itibaren “cinsel nesne” kabul edilmiştir. Örtünmüş ve saklanmıştır. Hammurabi kanunlarını hatırlıyoruz değil mi? Tevrat’ı, Talmut’u da hatırlıyoruz…

Bizansa geri dönerek şu kayıtları da buraya almakta yarar var. 1300 lü yıllarda Bizans İmparatoru Andronikos’un kızı Simonis 5 yaşındayken orta yaşlı Sırp kralla evlendiği kayıtlara geçmiştir.

Fransa kralı VII Luis’in 8 yaşındaki kızı Prenses Agnes ise Bizans İmparatoru’nun oğlu Aleksios’la evlendirdiği görülür. Yıl 2020 biz hala çocuk gelinleri konuşuyoruz… Ne acı…

Kadının diğer kafesleri

Bizans ‘ta imparatoriçe dahil, kadın dışarı çıkarken örtünmek zorundaydı. Toplantılara katılamazlardı. Erkek misafirlerin yanına çıkamazlardı. Kadın bölümüne ailenin erkekleri dışında kimse giremezdi. (Evet harem tanımı Bizans’ta başlıyor. Bizans’ta evlerde erkeklerin yaşam alanlarına anatron; selamlık karşılığıdır, kadınların yaşam alanlarına harem karşılıığıdır;  yinekion denirdi. Bu parantezin içine bir ek daha yapalım kadına bu kadar yasak koyan erkek zihniyeti tıpkı antik Yunan’da tıpkı Roma’da olduğu gibi erkeklere sınırsız özgürlük sunmuştu. Osmanlının enderun sözcüğünün de andron sözcüğünden dönüştüğü Kaplanoğlu’nun Osmanlı Devletinin Kuruluşu kitabında anılır.) Ne diyorduk? Bizans’ta kadınların dışarı çıkarken yanlarında refakatçi olmak zorundaydı. Kadınlar yalnızca kiliselerin kadın bölümlerine ve hamamlara gidebilirlerdi. Osmanlı’da kadın camiye de gidemezdi.

Bir başka kafesten söz edelim. Sessizlik bir ziynettir deyimi Bizans’ta kadın için söylenmiştir. Hemen hemen tüm kültürlere “en iyi kadın fazla konuşmayan kadındır” düşünce kalıbının yansıması deyimler halinde sinmesi de buna dayanır.

Aybaşı süresi içinde kadına yaklaşılmaması, doğum sonrası kırk gün eve kapatılması geleneği de Bizans öğretisidir. (Bu konulara günümüzde sağlık açısından diye bir gerekçe bulunması da kadının kuşatılmışlığının nasıl evrimleştiğinin bir göstergesi değil midir? Oysa aborjinlerde doğumunu yapan kadının hemen yürüyüş kolunun ardına katılıp toplumsal hayatına döndüğü saptanmış bir gerçektir.)

Kadın cinselliğinin denetlenmesi amacına yönelik erkek bakışı Bizans’ta başlar, Osmanlıya geçer ve günümüzde utanç verici bir biçimde bilim insanı olması gereken kartvizitinde prof yazan erkeklerin ağzından çıkar…

Kadın sosyal hayattan uzaklaştırılmış, yok sayılmış, yerini erkekler almıştır. Yine aynı senaryo ile karşı karşıyayız.(Bu işe de günümüzde kadına pozitif ayrımcılık diye bir tanım getirildi.) Ama buna karşılık kadından boşalan yerleri de yine erkekler almıştır. Zenneler türemiş, kadın rolleri oynayan tiyatrocu erkekler türemiş, oğlancılık olağan olmuştur. Nedim şiirlerinde “gidelim serv-i revânım yürü sa’d-âbâd’a” dizelerinin bir erkeğe yazılmış olduğunu öğrendiğimde yaşadığım hayal kırıklığını anımsıyorum.  Bu konuda osmanlı sözlüğüne baktığımızda bakın nelerle karşılaşıyoruz.

Erkek eşcinsellere “mahbup” deniyordu. Pasiflere oğlan, aktiflere oğlancı deniyordu. Seks işçisi erkeklere “hîz oğlanı” deniyordu. Devlet bunları kayıt altına alırdı ve kayıt defterinin adı “defter-i hizan” dı. Bahname diye bir kitap var Osmanlıda. Sultanlar için her türlü cinsel ilişkiyi resimlerle anlatan bu kitap kabul gören bir “yapıt” tı. Peki muhallebi çocuğu deyimi nereden geliyor dersiniz? Sarayda parlak içoğlanlara ilişkiden birkaç gün önceden başlayan sakızlı muhallebi yedirilmesinden geliyormuş.

Bir de kadın eşcinselliğine ilişkin sözcüklere bakalım. Zarif kelimesinden türetilmiş zürefa kadın eşcinseli tanımlıyordu. Zürefalar beyaz elbise giyer, boyunlarına beyaz ipek mendil sararlardı, bunun da farklı bir bağlama biçimi vardı. Saçlarını kısa keserlerdi. Aralarında kullandıkları özel bir dil geliştirmişlerdi. Zürefanın düşkünü beyaz giyer kış günü deyiminin kökeninin de bu zürefalar olduğunu belirtelim. Hovardalıkla servetini yitirmiş (düşkün), kışın sandık dibindeki beyaz keten elbisesine kalmış meslek kadını için kullanılan bu deyim sonradan dönüşmüş ve mevsime uygun giyinmeyen şaşkın anlamında kullanılır olmuştur.

Ama en şaşırtıcı konu namus kelimesinin yunanca nomos kelimesinden türemiş olmasıdır.( İlber Ortaylı’nın Osmanlı Toplumunda Aile kitabı.)

Evet bugün yaşadığımız bireyselden toplumsal ayrıntılara kadar aslımızla ilgisi olmayan bu değişim dönüşümü Osmanlı tanımına borçluyuz. Ben kadın üzerinden olanların bir kısmını aldım. Osmanlıyı yüceltirken dikkatli olmalı. Çünkü her ne kadar tarihimizin bir parçası olsa da Osmanlı Türk’ten kendini ayırmayı, Türk olanı hor görmeyi yeğlemiş bir kültürel bulamaçtır. Türk kadınını ise geleneklerinden tümüyle koparıp kafese koyan osmanlı kafasıdır. Özenilecek, yüceltilecek hele 2020 yılında örnek alınacak kafa değildir bu kafa…