#25 Kasım Uluslararası#Kadına Yönelik#Şiddetle#Mücadele gününü bekleme! #Kadınlar Ölüyor!#6284 sayılı Yasayı# ve İstanbul Sözleşmesini Uygula!#

RAFTAKİ KİŞİLİK

Bu güçlülük duygusunu seviyordu; baş döndürücü, içindeki boşluğu doldurucu bir duyguydu bu. Önce iri iri vuruyordu; iri çakıl taşlarını yerleştiriyordu. Sonra rasgele darbeler; kum gibi… Hiç boşluk kalmayacak gibi vuruyordu Nusret.  Parmak uçlarını değdiriyor; değdiği yerler önce kızarıp yanar sonra mor izleri kalır, biliyor. Yorulduğundaysa saçlarından, giysilerinden çekiştirip, itip kakarak doldurur boşluğu…

Kadının etleri bu vuruşları çok iyi karşılar. Sıkı doldurulmuş bir torbaya vurması insanın iyi gelir, eli acımadan… Peş peşe etine gömüyordu yumrukları. Bir kadının etine gömülmek hoşuna gitmez mi adamın yahu? Terlemiş, soluk soluğa kalmıştı. Kalın gözlükleri gerisinde gözleri daha da uzak görünüyordu şimdi. Kadına öyle geldi.

“Yüzüme vurma Nusret! Yalvarırım vurma yüzüme!”

Sesi inlemeyle karışarak küçüldü. Sustu, sessizce kıvrılıp kaldı. Dudağı patlamış, ağzına kan tadı gelmişti. Hıçkırmaktan bile korkarak göz yaşları sicim gibi aktı yüzünden. Gözlerini sımsıkı kapatıp; şimdi başka herhangi bir şeyi düşünmek mümkün olabilseydi diye geçirdi aklından, olmadı. Küçük, kısık, kendinden geçmiş gözler dürbünün ters ucundan kadına bakıyordu. Çirkin bir sırıtışla aralanmış ağızda sarı kara dişleri görünüyor, iki dudağı arasında salyası uzuyordu. Bu adamı bir zamanlar nasıl olup sevebildiğine şaşırdı katın. Ağzı gözlerinin tersine çok yakındaydı.  Sonra bıraktı, vurmaz oldu. Leyla, sızılar içinde yerde karmakarışık bir yığın halinde kala kaldı. Kolu, bacağı, başı sarkmış, bir ayağında terliği hâlâ duruyor, garip. Saçları didik didik, biliyor. Vücudunda morarmaya durmuş yerlerin gümbürtüsünü duyuyor Leyla. Penye geceliği boynundan karnına kadar yırtılmış. Çok severek almıştım bu geceliği yazık oldu… Çirkin göründüğünü düşünüyor şimdi Leyla. Çirkin, zavallı, iğrenç, çok acınası… Kara gözlü, ceylan Leyla, Sevgili Hoca’nım… Sonra Nusret’in karısı olmuştu. Yani “Sevgisiz Hiç Hanım.”

Saf bir şey oldum ben artık. Hiçbir şey düşünemiyorum. Nusret söylemese… ne bileyim akıl erdiremiyorum. O olmasa nasıl davranacağımı bilemeyeceğim galiba.

Nusret olmasa…Nusret olmasa böyle olacak mıydım acaba?

Kıvrıldığı yerden ona yan yan baktı. Gözlükleri burnunun ucuna düşmüş, giyiniyordu şimdi. Tepesindeki saçlar dökülmüştü. Birinin büyük uyku uyuması için kaç kıl koparmak gerek kafasından? Hiçbir zaman sevmedim ben bu adamı, sevdim sandım, belki de sevmem gerektiği kanısına vardım…Kişiliğimi rafa kaldırdım.

Şu an ne olacağını kestiremiyordu ama yaralarındaki gümbürtüler, çok fazla artmıştı. Paketinde tek sigarası kalmış tiryakinin sabırsızlığı içindeki raftaki Leyla kıpırdandı.

Nusret Leyla’ya bakmadan- onun orada olduğunu unutmuştu bile- otel odasının kapısını çekip çıktı Onu bekleyen arabaya binerken az önceki Nusreti, rafa kaldırıp avukatı ve aile dostu Şakir’e “Günaydın” dedi.

“Günaydın, Leyla nasıl?”

“Kara gözlü Leyla mı?” dedi tuhaf bir sesle, gözüne rast gelen yumruğu hatırlayarak.”İyi, iyi… ” Bilmediği Leyla’nın gözünün şimdi gerçekten kara olduğuydu.  Sonra şoförüne farklı bir sesle “Adalet sarayına” diye emir verdi.

“Şimdi bak Nusret, orada aklımıza gelmedik sorularla karşılaşırsan, bocalama diye söylüyorum. Dikkatli konuş. Sakın elemanlarına nutuk atar gibi göğüs kafesini yükseltme, işin rengini değiştirirsin. Bir kere önemle üstünde durman gereken tam dokuz yıldır vasiliği yürüttüğün.  Bu mirası koruduğun, artırmak için yaptıkların, Murat için yaptıkların. Özellikle Murat’ın hayatta yapayalnız kalışını, hastalığının evrelerini kısa ama atlamadan anlat. Sen baba dostusun. Ben belgeleri mahkemeye verdim zaten. Sakın Murat’a tavır takınma. Şefkat göster. Yumuşak bir sesle konuşacaksın. Beni dinliyor musun?”

“Bu anlattıkların sıkıcı geldi bana. Önemli mi?”

“Ne demek? Bir akıl hastası öyle kendi kendine ortalıkta dolaşıyor, kız peşinde koşup çocuk peydahlıyor. Rica ederim. Sorarlar adama, değil mi ya? Sen madem vasi tayin edildin, adam akıl hastası , raporu var diyorsun, salıyorsun ortalığa, derler. Sormazlar mı adama canım?”

Cebinden çıkardığı bir kürdanla dişlerini karıştırdı; “Sorarlar mı diyorsun?”

“Bak Nusret, sorularımı soruyla cevaplama. İkimizin de sinirleri gergin zaten. Bana mantıklı cevaplar ver.”

“Avukat falan değildir, diyeceğim. Bir yıldır kayıptı. Polise bildirmiştim. Ailenin son bireyidir. Sonra çıkıp geldi. Yanında bu hamile kızla. Bu evlilik nasıl geçerli olur, diyeceğim. Murat bir akıl hastası ve hacir altında. Boşanma istiyorum, bu zinadır.”

Şakir Bey, soğukkanlılığını korumaya çalışarak; “Bu dediklerin şu anlama geliyor. “Falan” değişinden deli anlamı çıkıyor zaten. Bir yıldır haber alamayınca ondan kurtulduğumu sanmıştım, polis cesedini bulur da rahat ederim, diyordum. Ailenin sonuncusu, ondan da kurtulursam tamam. Sonra çıkıp geldi. Yani her şeyi berbat etti, diyorsun. Yanında bu hamile kız, hastalıklı falan bir de bu eksikti, demek istiyorsun. Bu yaptığını bilmez, idaresini kanunlar başkasına vermiş adamla yaptığı evlilik suçtur… Böyle mi demek istiyorsun? Bu davayı kaybedelim yani…”

“Yahu akşam bir rüya gördüm, aklımdan çıkmıyor. “

Avukat elindeki broşürün sayfalarını şap –şap açtı kapadı, açtı kapadı, Birbirlerine yapışmış göz kapaklarını zorla ayırmak istiyormuş gibi bir sıkıntı işareti yaptı; “Hay’rolsun” diye homurdandı.

“Kar yiyen yağmurları yağıyordu. Soğuk bir müziğin fanusundaydım ve başım ağrıyordu. Fanustan nasılsa kurtulup bir yola çıkıyorum. Ama asfalt yürüyen bir bant gibi hareketli. Ben yürüyemiyor muyum, yoksa bandın güzergahına mı ters gidiyorum nedir, bir yere varamıyorum. Ter içinde uyandım.”

Adalet sarayının önünde şoför arabayı durdurdu. Nusret Bey, zenginliğinin yarattığı hareye bürünüp arabadan inerken insanlar ona yol açtılar.

“Murat sekiz yıldır tedavi görüyor” derken de aynı harenin içinden konuşuyordu. Davudi sesi, ütülü şık takım elbisesiyle konuşurken tepkileri, özellikle yargıcın yüzündeki değişimleri kayıtlarına alıyor, konuşmasını ona göre yönlendiriyordu. Ses tonunu mükemmel ayarlamıştı. Öyle ki, Avukat Şakir Bey bile, az önce arabada aynı sözcükleri duymasına rağmen şu andaki ifadenin farklılığına şaşırıp kaldı;

“Avukat falan değildir. Bir yıldır kayıptı, polise bildirmiştim. Ailenin tek varisidir. Sonra çıkıp geldi. Yanında bu hamile kızla. Bu evlilik nasıl geçerli olur sayın yargıç? Murat akıl hastasıdır, hacir altındadır. Boşanma istiyorum, çünkü bu zinadır. “

Bu güçlülük duygusunu seviyordu; baş döndürücü, içindeki boşluğu doldurucu bir duyguydu bu. Önce iri iri vuruyordu; iri çakıl taşlarını yerleştiriyordu. Sonra rasgele darbeler; kum gibi… Yine hiç boşluk kalmayacak gibi vuruyordu Nusret Bey, sözcükleriyle vuruyordu.

“Yaz kızım” dedi Yargıç,  “Davacı Nusret Mert, ifadesinde; Murat Saran’ın avukat olmadığını, hayal dünyasında yaşadığını, bir yıldır kayıp olmasından dolayı kaygı içerisinde olduğunu, polisin kendisine yardımcı olabileceğini düşündüğü için, resmi başvuruda bulunduğunu, Murat Saran’ın ailenin son bireyi olması nedeniyle korunması gerektiğini, nihayet geri döndüğünü, yanında zavallı bir hamile kızcağız getirdiğini, idaresi başkasına verilmiş bir şahsın yaptığı evliliğin geçerli olamayacağını, boşanma istediğini çünkü bunun bir zina sayılacağını…”

Daktilo tıkırtıları duruşma salonunu yaylım ateşine tutmuştu… Leyla’yı duyan yoktu…

KADIN(I) KAFESLEMEK

Kadın niye ikincil oldu?

Tarımsal üretimin egemen olduğu dönemlerden önce  doğurganlığı nedeniyle gizemli ve doğaüstü tanımlanan dişinin doğum becerisi erkek tarafından kavrandığında erkek tekeli başladı. Bir çok insanbilimci böyle düşünüyor. Ana tanrıçalar döneminin de sonu…

Toplayıcılık bitmiş, toprağın sürülmesi, çobanlık gibi kas gücü gereken işlerin erkeklerca yapılması gerekmişti. Kadının mekanına kapatılması başlamıştı.

Hesiodos (MÖ 700) İşler ve Günler kitabında  Pandora mitolojisiyle kadını erkeğin baş belası olarak tanımladı.  Ondan sonra da  tüm dünyanın hayran kaldığı Yunan uygarlığında kadın giderek ikincil hale geldi. (Kız doğunca evin kapısına yün, erkek doğunca zeytin dalı asmakla başladı kadının ilk mimlenişi.) Kızların okumalarına, soru sormalarına izin vermemek, kadınları evin ayrı yerinde yaşatmak, küçük yaşta evlendirmek o zamanlar başladı.

Beri yandan antik Yunan toplum organizasyonunda oğlan sevicilik “pederasty”yasal ve olağandı.

Aynı durumun Roma’da da sürdüğü görülür. Dişilerin sahip olduğu en önemli değer bakirelik olarak tanımlanmış, dişinin evde ve hizmet eden olması kuralı geçerli olmuştu.

Sonra Dünya sahnesine İbraniler çıktı. Durum onlarda da de aynıydı, diyeceğim daha beter oldu. Bekaret öylesine önemliydi ki kanıtı olan zifaf gecesi kanlı çarşaf gösterme geleneği oluştu. (Tevrat, Tensiye 22;13-21) Bu gelenek Anadolu’da hâlâ sürer. Bunun kadın için ne kadar aşağılayıcı bir şey olduğu kimsenin umurunda olmadığı gibi bekaret kanıyla desenlenmiş çarşafın elden ele gezmesi kadının bacak arasına bu bakış, kadını övme gibi gösterildi.

Kadın neden örtündü, toplumdan izole edildi?

Tarihsel kayıtlarda MÖ 1450-1250’ de Asur Hammurabi kanunlarında ilk kez 40 ve 41. Madde kadının örtünmesi emrini verildiği kaydediliyor. O tarihlerde fahişelerle ayırd edilebilmesi için (fahişelerin örtünmesi yasaktı) konmuş bir kuraldı.  Tanrının böyle bir buyruğu falan yoktu aslında. İklim şarlarının gerekliliği de değildi. Yalnızca kadının bekaretten sonra ömrü boyunca damgalanması, birine aitliğinin belirtilir olması, nesne olması için erkekler tarafından var edilmiş bir kuraldı.

Eski Yunan’da erkeklerin, karısından başka arkadaşlık ettikleri kadınlara “hetaria”(heter) denir bunlar da açık başla gezerlerdi. Evli kadınların köle ve heterlerden ayrılması için örtü veya kukuletalı başlıkla gezmeleri sosyal alanda uyarıydı; bu kadın evli, bu kadına yaklaşma.

 Buradan da anlaşıldığı üzere kukuleta veya örtü boyun eğişi, cinsel kapalılığı, dişinin kendisinin sahibi konumundaki kocası dışındaki başka bir erkekle birlikte olamayacağının belirtisi , bir sahip olunan (mal da diyebiliriz) anlamını taşıyordu. Erkek unsur tarafından bakıldığında ise şöyle bir çıkarsama yapmak mümkün; her dişiye saldırabilirsin, işaretlenmiş olanlar hariç. Neden? Neden kadınlar erkeklere saldırmıyor da erkekler kadınlara saldırıyor? Ya da her şeye kafa patlatıp bir sürü fikirler üreten filozoflar neden bu erkeklere kadınlara saldırmamaları, onları mal olarak tanımlamamaları gerektiğini keşfedemiyorlar?  Bilmiyoruz.

Asıl tek tarnılı dinler kadını kapatma ve ikincilleştirmede daha kuralcı ve baskıcı olmuşlardır. Tümüyle yahudi kökenli bu kuralların ilki erkek tanrı, erkek din insanları (din adamı denir, din kadını yoktur) olmuş kadına yeryüzünde barınmayı erkek insafına bırakmıştır.

Hıristiyanlıkta 1992 yılında ilk kez kadınlara papazlık hakkı verilmiş ama yükselmelerine izin verilmemiş, 2005 yılında psikoposluğa yükselme olanağına izin verilmiştir. İsa’dan sonra ikibin beş yıl geçtikten sonra!Sosyal alanda kadınlar özgürlüklerini adım adım alırken kiliseleri onları ikibinbeş yıl sonra insan cinsi olarak tanımlamışlar, demek oluyor bu. Ne yaman çelişki…

Çelişki demişken, burada Athos manastırından söz etmekte yarar var. Türkçe’de Aynaros manastırı olarak bilinen koruma altına alınmış dünyanın en eski manastırı olma özelliği taşıyan bu yerde 1400 din “adamı” yaşadığı biliniyor. Kadınlara hatta dişi hayvanların girişine bile yasak olan Aynaros manastırı dişiliğin karşıtı bir kale olarak yüzyıllardır yeryüzünde erkeksi beyinler yetiştirip barındırıyor. Ama ilginç bir durumu var ki buranın koruyucu azizi bir erkek değil Meryem… Bir yaman çelişki daha… İbraniler ve Müslümanlarda ise “din kadını” tanımı bile yok (!)

Saç meselesi

Kadının açık saçı, sesi, çıplaklık olarak ilk Tevrat’ta tanımlanıyor. (Burada bizim yobazlara bir kulak çınlaması gönderelim.) Tevrattan sonra İbranilerin ikinci kutsal kitabı Talmut’da da geçiyor.Saçın erkekleri baştan çıkaran bir unsur olarak görülmesi musevi asıllı  Aziz Pavlos’a dayandığı biliniyor. Aziz Pavlos, örtüsüz kadının saçının kesilmesini öneren biri. Kadınların örtüsüz olarak tapınaklara, kiliselere de girmesini yasaklayan o. Bu gelenek hristiyanlıkta da sürüyor ve rahibelerin kiliselerde örtülü gezmesinin kökeninde yatıyor.

Azhab Suresi 59. Ayet şöyle diyor: “Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına, müminlerin kadınlarına de ki dış esvapların üzerine giysinler. Bu onların tanınıp taaruza uğramamalarına daha fazla hizmet eder.” Ama aynı Tanrı “Ey Peyganmber deki onlara bir erkek bir kadına asla taarruz etmemelidir, bu insanca bir davranış değildir ve tarafımdan yasaklanmıştır.” Demiyor. Neden?

Ama asıl ilginç olan şu ki Müslümanlıkta bu konu islamın başlangıcında yok. (Bunu biliyor muydunuz?) 17 yıl sonra ele alınmış. 627 yılında Medine’de bildirilen ayetlerde (Azhap 59 ayet Nur 31. Ayet) örtünme konusu ele anılıyor. Bu arada 17 yıl süreyle kadınlar örtünmemiş, haremlik selamlık da yaşamamışlar.

Merak ediyorum, hangi babayiğidin (!) aklına geldi de, ne oldu da birdenbire bu iş Tanrı buyruğu olarak kayıtlara geçti?

Kadının örtünmesi talebi doğru iş değildir (izlah-ı emir) olsa olsa bozgunculuktur(islah-ı fesad) diyen de Mevlana’dır.

Azhab suresi 59. Ayeti Babil kanunlarından alınmış olabilir mi? Kadın olmasına rağmen cariye ve köle tanımlı dişiler saldırılabilir, kaçırılabilirdir. Ama evli olan “sahipli” olan kadına başka bir erkek dokunmamalıdır. Bu kadınlar koruma altına alınmalı, sosyal simgelerle saldırgan erkeklere karşı işaretlenmelidir,  ihtiyacı mı doğmuştur? Erkekler bu kadar dini öğretiden sonra (Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık) hala kadınlara saldırmaya devam etmektedirler demek ki… Yani dinlerin yaşamı yaşanır kılması pek de başarılı olmamıştır demek ki… Neden erkekler dişilere saldırmak yerine saldırmamaları konusunda eğitilmediler de kadınlar işaretlenme gereği duyuldu?

Gelelim günümüze; açık kadına fahişe demek modası, saldırma modasını tarihin küflü sandığından kim çıkarmış olabilir? Bu işaretlemeden hala kurtulabilmiş değiliz Roma’da kadınlara ve kölelerin parmaklarına sahipli olduklarına dair takılan halkanın evlilik halkasına dönüşmesi ve bu kalkanın 21. yy a kadar gelmesine ne demeli? Üstelik pırlantalısı kadınların parmaklarına takmak için can attığı bir halka olma özelliğini taşıyor.

Kaburga kemiği hikayesi

Dişiyi doğurgan olmayan bir erkek unsurdan var etme hikayesi üzerine erkeklerin hiç düşünmelerine gerek yoktur çünkü onlar elmayı neden yediklerini değil, neden Havva’nın yedirdiğini düşünmekten buna zaman bulamazlar. Kadını Havva’nın çocukları görmek “doğası gereği” erkeği yoldan çıkaran olarak tanımlamak 4.yy da yaşamış vaiz Ionnes Hristostomos’un tanımıdır. Bu adam dişiyi “gerekli bir kötülük” olarak tanımlamıştır.  Ardılı erkeklere verdiği sarılacakları bu can simidi  yüzyıllarca erkekleri akıl denizinde boğulmaktan kurtarmıştır. Ama hiçbir zaman o denizde yüzemedikleri bugün dünyanın dört bucağında ve özellikle Türkiye’de kadının şiddet görmesinden bellidir. Hiçbir zaman sorgulamadan kullanıp durdukları bu aşağılama bugün 2020 yılında Türkiye’de yine ellerindedir. Hiçbir zaman kötülük yapma sorumluluğunu üstlenmeyerek en beter kötülükleri yapa gelen erkek, şaşırtıcı biçimde 7. yy dan sonra evli ve doğurgan kadını kutsallaştırmaya başlamıştır.  Buna kadına yeni bir kafes yapılmıştır demek daha doğru bence. Ona bir üstünlük gibi sunulmuş olan bu garip kafes pardon kutsallaştırma çelişkisi halen sürer. Analar çok kutsaldır ve ilk küfredilen  de analardır.

Çocuk gelin meselesi

Erken yaşta evlilik bir Bizans geleneğidir. Yasal olarak 8 yaşında nişanlanması kabul gören kadınlar bazen 5 yaşında bile nişanlanırdı. Ortalama evlenme yaşı 14-15’ di.

Erken yaşta kadın evliliğinin nedeni bekaretin korunmasına dayanır. Erkeğin ezeli fantazisi “el değmemiş kadın”… Bu fantezi, kadını birey kabul etmeyen, onun özgür cinsel hayatını yasaklayan, erkeğin çizdiği sınırlar içinde yaşamasını uygun gören bir görüştür.

Osmanlı da bunu referans almıştır. Kız çocuklarının 12 yaşına kadar (o da yalnızca dini dersler kutsal kitabı  okuma) eğitim almak üzere mektebe gitmesine izin verilmiştir. Bu yaşa kadar örtüsüz sosyal alanlara çıkması yasaklanmış, 12 yaşından sonrasındaysa yaşmak ve feraceye girmesi kuralı getirilmiştir. Yani erkek için bu yaştan itibaren “cinsel nesne” kabul edilmiştir. Örtünmüş ve saklanmıştır. Hammurabi kanunlarını hatırlıyoruz değil mi? Tevrat’ı, Talmut’u da hatırlıyoruz…

Bizansa geri dönerek şu kayıtları da buraya almakta yarar var. 1300 lü yıllarda Bizans İmparatoru Andronikos’un kızı Simonis 5 yaşındayken orta yaşlı Sırp kralla evlendiği kayıtlara geçmiştir.

Fransa kralı VII Luis’in 8 yaşındaki kızı Prenses Agnes ise Bizans İmparatoru’nun oğlu Aleksios’la evlendirdiği görülür. Yıl 2020 biz hala çocuk gelinleri konuşuyoruz… Ne acı…

Kadının diğer kafesleri

Bizans ‘ta imparatoriçe dahil, kadın dışarı çıkarken örtünmek zorundaydı. Toplantılara katılamazlardı. Erkek misafirlerin yanına çıkamazlardı. Kadın bölümüne ailenin erkekleri dışında kimse giremezdi. (Evet harem tanımı Bizans’ta başlıyor. Bizans’ta evlerde erkeklerin yaşam alanlarına anatron; selamlık karşılığıdır, kadınların yaşam alanlarına harem karşılıığıdır;  yinekion denirdi. Bu parantezin içine bir ek daha yapalım kadına bu kadar yasak koyan erkek zihniyeti tıpkı antik Yunan’da tıpkı Roma’da olduğu gibi erkeklere sınırsız özgürlük sunmuştu. Osmanlının enderun sözcüğünün de andron sözcüğünden dönüştüğü Kaplanoğlu’nun Osmanlı Devletinin Kuruluşu kitabında anılır.) Ne diyorduk? Bizans’ta kadınların dışarı çıkarken yanlarında refakatçi olmak zorundaydı. Kadınlar yalnızca kiliselerin kadın bölümlerine ve hamamlara gidebilirlerdi. Osmanlı’da kadın camiye de gidemezdi.

Bir başka kafesten söz edelim. Sessizlik bir ziynettir deyimi Bizans’ta kadın için söylenmiştir. Hemen hemen tüm kültürlere “en iyi kadın fazla konuşmayan kadındır” düşünce kalıbının yansıması deyimler halinde sinmesi de buna dayanır.

Aybaşı süresi içinde kadına yaklaşılmaması, doğum sonrası kırk gün eve kapatılması geleneği de Bizans öğretisidir. (Bu konulara günümüzde sağlık açısından diye bir gerekçe bulunması da kadının kuşatılmışlığının nasıl evrimleştiğinin bir göstergesi değil midir? Oysa aborjinlerde doğumunu yapan kadının hemen yürüyüş kolunun ardına katılıp toplumsal hayatına döndüğü saptanmış bir gerçektir.)

Kadın cinselliğinin denetlenmesi amacına yönelik erkek bakışı Bizans’ta başlar, Osmanlıya geçer ve günümüzde utanç verici bir biçimde bilim insanı olması gereken kartvizitinde prof yazan erkeklerin ağzından çıkar…

Kadın sosyal hayattan uzaklaştırılmış, yok sayılmış, yerini erkekler almıştır. Yine aynı senaryo ile karşı karşıyayız.(Bu işe de günümüzde kadına pozitif ayrımcılık diye bir tanım getirildi.) Ama buna karşılık kadından boşalan yerleri de yine erkekler almıştır. Zenneler türemiş, kadın rolleri oynayan tiyatrocu erkekler türemiş, oğlancılık olağan olmuştur. Nedim şiirlerinde “gidelim serv-i revânım yürü sa’d-âbâd’a” dizelerinin bir erkeğe yazılmış olduğunu öğrendiğimde yaşadığım hayal kırıklığını anımsıyorum.  Bu konuda osmanlı sözlüğüne baktığımızda bakın nelerle karşılaşıyoruz.

Erkek eşcinsellere “mahbup” deniyordu. Pasiflere oğlan, aktiflere oğlancı deniyordu. Seks işçisi erkeklere “hîz oğlanı” deniyordu. Devlet bunları kayıt altına alırdı ve kayıt defterinin adı “defter-i hizan” dı. Bahname diye bir kitap var Osmanlıda. Sultanlar için her türlü cinsel ilişkiyi resimlerle anlatan bu kitap kabul gören bir “yapıt” tı. Peki muhallebi çocuğu deyimi nereden geliyor dersiniz? Sarayda parlak içoğlanlara ilişkiden birkaç gün önceden başlayan sakızlı muhallebi yedirilmesinden geliyormuş.

Bir de kadın eşcinselliğine ilişkin sözcüklere bakalım. Zarif kelimesinden türetilmiş zürefa kadın eşcinseli tanımlıyordu. Zürefalar beyaz elbise giyer, boyunlarına beyaz ipek mendil sararlardı, bunun da farklı bir bağlama biçimi vardı. Saçlarını kısa keserlerdi. Aralarında kullandıkları özel bir dil geliştirmişlerdi. Zürefanın düşkünü beyaz giyer kış günü deyiminin kökeninin de bu zürefalar olduğunu belirtelim. Hovardalıkla servetini yitirmiş (düşkün), kışın sandık dibindeki beyaz keten elbisesine kalmış meslek kadını için kullanılan bu deyim sonradan dönüşmüş ve mevsime uygun giyinmeyen şaşkın anlamında kullanılır olmuştur.

Ama en şaşırtıcı konu namus kelimesinin yunanca nomos kelimesinden türemiş olmasıdır.( İlber Ortaylı’nın Osmanlı Toplumunda Aile kitabı.)

Evet bugün yaşadığımız bireyselden toplumsal ayrıntılara kadar aslımızla ilgisi olmayan bu değişim dönüşümü Osmanlı tanımına borçluyuz. Ben kadın üzerinden olanların bir kısmını aldım. Osmanlıyı yüceltirken dikkatli olmalı. Çünkü her ne kadar tarihimizin bir parçası olsa da Osmanlı Türk’ten kendini ayırmayı, Türk olanı hor görmeyi yeğlemiş bir kültürel bulamaçtır. Türk kadınını ise geleneklerinden tümüyle koparıp kafese koyan osmanlı kafasıdır. Özenilecek, yüceltilecek hele 2020 yılında örnek alınacak kafa değildir bu kafa…

BİR SALKIM ÜZÜM

Kabuğunu yitirmiş böcek gibi köşeye sinmişti. Kulakları alışıldık gece seslerini bekledi; havlamalar, bozacının bol “O” lu bağırtısı, bekçinin düdüğü, duvarlara yazı yazan gençlerin kısık sesli komutları, koşan ayakların yoluna çıkan kedinin çığlığı, devrilen tenekeye sarhoş küfürü. Uyanan horozun ötüşünü bastıran horlama. Aralık bir pencereden sızan, TRT’ nin kapanış haberleri. Ardından İstiklal Marşı. Kahveden dönen ihtiyarların konuşmaları… Hiç biri… Karanlıkta, suskudan oluşan yankılar içinde, yosun bağlamış betonlarda gezen ayakları duyar gibi oluyordu.

Siyah üzüm salkımının parıltıları gözlerini acıtıyordu.  Kurtulmak için başına çekebileceği hırkası bile yok.  Kıpırdandı.  Yattığı beton etini deldi delecek. Biliyor. Çünkü üç gün boyunca dizlerinin üstünde tutuldu. Artık öyle durması gerekmiyor. Diz kapaklarının derisi soyuldu oralardan vücuduna iki soğuk demir girdi sanki.  Hala orada duruyorlar. Öyle ağladı, öyle ağladı ki yağmurlardan şeklini yitiren kerpiç ev gibi olduğu yere yığıldı işte.

Defalarca üstünde kuruyup sertleşen ince giysisi, kemikleri, pürtüklü betonla arasına sıkıştırdığı etlerine batıyor. Tabanları çatlamış dikenli ayakkabıların içinde. Hayır, görünmeyen binlerce jilete katlanmak zorunda çünkü elleri ısıtmaya yetmiyor.

Bir salkım üzüm. Siyah. Yıkanmamış.  Bağların tozunu taşıyor, biraz örümcek ağı, küçük saydam bir kanat parçası var belki. Ve, ve kaygan yaprak ayaları üstünde testere sesli böceklerin ayak izleri. Taneler saplardan koparken tırk diye küçük bir ses gelir, ısırdığında kırt yapar. Yavaşça sızan suyu ağzının kenarını gıdıklar. Yavaşça… Teker teker ye… Acele etme, bir taneyi iki kerede ye… Şimdi üzüm zamanıdır. İçinin mevsimler saati öyle diyor. Romatizmalı asma kütüklerinin ip ip soyulan kabuklarından çıkan tozların pırıltısını görmen, asma yapraklarının kokusunu duyman bu yüzden. Dilin değince hafifçe acıdır hani. Bazen tüylü ama tersine dokunursan parmağın kaymaz. Ilık anne sarmaları. Tencerenin kapağını açınca yeşil kokulu buharı gözlerini kapatıp içine çekersin. Şimdi beklentiden tüten kokular ortalığı kaplamışken, topraktan geri gelen bir Anadolu tanrıçası kadar yorgunsun. O yüzden şu tepedeki ızgaralı aydınlatmanın yerine asılmış olan öbeğe uzanamazsın. Asmanın sürgünlerini, ısıramaz, ince ekşiliği duyamazsın dilinde.

Kocaman salkımın içine kaçsan. Taneleri delip çekirdeklerin arasına sıkışsan. Su kesecikleri yanaklarına ıslak yapışkan değse… Buruk sıvısını,  larva olup emsen…

Karanlık bir ağızda kara taneleri ezilirken çıkardığı özsuyun sesini duyuyor. Şimdi çevresinin de ağzının içi kadar göz gözü görmez olduğunu düşünüyor. Üzümlerin içinde acılardan geçerek gelmiş genç bir beden yatıyor. Beynine kazılmış yitikleri, işkenceleri, acıları, korkuları, dirençleriyle o koskoca, suskun uçurum… Onun derinliğine inecek kimse yok. Asla yok…

Uyumuş muydu? Ağzından salyalar aktığını duyuyor ama doğrulamıyordu. Bir parça karton olsaydı altında. Çişi geldi, ama nereye gideceğini bilemediğinden, daha çok da kıpırdasa betonda ısıttığı yer buz gibi olacak diye hareketsiz… Üşüyor. Yan yatıp kendini kollarıyla sarması para etmedi. Şu tavandaki üzüm salkımının çığlıklarını… Kalkabilse parçalayıp susturacak! Oysa öyle yorgun öyle yorgun hissediyor ki günlerce gecelerce sıfırın altında yaya yürüse ancak bu kadar… Uzandığı şuracıkta dinlenmek için dayanılmaz uyku isteği. Kimse dokunmasın artık… Aç ve uyuşmuş durumda… Aç ve uyuşmuş ve ne – ne yazık ki bir kaçış planı yok…

Hey, mayın tarlasında piknik yapmayı seçenler! Kaçmayı bilmeyen, saklanmayı korkaklık sayan üzüm salkımı! O yüzden birinizi yakalayınca ötekiler tek tek koptu. Hey sensin!  Hey!  Üzüm salkımı gibiydiniz, kolayca hasat edildiniz…

Dışarıdan bir ses ona çenesini kapatmasını, oraya gelirse pişman edeceğini söyledi. Hangi çenesini kapatacak?

─Sana diyorum sana! Üzüm üzüm deyip durma! Kafayı mı bozdun ne!

Bunun üzerine buradan çıkarsa eğer, temiz çarşaflı yumuşak yatağından en az iki hafta süreyle asla kıpırdamayacağına ilişkin bir tasarı geliştiriyor. Uyuyacak. Hiç üşümemek için evdeki tüm yorganlardan, battaniyelerden oluşan dağın altına girecek. Mağarasında bir ayı yavrusu olup sıcak sıcak horlayacak…

Ama içindeki hücre uçsuz bucaksız. Şimdi onun içinden biri geçse karanlıkta, o keskin idrar ve dışkı izini bulur. Yıkılan hayallerin, sönen yaşam sevincinin, korkunun, kalabalığında yolunu yitirir. Beklenti çınlamasından başka ses yok. Şafağa kadar uğraşmak zorunda.

Bilinmeyen bir yerdeki havuza bir üzüm tanesi düşüyor,  tavandakilere bakarken.

Kapının açıldığını duyuyor. Bıçak sırtı ışıkta bir çift bot… İçeri giriyor. İyice boyanmış, cilalanmış. Siyah taneler botların burnunda parlıyor. Botların hayatında işi ne? Yolunu şaşırmış ol… Böğrünü dürtüyor. Kıpırdamıyor. Başının altına yastık yaptığı kolu tümüyle uyuşmuş, yok… Kolu yok… Soluk alıp verişinde içindeki üzüm salkımı sisleniyor, netleşiyor, sisleniyor, netleşiyor… Tavandakine bakmaması gerek! Öyle akıl çelici ki bakmasa da ağzının sulanmasına engel olamıyor. Kokusu geliyor… Ne lan? diyor içinden. Kafayı yemiş olmalıyım! Üzüm müzüm yok! Tam da o sırada botlarla burnu arasına, duvar karanlığın içine soğan rengi kesekâğıdı düşüyor.

─Bana bak! Biz hemşeriymişiz seninle. Al bakalım. Baban getirmiş. Yi!

Dünyalar arası yarıktan süzülen bir takım saydam varlıkların rüzgârı botların bağcığına, kesekâğıdına değiyor. O varlıkların arasından gelmişçesine buğulu gözlerle botların burnuna, bağcıklara, kesekâğıdına bakıyor. Botların burnuna,  kesekâğıdına… Hafifçe yana eğilmiş, gülerek, hayır alaylı, hadi gel de aç bakalım ne varmış, diyen kesekâğıdı, yıkık kerpiç evin dibinde şimdi…

İçi boş botlar yürüyüp gidiyor. Karanlık, kapı aralığını dolduruyor. Kâğıt akıl almaz biçimler alıyor. Doğrulup bağdaş kuruyor. Kollarını uzatıp on parmağını açarak karanlığı kendinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Kâğıda… Dokunamıyor. Dokunamıyor. Hissediyor. Yüzünü sıvazlıyor. Kendini engellemeye çalışsa da acıklı bir hikâye anlatıyor kesekâğıdı. On parmak kırışmış soğuk biçime yapışıyor. Her yeri kâğıt hışırtısı dolduruyor! Açamıyor! Yırtılma sesi! Üzümler! İnliyor. Yüzünü sıvazlıyor. Hayır gerçek! Nereden geldiyse bir sinek vızıldıyor tanelerin üzerinde. Bakakalıyor. Bu ses ne kadar da dostça… Ölümcül üşüme geçti birden…

Ağzına doldurduğu tanelerin suyu genzine kaçınca boğulurcasına öksürmeye başlıyor. İçindeki üzüm salkımının kaburgalarını zorladığını görür gibi oluyor. Öksürmekten, önlenemez sevinçli hayal kırıklığından ağlamaya başlıyor. Kenarından yırtılmış, ölü insan derisi gibi iki yana açılmış kesekâğıdına gözyaşları, tükürükler düşüyor. O sırada görüyor! Baba! Babasının özenli öğretmen yazısı! Yıldız şelalelerinden gözleri kamaşıyor. Gözyaşı tokadından sersem, başına üşüşen beyaz kanatlara bakakalıyor: “Yavrum, canımın içi, haftalardır seni arıyorum. Bu üzüm salkımı sana ulaşırsa bil ki baban da ulaşacak. Sakın içini karartma. Yakında babam yakında…”

MAHALLENİN DENİZİ

Serap Gökalp’in Pirana Kahkahaları kitabından.

― güvercinler geçiyor pencerenin önünden. Bazen dış tarafa tünüyorlar. Havalanıp gittiklerinde parktaki en yüksek dala da konsalar görünürler. Ağaçların saçları sarı şimdi ve onlar konup kalktıkça yığınlar halinde dökülüyorlar. Aşağıda gezen kedilerin patileri bile onları ezerken ses çıkarıyor. Öyle kırılganlar. Pati sesleri duyuyor değil hayır. Hiç olur mu? Kediler buradan avuç içine sığacak kadar küçük görünüyorlar…

―geceleri ışık yanan şu yer var ya, parkımız… İlk gördüğümde okula yeni başlamıştım. Annem beni temiz temiz giydirir, okula götürürdü. Ağaçlar fidandı. Güvercinler sonradan geldi. Kediler de. Kerime Teyze görmüş, adamın biri sabah namazında bir çuvalla getirip atmış onları. Çoğaldılar. Kuşlar da. Karşı köşedeki terastaydılar o zaman. Şimdi sokak güvercini oldular…

Kanat seslerinin gün boyu avluyu doldurduğu kedilerin onları avlamak için bin bir yol denemeye başladığı günlerde annem hasta oldu. Özellikle çocukların yere attığı gündöndü çekirdeklerinin kabuklarını yerken tehlikedeydiler. Sessizce sokuluyordu kediler. Yaklaşıyor, yaklaşıyor, kuşlar gamsızca yerleri gagalıyor… Kediler karınlarını yere yapıştırıp azıcık bekliyor… Sonra ay!

―ağaçlarla dolu şu yer var ya, parkımız. Bir kenarına yeşil örtülü kutuyu getirip koyduklarında okula artık başka çocuklar gidiyordu ben değil.İmamın başındaki beyaz nokta, kalabalık siyah noktaların içinde kıpırtısız. Havaya yönelmiş eller açmış çiçeklere benziyor. Çiçeklerden sesler çıkıyor;

İyi bilirdiiiik!

Helal olsuuuu!

Anne beni unuttun…

“Deniz, korktun mu yavrum? Benden mi korktun? Korkma teyzeciğim, azıcık bir şeyler yesen. Elini yüzünü yıkasan… Sen Hacı Şakir sabununu seversin. Bak sana leylak kokulusunu aldım. Hı olur mu? Anneciğin seni böyle görse çok üzülürdü ama. Zayıflıktan bir deri bir kemik kaldın be yavrum. Anneciğini özlüyorsun biliyorum ama ne yapalım kızım? Elden ne gelir? Allah daha çok seviyormuş demek ki… Hadi kalk artık şu pencerenin önünden. Hı? Hadi Kerime Teyzesinin güzel kızı…”

Pencerenin önünden kalkmayı unuttum.

―tam yeşil kutunun durduğu yere bir kamyonet yanaştığında kediler kaçıştılar. Güvercinler dallara tünemiş, şimdi tehlikede gözüken kedilerden öç alıp gurulduyorlar… Taşınan eşyaların arasına sıkışabilir, üstlerine düşen bir ağırlıkla ezilebilir veya bir tekmeyle savrulabilirler… Ay!

“Deniz, Korktun mu yavrum? Korkma. Kerime Teyzesi kızına yemek getirdi. Denizciğim bak bu cici annen. Bundan sonra sana o bakacak emi benim güzel kızım? Yemeğini bitir de  biraz aşağı parka inelim. Cici annen evi temizleyecek olur mu canım?”

―kediler çocukların oyuncaklarına tırmanıyorlar, salıncaklarda kıvrılıp uyuyorlar. Bir kedi sıçrayıp kucağıma oturuyor. Tırnakları pijamamın çiçeklerine takılıyor. Bacaklarım ve sırtına koyduğum ellerim artık üşümüyor. Şimdi her yerde gelişigüzel saplanmış suskun çubuklar var.  Parkın içinde de üstünde de yapraklar bitti. Ağaç kılçıklarının içinden aydedeler geçiyor. Güvercinlerin hepsi görünüyor ama arılar kadar küçükler artık…

Cici annem beni unuttu…

―şu ışık yanan yer var yo, onun karşı dairesinde Kerime Teyzeyle Ahmet Amca oturuyor. Beni severler. Onların çocukları yok. Beni severler. Kediler de severler. Ama kediler şimdi yok. Güvercinler de… Onları toplayıp çuvala mı koydular, duvara mı vurdular?

Taranbaba tararım

Çocukları ararım

Hangi çocuk uyumazsa

Torbama koyarım

Duvarlara çalarım

―bak yukarıdan ne çok tüy düşüyor. Bak ellerim nasıl üşüyor. Tüm tüylerini dökmüş olmalı güvercinler… Güvercinler üşüyecekler…

Güvercinlere tüylerini giydirmeyi unuttuk.

“Deniz kızım gel şunları giydireyim sana. Bu kara kışta bu incecik pijamalarla donacaksın. Allah insaf merhamet versin. Bu yaşta bir kız çocuğuna bu yapılır mı? A, ah anneciğin kim bilir nasıl… Uzat kolunu bakayım, hah tamam. Başına da şu yün başlığı geçirelim. Bak Kerime Teyzen sana çorba pişirdi. İç de ısın biraz. Yok yok öyle değil, ekmekle katık et Denizciğim. Aferin sonra da makarnanı yersin, emi. Ben sonra gelir tepsiyi alırım. Deniz, bak sana ne diyeceğim, beni anlıyor musun? Şu pencereyi görüyor musun? Kalorifer dairesi orası bildin mi? Oraya bir yatakla bir yorgan koydum. Bu bankta yatıp kalkma kızım. Hem soğuk hem Allah esirgesin her türlü insan var. Yemeğini bitirince oraya gidersin emi kuzum?”

―şu ışık yanan pencere var ya, hani sımsıkı kapalı… Onun üst katında Necla Hanım Teyze oturuyor. Herkes ona çok acır. Hem yaşlıdır hem tek başınadır ve asansörsüz apartmanın sekizinci katında oturur. Ayakları ağrır. Sekizinci katta oturmak çok kötüdür. Ona acıdıkları için hep “sekizinci kattaki Necla Hanım Teyze” diye söz edilir.

―şu ışık yanan pencere var ya. Hani arada Karagöz perdesi gibi gölgeleniyor. Alt katında Zeynepler oturuyor.

Beni unuttunuz…

―kalorifer dairesinin penceresi… Önünde şaşı bir kedi patisini yalıyor. Pencere bir kedi büyüklüğünde. Kedi de siyah pencere de kaldırımda duruyorlar, bir de parlak çikolata kağıdı… Titriyor. Kedi bir patisi havada avını gözlemeye başlıyor. Dokunuyor. Kâğıt titremeyi bırakıyor. Dokunuyor kâğıt yuvarlanıyor. Üstüne basıp gitmesine engel oluyor. Bekliyor. Bırakır bırakmaz rüzgâr kâğıdı kapıp götürüyor. Kedi şaşırıyor… Şaşı kedi…

“Deniz, bak Kerime Teyzen gönderdi bu makarnayı. Hadi ye de seni bodruma götüreyim. Donacaksın. Kaç gündür burada oturuyorsun. Al kaşığı eline. Hadi bitir bakayım tabağındakini… Burada yatılmaz, Kerime Teyzenin hazırladığı yatak var bodrumda… Bitti mi yemeğin? İyi. Gel bakayım benimle. Korkma ben de geleceğim ben de… Bak bunlar elektrik düğmesi bildin mi? Basınca yanıyor, gel şimdi inelim basamakları… İşte yatak. Burası sıcacık.  Yatağa girmek için ne yapacağız? Ayakkabılarımızı çıkaracağız. Üstümüzdekileri de… İşte böyle. Yok yok bir şey yok. Yat şimdi sen. Öyle değil sırt üstü yatacaksın. Hah tamam. Aç bakayım bacaklarını azıcık. Hah tamam. Hiç kıpırdama emi. Tamam. Aferin sana, aferin sana, aferin sana…

Ağaçların yalnızca kökleri görünüyor…

―pencereye bir kedi geliyor. Miyavlayıp camı tırmalıyor. Yanından geçen bir ayak onu tekmeliyor. Kedinin canı yanıyor. Başka ayaklar da kediyi tekmeliyor, çocukların bağrışmaları kar kümelerini delik deşik ediyor. Gökyüzü yok…

“Deniz orada mısın? Gel bakayım amcan sana yemek getirdi. Kerime Teyzen gönderdi. Yok yok öyle değil bir ekmekten bir pilavdan.  Hah, aferin. Bak bu amca da sana çukulata verecek. Değil mi amcası? Bitti mi yemek? İyi, ver bakalım çukulatayı. Yok yok kağıdını çıkarıyoruz.”

“Ya birine söylerse?”

“Yok yok o hiç konuşmaz. Annesi öldü öleli konuşmuyor. Yemek yemeyi bile unutuyor. Biz vermesek ölecek. Hadi sen bak işine.”

“Yüzükoyun çevir bari. Gözleri çok kocaman.”

―çukulatanın tadı komikti. Ama saçlarımdan yastığın üstüne düşen minik minicik böcekler daha komikti. Sallanıyorum ve düşüyorlar, sallanıyorum ve düşüyorlar.  Kimi ileri  kimi geri düşüyorlar, sallanıyorlar, burnuma kaçacaklar…

“Neler oluyor burada? Aman Allahım! Yüce rabbim! Ah Ahmet sen? Bu adam kim Ahmet? Zavallı sabi!  Bir de pide almış gelmiş!”

―ne çok gürültü… Bir sürü kadın bodruma doldu. Amcalar gittiler. Kadınlar beni yıkadılar. Minik böcekler de gittiler. Saçlarım da gittiler. Yorganla yatak ateşe gittiler.

Yeni giysiler geldi, büyük geldi. Annem yok mu? Beni temiz temiz giydirdiler. Başıma örtü bağladılar. Beni kapıcının kapısında beklettiler. Okula mı gideceğim?

Polislere, beyaz gömleklilere verince unuttular…

-o-