KADIN ERKEK HALLERİNE İLİŞKİN MIRILDANMALAR

Yeryüzünde dişi ve erkeğin bir arada olmaya karar vermesinden sonra, dişi hamağını erkeğin bulunduğu bölgeye taşır ve erkeğin çevresinde görünmez bir koruma kalkanı oluşturur. Kalkan, diğer dişi yaratıklara duyarlıdır ve erkek nereye giderse gitsin belli çapta onun korunmasını sağlar. Bu koruyucu kalkanın “chip”ine insanlar kendi aralarında “alyans” derler. “Chip” ya da “Alyans” aynı zamanda dişi eşin erkeği izleyebilmesine yarar ve bir benzeri de onda bulunur. Buna kovalamaca alanı denir. Başka bir dişi yaratık erkekle ilgilenirse alyans uyarır hem dişi eşi, hem karşıdaki dişiyi… Erkek derhal güvenli bölgeye alınır.

Elbette bu önlemler dışında erkeğin çok ilgi çekici olmaması gerekir.  O yüzden hamağını erkeğin yanına asmış olan dişi ne yapıp eder, güzel besin oluşturma becerisi diye bir özellik geliştirerek erkeği özel bir beslenme düzenine sokar. Bu erkeğin hacmini artırdığı gibi, hareket yeteneğini sınırlar ve diğer dişilerin ilgisini zayıflatır. Ama konumuz şimdi bu değil, ne diyorduk?

Yakışıklı ve akıllı bir erkekse başka tehlikeler söz konusudur. Ciddi stratejiler izlenmesini gerekli kılar. Dişi kimi zaman yaşayarak (problem çözme yöntemiyle) kimi zamansa kalıtımsal yetenekleriyle bu stratejileri belirler.

Ama erkek, hem yakışıklı, hem akıllı hem günün moda deyimiyle “karizmatik” olmasının yanında, alışılmışın dışında becerileri olan, konuşma yeteneği yüksek bir erkekse bir saatli bombayla yaşanıyor demektir. Ne yeryüzünde kapladığı alan ne hamağının yanında bir hamak olması, ne koruma kalkanı, kovalamaca alanı para etmeyebilir. Sürekli olarak patlama süresini değiştirme çabası gerektirir. Ama gizli bir el o saati yine, yine çalıştırır. Tabi bu fazlasıyla yıpratıcı ve yorucu bir yaşam biçimidir. Dişi çok bunaldığında bağlantı kablolarını çıkarır. (Tamamen devre dışı bırakmak söz konusu olamaz ne yazık ki!)  Yıpratıcı ve yorucudur evet. O yüzden kadınlar erkeklerden daha önce çöker ve yaşlı görünümüne girerler. Ama daha geç ölürler. Bu da görev bilinci ve koruma kalkanı, kovalamaca alanıyla ilgilidir. Dişi önce erkeği yerine yerleştirir, onu gömer, sonra yapılacak işleri tamamlar. Tıpkı akşam yatmadan önceki işleri tamamladığı gibi, gidip yanına uzanır.

Biz koruma kalkanı konusuna geri dönelim. Dişinin yaşamındaki yorucu çabaları nedeniyle erken çöktüğünü saptamıştık ya… Gün gelir bunu fark edip kendileriyle ilgilenmeye başlarlar ve aynı zamanda erkeğin de aynı yıpranış içinde olduklarını zannettiklerinden onu kendi haline bırakırlar. Koruma kalkanının ışınımlarının düzeyine dikkat etmez olurlar. Tanrının adeta bir özür dileyişi olarak yeryüzüne gönderdiği estetik ve kozmetik bilimleri ışığında doktorların rehberliğinde değişim, dönüşüm, yenilenme sürecidir bu. Ama Tanrı yine erkekleri kayırmıştır. Bu döneminde erkek olgunluğun ışığını ince çizgiler halinde yüzüne yerleştiren, sakin, kendine fazlasıyla güvenli, yeteneklerinin efendisi durumundadır. Koruma kalkanını da kendi istediği gibi kullanma yöntemleri oluşturmuştur. İçerinin düzeni ve güvenliğiyle dışarının serüvenini ve tazeleyiciliğini yaşar. Kendisini şüphelerden koruyacak, muhteşem gümüş saçları, hüzünlü bakışları olmuştur… Ve bu gümüş kaplan gece avlanır…

Ya işte böyle.

Ben kim miyim? Bir ılgım. İlkyazda uğradığınız çölde yaşarım. Buradan hiç çıkmadım. Ne yeryüzü insanlarını bilirim gerçekte, ne kaplanları. Yalnızca düş gücü geniş olanlar için varım. Belki gerçek bile değilim. Sözcükler var emiştir de beni bazen bir şaire rastlarım.

DARISI BAŞINA!

Geçtiğimiz günlerde Kadın Hakları başlığı altında bir konuşma yapmak üzere bir topluluk karşısındaydım.

Onlara şunu söyledim, “Sizleri duyduğunuz, bildiğiniz olayları akademik bir jargonla anlatarak, sıkmak istemiyorum. Söz konusu başlığı “kadın haksızlıkları” olarak ele alacağımı göreceksiniz. Bunu kendi üzerimden anlatacağım. Ben Serap Gökalp, özgür olduğunu iddia eden, ekonomik özgürlüğünü kazanmış, mürekkep yalamış biri olarak anlatacağım. Kadın haksızlıklarını konuşmaya başladığımızda konu çok uzun ve derindir 21 yüz yıldır didindiğimiz bu konuya 21 dakikalık sınırlı bir zamanda değindiğimizde çok şey eksik kalacaktır kuşkusuz. Ama konuşmalıyız.   

Çocukluğumda küçük ilaç şişeleri, kibrit kutuları, kumaş parçalarını biriktirir, bayram şekeri kutularını tiyatro sahnesi gibi keser, yarım parmağı geçmeyen şişelerden insanlar, kumaşlardan dekorlar yapardım. Karşıdan bakınca bu birbiriyle ilgisiz nesneleri oradan alıp oraya koymam tuhaf bakışlara neden olurdu. Yaşım da olsun olsun 5-6. Bebek evi diye bir oyuncak hâyâl bile edilemezdi ki. Ben kafamda kahramanlar yaratıp onları karşılıklı konuştururken bizimkiler, “Ne bunlar? Bebeğinle oyna, mama yedir uyut,” derlerdi, kızardım.

Sokakta oynamaya başladığımda yine sık sık beni kızdırdıklarını anımsıyorum. “Kız oyunları oyna, erkekler gibi koca sopalardan atlar yapıp, tahta kılıçlarla oynama,” deyip benim düş dünyamı yerle bir ederlerdi. Kız çocuğu olarak bazı şeyleri yapabilir bazılarını yapamaz olduğumu büyükler bana sıklıkla hatırlatırdı. Tanıdık geliyor mu bu hatırlatmalar?

Orta okulda derslerle ve çizgili bir kompozisyon defteriyle sınırlı yazın dünyamdaki duvarları bir yaz tatilinde yıktım. Altıncı sınıfın tatilinde bir roman yazdım. Romanımda on dört yaşında bir kız tek başına tüm Türkiye’yi geziyordu. Okul olmadığı halde kalem kâğıtla ne işim olduğunu kuşkuyla izleyen aileme karşı gizlilik kendiliğinden oluştu.  Büyüyünce öğrendim ki orta çağdan itibaren kadın yazarlar hep gizlice, gece herkes yattıktan sonra veya mutfakta çalışıyormuş gibi yaparak yazıyorlarmış. Romanımı okuyan tek kişi yakın arkadaşım da “Çok saçma bu yaşta bir kız çocuğu kendi başına Türkiye’yi asla gezemez” deyip benim canımı sıkmıştı.

Büyüdüm, çalışmaya başladım. “Nalan çeyiz hazırlamaya başlamış, bizim kız ilk maaşıyla daktilo aldı,” diyen annemdi. “Ne olacaksın başımıza yazar mı olacaksın?” Bu da babam. Artık gizli yazmalar bitmişti. Dergilerde yazılarım çıkıyordu çünkü. Gelin görün ki devlet memurluğu yaptığım için takma isimle yazmam gerekiyordu. Düşünün yazar olmaya çalışıyorsunuz ama adınızı gizlemek zorundasınız.  Devlet düzeneği kalemden korkar bu ülkede…

Ana babamın “Kızımız yazardır,” diye arkadaşlarına tanıştırırken gururlanmaları için on dokuz yıl geçmesi gerekti. İlk kitabım yayınlanmıştı. 

Hele o gece tıktıkları? Ne çok kızdırdığım insan olmuştur ve ne çok insan misilleme olsun diye beni üst kattaki terlik, ayakkabı sesleriyle sinirlendirmiştir. Bu tıktıkları daktilomu kalın havluların üstüne koyarak azaltmaya çabalamışımdır. Benim yazmamı/yazarlığımı rahatsızlık nedeni olarak gören komşularımın kulakları çınlasın.

Yaşamımın uzunca bölümü Bursa’da geçti. Taşrada malzeme sıkıntısı yoktur. Ama Bursa tek renktir; yeşil. Şimdilerde daha koyu bir yeşil. Bunu doğanın rengi anlamında kullanmadığımı biliyorsunuz. Oysa edebiyat çok renk ister. Arayışlarım beni Bursa’nın işçi dünyasına ulaştırdı. İşçiler… Metal işçilerini, maden işçilerini, tekstil işçileri, ağaç işçileri, beden işçilerini inşaat işçilerini keşfettim. Bu kalın ve yeşil rengin altında bulduklarımdan çok şaşırdığımı, çok üzüntü duyduğumu itiraf etmeliyim. İşçi sorunlarını kadın işçi sorunlarını ha babam yazdım. İşçi öykülerimle ödüller aldım.  Son yıllarda kahramanlarım, cadılar, vampirler, her önüne çıkanla seks yapan karakterlerle savaşıyor ama olsun. Ben yine kadın sorunlarını, kadın işçileri, işçileri yazmaya devam ediyorum. Bazen düşünüyorum da keşke “Fadime Hanım’ın Işığı” öykümdeki annenin kaygıları artık olmasa, “Sisin İzi” Öykümdeki maden işçisinin anasının dramı olmasa, keşke “Koskoca Bir Soru İşareti” öykümde yaşam mücadelesi veren işçinin slikosis hastalığına yakalanmasına neden olan koşullar iyileştirilse. Keşke genç yaşta kadınlar nikahsız ikinci eş olarak istemedikleri evliliklere zorlanmayıp “Kendini Ölüme Bağlayan Kadın” lar olmasa, keşke “Raftaki Kişilik” ve “Uzun Saçlı Kadın” öykülerinin kahramanları gibi kadınlar dayak yemese, keşke bir sokak kadınının çocukları olma şansızlığına uğramış çocuklar “Annemin Çalılıklarında” öykümdeki gibi “annem galiba bizi istemiyor, gönderin o zaman çocuk esirgemeye” demese. Keşke yobaz bir evliliğin kurbanı olan, kendisine dünyalık diye seslenilen Melek artık yeter dediği noktada bir mucize gerçekleşse…

Ya, işte böyle. Çok yalnız kadınlar bunlar.  Kadın-yazar da (burada yazar tanımını böyle kullanmak zorundayım) kendini hep yalnız hisseden insandır. Çünkü diğer toplumsal rollerin saldırısı altındadır. Eş rolü, anne rolü, çalışan kadın, komşu teyze, akraba, ana-babanın çocuğu, sivil toplum örgütlerinin üyesi… Hangisini saymalı bilmem. “Yarın akşama şu toplantı var,” derler, “Ütü yapacağım” derseniz tamam o zaman derler. “Yazı yazmam gerek,” derseniz  “ Amaan, sonra yazarsın,” derler. Bu baş belası aşındırıcılara direnmek zorundasınızdır.

Gelin görün ki baş belası olarak kadın tanımlanmıştır. Hesiyedos yaptı bunu. MÖ 700’lerde Pandora mitolojisiyle kadını erkeğin baş belası olarak tanımladı.  Ondan sonra da tüm dünyanın hayran kaldığı Yunan uygarlığında kadın giderek ikincil hale geldi. Kızların okumalarına, soru sormalarına izin vermemek, kadınları evin ayrı yerinde yaşatmak, küçük yaşta evlendirmek de o zamanlar başladı. İki ninem de 14 yaşında anam 16 yaşında evlendirilmiş. Çocuk gelin bugünün sorunu mu acaba? Bekaretin korunması nedeniyle yapılan bu erken evlilikler erkeğin ezeli fantezisini “el değmemiş kadın” fantezisini besliyordu. Bu fantezi, kadını birey kabul etmeyen, ona özgür cinsel hayatı yasaklayan, erkeğin çizdiği sınırlar içinde yaşamasını uygun gören bir görüştür.

Soruyorum: Kadın biyolojisi kadın kimliğini oluşturan öğelerden yalnızca biri olmasına karşın, neden kadın bedeni özgürleşmesinin önünde engeldir?  (Bu arada Derya Şaşman Kaylı’ya Kadın Bedeni ve Özgürleşme yapıtını anarak bir selam gönderelim.)

Hep şöyle tanımlandı dişiler: daha zayıf yani korunulası, tahrik edici yani sakınılması gereken (kendisi için bile tehlikeli beden tanımı) Peki akıl? Kadının aklı neden yok sayılır?

Aklının yok sayılması bir kenara, kadının fazla konuşması bile hoş karşılanmaz, bilmez misiniz? “Sessizlik bir ziynettir” “en iyi kadın fazla konuşmayan kadındır” düşünce kalıbının tüm kültürlerin deyimlerine sinmesi de buna dayanır.  “Dam damlamasından, karı vızırtısından durulmaz,” derler Anadolu’da.           

Peki tarih boyunca okul kapıları yüzüne kapatılan kadının günlük tekdüze, tekrarlı işlere tutsak edilerek sonra da aklı kıt, aklı ermez olmasına şaşmalı mıyız? Hâlâ, hâlâ ve hâlâ kız çocuklarının okula gitmesi için bir sürü sivil toplum örgütleri çalışmalar yapmıyor mu? Kadın haklarında söz edemeyiz!

Daha da acısı, bu konuşmama hazırlanırken aklıma geldi bizde kadınla ilgili hangi deyimler var diye bir araştırayım dedim. 118 deyim buldum, hiçbiri kadını yüceltmediği gibi çoğu insan haklarına aykırı düşünce kalıpları öneriyor.

  • Kocanın vurduğu yerde gül biter,
  • Kadın kocasının çarığı, anasının sarığıdır.
  • Avradı eri saklar, peyniri deri.
  • Erkeksiz avrat, yularsız at
  • Kadının hükmettiği evde mutluluk olmaz.
  • Kadının şerri, şeytanın şerrine eştir
  • Saçı uzun, aklı kısa   
  • Avrattan vefa, zehirden şifa
  • Kız yükü, tuz yükü

Bu hakir görme geleneği kadın bedenini yalıtmaya yöneliktir. Toplumsal yaşamdan uzaklaştırmaya yöneliktir. Yetmez, bağımlı olması sağlanır. Burada cins ayrımı XX ve XY dışında cinsiyet ayrımından yani biyolojik niteliklere dayatılan sosyal ayrımdan söz ediyorum.

Şu da bir gerçektir ki kadın sosyal hayattan uzaklaştırılıp, yok sayıldığında yerini erkekler almıştır. Zenneler türemiş, kadın rolleri oynayan tiyatrocu erkekler türemiş, oğlancılık olağan olmuştur. Afganistan’da olanları hepimiz izliyoruz. Yıl oldu 2024 ama yine aynı senaryo ile karşı karşıyayız, farkında mısınız? Kadın haklarını nasıl konuşalım? Günümüzde kadına pozitif ayrımcılık diye bir tanım getirildi. (Annelik izni artırıldı da iş yerlerine kreş yapılması hiç konuşulmuyor nedense.) Yine kadınlar eve hapsolmaya çalışılıyor ve yine erkekler onların yerini alıyor.

Yazabiliyor olmak, bir çalışma odasına/masasına sahip olmak ve yazmaya koyulabilmek bir ayrıcalıktır, Türkiye’de bir kadın için. Ben bu ayrıcalığa sahip biriyim. Ama bu koyulma sözcüğü sizleri sakın aldatmasın. Az önce söylediğim türlü rollerimin en alt sırasında yer alan yazarlığımı korumak, sakınmak, zaman çalmakla gerçekleştirebildiğim bir eylemdir. Türlü nedenlerle yazma eyleminden koparılırsınız çünkü. (Oysa bir erkek yazar aynı sorunla boğuşmak zorunda asla kalmaz eminim.) Zamanımı düzenleme özgürlüğüm de yoktur. Ne pişireceğim gibi bir sorunsalı vardır kadının.  Pişirmek için almak, almak için para kazanmak, para için iş bulmak, iş bulmak için sayısız engeli aşmaktan söz ediyorum. “16/24 Vardiyası” öykümde işsiz bırakılmış, yeni doğum yapmış bir kadındır öykünün baş kahramanı Aynur. Kocasına bile söyleyemediği işten atılma meselesini tek başına yaşar ve 16/24 vardiyasına gidiyormuş gibi evden çıkar. Ne pişireceğim sorunsalı önemlidir. Pişirememek büyük sorunu kadının omuzlarındadır.

Beri yandan erkeklerin yazdıkları yasaları onaylayan bir tanrıya sahip olmak gibi bir üstünlükleri vardır. Bu da kadının hayatını karartır. Bizim cehennemimizdir! Bazen ölümcüldür! Bütün dinlerde erkeğin efendiliği tanrısal bir haktır. Dolayısıyla Tanrı korkusu ezilen kadınların başkaldırıya yönelik tüm tepkilerini baştan baskılar. Oysa, eski ve uzak geçmişte Mısır’ da, Hitit, Babil, Sümer yazıtlarında ana tanrıçalara övgü ve yücelikle söz edilirdi. Tanrı kadın olarak biçimlendirilirdi. Tek tanrılı inanç sistemlerinde birden bire kadına yardımcı, sabreden rolü biçilir oldu. En önemli işleri başarma rolü erkeğe nasıl ve neden verildiğini hep merak ettim, anlamak istedim. Bu konudaki merakımı ve cehaletimi, o dönüşüm meselesi ve hak yitimlerini Merlin Ston’un Tanrılar Kadınken kitabı cevaplamıştır.

Bir sanatçı olarak sanatın kendisinin bile kadını ikincilleştirdiğini düşünürüm. Sanat tarihi resimleri, şiirler, tiyatro oyunları kadını “esin kaynağı” olarak tanımlar. Bu onu güvenli bir şekilde “ikincil durumda” tutar. Bu geleneği günümüzde moda dergileri, reklam filmleri, güzellik yarışmaları gibi çalışmalar üstlenirler. Sonra efendim, inanç sistemleri dışında, görgü kuralları, gelenekler, giysilere baktığımızda da kadının özgürlüğüne daha çok el/dil uzatır olduklarını görürüz. Şöyle oturma, böyle otur, o kadar bağırarak konuşma, sen kızsın. Bu taytla erkekleri tahrik edeceksin. Biliyorsunuz bunları. Kahkaha atmamıza bile engel olunmadı mı bu memlekette? Hangi kadın hakları?

Sosyal düzenekler, akıldan uzak, bedene indirgenen bir varlığa seslenir. Kadın kendi bedeniyle ilgili söz sahibi değildir. Kadın hakları savunucularına rağmen biz kadınlara yapılan türlü haksızlıklardan bugün bile söz ediyorsak uygarlık kavramında ya da modern toplum düzeni kavramında bir sakatlık yok mudur sizce?

Uydurma bir dişil karakter vardır; erkekleri cezbetmek, memnun etmek, avutmakla görevli güzel narin varlıklar… Bu düşünce kadın bedenini kafese koyar.  Bu beden bir yüktür, sakınılan, saklanan. Öte yandan aynı beden evlilik müessesesi için sergilenendir. Yine bu beden “kadının yaşamını gebelikle tek başına oynanan bir drama dönüştürür.” Yegâne varoluşsal alanlara kapı açan , evlat sahibi olmaya hizmet eden bedene de teyzeler amcalar karışmaz mı? “E, çocuk ne zaman?” “Hadi darısı başına.” … “Darısı başına.” Ben de bu cümleyi bir yakınlarının cenaze törenlerinde o teyzelere ve amcalara söylemek istiyordum doğrusu!

Şimdi burada biraz duralım. Doğurganlığında söz sahibi olamayan kadının cennet ayaklarının altındaymış. Cenneti ayakları altına alanla ilk küfredilen ve cinsel obje haline sokulan (kontrol altına alınan, tecavüz, fahişelik, pornografi kavramlarıyla birlikte anılan) gene kadındır. Ne yaman çelişki! Ne acı!

İktidarlar da kurumları, ideolojileri ve aygıtlarıyla denetimi kadın bedeni üzerinden işletirler. Kadını düşünür/tanımlarken, toplum da siyasi iktidarlar da gözünü cinsel simgelere dikerler ki en hafif deyimiyle bu yanılgıdır. Burada şunu soruyorum; insan toplulukları  NEDEN doğuran cinse değil öldüren cinse üstünlük tanır? Neden kadının özgürleşme yolundaki çabaları annelik, evlenmeyle gelen tekrarlı sorumluluklar, kamu alanında çalışma çabasının haksızlıklarla engellenir olması, bizim toplumumuzda yaşlı bakımları, torun bakımları, hasta bakımlarıyla engellenir? Neden?

Bana soruyorlar; neden yazıyorsunuz, neden yazar oldunuz? Çok, çok, çok nedeni var! Kısaca şunu söylüyorum, bugünü telafi etmek için, yaşamın korkunç trajedisine- özellikle kadın trajedilerine -katlanabilmek için sanata, kurguya, hatta geleceğe sığınma çabasıdır benim için yazmak. Kendimin de diğer kadınların da ezilen emekçilerin de, görmezden gelinen çocukların da dev gibi haksızlıklarının sesi olmaya çalışmaktır yazmak. Bağırmaktır. Sizinle birlikte olmak güzeldi, teşekkür ederim.”

Bu konuşmadan sonra soru cevap bölümüne geçtik.

Bir beyefendi söz alarak , “sanırım siz erkek düşmanısınız,” dedi. “Yo, hayır, evliyim ve bir oğul yetiştirdim, erkekleri severim,” dedim. “Benim yapmak istediğim çelişkileri çözümlemeye çalışmak.”

Bir başka beyefendi söz aldı, “Erkeklere ver yansın ettiniz, bütün bu olanlarda kadının hiç mi suçu yok yani,” dedi. Ona şu istatistikle yanıt verdim; “Son bir ayda kaç kadın öldürüldü diye sorulduğunda Google amcaya 5.5.2024 tarihli Birgün gazetesinin bir haberine ulaşıyorsunuz. Haber şöyle, aynen alıyorum: Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2024 Nisan Veri Raporu’nu açıkladı. Rapora göre 2024 Nisan ayında 32 kadın cinayeti, 13 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Bu ay kadınların yüzde 59’u evli olduğu erkek tarafından öldürüldü. Ayrıca bu ay öldürülen kadınların yüzde 56’sı evlerinde öldürüldü. Raporda, “Öldürülen 32 kadından 10’u boşanmak istemek, barışmayı reddetmek, evlenmeyi reddetmek, ilişkiyi reddetmek gibi kendi hayatına dair karar almak istemesi bahanesi ile biri annesinin babasıyla barışmaması bahanesiyle, biri kedi beslediği bahanesiyle, bir kız çocuğu; taş attığı bahanesiyle, biri ekonomik bahanelerle öldürüldü. 18’inin ise hangi bahaneyle öldürüldüğü tespit edilemedi. 18 kadının hangi bahaneyle öldürüldüğünün tespit edilememesi, kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin görünmez kılınmasının bir sonucudur” denildi.  2010 yılından itibaren kadın cinayeti verilerini kamuoyuna açıklayan platformun açıklamasında şu ifadeler de yer aldı:  “Kadınların kim tarafından, neden öldürüldüğü tespit edilmedikçe; adil yargılama yapılmayıp şüpheli, sanık ve katiller caydırıcı cezalar almadıkça, önleyici tedbirler uygulanmadıkça şiddet boyut değiştirerek sürmeye devam ediyor.”  

Bir hanımefendi söz alarak, “kendisinin asla toplumsal yaşamda zorluk yaşamadığını, özgürlüğünü ne babasının ne aile erkeklerinin ne de kocasının kısıtlamadığını, tahsilini de gerçekleştirirken hiçbir baskı altında kalmadığını…” uzun uzun anlattı. Ona da teşekkür edip ne kadar şanslı bir kadın olduğunu, buna gıpta edilebileceğini, söyledim.

Bütün üyeler bu konudan sıkılmışlardı. Ayrılan süreyi yeterli bulup sorulara son verdiler ve kendi iş planları ve programları hakkında, üyeler hakkındaki görüşlerini birbirlerine açıklamakla toplantıyı sürdürdüler. Ben de tabağımdaki yemeği bıçağımla doğraya doğraya onları dinledim, yüzümde acı bir gülümseme… Yine “darısı başınıza” diyesim geldi, demedim. Aynı güneşin altını paylaşmak aynı dünyada olduğumuz anlamına gelmiyordu evet.

BİR FOTOĞRAFIN GICIRDAYARAK AÇTIĞI…

Bugün bir öyküyle değil bir fotoğrafla sözcüklerin tadını çıkaralım istedim. Fotoğrafın yarattığı çağrışımların izini süreceğim. Bakalım nereye gideceğiz?

Fotoğraf bir evin bahçe kapısında durmuş, elini demir kapının üstüne koymuş, ikinci basamaktan birinci basamağa adım atmak üzere olan bir kadını gösteriyor. Altmışlı yıllar, fotoğrafın netliğine bakılırsa güneşli bir gün. Kadının üstünde büyük ekoseli, japone kollu bir elbise, belinde ince bir kuşak, başında beyaz bir şapka var. Eli ayakkabılarıyla uyumlu olmasına özen gösterilmiş beyaz bir çanta tutmuş. Açık kapının ve zarif genç kadının gölgesi öğle saatlerine işaret ediyor. Fotoğraf karesinin bir yanı gri duvarla öbür yanı yeşil bitkilerle sınırlanmış. Bir sokaktan bir eve giriş yaparken sanki, bir dakika, demiş fotoğraf makinesini tutan kişi ve kıpırdamadığı o saniye deklanşöre basmış.

Bu fotoğraf Nesrin abla tarafından bana gönderildiğinde belleğimi adamakıllı karıştırarak kim olabileceğini düşündüm. Bana gelen elektronik iletide “tam da eniştem senin kitabını okur ve çok beğenirken, bugün anılar dolu fotoğrafların arka planında senin çocukluğuna rastladık” diye enfes bir cümle vardı. Arka plana değil, altmışlı yılların şıklığını taşıyan sarışın beyaz tenli kadına odaklandığımdan bana yapılan jesti algılayamamışım. İkinci bir iletinin açıklamasıyla fotoğrafı parmaklarımı kullanarak büyüttüm. Duvarın üstünde gibi duran aslında yolun öte yanındaki bahçeden fotoğraf çekme sahnesini belki de şık genç kadını izleyen bir kız çocuğu gördüm. Bahçedeydi, bir oyunun ortasında sesler dikkatini çekmiş, ne olduğuna bakıyor olmalıydı. Arkasında görünen evin bahçe kapısı açıktı. Üst katın Fransız balkonunda bir saksı duruyordu, açık pencereden el örgüsü dantel perdeler sarkıyordu. Kızın elinde anlaşılmayan bir şey mi vardı ellerini birleştirmiş miydi? Kâküllü kulak hizası siyah saçlarıyla beyaz tişörtü zıtlık oluşturuyordu. Kızın bulunduğu bahçede ama poz veren genç kadının şapkası, saçları ve omuzlarının üstünü çevreleyen pembe çiçekli bir bitki fotoğrafa renk katıyordu. Olasılıkla kendiliğinden çıkmış bir gül hatmi çiçeği.

Fotoğrafın çekildiği bahçeden başlayarak o yaşamın içine giriveriyorum ansızın. Çocukluğuma, çocukluk arkadaşlarımın çocukluğuna bir yolculuk… Güner Hanım Teyze ile Orhan Amca’nın evinde çekilmiş bu fotoğraftaki kişi Orhan Amcanın kız kardeşinin kızıymış. Dört kız kardeşten biri benim, biri kardeşimin mahalle arkadaşı oldu sonradan. Diğer ikisi bizden büyüktüler, karşılaştıkça saçımızı okşayıp yetişkinler gibi gülümsemekle yetiniyorlardı o zamanlar. Bana her zaman küçük kadınlar romanını çağrıştıran dört kız kardeş belki başka bir yazının konusu olur. Şimdilik bu iki sevgili büyüğü, Orhan Amca ve Güner Teyze’yi selamlayarak dar yolu atlayıp arka plandaki bahçeye girelim. Evin sahibinin hafta sonları keser (o zamanlar çekiç yoktu) çivi ve tahta çubuklardan yaptığı çitin tahta kapısını açalım, bahçeye girelim. Kapının mandalı da tahtaya çakılmış büyük bir çivinin ekseninde dönen başka bir tahta çubuktu, anımsıyorum.  

Daha sonra o bahçeye  ve ön bahçeye evin sahibi hanım tarafından dörder küçük çam fidesi dikildi ama fotoğrafta çamlar henüz görülmüyor, demek ki daha eski bir tarih. Daha inşaat artığı taşları taşıyarak bahçeye betonlama ve küçük çiçekler sebzeler ekme zamanındayız.  Hafta sonları komşular imece usulü, bahçeleri ve sokakları düzene sokmaya çalışıyor. Burası özel bir projeyle yapılmış bahçeli işçi konutları; Çamlık Sitesi. İngilizlerin köy evleri kadar küçük ve şehir merkezinin hayli uzağında. Ulaşım zor. Ama olsun herkes kendi evinin sahibi olmak için taksit ödemeye de sıkıntı çekmeye de razı. Bu taksit macerasına bu evdeki genç karı koca atılmış. Adamın yaşlı anne ve babasıyla, orta yaşlı dul ablası ve kızlarıyla yaşıyorlar.  Artık kira vermekten kurtuldukları için hiçbir iş onlara zor gelmiyor.

Kızın hiç arkadaşı yok. Daha kardeşi doğmamış, daha sokakta oynama zamanları başlamamış. Fena halde sıkılan canını kendi bulduğu oyunlarla neşelendirmeye çalışıyor. Karşıdaki evde ise -o sıralar saymayı bilmiyor- bir sürü kız çocuğu var, bazen görüyor. İlerleyen yıllarda bitişik komşunun küçük oğlu, iki ev sonrasındaki evin tek oğlu aynı yaşlarda oldukları için sıkı bir arkadaşlık geliştirecekler ama daha çok küçükler ve anneleri onların tek başlarına yalnızca bahçeye çıkmalarına izin veriyorlar.

Baba bir devlet dairesinde memur. Her sabah arka sokaktan (bu fotoğrafın çekildiği sokak) evin önüne gelip davudi sesiyle “Gökalp”, diye bağıran çalışma arkadaşı Sabri beyin çağrısıyla işe gidiyor. Saat başı bir otobüs var, o kaçarsa işe geç kalınır. Necati Bey her sabah jilet gibi traş olmuş, beyaz gömlek ve kravatlı, siyah saçları parlayarak Sabri Beyle aralığın ucuna doğru yürüyüp gözden kayboluyorlar. Saat sekiz buçuk dokuza doğru hala evden çıkıyor. Bir kuaför dükkanında çalışan, çok yıllar önce kocası ölmüş, kızını evlendirmiş, oğlu İstanbul’da amatör kümede futbol oynayan Nazmiye hanımın kahkahasını da göz yaşlarını da kimse engelleyemiyor. Ne zaman hangisinin devreye gireceği de her zaman belirsiz…

Dede Halit Hoca, çoktan işe gitmiş. Otuz yıla yakın öğretmenlik yaptıktan sonra yaşamın onu sürüklediği yer sebze halinde bir kabzımalın yanında katiplik. Gün doğmadan yola koyuluyor, akşam gün batımında geliyor. Her yere yürüyerek gitme alışkanlığı yüzünden olmalı hiç yaşını göstermeyen dinç bir ihtiyar. Çalışma yaşamından tümüyle ayrılmasına daha birkaç yıl var. Çünkü kooperatif evinin taksitleri hayli yüksek. Dedenin emekli maaşı, çalıştığı maaş, babanın memur maaşı, halanın haftalıkları yetmediği için zaman içinde baba dışarıdan muhasebecilik yaparken anne de evde makineyle çocuk takımları örüp ufak tefek dikiş işleriyle para kazanıyorlar. Mahallede bu gibi ek iş yapan ev kadınları çok. Çoğu işçi memur ve ev hanımı olan mahalle sakinleri kıt kanaat geçiniyorlar. Her evde iki üç çocuk, genellikle yaşlılar da var.

Olasılıkla şu an evde Deniz Hanım, kızı Serap ve babaanne Fatma Hanım var. Deniz hanım her günkü sonu gelmez işlerini yapıyor olmalı. Babaanne yatağında bağdaş kurup gelinini izliyor, arada ona emirler veriyordur. Deniz hanımın işi çok. Her günkü temizlikten sonra öğlende yemeğe gelecek kocası için yemek hazırlamalı. (Çünkü o zamanlar lokantada yemek alışkanlığı hiç yok.) Bu durumda küçük kızın kendi başının çaresine bakması gerekiyor. Sürekli ayak ağrısından şikâyet eden babaanneden de başını ev ve diğer işlerden kaldıramayan annesi de ona oyun arkadaşı olamaz.  Eğer çamaşır günüyse anne zaten saat 03.00 te kalkmış, merdaneli makinede yıkayıp elde duruladığı çamaşırları çoktan ön bahçeye kurumaya asmıştır. Babaannenin ilaç şişelerinden insanlar, kutulardan evler, kumaşlardan malzemelerle hayali evlerde hayali hikayeler kurgulayıp onları oynatıyor. Her seferinde ilaç şişelerini karıştırdığı için anneden azar işitmeye aldırmıyor. Açmadığını, kırmadığını söyleyip yalvarıp oyun için izin koparıyor. İleriki yıllarda arkadaşlarını ayartıp doktorculuk oynamak için sokağın başındaki iğneci Sabahat Hatım teyzenin bahçesine gizlice girecek, onun kuytu bir köşeye attığı penisilin iğnesi şişelerini, kırılmış cam enjektörleri, iğne ampullerini çalmaya başlayacaklar. İlaçlardan oyuncak yapmaktan vaz geçmeyecek. Bu iş annelerden gizli olmalı çünkü cam kırıklarıyla ellerini keserlerse diye kıyameti koparacakları kesin. Suç ortaklıkları sıkı dostluklara dönüşüyor. Ganimet oyuncaklar yalnızca çocukların bildiği bir yerde saklanıyor.

Bu mahalledeki evlerin hepsinde babaanneler, anneanneler, dedeler var. Zaman içinde hepsi birbiriyle arkadaş oluyor, ev ziyaretlerinde anne babalar ve çocuklar yakınlaşıyor. Bu yakınlaşma çocuklar için muhteşem bir güvenlik ağı olup sokak oyunları başlıyor. Öyle ki terlemiş çocuklar bahçesini sulayan herhangi bir komşunun hortumundan su içip, yabanıl kokular yayan bahçede yetişmiş domateslerden isteyebilir, üstüne sana yağı reçel sürülmüş ekmeklerini kaldırıma oturup yiyebilirler. Evden uzaklaşırlarsa veya satıcı arabaların peşine takılırlarsa komşu teyzelerden azar işitebilirler. Herkes bakırlarını alüminyum mutfak malzemeleriyle takas etme yarışında. Mahalle aralarında satıcılar geziyor, plastik ve alüminyum kaplardan başka halılar, kilimler yeni evler için taksitle satın alınıyor. Satıcılar tüm müşterileri ve alacaklarını akıllarında tutuyorlar.

Küçük kızın bulunduğu evin ön bahçesi bir çıkmaz sokağa bakıyor ve büyük pürüzlü taşların yan yana dizilip araları ziftlenerek geniş bir alan oluşturulmuş. Çocuklar burada oynamaya bayılıyor ama koşarken düşenin vay haline. Gene de dizlerde derin yaralar oluşturan pürtüklü betonun onların oyun heveslerini kırması olanaksız. Yaralanma durumunda yapılması gereken hemen eve koşup dizlerin veya yaralı yerin yıkanması. Sonrasında yaraya çığlık çığlığa tentürdiyot basılıp üstüne penisilin tozu serpiliyor. Bu ilkyardım annelerin azarlamaları eşliğinde gerçekleşiyor. Hıçkırıklar kesildiğinde cezalı köşeden annenin gözüne yalvararak bakmak, annenin her hareketini izleyip onu huzursuz etmek bir an önce arkadaşlarının yanına dönmek için her zaman işe yarar.  Böyle bir sokak oyununda iki dizim birden fena halde yaralandığı için iki gün babaannemin yatağından çıkmayıp “artık ben yürüyemeyeceğim bana Polyanna’daki Maria gibi tekerlekli iskemle alın,” diye ayağa kalkmadığım olmuştur.  Ama bu fotoğraftaki kız daha üç-dört yaşlarında ve nasıl bir yaşam macerasına atılacağını henüz hiç bilmiyor.

Teşekkürler Nesrin Abla, çocukluğuma -artık gıcırdayarak- kapı açan o “an”ı paylaştığın için. Fotoğrafın yalnızca benimle ilgili kısmını paylaşıyorum.

YARATICI DÜŞÜNMEYE İLİŞKİN MIRILDANMALAR

Bu yazımda, çok geniş bir alanı tanımlayan yazarlık kavramını, öykü metniyle sınırlayarak ilerlemek istiyorum. Öykü küçük şeylerden anlam çıkarabilme yeteneği arayan bir metindir. Bu iddia nedeniyledir ki minimal öykülere kadar küçülmüştür. Bu sıkıştırma ve şiire doğru giden yoğunluk yazarın kendi kendisiyle yarışıdır. O yarış ki tüm sanat yapıtları gibi yaratıcılık bekler.

Öyküler bizi bekliyor

Öyküye ilişkin yaratıcılığımız kimi zaman bir sorudan kaynaklanır. Bazen bir insan yüzü, bazen bir insanın içinde olduğu bir sahne başlangıç noktamızdır. Ama önemsememiz gereken ayrıntı şudur, yaratıcı düşünebilmeyi keşfetmek. Kuşkusuz bunun için sınırsız kaynağımız var. Yirmi bir yüz yıllık bir miras aldık. Bu kültürden yararlanmalıyız. Bütün bilimler, toplumların kültürel birikimleri onları görmemizi keşfetmemizi bekliyor. İletişim olanaklarının zenginliği de cabası. Şimdi internet kitaplığı sonsuzluğu içindeyiz.  Beri yandan 21.yy tam da bir bataklık olarak görünüyor gözümüze. Kişisel yaşamımız, içinde bulunduğumuz toplumsal halkalar; aile, iş çevresi, sivil toplum kuruluşları, şehir, bölge, ülke ve dünya türlü üzüntü ve tehlikeleri barındırıyor. Bu işin kötü tarafı. İyi tarafı,  aynı ortamlardaki sayısız öykü keşfedilmeyi bekliyor. Okumakla, izlemekle, gezmek, iletişim kurmakla, duyarlı olmakla yol almalı, yüzlerce eylem ve yanıt olasılığı arasından seçim yapmalı, önem sırasına göre dizmeli, tutku ve anlam taşıyanları bir araya getirmeliyiz, öyküler bizi bekliyor.

Yazmak için alet kutusu oluşturmak

Yazmak için özgürlüğümüze sahip çıkmalıyız. Özellikle biz kadınları durdurmak için çok kurnaz düzenekler vardır; iş hayatı, kariyer, ev işleri, annelik bir sürü rol. Ama öyküler bizi bekliyor. Zamanımızı korumalıyız. Çevremize beyaz bir tebeşirle kişisel zamanımızı belirleyen bir halka çizmeliyiz. İşin zanaatkarlığını yapmalıyız, yazma denemeleri, yenilikler bulmalıyız. Okuma beslenmesi dışında algı beslenmesine de çokça gereksinmemiz var. Çevremizdeki sayısız dışsal uyaranların yanında içsel algılarımız, uyaranlarımız var. Tarihçemizdeki kalıplarımız, aileden sosyal çevreden gelen kalıplar, değer yargılarımız, oluşturduğumuz kültür, savunma mekanizmalarımız, yaşam birimi kalıplarımızdan aldığımız uyaranlar dağarcığımızdaki kalıplardır ve algımızı biz farkında olmadan süzerler. Bizi sabitlerler ve olayları olduğu gibi değil, bulunduğumuz yerden görürüz. Bir öykücünün bunu aşması tam algı becerisi geliştirmesi önem taşır. Çünkü bundan sonraki adım şudur; hangi ayrıntıyı öyküye çevireceğim?

Yazar bir prizmadır

Doğadaki en küçük ayrıntı, yaşamdaki en önemsiz olay öyküyle önem kazanır. Eğer anlatıcısı iyiyse. Eğer anlatıcının algısı iyiyse. Sözcüklerle arası iyiyse. Yazma eyleminin bir tür esrime halinde gerçekleştiğini söylemek safsatadır. Yazmak bir tür bilimsel işlemdir. Vücudumuz, ruhumuzun beynimizin haber alma aygıtı olarak çalışır ve bilgiler depolanır. Beynimizde işlem görür ve sanat yapıtları ortaya çıkar. Sanatçı bir prizmadır. Yazar bir prizmadır. Öncelikle ışığı içimize almamız gerek. Tayf kendiliğinden oluşacaktır. Elbette biz doğru açılı bir prizmaysak, doğru yerde duruyorsak. Yani sanatçı beynine, ruhuna sahipsek. Algı ışıktır. Hangi algılardan söz ediyorum peki? Fiziksel, ruhsal, coğrafya, psikolojik, iklimsel, töresel algılar ilk aklıma gelenler. Beş duyu organımızı kullanarak depolarız onları. Görme, duyma, tatma, dokunma gibi fiziksel algılar gibi sezgisel algılar da oluşturmak zorundayız. Sonrasında parçaların birleştirilmesi aşaması gelir. Bütünsel algı, etkin dinleme, hayal gücünün devreye sokulması, hareket kazandırma, özgünlük…

Yan yana çizilmiş üç (m) harfinden tabanca sesinden havalanan yaban ördeklerine ilişkin bir metne ulaşmak söz gelimi. Alışılmadık bir bakış açısıyla (L) harfinde bir kadının eteğini çekiştiren bir kedi görmek söz gelimi. Sınırları aşan düşünceyle metni yapılandırmak prizmanın tayfını zenginleştirme becerisi kazanmaktan söz ediyorum.

Hiçbir canlı varlığın olmadığı bir ortam anlatırken, devinim yaratacak bir unsur yerleştirerek öykü metnine ulaşmak gibi. Bir müzede bir salonu betimlerken, devinim unsuru olarak içeri kaçmış bir sineğe ilişkin bir öykü kurgulamak nasıl olur?

Metinlerin/öykülerin vazgeçilmez unsuru kuşkusuz ki içsel uyaranlardır. Bunun için algılarımızın içerilerde, ruhumuzda, beynimizde yarattığı yankıları gözlememiz ve prizmamızdan yansıtmamız ayrıca metne değer katan unsurdur.  Yaratıcı düşünce, prizmanın (yazan öznenin), içine aldığı ışığı(tüm bu saydığımız unsurları) nasıl kullandığıdır.

Bol ışıklı, güzel tayflara aracılık eden piramitlerden olmak dileğiyle. Öyküler her yerde bizi bekliyor.

İnci Gürbüzatik’in kaleminden Pirana Kahkahaları

Zorba Tv-Dergi’nin Mart 2024 sayısında İnci Gürbüzatik Pirana Kahkahaları kitabımın incelemesini yayımladı.

“İnsan ilişkilerinde değişen, ayrışan, gittikçe keskinleşen bir şeyler var.Piranalaştığımızınbelki de hiç farkında değiliz. Yazar Serap Gökalp, pirana balıklarının yok edici vahşiliğinden yola çıkarak aslında insanları anlatıyor öykülerinde. Piranaları tanıyalım ki, nasıl insanlaştıklarını ya da insanların nasıl piranalaştıklarını anlayabilelim,” cümleleriyle başlayan inceleme yazısına,

https://zorbatv.com/edebiyat/kitap-pirana-kahkahalari bağlantısından ulaşabilirsiniz.

Teşekkürlerimi sunuyorum. Bir yazar için en doyumlu iş, anlatılarınızın iyi kulaklara ulaşmasıdır.

KÜS

Bir kadının ardından ağıt

Adını Güler koydular; hem güler yüzlü olsun, hem yüzü gülsün diye.

Masaldaki gibi, bir iken iki, üç iken dört oldu. Ama adına inat hiç gülmedi. On dört yaşının harman zamanındaki gülüşünü, kırk yıl ateşte yaktı; aynı evin içinde, kapısı kırk kilitli tavan arasında, kırık bir sandıkta, kırk yıl yaşadı kocasına küslüğüyle.

Unutmam Seni adlı öykü dosyamdan Ressam Evgani’nin deseniyle Zorba’nın Ocak 2024 sayısındayım. https://zorbatv.com/edebiyat/oyku/kus         

https://zorbatv.com/edebiyat/oyku/kus

Gaydaros Aleksan’ın Şirin’i   

Serap Gökalp

Radyoyu her zamankinden fazla açmıştı. Otomobilin içinde fır dönen kaygılara yer kalmasın diye mi? Hadi canım, kendine gelmeliydi. Her şey yolundaydı. Öyleyse neden çuvala konmuş salçalık domates püresi gibi su sızdırıyordu? O olursa, bu olursa, ya şöyle olursa…Az kaldı az. Yarım saat bilemedin bir saat sonra her şey…  Yol kenarında rengârenk giysili, başında çiçek çelengiyle bir kadın el ediyordu. Sinyal verip önünde fren yaptı.

-Bodrum’a götürüvecen mi? diye seslendi kadın çömeldiği yerden.

-Marina’ya doğru gidiyorum, sana uyarsa, dedi.

Kadın sevinçle doğruldu.

-Sepetim va, şuracıkta, alcen mi?

-Bagaja koyuver, açtım bak.

-Ha dendi, dedi aynı neşeyle, kapıyı kapattı. Allah ırazı olsun. Gelemedi bu geberesice araba. Dinelipdurum. Eneee!

-Ne oldu?

-Gocuman Irabbım! Ner’den gelipdurun sen?

-İstanbul’dan.

-Hindi, İstanbul’dan gelip durum demesen gaydaros Aleksan’ın Şirin dep’durudum. Şirin’in gözeli ama.

-O kadar benziyoruz yani? derken radyoyu kıstı.

-Anagari pek benzep durusun.

-Kim bu Şirin?

-Zengin evlerine temizliğe gidip durudu. Gocası gaydaros Aleksan hayırsız balıkçının biri. Turist gezdirip duru. Balığa çıkmayıp duru. Çığrından çıktı gari. Oturtma getirdi Şirin’e . Suriyeli bi kızan, on beşinde. Üç beş güne va’madı, Şirin gidivedi. Büyük kıssa, küçük kıssa, ortancası, Gaydaros Aleksan bakakaldı ardından. O gün bu gündü bi’ haber yok Şirin’den. Kızanla, pek güzel okuyup durudu. Güya de’si o muş ki gelcemiş geri. Bak’vercemiş çocukların hallerine. De’si omuş ki kızanları alıp gidivecemiş.

Kadın arabaya gaz verdi, gülümsedi.

-Balıkçı eşek Ali İhsan’a ne oldu?

-Eneee! Ner’den bilip durun gari bunları?

-Neyi?

-Gaydoros’a eşek dedin, Aleksan’a Ali-İhsan…

-E, buralara gele gide öğrendim laflarını ondandır.  Şirin’i anlatıyordun…

Bodrum’a girdiler.

-Suriyeli oturtma da gari ikiz doğuruvedi. Pazar yerini bilip durumun?

Trafik lambalarını geçip itfaiyenin önündeki yola saptı,

-Pazaryerinde indirive gari…Etti mi sana beş çocuk. Büyük kıssa tatillerde çalışıp duru ama fukaralık…

Kadın çenesiyle ileriyi işaret etti.

-Şurası iyi mi?

Durdu. Vedalaştılar.

Bodrum’un içine doğru yavaşça kaydırdı arabayı, trafik lambası yeşil yanıyordu. Tanıdık ayrıntılara bakarak ağır ağır devam etti. Tekneler, lokantalar… Otelin önündeki kafede genç bir anne bebeğine biberonla su içiriyordu. Sağ sinyalini yaktı. Denizi arkasına alıp aralığa saptı. Üniformalı güvenlik görevlisi duvarın gölgesinde gazete okuyordu. Tık, tık, tık… Sinyali kapattı. 

Devamı ZORBA TV DERGİ’DE https://zorbatv.com/edebiyat/gaydaros-aleksanin-sirini

AĞAÇLAR ZOR ÖLÜR

Bir vinç girdi sokağa, bir elektrikli testere çıktı ortaya. Başları baretli belediye işçileri kapladı sokağı.  

Aralarında konuşurlarken duydukları yüzünden tüm ağaçlar titredi! Sonra işçiler çil yavrusu gibi araç gereçlerinin başına koştular. Elektrikli testere sesi sardı sokağı. İnsanların sağırlaştığı çığlıklar göğe yükselirken ta uzaklarda ormandaki kardeşleri duydular. Duydular duymasına da ellerinden ne gelirdi ki…

Önce dallarını kestiler yetmiş yıllık çam ağacının, gürültüyle birbirinin ardından yere düştü durdu dallar. Düşerken hışırdıyorlar yerde giderek büyüyen bir öbek yapıyorlardı. Vincin üstündeki testereci işçi, kesilen dalların arkadaşlarının üstüne gelmemesi için dikkatliydi. Reçine kokusunu içine çekip ıslık çalıyordu bir yandan. Islığı testere boğuyordu. Tıpkı ağacın çığlığının boğması gibi.

Elindeki çantayı güçlükle taşıyan romatizmalı yaşlı bir kadın kalabalığın arasına sessizce karışmış, ağacın sesini dinliyordu. Sokaktaki koşuşturmaca, bu sesler, bağırtılar onu adam akıllı germişti herhalde, sessizce ağlıyordu.

Gencecik bir işçi yanına koştu. Kadın omuzunda bir el hissettiğinde sıçrayarak başını çevirdi.

“Ne oldu anacım, bir yerine bir şey mi oldu?”

Kadın sesini çıkarmadı, başını hayır anlamında salladı.

“E ağlıyorsun da…”

Kadın gözleriyle ağacı işaret etti. Bazen insanların kötülüklerine katlanmakta o kadar zorlanıyordu ki.

“Ağaca üzüldün, öyle mi?”

Yaşlı kadın ona öyle bir baktı ki delikanlının gülümseyişi yarıda kaldı.

“Bırak sen böyle şeylere üzülmeyi,” derken bakışları yaşlı kadının işe yaramadığını söylüyordu. Başkaca ne diyeceğini bilemediğinden onu kanadının altına aldı, eli omuzunda yanında durdu. Ya, demek öyle diye düşündü yaşlı kadın, benden geçti öyle mi?

Delikanlı öksürür gibi yaptı, teselli etmek için,

“Şikâyet etmişler, yaprakları çöp yapıyor, kesilsin, diye dilekçe vermişler,” dedi.

Yaş kesen baş keser tembihiyle büyümüş kuşaktan olan yaşlı kadın,

“Bu kadar kolay demek,” diye inledi. “İnsanlar kendi çöplerini görmüyor da çam yapraklarından mı şikâyet ediyorlar? O kadar yiyecek artığı, o kadar paket malzemeleri, o kadar ilaçlar, çocuk bezleri, kanlı sargılar, organ parçaları, neler neler atıyorlar da gıkı çıkmıyor zehirlenen ağaçların. Ama yaprakları düşüyor diye öyle mi?” Başını çevirip baktı ona. Delikanlı ihtiyar kadının kendisini böylesine etkileyebilmesine, içine bir korku salmasına şaşkın, cevapsız bıraktı soruyu. Sonra aklına gelmiş gibi aceleyle,  

“Bilmem artık, bize iş emri geldi, geldik işe koyulduk.”

“Ağaç ağlıyor,” dedi yaşlı kadın. “Hem biliyor musun ağaçlar zor ölür.”

Delikanlı hafifçe bunamış olduğunu düşündüğü kadının omuzunu sıktı.

“Sıkma canını anacım, başka yerde başka ağaçlar ekiliyor.”

“Yavrum,” dedi kadın, dişlerinin arasından. “Kendimizi onun yerine koymalıyız, o bir canlı. Başka yerlerde başka çocuklar da doğuyor ama seni kesseler öteki çocuklar bunun telafisi olur mu?”

Delikanlının eli yanına düştü. Daha fazla bu konuyu konuşamayacaktı.

“Yapacak bir şey yok,” dedi hafifçe ve arkadaşlarının yanına gitti.

Yaşlı kadın onun arkasından baktı. Kesilen ağaçların sesini duyanlar neyse ki var bu memlekette! Gezi direnişi neden çıktı sanıyorsun ahmak, dedi içinden.

Kesici ekip işini bitirdiğinde ağacın cesedi boylu boyunca sokağı kaplamış, kenarında azıcık geçecek yer kalmıştı. Fıstık kozalaklarını gelip geçenler topluyordu.

“Heey! Ne yapıyorsunuz? O bizim ağaçtı, fıstıklar da bizim!” diye canhıraş bağırdı bir kadın. Cüssesi yerindeydi dudaklarının üstündeki ve çenesindeki kıllarla masallardaki cadılara benziyordu. Tazeliğini kaybetmiş bir muz gibi bir zamanlar onun da güzel bir kadın olabileceğini düşünemiyordun, bu haline bakınca. Saçı başı dağınık, delik topuklu kısa çoraplarının üstüne telaşla yamuk ayakkabılarını giyip ağacın çevresindekileri kovaladı.

“Bu belediye de iş bilmez ki! Kes dedik kestiniz tamam da bu kütüğü burada bırakmanın alemi var mı? Yol kapandı!”

Kütük! diye içinden tekrarladı yaşlı kadın. İnsan ölünce cenaze, ağaç ölünce kütük öyle mi? Gözünü ona dikti.  Söylenerek cebinden çıkardığı poşetine aceleyle içi fıstık dolu kozalakları doldurmaya başlamıştı. İçlerini çıkardıktan sonra sobada çok güzel yanacaklardı. Birden aklına geldi, şu ağacın yanabilen dallarını niye almıyordu ki? Oh neyse sokağı pisletip durmayacaktı artık. Kesik yerlerden reçine damlıyordu. Kadın tiksindi bu yapışkan sıvıdan. Dikkatli davranarak işine devam etti.

“Ne yapıyorsun sen?” dedi kesimi izleyen yaşlı kadın. Bulunduğu yerden kıpırdamamış, olup bitenleri izlemeyi sürdürüyordu. Kadın genizden gelen kalınımsı sesiyle,

“Çam fıstıklarını çıkarıp kozalaklarla dalları sobada yakacağım,” dedi ona bakmadan. Bir an önce alabildiği kadar çok toplamaya çalışıyordu.  

“Bizim ağaç dedin az önce.”

“Canım sözün gelişi, kapının önünde diye. Şu yan tarafta bir ihtiyar var ya, asıl o çok başımıza iş çıkarıyordu ağaç kesilmez diye. Ne yalvardım ne tehditler ettim, razı olmadı. Ağaç kesilmez, dedi durdu. Güya o yetiştirmiş de… Geçen sene o yokken komşularla bir olup dalların çoğunu kestirdik. O zaman kurur bu ağaç, dediler de keşke, dedim. Kurumadı kör olasıca! Bıktım şu iğne yapraklardan, çöp! Çok şükür kurtulduk, oh!”

Hâlâ yaptığı işten başını kaldırmamıştı. Kiminle konuştuğunun da bir önemi yoktu aslında.  Yaşlı kadın bu ses ve bu tavırlar karşısında öfke dalgasına kapıldığını hissediyordu. Ama kırışık yüzünde hiçbir kas oynamadı. Yalnızca gözlerinde bir tuhaflık oluştu. Duygularını tek bir cümleye yükleyerek…

“Öyle mi dersin?” dedi.

Kadın artık ona cevap vermeyi düşünmüyordu. Ağır aksak yürümeye başladığını da görmüş değildi. Yaşlı kadın şimdi ifadesiz bir yüzle kütüğün üstüne çıkmış kadının ayaklarına doğru bakıyordu. Kesilmiş ağacın üzerinde telaşla ve dikkatsizce gezişini izlerken, neden olmasın, diye düşündü.  Ama ona, ağacın çevresinde olup bitenlere değil de ileriye doğru bakıyor gibiydi. Birkaç saniye içinde zihninden geçenler gözlerinde belli belirsiz bir ışık çakması yarattı.

Yaşlı kadının vücudunun devinimleri canlandı, yürüdü. Görünüşte artık orayı terk etmeye karar vermişti. Sonra nasıl olduysa ayağı bir dala takıldı. Bu başka bir dalı yerinden kıpırdattı. O kıpırtı kütüğü hareket ettirdi, derken kozalak toplayan kadının dengesini bozdu. “Ay!” dedi kadın boğuk küçük bir sesle. Göz açıp kapayana kadar da elinde sıkı sıkı tuttuğu kozalak poşetiyle yere düşmüş, ensesini kaldırımın kenarına vurmuştu. Havadayken son anda konuştuğu yaşlı kadınla çok kısa bir an göz göze geldiler. Sokağı çam kokusu kaplamıştı. Düştüğünde ve sonrasında sesi çıkmadı. Yaşlı kadın gözlerini kısarak onu izledi. Bir an derin bir sessizlik oldu. Sonra çam fıstığı yağmacıları yere düşen kadının başına toplandılar.

“Bu bizi kovalayan karı değil mi?”

“Benim ağacım, benim ağacım he, bak gördün mü ağacını şimdi?”

“Kıpırdatmayın!”

“Biri ambulans çağırsın!”

“Faydası yok, kulağından kan gelmiş!”

Çığlıklar birbirine karıştı.

Ambulans kadını alıp gittiğinde, kozalak poşeti yerdeydi. Nedense kimse dokunmamıştı. Poşetin sahibi kadının evinde ışıklar yanıyordu. Televizyonun ışıkları pencereden dışarı atlıyordu.

Kütüğü kaldırmak için kepçe iki gün sonra geldi.

Ağaç hâlâ can çekişiyordu.

Kimse duymadı. Yaşlı kadından başka… “Merak etme,” diye fısıldadı perdenin arkasından ağaca. “Merak etme.” Ağacın üstündeki sarmaşık daha işin farkında değil gibiydi.

Bu öykü, ağaçlara düşman bir kadından esinlenilerek yazıldı. Akbelen ormanlarında ağaçların sesini duyan, savunan kahramanlara armağan olsun.

 PATİKA KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ

Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi -19

Halen yayın hayatına 123. Sayısıyla devam eden, Patik Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’yle, bizim yollarımız 2007-2011 yılları arasında kesişmiş.

Kirpi öyküsü, bir öc öyküsüdür. Tutkulu bir aşkın sonunu bir cinayet noktalar. Ama bu öyle üçüncü sayfa haberlerinde rastladığımız cinsten değildir. “Belkıs bu akşam Manolya sokağının ta başındayken görmüştü onu ve gözlerinde şimdiki aynı bakış vardı. Her zaman olduğu gibi, sokaklara taşmış içki masalarının arasından çalgıcılarıyla beraber şarkılarını söyleyerek geçmiş, durup istek şarkılarını seslendirmişti. Adam her zamanki masasında oradan yüzyıllardır hiç kalmamışçasına rakısını içiyordu. İlk karşılaştıkları gibi hiç konuşmadan birbirlerine baktılar. Adam şarkıcı kadına rakı ikram etti, gözleriyle yiyerek.”

Göktuğ Canbaba’ya ait bir fotoğrafla ilginçleştirilmiş Kirpi öyküsü 58. Sayıda yer alıyor.  

Prens Murat, Gölgede Kalan, Bugün Bekle Beni, Kırmızı Mikser diğer sayılarda buluşmuş okurla.

Koskoca Bir Soru İşareti öykümle ilgili de bir şeyler söylemeden geçmemeli. Kot pantolonları herkes gibi ben de severim. Üstelik yaşamımıza ilk girdiği yıllarda tahta fırçasıyla diz bölgelerini beyazlatma modası çok yıllar sonra “taşlama” denen bir işleme dönüştürüldü. Herkesin pek keyifle giydiği bu taşlanmış kotların nasıl yapıldığına ilişkin bir haber okuduğumda elimi kalbime bastırmışımdır. Bu sektörde çalışan işçilerin sağlıklarının nasıl bozulduğunu, ölümle sonuçlanan silikosis hastalığına neden olduğunu öğrendim. Bir süre bu sektörle ilgili araştırma yapıp işin korkunç boyutunu öğrenince haber yapan gazetecilerimize de bir selam olsun diye bu öyküyü yazdım. Haykırışlara ben de katılmak istedim. Bu öykünün satırları arasına yerleştirilmiş fotoğraf da harikadır. Ne yazık ki kime ait olduğu yazılmamış. Bu öykü Kulak Misafiri kitabımda da yer almıştır.  “Dediler ki meslek hastanesinden, bu iş-yani hastalığı diyor-iş yerinden ötürü olmuş. Madenci veremiymiş… De bizde ne oluyor? Tekstil işçisiyiz madem. Ne bileyim? (…) “Ee, n’oldu sonra iş yerini dava etseydiniz.” “Ne davası doktor bey? İş yeri kayıp zati, orada çalıştığını nasıl ispat… Avukat para ister, doktor para ister, ilaç bilmem ne…”

 İki Türkü İki Çığlık Bir Ağıt öyküm de Kulak Misafiri kitabımda yer almış, aynı zamanda bir tiyatro oyununa dönüşmüştür. Bu öyküyü çok seven yazar dostum Buket Başaran Akkaya’yla harika bir çalışma süreci yaşayarak oluşturduğumuz aynı adlı oyunu çok severek yazdık. Ama bu zevkli çalışmanın kaderi iyi olmadı ne yazık ki.  Devlet Tiyatroları repertuarına alınan oyun o gün bu gündür raflarda tozlanarak sahnelenmeyi bekliyor. İşte o öyküden de tadımlık bir ayrıntı. “Vay o nasıl çığlık? Dağların soğuk nefesi, uzun upuzun bir tülbent olup, kıvrak, aceleci ve şaşkın! Avluda şöyle bir dolandığı sırada büyük kerpiç evin içinde kopan o çığlıkla karşılaştı. Öyle bir çığlık ki rüzgârı bile oracıkta kavurdu, eritip yere çaldı!” Bu öyküde iki genç kıza, bir Köy Enstitülü Öğretmene, bir saplantılı aşka rastlarsınız. Geleneklere, geleneklerin gölgesinde bir öç alışa tanık olursunuz. Gelenekleri ve yöresel sözcükleriyle oluşturulan atmosfer 40’lı yılların Bursa’sına bir bakıştır.

Daha önceki dergi paylaşımlarımda kapakla birlikte öykülerin sayfalarına yer vermiş olmama karşın bu kere kapakların yanında öykülerin uzun olmaları nedeniyle ilk sayfa görsellerine yer veriyorum.

 Patika Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’ne sanal ortamda da https://www.patikadergisi.com/tr adresinden yazın dünyasına patikalar oluşturmaya devam ediyor.

KİMSESİZ YAŞAM GÖMLEKLERİ

 “Kendini nasıl hissediyorsun?” dedi,  İrfan, Pınar’a.

 -Bu raporlar beni kötü ediyor, dedi Polis Mehmet Çınar, Polis Çiğdem Özdemir’e.

 “İyiyim, “diye yanıtladı Pınar, İrfan’ı. “Öylesine iyiyim ki kötü alışkanlıklarım olmadığına yemin edeceğim neredeyse. Öylesine dingin, öylesine temizim. Neden soruyorsun?”

-Sen şu eski raporlara göz attın mı? dedi, Polis Mehmet Çınar, Polis Çiğdem Özdemir’e.

-Evet. Hepsini okudum. O yerdeki çöpler neyin nesi?

-Çay onlar. Paketten kavanoza aktarırken düşmüş olmalı.

-Kavanozdakine çay diyoruz, yere düşünce çöp oluyor, dedi Çiğdem.

-İyi ya, yere düşme, düşersen çöp oluyorsun demek. Gülüştüler.

İrfan; “Sırtın mosmor, sağ kaşın patlak, kollarında iğne ve jilet izleri, dizlerin morarmış ama iyisin, öyle mi?” Gülmesini zor tutuyordu. “Alay mı ediyorsun?” dedi Pınar, birden sinirlenmiş kötü kötü bakmaya başlamıştı. “Yoo,” dedi İrfan muzipçe gülerek.  

 -Peki, sen fena olmuyor musun? dedi Polis Mehmet. Ben durmadan onları arayan aileleri olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.

-Bunların kâğıt üzerinde kalmasına çalışmalısın. Boyutsuz yazılar, anlatabiliyor muyum? Kâğıttan kalkıp oturabilirler ama ben izin vermiyorum.

-Ne oturması? Üzerime geliyorlar.

 “Sana yardım edeceğim” dedi İrfan Pınar’a. “Ama önce şu camdan içeri bir bakalım. Senin adın ne peki?” “Saçmalama. Ben oraya dünyada çıkamam. Ben topalım, görmüyor musun? Adım Pınar.”  “Dünyada çıkamazsın bunu ben de biliyorum,” dedi İrfan. Pınar’ın elini      tuttu, gizlice içeri süzüldüler.

     -İlk rapor, diye okumaya başladı Polis Mehmet Çınar.

BULUNDUĞU İL/İLÇE:Mersin
BULUNDUĞU ADRES:……… otoyoluna, 5 metre uzaklıkta
BULUNDUĞU AY/YIL/SAAT:Şubat 19..  11.oo
TAHMİNİ ÖLÜM ZAMANI:Belli değil
ÖLÜM SEBEBİ:Darp
CESEDE AİT EŞYA:Yok
BELİRGİN İZ:Sol böbrek bölgesi dikiş izi, karın bölgesinde dikiş izi.
SAKATLIK:Belli değil
BOYU/ KİLOSU:1,70-1,80/ 60-70CİNSİYETİ:Bay
TAHMİNİ YAŞI:22-23TEN RENGİ:Beyaz
SAÇ RENGİ:Siyah  

-Sonraki rapor,” dedi Polis Çiğdem Özdemir;  İzmir, 1751. sokak, Kocagöz Parkı içiymiş. 22 Mart’ta gece 03.00.’de bulunmuş. Tahminen 01’ de öldüğü düşünülüyor. Ası suretiyle intihar, ölüm sebebi. Cesede ait eşyalar; üzerinde bej siyah kapüşonlu mont, mavi kot pantolon, beyaz spor ayakkabılar, sarı çoraplar, beyaz iç çamaşırları olarak listelenmiş. Belirgin iz olarak yüzünde ben lekesi, göğüs ve sırtta morluk, burun kemiğinde eziklik, sağ ve sol böbrek bölgesinde dikiş izi saptanmış. Sakatlık olup olmadığı belli değil. 1,60-1,70 boylarında 40–50 kilo ağırlığında – ne kadar zayıf- kumral, beyaz tenli, bayan. O,o, 17-18 yaşlarında tahmin ediliyor. Kendini park içindeki oyuncak demire iple asma… Kayıtsız olarak fuhuş yaptığı söyleniyormuş…

İrfan; “Bu kızı hiç tanımıyorum,” diye fısıldadı Pınar’a “Ama bak bu Cavidan.”

Polis Memuru Mehmet;

-İzmir, Merkez Mahallesi, Bila no da bulunmuş. Ocak ayında ve sabah saat 06.oo’da. Tahminen 03.oo-05.oo arası yangın sonucu ölmüş. Cesede ait eşya, sol ayağında kahverengi terlik, iki kulakta küpe, sağ bilekte iki adet bilezik tespit edilmiş. Sakatlık ve belirgin iz belli değil. Kilosu belli değil, ten rengi, saç rengi belirsiz. 1, 55 boyunda olduğu tahmin ediliyor. Yaşı belirsiz. Yanmış vaziyette bulunmuş. Çevreden verilen bilgiye göre Cavidan Çakır olarak tanınıyor, kimsesi yok, dilencilik yapıyor. İki gün önce göz ameliyatı olup hastaneden taburcu olmuş. Hastanenin adını bilen yok. Gözleri bandajlı olarak hastane aracıyla getirilmiş.

          Çiğdem elindeki tükenmezle oynayarak;

-Şu iş kazasına ne diyorsun?

          Mehmet Çınar kimi yerleri okuyup ;

-Şahsın iş yeri kayıtlarındaki adı Hüseyin Aydoğdu. Adı dâhil tüm bilgiler sahte olduğu için yakınlarına ulaşılamamışlar. Eyüp’te bir şirket deniliyor,  Dilan Ltd.Şti.’de 14 Nisan gecesi 02.oo’ de iş kazası olmuş. Tahmini ölüm zamanı bilinmiyor. Cesede ait eşya olarak sadece makine yağına bulaşmış iş elbisesi yazılmış. Belirgin iz hanesinde göğüs boşluğunda ezilme tespit ediliş. Sol eldeki iki parmak eksik ve sol ayakta kısalık. Tahminen 22–24 yaşlarında, siyah saç, buğday tenli. 1.70-1.80 boylarında 80–90 kilo ağırlığında. Evet, adli tabip raporu ekte, bunu geçiyorum. Ama dur bir dakika, iş kazası raporu hani?

İrfan atıldı; “Bunun gerçek adı Şaban ama kimin umurunda.”Pınar; “Öğrenebilecekler mi?”  İrfan yanıt vermedi.

Memur Mehmet;

– Eskişehir-Ankara karayolunda bulunan da bir tür kaza olabilir… Mi?” Okumayı sürdürdü:

BULUNDUĞU İL/İLÇE:Ankara
BULUNDUĞU ADRES:Eskişehir-Ankara Kara yolu 20 km.
BULUNDUĞU AY/YIL/SAAT:22 Ocak 19.  09.oo
TAHMİNİ ÖLÜM ZAMANI:Belli değil
ÖLÜM SEBEBİ:Belli değil
CESEDE AİT EŞYA:1 ad. radisson marka erkek kol saati, 1 ad. cep radyosu, 1 ad. 22 cm. uzunlukta bıçak, pantolon, gömlek, siyah anorak, sol ayağa ait siyah renk ayakkabı
BELİRGİN İZ:Sağ karın boşluğunda yara izi    
SAKATLIK:Belli değil
BOYU/ KİLOSU:1,7/-1,80/ 70CİNSİYETİ:Erkek
TAHMİNİ YAŞI55-60TEN RENGİBuğday
SAÇ RENGİ:Beyaz  
DİĞER BİLGİLER:Yok 
  
ADLİ TABİP RAPORU: Yok 

-Bilemiyorum. Kaza olup olmadığına karar vermek için raporu okumak gerekir. Ama yok, bunu işaretleyelim. Şimdi sana vereceğim kâğıt esaslı. Hatta dayanamam, üç boyuta atlar falan diyorsan… okumayayım.

          -Saçmalama Çiğdem, ya. 

“Bak,” dedi İrfan, “Bunun adı Kaya Bilir. Onu 40 gün sonra buldular. Cavidan kadar kötü durumdaydı diyebilirim.” “Saçmalama,” diye çıkıştı Pınar, “ Rapordaki insanları tanıyor musun yani?” “Onlar rapor değil buradalar sersem, birazdan onları sen de görebileceksin.” Pınar, bu cümlenin üzerinde hiç durmadı. Çiğdem okumaya başlamıştı, onu dinliyordu;
BULUNDUĞU İL/İLÇE:Gaziantep
BULUNDUĞU ADRES:Gaziantep ili, Oğuzeli İlçesi üzerindeki inşaat halindeki evin kuyu içi
BULUNDUĞU AY/YIL/SAAT:11 Temmuz 19…       15.30
TAHMİNİ ÖLÜM ZAMANI:30 günden fazla
ÖLÜM SEBEBİ:Belli değil
CESEDE AİT EŞYA:Yeşil ve gri çizgili tişört, beyaz atlet, koyu renk şalvar, koyu renk iç çamaşırı
BELİRGİN İZ:Bkz. Rapor
SAKATLIK:Bkz. Rapor  
BOYU/ KİLOSU:1,60-1,70 90-100 kg.CİNSİYETİ:Erkek
TAHMİNİ YAŞI:50-55TEN RENGİ:Belli değil
SAÇ RENGİ:Belli değil  
DİĞER BİLGİLER  :07.02.2006 günü saat: 12.20 sıralarında
müdürlüğümüz ……… İlçe emniyet müdürlüğü ……… Polis merkezi sorumluluk bölgesinde, gelen ihbar üzerine kimliği belirsiz erkek cesedi bulunmuştur.
ADLİ TABİP RAPORU: 07.02.2006 günü saat: 12.20 sıralarında… Müdürlüğü… İlçe Emniyet Müdürlüğü… Polis merkezi sorumluluk bölgesinde gelen ihbar üzerine bulunan, kimliği belirsiz erkek cesedi üzerinde yapılan otopsi neticesinde; cesedin sabunlaşmış şekilde olduğu, sol el bileğinin dışa doğru bükülerek kırılmış vaziyette olduğu, sol ayak tarak kemikleri seviyesinde parçalanarak kopmuş, sol ayak bileği kırık cildinin sol dizinden parçalanmış ve açılmış, sağ ayak bileğinin ciltten açılmış, sol dizinin ezik dizlerinin içe bükük, altında mavi renkte külotu pantolonun üzerindeki etikette: numara 2-46-4s olduğu, penis yapısının bozulmuş, testislerinin yırtılmış, sağ dirsek dış kısımlarının açılmış, göğüs kafesinin çökük şekilde olduğu ve derin yara izi, çene ucu parçalanmış, sağ karın boşluğunda karın cildi açılmış, kafatası saçlı deriye uyan bölgenin sıyrılmış komple kafatasının açıkta görüldüğü, her iki gözünün kurumuş arka kısımda enseye yakın yerlerde ciltle bağlantısının mevcut, kısa sakallı kafatasının sağlam görünümde olduğu, sırtın atlet kısmına yapışarak sabunlaştığı, baş, boyun, sırt, göğüs karın, kol ve bacakların ve giysi aralarının beyaz renkli toprağa yapıştığı sabunlaşmış görünümde ayrıca cesedin bir aydan fazla bir süre önce öldüğü düşünüldüğü yapılan otopside tespit edilmiştir. Cesedin ölüm sebebinin tespiti için bütün haliyle Adana Adlî tıp kurumuna gönderilmiştir.”

-Yemek paydosu. Mehmet Çınar, kolundaki saate baktı. Haydi kalk.

-Yeni gelen rapora bakmayacak mıyız?

  -Yemekten sonra. Hem de kafama takılan ayrıntılar üzerinde biraz düşüneyim istiyorum.

  -Ne gibi ayrıntılar?

  -Henüz ne olduğunu anlamış değilim, karnım doyunca kafam çalışacak. Yedi farkı bulunuz bulmacalarını bilir misin?

-Eeeveeet.

  -Tersini yapacağım; yedi ortak noktayı bulunuz gibi bir şey… Dur bakalım.

  -Tamam. Ben de çok acıktım. Şunu ayırayım; Gonca Ünal’a ait bir dilekçe vardı, kayıpların içinde. Hah, işte. Aynı kişi mi bir bakacağım.

“Onlar rapor ve polisler okuyor,” dedi Pınar inatla, az önce yarım kalan konuşmasını tamamladı.  “Bak bu yeni gelmiş;  … Müdürlüğü… Merkezi, sorumluluk bölgesindeki trafik otoparkı çıkışında ihbar üzerine giden devriye görevlilerince kimliği belirsiz, çıplak bir kadın cesedi…” Pınar duraksadı. Sonra devam etti; “ Yirmi, yirmi iki yaşlarında,  1,60-1,70 boylarında, 40-50 kilo arası… Bulunduğu adres Ulubat Mahallesi trafik otoparkı.  (Giderek daha yavaş okur oldu.) Ölüm sebebi belli değil, tahmini ölüm zamanı belli değil, cesede ait eşya bilinmiyor, rapor tarihi 10 Mart… Ama bu bugünkü tarih! On dakika öncesi! Bu nasıl?” Ölüm zamanı, ölüm sebebi bilinmiyor! Cesede ait eşya yok! Belirgin izler; sırt kısmında morluk, sağ kaşta iz! Her iki kulakta ikişer adet küpe deliği, sol kolda jilet izi, sağ ve sol kolda iğne izleri, ayak diz altında morluk! Sağ ve sol böbrek bölgesinde dikiş izi! Sağ ayak kısa!”

Dehşet içinde gözleri yuvalarından fırlamıştı. Yanındaki çocuk, katıla katıla gülüyordu. Bir ara gülmesini kesip; “Şimdi başını kaldır,” dedi, içini çekerek. “Hah şöyle, artık rapor diye tutturduklarını görebiliyor musun?”

Pınar, odadaki insanların ne zaman geldiğini fark etmemişti. Bu rapor onu öylesine korkutmuş ve ve…”

“Görüyorum…” dedi can havliyle. “ Nasıl oluyor da?” Koşarak pencereye gidip aşağı baktı; dördüncü kattaydılar! “Aman Tanrım!” diye haykırdı. “Buraya nasıl çıkabildim ben?”

“Yaşam gömleğini çıkardın da ondan akıllım,”  diye güldü İrfan.

Pınar raporun son bölümünü okudu; “Bkz. Kims.Tes.ve Öl. Yer. İnc.Şb. Md.’nün …… tarih ve……. sayılı yazısı…” İrfan onun ne dediğini anlamıyordu artık.