ANILARLA, ANILARDA KÖY ENSTİTÜLERİ

Genç nesil bilim, sanat ve teknikle ilgili değer taşıyan eserleri, anlamlarını iyice kavrayana kadar okumalı. Aydınları serbest okuma alışkanlığı kazanmayan toplumlarda, düşündüğünü yazan, fikirlerini açıklayan insan da pek az olur, meydan demagoglara kalır- İsmail Hakkı TONGUÇ

Yıldönümü olmadan, nedensiz iyi işleri, emek verenleri anmak borcumuz. Farklı kaynaklardan derlediğim Köy Enstitüleri anılarından bir seçki. Bu projede emeği geçen, katılan, alın teri döken tüm büyüklerimize saygıyla. -Serap Gökalp

Naciye Makal anlatıyor; On bir yaşında 1942 Şubatının soğuk bir gününde ağabeyimle birlikte köyden Muğla’ya yaya gittik. Köy enstitüsüne kayıt işlemi yaptırıp geri dönecek, bir iki ay sonra gelecek habere göre enstitüye gidecektik. Elimde çıkın, başımda bürüntü (bir tür baş örtüsü S.G.) vardı. İlkokulu bitirir bitirmez günahtır diye babam başımı örttürmüştü. En son Maarif Müdürlüğüne gittik. Maarif Müdürü Bana bir göz attı. “ Çocuk sabahleyin gün doğmadan okuluna gitmek üzere yola çıkacak. Sen hemen köye dön, yol hazırlığını yap gel. Sabahın dördünde burada ol.” dedi. Ağabeyim şaşırdı, korktu. “Başöğretmen iki ay sonra gidecek demişti. Hem babam daha karar vermedi.” diyebildi. Öteki kalın sesiyle bağırdı; “Hükümet işi oyuncak değil. Kayıt oldu bir kere, dönemezsiniz. Ne diyorsam onu yap. Çocuğu burada tanıdığına falan bırak, vakit kaybetmeden git ve vaktinde burada ol.” Sonradan öğrendiğime göre başöğretmenimiz Maarif Müdürüne telefon edip geri dönersem beni babamın elinden almanın mümkün olmadığını söylemiş. Konakladığım evde bütün gece sessizce ağladım. Sabah bir kamyonun içinde tek kız ben olmak üzere 13 çocuktuk. Anam babam ben öteki çocuklar ve onların yakınları hep ağlıyorduk. Tenime sarılı 17.5 lira param, bir tahta bavul kamyona bindirildim. Naciye Makal bir ablaya emanet edilir, giysileri verilir ve her gece ağlama nöbetleri her gün eve yazılan mektuplarla “gelin beni alın sizi özledim” mektupları bunlar 15 gün geçiriyor. Bir gün Hamit Özmenek Hoca onu çağırıyor. Masasının üstünde yazdığı mektuplar “Sen her akşam ağlıyormuşsun öyle mi?” diyor. “Doğru”. “Neden?” “Köyüme dönmek istiyorum. Özledim.” Öğretmen düşünüyor, düşünüyor. “Peki, ben seni Muğla’ya kendi elimle götürmeye söz veriyorum. Hem güzel memleketinizi görmüş olurum, bana köyünü anlatır mısın?” diyor. “Anlattım, anlattım. Meğer benim köyüm cennetmiş. Anlattıkça ben bile şaştım. Gülümseyerek dinledikten sonra. “Söz verdim, seni köyüne götüreceğim. Yalnız şu sıra işlerim pek sıkı. On beş yirmi gün sonraya ne dersin? “Olur” dedim. “Peki, şimdi git oyna bakalım. Bak sana şunu da söyleyeyim on beş gün sonra ben seni götürmek için kapıdan çıkarırsam sen pencereden girersin çünkü alışacaksın evin de burası olacak.” On beş gün sonra yine çağırıyor. “İşlerim biraz hafifledi  gidelim mi?” diyor. “Hayır” dedim.

Nadir Gezer anlatıyor; (2. Kuşak Köy Enstitülü) Harf devrimi sonrası eğitimin yaygınlaştırılması ve çabuklaştırılması Gazi’nin en önemli projelerinden biriydi.  Bu konuda fikir üretilmesini istiyordu. Bu eğitim hem yetişkinler hem de yeni kuşaklar için düşünülmeliydi. 1935 yılında Saffet Arıkan Milli Eğitim Bakanı oluyor. Eğitim konusuyla ilgili fikir geliştirmek üzere yurt gezileri yaparken, Ankara köylerinden birinde küme halinde birbirlerine matematik öğret bir grup çocukla karşılaşıyor. Soruşturduğunda bunun askerlikte eğitim görmüş Emmilerinden öğrendiklerini ve bu şekilde çalıştıklarını öğreniyor. Bu çekirdek fikirlerden biri. 1936 yılında Çifteler’de eğitmen kursu açılıyor. Askerlikte çavuş ve onbaşı olarak görev yapanlar tarım, sanat, kültür dersleri 10 kişilik gruplara bir öğretmen olacak şekilde verilmeye başlanıyor. Bina yapımına da başlanıyor. Bu kurs bitiminden sonra eğitmen adayları örnek dersler veriyorlar. Gazeteciler ve eğitimciler çağrılıyor ve projenin hem duyurulması hem de doğrulanması için görüşler alınıyor. Mezun olanların sorumluluğu 10 köylük gruplara eğitmen ve denetmenlik yapmak. Ama Saffet Arıkan bir operasyon geçiriyor ve iyileşemediği için görevden ayrılıyor.   Atatürk’e ve çalışmalarına son derece bağlı, destekleyen biri. Denildiğine göre, Atatürk’ün ölümünden sonra zaman içinde devrimlerin yıpratılması nedeniyle bu duruma katlanamadığı için intihar ediyor. Saffet Arıkan’dan sonra Milli Eğitim Bakanlığı için bir isim arayan Atatürk Tonguç ile tanışıyor. İsmail Hakkı Tonguç.  Gazi Eğitimde Müdür yardımcılığı yapıyor. Almanya’da eğitim görmüş, birisi.  O yıllarda Atatürk’ün talimatıyla yurt dışından eğitimciler getirtilmiş, raporlar hazırlatılmış ama rafa kaldırılmış.  Tonguç, uygulamalı eğitimi benimseyen bir eğitimci. Bu yönüyle dikkat çekiyor.

İ.Hakkı Tonguç; “Bizim köyün ne olduğunu evvela büyük alimler, artistler değil, kahramanlar anlayacaklar, sonra alimlere ve sanatkarlara anlatacaklardır. Türk köyü daha belki yirmi beş yıl alim değil kahraman isteyecektir. Bataklığı kurutmak sıtmayla kinin rejimi yaptırmak trahomlunun gözüne ilaç damlatmak, okul binasını yapmak, yaralının yarasını sarmak, gebeye çocuğunu doğurtmak, pulluğun nasıl kullanılacağını veya tamir edileceğini öğretmek, bozuk köprüyü yapmak, ıslah edilmiş tohumu tarlaya saçmak, fidan dikerek onu büyütmek ve step köylüsünün dal diye adlandırdığı ağacı, hakikaten ağaç haline getirmek ulemanın işi değil kahraman teknisyenler ordusunun başaracağı işlerdir. Türk köyü şayet münevverin dediği gibi kötürüm ise bunların nasıl yapılacaklarını öğreten kahramanlardan mahrum kaldığı için kötürümdür. Köy, her sahada çalışacak kuvvete ve kahramana muhtaç. O bu kahramanları içinden yetiştirmeye mahkûm. (1939)

İsmail Hakkı Tonguç yazıyor; “Köy Enstitüsü öğrencileri kendi kendilerine çalışarak yetişmeli, türlü alışkanlıkları kazanmalıdır. İnsanın kendi kendine yetişmesi eğitiminin temelini oluşturur. Eğitim, böyle sağlam bir temle dayanmazsa çocukta karakter yaratılamaz. Köy Enstitülerinin eğitim ve öğretimle ilgili tüm çalışmalarının esaslı amacı, çocukta karakter teşkil etmek olmalıdır. Köy Enstitüsü öğrencileri, bu kurumu bitirerek köylere dağılınca sürekli olarak kendi kendilerini yetiştirmeyecek olurlarsa bulundukları çevrelerin içinde pek çabuk eriyip giderler. Bu nedenden onları enstitülerde çabuk unutulacak bilgilerden uzak tutmalı, onlara kalıcı bilgileri kazanma yolu gösterilmeli, onlar her zaman, her yerde kendilerine gereken bilgileri bulup alabilecek karakterde yetiştirilmelidir.

Cavit Orhan Tütengil; “ Ulusal ekini, sanatı canlandırıcı özdeğerlerimizi yurt düzeyine yaygınlaştırıcı bir Rönesans devinimi yaratmıştır enstitülerde. Ulusal uyanış, ulusal canlanma başlamıştır.”

Mahmut Makal konuşuyor; Köy Enstitüleri, köyden alıp köye gönderdiği öğrencilerine demokratik bir eğitim veren, yaptırarak öğreten eğitim kurumlarıydı. Okuma alışkanlığı ve temel külür vermekse bu kurumların ana ilkelerinden biriydi.

Emekli Prof. Ayşe Baysal anlatıyor, “Köy enstitülerine alınacak kız öğrenci bulunamıyordu. Erkek başvurusu çoktu. Sınavla seçiliyordu. Alınan bir kararla yanında bir kız öğrenci getiren erkek öğrenci sınavsız alınıyordu. Köyümüzün hatırı sayılan kişilerinden birisi oğlunu mutlaka buraya göndermek istediğinden ama sınavı kazanamayacağından da korktuğundan annemi beni göndermesi için kandırıyor, böylece ben de köy enstitüsüne girebiliyorum.”

Fakir Baykurt anlatıyor; Enstitüler yetiştirdiği öğrencileri işbaşında izlemeyi, onlarla ilişkiyi sürdürmeyi de bir özellik olarak uygulamıştır. Böylece acemilik döneminde genç öğretmenin önüne çıkan zorluklar giderilmiş iş akımı sağlanmıştır. Köy enstitülerinin özellikleri şunlardır; 1.Yıl boyu eğitim 2. Herkesi başarılı kılma özelliği, 3. Karma eğitim özelliği

Mahmut Makal anlatıyor: Günde bir saat serbest okuma yapılıyordu. Ders kitapları dışında bireysel okuma yapılabildiği gibi öğretmen seçimi bir kitabı öğrenci kümesine okumak, açıklanması tartışılması biçiminde gerçekleşiyordu. Kitap seçimi , Köy Enstitüleri dergisinde enstitü öğrencileri ve öğretmenlerinin tanıttıkları kitaplardan yapılıyordu. Yirmi bin basıldığını anımsıyorum. Asıl ilginci yazıların seçiminden baskı işlerine kadar her şeyi öğrenciler gerçekleştirirdi.

Halise Apaydın konuşuyor; Köy Enstitülerinde müzik, tiyatro, halk oyunları resim-iş, şiir yazma ve okuma, yazın kitaplarını okuyup özetleme, güzel ve etkili konuşma, el işleri yontuculuk, çeşitli spor etkinlikleri özenle ve ısrarla teşvik edilirdi. Müzik aleti çalma, halk türküleri ve  okul şarkıları söyleme, derleme, notaya alma çalışmaları yaptılar. Halk oyunları öğrendiler ve öğrettiler. Sekiz yüz kişilik bin kişilik kümeler halinde görkemli gösteriler yaptılar. Tiyatro sanatı gelişti. Yerli yabancı ünlü yazarların oyunlarını, o yılların ortamında izleyen herkesi şaşırtacak düzeyde sahneye koyup oynadılar. Şiirde, resimde yontuda ünlü sanat adamları çıktı. Sanatsal eğitim ve parasal olanaklar kısıtlı, öğretici yoktu. Müzik öğretmeni olmayan bazı enstitülerde arkadaşlarımız nota okumayı bin bir zorluk içinde kendi kendilerine öğrendiler Ama öğrencilerde yaratılan tutkulu öğrenme isteği, öğretmen-öğrenci ilişkilerindeki yumuşaklık bugünkü açıdan bakınca zor anlaşılan o eğitim iklimi çok şaşırtıcı sonuçlar verdi. Bunlar birkaç yılda olup bitti. Şu gerçek gözden kaçırılmamalı Köy Enstitüleri kuruluş aşamasını henüz tamamlamıştı. Kendi yöneticilerini ve öğretmenlerini Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde yetiştirecek, enstitülere gönderecek ve asıl o zaman çalışmaya başlayacaktı.  Tiyatro çalışmalarında ise, doğaçlamalar.  Sofokles, Molier, Gogol, Çehov oyunları sunuldu. Profesyonel bir tiyatro oyunu gibi beğenildi. Enstitü bahçesi, toplantı alanının kıyıları, salonlar türlü özgün ve kopya heykellerle donatıldı.  Öbür enstitülere gönderildi. Enstitüye sık sık şairler ressamlar çağrılırdı.

Hasan Ali Yücel İsmail Hakkı Tonguç

Hasan Ali Yücel’in “Bu bizimdir, kimseden almadık, bizden alsınlar” dediği <,Köy Enstitülerini bugün yeniden kurabilir miyiz? Hayır. Aynısını kuramayız ama daha iyisini kurarız. Çünkü bugün gerek bilgi açısından, gerek yetişkin insan açısından gerekse teknoloji açısından 1940’lara göre çok daha ilerideyiz. Peki sorun ne? Sorun 1946’ lardaki sorunla aynı. İktidar sorunu! –Nadir Eyinnen

ÇİN UYGARLIĞINA KİTAPLARLA YOLCULUK-2 ÇİN UYGARLIĞINDA KADIN

Üçüncü yüz yılda yaşamış Fu Hsuan’ın şiirinden küçük bir alıntı yapalım. “Bir kadın vücuduna sahip olmak ne acı! Var mı bundan daha aşağılığı?” Günümüz kadınlarını çileden çıkaracak bu dizeler, bir çok toplumda olduğu gibi Çin’de de erkek doğmanın çok daha iyi ve kazançlı olduğunu gözler önüne seriyor.  Kaynaklar antik Çin’de de kadınların sosyal düzende geri planda olduklarını belirtiyor. “Sancong” sistemi denen bu sistem, “üç sonraki” adıyla biliniyor. Bu deyim, kadınların, babalarından, kocalarından, dul kalma durumunda erkek çocuklarından altta yer almayı tanımlıyor.  Kuramsal olarak varlıkları hayatın akışı için gerekli olduğu kabul edilen kadınların, sıklıkla fiziksel istismar yaşadıkları,  toplumsal hayatta ayrı tutuldukları ve kocalarının cariyeleriyle de rekabete zorlandığı belirtiliyor. (Cariyeler konusuna birazdan tekrar döneceğiz gerçi ama hemen bir düşüncemi paylaşmak isterim.  Cariyeler ve aileyi düzenleyen gelenekleri okurken Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü kitabı geldi aklıma. Distopya örneği olmasına karşın antik Çin’den esinlenmiş olabileceğini düşünmeden edemedim.)

Beri yandan geleneksel edebiyatta bazı kadın karakterlerin önceki hayatlarında erkek oldukları ama geçmişteki eylemleri nedeniyle ceza olarak kadın doğdukları söylenirmiş. (Buyurun bir fenalık daha! Bitmedi …)  Bu tür hikayeler yaygın olarak  “ne yazık ki bir kadın olarak doğmuş” şekline başlarmış.  Kadınların sadakat, ihtiyatlılık, çalışkanlık, zarafet, özellikleri olması beklenirmiş. Görüldüğü gibi, “kadının adı o zaman da yokmuş.” Bir kadının adının anıt yada hatıra tabletlerinde anılması dul kaldığında ve iffetli olması koşuluyla  ancak ölümlerinin ardından mümkün oluyormuş. Peki ya yaşarken?

Evlenip kocasının yanına taşınan kız çocuğu yararsız ve boş bir yatırım olarak görülüyormuş. Aileye maddi katkı sağlayamayacak, soyadını gelecek kuşaklara taşıyamayacak ve dini ritüelleri gerçekleştiremeyecek bu boş yatırımlara (!)  iyi talipler bulmaları umuduyla çekici kılmak için (!) iffet, inci gibi isimler,çiçek ve kuş isimleri verilirmiş. Tabi doğduktan kısa süre sonra terk edilmeden hayatta kalmayı başarabildilerse. Sanırım hiçbir zaman geç evlendirilip aileye katkı sunmasını sağlamayı düşünmemişler. Doğuran unsur olması nedeniyle soyun devamını sağlayan gerçek unsur olduğu da göz ardı edilmiş.  

Dişilerin algılanışı böyle ve kadın kavramının olduğu her yerde evlilik kavramını incelemeden olmaz. Şimdi antik Çin’de evlilikler nasıl oluyormuş ona bir bakalım.  Görücü usulü, ekonomik ve sosyal durumlar göz önünde bulundurularak gerçekleşiyormuş. Yaygın evlilik yaşı kadınlarda ergenlik sonları, erkeklerde yirmili yaşlarmış. Buraya hemen bir başka bilgi alacağım, evlenme için koşullar;

  1. Evlenecek kişilerin aynı aile ismini taşımaması (baba tarafından akraba olunmaması)
  2. Anne ve babanın rızası olması
  3. Erkeğin  yirmi, kadın on beş yaşını tamamlamış olması aranıyordu.

Erkek ve kadın dini ve hukuki kurallara göre ancak bir kez evlenebiliyorlardı. Ama elbette her zaman kuralların delinmesi söz konusuydu. Erkeğin, karısının ölümü halinde bile bütünlüğün bozulmayacağı inancıyla evlenmelerine izin verilmese de uygulamada zengin erkeklerin aynı aileden olmak şartıyla birden fazla kadınla evlendikleri görülüyordu. Ancak hukuki haklara ve yetkiye sahip olan birinci eşti. Diğer kadınlardan doğacak çocuklar da ilk kadının sayılır, ölümü halinde diğer eşlerden biri ilk eş olsa da aynı haklara sahip olamazdı. Kadının ise yeniden evlenmesi söz konusu olamazdı. Çünkü kadının yaşamını en ince detayına kadar şekillendiren gelenekler (erkeklerin yaptığı düzenlemeler demek daha dürüstçe olur) nedeniyle dul kadınların yeniden evlenmemeleri için astrolojik çizelgelerin gerekçe gösterilmesinden tutun da hukuksal kurallara kadar engeller konmuştu. Söz gelimi ikinci evlilikte kocasının mirasından pay alamayan dul kadının yeni kocasına finansal destek sunamayışı engellerden biriydi.

Çocuk gelinlere  antik Çin’de de rastlanması kadının asırlardır ve her toplumda aynı çilelere maruz kaldığının bir kanıtı gibi adeta. Çocuk gelin meselesi  yasa dışı olmakla birlikte varlığı da bir gerçek. Bazen bebekken aileler arasında evililik kararı veriliyormuş.(Beşik kertmesi her yerde!) Herhangi bir nedenle damat (ayarlanmış evliliklerde) törenden önce ölürse evlilik gerçekleşir, kız erkek evine dul-gelin olarak taşınırmış.

Evlenme ritüelinde kızın, “kırmızı gelin tahtında” kötü ruhlardan korunmak için iki ev arasında ayağı yere değmeden taşınması gerekiyormuş. Kız yeni evine geldiğinde genellikle bu ilk görüşme olurmuş ve damatla tanışırmış. Evlilik ziyafetinin ardından, atalardan kalma tabletlere yeni gelinin gelişine ilişkin kayıt düşülürmüş. Bu törende gelinin ailesi yer almaz, evlilik gerçekleştikten birkaç gün sonra gelinin ailesine ziyarete gidilirmiş. Damadın evine taşınan gelin, kendi adını korurmuş korumasına ya, ritüeller gelinin bedeninin doğurganlığının, hizmetinin ve sadakatinin bir aileden diğerine geçişini simgeleyecek biçimdeydi. Bu ritüeller aynı zamanda damadın ailesinin toplumdaki prestijini, zenginliğini ve ihtişamını sergilerdi. Gelinin ailesine alınan görkemli nişan hediyeleri gelinin kıymetine eşdeğer bir tür ödeme gibi düşünülür, damat tarafının maddi varlığını sergileme görevini üstlenirdi. Elbette bu alışverişlerde geline düşen pay kendisine yapılan masraf karşılığında ailesine vereceği hizmetle ödemesi şeklindeydi. Çünkü kadın kocasının mülkünün fiziksel bir parçası olarak tanımlanıyordu. (Üç yaşından itibaren küçük ayaklarının ilerideki eşlerini etkileyeceği düşüncesiyle yıllarca demir ayakkabılarla giydirilen kız çocuklarının varlığını hepimiz biliyoruz.)

Bu noktada, Han hanedanlığı zamanında evlenmemiş kadınlar için ailelerinin özel bir vergi vermesi zorunluluğu çıkarıldığını, buna karşılık çocuk doğuran kadına üç,  erkeğe bir yıl vergi muafiyeti sağlandığı bilgisini de verip antik Çin hukukunda evlenmeyle sonuçlanan bir satış vaadi sözleşmesi olarak kabul edilen ve hukuk sisteminde yer alan nişanlanmaya bir bakalım.

Bir kere aile reisleri erkekler arasında yapılan bu sözleşmeden evlenecek kişilerin haberi olmazdı. Bu akitler zorunluluk olarak kabul edilir ve her iki aile reisinin rızasıyla bozulabilirdi. Evlenme ise kadının satın alınması biçiminde yapılırdı. Kıymetli hediyeler verilmek yoluyla yapılan bu satınalma kıza da sosyal durumuna uygun bir çeyiz getirme yükümlülüğü getiriyordu.

Peki ya boşanma?

Çin hukukunda, erkek kadından boşanabilir olmasına karşın  (boşanma gerekçeleri, bir erkek çocuk doğuramama, kanıtlanmış ihanet, kadının kocasının ailesine saygısızlık yapması, hırsızlık, öldürücü ya da bulaşıcı bir hastalık taşıma, kıskançlık ve çok fazla konuşmak) kadının boşanması söz konusu olamazdı. Hatta, kadın dönebileceği bir aileye sahip değilse ya da kocasının ölü anne babası için üç yıllık yas dönemi yaşamış ise boşanması  neredeyse mümkün değildi. Burada bir parantez açalım. Kadının boşanması, erkek karısına kötü muamelede bulunursa mümkündü ve kadın çeyiziyle birlikte aile evine dönebilirdi. Bu durumda koca karısının tüm bakım masraflarını karşılamakla mükellefti. Olasılıkla çok az uygulanmış olan bir istisna. Ayrıca, babasının, kocasının ağabeyi veya büyük oğlunun vesayeti altında olmak zorundaki kadın, kocasının ölümü halinde üç yıl yas tutmak zorundaydı. Dönecek yeri varsa çeyizinden vaz geçmek koşuluyla ailesinin  yanına dönebilirdi.

Genelde tek eşlilik söz konusuyken, erkeklerin aileye kattıkları cariyeler, eğer erkeğin eşi yalnızca kız çocuk doğurursa, erkek çocuk edinme amacıyla evlerine yerleşirlerdi. Genellikle düşük sınıflardan gelen cariyeler hizmetkar olarak tanımlanır evdeki cariye sayısı kocanın mal varlığıyla sınırlanırdı.  Evin hanımı cariyelere kıskançlık gösteremezdi, bu boşanma sebebiydi. Ayrıca kıskanç kadının cehenneme gideceğine ilişkin bir inanç geliştirilmişti. Boşanmada iki tarafın rızası boşanmanın yazılı belgeye dayanması zorunluydu.  Zina kadının erkek tarafından boşanması için bir gerekçeydi ve suçlu kadınsa suç ortağından başka biriyle evlenebilir veya kocası tarafından satılabilirdi.

Yaşamı ev ile sınırlı, evin yönetimi, çocukların eğitimiyle sorumlu kadın, elbette aile reisi falan olamıyordu. Ama evde ipek böcekleriyle ilgilenme gibi çalışmalarla farklı işler yapabiliyordu. Song Hanedanlığı zamanındaysa kadınların özgürlüklerinin bir parça arttığı, konak işletmek, ebelik yapmak gibi farklı alanlarda rol alma olanağı buldukları görülüyor. Alt sınıftaki kadınlar özellikle çiftçi eşleri, pirinç tarımı olan bölgelerde tarlalarda çalışırlardı ancak bunun her zaman acı bir bedeli olurdu. Kiraladıkları tarlaların sahiplerinin tacizine maruz kalırlardı. Kuraklık ya da ürün yetersizliği nedeniyle fuhuşa zorlandıkları da oluyordu.

Çin uygarlığında erkek, ailenin başı-baba, kendisine tapılan ata olarak görülüyor. Velayet hakkı ve sınırsız bir otoriteye sahip babaya çocukların saygı göstermesi, ibadet etmesi (bu doğru) bir yükümlülüktü ve yapılmaması halinde cezaya çarptırılırlardı. Baba çocuğunu satabilirdi. Bunun için çocuğun rızası alınır ama fakirlik söz konusuyla rızaya da başvurulmazdı. Çocukların mallarının idaresi de yine babaya aitti ve ölümü halinde üç yıl yas tutulması zorunluydu. Babayı gömmek, mezarını  yaptırmak, çocuğunun göreviydi. Babanın ölümüyle tüm hak ve otorite en büyük erkek çocuğa geçerdi.

Erkeklerin yarattığı günlük yaşamın bu acı tablosunun dışına çıkabilen kadınları da araştırdığımızda ünlü şairler, sanatçılar, hattatlar, tarihçiler ve yöneticilere rastlıyoruz. Ünlü Çinli kadınlara iki örnek seçelim ve kadınlar için bu karanlık tabloyu iki aydınlıkla bitirelim.

Ban Zhao:  Antik Çin’in en ünlü kadın yazarlarından ve bilginlerinden biriydi. Konfüçyüs üzerine yazdığı incelemelerle tanınıyor. En ünlü eseri, kadınlardan beklenen dört erdemden (konuşma, itiyat, davranış ve çalışkanlık) söz ettiği Nuje- Kadınlar için Talimatlar adlı yapıtıdır.

Kadının boyun eğmesi gerektiğini savunan, kocalarına yardımcı olabilmek için kendilerini eğitmeleri gerektiğini savunan biriydi. Bu savı toplumda etkili olup kadının kendini geliştirmesini sağladı. Kadınlar için Talimatlar, kuşaklar boyunca yardımcı bir kaynak özelliği taşıdı. Okuma yazma bilmeyen kadınlara dahi okunduğu biliniyor.

Wu Zetian –Wu Zhao :  Tang Hanedanlığı imparatorları Taizong ve Gaozong’a cariyelik ettiği biliniyor. 655’ de imparatoriçe oldu. Gaozong’un ölümünden sonra oğlu Zhongzong’un ve onun halefi ve ağabeyi Rizong’un vekili olarak tahta çıkıyor. 690 yılında ise bir adım daha ileriye giderek kendini imparator ilan ediyor. Saltanatını Luoyang’ da kuran Wu Zetian yeni bir hanedanlık Zhou Hanedanlığını da kuruyor. Despot bir dönemi, acımasız tavırları, devlet bürokrasisinin gelişimini sağlaması ve Budist sanatının önde gelen destekçilerinden olmasıyla tanınıyor.  Saltanatının sonunda Tang Hanedanlığını tekrar kabul etmek ve varisi olarak Zhongzong’u seçmek zorunda kalıyor. 16 Aralık 705’te 81 yaşında ölüyor.

.

ÇİN UYGARLIĞINA KİTAPLARLA YOLCULUK

Geçmişte gizemli, uzak bir diyar olan Çin, günümüzde dünyada söz sahibi ülkelerden biri haline gelince tüm insanların ilgisi üzerine yöneliyor. Kuşkusuz tarih boyunca ilgi alanı olan Çin günümüzde değişik konular nedeniyle hep gündemde. Özellikle tüm dünyayı felç eden salgın Çin’de başlamasıyla alanı ve nüfusuyla bu dev ülkeyi gene ilgi odağı yaptı. Bu nedenle bilgilerimi tazelemek istedim.  Bir merak, tarih bilgisinin tazelenmesi olarak başlayan çalışmalaımda ilginç biçimde günümüze projeksiyon yapacak ayrıntılar yakalamak bunları not alıp paylaşmalıyım duygusu uyandırdı.

Çin uygarlığı ile okumalar yapıyorsanız karşınıza ilk olarak ve sonradan da sıkça Konfüçyüs çıkıyor. Konfüçyanizm bir dinden çok ahlaki bir sistem olarak algılanmış ve yorumlanmış. Ahlaki ilkelerinde toplumun ıslahı ve mutluluğu hedef alınmıştır. Ahlaki olugunluğu önemseyen, düşünce sistemi  kabaca beş temel özellik tanımlar.  Amir- memur (toplumsal hayatın düzeni),arkadaş-dost (insanlar arası hayatın düzeni), karı-koca (partner rollerinin düzeni), ana,baba-çocuk (ebeveyn-çocuk rollerinin düzeni),kardeşler arası ilişkiler üzerine durum. Konfüçyüs düşünce sistemi Han Hanedanlığından sonra resmi ideolojinin hareket noktası olmuş.

İkincil ermiş ise Mencius’tur ve felsefesi “elleriyle çalışanların yönetilmesi, beyinleriyle çalışanların yönetmesi gerek” temeline dayanır. Söylemi toplum standartlarının iyileşmesini işaret etmektedir. Günümüz için de çıkarsamalar yapacağımız düşünce sistemiyle ilgili Mencius’tan alıntılar yapıyorum:

“İnsan iyi yıllarda yeterli yiyeceği sahip olmalı, kötü yıllarda ölüme terk edilmemelidir.”

“Elli yaşına gelenler keten elbise giyebilmeli, yetmiş yaşına gelenler et yiyebilmeli.”

“Kişisel kazanç her şeyden önce gelmemeli, geniş halk kitlelerinin asgari geçimi sağlanmalıdır.”

Bu öğretiler günümüze yazı aracılığıyla ulaşmıştır. Kayıt olmasaydı insan belleğine güvenerek ne kadarı doğru ve eksiksiz ulaşırdı bilinmez. Çin deyince aklımıza ilk gelen kavramlardan biri de yazıdır.  Tarihte yazı, birbirinden bağımsız olarak üç yerde icad edilmiştir. M.Ö. 3000’ de Mezopotamya, M.Ö. 600’ de Meksika’da ve M.Ö. 1300’ de Çin’de. En eski yazılı Çin kaynakları olarak günümüze ulaşan kehanet kemikleridir. Kehanet kemikleri, hanedanlık işleyişi ,dinsel yazışmalar ve ululamaları içermektedir.  

Bir çok hanedanlığın hüküm sürdüğü Çin’de yazılı kaynaklardan alınan bilgiyle M.Ö. 1050-247 yılları arasında 800  yıl hüküm süren Cou Hanedanlığı dikkatimi çekti. Bu hanedanlığın kurucuları Çin ülkelesini kare şeklinde, eşit büyüklükteki geometrik bir desen olarak ele alıp örgütlemişler. Fangciyan adı verilen bu sistemin alışıldık karşılığı feodal. Tarıma dayalı ekonomik sistemi miras yoluyla elden ele geçen beylikler şeklinde örgütlemişler. Büyüklükleri kağıt üzerinde belirlenmiş ve başkente uzaklıklarına göre görevler verilmiş. Aynı dönemde 20-60 yaş arası erkekler arasında pay edilmiş olan topraklar bu yaş grubunca işletilmiş. 60 yaş üzeri erkekler ise tıpkı yetimler, sakatlar ve hastalar gibi devletten yardım almak üzere bir tür emekli ediliyorlarmış. Sang sülalesiyle devam ettiği düşünülen ana erkil yapı bu dönemde –ne yazık ki– ataerkile dönüşmüş.

Çin tarihini incelerken Şi Huang Di ilgimi çeken bir hükümdar. Qin(Tsin) Hanedanı (M.Ö. 221-206)na mensup bir hükümdar. Derebeylikleri kaldırmış, hiç kimseye nüfuz ve toprak vermemiş olduğunu görüyoruz. Şöyle der, “ Eğer ben kendi ülkemde prenslikler yaratır, akrabama, dostlarıma veya sadık tebama toprak verirsem o zaman kendi hanedanımı elimle yıkmış olurum.” (Bu cümleyi özellikle kalın ve italik yazıyorum. )

Bu hükümdarın ilginç uygulamaları var. Sözgelimi mağlup ettiği prensleri (kendisine karşı işbirliğine gitmemeleri için) yaşadıkları bölgelerden alıp, kendi sarayları gibi saraylar yaptırarak onları denetim altında tutmuş. (Bu döneme ait 260’a yakın saray bulunuyormuş Çin’de) Bu uygulama görünüşte saygınlıkları korunan derebeylerinin nüfuzlarını ortadan kaldırmayı amaçlıyormuş. Yine Şi Huang Di, o güne kadarkinden farklı bir uygulama olarak tek bir dil konuşulmasını tek bir yazı kullanılmasını emretmiş. 

Şi Huang Die zamanında bir Konfüçyüs okuyucusunun devlet yönetiminde eski kuralları önermesi üzerine Kral konuyu saray bilginlerine havale etmiş. Çıkan karar şu olmuş. (Şimdi yine kalın harflerle bir cümle daha gelecek) “Eski tarihle uğraşan ulemanın güncel işler konusunda ahkam kesmesinin devleti batırabileceği, insanların kendilerini eğitmelerinin yasaklanmasıyla Çin reformlarına yönelik iftira niteliğindeki başkaldırıların önlenmesi, önerilir”

Şi Huang Di’ nin başka ilginç bir yönü ise Toprak Askerler (Terra Cotta Ordusu) diye anılan mezarıdır. 1974 yılında bulunan mezarda bakın ne özellikler var. Mezar, birbirinin aynı olmayan 7.000 adet insan boyu toprak/çömlek asker figürü ile çevrelenmiş durumda. Yüz ifadeleri, saç örgüleri, sakalları bile birbirinden farklı bu yedi bin asker hükümdarın ölüsünün nöbetini sonsuza dek tutmak üzere, gerçek silahlar kuşanmış, gerçek arabalar, topraktan/çömlekten yapılma atlarıyla toprak altında durmaktalar. Rütbelerine, görevlerine göre farklı incelik ve kalitedeki gerçek metal zırhlar giyinmiş olarak günümüze dek gelmişler. Bu mezarın yapımında 700.000 ustanın 36 yıl çalıştığı düşünülüyor.

 

Çin tarihinde ilgimi çeken başka bir dilim Moğollarla olan süreç. Cengiz Han’ın 1206 yılında başlayan işgalinden sonra 1271 yılında Kubilay Han imparatorluğunu ilan ederek Yuan Hanedanı başkenti Yenching yani Pekin’i kurmuş. Moğollarla birlik olan Yuan Hanedanı bütün Çin’i hakimiyeti altına almış. Ming Hanedanı olarak tanınan bir dönem başlamış ki o başka bir yazımızın konusu olsun.

Ben şimdi Çin Uygarlığının dünya uygarlık tarihine hangi buluşlarla katkıda bulunduklarına değinmek istiyorum. Kuşkusuz daha derinlikli bir incelemeyle çok sayıda buluşa ulaşmak mümkün, ben buraya en önemlilerini alacağım.

Barut: Efsaneye göre, ölümsüzlüğü ararken bir Çinli simyacı tarafından yanlışlıkla bulunmuş. Potasyum nitrat, kömür ve kükürt karışımından oluşan barut, ilk olarak Zen Goliant tarafından 1040 yılında derlenen “en önemli askeri teknikler” koleksiyonunda anlatılmış. (Daha önceden keşfedildiği düşünülüyor.) Zeng, üç farklı barut karışımından söz ediyor ve orduda ilkel el bombası olarak kullanılmadan önce havai fişek ve işaret fişeği olarak kullanıldığı biliniyor.

Pusula: Çinliler pusulayı icat ettiklerinde pusulanın iğnesi güneyi gösteriyormuş. Çünkü Çinlilere göre ana yön kuzey değil güneydi ve ilk pusulanın M.Ö.4. yy. da mıktanıs taşından yapıldığı biliniyor. Şans eseri keşfedilen mıknatıs taşı  çakmaktaşının üstüne yıldırım düşmesiyle içinde manyetit denen güçlü bir manyetik mineral oluşmasıyla  ortaya çıkıyor. Ama mıknatıs taşının yön belirlemek için ilk kez kimin tarafından kullanıldığı bilinmiyor. Arkeolojik kazılarda kehanet yazıtlarında pusula kepçelerinin resimlerinin bulunmasına bakılırsa Çin kahinlerince yalnızca coğrafi yönü değil içsel uyum için de kullanıldığı anlaşılıyor.

Kâğıt: Cai Lun kağıdı icad etmeden  önce yazılar bambu ve ipek üstüne yazılıyormuş. Cai Lun’un odun lifi ve suyu karıştırıp dokuma kumaşın üstüne basması, rutubetin kumaş dokumasının içine sızmasıyla  ortaya sert kağıt çıktığında takvim M.S.105’ miş.

Makarna: Bilinenin aksine makarnayı İtalyanlar değil Çinliler bulmuş. Hem de İtalyanlardan 2000 yıl önce. 2006 yılında Çin-Tibet sınırında yapılan kazı çalışmalarında Qinghai şehrinin Ljia bölgesinde yerin üç metre altında bir kâse erişte bulunmuş. Olasılıkla dünyanın en eski makarnası, diyor arkeologlar. Çünkü söz konusu makarna Çin’de 7000 yıldır ekilip biçilen iki tip darıdan yapılmış olduğu belirtiliyor. İlginç olan hâlâ bu darılar günümüzde de kullanılmaktaymış.

El  Arabası: Han dönemi boyunca yaşamış olan Jugo Liang M.S.2.yy da ağır eşyaları taşımaya yarayan tek tekerlekli el arabasını tasarlamış. Bu tasarımda tutma yeri olmadığı biliniyor ama Çin’in el arabasını Avrupa’dan bin yıl önce bulduğu gerçeğini ortaya çıkarıyor. El arabası teknolojik yenilik olmasının yanı sıra askeri amaçla da kullanılmış. Çin orduları düşmanlarına karşı üstünlük kazanmış. Hem malzeme taşımada hem de taşınabilir barikatlar için kullanılan el arabası yüzyıllarca gizli tutulmuş.

Sismograf: Deprem akla Richter ölçeğini getiriyor ama deprem algılayıcısı sismografı M.S.2. yy başında Han döneminde yaşayan İmparatorluk Astronomu Chang Heng tarafından bulunmuş. Üstelik görkemli bir görünüşe sahipmiş. Dış yüzeyinde ağızları aşağıya bakan dokuz ejderha bulunan ağır bronz bir kazan tasarlanmış.  Ejderhaların tam altında ağızlarını açmış yukarıya bakan dokuz kurbağa bulunuyormuş. Kazanın içinde bulunan sarkaç sarsıntı sırasında hareket edip kazanın içindeki mekanizmayı harekete geçiriyor, sarkacın ve iç mekanizmanın hareketi depremin merkez üssünü gösteren taraftaki ejderhanın ağzındaki topun altındaki kurbağanın ağzına düşmesine neden oluyormuş. Batının sismografından 1500 yıl önce.

Alkol: M.Ö. 3.yy başlarından itibaren Çinliler damıtma ve mayalama tekniklerini kullanarak sirke ve soya sosu gibi ürünleri arıtmayı öğrenmişler. Alkollü içkileri damıtmak da bundan sonra başlamış. Kazı çalışmaları sırasında Henan ilinde 9000 yıllık kırık çömlek parçalarında alkol izlerine rastlanmış.

Uçurtma: 2.400 yıldır Çin kültürünün bir parçası olan uçurtma M.Ö. 4.yy da filozof Gongshu Ban ve sanat koleksiyoncusu Mo Di tarafından yapılmış. Kuç biçimindeki ilk uçurtma rüzgarda aşağı ve yukarı doğru hareket edebiliyormuş. Zamanla eğlence dışında sandalı olmayanların balık avlamak için kullandıkları bir araç olmuş. Ayrıca askeri amaçlarla da kullanılmış. İlk hava saldırıları Çin ordusu tarafından uçurtmalarla yapılmış. İnsanların üzerine bomba bırakıyorlarmış. Ayrıca psikolojik harekatlarda da kullanılmış. Söz gelimi, 1232’de Moğal karargahına havadan propoganda broşürleri atmak için kullanılmış. Bu broşürde Çinli tutsaklara isyan çıkarıp düşman karargahını ele geçirmeleri talimatları varmış.

Askılı Planör: Uçurtma buluşu M.S.6.yy da ortalama bir insanın ağırlığını kaldırabilecek büyük aerodinamik nesnelere dönüşmüş. Yere bağlanmaksızın uçabilen bu uçuş araçları İmparatorların eğelencesi haline gelmiş.  Suçluları ve düşman esirlerini bağlayıp kayalıklardan atarak eğleniyorlarmış.  Çünkü zayıf bir kişi yere güvenle(!) inmeden önce 3 km. kadar uçabiliyormuş.

İpek:  İpekböceği üretiminin kontrol edildiği yöntemin M.Ö.3300 den 2200 e kadar süren Liangzhu dönemine ait bir mezarda bulunan bir el yazmasında ipek üretimi üzerine yazılar varmış.  Çinliler tarafından çok uzun süre korunan bu üretim sırrı Avrupalı keşişlerin ipekböceği yumurtalarını çalmalarıyla dünyaya mal olmuş.

Mancınık: M.Ö.5. yada 6.yy da icad edildiği biliniyor. Ama bu icadı Moğollar 1345 yılında Kırım’daki Ceneviz kalesi kuşatmasında kullanmışlar ki  tarihin en öldürücü silahı olarak kayıtlara geçmiş. Kuşatma sırasında 75 milyon insanın ölümüne neden olmuş.

Çin uygarlığına ilişkin başka ilginç seçkilerde buluşmak üzere.

Rüzgâra Karşı Kadınlar!

Yine 8 Mart.

Yıl 2021 ve biz kadınlar hâlâ rüzgâra karşı yürümeye devam ediyoruz.

Uzun bur yazı olacağını düşünüyorum, çünkü konuya, beynimizin ürünlerinden biri olan yazın sanatı ve öykü açısından bakmak isterim. Ama önce bir beyin fıkrasına ne dersiniz?

Doktor ameliyathaneden çıkmış. “Hastanızın kurtulması için tek çare beyin nakli yapmak. Sağlık sigortası masrafları karşılayabilir, ancak organ nakli parasını ödemek zorundasınız,” demiş. Uzun bir sessizlikten sonra hasta yakınlarından biri; “Bir beyin kaç paradır ki?” diye sormuş. Doktor; “Erkek beyni 5000 , kadın beyni ise 200 ,” diye yanıtlamış. Yine derin bir sessizlik olmuş. Olayın farkına varmayan bir erkek; “Neden erkek beyni bu kadar pahalı ki?” demiş. Doktor; “Standart fiyatlandırma politikası, kadın beyinlerinin fiyatlarını aşağıya çekmek durumundayız çünkü o beyinler gerçekten kullanılmış oluyor.”

Bu fıkra çok rahatlatıcıdır. Beynimizi kullanmamıza engel olunmadığında dünyanın daha güzel olacağından kuşku duymamak gerek. Ama gerçekler farklı elbette. Bağımsız hareket edebilen, sivri dilli, dik başlı ve becerilere sahip kadınlar sevilmez. Bunların bir kısmı sanatçı, bir kısmı bilim insanı oluyor. Orta çağda bu tür kadınlar cadı ilan edilirdi. 16.yy da en iyimser saptamayla 100 bin kadının cadı olduğu gerekçesiyle yakıldığı kayıtlarda yer alıyor.

Kadının yürüyüşü cadılıktan, otacılıktan, sağaltımcılıktan sonra artık forklift kullanmaktan, lüks otellerin baş aşçılarına kadar her yerde sürmektedir. Edebi arayışlarla birlikte kendine açtığı yerler ve yeni alan arayışları da sürmektedir. Söz gelimi Türkiye’de “Astronot bile” olmayı deneyeceklerdir.

Bu zorunlu. Çünkü toplumun yarısı biziz. Yeniden denemek, durmaksızın devinmek, doğurmak, yaşamı yeniden, yeniliklerle yapılandırmaktır dişi olmak. Bu yüzdendir ki kadın, kalkınmak isteyen toplumların odak noktasında, toplumu çökertmek isteyenlerin hedef tahtasındadır. Onu ele geçirmek toplumun bugününü de geleceğini de ele geçirmektir. Kadın bu gücünün farkında olarak, bilincini, beynini, başını aydınlıktan ayırmamalıdır. Okuduğu, ürettiği, verimlediği sürece yaşamda hakkıyla var olabilir. Örtülere, içerilere kapatılıp kuluçka makinesine dönüştürüldüğünde toplumun ışığı söner. Hep fazla çalıştık, hep fazla çalışmaya hazırız. Yeter ki özgürlüğümüz, aydınlığımız örtülmesin, hemcinslerimiz bize ihanet etmesin. Varoluş nedeni aydınlığı aramak olan insanın tercihi karanlık olamaz. Var oluş nedeni yenilenme olan kadının tercihi eskime eksilme olamaz.  Kimi politik rüzgârlar bizi savurmaya çalışsa da hem toplumsal rollerimiz hem yapıtlarımız artacak, artmalı.

Yazdıklarımızın kimi kadın sorunlarıdır, kimi erkek sorunları, kimi çocuk sorunları… Hepsi insanlık durumudur ve öykü sonsuz özgürlüğüyle bunları anlatmak için eşsiz bir aracıdır. “Canınızın istediği her şey öykü olabilir.” Bu sonsuz özgürlük,  öykünün tanımlanmasına engeldir ama yazar için de muhteşem bir alandır. Öyküde temel olan şudur; yazmamızı gerekli kılan, bizi itip zorlayan izlenim ya da algıdan kaynaklanır. Bater’in “Kısa öykü” yapıtında öyküden şöyle söz edilir; “Bir merceğin gerisinde görünen küçük, odaklanmış, açıklaması bulunmayan küçük anlar… Duyguları harekete geçirir ve bir durum yansıtır.”  Elizabeth Bowen; “farklı deneyimlerin dorukları” olarak söz eder öyküden. Edgar Allan Poe’yı anmadan geçemeyeceğim izninizle; Poe öyküyü atmosfer, hipnoz ve matematiksel kesinlik unsurlarıyla açıklar. Ama en yalın, benim öykü sevincimi en iyi dile getiren Necati Tosuner’in tanımıdır bana göre; “Öykü enseye vurulmuş bir tokattır, vurur kaçar.”

Bu “enseye tokat” işine kadın olarak ben ne zaman karar verdim? Sanırım dünyanın kadınlara düşman olduğunu düşündüğüm nokta fikrimin embriyo dönemiydi. Ben bazı şeyleri yapabilir bazılarını yapamazdım. Zaman içinde dayatmalar çeşitlendi. Cinsiyetim, bana dikte edilen kurallarda çok önemseniyordu. Toplumun beni olur olmaz denetlemeye başladığını hissettiğimde bu denetlemenin hakça olmadığını düşündüm. Üstelik denetleyiciler ekseri erkeklerdi. Olmak istediğiniz insanlık hallerinde karşınıza “kız çocuğu olmak” çıkıyordu. İyi de sahici bir insan değil yapay “bir şey” dolaşıyordu sonra ortada. Ama bütün bu olanlar hiç adil değil, derdim kendi kendime. Yazmak,  adalet duygumu doyuma ulaştırdı. Özgürlük duygumu yanıtladığı gibi. Bunun bilgiyle şekil alması gerekiyordu. Çok okumak ve duyargalarımı her an açık tutmayı becermek… Yazmak yaşamsal tutkumdur. Kimi zaman kişilik parçalanmasına gereksinim duyan, kimi zaman mutlak yalnızlık isteyen deliliğin keskin kenarlarında yaralanarak gezme sevincidir yazmak. Yaşadığım hiçbir ayrıntıyı, düşünceyi, duyguyu ziyan etmeden biriktirmek, dönüştürmektir. Ben izlenimlerimi, deneyimlerimi, yıkımlarımı, sevinçlerimi insana dair tüm duygu durumlarını belleğimin uçsuz bucaksız ambarında biriktirir ve sonra onları öykülerle su yüzüne çıkartır ölümsüzleştiririm. Yazmak, kayıt, kalıcılık ölümsüzlüktür.

Öykü  “tasarlayarak yaratmak” olduğundan unsurlarını bir araya getirir. Hedefi yeni ve canlı tek bir etkidir. İçerdiği imalar, belirsizlikler ve kullanılan yazım teknikleriyle daha farklı bir okuyucu beklentisindedir. Yazın sanatlarıyla okurun hayal gücünü ateşler zekâsını da işe karıştırır. Bu açıdan yazar ve okur bağı çok daha farklıdır. Paylaşımcı yanıyla ne kadar da dişildir… Bir öykü metninde hiçbir şey rastlantısal değildir, tersine kılı kırk yaran bir düzenlemedir. Kısa öykü küçük, iddiasız ve devrimci bir tohumdur. İşte bu devrimci tohumları bulmaya ve hep hayalimizde var olan asla konuşma olanağımız olmayacak okurlarımıza, sizlere ulaştırmaya çalışırız.. Öykünün ilgi alanı doğrudan doğruya insandır. İnsan olma paydaşlığında duygudaşlık yaratmayı hedefler. Bu duygudaşlık sayesinde yazarlar, şairler, ressamlar, müzisyenler tüm sanaçılar düş tekneleriyle yol alırlar tarih denizi içinde.  Öyküye kadını konu etmekle “ben” değil, kendim dışında “diğer kadınlar” için çaresiz kalma noktasında erkek egemenliğini yıkıma uğratmanın bir yolunu bulmayı deniyoruz biz yazarlar. Hayır diyoruz. Öyküyü hayır demenin en etkili yollarından biri olarak görüyoruz.  Hayır, diyemeyenlerin yerine, kaburga kemiği olmadığını kanıtlayamayanların adına bir şeyler yapabilme çabasıyla… Bir tür sözcülük mü? Belki. Konunun özünde yazma öznesini cinsiyetsiz beyin olarak tanımlamayı  yeğlerim ama kadın sorunlarını, sorunun kaynağı erkek unsurdan çok, mağdurdan yana yine kadının, kadın beyninin daha iyi anlattığını düşündüğümden kadına ilişkin seste kadın yazar deyimini kullanmadan edemiyorum.

Biz kadınlar, biz yazar ve yazan kadınlar her koşulda bu tekneleri, düş teknelerini yapabilir, yüzdürebiliriz. Yeter ki ufkumuzu kapatmasınlar.  

Bugünkü buluşmamıza fıkrayla başladık bir fıkrayla bitirelim,

Tanrı kadını yaratmaya başladığında  çok uğraşmaktaydı . Bir melek geldi ve sordu: “Bununla neden bu kadar zaman harcıyorsunuz ki ?” Tanrı cevap verdi: “ İlkinden daha iyisini yapabileceğimi düşünüyorum. Olağanüstü olmalı! Bir kere tamamen  yıkanabilir olmalı, ama iki yüzden fazla oynar ve değiştirilebilir parçası olacak . Vücudu gerektiğinde çok az yiyecekle  beslendiği halde bile çalışabilecek. Kucağında dört çocuğun aynı anda oturabilecekleri kadar yer olacak, öpüşü herşeyi iyi etmeye kadir olmalı – çizilmiş bir dizkapağından kırık bir kalbe kadar – ve bütün bunları da yalnızca iki elini kullanarak yapacak.”  Melek buna şaşırıp kaldı:”Yalnızca iki el mi?Nasıl yani?”  “Bekle göreceksin”,  dedi Tanrı. “Bu harika bir olay, çok az kaldı. Hatta şimdiden kendi kendisini  iyileştirebiliyor ve günde onsekiz saat çalışabiliyor.”  Melek biraz yaklaştı ve kadına dokundu, “Onu ne kadar yumuşak yapmışsın, Tanrım!”  “Yumuşak görünüyor,” diye onayladı Tanrı, “ama gerçekte onu sert  yaptım. Nelere katlanabileceğini nelerle başetmesi gerektiğini aklın  hayalin almaz.” O sırada meleğin bir şey dikkatini çekti, elini uzattı ve kadının yanağına dokundu. “Oooo, sanırım bu yarattığında  su kaçıran bir yer var Tanrım!” “Bu su kaçıran bir yer değil” diye düzeltti Tanrı, “bu  gözyaşı!” “Gözyaşı ne işe yarıyor?” diye sordu melek.  Tanrı cevap verdi: “Gözyaşı kadının acısını, dertlerini, hayal  kırıklıklarını, sevgisini, yalnızlığını, endişelerini ve gururunu  ifade edebilmesi içindir.” Melek çok duygulandı. ” Her şeyi düşünmüşsün.  Kadın gerçekten hayret edilecek bir varlık olmuş.”   “Elbette, kadının  kuvveti ve becerileri erkeği  hayrete düşürecek. Onun her türlü çaresizliğe ve baskıya dayanıklı olmasını istiyorum.  Fakat sevinci, sevgiyi ve  mutluluğu da içinde barındıracak. Avaz avaz bağırmak  istediğinde  gülümseyecek, ağlamak istediğinde şarkılar söyleyecek. Mutlu olduğunda ağlayacak,  kızgınlığında gülümseyecek.  İnandıkları  uğruna savaşacak. Haksızlıklara baş kaldıracak. “Hayır” ı kabul etmeyecek, eğer bunun yerine başka daha iyi bir cevap verilebiliyorsa… Elbette koşulsuz sevecek. Çocukları inanılmaz başarılara ulaşınca ağlayacak,  dostları mükafatlandırılınca taşkınca neşelenecek.  Bir doğum ya da bir evlilik haberi onu sonsuz sevindirecek.  Bir dostu öldüğünde kalbi çıt diye kırılacak. Bir aile ferdinin gidişine üzülecek.  Buna karşılık hiç bir çıkış yolu olmadığını bildiği halde gücünden ve cesaretinden bir şey kaybetmeyecek.  Bir öpücüğü ve bir sarılışıyla  kırık bir kalbi hemen iyileştirebileceğini bilecek. Sevdiklerini  ne kadar düşündüğünü gösterebilmek için ona yürüyecek, koşacak, uçacak. Kadının kalbi dünyayı güzel ve yaşanabilir bir yer yapacak. Bu duygusal ve idealleri olan yaratık, sevinç, neşe, sevgi ve ümidi beraberlerinde getirecek. Daima dostlarının ve ailelerinin yanında onlara sürekli manevi  destek sağlayacak. Her zaman söyleyecek çok önemli şeyleri olacak.   Neyse … artık onu yeryüzüne gönderebiliriz.“  “Peki ya bunlar?“ dedi Melek.   “Ah evet, onlardan her boyda her renk ve şekilde bolca olmasını istiyorum ve her şeyi vermek üzere yapıldılar. Yeryüzünün her köşesine dağılmalılar.”  “Sizce bu ikinci üretim  kusursuz oldu mu?” Tanrı onun ardından baktı: “Evet ama , ne yazık ki ne kadar kıymetli olduğunu kulağına fısıldamayı unuttum.  Sanırım bunu hiç bir zaman fark edemeyecek.”

Dünya Kadın Emekçiler Günümüzde bir kez daha rüzgâra karşı vira kadınlar!

FRANKFURT KARTPOSTALI

Düşünüyorum da çocukluğumuzun, gençliğimizin geçtiği yere yıllar sonra dönmek, bir gezegenden dünyaya geri gelmekten farksız. Dalgaların çarpıp durduğu kayalar, yine yüzleri yukarıda dua ediyorlar ama gözüme aşınmış görünüyorlar. Delikanlıların toplandığı direk dibinde şimdi yeni kuşaklar var. Evler dağlar kadar suskun, eskiden sokağa düşen perde gölgeleri bile tanıdıktı oysa.

Kasabanın sessizliğinde yüzen anılarıma göz atıyorum da… Etli biber dolması kokusu tanıdıksa da çocukluğumun kürekleri sessizce denize dalmıyor. Bakkalda kaşla göz arasında bana memelerini gösteren, ağzındaki koca sakızı köpürterek ‘ısır’ diyen Nejla evlenmiş. Bakkalın paslı kepenkleri kapalı, radyosu suskun, o yüzden Hamiyet Yüceses’in “Fikrimin ince gülü” açmıyor sokakta. Hayriye Teyze sağmış ama kahve falı bakamıyormuş artık. Gelini için ‘bu hizmetçi iyi çıkmadı, değiştirin,’ diye tutturuyormuş ikide bir, unutkan olmuş. Nevingiller babası ölünce dedesinin yanına göçmüş. Onların mutfak penceresinde, buzdolabından yeni çıkmış terli kirazlar kimin acaba?

Simitçinin sesini o sırada duydum. İki simit aldım. Tanıdık biriyle yiyip, çay içme niyetiyle çevreme bakındım. [Terzi/Taylor- Her türlü dikim onarım işi yapılır] Kamil Ağbi bari yerinde olsa… Gece gündüz lamba yanan dükkânında – o mağaram derdi buraya- kucağındaki kumaşa toplu iğnelerden yollar yapıyordur. Kutudan aldığı iğnenin çıtırtısına dışarının sesleri karışıyordur. Ne zaman canımız sıkılıp bu kapıdan içeri girsek… [Terzi/Taylor- Her türlü dikim onarım işi yapılır] ‘Ne o,’ derdi gözlüklerinin üzerinden bakarak, ‘ayaklarını sürüyorsun, yaşamının kalan zamanını mağarada mı geçireceksin?’

Karşıya geçtim. Kapıyı açıp eşikten seslendim: “Çayın var mı Kamil Ağbi?” Simitleri gösterdim. Elindeki işten hiç başını kaldırmadı: “Hoş geldiniz. Çayımız var.”

Duraksadım, -eskiden de hiçbir şey onu şaşırtmazdı gerçi – bunca zaman sonra mahallenin delikanlılarından biri dönmüş şaşırmıyor. Birden buraya ne bok yemeye geldiğimi düşündüm. Beni görünce dizlerine vurup yüksek sesle gülmesini, özlem sözleriyle karşılamasını beklemiş olmalıyım. Gözlerinin, bir kadını tahrik etmek için neresinin emilmesi gerektiğini anlatırken parladığı gibi parlamasını… Veya ‘gidemedin şu Almanya’ya Kamil Ağbi’ der demez bıkıp usanmadan konuştuğundaki neşesini… Hazırlıklarını ince ince anlatırdı. Yolculuk planları her keresinde iştahla canlandırılan bir filme benzerdi. Trene nasıl binilecek? Trenin içi nasıl kokacak? Dışındaki kokular Almanya’ya doğru nasıl değişecek? Ama gözleri en çok tıptıpı anlatırken parlardı. ‘Almanya’ya gidince küçük Fransız balkonuna –böyle bir balkonu hayal ediyordu elbette, bildiğinden değil– bir teneke kutu koyacağım. Orada çok yağmur yağıyormuş. Tenekenin içi tıp tıp yağmur dolarken Neriman’ın üstünde gidip geleceğim, gidip geleceğim… Yağmur tenekenin içinde bir artacak bir azalacak… Tıp-tıp, tıp-tıp…’  Yüzünde bizi de azdıran sperm fışkırması o gülüşle Almanya’yı konuşan adamın şimdiki bu mahkeme duvarı suratı…

Baktığında çirkin bir adamdı. ‘Kadınlara hizmet ediyoruz oğlum. Kepenkleri –göz kapaklarını indiriyor– kapalı tutmalı. Yoksa felaket. Yengen çok kıskanç zaten…’  Prova yaparken, ölçü alırken “kepenklerin” altında olup bitenleri kimse bilmezdi, elbette.  Ama o yine de bundan çok delikanlıları toplayıp, açık saçık hikâyeler anlatmaktan, değilse malum “ben Almanya’ya gidince” sohbeti yapmaktan hoşlanırdı.  Karısı artık hiç kimsenin anımsamadığı bir tarihte bir kadın işçi kafilesiyle Almanya’ya gitmişti. Hesapta Kamil Ağbi’yi de aldıracaktı. Gitti gideli haber gelmemesine rağmen Kamil Ağbi çantası hazır yaşıyordu. Pasaport çıkartmış, yol parasını, orada işsiz kalırsa diye yedek parasını da –‘Hem de döviz bak!’– kenara ayırmıştı. ‘Bitecek bu hasret bitecek oğlum.’ Makas keyifle keserdi kumaşı. Çocuklara bakması için kaynanasını da razı etmişti. ‘Ne olacak bir, bilemedin iki yıl sonra mezun olacaklar zaten, gelecekler yanımıza.’ Peki ya kaynanası? Onun bu hayaldeki rolü burada bitiyordu. Bana öyle geliyordu ki yaşlı kadın da bunu bildiği ve küstüğü için durup dururken ölüvermişti. Kamil Ağbi ise bunun üstünde durmuyordu: ‘Eceli gelmiş ölmüş.’ Sonra hemen lafı değiştiriyordu: ‘Eh bunca fedakârlıktan sonra Allah beni de görecek elbet. Bak karım yok diye hovardalık yapmıyorum. Yoksa o elbise diktirmeye gelen kadınlarla ohhooo…’ Bizim düş gücümüz ateşlenirdi. ‘Para biriktiriyorum. İki çocuğa hem analık hem babalık kolay mı? Neriman desen gurbet ellerde, ne ağır işlerde çalışıyor. Pintidir, pul parasına kıyıp mektup da yazmaz. Belki de yorgunluktan kolunu kaldıracak hali kalmıyordur. Sordum İşçi Bulma’ya, Haym diye bir yerlerde kalıyormuş Türk işçiler. Sabah arabayla alıp, akşam getirip bırakıyorlarmış. Bildiğin hapis hayatı canım, ne yapsın kadıncağız? Kendi sıram ne zaman çıkacak diye soruştururken izine gelmiş bir işçi kadınla konuştum. Dedi ki, ‘çok fena çok, dil bilmiyorsun, karnını doyurmak bile işkence. Bana domuz eti yedirecekler diye aklım çıkıyordu. Kartoffel’i öğrenmiştim, iki yıl hep patates yedim…’

On dört on beş yaşlarının erkek çocukları seks dergilerini ona emanet ederdi, damat adaylarını zifaf gecesine bir boksör antrenörü ciddiyetiyle o hazırlardı. Oysa şimdi, hoş geldiniz, çayımız var… Bu bakışı en son onda ne zaman görmüştüm? Sanırım bir başka “Alamancı” Adnan’ın babası izine geldiğinde. Adnan onun getirdiği film makinesini, bir de porno filmi araklanmış, Kamil Ağbi’nin dükkânında karargâh kurulmuş. Hayatımızın en güzel gecesi… Olacaktı güya… Aklımız başımızdan gitmişti, ilk olarak hayal etmeyip görecektik. Küfürler, yorumlar…Bini bir paraydı. Birkaç gün önce Kamil Ağbi’nin kaynanasının kırk mevlüdü okunmuştu ama kimin umurunda? Kamil Ağbi elindeki tek adrese telgraf çekip, rahmetliyi gömdükten bir ay sonra bir Frankfurt kartpostalı gelmişti: Kamil izin alamadım. Gelemedim. Nasipse yaza görüşürüz. Hesabına biraz para gönderiyorum, cenazeye masraf olmuştur. Bizi bu adresten başka yere taşıyorlar. Sana bildiririm, selam kelam…

Bu aklıma gelince, Kamil Ağbi’nin gençlik fotoğrafına baktım. Hala aynı yerde asılıydı. Çerçevenin sol alt kısmına yerleştirilmiş, bizim seks filmi gecemize dek orada duran  Franfurt kartpostalıysa artık yoktu. O gece Selami’nin bir lafı üzerine, aynı şimdiki bakışla kartpostala bakmıştı. Ne demişti Selami, geçmiş gün, tam olarak hatırlayamıyorum ki… Herkes apansız susmuş, filmin sesleri kaplamıştı dükkânı. Birden Kamil Ağbi hiç olmadığı biçimde öfkeye kapılmış, eline geçeni sağa sola fırlatmış, Frankfurt kartpostalı da bu öfkeden payını almıştı. Kapı dışarı edilmiştik. Berbat bir yarım kalmışlık duygusuyla martıların uyuduğu saatte herkes evine yollanmışken Kamil Ağbiye sövüyorduk. Üstelik makineye de filme de el koymuştu! O geceden sonra nedense Terzi Kamil Ağbi’nin dükkânının kapıları bize kapanmıştı. O mu istemedi, biz mi kızgındık, kendiliğinden mi oldu bilmem, toplantılar bitti.  Kamil Ağbi’nin yaşamımızdaki yeri, o kızgın gecede, ısınınca küçülen bir naylon poşet olup küçülmüş, silinmiş, kararmıştı. Ben de o kararmış anıları tekrar… İş mi şimdi bu! Salağım ben salak! Eski yakınlığı yakalar mıyım çabasıyla; “Hayrola Ağbi keyfin yok, hayatının kalan zamanını mağarada mı geçireceksin?” dedim sanki dün berabermişiz gibi.

“Kapat şu kapıyı” dedi. “Kapalı yazısını da çeviriver.”  Birden heyecanlandım. Ama o aynı felaket habercisi suratla elindeki işaret teğelli kumaşı tezgâha bıraktı. Beyaz uzun saçlarıyla – yüzen bir tülbent sanki- iki bardak çay doldurup geldi. İşaret sabunu, kumaş, çay ve simit kokusu içinde öyle oturduk. Aklım ermiyor şu yaptığıma! “ Değil mi ki sevda var bu dünyada, bitti bırak…” dedi.  Sessizlik. “O akşam sizi neden kovduğumu anlamadınız değil mi?” Yine sessizlik. Vakit geçmeyecek. Simitleri saran kâğıdı açtım, gürültü olsun diye, bir lokma kopardım. Çiğnerken “Ha şu seks filmi meselesi…”dedim. “Her şey bir yemek takımı yok diye başladı desem inanır mısın?” dedi. Karşıda dağlar varmış gibi küçük, tozlu vitrin camına baktı. “Gözümün önünden gitmiyor, ellerini beline koyup, ‘biri tekir biri bekir yemek takımıyla misafir ağırlanmaz,’ diye tutturmuştu. Her zaman ağırladık hâlbuki. Birden ne olmuştu da… ‘Bütün kadınların porselen takımları vardır, benim yok. Neden beni kaçırdın? Çeyizimi alamadım, yemek takımım vardı. Anam babamla aramı da soğuttun! Ben sana daha iyisini alacağım, dedin ama şu hale bak! Nişan yüzüğü en incesinden, takı diye taktığın her şey taklit. Ev eşyası diyorum, dur bekle biraz!’  ‘İyi de Neriman biz yeni evli değiliz ki bak on yıl oldu. Şimdi bunları eşelemenin…’ Ne dedimse susturamadım.‘Mesele de o zaten, on yıldır değişen bir şey yok! Hep böyle yapıyorsun, hep senin dediğin olsun istiyorsun. Parayı canı nasıl istiyorsa harcayan sen! Dükkâna gelen kadınlarla kırıştıran sen! Bilmiyor muyum? Yedir, yedir sen âlemin karılarına yedir, bana bir yemek takımı alma, sonra akşama misafir gelecek!’ Çok kıskançtır, konu ne olursa olsun kıskançlık kavgasına döner zaten. ‘Yahu sevmesem kaçırır mıyım seni? Başkasında gözüm yok ki…’ diye alttan alıyorum. Coştukça coşuyor;  ‘Ben hayatımı sana teslim ettim. Bir yere gideceğim desem, ben götüreyim Neriman. Canım şunu istiyor Kamil, şimdi dur Neriman. Çocukları bile akşama baban gelince, diye terbiye ediyorum! Bir hükmüm mü var? Sen başka kadına gitsen yalnız kendini değil, neyim var neyim yok altımdan çeker alırsın! Bak ikimiz aynı yaştayız ama sen daha genç gösteriyorsun. On yıl sonra nasıl olacağım Allah bilir!’ Bağırıyordu: ‘Seninle iyi geçinirsem, senin her dediğini yaparsam iyi. Ama belki o senin dediğini yapmak istemiyorumdur! Bunu hiç sordun mu? İşte söylüyorum istemiyorum Kamil! Bu her şeye yardım ediyormuş gibi yapıp karışmaların, her şeyi en iyi bilmelerin, bu püf püf titiz adam hallerin… Bütün bunlar beni uçmaktan alıkoymak, vazgeçirmek için yaptığın bir kafes! Beni kafesledin Kamil!’ Sanki bedeni hınç dumanıyla dolmuş, bu duman onu patlatmış, taşırmış, çılgın bir fırtınaya dönüştürmüştü. Sonunda olan olmuş, porselen takım, kıskançlık derken iş nasıl olmuşsa Almanya’ya gitmeye varmıştı. ‘Şaşırdın mı sen kadın! Ne Almanyası, ne gitmesi!’ Günlerce gözümün içine bakıp ağzımdan ‘tamam’ lafı çıkana kadar beni zorladı. Düşündüm ki terzilik her yerde para eder. Giderim yerleşirim, onu da çocukları da alırım yanıma. Doğru diyor kadın, burada hep kıt kanaat geçiniyoruz… Sonra efendim ev hanımı olduğu için o da vasıfsız işçi yazıldı. Hiç aklıma gelir miydi onun benden önce, benden ayrı Alamanyalara gideceği… Aah-ah, o evin kapısından dışarı çıkarken çarpıntısı tutan Neriman, sanki sürekli yurt dışına gidip gelen bir hostes olmuş,  ‘sıram çıktı, ben gidiyorum Kamil’, deyip valizini aldığı gibi…”

Kamil Ağbi, çayını hızla karıştırmaya koyuldu. Kaşığın dönüp titremesinden çay taştı, tezgâhın üstüne yayıldıkça yayıldı, bardağa çarpan sesi büyüdükçe büyüdü. Gözünü ayakkabılarına dikmiş ha babam çeviriyordu. Lokmamı ısıramadım. Elim havada ağzım açık kala kalmıştım.

“O porno filmdeki kadın Neriman’dı,” dedi neden sonra.

Simit yerine dilimi nasıl ısırmışım. Nasıl yandı canım. Gözümden yaş geldi.

-o-

YAZARIM İŞ ARIYORUM Yazarlığın taşlı dikenli yolları…

Bir yetişkin olmadan önce yazmak daha kolaydı. Hem zamanımı kendim düzenliyordum hem bugün ne pişireceğim gibi bir “sorunsalım” yoktu. (Pişirmek için almak, almak için para kazanmak, para için iş bulmak, iş bulmak için sayısız engeli aşmak… Bunlar listemde henüz yoktu.) Gençliğin sonsuz hayal gücü, sınırsız merakı, geniş bir ufuk, hiç kırılmamış-biçilmemiş taze hevesler tarlası… Yazmak için her şey hazırdı. Okumak ve yazmaktan başka bir şey düşünmüyordum ve diğer tüm insanların bu eylemleri yapmamasını anlamak olanaksızdı.

Sonra yetişkin oldum. İş bulmak, para kazanmak, rekabete girmek, işini korumak, işini kaybetmek, alışverişle cüzdan arasındaki uçurumlara ip merdivenler, köprüler atmak gerekti. Pişirmek, pişirdiğini yemek, yedirmek, bitenlerin yerine yenisini yetiştirmek, atıklar, kirliler… Yetişkin olmak bu sarmalın içine girmekti. Bir yetişkin karnını doyurmak zorundadır, evet. Ah, işte yazmak ve okumak zorlaşmaya başladı. On iki saat işte çalıştıktan sonra evin düzenini korumak, çocuğunla günün özlemini gidermekten arta  kalan zamanlara aktarıldı. Aktarıldı mı? Sıkıştırıldı! Bu arada gerek iş alanında, gerek edebiyat alanında sosyalleşmek zorunluluğu vardı. Ama insanların okumaya ve yazmaya neden zaman ayırmadıklarını hala anlayamıyordum. Uyku saatlerini azaltmak, makarna suyu kaynarken okumak, kuyrukta, serviste okumak derken gün içinde ne çok okuma zamanı yaratılabiliyordu oysa… Bunu geçelim. Bu benim formülüm çünkü. Başkalarına uymaması çok olağan.

Yetişkin olarak karşılaştığım bir konu da şuydu, “son ütücüyüm, iş arıyorum” “overlokçuyum iş arıyorum”ilanı verebilirdiniz ama “yazarım iş arıyorum” ilanı olamazdı. (Elinizde satışa hazır malınız olsa bile.) Bir kitap yazmak için yetişkin koşulları göz önünde bulundurulursa, en az bir yıl, bilemedin iki yıla gereksinmeniz vardır. Stres süresi ise yazdıklarınız rafa çıktıktan sonra bile bitmez. Bu iş akışına,  yayıncı bulmak, anlaşmak için belirsiz bir süreyi koymanız gerekir. (İlk kitabımı iki yıl boyunca bekletip olumlu, olumsuz hiç cevap vermeyen yayıncımın kulakları çınlasın. Sonunda randevu alıp gitmiş, yüz yüze konuşmak zorunda kalmıştım. Öykülerim iyiymiş ama… Bu üç nokta yayıncıya aittir ve  devamında hangi cümleler vardı hiçbir zaman öğrenemedim. Kitap basıldı. Hem ne en iyi şekilde.) Evet, ne diyorduk? Basılma süresi altı aydan başlar. (Tutsaklık süresi gibi geliyor değil mi?) Size gıcır ilk baskı örneklerinden iki üç tanesini, basın bülteni örneğini, sizin kitabınızın da olduğu yeni yayınevi kataloğunu, telif hakkı olarak yüzde on hayalini verirler.Paranız yoktur ve bu telif asla ödenmez. Bu arada hala karnımı doyurma zorunluluğunum vardı. Yazarım iş arıyorum ilanı vermeden malı satmıştım da heyhat karşılığı girdi eksideydi. Satış fiyatı üzerinden payınız 10.-TL nin yüzde onu 1.-TL dir. Vergiyi peşin olarak devlete ben ödemiştim.- Kesinti listesi öyle diyordu ama son zamanlarda sanırım bu vergi kaldırıldı.- Bin tane basılmış olsa alacağınız bin TL dir. İyi bir yayıncıya rastladıysanız size bol bol kendi kitabınızı indirimli verir, imzalayıp satar, parayı ona gönderirsiniz. Bu son yıllardaki uygulama sanırım. Telif? Hadi canım sen de! Günlük kazancınız kaç TL ye gelir artık onu siz hesaplayın. Bir temizlikçinin günlük kazancıyla kıyaslayıp  bunalıma girmeye gerek yok. Yazmak, esas olan yazmaktır. Bir kıdemli yazar arkadaşım bana böyle der hep. Bu moral cümlesiyle ben beni yeni bir kitaba yönlendiririm. Hoş, bir türlü Barbara Cartland gibi bir yazar olamadım ama kendimi bir yazma , bir dil tiryakisi ve sözcük terbiyecisi olarak tanımlarım. Pahalı mücevherlerim, otriş falan aksesuarlarım, şık giysilerim, yaldızlı koltukta mı olur, bir masada mı,  bileğimi büküp çenemi elime dayamışım, öyle pahalı bir fotoğrafım olmadı,  zenginlik akan bir fotoğraf… Gerçi o bir mavi kandı, aile serveti olmalı. Kitap gelirlerinden yaptığı servet  (700 aşk romanı yazmış bu arada) yalnızca köpeklerinin mamasına yetmiştir o da ayrı konu. Olamadık…  Özeniyorum (!) yalan değil. Herhalde yazar deyince Barbara Cartland’ı bilen bir iş adamı bana kitabımdan kaç para kazandığımı sormuştu ve verdiğim yanıt yüzünden, niçin yapıyorsun bu işi o zaman, demişti. İş adamı: yazma eylemine –ve tüm eylemlere-  para deliğinden bakan biri… Gerçi konfor yazarların değil (Barbara Cartland’ı ayrı tutuyorum) onların hakkı oluyor da… Otuzbeş yıl sonra bu soruyu hala soruyorum. Cevap şu, tüccar olamadığım için.

Türkiye’de kadın yazar olmak konusuna gelince. Yazmaya koyulmuşken, kocanızın komşunun tabağına kabak tatlısı koyup, bunu götürüver, diye tutturduğu bir durumdur. Bu da başka bir yazının konusu olsun.

-0-

Süpürge

Uzun boylu kadın, kısa boylu kadından çekinerek konuşuyor, lafı dolandırıyordu. Bir ara, eski kocan sana selâm söyledi, dedi. Gözlerini masanın kareli örtüsüne dikip selâmın etkisini bekledi.

Kısa boylu kadının sırtı dimdik oldu. Uzun boylu kadının baktığı yerdeki “hiçbir şeyi” daire içine aldı, bir kenarından elinin ucuyla tutup, diğer eliyle burnunu mandalladı. Masanın üstündeki “hiçbir şeyi” yere attı, üstüne basarken öğürtü sesi çıkardı.

Uzun boylu kadın, kocaman kabuklu selâmın çıtırdadığına, yaşam sıvılılarının patlayan kalıbından çıktığına yemin edebilirdi. O da eliyle ağzını bastırdı. Sonra da bu yaptığına şaştı. Aracılığı bir işe yaramamıştı. Dev bir hamamböceği hayaline dönüşen selâm yerde yatıyordu.

Kısa boylu kadın, süpürge ve faraşı almalıyım, deyip, selâmı süpürdü, evin kapısının açıldığı uçurumdan aşağı yuvarladı. Sonra da süpürgesine binip uzaklaştı.

-o-

Allah aşkına bana boş zaman deme! Nasıl okumalıyız?

“Boş zamanlarımda kitap okurum.”  Hiç sevmediğim bir cümle. Kitaba ve okuma eylemine hakaret etmek istiyorsanız,küçümsemek istiyorsanız  kullanılabilecek cümlelerdin biri.

Zamanın boş olması, bu yaklaşımda  eylemsizlik durumunu tanımlıyor gibi görünüyor. Boş zamanlarda kitap okumak… Yapacak bir şey olmayışı, belki can sıkıntısının buharında boğulma hali. Aslında “aylaklık ediyorum”, itirafı diyeceğim, aylaklığın da bir yaratım süreci olduğunu anımsadım şimdi. Zamanın boşluğuna ilişkin hiçbir fikrim yok sanırım. Ama kötü bir zaman diliminden söz ediliyor, öyle hissettiriliyor karşı tarafa. Hatta şöyle bir abartıyla “aslında çok yoğun da… başını kaşıyacak vakti yok da… Olursa eğer… Aman öyle şeylerle uğraşmaya vakit bulursa eğer…  İşte bu kötü zaman diliminin içine okuma eylemini yerleştirmek okumaya hakarettir bana göre.

Oysa okumanın bir “raconu” vardır. Bir kitabın kapağını açmak, bir dosyanın ilk sayfasını okumaya hazır hale getirme anında bir davet vardır.  Gizli bir ilişki başlamak üzeredir. Kışkırtıcıdır belki, bazen yakıcı, sıkıntılı , bazen sabır bekleyen bazen yakanızı bırakmayıp her şeyden elinizi eteğinizi çekmenize neden olacak bir süreç başlayacaktır. Ama asla “boşluk” içine konmayacak bir süreçtir.

Artık yavaşça elimize aldığımız -başka bir deyişle metin okur karşı karşıya geldiğinde-  metni nasıl “çalıştırmamız” gerektiği konusuna geçebiliriz. Metni çalıştırmak…. Bu şarttır.  Göz algımızla başlayan ve aklımızla yoğrulan son derece güzel,  anlam üretim sürecidir metni çalıştırmak. Metin onu sezgisel olarak da duymamızı bekler. Eğer yeterince etkin davranırsak kendini açar. Aksi halde kesilmeler, sarsılmalar bazan “stop etmeler”söz konusu olur. Aklın yönlendirmesini bekleyen, aklın metni kullanması aşamasında bazen bu üretim sürecinin gürültüye dönüşmesi riski de vardır elbette. Bakın sevimsiz başka cümleler yazacağım şimdi buraya, sıkça duymuşluğunuz vardır; “Okuyamıyorum, hemen uykum geliyor.” “Okuyamıyorum dikkatim dağılıyor.” Hemen şunu sorarım, nerede ve nasıl okuyorsun?  Çünkü okuma eylemi her şeyden önce masa başında olmak  zorundadır. Bunu hak eder. Bir not defteri ve kalemi hak eder. Asla yatarak okuma yapılmaz. Yatma, yani bedenin uzanması, yatay duruma geçmesi , beyne dinlenme mesajı verdiğinde elbette ki uyku gelecektir. Yada farklı bir duygusal durumdayken bir metnin içine girmek  pek olası değildir. İşte dikkatim dağılıyor diyenler, haklısınız,  cüzdanınzdaki parayı, akşama pişecek yemeği, almayı unuttuğunuz bir şeyi düşünürken  şöyle bir cümle feci bir işkenceye dönüşür. “Zaten hangi keskin göz bu ışıldayan kristallerle süslü uçurumun parlaklığına ve ölüm döşeğinde hala canlı olduğunu kanıtlamaya çalışan bir hasta gibi görünen solgun bir güneşin ışınlarıyla dorukları azıcık harelenen kar yığınlarının kadı yansımalarına dayanabilirdi? “ Balzac konuştu ve bulunulan durumda onu algılama beklentisi  fazla iyimserce olur. Burada metin yorulur, belki metrodasınızdır, metin  boğulur, tepenize dikilen birinin cep telefonuyla bağıra bağıra konuşmasından sarsıntıyla bir daha çalışmamak üzere duruverir.  O zaman okur şunu der; “Aman, çok sıkıcı bir metin!”

Her zaman her yerde okuma yapabilme becerisini kazanmak zaman ister ve kişinin kendini eğitmesi gerekir. Dilsel veriyle yüzeyel okuma denir buna. Ama masa başındaysanız bu dilsel veriyle yüzeyel okumadan, hareket noktasını kavrama, okuyan öznenin alımlama ufku, dağarcığının durumuna göre yorumlanacak yeni bir üretim kaynağına dönüşür. (Demek istiyorum ki kurcalayarak, üzerinde düşünerek okudukça açılan, çoğalan ve haz veren bir okumaya geçiştir bu.) Bundan sonrası derin okuma yolculuğudur. Bilgi ve estetik açılardan metnin içinde yaşama süreci bizi metnin çekirdeğini keşfetmeye götürür.

Bunun yöntemli olması elbette şarttır. Birinci koşul masada olmak, belki biraz sözsüz bir müzik eşliğinde. Simgeler, okurun gözünden beynine iletildiğinde yeni bir yaratım sürecine girer. Metin içinde  gerçekleşen bu eylem giderek metin aracılığıyla okumaya dönüşmekle verimli hale gelir. Yorum noktası (açıklama değil) metinlerin içselleştirilmesini sağladığı gibi yararlılığını belki dönüştürülmesini sağlar. Metinde anlatım ve içerik nasıl düzenlenmiştir, öğeler arası ilişkiler nasıldır, düşünce zincirini nereye taşır, nerede okurdan iş bekler?

Okuma yaparken öğrenme okuması yapıyorsak eğer, parçalama yapmamız, parçaları ayrı ayrı incelememiz sonra kendi alet çantamızdakilerle yeniden birleştirmemiz gerekir. Bu çalışma aktarmayla doyumlu bir finale götürür bizi. Aktarma yapabiliyorsak, öğrenme tamamlanmış demektir.

Değerlendirme okuması yapıyorsak eğer, okuma eylemi sırasındaki algımızla, dağarcık bilgimizi karşılaştırma yoluna gideriz. Bu parçalamanın tersine tek parça üstünde çalışmamız demektir ve dağarcığımıza ekleme yapmamızı sağlar. Bir alma eylemi söz konusudur.

Yine bilimsel bir okuma yapıyorsak eğer bir şeyin bir bilgi özüne göre kendi doğası içinde nasıl olduğunu bilmek isteyen bir okuma bekliyordur elimizdeki metin.  Bir şeyi yeniden oluşturmak, aynı türden bir şey yapmak için nasıl oluştuğunu bilmek isteyerek okuma yaparız ki bu teknik okumadır.

Bir çok yöntemi tartışabileceğimiz okuma eyleminde söz gelimi bir deneme metni okuyorsak bu metnin “bu nedir, ne demektir?” sorusuna yanıt aradığını bilmemiz, düşünce akışımızı, yorumlamamızı, parçalama ve birleştirmemizi bu soru üzerine kurmamız gerekirken roman okumasında ardından ne gelecek, bu anlatılan neyi doğrabilir, düşünce zincirini oluşturmayı bekler.

Peki ya öykü okuması? Öykü okumalarımı her zaman yoğun duygulara kapılarak coşkuyla yaptığımı itiraf ediyorum. Tıpkı yazarken duyduğum haz gibi bir hazla öykü metninin adını okurum, bana neler fısıldadığını durup dinlerim. Sonra ilk cümleye geçerim. Yavaşça dokunuşa benzer bu. Yazarın becerisine göre, yazarla kurduğum bağ doğrultusunda, metni “çalıştırma” becerim doğrultusunda öykü sevinci ortaya çıkar. Hatırlayın, ayrılmak istemediğimiz öykü metinleri yok mudur? Benim vardır. Bu okumaları yaparken de araya giren ne olursa olsun, çalan telefon, dışarıda zıplayan bir top, herhangi bir soru, fena halde canımı sıkar. Beni metinden ayırma girişmlerinden kaynaklanan öfke ortaya çıkar. Ama itiraf ediyorum ki öykü metni çok uçucu bir metindir. Çikolata yemeye benzer. Yerken muhteşem duygular uyanır, üstüne su içerseniz tat algılayıcıları  onu unutur. Aklınızda kalan yalnızca şudur; çikolata harika bir yiyecektir. Öyküyü, okur bitirirsiniz hemen ardından kapıya gelmiş kargocuyla yapılacak küçük bir konuşmayla duygusu buharlaşıverir. Bana iltifat etmek isterler bazen.  Şöyle konuşmalar olur; “Senin bir öykün var onu çok beğendim, hani bir kadın vardı… (Havayı tırmıklayan dev bir kedi taklidi yapar) Kadın cinayetlerini engellemek için bir örgüt kurmuştu da…” Üstüne gitmek hoşuma gider. “Hangi öykü acaba , adı neydi?” Burnunu kaşır ; “ Mmmm dilimin ucunda uzun bir adı vardı, ama bu kadar uzun isim verince insan hatırlayamıyor. Ben olsam kediler sokakta , kedilerin intikamı falan gibi bir ad koyardım,” der. “Sineği öldürelim, çekimden önce… o öykü mü?” “Hah o işte,”  diye parmaklarını şıklatır. “Bir solukta okudum, oh yüreğim soğudu… Ne olacak bu kadın cinayetleri yahu?”  Şimdi öyküden ayrılma zamanıdır. Benim egomun da doyurulması burada durur ve gerçeklere dönmüş oluruz; kadınlar ölüyor! Kadınlar hâlâ ölüyor!

Ya işte böyle, “nasıl okuma yapmalı”dan başlayan bugünkü sohbetimiz gene içimizin yarası, toplumumuzun yarası kadın cinayetlerine getirdi bizi… O zaman sorumuzu bir kez de şöyle sormalıyız; Kadın cinayetlerini nasıl okumalıyız?

ÖYKÜ LABİRENTİNDE KEYİFLİ KAYBOLUŞLAR -1

Bir öykücü, yazarken öykü metninin kuramına,  yazdığının hangi akıma girdiğine pek dikkat etmez, bizim işimiz yazmaktır. Sonradan bu metinler eleştirmenler ve kuramcılar tarafından tasnif edilir ama bugün biraz bu konuda düşünmek, belleğimin öyküye ilişkin labirenlerinden birinde  şöyle bir kaybolmak  istedim. Karşımıza ne çıkacak bilmiyorum.

Olabildiğince terimlerden kaçınacağım ki başka labirentlerde havasız kalmayalım. Öykünün insanla birlikte var olduğunu düşünürüm. Her ne kadar adı destan, masal, anlatı olsa da bunlar öyküye giden yolun taşlarıdır bence. Hatta mağarada yaşayan atalar avlarını anlatırken, toplayıcı kadınlar hangi bitkinin nasıl seçileceğine ilişkin bilgileri aktarırken öykülemiyor muydu? Din kavramını var eden insan,  emirler akılda kalsın diye öykülerle süslemedi mi?  (Çok etkili bir tutkaldır. Hâlâ kullanılır.) Buradan bakışta, öykücü de anlatı ustasıdır demek yanlış olmasa gerek. Meddahlardan, büyükannelerden ilham alır. Elbette kayıtlara baktığımızda modern öyküde Maupassant’ı işaret ederler. Günümüz öykücülüğünün temellerini attığı “olay” “hikaye etme” “entrika” unsurlarını mutlaka kullandığı metinlerdir bunlar. Çerçeve öykünün içinde entrikalı veya şaşırtmacalı kurgulardır. Biliyorsunuz, serim, düğüm, çözüm formülü Maupassant metinlerinin olmazsa olmazıdır.

Tarihçeye bakarsak, zamanla anlatımda daha etkin, tutarlı ve vuruculuk arayışındaki yazarların, yapı, ses ve biçim üzerine eğildikleri karşımıza çıkar. Anlatıyla ilgili yeni keşiflerin yanında yapılandırma ve dönüştürme çalışmaları yapıldı. Beğeni ve kurallar sorgulandı. Çok ciddi kazı ve yeniden yapılandırma çalışmalarıydı bunlar.  Bu noktada sanatlar arası etkileşimden öykü de payını aldı. Kimi kere resim, kimi kere sinema sanatından kurgu ve gösterme kavramlarına ilişkin etkileşime girdi öykü metinleri. Kimi zaman şiirin imgesel akıcı anlam yoğunluğundan yararlandı. Müziğin ritminden yararlanıldı. (Ritm ne yapar? Uyarır veya yatıştırır, metnin etkisini artırır.) Geometrinin olanaklarından yararlandı. (Burada belirtmeliyim ki yazma meraklılarıyla buluşmalarımda sanatlar arası etkileşimlerin uygulamalarını tam da bu yüzden çok önemserim. Son derece güzel sonuçlarının keyfini birlikte çıkarırız.) Öykü ufkunu genişleten bu etkileşimler, insanı ve onunla birlikte yaşamı, doğayı, eşyayı yansıtmayı seçtiler. Kimi zaman yalın(açık), kimi zaman soyut (kapalı) yöntemler denediler.  Yoğunlaştırıp hacmini küçültme yoluna gittiler.

Labirentte ilerlemeyi sürdürelim. Derler ki,  öykü sanatının en kullanışlı unsuru sıradan insandır ve bunu ilk keşfeden Gogol’dur. Beri yandan her yazar öykü yolculuğunda bu kavramlara yeni katkılarda bulundu. Poe,  korku ve fantastik unsurları öyküye dahil etti ve bu işin kuramını oluşturdu. Olay örgüsü kavramını en etkin kullanan yazar Maupassant,  öyküyü geniş kitlelere sevdirdi. Çehov yalınlaştırdı. Onun öykü anlayışını bilinç akışı tekniğiyle Katherine Mansfield zenginlik kattı, Joyce, Kafka, modern insan açmazlarını öyküde dile getirdi. Bazı öykücüler anlatıyı diyalogla yapılandırdı (E. Hemingway). Girift biçem kullanarak kavramlar üzerine okuru düşünmeye davet eden oldu. (W.Faulkner) Düş gücü gerçek örüntüsüyle başka bir akımın doğmasını Marquez sağladı. Kuşkusuz benim bilgimi ve bir yazının sayfa sınırını aşan, şimdi burada anamadığımız pek çok yazar, pek çok tuğla koydu bu yapıya. Öyle gelişip çeşitlendi ki olay öyküden durum öykülerine, atmosfer öyküsüne geçildi. Portre öykücülüğü yapılırken, soyut öykücülüğe geçildi. Bilinç akışından post modern metinlere dek çeşitlendi. Novellayla başlayan yolculukta öykü kendine özgü özelliklerini yaratarak okurun karşısında harelendi. Öykü. Hep bir çağrısı olan ve her kulağın duyduğu öykü…

Her zaman “insanla” ilgili olan öykü, Çehov’la insanı odak noktaya aldı. Çehov fiziksel olandan psikolojik olana yönelmesiyle insana ilişkin derinlik çalışmalarını başlattı. Kaçınılmaz olarak giriş, gelişme, düğüm, çözüm formülü özelliğini yitirdi. Sanırım ilk zamanlar bu çok çılgınca gelmiş olmalı. İçerikle birlikte estetik devreye girmişti. İnsan ruhuna yönelindi. Bu da “nasıl anlatsam” kaygısına dönüştü. Ruhsal durum ve anlar öykünün meselesi oldu. Kısalıp daha damıtık hale geldi. İçrek metinlere dönüşmesi olaydan çok, anlatıdaki izdüşümlere dönüşmesi, çağrışımlar, daha önemsendi. Bu biçimsel denemeleri beraberinde getirdi. Neyi, nasıl anlatacağım, sorusu öne çıktı. Biçem ustalıkları, soyut, simgesel anlatımlara ulaştırdı. (Şimdi burada Sevim Burak çıktı karşıma. Öyküleri bu türün çok çarpıcı örnekleridir.) Estetik kavramının öne çıkması dil ile öykücünün daha etkin iletişim kurmasına neden oldu. Dilin olanaklarının araştırılması,  biçim ve biçem olanaklarının araştırılması öykünün tam da alanıydı. Öykücüler bunun tadını çıkardılar. Hâlâ bu tadı , yeni serüvenleri yaşıyorlar.  Öyle sanıyorum ki, insanın bilimsel, teknolojik gelişmeleri öyküyü de etkilediğini söylemek yanlış olmaz.  Özellikle 19. ve 20. yy’da felsefedeki pek çok yeni görüşler, toplumsal değişimlerin   ve elbette sanatların birbiriyle etkileşimi hızlandıkça, sanatçıları da karşılıklı besledi. Dünyaya, insana ve insanla ilgili her şeye farklı bakma gerekliliği modern yaşamı doğurmuş olabilir mi? (Modern kelimesini o güne kadarkinin yerine yeni organizasyon olarak kullanıyorum. )  Modern kavramı edebiyatta da gerçeklik algısında değişim yarattı. İçrek olana insanın iç dünyasını yansıtmaya yönelme başladı. Gerçek kavramı,  görünür olanın yanıltıcılığı dikkate alınarak içsel olanda arandı. Modern kavramıyla birlikte insan yaşamına hız girmişti, bunu unutmayalım. (Hızın tükenmeye çanak tuttuğunu, yıkıcı olduğunu düşünüyorum elbette ama elimden bir şey gelmiyor.) Evet, devam edelim. Zaman algısı değişmişti. Kuşaklar elli yıllık dilimlerle tanımlanırken on, giderek beş yıllık dilimlerle anılmaya başladı. Toplumsal krizler, bireysel şoklar, bunalımlar, iki yüzlülükleri daha çok ve hızlı yaşayan birey öyküde bir adım daha öne çıktı. Şimdi tam da bu noktada bilinç akışı karşımıza çıkar. Romanda ve öyküde modernliğin/modernist kavramının bilinç akışıyla insanı daha doğru yansıtma biçimi olduğunu düşünmek yanlış olmasa gerek. Soluk alır gibi bir yöntemdir bu. Yalnız hep düşünmüşümdür, sorum şudur;  bilinç akışının amacı insanı modernist anlamda dile getirmek için midir, yoksa teknik olarak bizzat kendisi mi amaçtır? Karar veremiyorum, belki ikisi de. Ama şu bir gerçek ki bilinç akışı tekniği (V.Woolf’e saygıyla) öykücülere geniş ufuklar açmıştır. Şimdi onun sesine kulak veriyorum; (Modern Fiction-V.Woolf)”Sıradan bir belleği, rastgele bir günü ele alın. Bellek binlerce izlenim alır. Küçük, fantastik, hemen gelip geçen ya da zihne bir çelik keskinliği ile saplanan her türden binlerce izlenim. Bu izlenimler her yandan üzerimize, ardı arkası kesilmeyen bir atom sağanağı halinde boşanır ve bu atomlar boşandıkça bir pazartesi, bir salı günü oluşturdukça, temelde öncekilerden büsbütün ayrılır. Önemli an, dün şurada ise bugün buradadır(…)Romancının görevi, ne kadar düzensizlik ne kadar karışıklık gösterirse göstersin, durmadan değişen bu bilinemeyen, bu başıboş ruhu elinden geldiğince, yabancı ve dış öğeler karıştırmadan anlatmak değil midir?”

“Yaratıcı” Yazarlık Modası ve Yazarın Not Defteri Üzerine Düşünüyorum

Yazarlık kavramının yanına “yaratıcı” sözcüğünü kim, ne amaçla getirdi bilmiyorum. Ama çok kızdığım bir tanımlama olduğunu belirtmek için yazıyorum şimdi. Blog yazarı olmanın en güzel yanı hemen şimdi yazıp paylaşıvermenin keyfi. Dergiye göndereceksin, oradaki “zat”ın kafasına yatarsa bu sayı olmadı öteki sayı kullanacak diye bir süreç yok.

Evet, dönelim şu yaratıcı sözcüğü üzerine. Düşünüyorum, yaratıcı olmayan yazma eylemi var mı? Varsa buna yazar mı denir yazıcı mı denir? Yaratıcı ressamlık, yaratıcı müzisyenlik, yaratıcı balerinlik var mıdır mesela?  Yeni, hiç bilinmeyen binlerce aklı fikri bulmanın yolu mudur yoksa bu? Böyle bir şey olmadığını söylüyor kargalar. O zaman şu “yaratıcı” fazlalığını niye kullanıyoruz? Kullanmadan yazmaya devam edelim. Yazma eylemi, yazarlık, yazma sevinci, tutkusu üzerine.

Yazarlık karmaşık hem de öyle böyle değil hayli karmaşık bir beyin işlevidir dostlar. Bunu araştırmışlar, ben söylemiyorum. Yaratıcı, düş kurucu, kurgulayıcı, organize edici, artırıcı, yalınlaştırıcı ve şu an aklıma gelmeyen başka becerileri de gerektirir. Tuhaflıkları, nevrozları, zaafları, narsizmi, bunalımları, hiperaaktiviteyi, tembelliği, şişik egoyu, özgüven kaybını, zorunlulukları, dürtüleri, ket vurmaları, düzen takıntıları ve darmadağınıklığı da içerir. Daha bir yığın kavramı buraya doldurmamız gerekli. Üstelik de birbirinin zıddı kavramlardır bunlar. Kurslarla “kazanılmasını” beklemek fazla iyimserce olur. “Yaratıcı Yazarlık” kursları öncelikle iyi kalite okur olmamızı sağlar, diye düşünüyorum. Sonra düşüncelerimizi belli bir disiplinle kağıda dökmemizin teknik yöntemlerini öğretir. Yazma eyleminin yöntemi söylenebilirdir ama yaşanarak öğrenilebilir olduğunu düşünürüm. Acaba yaratıcı kelimesi bu çabucak oluşturuluvermeleri mi kapsıyor? Bu şimdi aklıma geldi. Kurstan sonra yazar gibi hissedebilme, verimlemeler yapabilme, kitap bastırabilme, etkinliklerde konuşup kitap imzalayabilme becerileri kazandırdığını mı tanımlıyor? Ama şunu sormama izin verin lütfen; bir aylık üç aylık kursla aktör, besteci, müzisyen, ressam olunmuyorsa nasıl yazar olunuyor? Beş dakikada hallet, video zamanlarının insanları belki de oluyordur, kim bilir? Yazama eyleminin düşünce yapısının ne denli karmaşık olduğuna kendimden eğlenceli bir örnek vermek istiyorum.

Benim biriktiricilik huyum var. Bunu biraz ailemden aldığımı düşünüyorum. Biraz ilkokuldaki öğretmenimden. “Koleksiyon yapın çocuklar.” Bu tembih bende fena halde yankı bulmuştur. “Gazete kupürlerini kesip, samanlı kağıtlara yapıştırıp dosyalayın çocuklar. Kaynak böyle oluşturulur.” Bu tembih de öyle. Eşya da biriktiririm evet ama en çok kitap, dergi, yazı, dolu not defterleri, dosyalar, kağıtlar…

Efendim bilgisayarlar yaşamımıza girmediği o taş devrinde biz yazarlar (düzeltiyorum ben o zamanlar yazar adayıydım elbette) kalem kağıt kullanır, sonra bunları daktilo denen yazı makineleriyle temize çekerdik. Notlarımızı da bir defterde (sonra bunlar defterler, ler ler oldu) biriktirir veya yazdığımız kağıtları dosyalardık. Bu kağıtlarda makalelerin, denemelerin, öykülerin çekirdek fikirleri, romanların planları olurdu. Mektup kağıtları olurdu mesela. Ben, adım ve soyadımın matbaada özel bastırılmış olanlarını kullanırdım. Bu başlıklı kağıtlara taslak çalışmalarımı  da yazardım. Seksenli yıllarda “DNM” diye (deneme için not demek oluyor bu) kodlanmış, köşesinde paslı bir zımba teli lekesi olan bir kağıt bu günlere kadar geldi. “Gece başka” başlıklı bu kağıt neler görmüş şimdi onları anımsayacağım.

İki evlilik gördü. (Her iki evlilikte de hayat arkadaşlarımın düşünceli-gamlı kafalarını kaşımalarına, bu kadar çok kağıt, defter, kitabın evde nereye yerleştireceği kaygılarına neden oldu.) Yaramaz bir çocuğun gizli muzip karalamalarından kurtuldu. (Oğlum benim el yazmalarımın içine muz balığı, ateş kuşu, gibi notlar yazmaya bayılırdı.) Ara sıra bu kadar birktirmek de ne, nereye kadar, deyip imha edilen deste deste kağıtların arasından kaçabildi. Biri şehirlerarası on bir taşınma yaşadı. Bazen defter yapraklarını ve biriktirme dosyalarını temizleme sırasında elim durur, bunu atmayayım derim, belli ki bu kağıt da onlardan. En son üzerine “Kısa öykü” diye not düşmüşüm. Bir süre de cepte veya evrak çantasında mı, zarfta mı taşındı acaba, ortadan ikiye katlanmış çünkü. İşte bu seksenli yılların notu 2021 yılında “Sineği Öldürelim, Çekimden Önce” öyküsüne dönüştü geçenlerde. Bu öykünün oluşması için kadın cinayetlerinin patlaması, benim öfkemin dayanılmaz hale gelmesi gerekiyormuş. Melek İpek’e nasıl destek olsam, diye dudaklarımı kemirdiğim sırada bu notu anımsadım. Büyük bir acı, büyük bir intikam hırsıyla bu öykü çıktı. Kadınları döven, saldıran, öldüren erkeklere karşı bir kadın oluşumunun öc aldığı, tüm saldırıları onların anlayacağı dilden göğüsleyip cevaplayan böyle adalet arayan bir davranışı öneren bir öykü oldu. Belki şiddeti şiddetle önleme önerisini insani bulmayabilirsiniz. Bu fikri konuşabiliriz. Ama “çivi çiviyi söker” sözü bize ait, öyle değil mi? Ama bu aralar şu konu üzerinde kafa yoruyorum, kadın cinayetlerini işleyenlerin inanç, siyasi görüş ve duygu profili ne? Hım? Ne düşünüyorsunuz?

Konu buraya geldi ama  şunu diyordum, “yazarlık” sözcüğü yanına “yaratıcı” sözcüğünü koymak yazarlığa hakaret değil de nedir Allah aşkına?