KANUNLA ÇALINAN

İki yüz elli yıllık, ahşap köşkün her sabah külle ovulan kapı tokmağına uzandı. Bahçe duvarından taşan leylakların ve içerideki iki büyük manolya ağacının kokusu çıkmaz sokağa her girenin üstüne siniyordu. Matmazel Elaine’nin eli,  tıpkı yıllar önce Jülide Hanım’ın kendi kapı tokmağına uzanan eli gibi titriyordu.

 Rıhtım bir karınca yuvasıydı ve az sonra uçacakmış gibi duran tekne, kuğu duruşuyla,  böbürlenerek, Kavala’ya bakıyordu. Denizse bir avuç midye kabuğuna; kasabaya ağzını şapırdatıyordu.

Sabahın bu erken saatinde kapının vurulduğunu, ikinci kattaki yatak odasından duyan Jülide Hanım, gözlerini açtı. Ve anılarına saklanmış başka bir kapı tıkladı içinde, yine bu saatlerde çaldığı.

Daha fazla dayanamamıştı Jülide Hanım ve o sabah yaşmağını örtüp alaturka saat dokuzda aceleyle evden çıkan kocasının peşine takılmıştı. Evler peçeli, tulumbalar uykulu, kaldırımlar dilsiz, çarşafı sürükleyen ayakları yastaydı. Sonunda, sonunda,  sonunda korkulan sokak gelip; önünde durmuştu: Terzi Elaine’nin sokağı!

Matmazel Elaine, tokmağı vurdu, bekledi. Kapıya yaklaşan takunya seslerini dinlerken sabırsızlandı.

O sabah da aynanın karşısında, daha fazla dayanamamıştı. Kanı çekilmiş, heyecan ılık ılık bacaklarından akarken odasından çıkmıştı. Gene ilk ama son görüşme duygusuyla, yüreği dar yerde sıkışmıştı. Atağ Bey de, her geldiğinde, başını yana devirir, bu boynu, bu yüreği yanan avuçlarında bir an tutar, sık nefesler alıp,  sessizce ona bakardı. O sırada yanağının altında bir kat oluşur, Elaine, çizgilerle çevrili bu kurt bakışa ve adamın kokusuna bayılırdı.

Atağ Bey geldikten az sonra kapının tokmağı tıkırdamış, hizmetçi, dikiş getiren bir müşteri sandığından, peçesi örtülü içeri dalan kadını durdurmayı aklından bile geçirmemişti. Konuk, rüzgârı daha kapıdaki kızın yüzündeyken merdivenleri tırmanmış ve (Aman Allah’ım!) Matmazel Elaine’nin özel odasına dalmıştı! (Kız ne yapsın?)

Yaşmağını açan Jülide Hanımın yüzünü görünce, (bu peçeyi açış her ikisine de hitap ediyordu) Matmazel Elaine kahve fincanını kucağına düşürdü. Fincan havadayken Atağ Bey yerinden fırladı. Kocasının bildik çorapları, arkadaşının bildik halısının üstündeydi. Tek kelime etmeden evine geri döndü. Gecesi bebeğini kaybetti. Beşinci gebeliğiydi. Elaine adlı bez bebek de aynı günden sonra yok oldu.

Kapıyı açan halayık, nutku tutulmuş Matmazel Elaine’ye bakarken, evin hanımı, kocasını uyandırmamaya çalışarak yataktan kalktı,  ikinci katın sofaya bakan sahanlığında belirdi. Yerleri süpüren beyaz ipek geceliği, belinden aşağı sarkan tarçın rengi dalgalı saçlarıyla, yataktan değil efsanelerden çıkıp gelmişe benziyordu. Hazerandan süzülen sabah güneşi altındaki bu dünya dışı yaratık, alt katta, sofanın ortasındaki havuz kenarında durmuş, aslanağzından akan suyu dalgın izleyen, ayak seslerini duyunca başını kaldıran, çocukluk arkadaşıyla göz göze geldi. Üst kata çıkmasını bekledi.

 İnsan, hayvan, eşya sesleri, teknenin gıcırtısına karışıyor, dalgaların köpük sesleri suyun içinden fışkırmışa benzeyen kıyıyı kaplıyordu. Rüzgâr, rüzgâr, rüzgâr… Kuğuyu heyecanlandırıyor, kıyıyı, denizi,  dev bir yürek olmuş kasılıp gevşeyen kalabalığı dövüyordu.

Kahvelerini selamlıktaki misafir odasında içtiler. Türkuaz perdeler acele açıldı. Gümüşlerden, camlardan yansıyan ışıklar yüzlerine vurdu. Uzun sessizliği sersebildeki su şıkırtısı doldurdu. Elaine, vedalaşmaya gelmişti: Yunanistan’a gidiyorum Jülide’ciğim.

 Gemi, kırışık, parlak bir kumaşı parçalayarak ilerliyordu. Rüzgâra doğru giderken kadınların saç örgüleri, başörtüleri yüzlerine vuruyordu. Drama koptu, Selanik koptu, Kavala koptu.

Jülide olanları anlatmaya gelmişti; Beni verdiler, Elaine’ciğim, İpek tüccarı Atağ Bey’le evlendiriyorlar. On dördündeydi. Dünür başı Hasene Hanımın demesi: kapılardan sığmayan iri yarı, burma bıyıklı… (Yılın on bir ayı kadeh elinden düşmezmiş diyorlar. — Olsun erkektir içer.) Kanun taksimlerine müptelâ. (E, bizim kız kanun çalmayı bilmez ki. ―Elaine’den öğrenir artık.) Zengin mi zengin… (Kızdan yirmi yaş büyükmüş. ―Olsun erkeğin yaşlısı olmaz.) Damadı görmüş değildi. Dünür başının anlattıklarını düş gücüyle besleyip durdu. Ne yazık ki bu da fazla ileri gidemediğinden, havada asılı, siyah elbise giymiş, uçları mumlu pos bıyıklara heyecanlandı yalnızca. Kaşı gözü nasıldı, eli saçı nasıldı, gece babası gibi horlar mıydı? Şuayip dayısı gibi ayakları kokar mıydı? Bilmiyordu.

Kayınvalide acele ediyordu; doğru. Oğlanın yaşı geçiyor Hesene, bu kız pırlanta, neme lâzım, oyalanmak gerekmez. (Doğrusu oğlunun bir Rum kızına vurgun olduğu kulağına fısıldandığından beri büyük hanımın huzuru kalmamıştı.) Sormuş soruşturmuş, aradığı kızı hamamda gözüne kestirmiş, buduna, memesine bakmış, dimdik yürüyüşünden, karnında torunlarını iyi taşıyacağını anlamıştı. Sırtını keseletirken konuşturup, kekemelik sakatlık var mı, tatlı dilli mi, kulağıyla duymuş, terbiyesini ölçmüştü. Soğukluğa çıkınca damla sakızı vermiş, bir bahaneyle geri almış ağzının kokmadığına ikna olmuştu. İstemeye gittiğinde, döşemeler mis gibi ovulmuş, sedirin altına yuvarladığı yün yumağı toz tutmamıştı. Kahve kıvamında, ekmek teknesi unsuz, kızın gözü yerdeydi.

Matmazel Elaine, evin tek kızı, o zamanlar on beşini yeni bitirmiş, zengin doktorla yapılan nişanı yeni atmıştı. (Doktor zehir içmiş ama kurtarmışlar, dediler.) Güzel kanun çalması ve annesi kadar güzel dikiş dikmesiyle bilinirdi. Babası apansız hakkın rahmetine kavuştuktan sonra,( Kırk güne varmadı zavallı anacağı da ebediyete göçtü ya,) atadan kalma dükkânını, o zamanlar hayli yüklü bir paraya ipek tüccarı, kapalı çarşı esnafından Atağ Bey’e sattı.  (Ne yapsın?)  Daha ilk görüştükleri günden, bu hovarda adamın, Elaine’nin elinin değdiği her şeye dokunup, duyduğu hazdan dizlerinin titrediğini kimse bilmiyordu. Sonra Jülide’ye dünür gelmişti. Annesi, babası, nişanlısı derken can yoldaşını yitirmek(öyle diyordu) onu perişan etti. (O kadar ağlayıp üzülmesi ondan…) Taze gelin, arkadaşının diktiği bez bebekle gizlice dertleşirken, Elaine, sevdiği adamın gözünün önünde bir sureti var diye teselli buldu. Atağ Bey’se o şey çeyiz sandığının üzerinden bakıp durdukça içi sızladı, kudurdu.(Ah şu validem!)

Jülide, kayınvalidesinin öngörülerini boşa çıkarmayıp ipek tüccarına yedi oğul doğurdu. Beşinci gebelikti, Hasene Hanım baklayı ağzından çıkarmıştı; Bu Elaine’nin seninkinde gözü var haberin olsun.

Hamilelikten şişmeye başlayan el, göğsünü bastırmıştı; Hangi Elaine?

Hasene Hanım bir ayağını altına alıp tespihini çıkardı; Senin Elaine.

A, katiyen… Dedi, demesine ya duyarlı yüreğine düşen kurt onu günlerce yedi bitirdi. (Sararıp solmasını gebeliğine yordular elbet.)

Daha fazla dayanamadı Jülide Hanım, işte o sabah düşüverdi kocasının peşine…

 Tekne yavaşlayıp durmuş, ay altında, korkutucu mor denizin ortasında, masal canavarlarına yem olmayı bekliyordu. Biri feryat hunisiyle bağırdı;  “Cenaze var, gemi gitmez!” “Cenaze var, gemi !” “Cenaze var,!” “Cenaze!” Zor kopardılar yaşlı kadını kocasından. “Bari yemenimi koysunlar yanına… Göğsünün üstüne, şuracığa…” Verdi, onunla çenesini çektiler dedenin. Usulünce sarmaladılar, suya saldılar. Kulaklarda rüzgâr uğultusu kaldı. Cenazenin suya düşen şakırtılı sesi rüyalarına girdi.

Elaine,  kahvesini bitirip fincanı tabağına koyarken teşekkür bildiren bir edayla tıkırdattı. Düşünceleriyle bölünen konuşmasını sürdürdü; arkadaşının kendisini bağışlamasını beklemiyordu, hayır. Kimsenin bu işte suçu yoktu ki.  Daha ona dünür gelmemişken Atağ Bey’le birbirlerini sevmişlerdi. Bilmeden(üstelik yüzünü bile görmeden)  sevdiği adamla evlendi diye kardeşine kızabilir mi insan?  Kocasının da suçu yoktu, onların can yoldaşı olduğunu nereden bilsin? Annesi beğenmiş… Ha, bu arada, o günden sonra gelmemişti, hani şu… son geldiği gün… Belki bilmek isterdi. Zaten evlendikten sonra gece gelmeyi seyreltmiş… Neyse. Hem kendisi bir beklentiyle sevmiş değildi.  (Benimkisi bir aşk işte.) Atağ Bey’i son kez görebilir miydi? Eğer…

Jülide Hanım, göz kapaklarını indirmekle yetindi. Usullacık yatak odasının kapısını açtı. Küçük bir menteşe sesi duyuldu. Eşiği geçmedi. Eli kapının tokmağında, sabah güneşi saç tellerinde, yüreği ağzındaydı.

Efendi, çift kişilik yastıkların gece mavisi atlas yorganın, dantelli kar beyazı çarşafların arasında, sırt üstü, göğsü bağrı açık uyuyordu. Haydarisi yorganın üstündeydi. (O yatak takımını sonradan olduğu gibi halayığa verdi hanım.) Yeni diktirdiği asri elbisesi duvardaki askıda, şapkası önceden fesin durduğu yerde, konsolun üstündeydi. Elaine’nin silueti odanın alacakaranlığında yavaşça eriyip, yer yatağının kenarına çöktü. İşte o zaman Jülide Hanım, görüp görebileceği en hüzünlü sahneye tanık oldu.

 Seyir güvertesine bir çocuk kaçtı.

Yarı karanlıkta aşırı parlak iki göz, uyuyan adama bakıyordu. Dokunmayı istiyor korkuyordu. Dayanılmayacak güçlü bakışlarıyla onun ruhuna uzanıyordu. O yürek burkan, gerçekleşmesi olanaksız dokunma arzusu dalga dalga adama çarpıyordu. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmayarak sevdiğini son kez hayalinde okşadı. Yastıklara, artık şakakları beyazlamış saçlarına, kaşlarına, burnuna, dudaklarına, çenesine, gecelik entarisinden kabaran tüylü göğsüne, yorganın üstünde sakince duran parmaklarına… Dokunamadı, gözünü alamadı Elaine…

Bu olanaksızlık ağıtını, aralık gözlerinden yalnızca Atağ Bey gördü:(Ah yine kanun çalıyordu; yüreğini çalan kanun değildi bu, yüreğinden kadınını çalan kanun.) Kadın, belli belirsiz titredi, onu erkek kokulu uykusunda, odanın susturamadığı tutkularıyla bırakırken. Doğruldu; eklemlerinden gelen iki küçük çıtlama duyuldu. Getirdiği yasemin kokusunu gizlice içine çekti adam, kapı pervazında gümüş renkli iki siluet titredi, iki damla yaş, göz kuyruklarından başının iki yanına aktı. Işık mor oldu, kapı sessizce kapandı. Atağ Bey’in göğsünde Elaine’nin gözünü gömdüğü yerden sanki canı süzüldü, yataktan ter fışkırdı.

 Dalgaya binen tekne yüzünden baş kasarada kusmadık insan kalmamış, inip kalkan pruva karaya indikten sonra bile akıllardan çıkmamıştı.

Taşlıkta irkildi Matmazel. İkinci kattan ayaklarının dibine atılan bez bebeği tanıdı. Bir gözü yitik Elaine’ye uzandı. Aslanağzının şıkırtısı…

O sırada Mudanya iskelesinin güçlü kuvvetli çımacısı Karadutluların Çakır Mustafa da eğildi. Aborda etmekte olan geminin, ıslak palamarını volta etti. Denizin şıkırtısı…

 Marakas… Drama’dan, Selanik’ten gelip haftalarca Kavala’nın dışında çadırlarda kalmış, sonra Kavala’lılarla birlikte gelenleri, (ben diyeyim on sen de yirmi köy halkını) bu güçlü eller yeni yurtlarına bağladı. Çanakkale boğazından Bandırma’ya oradan Mudanya’ya gelen Marakas, yorganları, döşekleri, körükleri, sandıkları, kadınları, çekiçleri, kapkacağı, eşekleri, çocukları ve erkekleri… Üfürüverdi, Mudanya’nın zeytinliklerine! Kıvırcık saçlı yaşlı zeytin ağaçlarıyla İstiklal Şehitlerinin kemikleri karşıladı onları. Korkmadılar. Yorgun dudaklarıyla usullacık dualar okuyup kemikleri yeniden gömdüler. Ve yanlarında getirdikleri portakalları, ekmeklerini yediler.

Gün bitip son fısıltılar, son öksürükler de uykuya dalarken zeytinlerin altında, Geçit Tren istasyonu ve yürünmek için Bursa’nın tozlu yolları, yeni gelenleri bekliyordu. Biri, Matmazel Elaine’nin de içinde olduğu başka suskun kalabalığı Mudanya’ya getirmişti. Marakas alesta bekliyordu. Palamarını mola edecek ve dümen alabanda edilip pruvası Marmara’nın enginine dönecekti.  Karadaki insanlar yollara akacaktı. Ulubuzluk’tan süzülen keşişleme rüzgârı tozları insanların tepesinde dolaştıracak, saçlar kirpikler beyaza kesecek,  tanecikleri dişlerinde gıcırdayacaktı.  Yalnız daha horozlar ibiklerini titretip ötmemiş, hoca efendi minareye çıkmamıştı.

Yıllar, yıllar sonra bir çeyiz sandığından gece mavisi atlas bir yorgan ve dantel takımlarla birlikte bir bez bebek çıktığında küçük bir kız sevindi. Ama bebek, öyküsünü de, adını da, gözünü de yitirmişti.

-o-

16/24 Vardiyası

Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması 2007 Üçüncülüğü –
Serap Gökalp’in Kulak Misafiri kitabından

O soğuk ve hışırtılı battaniye herkes yatınca şehrin üstüne serilmişti; kar.

Bu havada ortalıkta olması gerekenden çok fazla taşıt vardı. Antensiz televizyon ekranı görüntüsü içinde, gümüş rengi yol, karanlıkta yer yer parlayarak, ilerideki dağın iki memesi arasından geçip aya saplanıyordu. İşte tam o noktada bir TIR’ın gölgesi seçiliyordu.

Karanlık karayolunun ortasında bir kadın duruyordu. İki yanından geçen tehlikeli kitlenin rüzgârı, yün şapkasını almış götürmüş, atkısını boynundan atmaya çalışıyordu. Kar yağar, rüzgâr onu hırpalarken kocasını düşündü. Ayhan, sabah vardiyasına yetişmek için o sırada çoktan uyumuş olmalıydı. 

Kadın, yün atkıyı saat 15.00’te bağlamıştı boynuna. Yün şapkasını kulaklarının üstüne çekiştirip ayakkabılarını giymişti. Üçüncü kattaki evinin merdivenlerinden aceleyle inmiş, tipi halinde yağan kara çıkmıştı. 16/24 vardiyasının arabaları dolaşıyordur, diye düşünmüş,  minibüse binip evinden uzaklaşmıştı.

Bir işle uğraşmam gerek. 

Kol saati 13.45’i gösteriyordu o sıra ve geçerken koridordaki aynaya baktı, gözaltındaki mor halkalardan olmalı, görüntüsü hüzünlüydü. Sobaya biraz daha odun attı; bebek üşümesin. Pencereden dışarı baktı; yollar kapansın. Rüzgârla dalgalar halinde inen, her yeri kat kat örten kar yağışını izledi, olmadı.  “Sofrayı hazırlayayım ” deyip odadan mutfağa kaçtı.               

Midem ağrıyor. Yoksa böbreklerim mi? Başımda da bir zonklama var gibi…

Sersemlemiş ve körleşmiş, başını öne eğip olup biteni hâlâ anlamaya çalışıyordu. Bu elindeki makarna tenceresiydi. Annesi yemekleri hazırlayıp gitmişti. Tutmayıp masanın üzerine koymalıydı. Bebek acıktığını gösteren sesler çıkarıyordu.

Canım yanıyor benim ama tam olarak nerem ağrıyor bilmiyorum. İçimde bir sıkıntı…

Küçükken canı yandığında onunla daha çok ilgilenmeleri için dudaklarını büzerek  “çok acıyor” diye ağladığında Annesi gözyaşlarını avuç içleriyle silip onu göğsüne bastırırdı. O sırada Dedesi,  oturduğu yerde, birbirine kenetlediği ellerinin başparmaklarını çevirirken; “Havaya doğru ağlama evlâdım” derdi usullacık. “İyi değildir.” Tembih ve sesteki vurgu Aynur’u korkutur, Annesine sıkıca sarılıp içini çekerek sakinleşmesini sağlardı.

Havaya doğru ağlamak istiyordu. O büyük gözün kendisini fark etmesi için bir şeyler yapması gerekiyordu.

Ne yapmalıyım? Ayhan gece çalışıp gündüz uyuduğu günlerdeki yüzüyle, bana bakıyor. Sakalları uzamış, bakışları bulanık.

Yemek masasını hazırlamış, çocuğu emziriyordu. “Ah canım,” demişti yeni uyanmış kocasına. “Kalkmasaydın ya. Sen de mi acıktın?” Kaçmasın diye iki eliyle memeye tutunmuş, bebeği gözleriyle işaret ederek; “Ne kadar iştahlı görüyor musun?” Sonra çabucak bakışlarını kaçırmıştı. Yüreğinin burkulduğunu hissettiğinden, gözlerini kapatıp açıp acele bakışlar ve onlara uyak olan sözcüklerle koşa takıla başka  bir şeyler de söylemişti. Bu kusurlu konuşma yüzünden kendini budala gibi hissedip daha çok sinirlenmişti.

“Seninle yiyeceğim. Gene görüşemez olduk. Eve birimiz gelip birimiz gidiyoruz, berbat bir durum bu. Sen de geç kalma. Hava karlı. Vardiya arabasını kaçırırsan nasıl gideceksin fabrikaya sonra? Saat kaç?”

İkisi de saate baktılar; 14.15

14.15

Aynur göğsünü bastırdı. İki beden büyümüş, vardiya sonuna doğru biriken sütlerden zonklamaya başlayan göğüsleri. Eve gelinceye dek hiçbir şey düşünemiyor o yüzden. Acı veren, kanalları patlamak için zorlayan bu sıvıdan bir an önce kurtulmak için koşarak eve gidiyor. Şu anda da, alınmış bir hava kabarcığının içinde bir yerleri tıkayıp onu soluksuz bırakacağını düşünüyor.

Aman ne iyi olur. 

Aynur, “Merak etme, bakarım ben başımın çaresine” dedi yavaşça ve masaya kocası için de tabakla bardak bıraktı. Ayhan sessizce sokulup vücudunu ona yasladı, beline sarıldı. “Özlüyorum seni,” dedi iç geçirerek, sabırsızca. “Ne olacak böyle?”

Kıpırdamadan bir süre bekledi Aynur, aceleyle ensesinden boynuna dolaşan soluğun yavaşlamasını bekledi, yavaşlamadı. Sonra. “Hadi” dedi, durmasını istiyordu.  “Karnımızı doyuralım sonra gideyim. Sen de yorgunsun.”

“Değilim,” diye karşı çıktı Ayhan, akreple yelkovana göz atarak. Saat kasıklarında vuruyordu şimdi.

“Dur, “ dedi Aynur, “Yemek…”

“Boş ver yemeği…” kadının gövdesini sertçe çevirip kollarını sıkıştırdı; “Saçmalama daha dünya kadar vaktimiz var.” Aynur’un içinde bir şey çıt etti.

Evet, gerçekten dünya kadar zamanımız var.

“Ayhan, geç kalırım…”

* * *

Minibüste sadece ayakta yer vardı. Araçtaki sayısal saat 15.11’i gösteriyordu.

15.12 İçerisi sıcak yapışkan ve kötü kokuluydu. Radyoda bir arabesk şarkı; neydi anlayamadı. 15.13 Cebine hazırladığı bütünlük kâğıt parayı zorlukla çıkarıp, daha önde duran sarı mavi şapkalı adama uzattı. “Bir kişi buradan, veriver bir zahmet…” 15.14

“Bozuk yok muydu ?”

Adama gözünü kırpmadan baktı; “Bozuk mu? Sen yolcu musun muavin mi?”

“Yolcuyum.”

Çenesiyle işaret etti; “İyi, ver sen şoföre o parayı!”

Şoför parayı gözünü yoldan ayırmadan aldı. Aynadan bakarak: “Bozuk yok mu abla? ” dedi deminki adamın sesinin tıpkısı.

“Yok” dedi Aynur ters ters.

“Sinir oluyor insan di’mi?” dedi sarı lacivert yün başlıklı adam ahbapça bir sesle.

“Olmam mı yaaa,” dedi şoför.

“Baksana” diye omzunu dürttü Aynur Fenerbahçe taraftarının, “Sen kime sinir olu’yon?”

“Yok bir şey ablacım, sen rahatına bak.”

“Bütün verdim, diye mi? Sana ne oluyor ki?”

“Ya, güzel ablacım öylesine söyledi işte, yanlış anlayacak bir şey yok” diye araya girdi şoför.

“Yanlış manlış anlamadım ben,” dedi Aynur ısrarlı.  “Sen benim parama lâf söyleyecek adam mısın?”

“Ya, kardeşim, git Allahın aşkına! Zaten işime geç kalmışım, bir dünya araba beklemişim…”

İşi. Geç kalmış. Saat?

Araya girdiler; yapmayın, zaten canımız burnumuzda. Hem bu kadar da yolcu alınmaz ki. Yasak değil mi kardeşim ayakta yolcu taşımak, kar kıyamette?

“A’bicim” dedi şoför yalaka sesle. “Yasak ama vatandaş yolda kalmasın diye yani.”

“Ne vatandaşı, ne kalması canım? İnsan mı taşıyorsunuz davar mı? Şimdi kaza olsa misal, kim verecek hesabını? He? Olmadı mı Ankara’da?”

Her kafadan bir ses çıkmaya başladı. En arka koltuktan bir genç kız ineceğini söyledi, duyuramadı. Sağına soluna baktı. Gene denedi, gene duyuramadı. Arka camda şoförün cep numarasının yazılı olduğunu görünce, telefonu tuşladı. Şoför müziği kısıp; “Biii, dak’ka, bii dak’ka” dedi. Telefonu açtı;

              “Efendim?”

            “Durakta inmek istiyorum,” dedi kız sakince. Şoför gözlerini patlattı; ”İnecek misin? Haydaa, neredesin sen?”

“Arka beşli, sağdan ilk koltuk,” dedi kız,  zayıf sesiyle. Araba zınk diye durdu. Ayaktakiler gülüşerek inip genç kıza yol verdiler, beklediler. İçeri soğuk hava, kar serpintileri sonra gene yolcular girdi.

Ortalık yatıştı. Aracın radyosunda Müslüm Gürses notaları ve sözcükleri çiğnemeye başlarken silecekler lap lap gidip gelmeye devam etti. Kısa süre sonra  -şarkı bile bitmemişti- şoför işaret verip yavaşça aracı durdurdu.

“Evet, son durak” dedi, koltuğunda arkaya yarım dönerek.  Şarkıcı “Babasının öldüğü yaşta olduğunu,” söylüyordu “M”ler aracın içinde oraya buraya yapışıyor, silecekler bir öyle bir böyle düşüyordu. Minibüsteki son şarkıyı ve sileceklerin ezgilere katılıp baş sallamalarını tüm yolcular alıp yanında götürdü. Aynur da kulaklarında,  babasının öldüğü yaştaki adamın sesiyle karda yürümeye koyuldu. Tanıdık gören olursa, işim var diyebilmek için hızlı adımlar atıyordu ama nereye gittiğini bilmediği gibi bunun hiç önemi de yoktu.

İşim.

Bildik kimseye rastlamadı. Yolun kenarındaki saat 15.35 ve değişerek -1°C ‘yi gösteriyordu. Kar yağışı durmuştu. Güneş or’da ölü gözü gibi asılıyken, Arap Uçuran Parkına girdi. Sabah saatlerinden beri orada bekleyenler kıpırdanıp duruyor, ellerini hohluyorlardı. Bazıları birbirine sokulmuş, gelen araçları dikkatle izliyor, hâlâ iş bekliyorlardı.  Bir kenarda durup beklemeye başladı. Dün olanlar milyonuncu kere yine aklına geldi.

Onların arkada konuştuklarını duyuyordu. Aynur’un duyarlı kulakları “diyeceksin” sözcüklerinin tekrarını ve vurgularını hemen algıladı. Onca zamandır bekletilmeyi de hesaba katınca… Ama hayır, diye düşündü. Durumumda yasa dışı bir şey yok. Sımsıkı yapıştığı açıklama, “diyeceksin” sözcükleriyle öğütüldükçe işçi içgüdüsü gerçeği acımasızca yüzüne vurdu; yine de duymazdan geldi. Hilmi Bey’in kalın sesi hiç susmuyordu. Vurguladığı sözcük dışındakiler anlaşılmıyordu ve Yeliz Hanım’ın dikiş makinesi düzeneğindeki sesi onun soluklandığı zamanları fırsat bilip araya girmeye çalışıyordu. Oturduğu bankoda  kulak kabartıp bekledi. İçeri çağıracaklar biliyor… Şimdi Yeliz Hanım’dan da nefret ediyor.

Ellerine baktı; çok beyazlar. Kafasını kaldırıp iç geçirdi, yutkundu, Yine ellerine baktı; kaygı verecek kadar. Koridorun buz gibi olduğunu düşündü. Duvar boyalarının altından ansiklopedilerdeki mağara resimleri sinsice kabarmaya başladı. Daha ateş bulunmadığından içerisi soğuktu. Arka tarafa bir yaban domuzu bağlanmıştı.

            Onun sesi geliyor…

“Hadi,” dedi. “Ne olacaksa olsun!” Tam otuz beş dakikadır burada bekleyip duruyor.  “Hafta içinde dört kez geç kaldım. İhtar verecekler, ücretimi kesecekler. Zaten mesaileri ödememek için bahane arıyorlardı. Diyecekler ki böyle böyle, bir hesap yapacaklar bütün mesailer kesilecek, süt iznimi mi iptal edecekler yoksa? Nasıl dayanırım peki? Gidip tuvalette sağmak lazım, ya da şişeye biriktirip… Süheyla öyle yapıyordu. Ama o zaman da mikrop kapar dedi doktor. Bir de tuvalette bu kadar uzun kalırsam dikkat çeker, başım derde girer.”

“Aynur!”

İşte Hilmi Bey, hani şu arka taraftaki…

Aynur içeri girdi. İşçi giysisinin başörtüsünü sıkıladı, önlüğünün yakalarını baş ve işaret parmağıyla toparladı, başıyla kesik, çabuk selâm verdi.  Yer gösterdi Hilmi Bey. Oturmadı. Kendisine de sandalyeye bakar gibi bakmasına sinirlenmişti. Ayakta durursam daha iyi, diye düşündü, beni görür. Hilmi Bey konuşmaya başladı. Yüzü boza rengiydi, giderek uzayıp akmaya, vücuduna lök lök dökülmeye başladı. Sakalları, bozanın içinde yüzerek elbisesinin yakasından iniyordu… Kaşlar, saçlar…  Yeliz Hanım’ın sarı kahverengi dişleri arasından zorlukla yer bulup çıkan sözcükler üstüne başına yapışıyordu. Soğan doğruyormuş gibi burnunu elinin tersiyle silerek konuşuyordu. Yaprak arabası saçları (hiç mi taramaz bunları Allahım?) tüm pencereyi kaplamıştı.

Vahşi sanayinin dişleri arasında bugüne dek küstahça ayakta durmayı başarmış (üstelik doğum iznini de ne yapıp edip kullanmış) bu işçi şimdi derin sessizlik içindeydi. Camlaşmış gözlerinin parlaklığı tehdit ediciydi. Ama göremiyordu Hilmi Bey. Hilmi!

Aynur, buranın dışarıdan daha soğuk olduğunu düşündü, çeneleri birbirine vuruyordu. Odadan çıktı. Parmaklarının arasında sıktığı kalemi aradı; ellerine baktı, tükenmez falan yok… Kapıdan çıkar çıkmaz arkadaşlarının bu vebalıya göz kuyruğu bakışları… Bu kadar çabuk oluyor demek? Nasıl haber alıyorlar ve neden böyle birden dışlıyorlar?

Nerdeyim?

Parkta kuşlar başından aşağı kanat seslerini döküp gittiler. Yine kar başladı. O koca tülbent savrulup yayılmasını sürdürdü. “Bir temizlikçiye bu saatte ihtiyaç duyulur mu ki? Bu saatte birileri varsa demek ki iş de oluyor. “

Üşümekten kurtulmak istedi.

Saçma. Ne gerek var sanki?

Baksana bacım.”

“Evet?”

“Temizlik yapmaya kadın arıyoruz.”

“İyi. Neresi temizlenecek?”

“Lokanta.” Adam kolundaki saate baktı; “Ama saat yedi buçuğa kadar bitmeli çünkü müşteriler gelmeye başlar.”

Gene “İyi” dedi Aynur tepkisiz bir sesle. 

Merkez Lokantası.

Eski moda bir yer. Bacakları çarpılmış, kirli masalar, biri bazı sandalyeleri masaların üzerine ters kapaklayıp bırakmış, bazılarıysa dağınık.

(Burası lokanta değil düpedüz meyhane, şu dökük yerlerden.) Aynalı bardak rafının üstünde gri metal Nacar saat. 15.45

            Gözüm (of!) saat görmek istemedikçe her yer saat olmuş!

Dedemin beni çocukken götürdüğü bir lokanta vardı. Eski taş hanların bir girintisine sıkıştırılmış ciğerci. Arnavut dükkân sahibi ve karısı birlikte çalışırdı. Beyaz tenli, sarışın, mavi gözlüydüler. Hâlâ gözümün önündeler;  kadın ocak başında cızırdayan tavada kızartma yapıyor, kocası serviste. Ciğerler küçük tabakların içine kare şeklinde düzgünce diziliyor, domatesle kenarına süs yapılıyor. Yanına cacık söylüyoruz. Bazen piyaz. Yemeklerimiz geldiğinde sıcak oluyor, çatalımızın ucuna taktığımız ciğerleri üflememiz gerekiyor. Dükkân öyle küçük ki diz dize oturuyor insanlar, iki karış genişliğinde (bu Dedemin karışıyla elbette) tezgâh şeklindeki masalara tabak, cacık kâseleri ve bardaklar konunca doluyor. Duvarlar ayna kaplı. Beklerken ve yerken, içinden yansıyan öteki görüntüleri izliyorum arada; bir ense, iki kulak, başkasının yandan görünüşü, dışarıdan geçen insanlar. Sinema perdesi duygusuyla izliyorum, hava sıcak. Radyodaki şarkı: “Beyoğlu’nda gezersin, gözlerini süzersin…” Kadın ocak başında, adam kapının önünde eşlik ediyor, birlikte söylüyorlar şarkıyı. Payımı önce iştahla izler, sonra yavaşça yemeye başlardım. Dedemin tabağıma döktüğü pul biberler acıdır ama sırf bu töreni yaşamak için sesim çıkmazdı. Onunla ciğerciye gitmeye can atar, bir an önce büyümeyi isterdim. Bu duygumu anlardı. “Büyüyünce kızım da pişirecek böyle güzel arnavutciğerleri” derdi. Oysa her şey çok yavaştı. Bana yüksek gelen sandalyede oturmak iyi gelse de ayaklarım yere değmek bilmezdi…

Di…

Gecenin hayaletleri orada burada dağınık duran sandalyelerin üstündeler. Şarkı söyleyen ciğerci ve karısı  yok.

Bu yerlere özgü kötü kokular daha kapının girişinde karşılıyordu insanı; yemek artıkları, beklemiş sigara ve içki acılığı,  tuvaletten yayılan keskin idrar kokusu. Midesi bulandı.  Yerleri süpürüp, deterjanlı suyla sildi, masaları sandalyeleri yerleştirdi, mutfağa geçti.

“Küçüktür bizim dükkân, seni fazla yormaz.”

            Saat… On beş dakika kaldı.

Sesindeki yapışkanlık ve seni yormaz, derken dişlerin görüntüsü, ağzın aldığı şekil Aynur’u irkiltti. Öyle ki çığlık atmamak için dudağını ısırdı ve adama belli belirsiz gülümsedi; “Ben işten korkmam,” dedi çatallı bir sesle. Mutfak küçük, daha da havasızdı. Meyhaneci, küllük, süpürge, kova alma bahanesiyle durmadan mutfağa gelip gitmeye başladı. Dar yerler…

Vardiya arabası gitti.

Bir şeyler sordu adam, yanıt alınca başka şey sordu, alamayınca, elindekileri sert hareketlerle oraya buraya çarptı. Aynur sıkıldı, korktu ve terledi. Korkusunu bastırmak için şarkı söyleyecekken vazgeçti. Geldiğine pişman oldu. Sonra o günlük parasının bir kısmını kazanacağını, sabır göstermesi gerektiğini düşünüp kendini yatıştırdı.

Kısık ses, onun yarın ve yarından sonra da gelmesini istediğini söyledi. Titizdi besbelli. Onların da böyle birine ihtiyacı… Hatta belki geç çıkarsa (geç çıkarsa, geç çıkarsa) gündeliği de daha dolgun… Dolgun derken doğrudan göğüslerine baktı. Aynur saat 17.oo’ye kadar kalabileceğini söyledi. Daha geç olmaz. Üstüne basarak kocasının izin vermeyeceğini, üstelik onu bekleyen bir bebeği olduğunu… Tamam canım, ısrar edecek değildi adam. İsterse yani. Bugün nasılsa birbirlerini tanımışlardı. O da ikide bir insan pazarına gitmek, oradan davar seçer gibi karı seçmekten… Affedersin temizlik için yardımcı diyecektim, ağzımdan kaçtı. Siz aslında bu işler için de uygun değilsiniz gördüğüm kadarıyla yani… Çok düzgün birisiniz… Güzel…

Sözcükler diş arasında sıkışmaya, eller sıkılganlıkla oraya buraya savrulmaya başlayınca Aynur’un içine bir korku düştü. Başını kaldırmadan, hele onun yüzüne hiç bakmadan işini sürdürdü. Ağır kızartma tavasının içini boşaltıp, sağ yanında, kolay ulaşılır bir yerde tuttu. (Ciğercinin karısı da böyle şeyler yaşamış mıydı acaba tava başında?) Adama aslında overlok işçisi olduğunu, para yetmediği için vardiya dışında da çalıştığını… Kocasının bir fabrikada ustabaşı olduğunu (nasılsa kontrol edecek değil ya), herkesin ondan çekindiğini, bunun çalışkanlığı ve iki metreye yakın boyu (bir daha buraya kesinlikle gelmek yok) yüzünden olabileceğini… Patrona yakınlığı üstelik…

İş bitinceye kadar (ter içindeyim, dışarıda üşüyeceğim, bir daha böyle bir aptallık tövbeler olsun) Tavayı en son yıkadı, o dışarıdayken. Yine sağ yanına bıraktı.

Parasını istedi. Tamam, her şey hazır. Tam da istenilen zamanda. Meyhaneci, konuştuklarının yarısını verdi.

“Bu ne şimdi?” dedi Aynur.

“Para!” dedi adam gözlerinin içine bakarak. “Yarım… Çalıştın.”

“Bu konuştuğumuzun yarısı sadece!”

Sakin ol! Bağırma. Az kaldı.

“Yarım çalıştın, yeter,” dedi adam gene imalı.

“Nasıl yeter? Yarım ücret vereceğini deseydin, üç saat önce bırakmam gerekirdi. Ben tüm işi kabul ettim, sen de tüm ücreti, ne demek oluyor şimdi bu?”

Aynur öyle sinirle bağırıp dururken lokantacı onun lastikle arkaya topladığı saç diplerine baktı. Kulaklarına, burun deliklerine, görünen diline, göğüslerine… Aynur tavanın sapını kavradı.

“Hemen kalan parayı vereceksin, yoksa kocamı alır gelir senin canına okurum!”

“Boş versene” dedi adam, karnına, eteğine bakarak. “Kim takar, kocası olan karının insan pazarında işi ne?” Ağzındaki kürdanı kararlılıkla çiğnedi. “Hırçınsın ama…”

Aynur, vurdu. Tavanın tabanı adamın sakalları uzamış sol yanağına küt bir sesle çarptı ve onu yere devirdi. Elindeki paraları cebine tıkıştırdı, çantasını, paltosunu, şapkasını titreyerek aldı, kör gibi yürüyerek kendini dışarı attı. Karlara… Karanlığa… Yeraltından karanlığa…

Hava kararmış.

Terli vücudu buz kesti. Kaymamaya özen göstererek hızla yürüdü ve bir yandan da paltosunu tutuk, beceriksiz hareketlerle giydi, şapkasını taktı, şakaklarından akan terleri elinin tersiyle sildi. Kaçması gerek. Bağıra bağıra kaçmak istiyordu yeryüzünden!

Ah Allahım!

İçini çekerek ağlamaktan başka bir şey gelmedi elinden…

Hilmi! Allah belanı versin! Çalıştım, bunu domuz gibi biliyorsun! Ama-ama… Sus, şu arka odalar-arka odalardan emir verme artık tamam mı? Yeşim’in sesi dikiş makinesi olmuş beynimin kıvrımlarını dikiyor. Yeşim’in resmi lafları. Sanki Türkçe değiller. Şimdi açım –Di Mİ?– Hı? Olsun vur! Beni ortada bırak- Bu fazla çalışmaları al!-Geç gelince kestiklerini de bir yerlerine sok!-Ölü olan sensin bok herif! Beni duydun mu?! Bana acıma! Ailemden sana ne? Ama kızım ne olacak?!

Hızlı yürümesini sürdürdü. Bir yokuş. Aşağıdan otoyolun gürültüsü geliyordu. “Şimdi ne olacak peki?” diye mırıldandı küçük bir sesle. “ Ne derim ben kocama?! Benim fazla mesailerimle adam mı olu’can sanki? Allahın belası! Sen çocuğunu aç bıraksana!- Şimdi nasıl söylerim kocama?! 16/24 vardiyasına gitmeyeceğim Ayhan. Çünkü artık çalışmıyorum Ayhan. -Tazminatımı da vermediler Ayhan! – Herif ölmüş müdür? Beni bulurlar… Bulamazlar, kim bilecek, kimse görmedi ki… Haftayaymış Ayhan! -Hangi hafta bilmiyorum Ayhan.- Cebimde kaç para var biliyor musun sen? Yarım günlük!-Allah belanı versin!-Ben iyiyim.- İş için ağlayacak değilim!- İş için bağırmıyorum ben! Nerde olsa iş bulurum tamam mı? Gücüme giden bu kadar kötülüğün bir arada olması!

Ayağı kayıp düşünce her yeri ıslandı ve çamura bulandı. Titreyen kirli ellerini giysilerine silip, (eldivenlerim nerede?) ayalarını gözlerine bastırdı (annesinin yaptığı gibi), canı yandı. Omuzları sarsılarak bağırdı:

“Bana bunu niçin yaptın?!”

Onu kimse duymadı. Karayolundaydı. Kar vücudunu bulut halinde sarıp sarmalıyor, tanecikler yüzüne düşüp eriyor, atkıyı ıslatıyordu. O soğuk çarşafla sarı gözlü somurtkan gölgeler onu kaplamaya hazırlanıyordu. Göğüsleri çok zonkluyordu, akan sütlerden çamaşırının ıslandığını hissediyordu.

Eve gitmeliyim, diye düşündü. Onu bekleyen karnı acıkmış minik surat geldi gözünün önüne.

Eve gitmeliyim, eve gitmeliyim, eve gitmeliyim. Yolun kenarına geçmeliyim. Ne işim var burada benim? Bebeğim acıkmıştır. Ağlıyordur, beni istiyordur, gidip ona sarılmalı, emzirmeli bu işe bir çare bulmalıyım…

Ayağı kaydı. Ay, dağın iki memesi arasından hızla geçip, böğrüne saplanan karayolundan kurtuldu, yukarı fırladı. TIR’ın plakası 16 VY 717’ydi.

Birdenbire karanlık tamamen kayboldu.

-o-

Güneş ve Çiçek

Serap Gökalp’in Tuz Saraylar kitabından

         “Kaplamaları kesiyor musunuz oğlum? “ Bağırdı Nuri Usta, sesi kerestelere çarptı. 

         “Ben kesiyorum, Bekir de kaplama bandı çekiyor,” dedi Selami.

         “Su yönlerine dikkat ediyorsunuz değil mi? O âşık hergele ters yapıştırmasın ben de onu ayağından tavana ters asarım bilmiş olun!”

Bekir alınmıştı. Kaplama bandıyla yapıştırıp etrafına siyah filatoyla çerçeve yaptığı parçayı gözlerini devirerek getirip gösterdi;

“Usta valla kalbimi kırdın şimdi.”

         “Bantlaması biten parça var mı peki?”

         “Tabi.” Bekir her cümlesinden sonra -havalı göründüğünü sandığından- ağzını sucuk gibi halkalayıp açık bekletmeyi huy edinmişti. Sonra ayaklarını sürüyerek – bu onun çok mutsuz olduğunun işaretiydi- gidip bantlanmış bir tane getirdi. Nuri Usta çocuğu azarladığına pişman olmuştu; şu bön haline de sinir oluyordu ya… (ŞİMDİ SIRASI DEĞİL!)

         “Kim bantladı bunu?” Yine sesi sinirli çıkmıştı. Hâlâ kalbi kırık Bekir azarın devam edeceğini düşünerek çatallı bir ses ve asık suratla ;   

         “Ben,”

         “İyi,” dedi Nuri Usta kafasını sallayarak, “İyi olmuş, eline sağlık.”

Bekir cevap vermeyip işinin başına döndü, Nuri de arka tarafa geçti. Bıçkıdan aldığı parçaların yüzünü tek tek planyadan geçirip gönyelerini ayarlamaya başladı.

(BAŞIM BELAYA GİRECEK. İÇİME DOĞUYOR.) Saate baktı, ama kaç olduğunu algılayamadı.(BENİ YOK SAYIN DİYECEĞİM.- DİYEMEZSİN!-OLMUŞ BİTMİŞ BİR ŞEY YOK, DERİM.- ÇOK GEÇ!)

         O sırada işliğin önünde duran arabanın tanıdık motor sesini, Nuri Usta’nın duyarlı kulakları ayırt etti.  Bacak kaslarının istemsiz bir şekilde kaçmak için gerildi.

         İşte! Birden ter bastı, tulumunun koluyla alnını sildi, yutkundu. Kapı açıldı. Akan gün ışığı, planyanın dibindeki talaşları tutuşturdu.  Aynı anda çırak, elindeki bantlarını söküp tinerli bezle sildiği parçayı bıraktı. Tanıdıkları kadın parfümü , erkeklerin, ter, reçine, tiner ve ağaç kokularına saldırdı. Nuri’nin ense tüyleri kabardı. “Hoş geldiniz,” dedi, sırnaşık bir sesle çırak çocuk. Nuri Usta kalınlık makinesini çalıştırdı.

         “Nasılsın Levent?”

         “İyiyim. Sizi gördüm daha iyi oldum. Çoktandır gelmiyorsunuz.”  Otuz iki dişi meydandaydı Levent’in. 

(BU GÜN NE DİYECEKSEM DEMEM LAZIM. HAYIR, DİYECEĞİM.- SENİ BİTİRİRLER.)

Onlar görmeyecek şekilde baktı. Doktor Şemsi şimdi girmişti içeriye. Levent’e bir şeyler söyledi. Çırak güzel kadınla konuşmasının bittiğini kabullenmiş bir biçimde dükkânın dışına çıktı. Arabayı kontrol etmeye gönderdiler, diye düşündü Nuri. Makinenin devrini artırdı. Gürültünün altına saklanılabilseydi…  (BURAYA GELİYORLAR!)

Döşemeye vuran gölgesi huzursuzca kıpırdandı. (SÖYLEMELİYİM. ÖLÜM YOK YA UCUNDA.-VAR! HEM DE ÖYLE BİR VAR Kİ…) Az sonra bir gölge daha belirdi hemen yanı başında; Lale Hanım. Kışkırtıcı parfümünü duydu adam.

         “Kolay gelsin, Nuri.”

         Başını kaldırdı; “Eyvallah Lale Hanım”

         “Kolay gelsin Nuri Usta.”  Alaycı ses; Doktor Şemsi.

         Nuri Usta’nın kalbi çarpıyordu. “Siz yazıhaneye buyurun, hemen geliyorum”. Ağzı kurumuştu, yeniden yutkundu. Makineyi kapattı. Ellerini tulumunun bacaklarına sürüp temizledi. (OYALANMAK GEREK…)

         Selami’yi çağırdı; “Bunlara kırlangıç diş açacaksınız. Presten çıkanların kaplama bantlarını elle söktür. Elle söksünler ama! Tinerli bezle silinsin, bırakın. Ben yarın hepsini kontrol edeceğim. Numuneyi işkencede bıraktım. Yarın ona da bakacağız. Beğenirsek müşteriye göndereceğiz. Siz her zamanki saatinizde çıkabilirsiniz. Yazıhaneye kimse girmesin.” (ARTIK ZORUNDASIN, GİRMEK ZORUNDASIN! )

         İçeri girdi. Kadın koltukta kahve içiyor, Doktor Şemsi akvaryumdaki balıkları kedi gözleriyle izliyordu.  Aynı kedi gözleriyle, az önce dişlerinin arasından ıslıklı bir sesle kadını arzuladığını, delirmek üzere olduğunu söylemişti. Kadın tahrik olmuş, onu kaçıklıkla suçlamış, kendine bir kahve söylemiş, lâf uzamış, kavganın en can alıcı anında Nuri gelmişti. İçini derin bir haz duygusu kaplamış kadın, bunu anımsıyor, dudağının kahve köpüğüne dokunmasından ürperiyor ve fincanın üstünden adamlara bakıyordu. Bu kötü bir bakış olmakla birlikte Nuri’ye daha önce konuşulmuş konuyla ilgili cevap beklediğini hatırlatıyor, Doktor Şemsi’nin beklentisini de karşılıyordu. Doktor, konuşmayı bir hafta öncesinden değil bir iki dakika öncesinden sürdürüyormuş gibi;

         “Belediye onları kalabalık gruplar halinde toplayıp barınağa getiriyor” dedi Nuri’ye.        

“Buna alışkınlar. Biz de aynı yöntemi izleyeceğiz. Böylece mesele çıkmayacak.”

Doktorun kıvıl kıvıl bakışı, kadının fincanı tutan parmaklarında, bileğinde, dirseğinde, geniş oyuntulu bluzun kol altlarında ve göğüslerinde gezdi. Bu bakışlardan alev alan kumaş, kadını bir anda çıplak bıraktı. Ama o bir tenis topunu karşılarcasına, rahatsız olmadan karşıladı bu bakışı ve az sonra ezip parçalayacağı incire bakar gibi yanıtlayıp bacaklarını kıpırdattı. Her an fırlayacak bedenlerini sabırla karşılıklı oturtmuşlardı.

         Doktor; “Onları toplayıp tesise getiririz. Gerekli tetkikler ve temizleme için,” dedi Nuri’ye.

         Kadın ; “Bertrand Russel ne demiş biliyor musun Nuri? Dünyanın gerçek problemi, aptalların kendinden fazla emin, zekilerin ise kuşkucu olmasıymış.”

         “Bertrand Russel’in paranoyasını yanıtlayacak bir başka özdeyiş gelseydi keşke aklıma Nuri Usta. Ama bu duyguyu tatmak isterim,” dedi Doktor Şemsi, Nuri’ye.

“B” harflerini olduğundan fazla sıkıştırıyordu. İnce dudaklarından ukala patlamaları olarak duyulan “b” ler en fazla “ben” sözcüğü olarak havaya saçılıyordu. Ama Lale’nin devriydi ve o ne derse o olacaktı. Allah için dedesinden sonra ele aldığı hiçbir işi kötü yönetmemişti, Doktor sadece bir iş makinesi sayılırdı.

         “Söylesem tasviri yok, sussam gönül razı değil,” dedi Doktor.

         Sigara dumanının ebruları içinde kızıl lale desenli sinsi bir gülüş yayıldı; “Bırak bu Fuzulî lafları sen,” dedi kadın “Tatmak istediğin her duygunun peşinden gitmenin tehlikeli olduğunu kimse sana söylemedi mi Nuri?”

         “Bu duyguyu tatmak için ellerim hazır bekliyor Nuri,” dedi Doktor. Kadının sinsi gülüşlü dudaklarını, kendi boynunda, vücudunda düşledi, nedensiz biçimde korktu, ama erkeksi bir arsızlıkla, ihtiras ve yağma tutkusuyla da hayalinde elini kadının eteğinin altına soktu. Tam bu sırada karşılaştı bakışları ve Nuri onların birbirlerini yok etmek için fırsat kolladıklarını düşündü. Sonra;  “numunenin işkencesini yeterince sıkıştırdım mı?- Delirmiş elleri kahve fincanlarına koltuk kollarına tutunuyor sanki” diye aklından geçirdi.

          “Sıcak bir kalbin parmaklarımın arasında seğirmesini istiyorum.” Doktor Şemsi, bunları söylerken, havada bir şey yakalamış, kayıp gitmesin diye parmaklarını kısmıştı. Nuri’nin gözlerinin önünde kanlı bir yürek blup, blup yapmaya başladığı için yutkundu. Sözün arasına girme çabasıyla baş ve işaret parmağıyla o da hayali bir ipi tutup öne doğru uzattı.

         “Korkuyorsun” dedi, Doktor, Nuri’ye bir şey söylemesine fırsat vermeden, koltuğun kolçaklarını, parmaklarını pençe yapıp kavradı.

         “Ne münasebet!” diye bağırdı Lale Nuri’ye.

         “Bal gibi korkuyorsun!” diye ısrar etti adam. Nuri, Allah biliyor ya geberiyorum, diye düşündü.

         Kadın; “Bir daha bu saçma lafı söylersen seni öldürürüm!” dedi. Çok ciddiydi, doğrudan Şemsi’ye söylemişti.

         “Beni dinle,” dedi Doktor. “Sana hiç güvenmiyorum aslında biliyor musun? Birden-bire bizi yarı yolda bırakacakmışsın gibi bir duygu var içimde.”

Nuri; ne zamandır başını bir ona bir ötekine çevirmek dışında hareketsiz kalmış çekirge,  savunma yapmak için uzun tırtıklı bacaklarını azıcık öne sürüdü.

         “ Nuri benimle ilk kez çalışmıyor, yarım bırakılmayacak işler vardır, o

bilir,“ diye tısladı Lale. “Sen kafanı yorma böyle şeylere Doktor! Altından kalkarsın Nuri.”

Nedense ne zaman böyle dense, Nuri’nin gözü hep ayakkabılarına takılır ve onlara bağırası gelir; kaçın! Ama ev sahibi… Ev sahibi, paslı menteşe bakışıyla, bir adım geri gitti tekrar ve hiç ilginç bir şey olmadığı halde, anlamlı anlamlı köşelere, tavana baktı, burayı bir kadın tutup temizletmeli, diye düşünüp konuşma sırasının gelmesini bekledi. Güzel kadının ışıldaklarının kendisine yöneldiğini hissetti.

         “E, Nuri ne diyorsun ?”

         Nuri ağır göz kapaklarını indirip korunmaya çalışarak cevap verdi.  Ben yokum, demek istiyordu; “Öyle hemen olmaz, kafamıza göre toplarsak olmaz,” dedi.

         “Nasıl anlayamadım?”

         “Bir herif var, kendine Kethüda dedirtiyor. Biraz kafadan kontaktır. Bunları o topluyor. İşi öğretiyor. Onun elinden geçmeden kimse bu işe giremiyor. Hariçten yapamıyor.”

         Kadın; “Onun elinden geçmek…” sesini giderek hafifletti ve cümlesini yarım bıraktı. Bu onun soru sorma biçimiydi. Nuri yarım bırakılmış cümleyi yavaşça aldı, hafif sesten normal sese doğru yükselterek yanıtladı; “Onun elinden geçmek demek mesleğe uygun hale gelmek yani.”

         Doktor;”Aslında benim istediğim o, mesleğe uygun hale getirmeden fazlaları değerlendirmek,” dedi. “Nasıl olsa -Kethüda mıydı?- hizmete aldıklarının kullanım süreleri uzun. Kabul etmeli ki kaynakları gereğinden fazla artıyor.”

         Nuri: “Kendi aralarında üreme yoluyla da çoğalıyorlar. Kontrol edilmeyince başkalarının eline geçiyor, ya da bağımsız olmayı istiyorlar. Bu Kethüda’nın da canını sıkıyor. Kendisi dışında bu işe kalkışanlar için bir çözüm arıyor, biliyorum” dedi.

         “Niçin oturmuyorsun?” Lale kanepede yanındaki boş yeri okşadı.

         “Yok, iyi böyle” dedi Nuri, âdem elması çıkıp indi.

         Doktor; ” O çözüm biziz işte,” dedi. “Yaşamı uzatmak, yaşamı güzel kılmak için Tanrı’nın bize gönderdiği bu olanakları değerlendirmemiz gerekiyor.” Alaylı, abartılı bir ses ve tiyatromsu geniş kol hareketleri…

         Nuri, görünüşte iş alanlarını genişletmek için bu karşılıklı akıl yürütmeden boğulmak üzereydi. Bu durdurulamaz tutuşma, sarhoşluk yüzünden bir an önce kaçmak istiyordu.

         “Tamam,” dedi güzel kadın, onu birden bire ne razı etmişse, kahve fincanı bir elinde, tabak içinde dururken öteki elini kaldırdı. Dışarıdan vuran ışık uzun tırnaklarını geçirgen gösteriyordu. “Tamam, deneyeceğiz. Önce küçük bir deneme,” dedi, Nuri’ye.

         Nuri yutkundu ve tam da o sırada Lale Hanımın kendisine tamam demesinin, aslında doktora tamam demek olduğunu anlayıverdi. İş, kadının umurunda değildi.

Güzel kadın, kahvesinin son yudumunu da alıp fincanı tabağa ters çevirdi; fal kapattı. Sonra yanındaki sehpaya bırakışı denetimi bırakış, zevke tırmanmak üzere birine görülmek için, etin yolunu buluşuydu, bir ilk adım. Ayağa kalkıp, ağaç kokusunu derin derin içine çekti; “Buranın kokusunu çok seviyorum yahu, çok erkeksi bir koku…” diye mırıldandı.

         Gittiler, işçiler çoktan çıkmıştı. Nuri ortalığı kontrol edip, apar topar dışarıda,  karşı kaldırımda çiçek satan kadına sert bir baş hareketi yapıp çağırdı. Gelir gelmez, işliğin kapısını hızla sürgüleyip şalvarını elinin tek hareketiyle indirdi.

         “Ne oluyor be!” dedi kadın, yarı korkmuş yarı meydan okur.

         “Kes sesini” dedi adam sinirle.  (Şimdi gidip Kethüdayı bulmalı, hay ben bu fermuarın, ona planı anlatmalı.)

          “Lan çok pis kokuyorsun be hiç yıkanmıyor musun?” (Zaten hayır diyecek hali mi var?)

         “Çüş! Ya ne bu? Hayvan mısın nesin?”dedi kadın.

         “Kes-se-si-ni-de-dim-de-dim.” (Bu işe karışmayı istemiyorum. Ama artık yapacak bir şey yok. Boğazıma kadar… Çok pis kokuyor… Benim karı beni görse… Lale şimdi… Bir daha bu… Bu işler insanın aklını alıyor, neyse artık oldu bir kere, herkesin aklı fikri donunun içinde zaten, yeri zamanı yok. Canım rakı istedi be… Kadınlar kokmamalı… Burasını temizletmeli. Beni temizleyecekler böyle giderse. Ön-ce bir de-ne-me-ya-pa-ca-ğım… Son-sonnnra… )

          “Kâğıt mendilin var mı kız?”

         Kadın küskün bir küfür savurdu. Toparlanmaya çalıştı. Başını eski kurt yenikli masanın kenarına vurmuş, dudağını ısırıp patlatmıştı. Elinin tersiyle kanayan yeri sildi, parasını aldı. Çıkıp gitti.

         Tavana yakın pencerelerden giren akşam alacası yere sarkan tozdan tüllere vurmuştu.

ÇİÇEK

         “Kaplamaları kesiyor musunuz oğlum? “ Bağırdı Nuri Usta, sesi kerestelere çarptı. 

         “Ben kesiyorum, Bekir de kaplama bandı çekiyor,” dedi Selami.

         “Su yönlerine dikkat ediyorsunuz değil mi? O âşık hergele ters yapıştırmasın ben de onu ayağından tavana ters asarım bilmiş olun!”

Bekir alınmıştı. Kaplama bandıyla yapıştırıp etrafına siyah filatoyla çerçeve yaptığı parçayı gözlerini devirerek getirip gösterdi;

“Usta valla kalbimi kırdın şimdi.”

         “Bantlaması biten parça var mı peki?”

         “Tabi.” Bekir her cümlesinden sonra -havalı göründüğünü sandığından- ağzını sucuk gibi halkalayıp açık bekletmeyi huy edinmişti. Sonra ayaklarını sürüyerek – bu onun çok mutsuz olduğunun işaretiydi- gidip bantlanmış bir tane getirdi. Nuri Usta çocuğu azarladığına pişman olmuştu; şu bön haline de sinir oluyordu ya… (ŞİMDİ SIRASI DEĞİL!)

         “Kim bantladı bunu?” Yine sesi sinirli çıkmıştı. Hâlâ kalbi kırık Bekir azarın devam edeceğini düşünerek çatallı bir ses ve asık suratla ;   

         “Ben,”

         “İyi,” dedi Nuri Usta kafasını sallayarak, “İyi olmuş, eline sağlık.”

Bekir cevap vermeyip işinin başına döndü, Nuri de arka tarafa geçti. Bıçkıdan aldığı parçaların yüzünü tek tek planyadan geçirip gönyelerini ayarlamaya başladı.

(BAŞIM BELAYA GİRECEK. İÇİME DOĞUYOR.) Saate baktı, ama kaç olduğunu algılayamadı.(BENİ YOK SAYIN DİYECEĞİM.- DİYEMEZSİN!-OLMUŞ BİTMİŞ BİR ŞEY YOK, DERİM.- ÇOK GEÇ!)

         O sırada işliğin önünde duran arabanın tanıdık motor sesini, Nuri Usta’nın duyarlı kulakları ayırt etti.  Bacak kaslarının istemsiz bir şekilde kaçmak için gerildi.

         İşte! Birden ter bastı, tulumunun koluyla alnını sildi, yutkundu. Kapı açıldı. Akan gün ışığı, planyanın dibindeki talaşları tutuşturdu.  Aynı anda çırak, elindeki bantlarını söküp tinerli bezle sildiği parçayı bıraktı. Tanıdıkları kadın parfümü , erkeklerin, ter, reçine, tiner ve ağaç kokularına saldırdı. Nuri’nin ense tüyleri kabardı. “Hoş geldiniz,” dedi, sırnaşık bir sesle çırak çocuk. Nuri Usta kalınlık makinesini çalıştırdı.

         “Nasılsın Levent?”

         “İyiyim. Sizi gördüm daha iyi oldum. Çoktandır gelmiyorsunuz.”  Otuz iki dişi meydandaydı Levent’in. 

(BU GÜN NE DİYECEKSEM DEMEM LAZIM. HAYIR, DİYECEĞİM.- SENİ BİTİRİRLER.)

Onlar görmeyecek şekilde baktı. Doktor Şemsi şimdi girmişti içeriye. Levent’e bir şeyler söyledi. Çırak güzel kadınla konuşmasının bittiğini kabullenmiş bir biçimde dükkânın dışına çıktı. Arabayı kontrol etmeye gönderdiler, diye düşündü Nuri. Makinenin devrini artırdı. Gürültünün altına saklanılabilseydi…  (BURAYA GELİYORLAR!)

Döşemeye vuran gölgesi huzursuzca kıpırdandı. (SÖYLEMELİYİM. ÖLÜM YOK YA UCUNDA.-VAR! HEM DE ÖYLE BİR VAR Kİ…) Az sonra bir gölge daha belirdi hemen yanı başında; Lale Hanım. Kışkırtıcı parfümünü duydu adam.

         “Kolay gelsin, Nuri.”

         Başını kaldırdı; “Eyvallah Lale Hanım”

         “Kolay gelsin Nuri Usta.”  Alaycı ses; Doktor Şemsi.

         Nuri Usta’nın kalbi çarpıyordu. “Siz yazıhaneye buyurun, hemen geliyorum”. Ağzı kurumuştu, yeniden yutkundu. Makineyi kapattı. Ellerini tulumunun bacaklarına sürüp temizledi. (OYALANMAK GEREK…)

         Selami’yi çağırdı; “Bunlara kırlangıç diş açacaksınız. Presten çıkanların kaplama bantlarını elle söktür. Elle söksünler ama! Tinerli bezle silinsin, bırakın. Ben yarın hepsini kontrol edeceğim. Numuneyi işkencede bıraktım. Yarın ona da bakacağız. Beğenirsek müşteriye göndereceğiz. Siz her zamanki saatinizde çıkabilirsiniz. Yazıhaneye kimse girmesin.” (ARTIK ZORUNDASIN, GİRMEK ZORUNDASIN! )

         İçeri girdi. Kadın koltukta kahve içiyor, Doktor Şemsi akvaryumdaki balıkları kedi gözleriyle izliyordu.  Aynı kedi gözleriyle, az önce dişlerinin arasından ıslıklı bir sesle kadını arzuladığını, delirmek üzere olduğunu söylemişti. Kadın tahrik olmuş, onu kaçıklıkla suçlamış, kendine bir kahve söylemiş, lâf uzamış, kavganın en can alıcı anında Nuri gelmişti. İçini derin bir haz duygusu kaplamış kadın, bunu anımsıyor, dudağının kahve köpüğüne dokunmasından ürperiyor ve fincanın üstünden adamlara bakıyordu. Bu kötü bir bakış olmakla birlikte Nuri’ye daha önce konuşulmuş konuyla ilgili cevap beklediğini hatırlatıyor, Doktor Şemsi’nin beklentisini de karşılıyordu. Doktor, konuşmayı bir hafta öncesinden değil bir iki dakika öncesinden sürdürüyormuş gibi;

         “Belediye onları kalabalık gruplar halinde toplayıp barınağa getiriyor” dedi Nuri’ye.        

“Buna alışkınlar. Biz de aynı yöntemi izleyeceğiz. Böylece mesele çıkmayacak.”

Doktorun kıvıl kıvıl bakışı, kadının fincanı tutan parmaklarında, bileğinde, dirseğinde, geniş oyuntulu bluzun kol altlarında ve göğüslerinde gezdi. Bu bakışlardan alev alan kumaş, kadını bir anda çıplak bıraktı. Ama o bir tenis topunu karşılarcasına, rahatsız olmadan karşıladı bu bakışı ve az sonra ezip parçalayacağı incire bakar gibi yanıtlayıp bacaklarını kıpırdattı. Her an fırlayacak bedenlerini sabırla karşılıklı oturtmuşlardı.

         Doktor; “Onları toplayıp tesise getiririz. Gerekli tetkikler ve temizleme için,” dedi Nuri’ye.

         Kadın ; “Bertrand Russel ne demiş biliyor musun Nuri? Dünyanın gerçek problemi, aptalların kendinden fazla emin, zekilerin ise kuşkucu olmasıymış.”

         “Bertrand Russel’in paranoyasını yanıtlayacak bir başka özdeyiş gelseydi keşke aklıma Nuri Usta. Ama bu duyguyu tatmak isterim,” dedi Doktor Şemsi, Nuri’ye.

“B” harflerini olduğundan fazla sıkıştırıyordu. İnce dudaklarından ukala patlamaları olarak duyulan “b” ler en fazla “ben” sözcüğü olarak havaya saçılıyordu. Ama Lale’nin devriydi ve o ne derse o olacaktı. Allah için dedesinden sonra ele aldığı hiçbir işi kötü yönetmemişti, Doktor sadece bir iş makinesi sayılırdı.

         “Söylesem tasviri yok, sussam gönül razı değil,” dedi Doktor.

         Sigara dumanının ebruları içinde kızıl lale desenli sinsi bir gülüş yayıldı; “Bırak bu Fuzulî lafları sen,” dedi kadın “Tatmak istediğin her duygunun peşinden gitmenin tehlikeli olduğunu kimse sana söylemedi mi Nuri?”

         “Bu duyguyu tatmak için ellerim hazır bekliyor Nuri,” dedi Doktor. Kadının sinsi gülüşlü dudaklarını, kendi boynunda, vücudunda düşledi, nedensiz biçimde korktu, ama erkeksi bir arsızlıkla, ihtiras ve yağma tutkusuyla da hayalinde elini kadının eteğinin altına soktu. Tam bu sırada karşılaştı bakışları ve Nuri onların birbirlerini yok etmek için fırsat kolladıklarını düşündü. Sonra;  “numunenin işkencesini yeterince sıkıştırdım mı?- Delirmiş elleri kahve fincanlarına koltuk kollarına tutunuyor sanki” diye aklından geçirdi.

          “Sıcak bir kalbin parmaklarımın arasında seğirmesini istiyorum.” Doktor Şemsi, bunları söylerken, havada bir şey yakalamış, kayıp gitmesin diye parmaklarını kısmıştı. Nuri’nin gözlerinin önünde kanlı bir yürek blup, blup yapmaya başladığı için yutkundu. Sözün arasına girme çabasıyla baş ve işaret parmağıyla o da hayali bir ipi tutup öne doğru uzattı.

         “Korkuyorsun” dedi, Doktor, Nuri’ye bir şey söylemesine fırsat vermeden, koltuğun kolçaklarını, parmaklarını pençe yapıp kavradı.

         “Ne münasebet!” diye bağırdı Lale Nuri’ye.

         “Bal gibi korkuyorsun!” diye ısrar etti adam. Nuri, Allah biliyor ya geberiyorum, diye düşündü.

         Kadın; “Bir daha bu saçma lafı söylersen seni öldürürüm!” dedi. Çok ciddiydi, doğrudan Şemsi’ye söylemişti.

         “Beni dinle,” dedi Doktor. “Sana hiç güvenmiyorum aslında biliyor musun? Birden-bire bizi yarı yolda bırakacakmışsın gibi bir duygu var içimde.”

Nuri; ne zamandır başını bir ona bir ötekine çevirmek dışında hareketsiz kalmış çekirge,  savunma yapmak için uzun tırtıklı bacaklarını azıcık öne sürüdü.

         “ Nuri benimle ilk kez çalışmıyor, yarım bırakılmayacak işler vardır, o

bilir,“ diye tısladı Lale. “Sen kafanı yorma böyle şeylere Doktor! Altından kalkarsın Nuri.”

Nedense ne zaman böyle dense, Nuri’nin gözü hep ayakkabılarına takılır ve onlara bağırası gelir; kaçın! Ama ev sahibi… Ev sahibi, paslı menteşe bakışıyla, bir adım geri gitti tekrar ve hiç ilginç bir şey olmadığı halde, anlamlı anlamlı köşelere, tavana baktı, burayı bir kadın tutup temizletmeli, diye düşünüp konuşma sırasının gelmesini bekledi. Güzel kadının ışıldaklarının kendisine yöneldiğini hissetti.

         “E, Nuri ne diyorsun ?”

         Nuri ağır göz kapaklarını indirip korunmaya çalışarak cevap verdi.  Ben yokum, demek istiyordu; “Öyle hemen olmaz, kafamıza göre toplarsak olmaz,” dedi.

         “Nasıl anlayamadım?”

         “Bir herif var, kendine Kethüda dedirtiyor. Biraz kafadan kontaktır. Bunları o topluyor. İşi öğretiyor. Onun elinden geçmeden kimse bu işe giremiyor. Hariçten yapamıyor.”

         Kadın; “Onun elinden geçmek…” sesini giderek hafifletti ve cümlesini yarım bıraktı. Bu onun soru sorma biçimiydi. Nuri yarım bırakılmış cümleyi yavaşça aldı, hafif sesten normal sese doğru yükselterek yanıtladı; “Onun elinden geçmek demek mesleğe uygun hale gelmek yani.”

         Doktor;”Aslında benim istediğim o, mesleğe uygun hale getirmeden fazlaları değerlendirmek,” dedi. “Nasıl olsa -Kethüda mıydı?- hizmete aldıklarının kullanım süreleri uzun. Kabul etmeli ki kaynakları gereğinden fazla artıyor.”

         Nuri: “Kendi aralarında üreme yoluyla da çoğalıyorlar. Kontrol edilmeyince başkalarının eline geçiyor, ya da bağımsız olmayı istiyorlar. Bu Kethüda’nın da canını sıkıyor. Kendisi dışında bu işe kalkışanlar için bir çözüm arıyor, biliyorum” dedi.

         “Niçin oturmuyorsun?” Lale kanepede yanındaki boş yeri okşadı.

         “Yok, iyi böyle” dedi Nuri, âdem elması çıkıp indi.

         Doktor; ” O çözüm biziz işte,” dedi. “Yaşamı uzatmak, yaşamı güzel kılmak için Tanrı’nın bize gönderdiği bu olanakları değerlendirmemiz gerekiyor.” Alaylı, abartılı bir ses ve tiyatromsu geniş kol hareketleri…

         Nuri, görünüşte iş alanlarını genişletmek için bu karşılıklı akıl yürütmeden boğulmak üzereydi. Bu durdurulamaz tutuşma, sarhoşluk yüzünden bir an önce kaçmak istiyordu.

         “Tamam,” dedi güzel kadın, onu birden bire ne razı etmişse, kahve fincanı bir elinde, tabak içinde dururken öteki elini kaldırdı. Dışarıdan vuran ışık uzun tırnaklarını geçirgen gösteriyordu. “Tamam, deneyeceğiz. Önce küçük bir deneme,” dedi, Nuri’ye.

         Nuri yutkundu ve tam da o sırada Lale Hanımın kendisine tamam demesinin, aslında doktora tamam demek olduğunu anlayıverdi. İş, kadının umurunda değildi.

Güzel kadın, kahvesinin son yudumunu da alıp fincanı tabağa ters çevirdi; fal kapattı. Sonra yanındaki sehpaya bırakışı denetimi bırakış, zevke tırmanmak üzere birine görülmek için, etin yolunu buluşuydu, bir ilk adım. Ayağa kalkıp, ağaç kokusunu derin derin içine çekti; “Buranın kokusunu çok seviyorum yahu, çok erkeksi bir koku…” diye mırıldandı.

         Gittiler, işçiler çoktan çıkmıştı. Nuri ortalığı kontrol edip, apar topar dışarıda,  karşı kaldırımda çiçek satan kadına sert bir baş hareketi yapıp çağırdı. Gelir gelmez, işliğin kapısını hızla sürgüleyip şalvarını elinin tek hareketiyle indirdi.

         “Ne oluyor be!” dedi kadın, yarı korkmuş yarı meydan okur.

         “Kes sesini” dedi adam sinirle.  (Şimdi gidip Kethüdayı bulmalı, hay ben bu fermuarın, ona planı anlatmalı.)

          “Lan çok pis kokuyorsun be hiç yıkanmıyor musun?” (Zaten hayır diyecek hali mi var?)

         “Çüş! Ya ne bu? Hayvan mısın nesin?”dedi kadın.

         “Kes-se-si-ni-de-dim-de-dim.” (Bu işe karışmayı istemiyorum. Ama artık yapacak bir şey yok. Boğazıma kadar… Çok pis kokuyor… Benim karı beni görse… Lale şimdi… Bir daha bu… Bu işler insanın aklını alıyor, neyse artık oldu bir kere, herkesin aklı fikri donunun içinde zaten, yeri zamanı yok. Canım rakı istedi be… Kadınlar kokmamalı… Burasını temizletmeli. Beni temizleyecekler böyle giderse. Ön-ce bir de-ne-me-ya-pa-ca-ğım… Son-sonnnra… )

          “Kâğıt mendilin var mı kız?”

         Kadın küskün bir küfür savurdu. Toparlanmaya çalıştı. Başını eski kurt yenikli masanın kenarına vurmuş, dudağını ısırıp patlatmıştı. Elinin tersiyle kanayan yeri sildi, parasını aldı. Çıkıp gitti.

         Tavana yakın pencerelerden giren akşam alacası yere sarkan tozdan tüllere vurmuştu.