O sineği öldürelim, çekimden önce

Size bir melek hikayesi yazdım bugün. Melekler iyi işler yaparlar, biliyorsunuz. Benim meleklerimin yaşadıkları yerde-siz düşleyin-kadınlar acı çekiyorlar. Kadınlar ölüyorlar. Kadınların çığlıkları toplumun sünger duvarlarında yok oluyor… Ve bir gün bir mutasyon gibi o melekler oluştu. Gece melekleri. Onlara damgalayıcılar yardım ediyor. Şimdi benimle gelin, onların yanına sokulacağız. Gece melekleri, acı çeken kadınlara yardım ediyor.

***

Farkında olmayan

Sabah uyandım, kuyruğum kökünden kopmuşçasına bir ağrı, ne yapsam geçmedi. Peki ya pencere denizliğinden yatağıma kadar gelen çamurlu dev pati izlerine ne demeli? Geçtim bunları hiç uyumuş gibi değilim. Ağır bir yük mü taşımışım, maraton mu koşmuşum, bütün kaslarım et kesmiş. Uyurgezer desen, değilim. Uyurgezer miyim?

Düş kadar uçucu

Anımsıyorum elbette. Unutur muyum? Her gece aynı düş. Odamın duvarı kadar yakın ve büyük ay doğunca yatağımdan doğruluyorum. Yataktan doğrulan, boy aynasının önünden geçerken, iki ayağı üzerinde gezen koca bir kara kedi oluyor. Pencereden bir kat aşağıdaki apartmanın damına atlıyor, yumuşak ve sessiz, sonra öteki dama… Karanlığa karışıyor.

Bıçak kadar sessiz

“O ne kadar sessizse kurbanları da o kadar bağırıyormuş. Sokaklar can havliyle böğüren, küfreden erkek seslerini yutuveriyormuş. Saldırının nereden ne zaman geleceği belli olmadığından hiç gören olmamış, hiç. Bir kişi değil sanki diyorlar. Aynı gecede bir çok yerde erkekler önce damgalanıyormuş, sonra tek tek… Sokak köşelerinde bulunan erkek cesetlerinin yüzünde aynı damga varmış deniyor. Ama bu konuda resmi bir açıklama yapılmış değil. Münferitmiş…  Erkekler sokağa çıkamaz oldu, bu kesin. Güvenlik kameralarında o kritik anda hep aynı kayıt varmış. Siyah bir kedi patisi bir şaplakla bir sinek öldürüyor. Bu kaydı nasıl olup da sisteme koyuyorlar polis delirecekmiş. Kameralar yenilenmiş, devriyeler artırılmış, para etmemiş. Bir bıçak gibi davranıyor(lar)mış. Bir hışımla saldırı, böğürtü ve  kan gölünde seğiren, yüzü damgalı bir erkek bedeni…”

Yönlendirici

Uyandığında kuyruğun kökünden kopmuşçasına bir ağrı hissedeceksin, hareket edince geçer. Sabah yorgunlukları olacak, odun kesmiş, maraton koşmuş kadar vücudun et kesecek, aldırma, alışırsın, alışacaksın. Ben sabah kalkar kalkmaz pencereden yatağıma kadar gelen çamurlu-bazen kırmızı lekeli- dev pati izlerini temizlerim. Sonra bir koşu evin pencerelerini açarım. Ama kör şeytan! Bir keresinde temizlikçi kadına yakalandım. Gece olanları duydun mu? diye seslendi evin kapısından. Bir an sustu, ayakkabılarını çıkarıp terlik giymiş olmalı. Sonra tepemde bitti, geçenlerde kıskançlık yüzünden yedi yıl önce boşandığı karısını öldüren bir adam vardı ya, derken beni görünce sustu. Hemen, gece içkiliydim, ayakkabılarımla gezmişim de, diye geveledim. Sonra lafı karıştırmak için; hâlâ var mı o erkeklerden, diye sordum kayıtsızca. Kuşkulanmadı, haberin kalanını hararetle anlatmaya koyuldu. Şaşkınlık sesleri çıkararak dinledim. Eskiden olsa iyi halden salıverirlerdi, dedim. Salmışlar salmasına da, diye gözlerini devirdi. Bırak ben temizlerim… Evin içinde sağı solu kolaçan etti, salmışlar salmasına da… bir kuytuda kuyruğu titretmiş… Tabi malum şekilde… Sustu. Ha çok sıkışırsam, uyurgezerim ben, diyorum. Hiç hatırlamıyorum, gece neredeydim. Şşşt sakın onu söyleme, delirdiğini sanırlar. Şimdi işimize bakalım. Damgayı sol yanak üstüne basacaksın. Elmacık kemiğinin üstüne. Sakalla kapanmamalı. Gerçi artık erkeklerin yüzlerinde kıl yığınıyla gezmeleri yasak ama arada rastlanıyor. Alnı da değil, saç veya şapkayla gizlenebilir, insanlar yanılır. Al bu senin damga makinen. Her gece kullanmadan önce iğnelerini, mürekkebini kontrol et, düzeneğin çalıştığından emin ol. Sen belirleyicisin, asla hata yapma. Onun bir sinek olduğunu düşün. Sokağa çıkmamaları fark etmez, bu damga sinyal verir. Onu iyi kullan yalnız. Damgayı diyorum. Öyle bir bas ki ses mesafesinden herkes görsün. Onun bir sinek olduğunu düşün. Tam çekim yapacakken kameranın üstüne konup ayaklarını ovuşturmasını istemezsin değil mi?

İş başında

Evin kapısı duvara güm diye vurduğunda koridor ışığı evi keserek içeri doldu. Korkuyla büyümüş bir çift kadın gözü eşikteki adama dikildi.  Adam, kapıyı çarparak kapattı, ev karardı. Kadına bütün bina üstüne kapaklanmış gibi geldi, bütün dünya kapının sırtında kalmış da… İkisi de çılgın gibiydi. Kadın kıstırılmışlıktan, adam başına gelenlerden kadını sorumlu tuttuğundan. Başına gelenler evet. Meyhaneden çıkmış gelirken, sokak lambasının ışığında bir anda belirivermişti ve ne olduğunu anlayamadan kendini yerde bulmuştu. Toparlanmaya çalışırken, sol elmacık kemiği üstünde bir kaşıntı mı, yanma mı… İşte o zaman anlamış ve titremişti. Bu onlardan biriydi! Damgalayıcı! Nereden öğrenmiş olabilirdi? Karı ihbar mı etti? Ama sonrasındaki bakışlar en fenasıydı. Artık o yürürken yollarını değiştiriyor, onunla konuşmuyor, ona bakmıyorlardı. O geceden sonra her şey değişti. Değişmedi bitti! Ertesi sabah patronu elindeki kağıtlardan gözünü ayırmadan onu kovdu. Arkadaşlarının hiç biriyle görüşemeden kendini sokakta buldu. Yoldaki trafik polisi bile irkildi. En iyisi meyhaneye gidip biraz kafayı toplamaktı. Meyhaneci onu içeri almadı. Bu damgayı taşıyanlara yaklaşılmaması, konuşulmaması gerektiğini bilmeyen kalmamıştı. Öte dünyanın damgası! Sebebi de bu kadın işte! Karısı! Onu içip içip dövdü diye… Döver döver, karısı değil mi? Öteki damgalılar bile ondan kaçıyor, farkında. Sersemler! Kendi sıralarını beklerken, susuyorlar, kimse bir şey yapmıyor. Gece meleklerinin ne zaman geleceğini bilmeden, uykuları kaçmış, yemekten içmekten kesilmiş, yarı deli bekliyorlar… Ulan erkeklik öldü be! Ama dur sen! Bütün bu olanların sebebi bu karı madem…. Madem artık kurtuluş yok… Madem damgalandı… Gece melekleri gelene kadar…

Kadın gözlerini hiç kırpmadı. Olacakları biliyordu. Dayanamayacağından korkarak… Pencere açıktı. Kendini pencereden atıp kurtulmayı geçirdi aklından. Üçüncü kattan atlasa ölebilir miydi, ya ölmezse… Hava sıcak mı sıcak, ev karanlık mı karanlık. Kadının göz bebekleri öylesine büyümüştü ki adam eli havadayken, kendi karaltısını bu gözlerde gördü. Pencerede belirip içeri atlayıveren öteki karaltıyı da bu gözlerde… Kuyruğu ve gümüş pençeleri de gördü. Gözlerini kırptığı anda, daha eli havadayken, bir şeyin rüzgarını hissetti, bir ıslık sesi, keskin bir acı ve pas tadı.

O sırada açık pencereden, karaltının girdiği yerden camları kıracak dehşet çığlıkları sokağı doldurdu. Kapalı perdelerin arkasındaki kadınlar sinsice gülümsediler, bir kadın daha kurtulmuştu. Bu ses o sesti.

Ve her geçen gün damgalayıcılarla gece melekleri arasına yeni gönüllüler katılmaya devam etti. Ta ki siyah tüy damgalı erkek kalmayana kadar…

Bu siyah tüyü buraya Melek İpek için bırakıyorum.

Melek İpek serbest bırakılmalı!

YAZMA DIŞI UĞRAŞLAR

Bir yazarın okumak ve yazmaktan başka uğraşı olması düşünülemez ama saygıyla analım ; Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi bazen reçel yapıp yün örmek benzeri beceriler edinmeyi isteriz. Böyle çalışmalar benim beynimi dinlendirdiği gibi, bazen de yoğun düşünebilmemin kapısını açar. Belki Hüseyin Rahmi Gürpınar için de öyleydi. Bir çok yazarın böylesi yan uğraşları olduğunu bilirsiniz. Keçe nakışı bir rastlantı sonucu öğrendiğim sonra keyif alıp evde bir işlik kuracak kadar işi genişlettiğim bir zevk oldu. Ama “covit 19” un hakkını yemeyeyim. Salgın bir çoğumuza yeni bakış açıları kazandırdığı gibi, yeni yönler çizmemize, yeni beceriler edinmemize neden oldu. Bana kazandırdığı beceri, keçe nakışı işi oldu. Üç boyutlu keçe çiçek panoları, sevgili eşim, Cengiz Çeliker’in kedilerinin keçe işine aktardığım desenleri derken üç boyutlu oyuncaklar, mantarlar, amerikan servisler, masa örtülerine kadar vardı iş. Şimdi geniş bir çeşitlilikle bu keyif sürüyor. Karantina günleri bitip anılarımın arasında yer aldığında, bu sabır ürünü çalışmalar hastalık nedeniyle aramızda ayrılanlar için bir saygı duruşu, sınırlandırılmış günlük yaşamımızın anlamlı yansımaları, yine de renkler, desenler ve temalarla yaşamı güzel kılma çabamın simgeleri, ölüm korkusundan kaçışımın örtüleri olacaklar. 2020 zor yıl olarak tanımlanacak bir yıl. Savaş, parasızlık, işsizlik, terör, deprem ve covit-19’umuz var. Dahası da var da keçe nakışı sevincimizi karartmayalım. Dostlarla bir ata zenaatı keçe işini paylaşmadan olmaz. Zaman zaman buradan yeni çalışmalarımı da paylaşacağım.

Kendi tasarımım 3D çiçek panoları serisi Ressam Cengiz Çeliker’in kedileri serisi

Mutfak koleksiyonu amerikan servisler ve roller serisi

Mantar koleksiyonu ve oyuncaklar serisi

ATLAR

Astak Kum Saatinde Akarken adlı kitabımdan. Bu öyküyü doktorlarımıza, hemşirelerimize ve tüm sağlık çalışanlara armağan ederek, ödenmez haklarına teşekkürlerimi sunuyorum.

Gözlerimi açıyorum; beyaz bir tavan köşesi. Hissettiğim tuhaflık duygusu tavan köşesinden daha fazla şaşırtıyor beni. Havada asılı iki gözüm ben. Yüzüm, başım, bedenim, ellerim ve ayaklarım yoklar. Gözlerim bir yatak ve bir takım cihazlara değiyor. Etkajerin üstü ilaç dolu. Bir elbise dolabı… Boş refakatçi iskemlesi içime ıssızlık dolduruyor. Çamaşır makinesi kılıklı şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Karanlık suratlı şu iki nöbvtçi oksijen tüpleri… Yatakta duran bedenle ise ilgim yok gibi gözüküyor. Ellerimi arıyorum; sonsuz bir boşlukta kaybolmuş gibiler. Beni duymuyorlar. Beynimden gönderdiğim haberlere sağırlar… Gözlerim burada ama. İki yanlarında onları tutan kasları hissediyorum; şaşılatınca görüntü bulanıklaşıyor. Göz kaslarımı acıtana kadar zorluyorum.Gözlerim iyi, havada yüzen iki bilye gibi tıkırtılar çıkarıyorlar. Bilyeleri ışığa tutunca içindeki başka dünyaları görürsün. Düş dünyası orada sisler arasındadır. “Kaç kere söyledim sana Ahmet, mesketlerini ortada bırakmayacaksın, kardeşin ağzına atarsa ölür oğlum.” Kardeşim her şeyi ağzına atıyor. Kızım da bir aralık öyleydi. Evin dört bir yanını dolaşıyor, kendine zarar verecek bir şeyler arıyordu. Onlardan korkmazdı da iğneden korkardı. Ömrü boyunca o küçücük kolları, incecik teni delindi durdu. “Kızınız şeker hastası” demişti doktor. Babam yaşındaydı ve ruhunu bir yerlerde bırakmış gibiydi. Altı yaşındaki kaçücük bir kızın şeker hastası olduğunu babasına söylerken başka türlü davranılamaz mıydı? Meleğim! Ne çok zamanı hastanede geçirdik? Avucumda kaybolan eli korkudan buz gibi yanımda yürürdü. Korktuğunu hiç söylemezdi, elinden anlardım. Hastaneye giderken minibüsten iner inmez soğurdu eli. “Baba, elimi bırakma.” “Tamam Melekçiğim korkma. Elini bırakmam.” “Canım yanıyor baba. Baba,baba…” Uçsuz bucaksız sessizliğin içinde yüzerken açılıp kapanan çarpma kapının sesi. Silindirik dilin pervazdaki yerine değip geçmesi. Birileri mi geliyor? Kıpırdamayı düşünüyorum olmuyor. Beni bağlamış olabilirler mi?   Bir kornişteki rayın sesi. Bir kenara sıyrılıp açılan kumaşa dokunan el… Lastik ayakkabıların yer döşemesine değip kalması vantuzların yapışıp kopması gibi. Doktorun stetoskobunun kulaklıklarının birbirine çarpıp çıkarttığı tıkırtı. Sonra doktorun sesi. 
 “Merhaba Ahmet Bey, ben Doktor Filiz. Hastanedisiniz. Geçirdiğiniz bir rahatsızlık nedeniyle şu anda kıpırdayamıyor ve konuşamıyorsunuz. Beni duyduğunuzu sanıyorum. Duyuyorsanız, gözlerinizi kapatıp açabilirsiniz.”
Bir çift gözün yanında kulaklar belirmiş oluyor. Sesleri duyduğuma, kafamdan uydurmadığıma sevindim. Ama dudaklarım ve dilim burada değiller. Gözlerimi bir kez kapatıp açıyorum; karanlık ve doktorun yüzü. “Güzel,” diyor. Güzel olan ne anlamıyorum. Doktorun başının üstünde köşe. Bir çizgi sağa, bir çizgi sola, bir çizgi aşağı doğru. Bana ne olduğunu sormak istiyorum. Ona bakıyorum. Cihazlar bana mı bağlı? 
 “Bir serebrovasküler geçirdiniz. Şu anda vücudunuza bazı cihazlar bağlı. Size bir süre burada bakacağız Ahmet Bey. Sizi iyileştireceğiz ve yürüteceğiz. Tamam mı?”
Demek şu anda yürüyemem. Gözlerimi kapatıp açıyorum. Geçirdiğim bu serebra-bilmem ne- ne demek bilmiyorum. Ama havada yüzen bir çift göz ev kulağa dönüştüysem felç olmalı bu. Doktoru görmüyorum şimdi. Sesi bazı sözcükler söylüyor, anlamıyorum. Metal bir kabın içine düşen metal gereçlerin sesi geliyor. Kapı açıldıkça içeri dolan, kapanınca hemen kesilen koridor sesleri… Bir yrden altın renkli bir şeyler akıyor. Yoğun ve yavaş… yoğun ve yavaş… Gözlerim kapanıyor… Yoğun ve… Kardan oluşmuş bir çölün ortasına itiyorlar beni. Dört bir yanım soğuk ve karla kuşatılmış. Bunu sadece biliyoram ama hiçbir şey hissetmiyorum. Ellerimde, ayaklarımda, yüzümde karla ilgili, soğukla ilgili bir şeyler gissetmem gerektiğini düşünüyorum. İçimi bir burukluk kaplıyor. Hüzün, üzüntü, boşluk, dönüşerek yalnızlık oluyor, beni tümden kuşatıyor. Yerleri paspaslayan püskülün suyun içine batıp çıkardığı şıkırtı. Hastabakıcının sakızının sesi… Gözlerimi açıyorum; hasta dokturonu bakıyor. Korkuyor. 
 Doktoru onun korkusunu görüyor ve küçük bir kızken evde tek başına korkmamak için yaptıklarını hatırlıyor.   “Şu anda kendini bir boşlukta gibi hissedebilirsin Ahmet Bey. Hatta çok yalnız. Taşıması ağır, sırtımıza ne zaman abandığı pek belli olmayan bir yalnızlık… Yenmesi zor gibi gözükebilir…” Bahçemizdeki elma ağacına kurulu salıncakta arkaya sarkar, elmalarla yaprakları yeşil ve kırmızı çizgiler gibi görene dek hızlanırdım. Sonra bahçenin üstünden evin çatısına, oradan komşunun bahçesine sülüldüğümü düşlerdim… Bir yandan görünmekten korkarken, havayı ikiye yararak ve yalnızlığımı parçalayarak bir flüt sesi gibi süzüldüğümü düşlerdim.  Şimdi sen bu oyunu oynamalısın. Bir dağda uçarcasına koşan bir at olmaya ne dersin? Mavimsi, hiç kirlenmeyen karların ıssız yarları doldurduğu, soğuk ve sessizliğin yüzüne çarptığı yerlerde dolaştığını düşün… Çamların iğneli yapraklarının bedenine değdiğini düşle. Gündüz olsun. Güneş beyaz bir buz parçası gibiyken, sadece senin havanın içinde koşarken çıkardığın sesten başka bir ses olmasın. Güçlü olduğunu düşün. Şimdi kendi için güçlü olma zamanı. Sana yardım edeceğiz. Sen bugüne dek nasıl yanına yörene yardım ettinse, o kocaman vücudunla her yükün altına gidilirse, şimdi biz sana muz vereceğiz. Bugün karın ve kızın seni görmeye geldiler. Seni anlattılar. Sana nasıl ihtiyaçları olduğunu… İyileşmen gerek Ahmet Bey. İkimiz onlara güzel haberler vereceğiz tamam mı?” diyor hastasına ısrarlı. Hasta bunları anlamıyor. Onun gözlerindeki ışıltıya sarılıyor sadece.
Gözlerinde değişik bir ışık var. İnsanı aydınlık kapıya doğru iten bir bakış bu. Karanlık koridorun önüne set çeken bir bakış. Işık, karanlık… Gündüz mü, gece mi bilmiyorum. Bu ampuller beni yanıltıyor. Doktor da beni yanıltıyor bence. İyileşeceğimi söylüyor. Ne kadar ağır durumdaki hastaların bile hastaneden yürüyerek çıktıklarını söylüyor. Sesi bir udu anımsatıyor. Bazı sözcüklerde mızrabın tellere kuvvetle değdiğini düşünodürüyor. “Değil mi Ahmet Bey?” derken, “d” harfinde “m” harfinde “b” harfinde mızrabın dokunuşlarını hissediyorum. Yorgo’nun meyhanesinde ud çalan Hilmi Efendi böyle dokundu tellere. “Akşam oldu hüzünlendim ben yine”ile başlardı muhakkak. O okurken rakı bardakları çat çat vurulurdu birbirine. Gençtik o zamanlar. Yerimizde duramazdık. Ama şimdi gece mi bakalım? Gözlerimin havada uçuşması mümkün olsaydı da şuracıktaki pencerelerden bir bakıp gelselerdi… Bir ilaç ampulünün boğumuna sürtünen minik testere sesi, iki parçaya blop diye ayrılan camın atık kutusunda tekerlenip sonra sessiz kalan sivrimsi üst parçası. Enjektörün içine çekilen ilacın son damlasında kahve höpürtüsü sesiyle enjektöre dolması ve hemşirenin naylon çorabının sürtünme sesi…   Kulaklarıma bir hırıldama geliyor. Doktorum ve ötekiler başımın ucunda. Doktorumu tersten görüyorum. Alnındaki azı gülüyor ve “Nasılsın Ahmet Bey” diyor. Gözkapaklarımı kapatıp açıyorum. Bu hırıltı benden mi geliyor? Bir zorlama var ama nerede? Sıkıntı hissediyorum. Sıkıntı hissediyorum. Hayır, canım yanıyor! Çünkü boğazımı deliyorlar! Deliyorlar ve ben sadece bakıyorum. Oraya bir hortum sokuluyor. Hortumdan içime bir yaratıp girip yerleşiyor, ciğerimin ta içine. Hırıltılar çıkararak oraya adamakıllı yerleşiyor. Onun salyaları yüzünden boğuluyorum!   Hasta yatıyor olmaktan nefret ediyor. Çerisiz olmak onu öfkelendiriyor. Ama doktora bakışında halinden şikayet etmez görünmeye çalışıyor. Oysa korkuyor, ters bir şey yaparsa doktoru kızdırmaktan korkuyor…                                                                                  
 Doktor, hastasının gözlerinden yüreğini görüyor ve içi burkuluyor. Yaşamın her anının neden çürük meyve tadında olduğunu düşünüyor. “Solunumda bir problem var Ahmet Bey. Öksürme işlemini yapamıyorsun ve balgam birikmesi oluyor. Sana sıkıntı verebilir. Onu gidereceğim, kaygılanma. Aspire edelim Hemşire Hanım. Dolaşım zorluğu da var, el ve ayak tırnak yatakları morarmış. Ahmet Bey, sıkıntı hissediyor musunuz? Evet mi? Birazdan rahatlayacaksınız.”
Bedenimde olup bitenleri görüş açım kadar izliyorum. Bedenimi onlara terk etmiş durumdayım. Küçükken göğsüm hırıldarken annem sıcak havlu koyardı. Eliyle de bir süre bastırırdı. Halsizce öksürür, başımı göğsüne yaslardım. Kokusu içime iyi gelirdi. Sakinleşirdim. Hırıltı kesiliyor… Her şey kesiliyor… Tavan köşesine bir karasinek konuyor. Boğazımı deldiler. Kalkınca orayı dikecekler mi? Bedenimde başka hangi delikler var merak ediyorum. Yorgunum. Kolundaki yarayı kaşıyan birinin tırnaklarının sesi geliyor. Sesler azalıyor ve bitiyor… Doktorum! Doktorum? O nerede? Onu görmem gerek! Görmezsem diye korkuyorum! Hayır, sadece korkmuyorum, daha beter…. Kapı açılıyor. Annem içeri giriyor. Annem ölmüş olmalıydı. Aslında kapıyı da görmüyorum. Sadece onun geldiğini hissediyorum. Yüzüne vuran serinlikten içeri temiz hava girdiğini anlarsın nya, öyle. Gözlerimde bir bulanıklık… Bir pistonun içine sıkıştırılmış gibiyim. Kapının tekrar açılıp kapandığını hissediyorum. Annem dışarı çıkıp geri geliyor. Galiba… Yüzünü görmek için bildiğim o eskiden çok kolaylıkla yaptıklarımı deniyorum. Vücudum sağır. Bir sis girmiş odanın içine. Piston sıkışıyor. Boğazımdaki balondan içime hava üfleniyor. 
 “Doktor Hanım, Ahmet Bey’in solunumu yüzeyselleşti. Ambu’ya başlandı.”   Doktorun içinde vahşi bir at sürüsü aniden sıçradı. Koşarak yoğun bakım odasına daldı. Hasta, doktoruna bu sislerin içinden o pistonun altında sıkışmaya başlayan bir insanın gözleriyle bakıyor. Doktor saniyenin binde biri kadar süre içinde ömrünün sonuna dek unutamayacağı bu bakışı görüyor. “Doktor, kalp çalışıyor, ama durabilir.” “Tansiyon alınamıyor!” “Kalp her an durabilir.” Doktor, “Suni solunum cihazına bağlayın. Glidoplu serum takın” dedi, aceleyle. “EKG düz çiziyor Doktor.” “Altına sert bir şey koyun. Kalp masajına başlayalım.”   İman tahtası kemiğinin altına elini dayadı. Ürken atlar doludizgin koşmaya başladı. “Bir-ki-üç-dört-beş hava,bir-ki-üç-dört-beş,hava…” “EKG düz!” “Damardan adrenalin ve atropin verin!”   Gözbebeklerine baktı; büyüyordu, ışık verildiğinde çok zayıf bir daralma vardı, bir adrenalin ampulünü kırıp hastanın boğazındaki delikten akıttı. İçinde koşan binlerce atın ayak sesleri doktorun kulaklarını dolduruyordu. Bir-ki-üç-dört-beş hava,bir-ki-üç-dört-beş,hava…   Doktorun avuç içleri adamın göğsünden çıkıp giden büyük kuşun eteğine yapışmıştı. Şakaklarından akan ter hastanın üstüne damlıyordu. “Allah kahretsin! İntrakardiyak yapacağım!” “Doktor, on dakika oldu… bence artık…”     Mavi yeleleri rüzgarda çırpınarak yanan at sürüleri otlaklara doğru hızlandı, doktor sadece o nal seslerini duyuyordu. Bir adrenalin ampulünü enjektöre çekti, ucuna intraket taktı. Boğazının altındaki çukurdan saydı, iki-üç-dört-beş. İnterkorsal aralıktan, sternum kemiğinin sol yanından kıl gibi iğneyle deriyi, kas dokusunu yararak kalbe girdi. Tüm enerjisini ilaçla birlikte akıtır gibi bastı enjektörü. Yaşamalısın Ahmet Bey, yaşamalısın… Dokulardan kendine kıtırdayarak yol açan çelik iğne, kolaylıkla geri geldi ve ucundan damlayan kan, hastanın çıplak tenine düştü. Doktorun ter damlalarını örttü…
Piston kararnlık bir çukura dönüşüyor. Dönüyor karanlık, dönüyor gene karanlık. Sesler karalanıyor. Gece. Gökyüzünde hiç yıldız olmadığı görülmüştür. Görülmüş müdür? Mutlak bir iki tane yıldız vardır. Bu gökyüzü başka mı? Yıldızlar nereye… 
 EKG başındaki ses: “Kalp çalıştı!” diye bağırdı. Doktorun içindeki atlar durdu. “Evet!” diye bağırdı. Defol, diye bağırdı içinden Azraile. Defol,defol,defol…
Anaforlarla uğraşmaktan yoruldum. Bunu ona söylemeliyim…   Ahmet Bey gözlerini açıyor. Doktor Filiz’in o genç, çelik kızın sisler içinde, kendisi için gelen o korkunç kuşu kovalamaya çalıştığını anlıyor. Gülümseyemiyor… Ahmet Bey, gitmek istediğini düşünüyor. Gitmek istiyor ve nereye gittiğini kimsecikler sormasın… 
 “EKG DÜZ!” Doktor hastanın gözbebeklerine baktı. Küçülmüyordu! Vücut morarmaya başlamıştı. İçinde koşup duran atların tüm yorgunluğu doktorun üstüne çullanıverdi birden. Bitkin, boğazındaki cam kırıklarından zor konuşarak, “Aletleri sökün,” dedi.   Fena halde hırpalanmış ve cesareti kırılmış hissediyordu kendini. Bu ağırlık tanışınır gibi değil. Yüzü bulandı. Daha önce de yaşadığı bir isyan duygusu geri geldi. Yoksa suçluluk mu? İki kadının ve bu adamın güvenlerini boşa çıkarmanın suçluluğu. Avuçlarından fırlayıp kayıveren hayatlar Doktor’u sarsıyordu. İçi birbiriden farklı kıvıl kıvıl duygularla doldu. İnişe geçilmişti ve zamanın karesiyle iniliyordu şimdi. Çok çabuk hareket ediliyor, idrar sondası, beslenme sondası, trakeostomi konülü, damar yoluna takılı intraket, serum… yaşam bağları tek tek iptal ediliyor.   Çenesini bağladılar. Çıplaktı. Beyaz çarşafı boydan boya üstüne örttüler. Çarşaf, kalp hizasında küçük bir kan izini sessizce emdi.   Anneyle kızına haber verdiğinde yaşayacağı dışarıda bırakılmışlık duygusu Doktor’u dehşete düşürüyordu. Beyaz odadan, yerlere bata çıka yürüdü tüm atlar. Artık koşmuyorlardı. Ne zaman saplanmışlardı bu batağa bilemediler. Boz renkli bir toz bulutu içinde devrilmiş güneşi arkalarına alıp bataklıkla boğuşup durdular, çıkamadılar.   “Doktor Hanım” dedi bir çift göz. Yalvaran, soran, bilen,duymaktan korkan,yalnızlıktan titreyen, ümitlenen, bataklığın içinde asılı duran bir çift göz… Atları durdurup soluksuz bırakan bir çift göz… Hayır iki çift göz…
Göğüs kafesimdeki basınç, pantolonumun paçasını çiviye taktırmışım gibi bir his yaratıyordu içimde. Doktorumun nefes nefese yaptığı kalp masajı odada dolanmama neden oluyordu. O zaman odayı da rahatlıkla gördüm. Büyük bir yer. Anlamadığım cihazlarla dolu. Bedenimin çevresinde başka doktorlar da vardı hemşireler de. Hiçbiri bu işlemlerin yapılmasından yana değildiler. Filiz Doktor uğraştı ama. O kocaman iğneyi göğsüme saplarken ben koridoru görüyordum. Kızım ve karım. Karım ağlıyordu. “Sana inanayım,” diyordu… Kiminle konuşuyordu? 
 “Sana inanayım! Beni küçük yaşta yetim bıraktın. Bir çocuk verdin, onu sağlıksız bıraktın, Ahmet vardı, Ahmetsiz bıraktın! Ah, ben sana inanayım, inanayım!”
Birisi ışıkları kapatır gibi tavan köşesi beyazdan karaya dönüştü. Köşe orada öylece duruyor, biliyorum. Ama birisi ışıkları kapatmış gibi… Doktor Hanım, bağışla göz kapaklarım çok yoruldu… 

Ben yazar oldum mu?

Şimdi geriye dönüp bakınca çocukluktan beri hayal gücümün çok geniş olduğunu görüyorum. Oynadığım oyunları düşünüyorum. Bir hayal-arkadaşım vardı. Ben nereye gidersem yanımda olan, benimle konuşan (ben onunla konuştuğumda annem ve babamın beni izlemiyormuş gibi yapıp birbirlerine baktıklarını anımsıyorum), oyunlarımı paylaştığım hayal-arkadaşım. Başka hayali arkadaşlar da katılıyordu ona. Bu oyunlarda oyuncağa hiç ihtiyaç yoktu. Ne düşlersek gerçekleşiyordu çünkü. Bu hayal arkadaş yıllar sonra tekrar ortaya çıkıp bir öyküme giriverdi. Oyuncak çeşidi çok olmadığı için kendi oyuncaklarımızı kendimiz var etmek zorundaydık. Benim en sevdiğim oyuncağım da tiyatro sahnesiydi. Bu, şeker kutusundan bir ev, içinde minik ilaç şişelerinden insanlar, kibrit kutularından koltuklar masalar türlü malzemelerden oluşuyordu… Hiçbir şey bulamazsam masadaki tuzlukla biberliğin başrol oynadığı oyunlar kurduğumu anımsıyorum. Tabi bu cisimler benim muhteşem karakterlerim olmalarına rağmen dışarıdan bakan bir göz için hiç de anlamlı değildi. Her bir ilaç şişesinin ayrı bir karakteri vardı. Aralarında konuşurlar, oradan oraya hareket ederler ve olayların içinde yüzerlerdi. Bunlar kalem kağıtla tanışana kadar sürdü. Sonra resim yapma dönemi geldi. Nota öğrenince müziğin sihirli dünyasına geçtim. İlkokul ikinci sınıfta ilk müzik dersinde tahtaya tebeşirle çizilmiş notaları gösterdi öğretmenimiz. (porte çizgisini, tebeşirle iyice boyanmış keten ipi iki ucundan iki çocuk tutar bir kişi de ortadan gerip bırakır düz bir çizgi yapılırdı, sonra altına dört ip izi daha beş çizgi porte çizgisi hazır) Ziya Bey’in porte çizgisi üzerinde sigaradan sararmış parmağını anımsıyorum şimdi, “Bu gördüğünüz işaretler,” dedi, “bütün dünyanın konuştuğu bir dildir. Bu dili öğrenirseniz eğer Japonlarla, Amerikalılarla, Afrikalılarla iletişim kurabilirsiniz…” Çok güçlü çok çarpıcı bu cümleyi hemen hemen müzik kavramıyla her karşılaştığımda anımsamışımdır. Enstrüman çalmak ayrı bir tılsımlı dünyaydı. Çocukluk geride kalıp da daha ciddi resim sanatına yöneldiğimde yine hayal gücümün etkisini hissediyordum. Sözcüklerle haşır neşir oluşum da herhalde orta okulda başladı. Resimle rekabet eden sözcükler sonunda müzik ve resmi geride bırakarak açık ara öne geçti. İyi bir müzik dinleyicisi ve resim izleyicisi oldum. Bir beceri varsa değişik yönlerdeki arayışlardan sonra ortaya çıkıyor sanırım. Bir ezgiyi farklı çalmak, bir resmi farklı yapmak giderek bir olayı başkalarından farklı anlatmaya dönüştü. Heykel de yapmaya çok hevesim vardı ama olanak hani? Bildiğiniz çamurdan bahçede hamur yapıp kurutup sonra üstünü kireç kaplama denemelerim şekil olarak ümit verici olsa da bir süre sonra ne yazık ki çatladıkları için bu hevesimden vazgeçmek zorunda kalmışımdır. Orta okuldaydım evet ve ömrümce minnetle andığım Türkçe öğretmenimin “Gökalp sen bir defter alacaksın ve oraya yıl boyunca gördüklerini, aklından geçenleri yazacaksın. Sonra da ben kontrol edeceğim” demesiyle yazma işine başladığımı düşünüyorum. Ama o sırada daha resimle mi müzikle mi yoksa yazma sanatıyla mı ilgileneceğime henüz karar vermiş değildim.

Sonra iş ciddiye bindi. Sözcüklerin arasına girdiğimde ise inatçı ve çok sabırlı olmak gerektiğini çabuk anladım. (Kuşkusuz tüm sanat uğraşılarında aynı şeyler geçerli.) Hayal kırıklıklarına direnmek gerekiyordu. Saatler, günler, aylar boyunca beni dinlemeyen sözcüklerimi terbiye etmem, düşüncelerimi doğru dile getirmem gerekiyordu. Bu yıllar alıyor. İyi bir sözcük terbiyecisi olmak çok zaman alıyor. Bu çaba, sabır, inat mükemmeliyetçiliği geliştiriyor mu, yoksa mükemmeliyetçi yapı mı yazmayı sağlıyor tam çözmüş değilim ama yazma konusunda defalarca yazıp bozup, düzeltip, belki yeniden başlama eylemlerinden sonra “oldu sanki” diyene kadar sürdüğüne göre mükemmeliyetçilik yazma eyleminde olmazsa olmazlardan biri sanırım. Yapabildiğimin en iyisi için çok uğraşırım. “Aklına gelenleri hemencecik yazıverdiğini, her şeyi kafasında oluşturup hemen kağıda döküverdiğini” söyleyen “yazarları” şaşkınlıkla izlerim, benim böyle bir becerim olmamıştır, ne yalan söyleyeyim. Dili her zaman çok ciddiye almışımdır. Bunu özellikle belirtmek isterim. Dil bana göre öyle bir yerdir ki yalnızca kayıkla yüzeyinde de gezebilirsiniz, bir yelkenliyle rüzgârı ayarlayıp hızla yol da alabilirsiniz. Ama asıl güzelliği bana göre dalgıçlık yapabilme becerisini kazandıktan sonra başlar. Dilin derinlerinde inanılmaz bir dünya vardır. Bu da beni sarhoş eder.

Sonra efendim yazma işinde acımasız bir öz disipline ihtiyaç vardır. Patronun ve işçinin siz olduğu bir işletmede asla sonra yazarım, sonra bakarım, yarın düşünürüm gibi bir seçenek yoktur. Çünkü düşünceler acımasızdır ve uçup gidiverir, onları yakalamak için asla dalga geçmeden çalışmak zorunludur. İşe gitmek zorundasın, her zaman ve daima tetik olmalısın, aklın başında, gözün kulağın, beş duyun her zaman çalışır olmalı. Bazen uykundan uyanıp çalışmalısın bazen uyuyamayıp çalışmalısın, tatili falan yoktur. Ama ekmek paranı da kazanmak zorunda olduğundan, diğer rollerinin sorumluluklarını da taşımak zorunda olduğundan bu acımasız yazma işine ne yapıp yapıp zaman ayırmalısın.  Ha, görünüşe göre işe gitmezsen kimse paranı kesmez, seni işten atacak da değildir patron ama ufak bir kaçamak bir fikrin uçup gitmesi, bir öykünün güme gitmesine mal olabilir. İşte o zaman patron çok kızar, genellikle de buna asla izin vermez. O yüzden çocuğunuzla bazen oyun oynayamayabilir, bir arkadaşınızla kahve içemeyebilir, ekmek almayı unutabilirsiniz. Ama üretebilirsiniz. Üretmek deyince, bugüne kadar sanırım dört yüz elli beş yüz yazılmış öyküye sahibim. Kitaplardakiler, dergilerde basılanlar, dosyalarda bekleyenler, kızıp çöpe attıklarım belki daha da fazladır. Çünkü dergiler her zaman yeni ve yayımlanmamış öykü isterler, yarışmalar yeni ve yayımlanmamış öykü isterler, kitap yapacaksanız yeni olmak zorundadır metinleriniz.  Hiç kimse kardeşim bu boyacı küpü mü her yere sıfır öykü nasıl… diyemez. Ressamlar aynı tabloları yıllar yıllarca sergiler, satılana kadar o galeri bu galeri gezdirir ama biz hep yeni öykü yazmak zorundayızdır. Bu da nasıl bir adalettir anlayan beri gelsin… Ama asla yazdığım şeyin harika olduğunu düşünmem. Böyle düşünenleri, böyle konuşanları  da bıyık altından bir gülümsemeyle dinlerim. Bu kişi henüz dalış gerçekleştirmemiş, kürekle bir kanoyu yüzdürmeye çalışıyordur bana göre. Ben derin dalış yapmayı severim ve her öykümde farklı sularda yüzmeyi denerim. O yüzden basılmış öykülerimi, yazılarımı basılmış haliyle okumaktan kaçınırım. Eski öykülerimin yeniden basılması gibi bir istencim de yoktur. İki nedenle hem yenilerini yazmayı daha çok severim (yeni sularda yüzmeyi) hem de eski yazımı okursam, daha iyisini yazabilirim diye öyküyü yeniden yazmaya kalkışır yeni öykülerime haksızlık ederim. O yüzden dosyalarım basıldıktan, dergilerde yayımlandıktan sonra elimdekileri törenle imha ederim. Yeni öyküler için artık hazırımdır. Ben yazar mıyım, yoksa bir dil okyanusunda macera arayan, fırtınalarla, dalgalarla boğuşup duran bir maceraperest mi? Daha karar vermiş değilim.

İyilik yapmak

Serap ve Cengiz gitti. Biz evde yalnızız. Babür’le yatakta uyuyoruz. Kavgadan sonra burnunu burnuma dayayıp “Bundan sonra ben de yatakta uyuyacağım, tek söz istemiyorum cadı!” dedi bana. Cadı? Hani tatlımdık? Sesimi çıkarmadım artık aman. Yatak zaten kocaman. Gündüz de çok güzel güneş alıyor, pelüş yatak örtüsü yumuşacık. İki ayrı köşede kıvrıldık.

Kapının kilit sesiyle gözlerimi açtım. Gelmişler. Hemen yataktan inip onları karşılamaya gittik. Paketler mutfağa taşınıyor, biz de onları tek tek kokluyoruz. Derken Serap çantasından küçük bir paket çıkardı. Önce beni yakaladı, sonra Babür’ü, ensemize sıvı yapışkan bir şey damlattı. Ha anladım, bu parazit aşısı. İyi tarafı kaşınmıyorsun ve aşı yapıldıktan sonra iki gün boyunca yok tüyleri fırçalamakmış, yok sabunlu bezlerle, duru bezlerle silmekmiş olmayacak demek ki… Babür’ün zaten umurunda değil. Ben biraz mesele çıkardım ama o sessizce işin bitmesini bekledi. Sonra et maması yeme zamanı… Harika. Tekrar dışarı çıktılar. Cengiz gitmiş. Serap tek başına eve geldiğinde doğru banyoya gidip ellerini kollarını sabunla uzun uzun yıkadı. Canı sıkılmıştı. “Hay Allah,” diye söylendi. Sonra telefona sarıldı, sağa sola telefon etti. Aaaa, bahçedeki kedileri aşılarken ikizlerden biri onu ısırmış . “Dört dişini koluma geçirdi, ama suç bende, tek başıma yapmamalıydım, kimseden yardım almadım, bir kişinin tutması gerekiyordu çünkü o iki kedi çok yabani,” dedi. “Ne oluyor?” dedi Babür Abi. “Bahçedeki ikizlerden biri Serap’ı ısırmış,” dedim. “Şimdi birilerine telefon ediyor, kuduz riski olabilir mi, diye soruyor. Kuduz ne demek acaba sen biliyor musun?” “Hayır,”dedi Babür. İkimiz de dikkat kesildik. Sonra  Serap çantasını kaptığı gibi yine dışarı çıktı. Bizi bahçeye yolladı. Ben her zamanki gibi tek başıma dolaşmak için bahçenin uzak ucuna doğru seğirttim.  Babür’ün peşime takılmasını istemiyordum.  Güzel bir gün ve bir kuş avlayabilir miyim diye çevreyi kolaçan etmeye başladım. Evet, bir serçe kuşu tavukların yemlerini atıştırmakla meşguldü. Öyle kendini kaybetmişti ki ona yaklaştığımın farkında bile değildi. Tam sıçramak üzereydim ki Yaver koşa koşa geldi.

“Zeytin koş!” Sinirle kıhladım. “Kuşu kaçırdın sersem!” “Ama bu çok önemli bırak şu kuşu şimdi. Sana ihtiyacımız var.” “Beni rahat bırak,” dedim. “Zeytin, Babür Abi’ye yardım etmemiz gerek.” “Ne olmuş o şaşkına?” “ Babaannenin evine girmiş, kapı aralıkmış, ama sonra birden kapanmış, şimdi içeride kaldı, çıkamıyor. Bir çıkış olmalı, sen biliyorsundur.” Birden tüylerim diken diken oldu. “O evde sayısız tıkırtılar oluyor. Hayaletler geziyor, ne işi varmış orada?” dedim. “Zeytin, lütfen uzatma da gel bir şeyler düşünelim.” Birlikte Babaannenin evine koşturduk. Tavukları kümesten çıkarmışlar, her yerde eşiniyorlar. Ördekler yeni doldurulan havuzlarında keyifli keyifli yüzüyorlardı. Herşey olağan görünüyordu. Sessizce küçük pencereye yaklaştık. Babür Abi camın arkasında bağırıyor ama sesi duyulmuyordu. “Az önce birlikteydik, ne zaman girdi ki oraya?” dedim, kızmıştım. Nasıl çıkacağız bu işin içinden. Ortalıkta ne Can var, ne annesi Özlem, Serap zaten gitti. Hay Allah. Ötekiler de geldiler. Burnumuzu cama dayayıp aramızda gürültülü tartışmaya başladık. Biri arka tarafa dolaşıp bazen açık bırakılan pencereyi kontrol etti, eli boş geldi, kapalıymış. Haylaz’ın aklına bir fikir geldi, “Üst kata çıkıp bağıralım, ben bağırdığımda kapıyı açıyorlar, onların peşimizden gelmelerini isteyebiliriz.” “Onlar da hemen seni dinlerler zaten,” diye alay etti Sakin. “Bir dakika, ikizler nerede?” dedim. “Hemen onları bulmalıyız. Onlar bu evde büyüdüler. Ev boş diye anneleri onları içeri taşımıştı, nasıl girip çıkıldığını bilebilirler.”  Bahçeye dağılıp ikizleri aradık. Peşimize takıp getirdik. Evet, tam da düşündüğüm gibi, onların eve girip çıkmalarını sağlayan çatıda bir boşluk varmış. “Ama Babür Abi çok iri yarı, oraya sığar mı bilmiyorum, “ dedi ikizin tekizi. Denemeğe değerdi. Babür Abi, bir pencereye gidiyor, bir evin kapısının arkasına gidiyor bağırıp duruyordu. İkizler eve girmeyi başardılar. Babür’e yol gösterdiler ama ne yazık ki tahmin ettikleri gibi geçit çok dardı ve Babür sığmamıştı. Bu arada düşünüyordum. Kapının açılmasını sağlayan kolun aşağı doğru çekilmesi gerektiğini görmüştüm. İnsanlar için bu çok kolaydı. Ama bir kedi bunu nasıl yapabilirdi? “Bir dakika,” dedim. “Hemen pes etmeyin. Kapıyı açmayı deneyeceğiz.” “Nasıl yani?” diye bağırdılar bir ağızdan. “Kediler kapıları açamaz  ki?” Onlara aldırmadım, sıçrayıp iki ön patimle insanların elleriyle dokundukları kola asıldım. Tıkırdadı ama açılmadı. Tekrar zıpladım, tekrar ve tekrar. Herkes soluğunu tutmuş beni izliyordu. Sonunda oldu. Kapı açıldı.  Hep bir ağızdan bağırdılar “Yaşasııııın!” Babür kapının arasından süzüldü. “İçerisi fare cenneti,” dedi. “Ne diyorsuuuun?” Kapıyı sonuna dek açtılar bütün kediler içeri daldı. Korkunç bir kıyım başladı. Yakaladığını boğazlayan mı istersin, dışarı taşıyıp oynayan mı, öldürdükten sonra yeniden avlanmak için eve koşan mı? Babür ve ben bir kenarda durduk, bir süre onları izledik. Bu sırada Serap ve Özlem geldiler. Özlem, bu ısırmanın pek önemli olmadığını, kedilerin hep göz önünde olduklarını, zaten kuduz hastalığının artık ortadan kalktığını söylüyordu. “Ama önlem olarak bir tetanoz aşısı yaptırmak iyi oldu,”dedi. Vedalaştılar, Serap eve girerken bize seslendi. Acıkmıştık, tekrarlatmadan koştuk, kapıyı açar açmaz da içeri daldık. Babür benim önden girmem için kenara çekildi. “Teşekkür ederim,” dedim. Sonunda akıllı olmayı öğrendi. Mama kaplarımız boştu. Gidip koklayınca Serap anladı. Hemen kaplar dolduruldu, iştahla yemeye koyulduk. “Sen çok iyi bir kedisin, ben biliyordum zaten” dedi Babür. Sesimi çıkarmadım. “Ne kadar teşekkür etsem az. Sen olmasaydın orada kapalı kalacaktım. Belki de açlıktan susuzluktan ölecektim,” dedi, ağzı mama dolu. “Saçmalama, açlıktan ölmezdin içerisi fare doluymuş, kendin söyledin. Ama su işine bir şey diyemiyeceğim,” dedim. “Bir kedinin dostları olması nefis bir şey, Yaver’e de teşekkür etmeliyim, seni bulup getirmeyi o akıl etti, ama sen olmasaydın Zeytin gerçekten…” dedi. “İyi aman iyi, abartma artık,” dedim. Burnunu burnuma dayadı. “Ne olur artık bana kötü davranma Zeytin. Sen çok iyi bir kedisin  ve ben seni çok seviyorum… Ayrıca sen cadı falan değilsin.”

İşte böyle. Doğrusunu isterseniz  hâlâ ondan pek hoşlanmıyorum ama artık beni sinirlendirmiyor. Aldırmıyorum. Serap da yemek kaplarımızı  yan yana koymaya başladı. Yerken laflıyoruz.

Bitti

ÖYKÜDE KURMACA ÜZERİNE

Anların metni; öykü. Damlacıktır, şimşek çakmasıdır, haykırıştır… Bu tanımları çoğaltmak mümkün. Demek istenen odur ki –şimşek çakması örneği üzerinden gidelim– öykü şimşek çakması gibi “an”lara odaklanansa eğer, öykü yazarlığı da sağanakta yolunu yitiren bir karakterin şimşek çakması anında yaşadığı içsel gerginlikler ve karşılaştığı fiziksel zorlukları öyküye dönüştürme becerisi olsa gerek.

Burada beceriden söz ederken iki ayrıntıyı farkında olmaksızın tanımlarız, birincisi dil kullanma becerisi, ikincisi kurmaca becerisi.  Öykünün olmazsa olmazı “kurmaca”. Olayları olduğu gibi anlatan kişilere öykücü demek doğru olmaz. Belki gazetecilik alanına giriyordur.  Kurmaca unsurunu  kullanırken yazan özne kendi akıl almaz macerasını değil, okurun ilgisini uyandıracak, tutarlı olanı, hedefi olanı, yazınsal ve dilsel estetikle yoğrulmuş olanı kaleme almalıdır. Öykü yazarken bir takım “kartlar dağıtılır”. Sırası yazarın seçimi olmakla birlikte tüm kartlar oynanır. Burada yazarın seçimi olarak tanımladığım öykünün kurgusudur. Herkes bir cüce uşakla bir konuğun üzerine bir öykü yazabilir, kolaylıkla. Burada dağıtılan kartlar;  bir uşak, (cüce), bir konuk, bir ev sahibi , belki diğer konuklar ve özellikleridir. Bunlardan oluşturacağımız metne giriş çıkışları, yapıp ettiklerine ilişkin seçkilerimiz kurgumuzdur, özel ve özgün olandır. Finalde de tüm kartlar okur ve yazar tarafından görülmüş, oynanmış ve bir araya gelmiş olmalıdır. Açıkta, kafalarda soru işaretine neden olacak boşlukta bir ayrıntı kalmamalıdır. (Çehov’un duvardaki tüfek öğüdü.)

Denilen odur ki kurmacada inandırıcı anlatım üçüncü tekil şahıstır. Belki. Bu bana kolaycılık gibi gelir. Kolaydır çünkü yazara her yönden veya her karakterin açısından bakma ve anlatma olanağı sağlar, hiç zorlanmazsınız. Anlatıcıyı seçerken şuna dikkat ederim, nasıl anlatacağım? “Nasıl” ı anlatmanın özelleklerinden biri anlatıcı özne seçimidir ve öykü kurgusuna uygun değilse metni batırabilir. Kocası tarafından işkenceye uğrayan bir kadını üçüncü tekil şahıstan anlatmak pek olası. Burada durup şunu düşünürüm; hangi mesajı vereceğim? Burada anlatabileceğim ilk anda aklıma gelen öykü kurguları şunlar olabilir, mağdurun öyküsü, saldırganın öyküsü, ikisinin aynı anda öyküsü vb.  Kadının çektiklerini seçiyorum.  Yani mağdurun üzerine odaklanacağım. Bunu en iyi nasıl anlatırım? Tanrısal bakışla üçüncü tekil şahıs işimi görür mü? Elbette. Ama okuru alıp olayın geçtiği ortama götürebilmekse istediğim, yumrukları, tokatları, belki pantolon kayışının etkilerini hissetmesini, kadının duygularını hissetmekse amacım…

Anlatı denemeleri yapmayı severim. Astak Kum Saatinde Akarken kitabımdaki Atlar öykümde felçli bir adamla başında bir doktoru kurgulamıştım. Nasıl anlatacağım konusundaki seçimimi ikisini de anlatmak şeklinde planlamayı hedefledim. Ama bunu dümdüz alışıldık biçimde yapmak yerine öyküyü iki sütun halinde yazdım ve eş zamanlı olarak konuşamayan felçli hastanın belleğiyle başındaki doktorun belleğinden anlatmayı denedim.  Zordu ama çok doyumlu bir çalışmaydı. Elbette metnin sayfa sayısı alışıldık miktardan uzun olduğu için hiçbir dergi yer vermediğinden kitap olana kadar öykü bekledi. Ama özel bir anlatı biçimi olması bana mutluluk verir. (Merak edenler için önümüzdeki günlerde bu öyküyü blogda paylaşmayı düşünüyorum.)

Konumuza dönersek, kurguyu yaparken, herkes tarafından ve kolayca gerçekleştirilebilecek anlatı yöntemlerini seçmek, elde edilebilecek bilgileri kullanmak yerine daha özgün, özel bilgiler ve söyleyişler kullanılmasının zorunluluk olduğunu düşünürüm. (İnternet çağında ve dünya anlatı mirasının ardılları bizler için ve özellikle Anadolumuz topraklarında yazar olan bizler için gerçekleştirmemiz hayli çalışmayı gerektirdiği apaçık olmakla birlikte olanaksız değildir.) Bunun için dilin engin olanakları, anlatım sanatlarının, öyküleme biçemlerinin geniş olanaklarını kullanmak mümkün. 

Şunu da atlamayalım,  kurgunun inandırıcılığını sağlayan, yapıtaşlarından en önemlisi sözcüklerin kullanımında asla yazarın kafasında soru işareti olmamalıdır. Varsa usanmadan, mutlaka araştırmak ve sözcük yerine oturdu mu, “sahihlik duygusu”  yaratıyor mu, bakmak gerek.

Son bir ayrıntı; en çok karşılaştığım “hayatım roman” sohbetleri beni çaresiz bırakır. Yazarların, olayları yaşayan insanlar , onların yapıp ettiklerini yazmak üzere var edildikleri yanılsaması içinde olan insan sayısı azımsanamaz. Şunu bir türlü anlatmayı becerememişimdir; tanıklığım, dinleyiciliğim ve/veya kurgularım benim önemsediğim ayrıntıları içermek zorundadır. Burası benim arenamdır. Tek başıma olmak zorundayım. İz bırakan meselenin bana iz bırakması gerekliliği vazgeçilmezimdir. Yaşanan ne kadar derin, trajik olursa olsun benim üzerimde iz bırakmasıyla öykü ve dolayısıyla kurgusu kafamda şekillenmeye başlar. Yazar beyni için ne olduğu, nasıl olduğu değil, onun kendisi tarafından nasıl kurgulanacağı, şekillendirilip yoğrulacağı kullanılabilirliği ve sunulabilirliğidir. En çok sevdiğim öykü tanımı, “çağdaş öykü anlamlandıran metindir.”

Anlamlandırma uğraşıyla ilgili diğer çalışmalar da başka yazıların konusu olsun.

Sana son kez söylüyorum!

Erişte kestiği kurban bıçağıyla meramını anlatmak için işaretler yaptıkça,  havada bir şeyler lime lime oluyor, yufka destesine düştükçe de irkiltici seslerle onları ince, tanınmayacak parçalara dönüştürüyordu.

Eğer, dedi, hükümet nikahı olmazsa, eğer bu vurdum duymazlığa devam edersen, eğer bir  günkarası ıssızlığında bahçenin kuytusunda bulursan kendini günah benden gider. Canının nasıl ama nasıl acıdığını kimseciklere anlatamayıp bir çukuru doldurman içten bile değil. Mevsim de bahar, iki günde ot biterse üstünde, görürsün. Seni günlerce mi ararız, polise yazdırıp unutur muyuz, bilmem artık. Bak sana söylüyorum, eğer bir gün sokağa eteğimin kenarında küçük bir kan lekesiyle çıkmak zorunda kalırsam  hiç umurumda olmaz. Kurban kesilirken bu vardı üstümde, bulaşmış, derim biter gider.

KATİL KİM? SORUŞTURMA VE BEKLENMEYEN BİR KONUK

Ev sahibi ve kiracılar bahçede sarı masanın çevresinde toplandılar. Zeytin ağacının altında kahve içmek,  sohbet etmek en sevdikleri işlerden biri. Salgın hastalık nedeniyle fazla sokağa çıkamadıklarından yakınıp, olup bitenleri, memleket meselelerini burada konuşuyorlar. Biz de etrafta tembelce takılıp onları gözlüyoruz. Ben her zaman onlardan uzak bir yerde dururum. Arsız Babür hep onun bunun yanında, kucağında olur. Diğer kediler de insanların çevresinde olmayı seviyorlar. Haylaz ve Sakin de kucakta durmaya bayılır. Hıh. Neyse. Meğer aynı gece bir tavuk daha boğazlanmış. Can, “Ben kesip yemeğe kıyamıyorum ama bir şerefsiz kedi kendine ziyafet çekiyor,” diye söyleniyordu. Ama o şerefsiz kedinin kim olduğu henüz belli değildi.  Biz bütün kediler, konuşmaları duyabileceğimiz bir uzaklıkta işimize bakar gibi yapıyorduk. Biri turşu küpünün içinde uyukluyor, biri kanepenin altında sönmüş bir balonla oynuyor, ikizler güreşiyor , ağaçta tırnaklarını törpüleyen var falan. Ben  adıma yakışır biçimde zeytin ağacındayım. Kuyruğumu yavaşça sağa sola kıpırdatıyorum. Tümünü izleyebileyim diye oraya çıktım. İster misin Can hepimizi tavuk düşmanı ilan etsin?  “Bıldırcınları kontrol ettin mi?” dedi annesi Özlem Hanım.  “Onların kümesi sağlam. Zaten kümese girmiyor bu hınzır. Orada olsalardı boğazlayamazdı, yakalayamadım ki başı boş gezmeyi seviyorlar,” dedi Can. “Bizimkiler, gece evde oluyorlar,” diye atıldı Serap. Ne olur ne olmaz, Babür’le bendenden kuşkulanmasınlar diye sanırım.  “Ben bu işi hangi kedinin yaptığını biliyorum ama yakalayamıyorum,” dedi Özlem Hanım.   “Yakalarsan ne yapacaksın ki, doğasında var avcılık bunların,” dedi Cengiz. “Ben de onun boynunu koparacağım” dedi Özlem, hiç şaka yapmıyordu.   Bütün kediler, taş kesildi; eyvah, eyvah… Bizim tüm tüylerimiz diken diken olmuşken bir çığlıkla bahçe inledi. “Ayyyy olamaz!” Bu Rengin’le ikizi Engin’in dadısı heyecanlı bayan Aylin Teyze. Bizden hoşlanmaz, köpeklerden hoşlanmaz. Tavuklar konusundaki fikrini öğrenemedik. Çok titiz çok temizdir. Özellikle çamaşır suyuyla her yeri kokutur ki biz bütün kediler o temizliği bitirdikten sonra eğer onun yakınlarındaysak kafayı buluruz.   “Ne oldu Aylin Abla?” dedi Can Bey’in karısı, sesinden pek de telaşlanmadığı anlaşılıyordu. Aylin Teyze bahçenin ilerisinde Rengin’i elinden tutmuş gezerlerken korkunç bir şey görmüş gibi ikisi de taş kesilmişti. “Burada bir insan parçası var!” dedi Aylin Teyze. Hepsi birden ayağa fırladı.  “Ne? Ne parçası dedin?”  Aman Tanrım, diye düşündüm, insan da mı yiyormuş bu canavar katil kedi… İnsanlar oraya koştururken,  kediler, tavuklar, ürktü, bir koşuşturma bir uçuşmadır başladı. Aylin Teyze ayakkabısının ucuyla işaret ettiği şeye baktılar. Bir insan çene kemiğiymiş. Konuşmalar yorumlar gırla gitmeye başladı. Öyle bağrışıyorlardı ki kimin ne dediği anlaşılmıyordu. Sonunda Can Bey eğilip yerden o şeyi aldı. “Sakin olun yaaa, bu büyük babaannenin takma dişi, “ dedi. Büyük babaanne bir süre önce vefat eden Can Bey’in babaannesi oluyor. Bahçenin girişindeki evde oturuyordu. Şimdi o ev boş. Eşyası da hâlâ o yaşıyormuşçasına korunuyor. Biz bazen gizlice camdan içeri bakıyor bazen de aralık kapıdan içeri dalıp ne var ne yok kolaçan ediyoruz. Ama boş bir ev hiç eğlenceli değil. Yalnız geçen yıl bir dişi kedi orada yavruladı, kanepenin altında bir battaniye bulmuş, onları orada büyüttü. Şu ikizlerin anneleri işte. Yeterince büyüdüklerine inanınca da onları bırakıp gitti. Şimdi ikisi de bahçenin kedisi oldular, Serap bakıyor. Her neyse. Takma dişleri yerden saygıyla alan Can Bey, onun buraya nasıl gelmiş olabileceğine akıl erdirmeye çalışırken oğlu Engin, yaz başında kuzeniyle evde oynarken onu bahçeye çıkardıklarını sonra da kaybettiklerini hatırladı. Herkes derin bir nefes aldı. Yani insan yiyen bir canavar kedi olmadığı için rahatlamış olduk. Ama kediler hâlâ zan altındaydı.  Rana Hanım Haylaz’ı kucağına alıp mıncıkladı. “Benim minnoşum yapmamıştır eminim.” Haylaz miyavladı. Ege, (o da bizim gibi kiracı)  çenesini kaşıyıp, “Bence kedi işi değil bu iş,” dedi.  Evin küçük kızı Rengin konuşulanlardan bir şey çıkaramadığı için annesinin kolunu çekiştirdi; “Ne olmuş anne?”  Rana, kızına tatlılıkla gülümsedi, “ Yok bir şey canikom, konuşuyoruz, hadi sen git oyna.” Bu hararetli konuşma sürerken ben daldaki yerimi değiştirmeye karar verdim ve yerimde şöyle bir döndüm. O da ne? Şu ana kadar hiç görmediğim bir yaratık, kümes teline tırmanmıyor mu? Bastım çığlığı. Aynı anda Can’ın oğlu Engin parmağıyla onu işaret etti, “ Aaaaa, baba o ne?”  Bütün başlar oraya döndü. “Bu bir sansar!” İlk aklıma gelen, sansar denen bu yaratık acaba ağaca çıkar mı, oldu. Ben kendim için kaygılanırken ortalık gene karıştı. Kahraman erkekler kaşla göz arasında ellerine geçirdikleri sopaymış, kürekmiş kümese doğru harekete geçtiler. Kediler saklandı. Kadınlar çocukları kucaklarına çektiler. Sansar gürültü yüzünden sanırım telde hareketsiz kalmıştı. Salak, kıpırdamazsa görünmeyeceğini sanıyor olmalı. Tavuklar telaş çığlıkları atıyor, oradan oraya koşuyorlardı. Kümesteki en yaman horoz tel örgünün öte yanında gözünü dikmiş sansara bakıyordu. Ama arkasında kimsecik yoktu.(Hep böyle olmaz mı zaten?) Sanki bir an hayat durdu, sesler, kıpırtılar, rüzgar durdu. Şimdi avcının av olma anıydı. Tavuk milletini tek tek avlayıp mideye indiren avcı, insan denen büyük avcının karşısında çaresiz, savunmasız, tellere asılı kalmıştı. Dört insan tellere yaklaşıyordu. Derken kümesteki diğer horozlar da birer ikişer saklandıkları yerden çıktılar, onları kahraman horoz mu çağırdı acaba, çünkü hiç susmuyor.  Ben dalın ucuna doğru seğirttim. Olanları iyice göreceğim bir yere, yaprakların arasına gizlendim. Vay canına, acaba onu yakalayabilecekler mi? Demek katil bu. Tavukları nasıl yakalıyor ve sürüklüyor acaba? Neden gece avlanmaktan vazgeçip gündüz gündüz saldırmış olabilir?

(Sürecek )

Bölüm-4 BİR CİNAYET HİKAYESİ

Zeytin’in hain planı…

Hemen eve koştum. Cengiz resim yapmak için boyalarını hazırlamış. Kırmızı boyayı da palete sıkıp bırakmış. Yaşasın şans benden yana. “Hey Babür Abi” dedim. Benden önce eve girmiş mama kabına yumulmuştu. “Ne var tatlım?” dedi. Bana tatlım demesine sinir oluyorum. “Baksana şuna,” dedim. “Nedir bu?” “Kokla…”  Kokladı. Evet, işte oldu, tam da istediğim gibi oldu. “Kötü kokuyor. Nedir bu?” “Cengiz’in boyaları,” dedim. “Yeni bir kedi tablosu yapmaya hazırlanıyor.”  Başka söze gerek yoktu, onu gölgesiyle oynarken bırakıp, hemen buzdolabının üstüne çıktım.  Şimdi beklemem gerekiyor. Biraz sonra Serap’ın sesi her şeyi açıklıyordu. “Babür!” Bu seslenişte, seni yakaladım, bana yalan mı söyledin, sen zararcı kedinin tekisin, suçlusun… Bir sürü anlam vardı. Kıs kıs güldüm. Şaşkın Babür ne olduğunu anlayamadığı için mırlıyordu. Yere yatıp karnını okşamasını bekledi ama… “Cengiiiiz! Tavuğu Babür boğazlamış sanırım.”  O sırada cep telefonundaki haberlere dalmış  Cengiz hiç de inanmamış bir sesle “ Olur mu canım, Babür avlanmayı bile sevmiyor.” Ama Serap ısrarlı. “Bak burnunda ağzında kan var.”  Bu cümle onu cep telefonundan kopardı, şovalenin başına geldi.“Aaaaaa.” Cengiz diyecek bir şey bulamadığında ya da çok şaşırdığında bu sesi çıkarıyor. Onları görmüyordum ama olup bitenin tam da istediğim gibi geliştiğini duyabiliyordum. Kaygısızca patimi yaladım. Şimdi artık onu evden atarlar. Belki de yine barınağa gönderirler. Oh be!

“Ama ne arada yapmış olabilir? Sen tavuğu sabah buldum demedin mi?” “Evet, olay gece olmuş sandım ama belki de onları sabah bıraktığımda kaşla göz arasında yapmıştır. Çok kilolu bir kedi bu, vurdu mu devirir. Gel bakayım buraya seni zararcı kedi, canavar mı oldun sen? Kaçma gel buraya…” Babür salağı sonunda bir şeylerin ters gittiğini anladı sanırım, Serap’tan kaçmış olmalı. Buzdolabının üstünden inip olayı izlemeye karar verdim. Telaştan vantilatörü devirdim ama kimin umurunda! Onu şimdi kedi kutusuna koyarlar, sonra hoppada barınak. Babür tabloların arasında gizlenmiş çıkmıyordu. Seslenmeleri para etmiyordu. Ben top gibi olmuş, odanın ortasında dikkat kesilmiştim. “Ne yapacağız? Eğer tavuk yemeye alıştıysa iş kötü. Bir kitap okumuştum, adı Şaytan’dı. Bir Bengal Kaplanı’nı anlatıyordu. İnsan etinin tadını aldığı için, sinsice köylere girip insanları avlıyor, bir köşecikte mideye indiriyordu. Kayıp insanlara ne olduğunu baştan anlayamayan köy halkı sonunda bunu bir kaplanın yaptığını çözmüş, onu avlamaya karar vermişlerdi. Ama ne yapıp ne ettilerse bu zeki hayvanı avlayamıyorlar, durmadan nüfusları eksiliyordu. Sonunda bir beyaz avcıyı çağırmak zorunda kaldılar. Kaplana Şaytan adını takmışlardı….” “Serap, zavallı bir tekir kediden bengal kaplanı yarattın. Çok rica ederim abartma,” dedi Cengiz. “Evimizde bir katil var, tavuk katili, oysa onu ne çok seviyorum ben. Ya bize de bir şey yaparsa? Bebekken ne kadar uslu, sevimli bir kedicikti. Büyüdü azman oldu demek. Kısırlaştırmasaydık ne olacaktı kim bilir…” “Aaaa, Serap yeter, Babür Abi yapmaz diyorum sana. Zeytin desen belki…”

Aman Tanrım, nasıl oldu da konu bana döndü anlamadım. Birden yalanmayı kestim, kulaklarımı diktim.  “Zeytin yapmaz,” dedi  Serap kesin bir dille. Oh o benden yana. “Nasıl yapmaz? Tasmayla gezdirdiğim zamanlarda bağlıyken elimden kurtulup uçan kuşu tutmadı mı, ağzından almadım mı?”

Serap yelkenleri suya indirdi. “Doğru söylüyorsun. Bu da panter cinsi aslında. Beni bile patiliyor, hırçın. Gerçi bunu kıskançlıktan yaptığını sanıyorum, Babür evde olunca çok gergin oluyor,  aslında çok sakin bir pisicik.”   Grrr kıskanç da olduk şimdi, öyle olsun Serap. Onlar ne yapacaklarına karar veremedikleri için sıkıldım, konu dolaşıp benim üzerime kalabilirdi, gardrobun içine saklanmaya karar verdim. Ne olacaksa olacak… Yaaaaa, sakın barınak denen yere beni göndermesin bunlar! Korkuyla karanlık dolabın köşesine sindim. Uyumuşum. Seslerle uyandım.

“Seraaaap, bi gel.” “Ne oldu şekerim?” “Babür’ün ağzını sileyim dedim, ama bu boya…” “Cidden mi?” “Evet, sanırım benip palete burnunu sokmuş boya bulaştırmış.” “Aaaaa, canım benim ben de seni canavar yaptım, çok özür dilerim Babüşüm.” Mırıltılar, güzel sesler, özürler… Gardroptan çıktım. Acıkmıştım ve çişim gelmişti. Bari birşeyler yiyip bahçeye çıkayım, benim plan tutmadı.

“Zeytin!” “Evet Babür Abi?” “Bana o boyayı koklamamı sen söyledin!” “Evet. Ne var bunda?.” “Boyanın kan rengi olduğunu biliyordun.” “Hayır koca kafa, ben de senin gibi kırmızı ve pembeyi gri olarak görüyorum, kediler kırmızıyı göremez.” “Ama sen biliyordun, bundan eminim. Suçu benim üzerime atmak için yaptın bunu.” İlgisizce arka ayağımla boynumu kaşıdım. “Ne münasebet!” Ama bu para etmedi, o sakin Babür Abi, bugüne kadar hiçbir kediye saldırmışlığı yoktur, bana hele hiç bulaşmaz, sırtını kamburlaştırıp birden üstüme atlamasın mı… Boğuşmaya başladık. Kimin kimi ısırdığı, tırnakladığı belli değildi. Yuvarlanarak odadan Cengiz’in atölyesine geçerken kitap dolu sehpa devrildi. Boya kutuları devrildi, içine yumuşasın diye fırçaların konduğu tiner kabı devrildi, fırçaları temizlemek için biriktirilen bezler ortaya saçıldı… Durmuyorduk. Sırtımızı kabartıp kabartıp birbirimize saldırıyor, alt alta üst üste bağırarak tozu dumana katıyorduk. Aniden patlak veren bu fırtınaya bir anlam veremeyen Serap ve Cengiz olay yerine gelip biri beni biri Babürü kaptığı gibi ayırdı. Bu arada ben savurduğum patilerle Serap’ın ellerini kırmızı çizikler içinde bırakmışım farkında değilim. Babür Abi nefes nefese kalmıştı. Yorgun değildi hayır, çok öfkeliydi. Onu ilk kez böyle görüyordum.  Az sonra bizi sakinleştirdiler, ikimiz de ayrı köşelerde tüylerimizi yalamaya başlamıştık. Babür’ün çinli gözleri arada bana takılıyor ve hırlıyordu ama takan kim. Yani şimdi onu evden göndermeyecekler öyle mi? İyi de o zaman tavuğu kim öldürdü?

..

(Sürecek)

Bölüm -3 ARAMIZDA KATİL BİR KEDİ Mİ VAR?

Sabah uyanır uyanmaz bahçeye çıkmaya bayılırım. Ağaçlara tırmanıp duvarların üzerinde gezmesi çok zevklidir. O sırada kümeste bir telâş vardır. Geceden beri öten horozlar hâlâ yorulmadan ötmeyi sürdürürken tavuklar peşi peşine yumurtlarlar.  Çığlıkları ortalığı ayağa kaldırır.  Folluklara bakmanın zamanı gelmiştir. Bahçede yaşayan kedi tayfası sağa sola koşturur. Serap’ın uyandığını anlarlarsa balkon teline tırmanan mı istersin, tel kapıyı taktaklayan mı… Acıkmış görgüsüzler! Hiçbir zaman yemek için arsızlık yapmam. (Babür Abi de arsızdır.) Her şeyi yemem. Önce sabah turumu atarım. Kuşları kovalar, ağaçlara tırmanırım, sonra eve geri dönüp haşlanmış yumurta sarısıyla kahvaltı ederim. Cengiz verirse yerim. Serap’tan kesinlikle almam. Serap’sa  bana tavuk ciğeri haşlaması, konserve mama gibi değişik mamalar hazırlar. En çok et konservesi, ciğer, balık severim. Balıkların kılçıkları temizlenmemişse koklayıp döner giderim. O zaman bizimkiler söylenmeye başlar. “Saraylı bu yahu. Kılçıkların temizlenmesini istiyor.” “Dışarıdakiler, kafaymış, kılçıkmış götürüyor ama.” “Sen alıştırdın bu Zeytin’i böyle Serap.” “Hayır Cengiz. Damak tadı gelişmiş bunun. Siyah kediler böyle oluyor sanırım. Az yiyor, atletik kalıyor, avcı, ötekilerle de hiç arkadaşlık kurmuyor baksana. Canım o benim.” “Babür Abi öyle değil ama. Bebek ikizleri koruyor biliyor musun?” “Gördüm. Mama kabına küçükler gelince geri çekilip onlara bırakıyor. Ama bütün kediler ondan küçük olduğu için Babür’e mama kalmıyor. Ona ayrı veriyorum artık.”

Aaa, bu ne şimdi? Beni konuşuyorlardı, Babür’ü ballandıra ballandıra övmek de neyin nesi? En iyisi dışarı çıkayım, duymak istemiyorum bunları. “Zeytin, ben de seninle geliyoyrum, dur bekle.” “Hayır , seni istemiyorum! Kıhhh! Beni rahat bırak ezik Babür!”  Pencereden atlayıp bahçeye koştum. Tabi önce dört bir yanı iyice kolaçan ettim. Kümesten kaçan iki tavuğun yanından  otların içine daldım.  Sabahları biraz taze ot yemek iyidir. Biraz yuvarlanmak. Aaa, o ne? Orada bir şey var. Dikkatlice yürüdüm. Hem bastığım yeri hem çevreyi  kolaçan ettim. Havada farklı bir koku…  Arabanın arkasında bir tavuk var ve  ayaklarını havaya dikmiş… Aaaa bu tavuk ölmüş! Hiiii! Can Bey’in tavuklarından birini boğazlamışlar. Can Bey bizim üst komşumuz. Tavuklarına da öyle düşkündür ki anlatılmaz. Hastalananları ayırır, tedavi etmeye çalışır, eceliyle ölenlerin dışında asla tavuk kestirmez. Bak şu işe, tavuğun çoğunu da yemişler, geriye pek bir şey kalmamış… Etrafı kokladım. Gece olmuş bu iş sanırım. Peki bu tavuk kümeste değil miymiş? Yoksa kümesten mi aşırılmış? Bu nasıl olabilir?

“Bu ne?” Sıçradım. Haylaz bu. Tavuk ölüsünü kokladı. “Mmmm, güzel kokuyor,” dedi. “Dokunma ona,” dedim. “Yiyeceğim,” dedi. “Ona dokunma sersem! Eğer Can  onu didiklerken  görürse senin avladığını sanır. O zaman da vay haline,” dedim. “Zeytin saçmalama. Can dört aylık bir yavru kedinin koca tavuğu avlayamayacağını bilir.” “Suçüstü ama,” dedim. “Sen de buradasın ama,” diye şirretleşti. “Aman iyi, ne halin  varsa gör. Ben kuş avlayacağım” Onu orada bırakıp gitmek üzereydim ki Babür Abi ensemde bitti. “Bunu kim yaptı?” dedi. Kısık gözleri  ikimizi de suçluyordu. “Ben yapmadım,” diye sıçradı Haylaz. “Öyle mi? Ağzının kenarındaki o tüy neyin nesi o zaman?” Haylaz, hemen patisiyle temizledi. “O buradaydı, ben yalnızca…” “O yapmadı!” diye geri döndüm. “Sen mi yoksa?” demez mi… Sinirden titredim. “Elbette hayır! Olay gece olmuş. Çoğunu da yemişler zaten baksana. Bizi gece dışarı bırakıyorlar mı sanki?” diye bağırdım.  Babür, tavuk ölüsünün çevresinde bir tur attı. Tüyler dört bir yana saçılmış, her yer kan… “Buradan hemen gidelim,” dedim. “Can neredeyse gelir. Bunu bizim yaptığımızı düşünürse vay halimize…”   Biz konuşurken hiç farkında değiliz, bahçenin tüm kedileri çevremize çember olmuş, ağızları sulanarak olup biteni izlemiyorlar mı? Derken Serap’ın sesini duyduk; “Hey, kedi milleti, acıkmadınız mı? Neredesiniz?” Suçüstü yakalanmış gibi hepimizin başı o tarafa döndü. Zavallı Serap uyanır uyanmaz bizim de bahçedekilerin de çok acıktığını düşündüğünden  elinde mama paketi, sabahlığıyla, kapı önündeki kaplara mama paylaştırıyordu. Veeee korkulan oldu, bizi gördü. Bütün tayfa çember vaziyeti, tüyler saçılmış, havaya dikilmiş iki adet tavuk pençesi… Ne manzara ama… “Aaa, neler oluyor orada?” Kıyafetine falan aldırmadan (çok kokoştur,  pijamayla bahçeye çıkmaz aslında ) elindeki mama paketiyle yanımızda bitti. Hepimiz çil yavrusu gibi dağıldık. Saklandığım yerden onun gözlerinin faltaşı gibi açıldığını gördüm. Hiç sesini çıkarmadı. Sonra gözlerini kısıp bizden tarafa baktı: “Bre aç gözlü sefil kediler, sizi beslemek için bu bahçedeki dört ev seferber ama siz tavuklara mı musallat oldunuz?” O  bizi azarladığı sırada  Cengiz geldi. “Bunların hepsi küçük. Yapamazlar. Bizimkiler de evdeydiler…”  “Valla bilmem, “ dedi Serap hepimize tek tek bakarak. “Koskoca tavuğu haklamış yahu bunu yapan.  Geriye kalan iki ayak bir öbek tüyden ibaret…” Öfkeyle geri dönüp, mama kaplarına mama paylaştırdı, eve girdi. Bizimkiler de tabaklara hücum. Ben sabah tuvaletimi ve sporumu yaparken düşünüyordum. Bu işi Babür’den kurtulmak için kullana bilir miyim? Nasıl?

(Sürecek)