16/24 Vardiyası

Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması 2007 Üçüncülüğü –
Serap Gökalp’in Kulak Misafiri kitabından

O soğuk ve hışırtılı battaniye herkes yatınca şehrin üstüne serilmişti; kar.

Bu havada ortalıkta olması gerekenden çok fazla taşıt vardı. Antensiz televizyon ekranı görüntüsü içinde, gümüş rengi yol, karanlıkta yer yer parlayarak, ilerideki dağın iki memesi arasından geçip aya saplanıyordu. İşte tam o noktada bir TIR’ın gölgesi seçiliyordu.

Karanlık karayolunun ortasında bir kadın duruyordu. İki yanından geçen tehlikeli kitlenin rüzgârı, yün şapkasını almış götürmüş, atkısını boynundan atmaya çalışıyordu. Kar yağar, rüzgâr onu hırpalarken kocasını düşündü. Ayhan, sabah vardiyasına yetişmek için o sırada çoktan uyumuş olmalıydı. 

Kadın, yün atkıyı saat 15.00’te bağlamıştı boynuna. Yün şapkasını kulaklarının üstüne çekiştirip ayakkabılarını giymişti. Üçüncü kattaki evinin merdivenlerinden aceleyle inmiş, tipi halinde yağan kara çıkmıştı. 16/24 vardiyasının arabaları dolaşıyordur, diye düşünmüş,  minibüse binip evinden uzaklaşmıştı.

Bir işle uğraşmam gerek. 

Kol saati 13.45’i gösteriyordu o sıra ve geçerken koridordaki aynaya baktı, gözaltındaki mor halkalardan olmalı, görüntüsü hüzünlüydü. Sobaya biraz daha odun attı; bebek üşümesin. Pencereden dışarı baktı; yollar kapansın. Rüzgârla dalgalar halinde inen, her yeri kat kat örten kar yağışını izledi, olmadı.  “Sofrayı hazırlayayım ” deyip odadan mutfağa kaçtı.               

Midem ağrıyor. Yoksa böbreklerim mi? Başımda da bir zonklama var gibi…

Sersemlemiş ve körleşmiş, başını öne eğip olup biteni hâlâ anlamaya çalışıyordu. Bu elindeki makarna tenceresiydi. Annesi yemekleri hazırlayıp gitmişti. Tutmayıp masanın üzerine koymalıydı. Bebek acıktığını gösteren sesler çıkarıyordu.

Canım yanıyor benim ama tam olarak nerem ağrıyor bilmiyorum. İçimde bir sıkıntı…

Küçükken canı yandığında onunla daha çok ilgilenmeleri için dudaklarını büzerek  “çok acıyor” diye ağladığında Annesi gözyaşlarını avuç içleriyle silip onu göğsüne bastırırdı. O sırada Dedesi,  oturduğu yerde, birbirine kenetlediği ellerinin başparmaklarını çevirirken; “Havaya doğru ağlama evlâdım” derdi usullacık. “İyi değildir.” Tembih ve sesteki vurgu Aynur’u korkutur, Annesine sıkıca sarılıp içini çekerek sakinleşmesini sağlardı.

Havaya doğru ağlamak istiyordu. O büyük gözün kendisini fark etmesi için bir şeyler yapması gerekiyordu.

Ne yapmalıyım? Ayhan gece çalışıp gündüz uyuduğu günlerdeki yüzüyle, bana bakıyor. Sakalları uzamış, bakışları bulanık.

Yemek masasını hazırlamış, çocuğu emziriyordu. “Ah canım,” demişti yeni uyanmış kocasına. “Kalkmasaydın ya. Sen de mi acıktın?” Kaçmasın diye iki eliyle memeye tutunmuş, bebeği gözleriyle işaret ederek; “Ne kadar iştahlı görüyor musun?” Sonra çabucak bakışlarını kaçırmıştı. Yüreğinin burkulduğunu hissettiğinden, gözlerini kapatıp açıp acele bakışlar ve onlara uyak olan sözcüklerle koşa takıla başka  bir şeyler de söylemişti. Bu kusurlu konuşma yüzünden kendini budala gibi hissedip daha çok sinirlenmişti.

“Seninle yiyeceğim. Gene görüşemez olduk. Eve birimiz gelip birimiz gidiyoruz, berbat bir durum bu. Sen de geç kalma. Hava karlı. Vardiya arabasını kaçırırsan nasıl gideceksin fabrikaya sonra? Saat kaç?”

İkisi de saate baktılar; 14.15

14.15

Aynur göğsünü bastırdı. İki beden büyümüş, vardiya sonuna doğru biriken sütlerden zonklamaya başlayan göğüsleri. Eve gelinceye dek hiçbir şey düşünemiyor o yüzden. Acı veren, kanalları patlamak için zorlayan bu sıvıdan bir an önce kurtulmak için koşarak eve gidiyor. Şu anda da, alınmış bir hava kabarcığının içinde bir yerleri tıkayıp onu soluksuz bırakacağını düşünüyor.

Aman ne iyi olur. 

Aynur, “Merak etme, bakarım ben başımın çaresine” dedi yavaşça ve masaya kocası için de tabakla bardak bıraktı. Ayhan sessizce sokulup vücudunu ona yasladı, beline sarıldı. “Özlüyorum seni,” dedi iç geçirerek, sabırsızca. “Ne olacak böyle?”

Kıpırdamadan bir süre bekledi Aynur, aceleyle ensesinden boynuna dolaşan soluğun yavaşlamasını bekledi, yavaşlamadı. Sonra. “Hadi” dedi, durmasını istiyordu.  “Karnımızı doyuralım sonra gideyim. Sen de yorgunsun.”

“Değilim,” diye karşı çıktı Ayhan, akreple yelkovana göz atarak. Saat kasıklarında vuruyordu şimdi.

“Dur, “ dedi Aynur, “Yemek…”

“Boş ver yemeği…” kadının gövdesini sertçe çevirip kollarını sıkıştırdı; “Saçmalama daha dünya kadar vaktimiz var.” Aynur’un içinde bir şey çıt etti.

Evet, gerçekten dünya kadar zamanımız var.

“Ayhan, geç kalırım…”

* * *

Minibüste sadece ayakta yer vardı. Araçtaki sayısal saat 15.11’i gösteriyordu.

15.12 İçerisi sıcak yapışkan ve kötü kokuluydu. Radyoda bir arabesk şarkı; neydi anlayamadı. 15.13 Cebine hazırladığı bütünlük kâğıt parayı zorlukla çıkarıp, daha önde duran sarı mavi şapkalı adama uzattı. “Bir kişi buradan, veriver bir zahmet…” 15.14

“Bozuk yok muydu ?”

Adama gözünü kırpmadan baktı; “Bozuk mu? Sen yolcu musun muavin mi?”

“Yolcuyum.”

Çenesiyle işaret etti; “İyi, ver sen şoföre o parayı!”

Şoför parayı gözünü yoldan ayırmadan aldı. Aynadan bakarak: “Bozuk yok mu abla? ” dedi deminki adamın sesinin tıpkısı.

“Yok” dedi Aynur ters ters.

“Sinir oluyor insan di’mi?” dedi sarı lacivert yün başlıklı adam ahbapça bir sesle.

“Olmam mı yaaa,” dedi şoför.

“Baksana” diye omzunu dürttü Aynur Fenerbahçe taraftarının, “Sen kime sinir olu’yon?”

“Yok bir şey ablacım, sen rahatına bak.”

“Bütün verdim, diye mi? Sana ne oluyor ki?”

“Ya, güzel ablacım öylesine söyledi işte, yanlış anlayacak bir şey yok” diye araya girdi şoför.

“Yanlış manlış anlamadım ben,” dedi Aynur ısrarlı.  “Sen benim parama lâf söyleyecek adam mısın?”

“Ya, kardeşim, git Allahın aşkına! Zaten işime geç kalmışım, bir dünya araba beklemişim…”

İşi. Geç kalmış. Saat?

Araya girdiler; yapmayın, zaten canımız burnumuzda. Hem bu kadar da yolcu alınmaz ki. Yasak değil mi kardeşim ayakta yolcu taşımak, kar kıyamette?

“A’bicim” dedi şoför yalaka sesle. “Yasak ama vatandaş yolda kalmasın diye yani.”

“Ne vatandaşı, ne kalması canım? İnsan mı taşıyorsunuz davar mı? Şimdi kaza olsa misal, kim verecek hesabını? He? Olmadı mı Ankara’da?”

Her kafadan bir ses çıkmaya başladı. En arka koltuktan bir genç kız ineceğini söyledi, duyuramadı. Sağına soluna baktı. Gene denedi, gene duyuramadı. Arka camda şoförün cep numarasının yazılı olduğunu görünce, telefonu tuşladı. Şoför müziği kısıp; “Biii, dak’ka, bii dak’ka” dedi. Telefonu açtı;

              “Efendim?”

            “Durakta inmek istiyorum,” dedi kız sakince. Şoför gözlerini patlattı; ”İnecek misin? Haydaa, neredesin sen?”

“Arka beşli, sağdan ilk koltuk,” dedi kız,  zayıf sesiyle. Araba zınk diye durdu. Ayaktakiler gülüşerek inip genç kıza yol verdiler, beklediler. İçeri soğuk hava, kar serpintileri sonra gene yolcular girdi.

Ortalık yatıştı. Aracın radyosunda Müslüm Gürses notaları ve sözcükleri çiğnemeye başlarken silecekler lap lap gidip gelmeye devam etti. Kısa süre sonra  -şarkı bile bitmemişti- şoför işaret verip yavaşça aracı durdurdu.

“Evet, son durak” dedi, koltuğunda arkaya yarım dönerek.  Şarkıcı “Babasının öldüğü yaşta olduğunu,” söylüyordu “M”ler aracın içinde oraya buraya yapışıyor, silecekler bir öyle bir böyle düşüyordu. Minibüsteki son şarkıyı ve sileceklerin ezgilere katılıp baş sallamalarını tüm yolcular alıp yanında götürdü. Aynur da kulaklarında,  babasının öldüğü yaştaki adamın sesiyle karda yürümeye koyuldu. Tanıdık gören olursa, işim var diyebilmek için hızlı adımlar atıyordu ama nereye gittiğini bilmediği gibi bunun hiç önemi de yoktu.

İşim.

Bildik kimseye rastlamadı. Yolun kenarındaki saat 15.35 ve değişerek -1°C ‘yi gösteriyordu. Kar yağışı durmuştu. Güneş or’da ölü gözü gibi asılıyken, Arap Uçuran Parkına girdi. Sabah saatlerinden beri orada bekleyenler kıpırdanıp duruyor, ellerini hohluyorlardı. Bazıları birbirine sokulmuş, gelen araçları dikkatle izliyor, hâlâ iş bekliyorlardı.  Bir kenarda durup beklemeye başladı. Dün olanlar milyonuncu kere yine aklına geldi.

Onların arkada konuştuklarını duyuyordu. Aynur’un duyarlı kulakları “diyeceksin” sözcüklerinin tekrarını ve vurgularını hemen algıladı. Onca zamandır bekletilmeyi de hesaba katınca… Ama hayır, diye düşündü. Durumumda yasa dışı bir şey yok. Sımsıkı yapıştığı açıklama, “diyeceksin” sözcükleriyle öğütüldükçe işçi içgüdüsü gerçeği acımasızca yüzüne vurdu; yine de duymazdan geldi. Hilmi Bey’in kalın sesi hiç susmuyordu. Vurguladığı sözcük dışındakiler anlaşılmıyordu ve Yeliz Hanım’ın dikiş makinesi düzeneğindeki sesi onun soluklandığı zamanları fırsat bilip araya girmeye çalışıyordu. Oturduğu bankoda  kulak kabartıp bekledi. İçeri çağıracaklar biliyor… Şimdi Yeliz Hanım’dan da nefret ediyor.

Ellerine baktı; çok beyazlar. Kafasını kaldırıp iç geçirdi, yutkundu, Yine ellerine baktı; kaygı verecek kadar. Koridorun buz gibi olduğunu düşündü. Duvar boyalarının altından ansiklopedilerdeki mağara resimleri sinsice kabarmaya başladı. Daha ateş bulunmadığından içerisi soğuktu. Arka tarafa bir yaban domuzu bağlanmıştı.

            Onun sesi geliyor…

“Hadi,” dedi. “Ne olacaksa olsun!” Tam otuz beş dakikadır burada bekleyip duruyor.  “Hafta içinde dört kez geç kaldım. İhtar verecekler, ücretimi kesecekler. Zaten mesaileri ödememek için bahane arıyorlardı. Diyecekler ki böyle böyle, bir hesap yapacaklar bütün mesailer kesilecek, süt iznimi mi iptal edecekler yoksa? Nasıl dayanırım peki? Gidip tuvalette sağmak lazım, ya da şişeye biriktirip… Süheyla öyle yapıyordu. Ama o zaman da mikrop kapar dedi doktor. Bir de tuvalette bu kadar uzun kalırsam dikkat çeker, başım derde girer.”

“Aynur!”

İşte Hilmi Bey, hani şu arka taraftaki…

Aynur içeri girdi. İşçi giysisinin başörtüsünü sıkıladı, önlüğünün yakalarını baş ve işaret parmağıyla toparladı, başıyla kesik, çabuk selâm verdi.  Yer gösterdi Hilmi Bey. Oturmadı. Kendisine de sandalyeye bakar gibi bakmasına sinirlenmişti. Ayakta durursam daha iyi, diye düşündü, beni görür. Hilmi Bey konuşmaya başladı. Yüzü boza rengiydi, giderek uzayıp akmaya, vücuduna lök lök dökülmeye başladı. Sakalları, bozanın içinde yüzerek elbisesinin yakasından iniyordu… Kaşlar, saçlar…  Yeliz Hanım’ın sarı kahverengi dişleri arasından zorlukla yer bulup çıkan sözcükler üstüne başına yapışıyordu. Soğan doğruyormuş gibi burnunu elinin tersiyle silerek konuşuyordu. Yaprak arabası saçları (hiç mi taramaz bunları Allahım?) tüm pencereyi kaplamıştı.

Vahşi sanayinin dişleri arasında bugüne dek küstahça ayakta durmayı başarmış (üstelik doğum iznini de ne yapıp edip kullanmış) bu işçi şimdi derin sessizlik içindeydi. Camlaşmış gözlerinin parlaklığı tehdit ediciydi. Ama göremiyordu Hilmi Bey. Hilmi!

Aynur, buranın dışarıdan daha soğuk olduğunu düşündü, çeneleri birbirine vuruyordu. Odadan çıktı. Parmaklarının arasında sıktığı kalemi aradı; ellerine baktı, tükenmez falan yok… Kapıdan çıkar çıkmaz arkadaşlarının bu vebalıya göz kuyruğu bakışları… Bu kadar çabuk oluyor demek? Nasıl haber alıyorlar ve neden böyle birden dışlıyorlar?

Nerdeyim?

Parkta kuşlar başından aşağı kanat seslerini döküp gittiler. Yine kar başladı. O koca tülbent savrulup yayılmasını sürdürdü. “Bir temizlikçiye bu saatte ihtiyaç duyulur mu ki? Bu saatte birileri varsa demek ki iş de oluyor. “

Üşümekten kurtulmak istedi.

Saçma. Ne gerek var sanki?

Baksana bacım.”

“Evet?”

“Temizlik yapmaya kadın arıyoruz.”

“İyi. Neresi temizlenecek?”

“Lokanta.” Adam kolundaki saate baktı; “Ama saat yedi buçuğa kadar bitmeli çünkü müşteriler gelmeye başlar.”

Gene “İyi” dedi Aynur tepkisiz bir sesle. 

Merkez Lokantası.

Eski moda bir yer. Bacakları çarpılmış, kirli masalar, biri bazı sandalyeleri masaların üzerine ters kapaklayıp bırakmış, bazılarıysa dağınık.

(Burası lokanta değil düpedüz meyhane, şu dökük yerlerden.) Aynalı bardak rafının üstünde gri metal Nacar saat. 15.45

            Gözüm (of!) saat görmek istemedikçe her yer saat olmuş!

Dedemin beni çocukken götürdüğü bir lokanta vardı. Eski taş hanların bir girintisine sıkıştırılmış ciğerci. Arnavut dükkân sahibi ve karısı birlikte çalışırdı. Beyaz tenli, sarışın, mavi gözlüydüler. Hâlâ gözümün önündeler;  kadın ocak başında cızırdayan tavada kızartma yapıyor, kocası serviste. Ciğerler küçük tabakların içine kare şeklinde düzgünce diziliyor, domatesle kenarına süs yapılıyor. Yanına cacık söylüyoruz. Bazen piyaz. Yemeklerimiz geldiğinde sıcak oluyor, çatalımızın ucuna taktığımız ciğerleri üflememiz gerekiyor. Dükkân öyle küçük ki diz dize oturuyor insanlar, iki karış genişliğinde (bu Dedemin karışıyla elbette) tezgâh şeklindeki masalara tabak, cacık kâseleri ve bardaklar konunca doluyor. Duvarlar ayna kaplı. Beklerken ve yerken, içinden yansıyan öteki görüntüleri izliyorum arada; bir ense, iki kulak, başkasının yandan görünüşü, dışarıdan geçen insanlar. Sinema perdesi duygusuyla izliyorum, hava sıcak. Radyodaki şarkı: “Beyoğlu’nda gezersin, gözlerini süzersin…” Kadın ocak başında, adam kapının önünde eşlik ediyor, birlikte söylüyorlar şarkıyı. Payımı önce iştahla izler, sonra yavaşça yemeye başlardım. Dedemin tabağıma döktüğü pul biberler acıdır ama sırf bu töreni yaşamak için sesim çıkmazdı. Onunla ciğerciye gitmeye can atar, bir an önce büyümeyi isterdim. Bu duygumu anlardı. “Büyüyünce kızım da pişirecek böyle güzel arnavutciğerleri” derdi. Oysa her şey çok yavaştı. Bana yüksek gelen sandalyede oturmak iyi gelse de ayaklarım yere değmek bilmezdi…

Di…

Gecenin hayaletleri orada burada dağınık duran sandalyelerin üstündeler. Şarkı söyleyen ciğerci ve karısı  yok.

Bu yerlere özgü kötü kokular daha kapının girişinde karşılıyordu insanı; yemek artıkları, beklemiş sigara ve içki acılığı,  tuvaletten yayılan keskin idrar kokusu. Midesi bulandı.  Yerleri süpürüp, deterjanlı suyla sildi, masaları sandalyeleri yerleştirdi, mutfağa geçti.

“Küçüktür bizim dükkân, seni fazla yormaz.”

            Saat… On beş dakika kaldı.

Sesindeki yapışkanlık ve seni yormaz, derken dişlerin görüntüsü, ağzın aldığı şekil Aynur’u irkiltti. Öyle ki çığlık atmamak için dudağını ısırdı ve adama belli belirsiz gülümsedi; “Ben işten korkmam,” dedi çatallı bir sesle. Mutfak küçük, daha da havasızdı. Meyhaneci, küllük, süpürge, kova alma bahanesiyle durmadan mutfağa gelip gitmeye başladı. Dar yerler…

Vardiya arabası gitti.

Bir şeyler sordu adam, yanıt alınca başka şey sordu, alamayınca, elindekileri sert hareketlerle oraya buraya çarptı. Aynur sıkıldı, korktu ve terledi. Korkusunu bastırmak için şarkı söyleyecekken vazgeçti. Geldiğine pişman oldu. Sonra o günlük parasının bir kısmını kazanacağını, sabır göstermesi gerektiğini düşünüp kendini yatıştırdı.

Kısık ses, onun yarın ve yarından sonra da gelmesini istediğini söyledi. Titizdi besbelli. Onların da böyle birine ihtiyacı… Hatta belki geç çıkarsa (geç çıkarsa, geç çıkarsa) gündeliği de daha dolgun… Dolgun derken doğrudan göğüslerine baktı. Aynur saat 17.oo’ye kadar kalabileceğini söyledi. Daha geç olmaz. Üstüne basarak kocasının izin vermeyeceğini, üstelik onu bekleyen bir bebeği olduğunu… Tamam canım, ısrar edecek değildi adam. İsterse yani. Bugün nasılsa birbirlerini tanımışlardı. O da ikide bir insan pazarına gitmek, oradan davar seçer gibi karı seçmekten… Affedersin temizlik için yardımcı diyecektim, ağzımdan kaçtı. Siz aslında bu işler için de uygun değilsiniz gördüğüm kadarıyla yani… Çok düzgün birisiniz… Güzel…

Sözcükler diş arasında sıkışmaya, eller sıkılganlıkla oraya buraya savrulmaya başlayınca Aynur’un içine bir korku düştü. Başını kaldırmadan, hele onun yüzüne hiç bakmadan işini sürdürdü. Ağır kızartma tavasının içini boşaltıp, sağ yanında, kolay ulaşılır bir yerde tuttu. (Ciğercinin karısı da böyle şeyler yaşamış mıydı acaba tava başında?) Adama aslında overlok işçisi olduğunu, para yetmediği için vardiya dışında da çalıştığını… Kocasının bir fabrikada ustabaşı olduğunu (nasılsa kontrol edecek değil ya), herkesin ondan çekindiğini, bunun çalışkanlığı ve iki metreye yakın boyu (bir daha buraya kesinlikle gelmek yok) yüzünden olabileceğini… Patrona yakınlığı üstelik…

İş bitinceye kadar (ter içindeyim, dışarıda üşüyeceğim, bir daha böyle bir aptallık tövbeler olsun) Tavayı en son yıkadı, o dışarıdayken. Yine sağ yanına bıraktı.

Parasını istedi. Tamam, her şey hazır. Tam da istenilen zamanda. Meyhaneci, konuştuklarının yarısını verdi.

“Bu ne şimdi?” dedi Aynur.

“Para!” dedi adam gözlerinin içine bakarak. “Yarım… Çalıştın.”

“Bu konuştuğumuzun yarısı sadece!”

Sakin ol! Bağırma. Az kaldı.

“Yarım çalıştın, yeter,” dedi adam gene imalı.

“Nasıl yeter? Yarım ücret vereceğini deseydin, üç saat önce bırakmam gerekirdi. Ben tüm işi kabul ettim, sen de tüm ücreti, ne demek oluyor şimdi bu?”

Aynur öyle sinirle bağırıp dururken lokantacı onun lastikle arkaya topladığı saç diplerine baktı. Kulaklarına, burun deliklerine, görünen diline, göğüslerine… Aynur tavanın sapını kavradı.

“Hemen kalan parayı vereceksin, yoksa kocamı alır gelir senin canına okurum!”

“Boş versene” dedi adam, karnına, eteğine bakarak. “Kim takar, kocası olan karının insan pazarında işi ne?” Ağzındaki kürdanı kararlılıkla çiğnedi. “Hırçınsın ama…”

Aynur, vurdu. Tavanın tabanı adamın sakalları uzamış sol yanağına küt bir sesle çarptı ve onu yere devirdi. Elindeki paraları cebine tıkıştırdı, çantasını, paltosunu, şapkasını titreyerek aldı, kör gibi yürüyerek kendini dışarı attı. Karlara… Karanlığa… Yeraltından karanlığa…

Hava kararmış.

Terli vücudu buz kesti. Kaymamaya özen göstererek hızla yürüdü ve bir yandan da paltosunu tutuk, beceriksiz hareketlerle giydi, şapkasını taktı, şakaklarından akan terleri elinin tersiyle sildi. Kaçması gerek. Bağıra bağıra kaçmak istiyordu yeryüzünden!

Ah Allahım!

İçini çekerek ağlamaktan başka bir şey gelmedi elinden…

Hilmi! Allah belanı versin! Çalıştım, bunu domuz gibi biliyorsun! Ama-ama… Sus, şu arka odalar-arka odalardan emir verme artık tamam mı? Yeşim’in sesi dikiş makinesi olmuş beynimin kıvrımlarını dikiyor. Yeşim’in resmi lafları. Sanki Türkçe değiller. Şimdi açım –Di Mİ?– Hı? Olsun vur! Beni ortada bırak- Bu fazla çalışmaları al!-Geç gelince kestiklerini de bir yerlerine sok!-Ölü olan sensin bok herif! Beni duydun mu?! Bana acıma! Ailemden sana ne? Ama kızım ne olacak?!

Hızlı yürümesini sürdürdü. Bir yokuş. Aşağıdan otoyolun gürültüsü geliyordu. “Şimdi ne olacak peki?” diye mırıldandı küçük bir sesle. “ Ne derim ben kocama?! Benim fazla mesailerimle adam mı olu’can sanki? Allahın belası! Sen çocuğunu aç bıraksana!- Şimdi nasıl söylerim kocama?! 16/24 vardiyasına gitmeyeceğim Ayhan. Çünkü artık çalışmıyorum Ayhan. -Tazminatımı da vermediler Ayhan! – Herif ölmüş müdür? Beni bulurlar… Bulamazlar, kim bilecek, kimse görmedi ki… Haftayaymış Ayhan! -Hangi hafta bilmiyorum Ayhan.- Cebimde kaç para var biliyor musun sen? Yarım günlük!-Allah belanı versin!-Ben iyiyim.- İş için ağlayacak değilim!- İş için bağırmıyorum ben! Nerde olsa iş bulurum tamam mı? Gücüme giden bu kadar kötülüğün bir arada olması!

Ayağı kayıp düşünce her yeri ıslandı ve çamura bulandı. Titreyen kirli ellerini giysilerine silip, (eldivenlerim nerede?) ayalarını gözlerine bastırdı (annesinin yaptığı gibi), canı yandı. Omuzları sarsılarak bağırdı:

“Bana bunu niçin yaptın?!”

Onu kimse duymadı. Karayolundaydı. Kar vücudunu bulut halinde sarıp sarmalıyor, tanecikler yüzüne düşüp eriyor, atkıyı ıslatıyordu. O soğuk çarşafla sarı gözlü somurtkan gölgeler onu kaplamaya hazırlanıyordu. Göğüsleri çok zonkluyordu, akan sütlerden çamaşırının ıslandığını hissediyordu.

Eve gitmeliyim, diye düşündü. Onu bekleyen karnı acıkmış minik surat geldi gözünün önüne.

Eve gitmeliyim, eve gitmeliyim, eve gitmeliyim. Yolun kenarına geçmeliyim. Ne işim var burada benim? Bebeğim acıkmıştır. Ağlıyordur, beni istiyordur, gidip ona sarılmalı, emzirmeli bu işe bir çare bulmalıyım…

Ayağı kaydı. Ay, dağın iki memesi arasından hızla geçip, böğrüne saplanan karayolundan kurtuldu, yukarı fırladı. TIR’ın plakası 16 VY 717’ydi.

Birdenbire karanlık tamamen kayboldu.

-o-

ÖYKÜ, KADIN ÖYKÜCÜ VE CİNSİYETSİZ YAZAR OLMAK KAVRAMLARINA İLİŞKİN

Merhaba, bugün beynimizin ürünü edebiyatın şiirle roman arasında diye tanımlanan öykü türünü konuşacağız. Öyküye geçmeden önce bir beyin fıkrasına ne dersiniz?

Hasta yakınları ameliyathanenin önünde bekliyorlarmış. Doktor üzüntülü ve yorgun bir yüzle dışarı çıkmış; “Kötü haberi vermek zorundayım” demiş. “Hastanızın kurtulması için tek çare beyin nakli yapmak. Sağlık sigortası masrafları karşılayabilir ancak organ nakli parasını ödemek zorundasınız.”

Uzun bir sessizlikten sonra hasta yakınlarından biri “Bir beyin kaç paradır?” diye sormuş.

Doktor; “Erkek beyni 5000 dolar, kadın beyni içinse 200 dolar ödemek gerekiyor,”demiş.

Yine derin bir sessizlik olmuş , erkekler kadınlarla göz göze gelmekten kaçarak gülmemek için dudaklarını ısırmışlar. Olayın farkına varmayan bir erkek; “Neden erkek beyni bu kadar pahalı?” demiş. Doktor cevaplamış; “Bu standart fiyatlandırma politikasıdır. Kadın beyinlerinin fiyatlarını aşağıya çekmek durumundayız çünkü o beyinler gerçekten kullanılmış oluyor.”

Bu fıkra çok rahatlatıcıdır.

Beynimizi kullanmamıza engel olmasalardı dünyanın daha güzel olacağından kuşku duymamak gerek. Ama gerçekler farklı elbette.

Bağımsız hareket edebilen, sivri dilli, dik başlı ve becerilere sahip kadınlar sevilmez. Bunların bir kısmı edebiyatçı, bir kısmı bilim insanı oluyor. Orta çağda bu tür kadınlar cadı ilan edilirdi. 16.yy da  en iyimser saptamayla 100 bin kadının yakıldığı kayıtlarda yer alıyor. Neyse ki bizim kültürümüzde bu canavarlıklar yoktur ama Türk öykücülüğünün 117 yıllık geçmişinde kadın öykücüler sahneye ancak 1910 yılında çıkabiliyor. Halide Edip Adıvar’ın Harab Mabet’i ile.

1910—2005 yılları arasında  2760 öykü kitabından 278’nin kadın yazarlara ait olduğunu görüyoruz. Aynı zaman diliminde 750 öykücünün 81′ i kadın. Bu kadın öykücülerimizden en çok öykü kitabına sahip kişi 13 kitapla Tomris Uyar’dır.

1970′ lere kadar “yazar” tanımı bu tarihlerdeki feminizm etkisiyle “kadın yazar” tanımına dönüşüyor. Gerekçe olarak;

Bakış açısında kadının farklılığı (anaç, sevecen,duygusal,aydınlatıcı) öne sürülüyor

Erkeklere oranla anlatma becerisinin daha gelişmiş olduğu söyleniyor

Toplumsal yaşamdaki rollerinin giderek artmasının bu tanımı getirdiğini söyleyen var

Eğitim düzeyinin artmasıyla çağın gereği  erkeklerin neden olduğu acılarla sorunlarda kadınların getirdiği olumlu bakış açısı ve tutumlar kadın yazar tanımını oluşturmuştur diyenler var.

Yine bir saptama var ki 1910 larda bir kadın için toplumda var olabilme koşulu erkekleşmiş olmayı gerektiriyordu. Sonra bu değişti “kadın duyarlılığı” kavramını karşılayacak aşk, acı, hüzün, milli değerlerin ana fikir olduğu yapıtlar ortaya çıktı.

İlerleyen zamanda kadın öykücülerin yapıtlarında, feminizm, cinsel özgürlük, toplumsallık,

maddecilik, ırkçılık gibi kavramlar yer alıyor.

Peki bu durumda; toplumu doğrudan ilgilendiren her alan “kadın yazarın” da ilgi alanına giriyorsa kadın yazar görüşü haklı mıdır?

Kimi görüş, kadının kadını tanımlamasındaki dolaysızlık, ruhsal yapıya tanıklık nedeniyle

birey kadını daha gerçekçi dile getirdiği düşüncesiyle kadın yazar tanımını destekliyor.

Bana göre haklı değiller. Edebiyatın cinsiyetsiz beyine gereksinme duyduğunu iddia ederim. Başarı ya da beceri bu noktada ortaya çıkar çünkü. Yazma eylemi karakterin içine girme başarısıdır. Öykü ve romanda zihne girme , karakterin zihni haline gelme gelme diye iki teknik kullanılır, bundan söz ediyorum. Daha somut olsun diye şunu anımsatabilir miyim?Madam Bovary bir erkek tarafından yazılmıştır. Anna Karenina da öyle. Mr. Rochester ise bir kadın beyni tarafından yaratılmıştır. Bihter Halit Ziya’nın muhteşem karakteridir…

Acaba şu nokta başka biçimde düşünmemizi sağlar mı? Yapıtta kendinizden hareket ediyorsanız, cinsiyetinizin uzantısı karakterde başarılı olmanız olağandır. Ama bir mesele üzerine gözlem ve gerçeklere ilişkin üçüncü göz olarak kurgu karakterse söz konusu olan, işte cinsiyetsiz beyne gereksinmemiz vardır.

Tekrar dönelim Türk Öykücülüğüne. Şimdi burada Bozbulanık’tan ve Nezihe Meriç’ten söz edelim biraz. Kadın psikolojisin davranış, izlenim ve çağrışımları eşliğinde vermiş bir yazarla karşı karşıyayız. Cumhuriyet döneminde gerçek anlamdaki ilk, ayağı yere sağlam basan ustamız Nezihe Meriç. 1955 te populist/romantik yazar kimliğini savurup  atmıştır. Kadını toplumsal yönleriyle ele alan, sorunlarını dillendiren bir kalem olmuştur. Yaşamın tutarsızlıklarını çelişkilerini kadının toplumu doğrudan etkileyişini aktarmıştır. Diğer özelliklerinin yanında bu yanıyla da özgün bir imzadır.

Sevim Burak ve Tomris Uyar’ın farklı yanı ise şudur öykücüler arasında; “Nasıl anlatayım?” konusuna hayli kafa yormuşlardır ve olağan anlatımın dışına çıkmış öykü yapısıyla ilgilenmişlerdir. Bu iki yazar; “kadını” yaşamı etkileyen güçler olarak tanımlar. Bu açıdan bakıldığında da kadın öykücü kavramı ortadan kalkmış olur. Kadın öyküsü vardır. Çünkü meseleyi kadınların ortaya koyuş biçimini yazar seçimi için kullanmak isteyebilir. Konuyu bir kadın öyküsü daha iyi anlatıyorsa onu yeğleyebiliriz.

Şimdi Leyla Erbil öyküsüne bakalım dilerseniz biraz. Kadını gözlemler. Öykülerini gözlemleri üzerine kurar. Bakış aç ısının toplumsal gerçekçi, soyut ve psikanalitik olduğunu söylerler. Erbil, felsefi yapı üzerine edebiyat ve kurguyla öykülerini yazmıştır.

Kuşkusuz kalemleriyle her biri ayrı özellikler taşıyan bir çok öykücümüz var ama Sevgi Soysal’ı anmadan geçemeyiz. Özgürlükçü yazar tanımına alacağımız Soysal, siyasal ve cinsel özgürlük, barış, toplumsal dayanışma, kadın ve çocuk hakları içerikli daha çok siyasi tercihlerinin söz konusu olduğu bakış açısıyla yazmıştır. Toplumcu bir öykücü olmasının yanı sıra kadın-erkek ilişkileri, evlilik ve aile bağları konusunda “bireyci” bir yaklaşım gözlenir ve bu konuda öncülük etmiştir Soysal. Bir de Soysal “dışarıdan” “içeri”ye bakan ilk öykücü olarak tanımlanır. Bir yandan da siyasal ve toplumsal çelişkilerin boyutlarını irdeler. Bu arayış sürmektedir.

Edebi akımlar ve kadının toplumda kendine açtığı yer de öyle. Artık forklif kullanmaktan, lüks otellerin baş aşçılarına kadar her yerde var olmayı sürdüreceğiz. Bu zorunlu. Çünkü toplumun yarısı biziz. Yeniden denemek, durmaksızın devinmek, doğurmak, Yaşamı yeniden, yeniliklerle yenmektir dişi olmak. Bu yüzdendir ki kadın, kalkınmak isteyen toplumların odak noktasında, toplumu çökertmek isteyenlerin hedef tahtasındadır. Onu ele geçirmek toplumun bugününü de geleceğini de ele geçirmektir. Kadın bu gücünün farkında olarak, bilincini, beynini, başını aydınlıktan ayırmamalıdır. Okuduğu, ürettiği, verimlediği sürece yaşamda hakkıyla var olabilir. Örtülere, içerilere kapatılıp kuluçka makinesine dönüştürüldüğünde toplumun ışığı söner.

Hep fazla çalıştık, hep fazla çalışmaya hazırız. Yeter ki özgürlüğümüz, aydınlığımız örtülmesin, hemcinslerimiz bize ihanet etmesin. Varoluş nedeni aydınlığı aramak olan insanın tercihi karanlık olamaz. Var oluş nedeni yenilenme olan kadının tercihi eskime eksilme olamaz.  Kimi politik rüzgarlar bizi savurmaya çalışsa da hem toplumsal rollerimiz hem yapıtlarımız artacak, artmalı. Öykülerimiz; şeytan uçurtmalarımız gökyüzünde salınmalı. Kimi kadın sorunları, erkek sorunları, çocuk sorunları hepsi insanlık meseleleridir ve öykü sonsuz özgürlüğüyle bunları anlatmak için eşsiz bir metindir. Canınızın istediği her şey öykü olabilir. Bu sonsuz özgürlük öykü tanımına engeldir ama yazar için de muhteşem bir alandır. Öyküde temel olan şudur; yazmanızı gerekli kılan, bizi itip zorlayan izlenim ya da algıdan kaynaklanır. Bater’in “Kısa öykü” yapıtında öyküde şöyle söz edilir; “Bir merceğin gerisinde görünen küçük, odaklanmış, açıklaması bulunmayan küçük anlar… Duyguları harekete geçirir ve bir durum yansıtır.  Elizabeth Bowen; farklı deneyimlerin dorukları olarak söz eder öyküden. Edgar Allan Poe’yı anmadan geçemeyeceğim izninizle; Poe öyküyü atmosfer, hipnoz ve matamatiksel kesinlik unsurlarıyla açıklar.  Ama en yalın, benim öykü sevincimi en iyi dile getiren Sevgili Yazarım Necati Tosuner’in tanımını sizinle paylaşmak isterim; “Öykü enseye vurulmuş bir tokattır, vurur kaçar” der Ustamız. Kulakları çınlasın.

Öykü ve kadın nerede ne sebeple buluşuyor? Kadın olarak öyküye ne zaman karar verdim?

Öyküye kadını konu etmeye ne zaman karar verdim? Bu yazıyı hazırlanırken, kendimebu soruları sordum. Sanırım dünyanın kadınlara düşman olduğunu düşündüğüm nokta embriyo dönemiydi.

Ben bazı şeyleri yapabilir bazılarını yapamazdım.Zaman içinde dayatmalar çeşitlendi. Cinsiyetim, bana dikte edilen kurallarda çok önemseniyordu. Toplumun beni olur olmaz denetlemeye başladığını hissettiğimde bu denetlemenin hakça olmadığını düşündüm. Üstelik denetleyiciler ekseri erkeklerdi. Kızların yalnız gidemeyeceği parklar vardı. Gidilirse eğer erkekler tacizleriyle kızları korkutarak engelliyorlardı. Oysa park güzeldi ve ıslık çalarak gezmek çok keyifliydi. Olmak istediğiniz insanlık hallerinde karşınıza “kız çocuğu olmak” çıkıyordu ve sahici değil yapay bir şey dolaşıyordu sonra ortada. Parka ıslık çalamamak parkta geçen, parka ilişkin bir öykü yazmaya zorluyordu beni. Hayal kurmak…Bunu kağıda geçirmek.Özgürlüğü keşfedişim. Yumurtadan çıkış ve kırık yumurtanın çevresinde dolanırken sevinçten başın dönmesi…Uçma! Ötme! Kıpırdama! Bekle!

Ama bütün bu olanlar hiç adil değil, dedim kendi kendime. Ve yazmak adalet duygumu doyuma ulaştırdı. Özgürlük duygumu yanıtladığı gibi. Bunun bilgiyle şekil alması gerekiyordu. Çok okumak ve tüm duyargalarını  her an açık tutmayı becermek. Öte yandan yazma tutkusu şizofrenik olmayı gerektirir. Mutlak yalnızlık… Bir de kişilik parçalanmasına gereksinmeniz vardır. Deliliğin keskin kenarlarında yaralanarak gezme sevincidir yazmak. “Kısa şeyler” Hep bunlar ilgimi çekti. Gözlerin kapat, “aydede yok!” Başını çevir, bir papatya kokla.Kulak kabart, bir çekirğe sesi duy. Asfaltta ezilmiş bir kedinin kokusunu duy.Kusmak nasıl olur anlat. Görür görmez yuttuğun kedi ölüsünü atmaya çalış. Kimin kedisiydi veya yaşamı hangi çöp bidonuna bağlıydı? Onu ezen tekerlek hangi direksiyondaki nasıl bir el tarafından yönetiliyordu. O eli kumanda eden beyin nasıl bir beyindi? Yazarsın bunları….

Öyküye kadını konu etmemin nedenine gelince. Kendi algılamam dışında “diğer kadınlar için çaresiz kalma noktasında erkek egemenliğini yıkıma uğratma ve zarar vermenin bir yolunu bulmak için olabilir biliyor musunuz?  Hayır, dersin. Kısacık bir söz. Öykü hayır demenin en etkili ve en kısa yoludur. Lafı dolaştırman gerekmez. Bu kadın işi değil! Hayır yapabilirm. Buna kafa yorma,sen anlamazsın!  Hayır, düşündüm ki… Bir çocuk doğurmalısın. Hayır. Korkuyorum. Benim dediğim partiye oy vereceksin. Hayır…

Böyle yazıldı kadın öyküleri. Her zaman başka bir seçenek vardır, olmalı diye araştırırken. Hayır diyemeyenlerin yerine, kaburga kemiği olmadığını kanıtlayamayanların adına bir şeyler yapabilme çırpınışıyla…

Yalnız katlanamadığım düşünce şudur; öykü okunmuyor, derler. Öykücü duygusallığı sanmayın bunu, Öykü okunmuyormuş. Hayır efendim. Öykü tam da bu çağın metnidir. Kısadır, aanarşisttir, baş kaldırıcıdır, algılandığı beyinde ivme yaratır, Bütün sorun nedir biliyor musunuz? Öykünün okuyucuya ulaşmasındaki kanallar yetersiz bana göre. Öyküyü edebiyat dergilerinin sayfalarından çıkarıp günlük okuma unsurlarının içine yerleştirmek gerek. Dergiler, gazeteler, sanal dünya, sosyete sayfalarının yarısı kadar bir alanı öyküye ayırmayı düşünmeli.  Ulusal basın günlük yer ayırmalıdır. Bana öykü okunmuyor demeyin. Peki öykü yazarındaki son yıllardaki artışı nasıl açıklayabilirsiniz? İnternet ortamı türlü öykü metinleriyle dopdolu. Asla uygulanmayan yemek tarifleri, sebzelerden yapılan masklar daha ilgi çekici mi geliyor kadınlara? Erkeklerin futbol topunun peşine bu denli takılmalarının gerçek nedeni nedir? Başka seçenek verdiniz mi insanlara? O ünlü anekdotu duymuşsunuzdur. Suna Kan Bayburt’ta konser veriyor. Çıkışta gazeteci yurttaşa soruyor; “Koseri nasıl buldunuz? Yurttaş cevaplıyor;” Bayburt Bayburt olalı böyle zulum görmedi.”   Altmışlı yıllar. Şimdi 2000 li yıllar ve Bayburt’ta klasik müzik izleyicisi oluştu.

Sanatçılar, deliler olmasa toplumun düş teknelerini kim yüzdürecek tarih denizi içinde Tanrı Aşkına? Biz her koşulda bu tekneleri yapabilir yüzdürebiliriz. Yeter ki ufkumuzu kapatmasınlar.

IŞIKTA UYUYAN TAKMA SAÇLAR

Serap Gökalp’in Pirana Kahkahaları kitabından

Sağlıklı yaşam merkezinin dev duvar afişinden yumuşak bir sıçrayışla inseydi… Ancak bu kadar dikkat çekici olabilirdi.

Hayranlık uyandıran dişi bir beden… Ensesinde simit yapılmış, her an tokadan kurtulmaya hazır saçı, emprime desenli askılı elbisesi ve parfümüyle bir çiçek demeti, belediye otobüsünden inip insanların yanından geçiyor.  Omzuna kondurduğu hafif heybesi her adımda zıplıyor.  Makyajla, takılarla kalabalıklaşmamış, güneş yanığı kesintisiz cildiyle, öylesine yalın ki çevresinde her şey gereksizleşip eriyor.

Köşedeki kiraz ve kaysı satıcısına caddenin adını sorarken meyvelere doğru neşeli küçük çanlar serpiyor.  Satıcı arkasından derin bir nefes alıyor. Adı olsa olsa Su olabilirdi.

Çıplak algısı yaratan iki ince atkının tuttuğu sandaletler sessiz, çevik kedi yürüyüşüyle hızla yol alıp 101 kapı numaralı apartmanın önünde duruyor.

Kullanılmaktan parlamış, kayganlaşmış mozaik basamaklardan çıkarken otomatik aydınlatma düğmesini bulamadı ama havalandırma penceresinden giren ışık onu buldu.  Az ışık. Olsun.  Yürürken göz ucuyla havalandırma boşluğuna baktı. Eski tip kara tuğladan örülmüş, derisi yüzülmüş, varisli su borularıyla kaplı bina… Sıkıcı…  Derken 6 numaralı kapı, zile basmadan aralandı. Yeryüzüyle tamamen barışık, dimdik omurgası, bu karanlık apartmanda tehlikeleri karşılamak için tetikte konuk;

−Saat on dört randevusu, dedi, aralık kapıya ve kokuya…

−Evet buyurun.

Müşterinin şaşkın bakışına hemen bir açıklama geldi;

−Ayak sesinizi duydum. Kulaklarım olağandan iyidir.

Nur Peruk tabelalı kapıyı açan, eklemleri şiş, plastik eldiven beyazlığındaki el, havayı geri doğru yararak davet ederken, uzun tırnaklı parmaklar bir birine çarptı.  Kapı antika bir gümüşlüğe neredeyse değecekken içindeki makas ve neşter koleksiyonuna ışık vurdu. Bekleme salonunda hiç kimse yoktu. 

Kadın yine, konuk sormadan;

−Müşterilerime tek tek , özenle hizmet vermek isterim, dedi.

−Ceyda sizin çok müşteriniz olduğunu söylemişti de…

Vardı. Müşteri denen, paradan daha önemli bir tutkuyu keşfedene kadar. Kendini daima ve koşulsuz sahip olmanın kışkırtmasına bırakana kadar… Hazdan başın dönüp çıldırarak, insan beyninin en karanlık, en batak noktasına yaptığın yolculuklardan mutluluk yıkıntısıyla döndüğünde pişman, pişman, pişman…

−Elbette, elbette. Kalabalıkta huzurlu çalışamam. Yabancı zaten almam. Ceyda Hanım çok eski müşterimdir. O söyledi mi, akan sular durur, Bengisu hanım.

−Adım Bengisu değil Mine.

−Ah özür dilerim. Sanırım duruşunuzdan etkilendim. Ölümsüzlük suyuna beziyorsunuz. Hiç… Yaşlanmayacak gibi…

−Teşekkürler. Başlayalım, fazla zamanım yok.

−Kaygılanmayın.

Duvarları kaplayan sayılamayacak kadar askı ve rafa, takma saçlar, sakallar, bıyıklar dizilmişti. Büyüklü küçüklü sehpaların üzerinde kanı çekilmiş  manken kafaları gülümseyerek konuğa bakıyordu.

Dükkân sahibinin çeyizinden kalma ev eşyaları duygusu uyandıran bekleme grubuna inat, aşırı çağdaş saç tasarım alanındaki aydınlatmalar düğme sesleriyle yandı. Aynalar göz kamaştırırken Su, Bengisu, Mine, tüm güzelliğiyle ışıkların, Nur Peruğun gözbebeklerinin içine, kırmızı koltuklardan birine sere serpe oturdu.

Nur Peruk tokayı açtı. Düz saçlar yay boşalmasıyla kıvrılarak kızın boynundan aşağı düştü. Dolgun bir tutam, avuçlara alınıp okşandı. Uzun tırnaklar çıtırdadı.

−Çok güzel saçlar…

Sarkık yanaklar titredi.  Eller, aynanın önünden aldığı tarakla taramaya başladı. Müşteri, bu sırasız, bir tür kışkırtmayla gerçekleşen okşama eğilimli davranışı anlamaya çalıştı. Kadından yayılan garip kokunun ne olduğunu da…

Ter kokusu değil. Tütsü mü? Hayır. Bitkisel bir şey sanki. Belki kimyasal.

Aynanın içinden bakışta tüm yüzeyleri kaplayan saçlar, sakallar bıyıklar… Aynanın çerçevesine iliştirilmiş fotoğrafları o zaman gördü. Tanıdık duygusu üzerine biraz düşünseydi… Şaşı bakışlı müşterininki özellikle.  

Hadi canım. Alışıldık kuaför fotoğrafları işte. Polaroid.

−Güzel saçlar değil mi? Şu resimdeki saçlar demek istiyorum. Onlara bakıyorsunuz da…

Soru da tarakla birlikte kayganca sorulmuştu. Yukarıdan aşağıya, şakaklardan geriye, perçemlere ayrılıp bölüm, bölüm, sonra tekrar, tekrar…

−Yüzleri çok tanıdık geliyor nedense.

− Bakımlarını uzun süre ben yaptım.

−Ceyda’nın tanıdıklarından mı acaba?

−Tıpkı sizinki gibi…

−Yüz belleğim çok iyidir aslında. Kesinlikle anımsıyorum. Şu ikisini.

Tarağın saça değerken çıkardığı ses. Kadının arada tırnaklarını tarak gibi kullanarak saçları havalandırması… Ama daha çok okşaması, dokunması, kendini alamaması…

Fotoğraflarda bir yıl öncesinin tarihi vardı. Kadından yayılan koku her nedense belleğini zorluyordu ve yüzen, uçan takma saçları çağrıştırıyordu…

−Bana daha önce saç bakımı yaptırdığınızı sanmıyorum.

−Hayır.

−Kesinlikle unutulacak saçlar değil.

Çekmecelerden birini açmak için arkasını döndüğünde kız onun kendisini gözetlediği duygusuna kapıldı ve evet paralel aynada,  o ceviz kabuğu gülümsemeyle göz göze geldi.

Aslında kaşları var.  Var ama ilkin  sarı gözlerinin çevresini algılıyorsun.

Önlük; temiz kokulu plastik, havada kanat sesi çıkararak belirsiz bir şekil çizdi, müşterinin boynuna dolandı. Yine saçlara dokunuldu. Sonra paravanın arkasından küçük şişeler ve kavanozlarla dolu tekerlekli bir raf getirildi.

Cam seslerinden sonraki sessizliği doldurmak için bir çaba…

−Bu hanımlar size hala saç bakımı yaptırıyorlardır herhalde. Adlarını…

−Hatırlamaz olur muyum? Esmer olan Leyla’ydı. Saçları muhteşemdi. Kumral olansa… (Durdu. Bakışlarıyla ortamı araştırdı,) bana hep ortaçağ tablolarındaki tombul Hıristiyan meleklerini… hatırlatmıştır. Beni hiç bırakmadılar, diye bitirdi cümlesini.

Mavi beyaz porselen bir kavanozdan, kızıla bakan portakal renkli parçaları altıgen bir havana aktardı.

− Nedir onlar?

−Bu bir blu blanc kavanoz canım. Kutsal bitki fungus deseni, uzun hayat ve ölümsüzlüğün simgesidir. Bu ise bir agat havan. Değişik, özel koşullarda oluşmuş bir kuvars. Turuncu, kırmızı, kahve renkli harelerinden ötürü ateş taşı diyorlar. Ya da gezgin taşı… Özel karışımlar hazırlamak için kullanılır.

Kız,  sorusu kapları amaçlamamış olmasına karşın, sesini çıkarmadı. Tokmağın yumuşak dairesel hareketleriyle parçacıkların, toz haline getirilişini izledi.

−Ceyda’yla uzun zamandır görüşmemişsiniz. Umarım kapatılmamıştır, diyerek aradı telefonunuzu.

Kapatılmıştım. Ama tutkunun çağrıları hiç susmadı. Af çıkmasaydı… Saçlara dönmek… Kimsesiz perukçunun dönüp dolaşıp geleceği yer perukçu dükkânı…

Paslı bir kahkaha attı apansız.

−Dönüp dolaşıp geleceğimiz yer kürkçü dükkânı değil midir?

−Nereden dönüp dolaşıp geldiniz?

−Bakım süreniz üzerine hiç konuşmadık.

−İki haftada bir demişti, Ceyda. Bugün Salı değil mi?

−Evet.

−Saçma Salı!

− Saç masalı mı? Ne hoş…Evet tam da saç masalı…

Kızın göz bebekleri aşırı ışıktan küçülmüştü. Aynadan Nur Peruğa bakıyordu; Beykoz opalin bir kâse vardı şimdi elinde. Kızılımsı portakalımsı tozu ona aktardı.  Sonra Beykoz billurdan bir ecza şişesinden boşalttığı sıvıyla, duyulur duyulmaz seslerle karıştırıp bulamaç hazırladı.  Kumlu camların üzerine kazıma tekniğiyle yapılmış desenlerin altın yaldızları parlıyordu.

−Hiç olur mu? Her hafta. Saç ihmale gelmez bebeğim. Hep özen ister. Kaç yaşındasınız siz?

−Yirmi yedi.

− Tam zamanı. Onlar da sizin yaşınızdaydı zaten. Saçları konusunda hiçbir şey olmadı.

−Ne olmadı dediniz?

−Canlılığını yitirmedi demek istiyorum. Hazırladığım karışım sayesinde…

−Ha evet.

Sustular.

Kadın yıkama teknesini koltuğun arkasına yerleştirdi. Saçları yumuşak hareketlerle yaydı.

−Bize daha önce gelmemiştiniz değil mi?

−Hayır.

Sonra garip kokulu bulamacı yelpaze biçimli bir fırçayla saç derisine sürmeye başladı. Bilek eklemlerinden çarpışan misket sesi geliyordu.

−Sonuç memnuniyet verici olacak kesinlikle. Başınızı geriye verin. Yıkanırken olduğu… biçimde.

Acıbadem kokusu… Kız o an anımsadı; belli belirsiz yayılan koku buydu işte. Onun ellerine ameliyat eldiveni giymiş olduğunu o zaman fark etti.

Kadın:

−Siz kendinizi rahat bırakın yavrum, dedi, aynadan onu süzerek.

Kız denileni yaptı. Gözlerini kapattı. Konuşmaları bu kadar savruk izlemeseydi…

Bunu bekleyen, ışıkta uyumakta olan peruklar, süzülerek duvardan raflardan ona doğru akmaya başladı. ‘Acıbadem neyin kokusuydu?’ dedi bir takma saç kıkırdayarak. ‘Bilmiyor, bilmiyor,’ dedi bir bıyık hızla uzaklaşarak. ‘Resimleri de anımsamadı,’ dedi uzun bir sakal, esintisi kızın yüzüne değdi. ‘Gazetelerde ekranlarda radyolarda kaybolan kızları,’ dedi uzun kıvırcık bir vampir saçı, tam üzerinde zınk diye durmuş ona bakıyordu…

O sırada kızın birkaç metre sağında hazeran paravanla ayrılmış işlikte takma saç olmayı bekleyen sarı bir saç kümesi seğirirken…

ANADOLU’DA YAZAR OLMAK

Anadolu İstanbul’a göre taşradır. İstanbul’un bu bakışı kendimizi kötü hissetmemize neden olur.  Sanırım İstanbul’dan hoşlanmayışımın nedeni de budur. Bize taşra diyen odur. Koca bir kafadır, saçları Anadolu’ya yayılır. Ama suratını görmek zordur.

Taşralı yazarın ayrı bir tanımı vardır. İçine kapanıktır bir kere. Çünkü yazar olmak beş para etmez, Anadolu’da esas işin ne diye sorarlar. Kirpiklerini kırpıştırıp bakar sonra kaşlarını çatıp, yutkunup bir yalan söylersin. Müzisyen olsan ha anladım düğünlerde falan çalıyorsun yani, derler. Ama sözcükleri satacak yer yoktur.  Çoğunlukla yazar kimliğimizi göğüs cebimizde taşırız pek göstermeyiz.

Sonra efendim, taşrada yazar olmaya karar verirseniz önce çevrenizdeki engelleri saptayıp tek tek ele geçirmeniz gerekir.

Babaannemin ilaç şişeleri, dedemin kibrit kutuları, annemin dikiş kutusundaki kumaş parçalarını biriktirirdim. Eve gelen bayram şekeri kutularını tiyatro sahnesi gibi keser, yarım parmağı geçmeyen şişelerden insanlar, kumaşlardan dekorlar yapardım. Karşıdan bakınca bu birbiriyle ilgisiz nesneleri oradan alıp oraya koymam tuhaf bakışlara neden olurdu. Ne yapıyorum anlamaya çalışırlardı? Satranç bilmiyordum. Yaşım da olsun olsun 5-6. Bebek evi diye bir oyuncak hayal bile edilemezdi ki.

Orta okulda derslerle ve çizgili bir komposizyon defteriyle sınırlı yazın dünyamdaki duvarları bir yaz tatilinde yıktım. Yedinci sınıfın tatilinde bir roman yazdım. Gizli ama. Okul olmadığı halde kalem kâğıtla ne işim olduğunu kuşkuyla izleyen aileme karşı gizlilik kendiliğinden oluştu.  Gece mum ışığında yazıyordum. Bu hem romantikti. Hem de gece çişe kalkan bizimkiler “hadi daha yatmadın mı ?” demiyordu.

“Nalan çeyiz hazırlamaya başlamış, bizim kız ilk maaşıyla daktilo aldı.” Bu annem. “Ne olacaksın başımıza yazar mı olacaksın?” Bu yakışıklı babam. Pencerenin camında saçlarını düzeltiyor.  “Kızımız yazardır,” diye tanıştıranlar da yine onlardı ama aradan on dokuz yıl geçmesi gerekti. İlk kitabım artık yayınlanmıştı.  

Hele o gece tıktıkları? Ne çok kızdırdığım insan olmuştu ve ne çok insan beni üst kattaki terlik, ayakkabı sesleriyle sinirlendirmiştir.

İlk öykülerimi bir matbaacı okumuştu. Bir zamanlar yerel bir gazetede köşe yazarlığı yapmış. Edebiyatçılarla iletişim kurmak hayal bile edilebilir olmadığından (yaşım 18-19)  ona dört öykü bırakıyorum. Bir süre sonra değerlendirmek üzere çay içmeye gidiyoruz, yanımda babam. “Valla bu çocuğa yardımcı olmalıyız azizim” diyor, matbaacı amca. “Düzeltme yapacağım diye elime kalem aldım, ilk sayfadan sonra kalemi kenara koydum.” Bu sırada matbaa makinesinin sesi pek neşeliydi. Benim gözümün kuyruğuyla babama bakışım da.

Eee ne olacak? İstanbul.

Kendi kendini eğitmek zorundadır taşralı yazar. Şimdilerde yazı atölyeleri var ama ne yazık ki bunlar da belli yerlerde sınırlı. Eskiden böyle şeyler de yoktu. Gönül ister ki yaygınlaşsın. Bu arada kim bilir kaç tane iyi yazar şair, olanakların kısıtlayışıyla vazgeçiveriyor bu işten. Çünkü ilk başlarda özellikle ne yazayım nasıl yazayım soruları vardır. Taşrada malzeme sıkıntısı yoktur Allah için. Benim yazarlığımın uzunca bölümü Bursa’da geçti. Bursa tek renktir; yeşil. Şimdilerde daha koyu bir yeşil. Ama edebiyat çok renk ister. Arayışlarım beni Bursa’nın metal rengine ulaştırdı. İşçiler. Biraz kazıyınca maden işçileri, tekstil işçileri, ağaç işçileri, beden işçilerini keşfettim. Bu kalın ve yeşil rengin altında bulduklarımdan çok şaşırdığımı itiraf etmeliyim.  İşçi sorunlarını ha babam yazdım. Son yıllarda kahramanlarım, cadılar, vampirler, her önüne çıkanla seks yapan karakterlerle savaşıyor ama olsun. Peki her şey yoluna girdi mi? Ne yazık ki hayır.  Çünkü bu noktada da İstanbul çıkar karşımıza. Yayın konusu. Sesimin İstanbul’dan duyulmuyor olması benim motivasyonumu düşürmüştür. Çünkü okura giden yolun üstünde oturur İstanbul. Bu noktadaki hayalim ise her kentte yayınevlerinin olmasıdır. En azından kent tanımlı yerlerde onlar yirmiler yayıncı neden yoktur? Böylelikle biz de korku şatosunun lordları leydilerieyle değil gerçekten kültüre katkı sağlamak ve karlılığını paylaşmak için yapılandırılmış yerlerle çalışma olanağı bulmuş oluruz. Bana diyeceksiniz ki ohoooo. Doğru. Çünkü taşrada kültür adeta çölleşir. Benim yaşadığım Anadolu parçasında yok değildi.  Vardı kültür etkinlikleri. Sinema, tiyatro, konser, resim sergisi, edebiyat etkinlikleri… Vardı. Sınırlı olarak. Gerçek işler için yine İstanbul. Kültürel etkinlik olarak hiçbir şeyin yapılmadığı yerler olduğunu biliyorum. Kitap fuarları epeyce arttı teselli olursa bize. Tiyatrolar turneler düzenliyor. Ama bankonun bu yanına geçmek için, kitap satmak için gene haritanın kuzey batısına sıçramak gerek.

Seçenek olarak bir matbaacıyla anlaşıp kitap bastırılabiliyor, evde çok güzel kendi kitap öbeklerinizi yapmak isterseniz elbette. İstanbul’da bir yayıncıya bastırma şansını edindiyseniz etkinlik ve kitap tanıtımı için nazlanmalara katlanmalısınız. İş başa düşer. Meslektaş dayanışmasının devreye girdiği bu noktada düzenlenen etkinliklerde hep aynı yüzler bulunur. Ben senin imza günü ve söyleşine giderim, ayıp olmasın diye sen de bana iadei ziyaret yaparsın günü geldiğinde. Yazarlar arası acı rekabete burada değinmeyelim. Çünkü o sözü doğrulamış oluruz. İki yazar bir araya gelirse ne yapar? Üçüncü yazarı çekiştirir. Benim hayalim bu noktada nedir? Yazar dayanışması, ilk aşamada yazdıklarını gerçekten bu işe gönül vermiş insanlarla tartışabileceğin, yapıtlarını okuyup görüş alabileceğin kapalı grup toplantıları. Uzun sohbetler. Bir tür yazarlar kulübü. Böyle kulüpler vardır kuşkusuz ama yazarlar dışında herkes vardır ve yazı dışında başka şeyler konuşulması yeğlenir. Zinhar yazdıklarını okuyup başkalarının ne yazdığını dinlemek söz konusu değildir.

Taşrada yazar kendini  hep yalnız hisseden insandır. Çünkü diğer toplumsal rollerin saldırısı altındadır. Evliyseniz eş rolü, çocuk sahibiyseniz anne rolü, çalışan kadın, komşu teyze, ana-babanın çocuğu, sivil toplum örgütlerinin üyesi… Hangisini saymalı bilmem. “Yarın akşama şu toplantı var,” derler, “Ütü yapacağım” derseniz tamam o zaman derler. “Yazı yazmam gerek”derseniz  “Sonra yazarsın  gel hadi” derler.

Şimdi başka bir taşradayım. Artık Bodrum’da yaşıyorum. Ya güzel değil mi? Bodrum’da metrekareye ikiyüz sanatçı düşüyor. “Art” konusu ressamların tekelinde. Bu kere sözün renklerle savaşı içindeyim. Yalnızlık çekiyorum.  Esas işin ne diye sormuyorlar , ressam mısın, diye soruyorlar. Ama hiçbir zaman bilmedikleri esas işim edebiyatı yapabilmek için para kazanmak üzere bir sürü iş yaptığım… Resim ise bana uzak. Ben de kestirme olsun diye, diyorum ki işçi emeklisiyim.

NEZİHE MERİÇ USTAYA MEKTUP -ALACACEREN OKUMASI

Bu metin Serap Gökalp’ten Nezihe Meriç’e yazılmış 22.6.2008 tarihli mektuptan alınmıştır.

Sevgili Nezim, Alacaceren’i okudum. Bir kitabı okuduktan sonra okuma hazzını birileriyle paylaşmak ister ya insan. İşte o duyguyla yazıyorum. Sizi yaşamınızın belli tarihlerinde selamlamak yerine şimdi ve şu anda selamlamayı da amaçlıyor bu yazı.

Alacaceren’in çekirdeği bir gazete haberi olsaydı; “Uzun süredir şiddetli geçimsizlik yaşayan çift aynı anda evi terk ederek iki küçük kızı yalnız başlarına bıraktılar. Vicdansız anne babanın nerede olduğu bilinmiyor. Çocukları anne-dedeleri bakacak,” diye bir haber oluşurdu sanırım. Haberler yaşamımızdan gelip geçer. Oysa yazın sanatının o görkemli kapısını kitabı açacak olursak… Bir matruşka buluruz.

İki kız kardeşin yaşamından kesite bakıyoruz. Bakışımız, kardeşlerden biri; yazı yeteneği olan Bengisu, aracılığıyladır. Annesi ve babası hem parasal hem dünya görüşlerinin farklılığı nedenleriyle ayrılan iki kız çocuğunun terk ediliş öyküsü, dedenin onlara kol kanat germesi sıkıntılı günlerin içinde yakalanan güzel yaşam ayrıntıları. Bengisu’nun 6-7 yaşlarındaki halinden başlayıp genç kızlığının bir bölümüne tanık oluyoruz.

Bengisu karakterinin yönünden ve anlatıcı/yazar yönünden ağırlıkta olmasına karşın karakterleri birbirinin gözüyle de aktarılmışsınız. Burada amaç okuyucuyu farklı bakış açılarında gezdirerek geniş bir sunuş yapmak olsak gerek. Tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi. Bengisu’nun yaşamına bakışını, onunla ilgili incelemelerindeki bulgularını, kendiyle bir gibi hissettiği noktaları, duygu birlikteliklerini anlatıyorsunuz. Kimi zaman da öylesine kendinizi dışarıda tutuyorsunuz ki Anlatıcı/Yazar mı konuşuyor yoksa Bengisu’nun belleğinin içine girmiş biri mi söz konusu duraksıyorum. Anlatım merceklerini Anlatıcı/Yazar dışında listelemek gerek. Bengi’nin  anlattıkları, Bengi’nin kurmacalarındaki (Ayşe) karakterin annesine ve çevresine bakışı, kurmaca karakterin annesinin anlattıkları, Dede’nin anlattıkları ve misafirlerin anlattıkları. Bu farklı gözler, farklı okuma eksenlerinin yazara anlatım kolaylığı getirdiği kuşkusuz. Aynı zamanda olay-okuyucu bağlantısı kurularak metne genişlik kazandırılmıştır. Geçişlerdeki çabukluğu ise sonsuz bir keyifle okudum.

Birbirinden farklı fiil zamanlarını peş peşe kullanmakla aynı anda birçok algıyı doyurmayı hedeflediğinizi düşünüyorum. Görme, duyma, koku, dokunma, bilinç, bilinç akışı, duygu renkleri, değerler, felsefeler, toplumsal sıkıntılar, baskılamalar, karakter portelerinin çizimi vs. bu nedenle bir biri ardınca algılanıyor. Böylelikle asla tekdüze olmayan, okuyucuyu diri tutan bir anlatım ki “amacın” emrinde olduğunu hissettim.

Özenle seçilmiş cümlelerden oluşan bölüm adları fısıltılı anlatı akarken azıcık yüksek sesle dikkat çekmek için söylenmişçesine hoş duruyor. “Sabahlardan bir sabah… “ merakla sonrasını beklememize neden oluyor. Bu noktada bölüm adlarını peş peşe dizip okumak geldi içimden; Sabahlardan bir sabah /  Bir başka sabah/ Ah Güzel Sabahlar da Vardı/ Doğru Böyle Sabahlar Vardı/Geçip Gitmiş Bir Dolu Sabah Var. Anımsamak Olası Değil Hepsini/ Bengi Roman Yazmaya Bir Sabah Birdenbire Karar Verdi / İlk Aşk/

Anımsandığında Acı Veren Sabahlardan Biri /Sabahların En Acısı/

Bir Sabah Dede Gelmişti/ Çocukluğumu Yazmak İstiyorum/ Bir Sabah Daha/

Bir Gülperi Hanım Varmış…  Şiir gibi ayrı bir metne ulaşılıyor…

Roman kadronuza baktığımda, yer yer çarpıcı, ayrıntılı tanımlamalar buluyorum. Ama karakterlere ilişkin bütünü, metnin içine serpilmiş ipuçlarıyla, boşlukları doldurarak okuyucunun oluşturmasını bekliyor Alacaceren metni. Her birini tepkilerinden, tepkileri doğrultusundaki sözcüklerden, çatışmalardan tanıyoruz. Bengi ve Dede çok katmanlı karakterler. Ama yalınkat karakterler olmasına karşın son bölümdeki akraba kadınların romanda var olmasıyla bambaşka bir derinliğe ulaşılıyor. Yalınkat karakterler çok katlı karakterlerin ve olayın iletiminin güçlenmesi için var edilmişler sanki. Amaçsız değiller. Ya da salt olayın başka yönünü göstermek için kullanılmış değiller.

BengisuRomanın anlatıcısı ve başkahramanı. Küçük bir kız olarak girdiği kitaptan genç kız olarak ayrılır.
GünBengisu’nun kız kardeşi. Güzel bir kızdır ve Bengisu tarafından hep korunmaktadır.
DedeBu iki çocuğun yaşamında kocaman bir irade, güç, sevgi, güzellik, dayanak unsuru olarak bir anlığına yer alır. Ama onların gelişimine gerçek katkısı olan karakterdir.
AnneBeklentileriyle yaşamı arasındaki derin ayrılıklara dayanamayan ve çözümü kaçmakta bulan karakterdir. Dedenin ölümüyle yine çocuklarının yaşamında yer alacağı hissedilir.
BabaTahsilli olmasına karşın toplumla ve mesleğiyle barışamamış, alkolle sarmalanarak düşler ülkesinde yaşamayı seçmiş, sonra da çocuklarını bırakmış zayıf karakterli, sevecendir.
Gülperi HanımDedenin ölen ikinci eşidir. Dede için çok özel kişiliğini ve yitirilmesinin getirdiği acıyı hissederiz.

Kaleminize ilişkin keyifli keşiflerim ise şunlar oldu;

İlk söylemem gereken metnin olay örgüsü ile değil anlatısal zenginliklerle örgütlenmiş olması. Bunun için karakterlere özgü sözcükler, deyimlerle, duygu veya mekân betimlemeleri kullanmışsınız. Öte yandan Alacaceren’de sabahların ele alındığını gözlemledim. “Yaşamlarının sabahlarını yaşayan” iki kız çocuğunun bu başlangıçlarına dikkat çekilmek istenmiş gibidir.

Kitaptaki yoğunluğu neyin yarattığını düşündüğümden, mozaik düzeninde oluşturulmuş bölümlerde, anlamların eklenişini araştırmayı önemsedim.  Sabah bağlantıları, dede, anne ve baba bağlantıları vardı, Bengi’nin düşlerinin bağlantıları vardı. Türk toplumuna ilişkin öğelerin görkemli ezgilerini dinledim;

Kahvaltıda ekmek balığı yapmak söz gelimi. Sf. 18’deki bir diyalog; “Hadi be yahu, kaynaya kaynaya kapkara oldu bu meret çay” Babaanne genç kız gibi seyirtir, basma entarisinin içinde ince kurumuş vücuduyla; “geldim geldim” der. Rüya yorumu yapılır. (S.30) “Kıçın açık kalmış senin.” Gerçeklik duygusunu  bizimle (okurla) konuşmanızla sağlamışsınız. Daha kitabın ilk cümlesinde  bize dönerek “Onun adı Bengisu” diyorsunuz. “Ben bu Bengi’yi çok seviyorum,”diyorsunuz. Sf.13’ de “Bengi’nin yaşamında önemli olan ya da onun yaşamını irdelemeye çalışırken öne çıkan…” diye açıklama getiriyorsunuz. Gerçekleri anlatma konusunda çok özenli olduğunu, herhangi bir kargaşa yaratmaktan özenle kaçındığını Sf.38’ de “Bengi böyle bir toka kullanma,.”deyişinden anlarız. Romanı güzelleştiren yalın sözcükler yıldız gibi parlıyor; “ Ufantı”, “Tansık” “Aralık “ (evin koridor bölümü için kullanılıyor) Ayrıntıları bölerken daha küçük parçalar, daha küçüklerine ulaşıyorsunuz;

Sabah > kahvaltı > masa > yiyecekler> yağın üzerindeki reçel kalıntısı > çocuktaki etkisi > annedeki sıfır etki…

Şekilsel olarak metin; anlatıcı/yazarın anlattıkları, Bengi’nin belleği, Bengi’nin not defterleri, Bengi’nin kurgusal notları, Bengi’nin kurgusunda anne karakterinin anlattıkları, Dedenin anlattıkları ve belleği, eve gelen misafir kadınların anlatımlarından oluştuğunu saptadım.

Özgün deyimleriniz, sözcüklerinizin ayrı dizilişleri var. Metni hem etkili kılıyor hem kısaltıyor. “Yüreğin sevinçle şişmesi” , “Ben kendim için güzel balkonlar biriktiririm,” (Sf.63) “Öyle ki bu ıslaklık, alnındaki yeni çıkan ince saçlara, yüzünü yıkamış da saçlarını sıvazlamış gibi bir görünüm vermişti.” (S.71) “Oysa benim için bir balkondu Gülperi Nenem.” (S.74) “Hava gamlanırken…” (S.41)  “Alacakavak gibi pırpırlanan çok hoş bir kadın tarafından kırk yıl büyük bir aşkla sevilmiş.” Sayfa 45’ deki tan vaktinin çocuk gözüyle tanımlanmasını “Gün kızamık çıkardığı zaman” iki biçimde okudum.  1) Küçük kızın hastalığını anımsatan saatler, 2) Gökyüzünün kızıl renklere bulanması. Ama söylemeden geçemeyeceğim, anne ve baba sözcüklerinin iyelik eki olmaksızın kullanılışı, müthiş derecede belirleyici, çarpıcı.

“Onun adı Bengisu.” Romanla ilk tanışma cümlesi. Tek satırda iyice algılansın diye tek başına bırakılmış cümle, Bengisu’ya ilişkin düşünmeyi öneriyor okuyan özneye.

Ölümsüzlük iksiri anlamına gelen eski söylenişi “ab-ı hayat suyu”. Böyle bir isim hemen ilgi çekiyor. Hatta yaşam direncine bakılırsa başkarakterin, pes etmeyişine ve algılayışlarındaki inceliklere bakılırsa,  gerçekten apayrı bir su. Bizi onunla tanıştırmanızdan sonra “Sabahlardan bir sabah” bölümüyle Bengisu’nun yaşamına yavaşça girmemizi sağlıyorsunuz. Bu farklı bir sabahtır. Yıllardır yaşamlarında olmayan annelerinin tekrar aralarına döndükleri apayrı bir günün başlangıcı. Ama hem burada hem roman boyunca benimsenmemişlik, sevgi görmemenin işareti olarak bu kadından “anne” diye söz ediyorsunuz. Anne, iyelik eki kullanılmaksızın gezer romanda. Bir takım haklılıkları, kişiliği ve karakter olarak romanda / yaşamda kendince sağlam duruşu olmasına karşın çocukların gözünde yabancı biridir.  “Evde konuk var!” diye tanımlanır 11. sayfada. Ünlem işaretli ve yabancılığın altı çizilircesine konuk sözcüğüyle işaretlenmiştir. Eve gelmiştir. (Dedenin ölümünden sonraki zaman dilimi.) Yeni bir başlangıcın tedirginliğinin evden, eşyalardan, yiyeceklerden dalga dalga yayıldığını duyumsarız. Şimdiki zamanı anlatıcı /yazardan dinleriz. Bazen de dili geçmiş zaman fiiliyle verilir.

Anne ve babanın nasıl tanıştıklarını, evlenme öykülerinin anlatıldığı sonrasında günlük yaşamlarından kararlarından veya kararsızlıklarından söz edilen bölümde aksaklıklar vardır. Buradaki “Da…” ile çok pratik, günlük yaşamda çok kullandığımız, bu yüzden fazlasıyla gerçeklik duygusu yaratan hayal edilenle yaşanan arasındaki açı farkına işaret edilir. Karışık fiil zamanlarıyla anlatım hareketliliği sağlanır. Ama en çarpıcı anlatım biçimi uykuya geçiş süreci bana göre. “Güzeeeeee. Uyku öyle bir iner ki, tanımlanması çok zor, gizemli bir geçiştir bu derinlerine, çok derinlere… “L” harfine erişmek olanaksızdır.” (S.19)

Bu betimleme yükü çok yoğun, imgelemi okuyucunun dağarcığı boyutunda genişletmeye yatkın sözcük dizgeleri ‘balkonu, badanası, içinin düzeni’ çok güzel evde konuk olmaya benziyor. Ev sahibimiz yazarımız.

Anlatısal hareketlilik konusunda görkemli bir düzenleme söz konusu. Geriye bakışlarla (analeks) okuyucunun belleği sürekli tazelenirken var olan yapıya katkıda bulunacak genişlemelere yer veriyorsunuz. Okuma boyunca olayın nedeninin bir parçası ya da karakterin bir özelliğini keşfederiz. Sabırsız bir metin olmadığı için ileri sıçramalar (proleks) yapılmamış sanıyorum.

Metne ilişkin zamanın net verilmediğini, zamana ilişkin izlenimlerin yavaşça yaratıldığını söylemeliyim ki bu metni çok hoş,saydam kılmış bana göre. Söylenen zaman dingin ve acelesiz iken okuma zamanının hızlı olması yazarın gücü olsa gerek. Çünkü sakin bir sesle yapılan söyleşi öylesine akıp gidiyor ki daha sonra da yineleyeceğim gibi 67 . sayfada  “Aaaa tüh!” sesi çıkıyor farkında olmadan, ağzımdan. Ne zaman bu sayfaya gelmişim anlayamadım.

Okuyucu olarak benim metinlerde dikkat ettiğim bir başka konu da metne vuran ışıktır. Alacaceren’de hep sabah ışığı kalıyor akılda. Yaşamın ilk evresi çocukluğu çağrıştırıyor, günün ilk evresi, göz alıcı parlaklık, tüm hüzünlerin üstünde bir “vaat” olarak ışıyor. Metnin art alanının 70, 80 ve 90 lı yıllardaki Türkiye olduğunu farkında olmadan anlıyorsunuz. Bu annenin beklentileri ve isteklerinin gerçek yaşamla nasıl çeliştiğini verirken de algılanıyor, siyasi görüşlere ilişkin konuşmalarda çıkarımlardan da. Çocukların okudukları kitaplar… Asıl metnin sonunda okuyucuyla doğrudan konuşurken, art alanı elinizin tek hareketiyle biçimlendiriyorsunuz. Aynı zamanda mekânı da belirleyiveriyorsunuz bir çırpıda.

Kitaptan ayrılırken…

“Bir Sabah Daha” bölümünde, Sf.64’ te irkildim, birden kitabın kalanı dikkatimi çekti. 67 . sayfadayım ve 76 da bitiyordu.  “Aaaa tüh!” Nasıl ayrılacağım şimdi kitaptan?  Böylesine bir sarmalanmışlık duygusuyla okuyorum Alacaceren’i. Kısa ve damıtık olması mıdır onu bu denli güçlü kılan?

Öykünün devamında okuyucuyu özgür bırakmak istiyor görünseniz de metnin sonunda Türkiye’nin 2000’ li yıllardaki bungunluğuna işaret edip bu ortamın içinde devamı yazmaya istenç duymadığınızı belirtmişsiniz. (Bu sizsiniz değil mi anlatıcı yazar değil, doğrudan siz…)  sonuç trajik öyle mi?

75. sayfada “Ben burada bırakıyorum,” derken yazar/anlatıcı,  içimin burkulduğunu itiraf etmeliyim. Olay örgüsü yüzünden değil hayır. Bu karşılıklı söyleşi, zaman zaman roman kahramanlarının da koltuklarda oturduğu, kahvaltı yaptığı, balkondan aşağı baktığı bu Alacaceren evinden gitmek istemiyorum. Yazarım bir söz veriyor. “Bir gün belki, akşamları yazmaya başlayarak sürdürebilirim…”  [1]

***

Bekledik, sevgili Nezim, ama kara kanatlı koca kuşun da beklediğini hesaba katmadık.  Sözcüklerle ne zaman her haşır neşir olsam “bir ceylan su içmeye iner” gönlümdesizi anarım, biliyor musunuz?

Sonsuz saygılarım, sonsuz sevgilerimle, özlemle…

Serap Gökalp


ÖYKÜDE MEKAN VE DİYALOG

Merhaba, bugün öykü sırlarımızdan ikisini paylaşacağız. Uzam ve karşılıklı konuşma.

İtalyan krallarından III.Vittorio Emanuel kültürü kıt birisi olarak ünlüymüş. Bir gün bir resim sergisinin açılışını yapmak, tablolara da hayran hayran bakarak salonları dolaşmak zorunda kalmış. Kral, yamaçlarında bir köyün uzandığı çok güzel bir vadi manzarasının önüne geldiğine, uzun uzun resme bakmış ve sonra serginin yöneticisine sormuş: “Bu köyün nüfusu ne kadar?”

Kısa öykünün en önemli unsuru mekan olarak söylenir. Yalın bir düşünceyle bir şeyi bir yere koymak gerek. Öyküyü  içine yerleştirdiğiniz şey mekândır, UZAM. Bir tablodur bu. Rengini, ışık ayarını, bakış açısını, kıvamını tümüyle amacınıza uygun saptadığınız bir tablo. Gerçeklik duygusunu yaratacak unsurlardan biridir. Öyle ki tabloya bakan köyün nüfusunu sorsun.

Günümüz öykücülüğü… Bu cümle insanı yerinden hoplatıyor. Bin bir ata, asıl dizginlere… At gitsin ufuk çizgisi gitsin… Öyle bir konu ki yolumuzu yitiririz.

Sonra ikinci cümle “ içinde mekan ve diyalog” Evet.  Şimdi atımızdan inebilir yürüyebiliriz. Bu arda çevremize çiçeklere böceklere bakar, kokuları içimize çeker, bu uçsuz bucaksız öykü alanında edebiyatın güneşini tenimizde hissedebiliriz. İşin tadını çıkarabiliriz.

Uzam ve karşılıklı konuşmayı   sıkıcı kitap cümleleriyle anlatmaya kalkışmayacağım. . Zaten biz yazarken öyle göstergebilim açısından, dilbilim açısından falan filan bu iş nasıl duracak diye pek bakmayız. Tek bir hedefe kilitleniriz, oraya ulaşmak için öykü unsurlarını kullanmayı deneriz.

Bir karar veririm. Şu konuda yazacağım diye. Sonra küçük bir prizmaya dönüştüğümü hayal ederim.  Evrende duran, küçük bir prizma. Ta tanrı Toth tan bu yana insanlık tarihinin yedi bin yıllık birikimlerinden bana düşen ışıkla birlikte gözlemlerimi, düşüncelerimi ve duygularımı yoğurur yeni bir tayf olarak öykümü yazarım.  Bu benim özgün tayfımdır…

Size üç küçük uzam yarattım. Birincisi üzerine konuşalım. Hayallerinizce geniş bir doğa parçasında canınız hangi renk istiyorsa o renk bir atın üstünde koşan ben. Arkamda bir toz bulutu, düşlersiniz. Hava büyük olasılıkla açık çünkü ufuk çizgisini görüyoruz. Koşan bir atın üstündeki binicinin görüntüsünü siz imgeliyorsunuz. Saçlarım mı uçuşuyor, gözlerim kısılmış mı?  Ellerim dizginlerde, ayaklarım üzengilerde nasıl duruyor?  At nal izleri bıraktığı toprak bir yüzeyde mi koşuyor, ince bir bitki örtüsü mü var, sizin bileceğiniz iş… Bunları söylemedim ama sizin zekânıza güvenerek bir iki cümle ettim.

   

At gitsin ufuk çizgisi gitsin…

Bu cümlelerin ardından şunu söyleseydim; Ufuk çizgisini yakalamaya çalışırken yorgun düşmüşüm, ter içinde gözümü açtığımda daha gün doğmamıştı. Kalkıp pencerede ufuk çizgisini beklemeye başladım. Şimdi öykü mekânını başka bir çizgiye kaydırdım. Bir düşümü anlatmaya başladığımı görüyorsunuz.

Başka bir deneme yapalım mı? At gitsin ufuk çizgisi gitsin…

Hemen arabaya  atladım; “ Acele et” diye bağırdım arabacıya. “Acele et çok kısa zamanda çok uzak bir yere gitmemiz gerekiyor.”  “Nereye hanfendi? “Ufuk çizgisini yakalayacağız.” Araba tozu dumana katarak yol almaya başladı. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Durduk. “Geldik mi?” diye başımı uzattım dışarıya. Aman Tanrım! At falan yoktu!

   

Burada da sizin  imgelerinizi harekete geçmeyi umarak sözcükler kullandım. Ama bence uzam öyle bir şeydir ki öyküyü çerçeveleyip sabitleme çabası olmasına karşın yazarın yorumu ve okur algısı işin içine girdiği için değişir, ne dersiniz?

Mekan yaratmada en büyük usta Edgar Allan Poe’dır biliyorsunuz. Poe’nin formülü, atmosfer, hipnoz etkisi, matematiksel kesinliktir.  Bakın şimdi:

“Ve bu çimenliklerde yer yer, düşsü korular uzanırdı. Bunların fantastik ağaçlarının uzun ince gövdeleri dik yükselmez, öğlenleri vadinin ortasına düşen gün ışığına doğru zarifçe eğilirdi. Abanoz ya da gümüş renkli görkemli kabukları öyle pürüzsüzdü ki Eleonora’nın yanakları dışındaki her şeyden daha düz, daha kaygandı…” (Eleonora) Mekan betiminden yavaşça karaktere götürdü bizi yazar.

“Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa,dev bir böceğe dönüşmüş buldu kendini.” Kafka konuştu. Bize Dönüşüm öyküsünü anlatmaya başlıyor…

   

Bir görüş günümüz öyküsünde uzamın kullanılmaz olduğudur. Ama bunu tümüyle yok etmek değil mekanın gizlendiği veya gizemli olarak var olduğu şeklinde yorumlamak gerek.. Anıştırmayla okura önerilen mekandır bu. Belki de bizi yanıltan, mekan dediğimizde eski metinlerin uzun betimlemelere yönelmiş  olması.  Çağdaş öykü için atmosfer yaratmak deyimini kullanmak nasıl olur acaba? Bana daha açıklayıcı gelir.  Aradaki fark bence şudur, betimleme okura yazar penceresinden hayli ayrıntılı bir bakış sağlar. Oysa atmosfer yaratmak okura  orada olma duygusu verir ki bu anıştırmayla sağlanır. Hayal edilebilir ayrıntılarla oluşturulur ve metni yoğunlaştırmak için kullanırız.

Başka amaçlar için de kullanırız. Bir zamanı, tarihsel kesiti veya yaşam kesitini yakalamak için var ederiz. Gerçeklik duygusu yaratırız. Beri yandan zaman öğesi ve karakter öğesiyle de -tersi yani- mekâna ilişkin ipuçları verebiliriz.

   

Ter içinde uyandı, her şeyden kopmuş, bir süre evde aylak aylak gezindi. Sonra bir sigara yaktı ve oturdu, kafası bomboş, buruşmuş pantolonundaki kırışıklara baktı. Ağzında uykunun ve sigaranın tüm acılığı vardı. Pörsük ve gevşek günü, onun çevresinde, vazonun içindeki su gibi çalkalanıyordu. Albert Camus karakter öğesiyle uzamı gözümüzün önüne bırakıyor.

Kolay anlaşılabilir uzamlar yaratabiliriz. Karakterlerin iç dünyasındaki mekanları kullanabilir veya soyutlayabilirsiniz ama kimi araştırmacıların saptadığı şudur 21. yy mekanı kaygan zemin ve şiddet unsurlarıyla oluşturuluyor, derler.

… su setindeki kırık bir şişenin boynundan küçük pırıltılı bir yıldız noktası çakıp söndü ve bir köpeğin ya da kurdun yuvarlak kara gölgesi belirip koşmaya başladı…. Çehov konuştu.

   

Mekanı kimi zaman kurşunkalemle, kimi zaman pastel boyayla kimi zaman da çok renkli çizeriz. Üslubumuz veya seçtiğimiz konu neyi gerektiriyorsa.

“Derken çanların çalması durdu,ağılda tüfekler patlayarak öğlenden sonranın havasını patiska yırtar gibi yırttı.” Carlos Fuantes’in bir cümlesiydi bu. Kulaklarımızı da istiyor Fuantes.

Çiçikov kuş tüyü yorganın tüyleriyle sarınmış bir halde uyuya kalır; simit gibi kıvrılır ve ertesi sabah uyandığında bir sineğin tavandan kendisine bakmakta olduğunu görür” Gogol.

   

Sisler içinde yitirilmiş bir gün olacağını bilemezdiniz. Yürürken apansız ayaklarınızı yitireceğinizi, arabaların hareketli bir çift ışıktan ibaret olacağını. Bu narin ve tehlikeli duvar yüzünden kıpırdamaktan korkacağınızı. Çocuklarınızı, evlerinizi, sokaklarınızı hatta rüzgarı bile yutuvereceğinden kaygılanıp, ötesini göremediğiniz pencerelerden dışarı kaygıyla bakacağınızı. Belediye çukurlarında insanların öleceğini ve hırsızların bayram edip köşe bucağa saçılmışken yollarını yitirip karakollara sığınacağını. Siste ne olacağını bilemezdiniz….

Bu ben… Sisin İzi adlı öykümü anlatmaya başladığım ilk cümleler. Bu öykü oğlunu grizu patlamasıyla yitiren bir anneyi anlatır. Sisli mekan dramatik atmosfer için var edilmiştir

Yine ben; Fadime Hanım’ın ışığını anlatmaya başlıyorum.

   

Fadime Demircan, kasabanın çürük dişleri gecekonduların iki sıra dizildikleri yamaçtan çakılları saçıp sıçratarak aceleyle yürüyor… Dünden belliydi gerçi yağmur… Batı tarafta bulutlar tortulanıp bulanmaya başlayınca denizin üstüne bir gölge vurur, bu hayra alamet değildir. Sahildeki şemsiyelerin toplanması gerekir…

Fadime Hanımın Işığı adlı öykümü kardeşime okur musun diye verdiğimde (Fadime Hanım, bir balıkhane işçisidir. Sabah kasaba dışındaki evinden çıkıp işine giderken yol boyunca evde ateşli olarak yalnız bıraktığı küçük kızı için kaygılanır. ) okuyup bitirdi ilk söylediği;

 “İçim daraldı.  Hava puslu, kadının kaygıları da üzerine ekleniyor, yetmiyor fırtına çıkıyor, ortalık kıyamet…Birden kendimi Fadime Hanım sandım, Beste’ de evde tek başına kalmış….İnsanın içine fenalık geliyor.”

“Ciddi misin?” dedim. “Ama bu harika! Yapmak istediğim tam da buydu. “

   

Evet, bu konuşmadan okur olarak nasıl bir sonuç çıkarıyoruz? Kardeşim yumuşak kalpli biri.  Duygusal, annelik duyguları güçlü.  Bir kızı var. Olasılıkla çalışan bir anne ve bu konuda duyarlılıkları var.  Hatta içine fenalık geldiyse belki de öyküyü okuduktan sonra Beste’yi evde tek başına bıraktığında kırk kere ortamı, olasılıkları gözden geçiriyor.

Ben nasıl biriyim? Acımasız mı? Türlü numaralarla insanların duygularıyla mı oynuyorum? Öyle mi? Öyle.

Bu karşılıklı konuşma görüldüğü üzere iki karakter hakkında size sağlam ipuçları verdiği gibi yine imgeleminize seslenerek onların ete kemiğe bürünmesini sağlıyor. Kişiliklerini de siz oluşturuyorsunuz.

Deniz Kestaneleri adlı öykümden bir diyalog

 “İrfan” dedi Necdet “Ayıp oluyor, herkes camlara çıktı.”

   

“Ben saçının telinden o yuvarlacık topuklarına kadar vurulayım, sen bana denizkestaneleri yedir ha?!  YAŞAMAK NEYE YARAAAAAR?”

“Yapma İrfan, böyle sokak ortasında bağırmakla kızın sevgisini kazanacak değilsin. Ağır ol biraz. Etrafı rahatsız ediyorsun. Polis-molis çağıracaklar. Gece yarısı karakola düşeceğiz oğlum… Tamam.Haftaya muhakkak gider isteriz.”

 “Gidecek Ağbicim, gidecek. Yedirdi bana denizkestanelerini, çekip gidecek. Nasıl yemeyeyim Necdet Ağbi? Gözüm, görmesin tamam ama gözümün önünden gitmiyor ki haspa! YAŞAMAK NEYE YARAAAAAR?”

“İrfan, oğlum, tut kendini biraz. Böyle koyverme. Koskoca adamsın. Yakışıyor mu bu sümüklü oğlan tavırları canım?”

   

“Tutamam kendimi Ağbi, içim yanıyor diyorum sana! Duysunlar! Rezil de olayım mezir de umurumda değil, yemişim ben denizkestanelerini, hayır eder miyim hiç? Ulan parası olan adamda böyle sevda olur mu zilli? Bir kere o adamın saçı olmaz! Kuşu uçmaz, kervanı tar-u mar… Çöl olur o çöl! Şşş Necdet Ağbi, bak yoksa bunun zengin- mengin bir vay vayı falan mı var? Kim bilir belki başkalarına da denizkestaneleri yedirmiştir bu?”

Nasıl? İki adam buraya geldi mi? Durum ne?Biri sarhoş, öbürünün canı sıkkın. Etrafta insanlar var. Sarhoş adamın bir sevdiği var ama derdini anlatamıyor vs. vs.

Tabi karşılıklı konuşmadan söz ederken monolog yani kendi kendine konuşma, bilinç akışı iç ses gibi tanımları atlamamalıyız.

   

Geçmişin Çanakları adlı öykümde bir kadının geçmişindeki bir gizi çok korktuğu kocasına nasıl anlatacağına ilişkin kargaşasını ele almak istedim. Durum,kadının karşısına  apansız çıkmıştır.

“Hakkı Bey’e nasıl anlatacağım? Söze nasıl başlayacağım?Sen yirmi yıldan fazla adamla evli ol ve bir şey söyleme… Sonra al karşına de ki; böyle, böyle.Kızmaz mı? Aman Allah’ım! Beni kapı dışarı bile edebilir.Neden söylemedim sanki? Hakkı Bey, bugün birileri geldi diyeyim. Yok, yok öyle olmaz. Önce yemeği sakince yemeliyiz. Ben şimdi bu etli pilavın yanına zeytinyağlı taze fasulye yapayım. Sever. Bir de ezogelin çorba.  Hatta önce sütlaç yapayım ki yemek saatine dek soğusun. Sütüm var. Var değil mi? Ah nasıl kalkacağım bu işin altından, Allah’ım? Dünya üstüme,  üstüme geliyor. Hakkı Bey, diyeyim, seni sever sayarım. Çok şükür bir eksiğimiz yok. Ben de sana iyi hanımlık ettim. Şimdi hanım deyince büyüklendiğimi sanıp sinir olmasın?

   

Karılık mı desem ki? Bu da bana kötü geliyor. O bana kızdığında karı der ya… Ondan… Devamlı da kızgın ya… Pirinçler olmuş. Ah burası da çok sıcak oldu. Şu pencereyi… Ayyy! Bak gördün mü yaptığını aptal karı! Hiii! Ne dedim ben? Kendi kendime hakaret. Kim çıkarmış bu lafı? Başka hangi sözcük  hem sıfat hem küfür oluyor?

Karakteri kendi düşünceleriyle tanıyoruz, atmosfer yaratıyoruz, olay örgüsünü  izliyoruz Uzun uzun betimlemeler yerine düşünce patlamaları yaratacak doğru sözcüklerden örülü kısa cümlelerle okura güvenmek. Bu Çehov’un benimsediği bir yöntemdi. Risklidir.  Okurun zekâsına Çehov çok güvenirdi. Bu konuda sıkıntı duyduğunu sanmıyorum. Çünkü hala çok seviliyor…

Nezihe Meriç’in bir karakteri konuşsun şimdi:

   

“Çapalanacak yerleri bir güzel çapalar, dört beş gün bırakırsın güneşe, yansın toprak. Sonra suyu bir boca eder, bir göllendirirsin. Uuf! Gör nasıl fışkırır haftaya varmadan, yaprak çiçek.”  Egeli bir bahçıvan o.

Orhan Kemal’in  diyaloglarından bir örnek.

– Yook, gelinime laf yok! O olmazsa…

– Oğlun vurur gözünü mü çıkarırdı?

– Allah ikisinden de razı olsun…

– Gözünü morarttıkları için mi?

– Gelinimin suçu yok !

– Oğlun demek ? Hayırlı evlatmış… (O.Kemal, Yaşlı Kadın: 207)

   

Bu örnekte yaşlı kadının kullandığı şart tümcesi otobüs yolcularından biri tarafından tamamlanmaktadır. Bu durum diyalogun daha sonraki bölümünde de sürdürülmekte ve anlam bütünlüğü sağlanmaktadır. Çok hoş bir diyalog yöntemi bu. Bizi daha kolay sonuca götürür, karakterler hakkında fikrimiz daha hızlı bir şekilde oluşur.

Evet, bu konudaki kısasöyleşimizi kapatırken III. Vittorio Emanuel’ibirkez daha anımsayalım. Ne demişti? Bu köyün nüfusu ne kadar? Bu cümleyi diyalog açısından değerlendirirsek III.Vittorionun cümlesinin kişiliğini nasıl hızla çizdiğinin de farkına varırız.Karşılıklı konuşma budenli güçlü bir unsurdur.

Sanatla edebiyat dolu günler diliyorum

Güneş ve Çiçek

Serap Gökalp’in Tuz Saraylar kitabından

         “Kaplamaları kesiyor musunuz oğlum? “ Bağırdı Nuri Usta, sesi kerestelere çarptı. 

         “Ben kesiyorum, Bekir de kaplama bandı çekiyor,” dedi Selami.

         “Su yönlerine dikkat ediyorsunuz değil mi? O âşık hergele ters yapıştırmasın ben de onu ayağından tavana ters asarım bilmiş olun!”

Bekir alınmıştı. Kaplama bandıyla yapıştırıp etrafına siyah filatoyla çerçeve yaptığı parçayı gözlerini devirerek getirip gösterdi;

“Usta valla kalbimi kırdın şimdi.”

         “Bantlaması biten parça var mı peki?”

         “Tabi.” Bekir her cümlesinden sonra -havalı göründüğünü sandığından- ağzını sucuk gibi halkalayıp açık bekletmeyi huy edinmişti. Sonra ayaklarını sürüyerek – bu onun çok mutsuz olduğunun işaretiydi- gidip bantlanmış bir tane getirdi. Nuri Usta çocuğu azarladığına pişman olmuştu; şu bön haline de sinir oluyordu ya… (ŞİMDİ SIRASI DEĞİL!)

         “Kim bantladı bunu?” Yine sesi sinirli çıkmıştı. Hâlâ kalbi kırık Bekir azarın devam edeceğini düşünerek çatallı bir ses ve asık suratla ;   

         “Ben,”

         “İyi,” dedi Nuri Usta kafasını sallayarak, “İyi olmuş, eline sağlık.”

Bekir cevap vermeyip işinin başına döndü, Nuri de arka tarafa geçti. Bıçkıdan aldığı parçaların yüzünü tek tek planyadan geçirip gönyelerini ayarlamaya başladı.

(BAŞIM BELAYA GİRECEK. İÇİME DOĞUYOR.) Saate baktı, ama kaç olduğunu algılayamadı.(BENİ YOK SAYIN DİYECEĞİM.- DİYEMEZSİN!-OLMUŞ BİTMİŞ BİR ŞEY YOK, DERİM.- ÇOK GEÇ!)

         O sırada işliğin önünde duran arabanın tanıdık motor sesini, Nuri Usta’nın duyarlı kulakları ayırt etti.  Bacak kaslarının istemsiz bir şekilde kaçmak için gerildi.

         İşte! Birden ter bastı, tulumunun koluyla alnını sildi, yutkundu. Kapı açıldı. Akan gün ışığı, planyanın dibindeki talaşları tutuşturdu.  Aynı anda çırak, elindeki bantlarını söküp tinerli bezle sildiği parçayı bıraktı. Tanıdıkları kadın parfümü , erkeklerin, ter, reçine, tiner ve ağaç kokularına saldırdı. Nuri’nin ense tüyleri kabardı. “Hoş geldiniz,” dedi, sırnaşık bir sesle çırak çocuk. Nuri Usta kalınlık makinesini çalıştırdı.

         “Nasılsın Levent?”

         “İyiyim. Sizi gördüm daha iyi oldum. Çoktandır gelmiyorsunuz.”  Otuz iki dişi meydandaydı Levent’in. 

(BU GÜN NE DİYECEKSEM DEMEM LAZIM. HAYIR, DİYECEĞİM.- SENİ BİTİRİRLER.)

Onlar görmeyecek şekilde baktı. Doktor Şemsi şimdi girmişti içeriye. Levent’e bir şeyler söyledi. Çırak güzel kadınla konuşmasının bittiğini kabullenmiş bir biçimde dükkânın dışına çıktı. Arabayı kontrol etmeye gönderdiler, diye düşündü Nuri. Makinenin devrini artırdı. Gürültünün altına saklanılabilseydi…  (BURAYA GELİYORLAR!)

Döşemeye vuran gölgesi huzursuzca kıpırdandı. (SÖYLEMELİYİM. ÖLÜM YOK YA UCUNDA.-VAR! HEM DE ÖYLE BİR VAR Kİ…) Az sonra bir gölge daha belirdi hemen yanı başında; Lale Hanım. Kışkırtıcı parfümünü duydu adam.

         “Kolay gelsin, Nuri.”

         Başını kaldırdı; “Eyvallah Lale Hanım”

         “Kolay gelsin Nuri Usta.”  Alaycı ses; Doktor Şemsi.

         Nuri Usta’nın kalbi çarpıyordu. “Siz yazıhaneye buyurun, hemen geliyorum”. Ağzı kurumuştu, yeniden yutkundu. Makineyi kapattı. Ellerini tulumunun bacaklarına sürüp temizledi. (OYALANMAK GEREK…)

         Selami’yi çağırdı; “Bunlara kırlangıç diş açacaksınız. Presten çıkanların kaplama bantlarını elle söktür. Elle söksünler ama! Tinerli bezle silinsin, bırakın. Ben yarın hepsini kontrol edeceğim. Numuneyi işkencede bıraktım. Yarın ona da bakacağız. Beğenirsek müşteriye göndereceğiz. Siz her zamanki saatinizde çıkabilirsiniz. Yazıhaneye kimse girmesin.” (ARTIK ZORUNDASIN, GİRMEK ZORUNDASIN! )

         İçeri girdi. Kadın koltukta kahve içiyor, Doktor Şemsi akvaryumdaki balıkları kedi gözleriyle izliyordu.  Aynı kedi gözleriyle, az önce dişlerinin arasından ıslıklı bir sesle kadını arzuladığını, delirmek üzere olduğunu söylemişti. Kadın tahrik olmuş, onu kaçıklıkla suçlamış, kendine bir kahve söylemiş, lâf uzamış, kavganın en can alıcı anında Nuri gelmişti. İçini derin bir haz duygusu kaplamış kadın, bunu anımsıyor, dudağının kahve köpüğüne dokunmasından ürperiyor ve fincanın üstünden adamlara bakıyordu. Bu kötü bir bakış olmakla birlikte Nuri’ye daha önce konuşulmuş konuyla ilgili cevap beklediğini hatırlatıyor, Doktor Şemsi’nin beklentisini de karşılıyordu. Doktor, konuşmayı bir hafta öncesinden değil bir iki dakika öncesinden sürdürüyormuş gibi;

         “Belediye onları kalabalık gruplar halinde toplayıp barınağa getiriyor” dedi Nuri’ye.        

“Buna alışkınlar. Biz de aynı yöntemi izleyeceğiz. Böylece mesele çıkmayacak.”

Doktorun kıvıl kıvıl bakışı, kadının fincanı tutan parmaklarında, bileğinde, dirseğinde, geniş oyuntulu bluzun kol altlarında ve göğüslerinde gezdi. Bu bakışlardan alev alan kumaş, kadını bir anda çıplak bıraktı. Ama o bir tenis topunu karşılarcasına, rahatsız olmadan karşıladı bu bakışı ve az sonra ezip parçalayacağı incire bakar gibi yanıtlayıp bacaklarını kıpırdattı. Her an fırlayacak bedenlerini sabırla karşılıklı oturtmuşlardı.

         Doktor; “Onları toplayıp tesise getiririz. Gerekli tetkikler ve temizleme için,” dedi Nuri’ye.

         Kadın ; “Bertrand Russel ne demiş biliyor musun Nuri? Dünyanın gerçek problemi, aptalların kendinden fazla emin, zekilerin ise kuşkucu olmasıymış.”

         “Bertrand Russel’in paranoyasını yanıtlayacak bir başka özdeyiş gelseydi keşke aklıma Nuri Usta. Ama bu duyguyu tatmak isterim,” dedi Doktor Şemsi, Nuri’ye.

“B” harflerini olduğundan fazla sıkıştırıyordu. İnce dudaklarından ukala patlamaları olarak duyulan “b” ler en fazla “ben” sözcüğü olarak havaya saçılıyordu. Ama Lale’nin devriydi ve o ne derse o olacaktı. Allah için dedesinden sonra ele aldığı hiçbir işi kötü yönetmemişti, Doktor sadece bir iş makinesi sayılırdı.

         “Söylesem tasviri yok, sussam gönül razı değil,” dedi Doktor.

         Sigara dumanının ebruları içinde kızıl lale desenli sinsi bir gülüş yayıldı; “Bırak bu Fuzulî lafları sen,” dedi kadın “Tatmak istediğin her duygunun peşinden gitmenin tehlikeli olduğunu kimse sana söylemedi mi Nuri?”

         “Bu duyguyu tatmak için ellerim hazır bekliyor Nuri,” dedi Doktor. Kadının sinsi gülüşlü dudaklarını, kendi boynunda, vücudunda düşledi, nedensiz biçimde korktu, ama erkeksi bir arsızlıkla, ihtiras ve yağma tutkusuyla da hayalinde elini kadının eteğinin altına soktu. Tam bu sırada karşılaştı bakışları ve Nuri onların birbirlerini yok etmek için fırsat kolladıklarını düşündü. Sonra;  “numunenin işkencesini yeterince sıkıştırdım mı?- Delirmiş elleri kahve fincanlarına koltuk kollarına tutunuyor sanki” diye aklından geçirdi.

          “Sıcak bir kalbin parmaklarımın arasında seğirmesini istiyorum.” Doktor Şemsi, bunları söylerken, havada bir şey yakalamış, kayıp gitmesin diye parmaklarını kısmıştı. Nuri’nin gözlerinin önünde kanlı bir yürek blup, blup yapmaya başladığı için yutkundu. Sözün arasına girme çabasıyla baş ve işaret parmağıyla o da hayali bir ipi tutup öne doğru uzattı.

         “Korkuyorsun” dedi, Doktor, Nuri’ye bir şey söylemesine fırsat vermeden, koltuğun kolçaklarını, parmaklarını pençe yapıp kavradı.

         “Ne münasebet!” diye bağırdı Lale Nuri’ye.

         “Bal gibi korkuyorsun!” diye ısrar etti adam. Nuri, Allah biliyor ya geberiyorum, diye düşündü.

         Kadın; “Bir daha bu saçma lafı söylersen seni öldürürüm!” dedi. Çok ciddiydi, doğrudan Şemsi’ye söylemişti.

         “Beni dinle,” dedi Doktor. “Sana hiç güvenmiyorum aslında biliyor musun? Birden-bire bizi yarı yolda bırakacakmışsın gibi bir duygu var içimde.”

Nuri; ne zamandır başını bir ona bir ötekine çevirmek dışında hareketsiz kalmış çekirge,  savunma yapmak için uzun tırtıklı bacaklarını azıcık öne sürüdü.

         “ Nuri benimle ilk kez çalışmıyor, yarım bırakılmayacak işler vardır, o

bilir,“ diye tısladı Lale. “Sen kafanı yorma böyle şeylere Doktor! Altından kalkarsın Nuri.”

Nedense ne zaman böyle dense, Nuri’nin gözü hep ayakkabılarına takılır ve onlara bağırası gelir; kaçın! Ama ev sahibi… Ev sahibi, paslı menteşe bakışıyla, bir adım geri gitti tekrar ve hiç ilginç bir şey olmadığı halde, anlamlı anlamlı köşelere, tavana baktı, burayı bir kadın tutup temizletmeli, diye düşünüp konuşma sırasının gelmesini bekledi. Güzel kadının ışıldaklarının kendisine yöneldiğini hissetti.

         “E, Nuri ne diyorsun ?”

         Nuri ağır göz kapaklarını indirip korunmaya çalışarak cevap verdi.  Ben yokum, demek istiyordu; “Öyle hemen olmaz, kafamıza göre toplarsak olmaz,” dedi.

         “Nasıl anlayamadım?”

         “Bir herif var, kendine Kethüda dedirtiyor. Biraz kafadan kontaktır. Bunları o topluyor. İşi öğretiyor. Onun elinden geçmeden kimse bu işe giremiyor. Hariçten yapamıyor.”

         Kadın; “Onun elinden geçmek…” sesini giderek hafifletti ve cümlesini yarım bıraktı. Bu onun soru sorma biçimiydi. Nuri yarım bırakılmış cümleyi yavaşça aldı, hafif sesten normal sese doğru yükselterek yanıtladı; “Onun elinden geçmek demek mesleğe uygun hale gelmek yani.”

         Doktor;”Aslında benim istediğim o, mesleğe uygun hale getirmeden fazlaları değerlendirmek,” dedi. “Nasıl olsa -Kethüda mıydı?- hizmete aldıklarının kullanım süreleri uzun. Kabul etmeli ki kaynakları gereğinden fazla artıyor.”

         Nuri: “Kendi aralarında üreme yoluyla da çoğalıyorlar. Kontrol edilmeyince başkalarının eline geçiyor, ya da bağımsız olmayı istiyorlar. Bu Kethüda’nın da canını sıkıyor. Kendisi dışında bu işe kalkışanlar için bir çözüm arıyor, biliyorum” dedi.

         “Niçin oturmuyorsun?” Lale kanepede yanındaki boş yeri okşadı.

         “Yok, iyi böyle” dedi Nuri, âdem elması çıkıp indi.

         Doktor; ” O çözüm biziz işte,” dedi. “Yaşamı uzatmak, yaşamı güzel kılmak için Tanrı’nın bize gönderdiği bu olanakları değerlendirmemiz gerekiyor.” Alaylı, abartılı bir ses ve tiyatromsu geniş kol hareketleri…

         Nuri, görünüşte iş alanlarını genişletmek için bu karşılıklı akıl yürütmeden boğulmak üzereydi. Bu durdurulamaz tutuşma, sarhoşluk yüzünden bir an önce kaçmak istiyordu.

         “Tamam,” dedi güzel kadın, onu birden bire ne razı etmişse, kahve fincanı bir elinde, tabak içinde dururken öteki elini kaldırdı. Dışarıdan vuran ışık uzun tırnaklarını geçirgen gösteriyordu. “Tamam, deneyeceğiz. Önce küçük bir deneme,” dedi, Nuri’ye.

         Nuri yutkundu ve tam da o sırada Lale Hanımın kendisine tamam demesinin, aslında doktora tamam demek olduğunu anlayıverdi. İş, kadının umurunda değildi.

Güzel kadın, kahvesinin son yudumunu da alıp fincanı tabağa ters çevirdi; fal kapattı. Sonra yanındaki sehpaya bırakışı denetimi bırakış, zevke tırmanmak üzere birine görülmek için, etin yolunu buluşuydu, bir ilk adım. Ayağa kalkıp, ağaç kokusunu derin derin içine çekti; “Buranın kokusunu çok seviyorum yahu, çok erkeksi bir koku…” diye mırıldandı.

         Gittiler, işçiler çoktan çıkmıştı. Nuri ortalığı kontrol edip, apar topar dışarıda,  karşı kaldırımda çiçek satan kadına sert bir baş hareketi yapıp çağırdı. Gelir gelmez, işliğin kapısını hızla sürgüleyip şalvarını elinin tek hareketiyle indirdi.

         “Ne oluyor be!” dedi kadın, yarı korkmuş yarı meydan okur.

         “Kes sesini” dedi adam sinirle.  (Şimdi gidip Kethüdayı bulmalı, hay ben bu fermuarın, ona planı anlatmalı.)

          “Lan çok pis kokuyorsun be hiç yıkanmıyor musun?” (Zaten hayır diyecek hali mi var?)

         “Çüş! Ya ne bu? Hayvan mısın nesin?”dedi kadın.

         “Kes-se-si-ni-de-dim-de-dim.” (Bu işe karışmayı istemiyorum. Ama artık yapacak bir şey yok. Boğazıma kadar… Çok pis kokuyor… Benim karı beni görse… Lale şimdi… Bir daha bu… Bu işler insanın aklını alıyor, neyse artık oldu bir kere, herkesin aklı fikri donunun içinde zaten, yeri zamanı yok. Canım rakı istedi be… Kadınlar kokmamalı… Burasını temizletmeli. Beni temizleyecekler böyle giderse. Ön-ce bir de-ne-me-ya-pa-ca-ğım… Son-sonnnra… )

          “Kâğıt mendilin var mı kız?”

         Kadın küskün bir küfür savurdu. Toparlanmaya çalıştı. Başını eski kurt yenikli masanın kenarına vurmuş, dudağını ısırıp patlatmıştı. Elinin tersiyle kanayan yeri sildi, parasını aldı. Çıkıp gitti.

         Tavana yakın pencerelerden giren akşam alacası yere sarkan tozdan tüllere vurmuştu.

ÇİÇEK

         “Kaplamaları kesiyor musunuz oğlum? “ Bağırdı Nuri Usta, sesi kerestelere çarptı. 

         “Ben kesiyorum, Bekir de kaplama bandı çekiyor,” dedi Selami.

         “Su yönlerine dikkat ediyorsunuz değil mi? O âşık hergele ters yapıştırmasın ben de onu ayağından tavana ters asarım bilmiş olun!”

Bekir alınmıştı. Kaplama bandıyla yapıştırıp etrafına siyah filatoyla çerçeve yaptığı parçayı gözlerini devirerek getirip gösterdi;

“Usta valla kalbimi kırdın şimdi.”

         “Bantlaması biten parça var mı peki?”

         “Tabi.” Bekir her cümlesinden sonra -havalı göründüğünü sandığından- ağzını sucuk gibi halkalayıp açık bekletmeyi huy edinmişti. Sonra ayaklarını sürüyerek – bu onun çok mutsuz olduğunun işaretiydi- gidip bantlanmış bir tane getirdi. Nuri Usta çocuğu azarladığına pişman olmuştu; şu bön haline de sinir oluyordu ya… (ŞİMDİ SIRASI DEĞİL!)

         “Kim bantladı bunu?” Yine sesi sinirli çıkmıştı. Hâlâ kalbi kırık Bekir azarın devam edeceğini düşünerek çatallı bir ses ve asık suratla ;   

         “Ben,”

         “İyi,” dedi Nuri Usta kafasını sallayarak, “İyi olmuş, eline sağlık.”

Bekir cevap vermeyip işinin başına döndü, Nuri de arka tarafa geçti. Bıçkıdan aldığı parçaların yüzünü tek tek planyadan geçirip gönyelerini ayarlamaya başladı.

(BAŞIM BELAYA GİRECEK. İÇİME DOĞUYOR.) Saate baktı, ama kaç olduğunu algılayamadı.(BENİ YOK SAYIN DİYECEĞİM.- DİYEMEZSİN!-OLMUŞ BİTMİŞ BİR ŞEY YOK, DERİM.- ÇOK GEÇ!)

         O sırada işliğin önünde duran arabanın tanıdık motor sesini, Nuri Usta’nın duyarlı kulakları ayırt etti.  Bacak kaslarının istemsiz bir şekilde kaçmak için gerildi.

         İşte! Birden ter bastı, tulumunun koluyla alnını sildi, yutkundu. Kapı açıldı. Akan gün ışığı, planyanın dibindeki talaşları tutuşturdu.  Aynı anda çırak, elindeki bantlarını söküp tinerli bezle sildiği parçayı bıraktı. Tanıdıkları kadın parfümü , erkeklerin, ter, reçine, tiner ve ağaç kokularına saldırdı. Nuri’nin ense tüyleri kabardı. “Hoş geldiniz,” dedi, sırnaşık bir sesle çırak çocuk. Nuri Usta kalınlık makinesini çalıştırdı.

         “Nasılsın Levent?”

         “İyiyim. Sizi gördüm daha iyi oldum. Çoktandır gelmiyorsunuz.”  Otuz iki dişi meydandaydı Levent’in. 

(BU GÜN NE DİYECEKSEM DEMEM LAZIM. HAYIR, DİYECEĞİM.- SENİ BİTİRİRLER.)

Onlar görmeyecek şekilde baktı. Doktor Şemsi şimdi girmişti içeriye. Levent’e bir şeyler söyledi. Çırak güzel kadınla konuşmasının bittiğini kabullenmiş bir biçimde dükkânın dışına çıktı. Arabayı kontrol etmeye gönderdiler, diye düşündü Nuri. Makinenin devrini artırdı. Gürültünün altına saklanılabilseydi…  (BURAYA GELİYORLAR!)

Döşemeye vuran gölgesi huzursuzca kıpırdandı. (SÖYLEMELİYİM. ÖLÜM YOK YA UCUNDA.-VAR! HEM DE ÖYLE BİR VAR Kİ…) Az sonra bir gölge daha belirdi hemen yanı başında; Lale Hanım. Kışkırtıcı parfümünü duydu adam.

         “Kolay gelsin, Nuri.”

         Başını kaldırdı; “Eyvallah Lale Hanım”

         “Kolay gelsin Nuri Usta.”  Alaycı ses; Doktor Şemsi.

         Nuri Usta’nın kalbi çarpıyordu. “Siz yazıhaneye buyurun, hemen geliyorum”. Ağzı kurumuştu, yeniden yutkundu. Makineyi kapattı. Ellerini tulumunun bacaklarına sürüp temizledi. (OYALANMAK GEREK…)

         Selami’yi çağırdı; “Bunlara kırlangıç diş açacaksınız. Presten çıkanların kaplama bantlarını elle söktür. Elle söksünler ama! Tinerli bezle silinsin, bırakın. Ben yarın hepsini kontrol edeceğim. Numuneyi işkencede bıraktım. Yarın ona da bakacağız. Beğenirsek müşteriye göndereceğiz. Siz her zamanki saatinizde çıkabilirsiniz. Yazıhaneye kimse girmesin.” (ARTIK ZORUNDASIN, GİRMEK ZORUNDASIN! )

         İçeri girdi. Kadın koltukta kahve içiyor, Doktor Şemsi akvaryumdaki balıkları kedi gözleriyle izliyordu.  Aynı kedi gözleriyle, az önce dişlerinin arasından ıslıklı bir sesle kadını arzuladığını, delirmek üzere olduğunu söylemişti. Kadın tahrik olmuş, onu kaçıklıkla suçlamış, kendine bir kahve söylemiş, lâf uzamış, kavganın en can alıcı anında Nuri gelmişti. İçini derin bir haz duygusu kaplamış kadın, bunu anımsıyor, dudağının kahve köpüğüne dokunmasından ürperiyor ve fincanın üstünden adamlara bakıyordu. Bu kötü bir bakış olmakla birlikte Nuri’ye daha önce konuşulmuş konuyla ilgili cevap beklediğini hatırlatıyor, Doktor Şemsi’nin beklentisini de karşılıyordu. Doktor, konuşmayı bir hafta öncesinden değil bir iki dakika öncesinden sürdürüyormuş gibi;

         “Belediye onları kalabalık gruplar halinde toplayıp barınağa getiriyor” dedi Nuri’ye.        

“Buna alışkınlar. Biz de aynı yöntemi izleyeceğiz. Böylece mesele çıkmayacak.”

Doktorun kıvıl kıvıl bakışı, kadının fincanı tutan parmaklarında, bileğinde, dirseğinde, geniş oyuntulu bluzun kol altlarında ve göğüslerinde gezdi. Bu bakışlardan alev alan kumaş, kadını bir anda çıplak bıraktı. Ama o bir tenis topunu karşılarcasına, rahatsız olmadan karşıladı bu bakışı ve az sonra ezip parçalayacağı incire bakar gibi yanıtlayıp bacaklarını kıpırdattı. Her an fırlayacak bedenlerini sabırla karşılıklı oturtmuşlardı.

         Doktor; “Onları toplayıp tesise getiririz. Gerekli tetkikler ve temizleme için,” dedi Nuri’ye.

         Kadın ; “Bertrand Russel ne demiş biliyor musun Nuri? Dünyanın gerçek problemi, aptalların kendinden fazla emin, zekilerin ise kuşkucu olmasıymış.”

         “Bertrand Russel’in paranoyasını yanıtlayacak bir başka özdeyiş gelseydi keşke aklıma Nuri Usta. Ama bu duyguyu tatmak isterim,” dedi Doktor Şemsi, Nuri’ye.

“B” harflerini olduğundan fazla sıkıştırıyordu. İnce dudaklarından ukala patlamaları olarak duyulan “b” ler en fazla “ben” sözcüğü olarak havaya saçılıyordu. Ama Lale’nin devriydi ve o ne derse o olacaktı. Allah için dedesinden sonra ele aldığı hiçbir işi kötü yönetmemişti, Doktor sadece bir iş makinesi sayılırdı.

         “Söylesem tasviri yok, sussam gönül razı değil,” dedi Doktor.

         Sigara dumanının ebruları içinde kızıl lale desenli sinsi bir gülüş yayıldı; “Bırak bu Fuzulî lafları sen,” dedi kadın “Tatmak istediğin her duygunun peşinden gitmenin tehlikeli olduğunu kimse sana söylemedi mi Nuri?”

         “Bu duyguyu tatmak için ellerim hazır bekliyor Nuri,” dedi Doktor. Kadının sinsi gülüşlü dudaklarını, kendi boynunda, vücudunda düşledi, nedensiz biçimde korktu, ama erkeksi bir arsızlıkla, ihtiras ve yağma tutkusuyla da hayalinde elini kadının eteğinin altına soktu. Tam bu sırada karşılaştı bakışları ve Nuri onların birbirlerini yok etmek için fırsat kolladıklarını düşündü. Sonra;  “numunenin işkencesini yeterince sıkıştırdım mı?- Delirmiş elleri kahve fincanlarına koltuk kollarına tutunuyor sanki” diye aklından geçirdi.

          “Sıcak bir kalbin parmaklarımın arasında seğirmesini istiyorum.” Doktor Şemsi, bunları söylerken, havada bir şey yakalamış, kayıp gitmesin diye parmaklarını kısmıştı. Nuri’nin gözlerinin önünde kanlı bir yürek blup, blup yapmaya başladığı için yutkundu. Sözün arasına girme çabasıyla baş ve işaret parmağıyla o da hayali bir ipi tutup öne doğru uzattı.

         “Korkuyorsun” dedi, Doktor, Nuri’ye bir şey söylemesine fırsat vermeden, koltuğun kolçaklarını, parmaklarını pençe yapıp kavradı.

         “Ne münasebet!” diye bağırdı Lale Nuri’ye.

         “Bal gibi korkuyorsun!” diye ısrar etti adam. Nuri, Allah biliyor ya geberiyorum, diye düşündü.

         Kadın; “Bir daha bu saçma lafı söylersen seni öldürürüm!” dedi. Çok ciddiydi, doğrudan Şemsi’ye söylemişti.

         “Beni dinle,” dedi Doktor. “Sana hiç güvenmiyorum aslında biliyor musun? Birden-bire bizi yarı yolda bırakacakmışsın gibi bir duygu var içimde.”

Nuri; ne zamandır başını bir ona bir ötekine çevirmek dışında hareketsiz kalmış çekirge,  savunma yapmak için uzun tırtıklı bacaklarını azıcık öne sürüdü.

         “ Nuri benimle ilk kez çalışmıyor, yarım bırakılmayacak işler vardır, o

bilir,“ diye tısladı Lale. “Sen kafanı yorma böyle şeylere Doktor! Altından kalkarsın Nuri.”

Nedense ne zaman böyle dense, Nuri’nin gözü hep ayakkabılarına takılır ve onlara bağırası gelir; kaçın! Ama ev sahibi… Ev sahibi, paslı menteşe bakışıyla, bir adım geri gitti tekrar ve hiç ilginç bir şey olmadığı halde, anlamlı anlamlı köşelere, tavana baktı, burayı bir kadın tutup temizletmeli, diye düşünüp konuşma sırasının gelmesini bekledi. Güzel kadının ışıldaklarının kendisine yöneldiğini hissetti.

         “E, Nuri ne diyorsun ?”

         Nuri ağır göz kapaklarını indirip korunmaya çalışarak cevap verdi.  Ben yokum, demek istiyordu; “Öyle hemen olmaz, kafamıza göre toplarsak olmaz,” dedi.

         “Nasıl anlayamadım?”

         “Bir herif var, kendine Kethüda dedirtiyor. Biraz kafadan kontaktır. Bunları o topluyor. İşi öğretiyor. Onun elinden geçmeden kimse bu işe giremiyor. Hariçten yapamıyor.”

         Kadın; “Onun elinden geçmek…” sesini giderek hafifletti ve cümlesini yarım bıraktı. Bu onun soru sorma biçimiydi. Nuri yarım bırakılmış cümleyi yavaşça aldı, hafif sesten normal sese doğru yükselterek yanıtladı; “Onun elinden geçmek demek mesleğe uygun hale gelmek yani.”

         Doktor;”Aslında benim istediğim o, mesleğe uygun hale getirmeden fazlaları değerlendirmek,” dedi. “Nasıl olsa -Kethüda mıydı?- hizmete aldıklarının kullanım süreleri uzun. Kabul etmeli ki kaynakları gereğinden fazla artıyor.”

         Nuri: “Kendi aralarında üreme yoluyla da çoğalıyorlar. Kontrol edilmeyince başkalarının eline geçiyor, ya da bağımsız olmayı istiyorlar. Bu Kethüda’nın da canını sıkıyor. Kendisi dışında bu işe kalkışanlar için bir çözüm arıyor, biliyorum” dedi.

         “Niçin oturmuyorsun?” Lale kanepede yanındaki boş yeri okşadı.

         “Yok, iyi böyle” dedi Nuri, âdem elması çıkıp indi.

         Doktor; ” O çözüm biziz işte,” dedi. “Yaşamı uzatmak, yaşamı güzel kılmak için Tanrı’nın bize gönderdiği bu olanakları değerlendirmemiz gerekiyor.” Alaylı, abartılı bir ses ve tiyatromsu geniş kol hareketleri…

         Nuri, görünüşte iş alanlarını genişletmek için bu karşılıklı akıl yürütmeden boğulmak üzereydi. Bu durdurulamaz tutuşma, sarhoşluk yüzünden bir an önce kaçmak istiyordu.

         “Tamam,” dedi güzel kadın, onu birden bire ne razı etmişse, kahve fincanı bir elinde, tabak içinde dururken öteki elini kaldırdı. Dışarıdan vuran ışık uzun tırnaklarını geçirgen gösteriyordu. “Tamam, deneyeceğiz. Önce küçük bir deneme,” dedi, Nuri’ye.

         Nuri yutkundu ve tam da o sırada Lale Hanımın kendisine tamam demesinin, aslında doktora tamam demek olduğunu anlayıverdi. İş, kadının umurunda değildi.

Güzel kadın, kahvesinin son yudumunu da alıp fincanı tabağa ters çevirdi; fal kapattı. Sonra yanındaki sehpaya bırakışı denetimi bırakış, zevke tırmanmak üzere birine görülmek için, etin yolunu buluşuydu, bir ilk adım. Ayağa kalkıp, ağaç kokusunu derin derin içine çekti; “Buranın kokusunu çok seviyorum yahu, çok erkeksi bir koku…” diye mırıldandı.

         Gittiler, işçiler çoktan çıkmıştı. Nuri ortalığı kontrol edip, apar topar dışarıda,  karşı kaldırımda çiçek satan kadına sert bir baş hareketi yapıp çağırdı. Gelir gelmez, işliğin kapısını hızla sürgüleyip şalvarını elinin tek hareketiyle indirdi.

         “Ne oluyor be!” dedi kadın, yarı korkmuş yarı meydan okur.

         “Kes sesini” dedi adam sinirle.  (Şimdi gidip Kethüdayı bulmalı, hay ben bu fermuarın, ona planı anlatmalı.)

          “Lan çok pis kokuyorsun be hiç yıkanmıyor musun?” (Zaten hayır diyecek hali mi var?)

         “Çüş! Ya ne bu? Hayvan mısın nesin?”dedi kadın.

         “Kes-se-si-ni-de-dim-de-dim.” (Bu işe karışmayı istemiyorum. Ama artık yapacak bir şey yok. Boğazıma kadar… Çok pis kokuyor… Benim karı beni görse… Lale şimdi… Bir daha bu… Bu işler insanın aklını alıyor, neyse artık oldu bir kere, herkesin aklı fikri donunun içinde zaten, yeri zamanı yok. Canım rakı istedi be… Kadınlar kokmamalı… Burasını temizletmeli. Beni temizleyecekler böyle giderse. Ön-ce bir de-ne-me-ya-pa-ca-ğım… Son-sonnnra… )

          “Kâğıt mendilin var mı kız?”

         Kadın küskün bir küfür savurdu. Toparlanmaya çalıştı. Başını eski kurt yenikli masanın kenarına vurmuş, dudağını ısırıp patlatmıştı. Elinin tersiyle kanayan yeri sildi, parasını aldı. Çıkıp gitti.

         Tavana yakın pencerelerden giren akşam alacası yere sarkan tozdan tüllere vurmuştu.

Serap Gökalp’in yazma serüveni

Bursa doğumlu. Bir süre devlet memurluğu yaptı, istifa ederek otomotiv, gıda, tekstil, çelik, inşaat sektörlerinde değişik görevlerde çalıştı.

İlk öyküsü Edebiyat-81 dergisinde 1983 yılında, daha sonra Yeni Olgu, Kıyı, Öner Sanat, Karşı, Yaklaşım, Yazko, Papirus, Agora, Türk Dili dergilerinde yayınlandı.

Sonraki yıllarda; İle Dergisi, Patika Dergisi, Anafilya, Havuz, Öykü Teknesi, Sözcükler, Notos, Kurşun Kalem, Kar, Dünyanın Öyküsü, Kitaplık, Gösteri dergilerinde öyküleri, inceleme yazları yer aldı.

İlk öykü dosyası Böcek Cinayetleri’dir. Ancak yayıncı tarafından yıllarca bekletilip basılmadığı için dosyayı geri almış ve imha etmiştir. İkinci dosyası
Astak Kum Saatinde Akarken adlı kitabı, 2002 yılında Sistem Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Otuz sekiz yeni öyküsü 267 sayfalık bu ilk kitapta yer aldı. İkinci kitabı Kulak Misafiri, 2009 yılında Pupa Yayıncılık tarafından basıldı. Ödüllü öykülerinin yer aldığı bu kitabı Orhan Kemal Ödüllü üçüncü kitabı Tuz Saraylar izledi. 2010 yılında İlya Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Dördüncü kitabı Pirana Kahkahaları 2017 yılında Kanguru Yayınları tarafından yayımlandı. Kişisel kitapları dışında Anlatılan Bizim Hikâyelerimiz, Çığlık, Mübadele Öyküleri, Öykü Dostluğu, Kadınların Ruh Acıları, Öyküden Çıktım Yola-252 Yazardan Minimal Öyküler, Gurbet (Almanya, Gökyüzü Yayınevi Seçkisi) Tanzimattan Günümüze Rumeli Motifli Öyküler seçkilerinde öyküleri yer aldı. Kadın Yazarlar Derneği Yayını, Kadınlar Edebiyatla Buluşuyor adlı projede öykü atölyeleri düzenleyerek aynı adlı yapıtta ve yine Kadın Yazarlar Derneği Yayını olan Söz Kesmek, Kına Yakmak, Nikah Kıymak adlı kitapta incelemeleri, yayınlandı.

Öykü kitapları dışında Kalp Krizi, Bu Gece Uyku Yok Çünkü ve Buket Başaran Akkaya ile ortak oyunlaştırdıkları İki Çığlık, İki Türkü, Bir Ağıt adlı oyunları bulunuyor. Serap Gökalp’in bir öyküsünden oyunlaştırılan bu oyun Devlet Tiyatrolarına kabul edildi.

Çalışmalarından Fadime Hanımın Işığı adlı öyküsü Petrol İş Sendikası – Kadın Öyküler Yarışmasında 2007 birinciliğini, Sisin İzi adlı öyküsü, Madenci Öyküleri Yarışması 2007 ikinciliğini, 16/24 Vardiyası adlı öyküsü, Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması 2007 üçüncülüğünü kazanmıştır.
2009 yılında Tuz Saraylar adlı dosya ile katıldığı öyküleri Orhan Kemal Ödülü ikinciliğini almıştır.

Metin incelemelerini dergilerde, internet edebiyat siteleri ve edebiyat etkinliklerinde, paylaşmaktadır.

Halen ÇYDD Bodrum şubesinde ve Bodrum Kent Konseyi, Kültür Sanat Meclisinde gönüllü olarak çalışmakta öykü atölyeleri düzenlemektedır.

instagram:@gokalp.serap

facebook: serap.gokalp98