Ben yazar oldum mu?

Şimdi geriye dönüp bakınca çocukluktan beri hayal gücümün çok geniş olduğunu görüyorum. Oynadığım oyunları düşünüyorum. Bir hayal-arkadaşım vardı. Ben nereye gidersem yanımda olan, benimle konuşan (ben onunla konuştuğumda annem ve babamın beni izlemiyormuş gibi yapıp birbirlerine baktıklarını anımsıyorum), oyunlarımı paylaştığım hayal-arkadaşım. Başka hayali arkadaşlar da katılıyordu ona. Bu oyunlarda oyuncağa hiç ihtiyaç yoktu. Ne düşlersek gerçekleşiyordu çünkü. Bu hayal arkadaş yıllar sonra tekrar ortaya çıkıp bir öyküme giriverdi. Oyuncak çeşidi çok olmadığı için kendi oyuncaklarımızı kendimiz var etmek zorundaydık. Benim en sevdiğim oyuncağım da tiyatro sahnesiydi. Bu, şeker kutusundan bir ev, içinde minik ilaç şişelerinden insanlar, kibrit kutularından koltuklar masalar türlü malzemelerden oluşuyordu… Hiçbir şey bulamazsam masadaki tuzlukla biberliğin başrol oynadığı oyunlar kurduğumu anımsıyorum. Tabi bu cisimler benim muhteşem karakterlerim olmalarına rağmen dışarıdan bakan bir göz için hiç de anlamlı değildi. Her bir ilaç şişesinin ayrı bir karakteri vardı. Aralarında konuşurlar, oradan oraya hareket ederler ve olayların içinde yüzerlerdi. Bunlar kalem kağıtla tanışana kadar sürdü. Sonra resim yapma dönemi geldi. Nota öğrenince müziğin sihirli dünyasına geçtim. İlkokul ikinci sınıfta ilk müzik dersinde tahtaya tebeşirle çizilmiş notaları gösterdi öğretmenimiz. (porte çizgisini, tebeşirle iyice boyanmış keten ipi iki ucundan iki çocuk tutar bir kişi de ortadan gerip bırakır düz bir çizgi yapılırdı, sonra altına dört ip izi daha beş çizgi porte çizgisi hazır) Ziya Bey’in porte çizgisi üzerinde sigaradan sararmış parmağını anımsıyorum şimdi, “Bu gördüğünüz işaretler,” dedi, “bütün dünyanın konuştuğu bir dildir. Bu dili öğrenirseniz eğer Japonlarla, Amerikalılarla, Afrikalılarla iletişim kurabilirsiniz…” Çok güçlü çok çarpıcı bu cümleyi hemen hemen müzik kavramıyla her karşılaştığımda anımsamışımdır. Enstrüman çalmak ayrı bir tılsımlı dünyaydı. Çocukluk geride kalıp da daha ciddi resim sanatına yöneldiğimde yine hayal gücümün etkisini hissediyordum. Sözcüklerle haşır neşir oluşum da herhalde orta okulda başladı. Resimle rekabet eden sözcükler sonunda müzik ve resmi geride bırakarak açık ara öne geçti. İyi bir müzik dinleyicisi ve resim izleyicisi oldum. Bir beceri varsa değişik yönlerdeki arayışlardan sonra ortaya çıkıyor sanırım. Bir ezgiyi farklı çalmak, bir resmi farklı yapmak giderek bir olayı başkalarından farklı anlatmaya dönüştü. Heykel de yapmaya çok hevesim vardı ama olanak hani? Bildiğiniz çamurdan bahçede hamur yapıp kurutup sonra üstünü kireç kaplama denemelerim şekil olarak ümit verici olsa da bir süre sonra ne yazık ki çatladıkları için bu hevesimden vazgeçmek zorunda kalmışımdır. Orta okuldaydım evet ve ömrümce minnetle andığım Türkçe öğretmenimin “Gökalp sen bir defter alacaksın ve oraya yıl boyunca gördüklerini, aklından geçenleri yazacaksın. Sonra da ben kontrol edeceğim” demesiyle yazma işine başladığımı düşünüyorum. Ama o sırada daha resimle mi müzikle mi yoksa yazma sanatıyla mı ilgileneceğime henüz karar vermiş değildim.

Sonra iş ciddiye bindi. Sözcüklerin arasına girdiğimde ise inatçı ve çok sabırlı olmak gerektiğini çabuk anladım. (Kuşkusuz tüm sanat uğraşılarında aynı şeyler geçerli.) Hayal kırıklıklarına direnmek gerekiyordu. Saatler, günler, aylar boyunca beni dinlemeyen sözcüklerimi terbiye etmem, düşüncelerimi doğru dile getirmem gerekiyordu. Bu yıllar alıyor. İyi bir sözcük terbiyecisi olmak çok zaman alıyor. Bu çaba, sabır, inat mükemmeliyetçiliği geliştiriyor mu, yoksa mükemmeliyetçi yapı mı yazmayı sağlıyor tam çözmüş değilim ama yazma konusunda defalarca yazıp bozup, düzeltip, belki yeniden başlama eylemlerinden sonra “oldu sanki” diyene kadar sürdüğüne göre mükemmeliyetçilik yazma eyleminde olmazsa olmazlardan biri sanırım. Yapabildiğimin en iyisi için çok uğraşırım. “Aklına gelenleri hemencecik yazıverdiğini, her şeyi kafasında oluşturup hemen kağıda döküverdiğini” söyleyen “yazarları” şaşkınlıkla izlerim, benim böyle bir becerim olmamıştır, ne yalan söyleyeyim. Dili her zaman çok ciddiye almışımdır. Bunu özellikle belirtmek isterim. Dil bana göre öyle bir yerdir ki yalnızca kayıkla yüzeyinde de gezebilirsiniz, bir yelkenliyle rüzgârı ayarlayıp hızla yol da alabilirsiniz. Ama asıl güzelliği bana göre dalgıçlık yapabilme becerisini kazandıktan sonra başlar. Dilin derinlerinde inanılmaz bir dünya vardır. Bu da beni sarhoş eder.

Sonra efendim yazma işinde acımasız bir öz disipline ihtiyaç vardır. Patronun ve işçinin siz olduğu bir işletmede asla sonra yazarım, sonra bakarım, yarın düşünürüm gibi bir seçenek yoktur. Çünkü düşünceler acımasızdır ve uçup gidiverir, onları yakalamak için asla dalga geçmeden çalışmak zorunludur. İşe gitmek zorundasın, her zaman ve daima tetik olmalısın, aklın başında, gözün kulağın, beş duyun her zaman çalışır olmalı. Bazen uykundan uyanıp çalışmalısın bazen uyuyamayıp çalışmalısın, tatili falan yoktur. Ama ekmek paranı da kazanmak zorunda olduğundan, diğer rollerinin sorumluluklarını da taşımak zorunda olduğundan bu acımasız yazma işine ne yapıp yapıp zaman ayırmalısın.  Ha, görünüşe göre işe gitmezsen kimse paranı kesmez, seni işten atacak da değildir patron ama ufak bir kaçamak bir fikrin uçup gitmesi, bir öykünün güme gitmesine mal olabilir. İşte o zaman patron çok kızar, genellikle de buna asla izin vermez. O yüzden çocuğunuzla bazen oyun oynayamayabilir, bir arkadaşınızla kahve içemeyebilir, ekmek almayı unutabilirsiniz. Ama üretebilirsiniz. Üretmek deyince, bugüne kadar sanırım dört yüz elli beş yüz yazılmış öyküye sahibim. Kitaplardakiler, dergilerde basılanlar, dosyalarda bekleyenler, kızıp çöpe attıklarım belki daha da fazladır. Çünkü dergiler her zaman yeni ve yayımlanmamış öykü isterler, yarışmalar yeni ve yayımlanmamış öykü isterler, kitap yapacaksanız yeni olmak zorundadır metinleriniz.  Hiç kimse kardeşim bu boyacı küpü mü her yere sıfır öykü nasıl… diyemez. Ressamlar aynı tabloları yıllar yıllarca sergiler, satılana kadar o galeri bu galeri gezdirir ama biz hep yeni öykü yazmak zorundayızdır. Bu da nasıl bir adalettir anlayan beri gelsin… Ama asla yazdığım şeyin harika olduğunu düşünmem. Böyle düşünenleri, böyle konuşanları  da bıyık altından bir gülümsemeyle dinlerim. Bu kişi henüz dalış gerçekleştirmemiş, kürekle bir kanoyu yüzdürmeye çalışıyordur bana göre. Ben derin dalış yapmayı severim ve her öykümde farklı sularda yüzmeyi denerim. O yüzden basılmış öykülerimi, yazılarımı basılmış haliyle okumaktan kaçınırım. Eski öykülerimin yeniden basılması gibi bir istencim de yoktur. İki nedenle hem yenilerini yazmayı daha çok severim (yeni sularda yüzmeyi) hem de eski yazımı okursam, daha iyisini yazabilirim diye öyküyü yeniden yazmaya kalkışır yeni öykülerime haksızlık ederim. O yüzden dosyalarım basıldıktan, dergilerde yayımlandıktan sonra elimdekileri törenle imha ederim. Yeni öyküler için artık hazırımdır. Ben yazar mıyım, yoksa bir dil okyanusunda macera arayan, fırtınalarla, dalgalarla boğuşup duran bir maceraperest mi? Daha karar vermiş değilim.

İyilik yapmak

Serap ve Cengiz gitti. Biz evde yalnızız. Babür’le yatakta uyuyoruz. Kavgadan sonra burnunu burnuma dayayıp “Bundan sonra ben de yatakta uyuyacağım, tek söz istemiyorum cadı!” dedi bana. Cadı? Hani tatlımdık? Sesimi çıkarmadım artık aman. Yatak zaten kocaman. Gündüz de çok güzel güneş alıyor, pelüş yatak örtüsü yumuşacık. İki ayrı köşede kıvrıldık.

Kapının kilit sesiyle gözlerimi açtım. Gelmişler. Hemen yataktan inip onları karşılamaya gittik. Paketler mutfağa taşınıyor, biz de onları tek tek kokluyoruz. Derken Serap çantasından küçük bir paket çıkardı. Önce beni yakaladı, sonra Babür’ü, ensemize sıvı yapışkan bir şey damlattı. Ha anladım, bu parazit aşısı. İyi tarafı kaşınmıyorsun ve aşı yapıldıktan sonra iki gün boyunca yok tüyleri fırçalamakmış, yok sabunlu bezlerle, duru bezlerle silmekmiş olmayacak demek ki… Babür’ün zaten umurunda değil. Ben biraz mesele çıkardım ama o sessizce işin bitmesini bekledi. Sonra et maması yeme zamanı… Harika. Tekrar dışarı çıktılar. Cengiz gitmiş. Serap tek başına eve geldiğinde doğru banyoya gidip ellerini kollarını sabunla uzun uzun yıkadı. Canı sıkılmıştı. “Hay Allah,” diye söylendi. Sonra telefona sarıldı, sağa sola telefon etti. Aaaa, bahçedeki kedileri aşılarken ikizlerden biri onu ısırmış . “Dört dişini koluma geçirdi, ama suç bende, tek başıma yapmamalıydım, kimseden yardım almadım, bir kişinin tutması gerekiyordu çünkü o iki kedi çok yabani,” dedi. “Ne oluyor?” dedi Babür Abi. “Bahçedeki ikizlerden biri Serap’ı ısırmış,” dedim. “Şimdi birilerine telefon ediyor, kuduz riski olabilir mi, diye soruyor. Kuduz ne demek acaba sen biliyor musun?” “Hayır,”dedi Babür. İkimiz de dikkat kesildik. Sonra  Serap çantasını kaptığı gibi yine dışarı çıktı. Bizi bahçeye yolladı. Ben her zamanki gibi tek başıma dolaşmak için bahçenin uzak ucuna doğru seğirttim.  Babür’ün peşime takılmasını istemiyordum.  Güzel bir gün ve bir kuş avlayabilir miyim diye çevreyi kolaçan etmeye başladım. Evet, bir serçe kuşu tavukların yemlerini atıştırmakla meşguldü. Öyle kendini kaybetmişti ki ona yaklaştığımın farkında bile değildi. Tam sıçramak üzereydim ki Yaver koşa koşa geldi.

“Zeytin koş!” Sinirle kıhladım. “Kuşu kaçırdın sersem!” “Ama bu çok önemli bırak şu kuşu şimdi. Sana ihtiyacımız var.” “Beni rahat bırak,” dedim. “Zeytin, Babür Abi’ye yardım etmemiz gerek.” “Ne olmuş o şaşkına?” “ Babaannenin evine girmiş, kapı aralıkmış, ama sonra birden kapanmış, şimdi içeride kaldı, çıkamıyor. Bir çıkış olmalı, sen biliyorsundur.” Birden tüylerim diken diken oldu. “O evde sayısız tıkırtılar oluyor. Hayaletler geziyor, ne işi varmış orada?” dedim. “Zeytin, lütfen uzatma da gel bir şeyler düşünelim.” Birlikte Babaannenin evine koşturduk. Tavukları kümesten çıkarmışlar, her yerde eşiniyorlar. Ördekler yeni doldurulan havuzlarında keyifli keyifli yüzüyorlardı. Herşey olağan görünüyordu. Sessizce küçük pencereye yaklaştık. Babür Abi camın arkasında bağırıyor ama sesi duyulmuyordu. “Az önce birlikteydik, ne zaman girdi ki oraya?” dedim, kızmıştım. Nasıl çıkacağız bu işin içinden. Ortalıkta ne Can var, ne annesi Özlem, Serap zaten gitti. Hay Allah. Ötekiler de geldiler. Burnumuzu cama dayayıp aramızda gürültülü tartışmaya başladık. Biri arka tarafa dolaşıp bazen açık bırakılan pencereyi kontrol etti, eli boş geldi, kapalıymış. Haylaz’ın aklına bir fikir geldi, “Üst kata çıkıp bağıralım, ben bağırdığımda kapıyı açıyorlar, onların peşimizden gelmelerini isteyebiliriz.” “Onlar da hemen seni dinlerler zaten,” diye alay etti Sakin. “Bir dakika, ikizler nerede?” dedim. “Hemen onları bulmalıyız. Onlar bu evde büyüdüler. Ev boş diye anneleri onları içeri taşımıştı, nasıl girip çıkıldığını bilebilirler.”  Bahçeye dağılıp ikizleri aradık. Peşimize takıp getirdik. Evet, tam da düşündüğüm gibi, onların eve girip çıkmalarını sağlayan çatıda bir boşluk varmış. “Ama Babür Abi çok iri yarı, oraya sığar mı bilmiyorum, “ dedi ikizin tekizi. Denemeğe değerdi. Babür Abi, bir pencereye gidiyor, bir evin kapısının arkasına gidiyor bağırıp duruyordu. İkizler eve girmeyi başardılar. Babür’e yol gösterdiler ama ne yazık ki tahmin ettikleri gibi geçit çok dardı ve Babür sığmamıştı. Bu arada düşünüyordum. Kapının açılmasını sağlayan kolun aşağı doğru çekilmesi gerektiğini görmüştüm. İnsanlar için bu çok kolaydı. Ama bir kedi bunu nasıl yapabilirdi? “Bir dakika,” dedim. “Hemen pes etmeyin. Kapıyı açmayı deneyeceğiz.” “Nasıl yani?” diye bağırdılar bir ağızdan. “Kediler kapıları açamaz  ki?” Onlara aldırmadım, sıçrayıp iki ön patimle insanların elleriyle dokundukları kola asıldım. Tıkırdadı ama açılmadı. Tekrar zıpladım, tekrar ve tekrar. Herkes soluğunu tutmuş beni izliyordu. Sonunda oldu. Kapı açıldı.  Hep bir ağızdan bağırdılar “Yaşasııııın!” Babür kapının arasından süzüldü. “İçerisi fare cenneti,” dedi. “Ne diyorsuuuun?” Kapıyı sonuna dek açtılar bütün kediler içeri daldı. Korkunç bir kıyım başladı. Yakaladığını boğazlayan mı istersin, dışarı taşıyıp oynayan mı, öldürdükten sonra yeniden avlanmak için eve koşan mı? Babür ve ben bir kenarda durduk, bir süre onları izledik. Bu sırada Serap ve Özlem geldiler. Özlem, bu ısırmanın pek önemli olmadığını, kedilerin hep göz önünde olduklarını, zaten kuduz hastalığının artık ortadan kalktığını söylüyordu. “Ama önlem olarak bir tetanoz aşısı yaptırmak iyi oldu,”dedi. Vedalaştılar, Serap eve girerken bize seslendi. Acıkmıştık, tekrarlatmadan koştuk, kapıyı açar açmaz da içeri daldık. Babür benim önden girmem için kenara çekildi. “Teşekkür ederim,” dedim. Sonunda akıllı olmayı öğrendi. Mama kaplarımız boştu. Gidip koklayınca Serap anladı. Hemen kaplar dolduruldu, iştahla yemeye koyulduk. “Sen çok iyi bir kedisin, ben biliyordum zaten” dedi Babür. Sesimi çıkarmadım. “Ne kadar teşekkür etsem az. Sen olmasaydın orada kapalı kalacaktım. Belki de açlıktan susuzluktan ölecektim,” dedi, ağzı mama dolu. “Saçmalama, açlıktan ölmezdin içerisi fare doluymuş, kendin söyledin. Ama su işine bir şey diyemiyeceğim,” dedim. “Bir kedinin dostları olması nefis bir şey, Yaver’e de teşekkür etmeliyim, seni bulup getirmeyi o akıl etti, ama sen olmasaydın Zeytin gerçekten…” dedi. “İyi aman iyi, abartma artık,” dedim. Burnunu burnuma dayadı. “Ne olur artık bana kötü davranma Zeytin. Sen çok iyi bir kedisin  ve ben seni çok seviyorum… Ayrıca sen cadı falan değilsin.”

İşte böyle. Doğrusunu isterseniz  hâlâ ondan pek hoşlanmıyorum ama artık beni sinirlendirmiyor. Aldırmıyorum. Serap da yemek kaplarımızı  yan yana koymaya başladı. Yerken laflıyoruz.

Bitti

ÖYKÜDE KURMACA ÜZERİNE

Anların metni; öykü. Damlacıktır, şimşek çakmasıdır, haykırıştır… Bu tanımları çoğaltmak mümkün. Demek istenen odur ki –şimşek çakması örneği üzerinden gidelim– öykü şimşek çakması gibi “an”lara odaklanansa eğer, öykü yazarlığı da sağanakta yolunu yitiren bir karakterin şimşek çakması anında yaşadığı içsel gerginlikler ve karşılaştığı fiziksel zorlukları öyküye dönüştürme becerisi olsa gerek.

Burada beceriden söz ederken iki ayrıntıyı farkında olmaksızın tanımlarız, birincisi dil kullanma becerisi, ikincisi kurmaca becerisi.  Öykünün olmazsa olmazı “kurmaca”. Olayları olduğu gibi anlatan kişilere öykücü demek doğru olmaz. Belki gazetecilik alanına giriyordur.  Kurmaca unsurunu  kullanırken yazan özne kendi akıl almaz macerasını değil, okurun ilgisini uyandıracak, tutarlı olanı, hedefi olanı, yazınsal ve dilsel estetikle yoğrulmuş olanı kaleme almalıdır. Öykü yazarken bir takım “kartlar dağıtılır”. Sırası yazarın seçimi olmakla birlikte tüm kartlar oynanır. Burada yazarın seçimi olarak tanımladığım öykünün kurgusudur. Herkes bir cüce uşakla bir konuğun üzerine bir öykü yazabilir, kolaylıkla. Burada dağıtılan kartlar;  bir uşak, (cüce), bir konuk, bir ev sahibi , belki diğer konuklar ve özellikleridir. Bunlardan oluşturacağımız metne giriş çıkışları, yapıp ettiklerine ilişkin seçkilerimiz kurgumuzdur, özel ve özgün olandır. Finalde de tüm kartlar okur ve yazar tarafından görülmüş, oynanmış ve bir araya gelmiş olmalıdır. Açıkta, kafalarda soru işaretine neden olacak boşlukta bir ayrıntı kalmamalıdır. (Çehov’un duvardaki tüfek öğüdü.)

Denilen odur ki kurmacada inandırıcı anlatım üçüncü tekil şahıstır. Belki. Bu bana kolaycılık gibi gelir. Kolaydır çünkü yazara her yönden veya her karakterin açısından bakma ve anlatma olanağı sağlar, hiç zorlanmazsınız. Anlatıcıyı seçerken şuna dikkat ederim, nasıl anlatacağım? “Nasıl” ı anlatmanın özelleklerinden biri anlatıcı özne seçimidir ve öykü kurgusuna uygun değilse metni batırabilir. Kocası tarafından işkenceye uğrayan bir kadını üçüncü tekil şahıstan anlatmak pek olası. Burada durup şunu düşünürüm; hangi mesajı vereceğim? Burada anlatabileceğim ilk anda aklıma gelen öykü kurguları şunlar olabilir, mağdurun öyküsü, saldırganın öyküsü, ikisinin aynı anda öyküsü vb.  Kadının çektiklerini seçiyorum.  Yani mağdurun üzerine odaklanacağım. Bunu en iyi nasıl anlatırım? Tanrısal bakışla üçüncü tekil şahıs işimi görür mü? Elbette. Ama okuru alıp olayın geçtiği ortama götürebilmekse istediğim, yumrukları, tokatları, belki pantolon kayışının etkilerini hissetmesini, kadının duygularını hissetmekse amacım…

Anlatı denemeleri yapmayı severim. Astak Kum Saatinde Akarken kitabımdaki Atlar öykümde felçli bir adamla başında bir doktoru kurgulamıştım. Nasıl anlatacağım konusundaki seçimimi ikisini de anlatmak şeklinde planlamayı hedefledim. Ama bunu dümdüz alışıldık biçimde yapmak yerine öyküyü iki sütun halinde yazdım ve eş zamanlı olarak konuşamayan felçli hastanın belleğiyle başındaki doktorun belleğinden anlatmayı denedim.  Zordu ama çok doyumlu bir çalışmaydı. Elbette metnin sayfa sayısı alışıldık miktardan uzun olduğu için hiçbir dergi yer vermediğinden kitap olana kadar öykü bekledi. Ama özel bir anlatı biçimi olması bana mutluluk verir. (Merak edenler için önümüzdeki günlerde bu öyküyü blogda paylaşmayı düşünüyorum.)

Konumuza dönersek, kurguyu yaparken, herkes tarafından ve kolayca gerçekleştirilebilecek anlatı yöntemlerini seçmek, elde edilebilecek bilgileri kullanmak yerine daha özgün, özel bilgiler ve söyleyişler kullanılmasının zorunluluk olduğunu düşünürüm. (İnternet çağında ve dünya anlatı mirasının ardılları bizler için ve özellikle Anadolumuz topraklarında yazar olan bizler için gerçekleştirmemiz hayli çalışmayı gerektirdiği apaçık olmakla birlikte olanaksız değildir.) Bunun için dilin engin olanakları, anlatım sanatlarının, öyküleme biçemlerinin geniş olanaklarını kullanmak mümkün. 

Şunu da atlamayalım,  kurgunun inandırıcılığını sağlayan, yapıtaşlarından en önemlisi sözcüklerin kullanımında asla yazarın kafasında soru işareti olmamalıdır. Varsa usanmadan, mutlaka araştırmak ve sözcük yerine oturdu mu, “sahihlik duygusu”  yaratıyor mu, bakmak gerek.

Son bir ayrıntı; en çok karşılaştığım “hayatım roman” sohbetleri beni çaresiz bırakır. Yazarların, olayları yaşayan insanlar , onların yapıp ettiklerini yazmak üzere var edildikleri yanılsaması içinde olan insan sayısı azımsanamaz. Şunu bir türlü anlatmayı becerememişimdir; tanıklığım, dinleyiciliğim ve/veya kurgularım benim önemsediğim ayrıntıları içermek zorundadır. Burası benim arenamdır. Tek başıma olmak zorundayım. İz bırakan meselenin bana iz bırakması gerekliliği vazgeçilmezimdir. Yaşanan ne kadar derin, trajik olursa olsun benim üzerimde iz bırakmasıyla öykü ve dolayısıyla kurgusu kafamda şekillenmeye başlar. Yazar beyni için ne olduğu, nasıl olduğu değil, onun kendisi tarafından nasıl kurgulanacağı, şekillendirilip yoğrulacağı kullanılabilirliği ve sunulabilirliğidir. En çok sevdiğim öykü tanımı, “çağdaş öykü anlamlandıran metindir.”

Anlamlandırma uğraşıyla ilgili diğer çalışmalar da başka yazıların konusu olsun.

Sana son kez söylüyorum!

Erişte kestiği kurban bıçağıyla meramını anlatmak için işaretler yaptıkça,  havada bir şeyler lime lime oluyor, yufka destesine düştükçe de irkiltici seslerle onları ince, tanınmayacak parçalara dönüştürüyordu.

Eğer, dedi, hükümet nikahı olmazsa, eğer bu vurdum duymazlığa devam edersen, eğer bir  günkarası ıssızlığında bahçenin kuytusunda bulursan kendini günah benden gider. Canının nasıl ama nasıl acıdığını kimseciklere anlatamayıp bir çukuru doldurman içten bile değil. Mevsim de bahar, iki günde ot biterse üstünde, görürsün. Seni günlerce mi ararız, polise yazdırıp unutur muyuz, bilmem artık. Bak sana söylüyorum, eğer bir gün sokağa eteğimin kenarında küçük bir kan lekesiyle çıkmak zorunda kalırsam  hiç umurumda olmaz. Kurban kesilirken bu vardı üstümde, bulaşmış, derim biter gider.

KATİL KİM? SORUŞTURMA VE BEKLENMEYEN BİR KONUK

Ev sahibi ve kiracılar bahçede sarı masanın çevresinde toplandılar. Zeytin ağacının altında kahve içmek,  sohbet etmek en sevdikleri işlerden biri. Salgın hastalık nedeniyle fazla sokağa çıkamadıklarından yakınıp, olup bitenleri, memleket meselelerini burada konuşuyorlar. Biz de etrafta tembelce takılıp onları gözlüyoruz. Ben her zaman onlardan uzak bir yerde dururum. Arsız Babür hep onun bunun yanında, kucağında olur. Diğer kediler de insanların çevresinde olmayı seviyorlar. Haylaz ve Sakin de kucakta durmaya bayılır. Hıh. Neyse. Meğer aynı gece bir tavuk daha boğazlanmış. Can, “Ben kesip yemeğe kıyamıyorum ama bir şerefsiz kedi kendine ziyafet çekiyor,” diye söyleniyordu. Ama o şerefsiz kedinin kim olduğu henüz belli değildi.  Biz bütün kediler, konuşmaları duyabileceğimiz bir uzaklıkta işimize bakar gibi yapıyorduk. Biri turşu küpünün içinde uyukluyor, biri kanepenin altında sönmüş bir balonla oynuyor, ikizler güreşiyor , ağaçta tırnaklarını törpüleyen var falan. Ben  adıma yakışır biçimde zeytin ağacındayım. Kuyruğumu yavaşça sağa sola kıpırdatıyorum. Tümünü izleyebileyim diye oraya çıktım. İster misin Can hepimizi tavuk düşmanı ilan etsin?  “Bıldırcınları kontrol ettin mi?” dedi annesi Özlem Hanım.  “Onların kümesi sağlam. Zaten kümese girmiyor bu hınzır. Orada olsalardı boğazlayamazdı, yakalayamadım ki başı boş gezmeyi seviyorlar,” dedi Can. “Bizimkiler, gece evde oluyorlar,” diye atıldı Serap. Ne olur ne olmaz, Babür’le bendenden kuşkulanmasınlar diye sanırım.  “Ben bu işi hangi kedinin yaptığını biliyorum ama yakalayamıyorum,” dedi Özlem Hanım.   “Yakalarsan ne yapacaksın ki, doğasında var avcılık bunların,” dedi Cengiz. “Ben de onun boynunu koparacağım” dedi Özlem, hiç şaka yapmıyordu.   Bütün kediler, taş kesildi; eyvah, eyvah… Bizim tüm tüylerimiz diken diken olmuşken bir çığlıkla bahçe inledi. “Ayyyy olamaz!” Bu Rengin’le ikizi Engin’in dadısı heyecanlı bayan Aylin Teyze. Bizden hoşlanmaz, köpeklerden hoşlanmaz. Tavuklar konusundaki fikrini öğrenemedik. Çok titiz çok temizdir. Özellikle çamaşır suyuyla her yeri kokutur ki biz bütün kediler o temizliği bitirdikten sonra eğer onun yakınlarındaysak kafayı buluruz.   “Ne oldu Aylin Abla?” dedi Can Bey’in karısı, sesinden pek de telaşlanmadığı anlaşılıyordu. Aylin Teyze bahçenin ilerisinde Rengin’i elinden tutmuş gezerlerken korkunç bir şey görmüş gibi ikisi de taş kesilmişti. “Burada bir insan parçası var!” dedi Aylin Teyze. Hepsi birden ayağa fırladı.  “Ne? Ne parçası dedin?”  Aman Tanrım, diye düşündüm, insan da mı yiyormuş bu canavar katil kedi… İnsanlar oraya koştururken,  kediler, tavuklar, ürktü, bir koşuşturma bir uçuşmadır başladı. Aylin Teyze ayakkabısının ucuyla işaret ettiği şeye baktılar. Bir insan çene kemiğiymiş. Konuşmalar yorumlar gırla gitmeye başladı. Öyle bağrışıyorlardı ki kimin ne dediği anlaşılmıyordu. Sonunda Can Bey eğilip yerden o şeyi aldı. “Sakin olun yaaa, bu büyük babaannenin takma dişi, “ dedi. Büyük babaanne bir süre önce vefat eden Can Bey’in babaannesi oluyor. Bahçenin girişindeki evde oturuyordu. Şimdi o ev boş. Eşyası da hâlâ o yaşıyormuşçasına korunuyor. Biz bazen gizlice camdan içeri bakıyor bazen de aralık kapıdan içeri dalıp ne var ne yok kolaçan ediyoruz. Ama boş bir ev hiç eğlenceli değil. Yalnız geçen yıl bir dişi kedi orada yavruladı, kanepenin altında bir battaniye bulmuş, onları orada büyüttü. Şu ikizlerin anneleri işte. Yeterince büyüdüklerine inanınca da onları bırakıp gitti. Şimdi ikisi de bahçenin kedisi oldular, Serap bakıyor. Her neyse. Takma dişleri yerden saygıyla alan Can Bey, onun buraya nasıl gelmiş olabileceğine akıl erdirmeye çalışırken oğlu Engin, yaz başında kuzeniyle evde oynarken onu bahçeye çıkardıklarını sonra da kaybettiklerini hatırladı. Herkes derin bir nefes aldı. Yani insan yiyen bir canavar kedi olmadığı için rahatlamış olduk. Ama kediler hâlâ zan altındaydı.  Rana Hanım Haylaz’ı kucağına alıp mıncıkladı. “Benim minnoşum yapmamıştır eminim.” Haylaz miyavladı. Ege, (o da bizim gibi kiracı)  çenesini kaşıyıp, “Bence kedi işi değil bu iş,” dedi.  Evin küçük kızı Rengin konuşulanlardan bir şey çıkaramadığı için annesinin kolunu çekiştirdi; “Ne olmuş anne?”  Rana, kızına tatlılıkla gülümsedi, “ Yok bir şey canikom, konuşuyoruz, hadi sen git oyna.” Bu hararetli konuşma sürerken ben daldaki yerimi değiştirmeye karar verdim ve yerimde şöyle bir döndüm. O da ne? Şu ana kadar hiç görmediğim bir yaratık, kümes teline tırmanmıyor mu? Bastım çığlığı. Aynı anda Can’ın oğlu Engin parmağıyla onu işaret etti, “ Aaaaa, baba o ne?”  Bütün başlar oraya döndü. “Bu bir sansar!” İlk aklıma gelen, sansar denen bu yaratık acaba ağaca çıkar mı, oldu. Ben kendim için kaygılanırken ortalık gene karıştı. Kahraman erkekler kaşla göz arasında ellerine geçirdikleri sopaymış, kürekmiş kümese doğru harekete geçtiler. Kediler saklandı. Kadınlar çocukları kucaklarına çektiler. Sansar gürültü yüzünden sanırım telde hareketsiz kalmıştı. Salak, kıpırdamazsa görünmeyeceğini sanıyor olmalı. Tavuklar telaş çığlıkları atıyor, oradan oraya koşuyorlardı. Kümesteki en yaman horoz tel örgünün öte yanında gözünü dikmiş sansara bakıyordu. Ama arkasında kimsecik yoktu.(Hep böyle olmaz mı zaten?) Sanki bir an hayat durdu, sesler, kıpırtılar, rüzgar durdu. Şimdi avcının av olma anıydı. Tavuk milletini tek tek avlayıp mideye indiren avcı, insan denen büyük avcının karşısında çaresiz, savunmasız, tellere asılı kalmıştı. Dört insan tellere yaklaşıyordu. Derken kümesteki diğer horozlar da birer ikişer saklandıkları yerden çıktılar, onları kahraman horoz mu çağırdı acaba, çünkü hiç susmuyor.  Ben dalın ucuna doğru seğirttim. Olanları iyice göreceğim bir yere, yaprakların arasına gizlendim. Vay canına, acaba onu yakalayabilecekler mi? Demek katil bu. Tavukları nasıl yakalıyor ve sürüklüyor acaba? Neden gece avlanmaktan vazgeçip gündüz gündüz saldırmış olabilir?

(Sürecek )

Bölüm-4 BİR CİNAYET HİKAYESİ

Zeytin’in hain planı…

Hemen eve koştum. Cengiz resim yapmak için boyalarını hazırlamış. Kırmızı boyayı da palete sıkıp bırakmış. Yaşasın şans benden yana. “Hey Babür Abi” dedim. Benden önce eve girmiş mama kabına yumulmuştu. “Ne var tatlım?” dedi. Bana tatlım demesine sinir oluyorum. “Baksana şuna,” dedim. “Nedir bu?” “Kokla…”  Kokladı. Evet, işte oldu, tam da istediğim gibi oldu. “Kötü kokuyor. Nedir bu?” “Cengiz’in boyaları,” dedim. “Yeni bir kedi tablosu yapmaya hazırlanıyor.”  Başka söze gerek yoktu, onu gölgesiyle oynarken bırakıp, hemen buzdolabının üstüne çıktım.  Şimdi beklemem gerekiyor. Biraz sonra Serap’ın sesi her şeyi açıklıyordu. “Babür!” Bu seslenişte, seni yakaladım, bana yalan mı söyledin, sen zararcı kedinin tekisin, suçlusun… Bir sürü anlam vardı. Kıs kıs güldüm. Şaşkın Babür ne olduğunu anlayamadığı için mırlıyordu. Yere yatıp karnını okşamasını bekledi ama… “Cengiiiiz! Tavuğu Babür boğazlamış sanırım.”  O sırada cep telefonundaki haberlere dalmış  Cengiz hiç de inanmamış bir sesle “ Olur mu canım, Babür avlanmayı bile sevmiyor.” Ama Serap ısrarlı. “Bak burnunda ağzında kan var.”  Bu cümle onu cep telefonundan kopardı, şovalenin başına geldi.“Aaaaaa.” Cengiz diyecek bir şey bulamadığında ya da çok şaşırdığında bu sesi çıkarıyor. Onları görmüyordum ama olup bitenin tam da istediğim gibi geliştiğini duyabiliyordum. Kaygısızca patimi yaladım. Şimdi artık onu evden atarlar. Belki de yine barınağa gönderirler. Oh be!

“Ama ne arada yapmış olabilir? Sen tavuğu sabah buldum demedin mi?” “Evet, olay gece olmuş sandım ama belki de onları sabah bıraktığımda kaşla göz arasında yapmıştır. Çok kilolu bir kedi bu, vurdu mu devirir. Gel bakayım buraya seni zararcı kedi, canavar mı oldun sen? Kaçma gel buraya…” Babür salağı sonunda bir şeylerin ters gittiğini anladı sanırım, Serap’tan kaçmış olmalı. Buzdolabının üstünden inip olayı izlemeye karar verdim. Telaştan vantilatörü devirdim ama kimin umurunda! Onu şimdi kedi kutusuna koyarlar, sonra hoppada barınak. Babür tabloların arasında gizlenmiş çıkmıyordu. Seslenmeleri para etmiyordu. Ben top gibi olmuş, odanın ortasında dikkat kesilmiştim. “Ne yapacağız? Eğer tavuk yemeye alıştıysa iş kötü. Bir kitap okumuştum, adı Şaytan’dı. Bir Bengal Kaplanı’nı anlatıyordu. İnsan etinin tadını aldığı için, sinsice köylere girip insanları avlıyor, bir köşecikte mideye indiriyordu. Kayıp insanlara ne olduğunu baştan anlayamayan köy halkı sonunda bunu bir kaplanın yaptığını çözmüş, onu avlamaya karar vermişlerdi. Ama ne yapıp ne ettilerse bu zeki hayvanı avlayamıyorlar, durmadan nüfusları eksiliyordu. Sonunda bir beyaz avcıyı çağırmak zorunda kaldılar. Kaplana Şaytan adını takmışlardı….” “Serap, zavallı bir tekir kediden bengal kaplanı yarattın. Çok rica ederim abartma,” dedi Cengiz. “Evimizde bir katil var, tavuk katili, oysa onu ne çok seviyorum ben. Ya bize de bir şey yaparsa? Bebekken ne kadar uslu, sevimli bir kedicikti. Büyüdü azman oldu demek. Kısırlaştırmasaydık ne olacaktı kim bilir…” “Aaaa, Serap yeter, Babür Abi yapmaz diyorum sana. Zeytin desen belki…”

Aman Tanrım, nasıl oldu da konu bana döndü anlamadım. Birden yalanmayı kestim, kulaklarımı diktim.  “Zeytin yapmaz,” dedi  Serap kesin bir dille. Oh o benden yana. “Nasıl yapmaz? Tasmayla gezdirdiğim zamanlarda bağlıyken elimden kurtulup uçan kuşu tutmadı mı, ağzından almadım mı?”

Serap yelkenleri suya indirdi. “Doğru söylüyorsun. Bu da panter cinsi aslında. Beni bile patiliyor, hırçın. Gerçi bunu kıskançlıktan yaptığını sanıyorum, Babür evde olunca çok gergin oluyor,  aslında çok sakin bir pisicik.”   Grrr kıskanç da olduk şimdi, öyle olsun Serap. Onlar ne yapacaklarına karar veremedikleri için sıkıldım, konu dolaşıp benim üzerime kalabilirdi, gardrobun içine saklanmaya karar verdim. Ne olacaksa olacak… Yaaaaa, sakın barınak denen yere beni göndermesin bunlar! Korkuyla karanlık dolabın köşesine sindim. Uyumuşum. Seslerle uyandım.

“Seraaaap, bi gel.” “Ne oldu şekerim?” “Babür’ün ağzını sileyim dedim, ama bu boya…” “Cidden mi?” “Evet, sanırım benip palete burnunu sokmuş boya bulaştırmış.” “Aaaaa, canım benim ben de seni canavar yaptım, çok özür dilerim Babüşüm.” Mırıltılar, güzel sesler, özürler… Gardroptan çıktım. Acıkmıştım ve çişim gelmişti. Bari birşeyler yiyip bahçeye çıkayım, benim plan tutmadı.

“Zeytin!” “Evet Babür Abi?” “Bana o boyayı koklamamı sen söyledin!” “Evet. Ne var bunda?.” “Boyanın kan rengi olduğunu biliyordun.” “Hayır koca kafa, ben de senin gibi kırmızı ve pembeyi gri olarak görüyorum, kediler kırmızıyı göremez.” “Ama sen biliyordun, bundan eminim. Suçu benim üzerime atmak için yaptın bunu.” İlgisizce arka ayağımla boynumu kaşıdım. “Ne münasebet!” Ama bu para etmedi, o sakin Babür Abi, bugüne kadar hiçbir kediye saldırmışlığı yoktur, bana hele hiç bulaşmaz, sırtını kamburlaştırıp birden üstüme atlamasın mı… Boğuşmaya başladık. Kimin kimi ısırdığı, tırnakladığı belli değildi. Yuvarlanarak odadan Cengiz’in atölyesine geçerken kitap dolu sehpa devrildi. Boya kutuları devrildi, içine yumuşasın diye fırçaların konduğu tiner kabı devrildi, fırçaları temizlemek için biriktirilen bezler ortaya saçıldı… Durmuyorduk. Sırtımızı kabartıp kabartıp birbirimize saldırıyor, alt alta üst üste bağırarak tozu dumana katıyorduk. Aniden patlak veren bu fırtınaya bir anlam veremeyen Serap ve Cengiz olay yerine gelip biri beni biri Babürü kaptığı gibi ayırdı. Bu arada ben savurduğum patilerle Serap’ın ellerini kırmızı çizikler içinde bırakmışım farkında değilim. Babür Abi nefes nefese kalmıştı. Yorgun değildi hayır, çok öfkeliydi. Onu ilk kez böyle görüyordum.  Az sonra bizi sakinleştirdiler, ikimiz de ayrı köşelerde tüylerimizi yalamaya başlamıştık. Babür’ün çinli gözleri arada bana takılıyor ve hırlıyordu ama takan kim. Yani şimdi onu evden göndermeyecekler öyle mi? İyi de o zaman tavuğu kim öldürdü?

..

(Sürecek)

Bölüm -3 ARAMIZDA KATİL BİR KEDİ Mİ VAR?

Sabah uyanır uyanmaz bahçeye çıkmaya bayılırım. Ağaçlara tırmanıp duvarların üzerinde gezmesi çok zevklidir. O sırada kümeste bir telâş vardır. Geceden beri öten horozlar hâlâ yorulmadan ötmeyi sürdürürken tavuklar peşi peşine yumurtlarlar.  Çığlıkları ortalığı ayağa kaldırır.  Folluklara bakmanın zamanı gelmiştir. Bahçede yaşayan kedi tayfası sağa sola koşturur. Serap’ın uyandığını anlarlarsa balkon teline tırmanan mı istersin, tel kapıyı taktaklayan mı… Acıkmış görgüsüzler! Hiçbir zaman yemek için arsızlık yapmam. (Babür Abi de arsızdır.) Her şeyi yemem. Önce sabah turumu atarım. Kuşları kovalar, ağaçlara tırmanırım, sonra eve geri dönüp haşlanmış yumurta sarısıyla kahvaltı ederim. Cengiz verirse yerim. Serap’tan kesinlikle almam. Serap’sa  bana tavuk ciğeri haşlaması, konserve mama gibi değişik mamalar hazırlar. En çok et konservesi, ciğer, balık severim. Balıkların kılçıkları temizlenmemişse koklayıp döner giderim. O zaman bizimkiler söylenmeye başlar. “Saraylı bu yahu. Kılçıkların temizlenmesini istiyor.” “Dışarıdakiler, kafaymış, kılçıkmış götürüyor ama.” “Sen alıştırdın bu Zeytin’i böyle Serap.” “Hayır Cengiz. Damak tadı gelişmiş bunun. Siyah kediler böyle oluyor sanırım. Az yiyor, atletik kalıyor, avcı, ötekilerle de hiç arkadaşlık kurmuyor baksana. Canım o benim.” “Babür Abi öyle değil ama. Bebek ikizleri koruyor biliyor musun?” “Gördüm. Mama kabına küçükler gelince geri çekilip onlara bırakıyor. Ama bütün kediler ondan küçük olduğu için Babür’e mama kalmıyor. Ona ayrı veriyorum artık.”

Aaa, bu ne şimdi? Beni konuşuyorlardı, Babür’ü ballandıra ballandıra övmek de neyin nesi? En iyisi dışarı çıkayım, duymak istemiyorum bunları. “Zeytin, ben de seninle geliyoyrum, dur bekle.” “Hayır , seni istemiyorum! Kıhhh! Beni rahat bırak ezik Babür!”  Pencereden atlayıp bahçeye koştum. Tabi önce dört bir yanı iyice kolaçan ettim. Kümesten kaçan iki tavuğun yanından  otların içine daldım.  Sabahları biraz taze ot yemek iyidir. Biraz yuvarlanmak. Aaa, o ne? Orada bir şey var. Dikkatlice yürüdüm. Hem bastığım yeri hem çevreyi  kolaçan ettim. Havada farklı bir koku…  Arabanın arkasında bir tavuk var ve  ayaklarını havaya dikmiş… Aaaa bu tavuk ölmüş! Hiiii! Can Bey’in tavuklarından birini boğazlamışlar. Can Bey bizim üst komşumuz. Tavuklarına da öyle düşkündür ki anlatılmaz. Hastalananları ayırır, tedavi etmeye çalışır, eceliyle ölenlerin dışında asla tavuk kestirmez. Bak şu işe, tavuğun çoğunu da yemişler, geriye pek bir şey kalmamış… Etrafı kokladım. Gece olmuş bu iş sanırım. Peki bu tavuk kümeste değil miymiş? Yoksa kümesten mi aşırılmış? Bu nasıl olabilir?

“Bu ne?” Sıçradım. Haylaz bu. Tavuk ölüsünü kokladı. “Mmmm, güzel kokuyor,” dedi. “Dokunma ona,” dedim. “Yiyeceğim,” dedi. “Ona dokunma sersem! Eğer Can  onu didiklerken  görürse senin avladığını sanır. O zaman da vay haline,” dedim. “Zeytin saçmalama. Can dört aylık bir yavru kedinin koca tavuğu avlayamayacağını bilir.” “Suçüstü ama,” dedim. “Sen de buradasın ama,” diye şirretleşti. “Aman iyi, ne halin  varsa gör. Ben kuş avlayacağım” Onu orada bırakıp gitmek üzereydim ki Babür Abi ensemde bitti. “Bunu kim yaptı?” dedi. Kısık gözleri  ikimizi de suçluyordu. “Ben yapmadım,” diye sıçradı Haylaz. “Öyle mi? Ağzının kenarındaki o tüy neyin nesi o zaman?” Haylaz, hemen patisiyle temizledi. “O buradaydı, ben yalnızca…” “O yapmadı!” diye geri döndüm. “Sen mi yoksa?” demez mi… Sinirden titredim. “Elbette hayır! Olay gece olmuş. Çoğunu da yemişler zaten baksana. Bizi gece dışarı bırakıyorlar mı sanki?” diye bağırdım.  Babür, tavuk ölüsünün çevresinde bir tur attı. Tüyler dört bir yana saçılmış, her yer kan… “Buradan hemen gidelim,” dedim. “Can neredeyse gelir. Bunu bizim yaptığımızı düşünürse vay halimize…”   Biz konuşurken hiç farkında değiliz, bahçenin tüm kedileri çevremize çember olmuş, ağızları sulanarak olup biteni izlemiyorlar mı? Derken Serap’ın sesini duyduk; “Hey, kedi milleti, acıkmadınız mı? Neredesiniz?” Suçüstü yakalanmış gibi hepimizin başı o tarafa döndü. Zavallı Serap uyanır uyanmaz bizim de bahçedekilerin de çok acıktığını düşündüğünden  elinde mama paketi, sabahlığıyla, kapı önündeki kaplara mama paylaştırıyordu. Veeee korkulan oldu, bizi gördü. Bütün tayfa çember vaziyeti, tüyler saçılmış, havaya dikilmiş iki adet tavuk pençesi… Ne manzara ama… “Aaa, neler oluyor orada?” Kıyafetine falan aldırmadan (çok kokoştur,  pijamayla bahçeye çıkmaz aslında ) elindeki mama paketiyle yanımızda bitti. Hepimiz çil yavrusu gibi dağıldık. Saklandığım yerden onun gözlerinin faltaşı gibi açıldığını gördüm. Hiç sesini çıkarmadı. Sonra gözlerini kısıp bizden tarafa baktı: “Bre aç gözlü sefil kediler, sizi beslemek için bu bahçedeki dört ev seferber ama siz tavuklara mı musallat oldunuz?” O  bizi azarladığı sırada  Cengiz geldi. “Bunların hepsi küçük. Yapamazlar. Bizimkiler de evdeydiler…”  “Valla bilmem, “ dedi Serap hepimize tek tek bakarak. “Koskoca tavuğu haklamış yahu bunu yapan.  Geriye kalan iki ayak bir öbek tüyden ibaret…” Öfkeyle geri dönüp, mama kaplarına mama paylaştırdı, eve girdi. Bizimkiler de tabaklara hücum. Ben sabah tuvaletimi ve sporumu yaparken düşünüyordum. Bu işi Babür’den kurtulmak için kullana bilir miyim? Nasıl?

(Sürecek)

BİR EVE DÖNÜŞ HİKAYESİ -2

Evi Özlemek

Bu kadarı da olmaz! Geçen yıl en soğuk kış günlerinde sokaktaydım böyle yağmur, böyle fırtına görmedim. Bahçede yakalandım. Kulübeye gidebilirdim elbette, gitmedim. Ötekiler hepsi kuru yerler buldular. Yaver ısrarla seslendi aldırmadım. Sakin, Haylaz, İkizler, Mırmır kulübelerine yerleşmişler çoktan uykuya dalmışlardı. Gök gürültüsü eşliğinde, çamurlu bahçeyi adımladım. Bu işe artık bir çözüm bulmalıyım, böyle devam edemez. Ben Serap ve Cengiz’le yaşamak istiyorum. Ama o huysuz dişi ne yaptı ne etti beni evden attırdı. Zeytin’i mi tavlamalıyım acaba? Çok ıslanmış ama hala bir çözüm bulamamıştım. Her zamanki gibi bir sıçrayışta mutfak penceresinin denizliğine çıktım. Burası için de Zeytin’le kavga ediyoruz. Ben burada durmayı istiyorum, o da orada güneşleniyor diye beni istemiyor. Şımarık! Saçak beni korumuyor, başımdan aşağa yağmur suları akıyordu. Tınmadım. Öyle heykel gibi durdum. Gözüme giren damlacıklar yüzünden arada yalnızca gözlerimi açıp kapatıyordum. Bekledim, bekledim. Mutfağın ışığı yandı. Serap bu! Hemen hareketlendim, pencere çerçevesine iki patimi dayadım, seslendim, beni görmesi gerek, görürse… Ah işte gördü. “Cengiz Babür Abi gelmiş. Onu içeri…” Evet böyle dedi. Sabırsızlandım, bağırmaya devam ettim. Evet, evet, evet, beni içeri almalısın Serap. Burada bırakamazsın. Bak nasıl fırtına var… Cengiz ne dedi bilmiyorum. Cümlenin sonu gelmediği gibi onu da duyamadım. Feci bir şimşek çaktı. Ardından gökyüzünde bir çuval dolusu gülleyi yuvarladı. Serap mutfak camından düşünceli düşünceli bana baktı. Sonra gitti… Allahım gitti… Nereye gitti? Gelir bekleyeyim biraz. Işığı kapatmadı çünkü. Perdeyi de çekmedi, demek gelecek… Hadi ama Serap ne yapıyorsun, aç şu camı, çok ıslandım bak… “Babür abiiii.” Yaşasın, kapıyı açtı, bana sesleniyor. Yaşasın yaşasın yaşasın… Bir koşu tutturup kapının olduğu tarafa dolandım. Islak patilerim taşlarda iz bırakıyordu. Eşikte bekledim sakince. Ne yapacak merak ediyorum? Mama verip göndermesin sakın. Mırlayayım. Benim mırlamamı o çok sever. Aaaa, kucaklayıp içeri aldı. Aaaa, kapıyı da kapadı. Evdeyim. Evdeyim gerçekten. O ne? Beni banyoya götürüyor. Köpüklü sular hazırlanmış, Aaaaa, hayır. Yıkanmak istemiyorum lütfen. “Rahat dur Babür, böyle pis bir şekilde evde gezmene izin vereceğimi sanıyor musun?” İmdaaat, imdaaaat yardım edin. “Aaaa, içeridesin Babür Abi.” Bu kim şimdi? Cengizmiş. Ne duruyorsun orada bana yardım etsene her yanım köpük içinde görmüyor musun? Tamam fırçalanmaktan hoşlanıyorum ama  bütün tüylerim ıslandı, kulağıma su kaçacak diye ödüm kopuyor. İmdaaaat. Bir de baktım bizim kaprisli Zeytin’de ben bağırıyorum diye bağırmaz mı? Aaaa bana yardım etmeye çalışıyor. Banyoya asla girmez aslında. Merakından mı gelmiş, bana yardım etmeye mi? Sesi ne kadar acıklı çıkıyor… Ama beni Serap’ın elinden kimse alamaz, belli oldu. Köpükle işimiz bitince haydi duşun altına. İşte bu tam bir felaket, suyun ne taraftan geleceğini kestiremiyorsun. “Havluyu tut,” diye seslendi Serap. Cengiz’in havluyu ne zaman alıp beni içine hapsettiğini anlamadım ama, sudan kurtulduğum için nefes nefese kalmıştım. İçeri girmeyi istiyorum elbette ama bunlar hiç hesapta yoktu. Yıkanmak da nereden çıktı canım! Bırakın beni, bırakın, ben kuruturum tüylerimi… Sen de öyle bakma, şimdi seni de yakalayıp yıkarlarsa görürsün gününü… Beni kendi halime bıraktılar, et maması yedirdiler, tüylerimi güzelce yalayıp kuruttum. Bir de baktım bizim kibirli Zeytin…. “Aaa,” dedim, “Merhaba tatlım.” Onunla iyi geçinmeli neme lazım.  “Ben senin tatlın falan değilim,”diye tısladı. “Ezik şey, ne yaptın ne ettin kendini kabul ettirdin, mutlusundur herhalde(!)”“Elbette, mutluyum. Serap’ı da Cengiz’i de çok seviyorum. Ama onların neden benimle yaşamayı istemediklerini anlamadım. Görünüşe göre seviyorlar ama… Aaaa, beni istemeyen sen misin yoksa?” “Konuşma fazla,” diye tersledi.  “Evet, seni istemeyen benim. Bunu onlara kesin bir dille söylemiştim. Eğer o bu eve girerse ben yokum, demiştim.” Demek duyduğum doğruymuş. Beni Zeytin istemediği için tekrar sokağa bırakmışlar. Çok üzüldüm şimdi. Serap’ın bana ne kadar iyi davrandığını unutamıyorum. Ben annemi hiç anımsamıyorum biliyor musunuz? Annem nasıl biriydi acaba? Beni bir otomobilin motoruna bıraktığını söylediler. Beni oradan Serap’ın komşusu çıkarmış. Motoruna konduğum arabayla dünya kadar yol gelmişim. Bu avuç içi kadardı iki yüz kırk kilometre yolu arabanın motorunda gelmiş, aç susuz kalmış, bir haftalık bile yoktu, dediklerini anımsıyorum. Komşusu beni Serap’ın avucuna bıraktı. Dün gibi aklımda. “Bacım buna sen bakacaksın artık. Dışarıda kalırsa ölür. Bir haftalık bile yok,” demişti. Ben bir takım gölgeler görüyordum, hiçbir şeyi net göremiyor durmadan bağırıp annemi istiyordum. Serap’ın kucağı… “Ben bunu nasıl besleyeceğim?” diye yakınışı. “Enjektörle su içirsek içer mi?” deyişi… Cengiz’in koşturup bebek kedi maması, prematüre insan bebek maması alması, bana göre bir biberonla beni beslemeleri. Ne kadar açtım, ne kadar korkmuştum, Cengiz’in kalem kutusu içine pamuklar koymuşlar, Cengiz koşturup tüylü kumaş bulmuş,  bana yatak yapılmış.Ben farkında değilim elbette. Isındım, onu anımsıyorum. Ama bağırtım, anneme seslenişim bitmedi. Bir gün “Ne istiyor acaba hiç susmuyor,” dedi Cengiz. “Karnı tok, gazı çıktı, çişini, kakasını yaptırdım, sıcak su torbasını da yatağının altına koydum, bebekler böyle bağırmayı sever, aldırma,” demişti Serap. Birden Zeytin’in gözlerini görünce anılarım uçup gitti. Burnunu burnuma yaklaştırmıştı. “Neden ama? Ben sana ne yaptım ki?” dedim hafifçe. “İyi o zaman neden geri geldin? Burada istenmiyorsun. İstenmediğini bile bile ısrar edilmez!”  “Beni istemeyen sensin, ama”, diye alttan aldım. İkisi de beni seviyor. Belli. Hasta olduğumda nasıl üzüldüler, nasıl veterinere koşturdular, günler boyu,  hatırlasana…” “Unutur muyum? Sanki ben hayatlarında yokmuşum gibi yalnızca seninle ilgileniyorlardı. Grrrr, hatırlamak bile istemiyorum. Dalgın dalgın esnedim: “Evden nasıl atıldığımı hatırlıyorum…” “Bağırtından ev inliyordu,” dedi. “Ne zaman bebekken mi?” “O ayrı, ergen erkek bir kedinin bağırtısından bütün sokak inliyor, aman Tanrım feciydi. Seni dışarı salmak zorunda kaldılar.” “Ama ne yazık ki etrafta hiç dişi yoktu… Sen hariç. Bana kötü kötü baktı. “Ben kısırlaştırıldım. Çiftleşme saçmalıklarıyla uğraşmıyorum.” “Biliyorum,” dedim. “Artık ben de uğraşmıyorum.” Yanıma gelip dikkatlice kokladı. “Seni de kısırlaştırmışlar. Senin de tüylerini tıraş edip karnını mı yardılar?” “Hayır toplarımı aldılar.” “AAA…” Bir de şu var ki aslında dışarı çıkınca anladım dişiler benim ilgimi çekmiyormuş.” “Hadi canım bu gerçek değil.” “Tümüyle gerçek,” “Hem kısır hem eşcinsel bir tekir ha” diye kahkahalarla gülmeye başladı. Umurumda değil. Gidip et mamasından biraz daha yedim. Yanıma geldi. “Çok semirmişsin ama.” “Sokakta yaşayınca ne bulursa yemek zorunda yoksa ölürsün sersem. Ben güçlü bir kediyim de sağlam kaldım.” “Kışın dışarısı çok soğuk oluyor,” dedi boynunu büküp. A, acıdı mı bu bana yoksa? Hiç sanmam. Patimi yaladım. “En kötüsü, sokakta hasta olmak. Gözlerimi bir türlü tedavi edemedi o veteriner, sabah kalkıyorum gözlerim görmüyor. Serap pansuman yapıyor. Gece soğuktan sesim kısılmıştı, miyavlayamıyordum bile. Hele bir kere nasıl olduysa bahçeden dışarı çıkmışım, gözlerim kapanmıştı yine doğru düzgün görmüyordum, dönmeye çalıştım, sokağı şaşırmış evi bulamamış on gün boyunca oradan oraya gezmiştim. Göremiyordum. Evi kokularla bulduğumda doğruca buraya geldim. Serap kapıyı açtığında nasıl sevinmişti, hemen beni içeri alıp yıkadı, gözlerimi temizledi, karnımı doyurdu…” “Hıı evet. Öldüğünü söylemişlerdi. Komşular konuşurken duydum. Serap Hanım çok üzülecek, diyorlardı. Araba çiğnemiş diyorlardı. Gerçekten de baştan inanmadı, çok aradı seni. Cengiz sokaklara çıkıp çağırdı ara sokaklara girdi ama yoktun. Ben de senden kurtulduğuma sevinmiştim…” Bu kibirli kara kedinin sevinçle sözünü kestim “Ama ölmedim ki… Yalnızca evin yerini bulamamıştım. Gözlerim görmüyordu o yüzden.” “İyi ya, artık görüyor. Kendi başının çaresine bakabilirsin. Ne işin var burada gene?” demez mi? Bu  Zeytin niye bu kadar acımasız acaba? Siyah kediler hep böyle mi oluyor? Hayır yalnızca bana karşı değil, bahçedekilerin tümüne kıhlamadan geçmez. Küçük dağları o yaratmış ya… Ukala. Gene de onunla tartışmayı canım istemiyor. Öyle iyi hissediyorum ki. “Böyle söylemesene tatlım, burası benim de evim. Hem ne var sanki ben de kalsam…” dedim, Serap mırlamama bayılır.  Zeytin bağırdı; “Hayır! Benim tabaklarımı kullanmandan, benim yattığım yerlere gidip yatmandan nefret ediyorum. Hele öyle yılışıksın ki sürekli onlarla vakit geçiriyorsun. Bana tatlım deme dedim sana! Buradan derhal gideceksin!” Kalçalarını kıvırarak gidip koltuğa oturdu. Eşikte durdum, “ Ama dışarıda korkunç bir fırtına var…”  “Varsa var, başının çaresine bakabilecek bir yetişkinsin sen!”  “Yapma tatlım, lütfen bırak kalayım…” Aslında rol yapıyordum, gitmeye hiç mi hiç niyetim yoktu. Kim takar seni be! Serap’ın kucağına zıpladım, göz ucuyla Zeytin’e baktım. Çatla emi, artık sokak yok, diye geçirdim aklımdan. “Zavallı Babür, mutlu musun evde olduğun için?” dedi Serap. Mırladım. Sonra Cengiz’in kucağına zıplayıp ona sokuldum. “Şuna bak,” dedi Cengiz, gerçekten mutlu hissediyor. Ne yapacağını şaşırdı. Yat bakalım kucağıma.” Zeytin’in bulunduğu odanın karanlığında yalnızca gözleri parlıyordu. Tehlikeli bakışlar…

(Sürecek)

BİR EVE DÖNÜŞ HİKAYESİ-1

Fırtına patlamıştı. Kaç gündür bekliyorduk, içerilere tıkılacağız diye canım sıkılıyordu. Pencerelerde ilk damlalar çatlamaya başladığı andan itibaren, bu sağanak ve fırtınaya sokakta yakalananlar için kaygılandım.  Sonra hava karardı. Gökgürültüsü ve şimşek durumun kasvetini daha da artırdı. Ben güvenli korunağımda mutfak camımdan olup biteni izliyordum ki pencerenin önünde karaltısını gördüm. Bahçedeymiş demek ki… Islanmıştı, ıslanmışlığın tüm zavallılığıyla pencereden içeri bakıyordu. Başımı çevirdim. Ondan kesinlikle nefret ediyorum. Onu burada istemiyorum. Dışarıdaki kulübede bir yaşamı var, kafadarları da var, niye ikide bir benim huzurumu kaçırıyor ki? En iyisi burada durmamak. O zaman umudunu yitirip gider. Feci yağmur yağıyor. Artık pencerelerden yukarıdan aşağıya kovayla su dökülür gibi. Bu havada dışarıda olmayı kesinlikle istemez kimse.

Derken işte o can sıkıcı cümleyi duydum: “Cengiz Babür Abi gelmiş. Onu içeri…” devamını dinlemedim, gidip yatağa uzandım. İllallah bu Babür’den. Ama canım Cengiz, “Ne düşündüğünü biliyorum, olmaz,  bir daha gitmez sonra,” dedi. Uyuyor numarası yaparak konuşulanlara kulak kabartmaya devam ettim. “Dışarısı çok soğuk ve yağmurlu,” dedi Serap. “Merak etme, kendine sığınacak bir yer bulur, üstelik bahçede kulübeler var, taraça var…” Cengiz her zaman benden yanadır zaten. Ama öyle olmadı. Açılan kapıdan fırtınanın bir an evin içine dolduğunu köşedeki odadan hissettim. Sonra kapandı. Evet, onun sesi. Aaaaa, içeri aldı gerçekten. Banyoya gittiler. Meğer Serap her şeyi hazırlamış.  Köpüklü suyla dolu leğeni duşa kabin  içine koymuş,  havlusu da . Dayanamadım, meraktan çatlayacağım. Bir yandan da kulaklarıma inanamıyorum ya… Kapının kenarından gizlice izlemeye başladım. Serap onu köpüklü suyun içine soktu, fırçayla yıkamaya başladı. Aaaa, benim fırçamı kullanıyor, ama bu haksızlık! Bizimki de bir yandan bağır bağır bağırıyor elbette. Sakın boğulmasın! Bu banyo işinin nasıl bela olduğunu bilirim. Birden paniğe kapıldım, ben de bağırmaya başladım. Cengiz geldi, yardım istedim; Cengiz,  Serap onu boğacak başını bile sabunluyor! Ortalık  ayağa kalkıyor. “Aaaa,” dedi Cengiz, “İçeridesin Babür Abi.” Babür Abi onu duyacak durumda değil, sesi ortalığı inletiyor.  Cengiz’le ikimiz kenarda durup şamatayı izlemeye koyulduk. Ama ben kaygıdan öleceğim,  durmadan ben de bağırıyorum. Köpüklü iş bitti, duş açıldı. Öyle çabuk hareket ediyor ki şu Serap elinden kurtulmak imkansız. Zavallı Babür Abi çaresizlikle yalvarması hiç işe yaramadı. “Havluyu tut,” diye seslendi Serap. Cengiz’in havluyu alıp kaşla göz arasında onu sarmalaması bir oldu. Oh neyse bir kaza olmadan bu iş bitti. Aman ben toz olayım, beni de yıkamaya kalkmasınlar, diye sessizce sıvıştım. Zavallı Babür Abi, uzun süre kendini kurutmakla uğraştı. Sudan, stresten, fırçalanmaktan biraz sersem olmuş gibiydi, benim onu izlediğimi neden sonra fark etti. “Aaa,” dedi, “Merhaba tatlım.”  “Ben senin tatlın falan değilim,”diye tısladım. “Ezik şey, ne yaptın ne ettin kendini kabul ettirdin, mutlusundur herhalde(!)”

“Elbette, mutluyum. Serap’ı da Cengiz’i de çok seviyorum. Ama onların neden benimle yaşamayı istemediklerini anlamadım. Görünüşe göre seviyorlar ama… Aaaa, beni istemeyen sen misin yoksa? Neden ama? Ben sana ne yaptım ki?”

“Konuşma fazla,” diye tersledim.” Evet, seni istemeyen benim. Bunu onlara kesin bir dille söylemiştim. Eğer o bu eve girerse ben yokum, demiştim.”

Babür, boynunu büktü; “evet biliyorum, seni duymuştum,” dedi Ezik! Şirret bir şekilde burnumu burnuna yaklaştırdım; “İyi o zaman neden geri geldin? Burada istenmiyorsun. İstenmediğini bile bile ısrar edilmez!”  “Beni istemeyen sensin, ama”, diye alttan aldı. Serap da Cengiz de beni seviyor. Hasta olduğumda nasıl ilgilendiler hatırlasana. Hele bir kere gözlerim kapanmıştı, sokağı şaşırmış evi bulamamış on gün boyunca oradan oraya gezmiştim. Göremiyordum. Sonra evi bulduğumda Serap kapıyı açtığında nasıl sevinmişti, hemen beni içeri alıp yıkadı, gözlerimi temizledi, karnımı doyurdu…” “Hıı evet. Öldüğünü söylemişlerdi. Komşular konuşurken duydum. Serap Hanım çok üzülecek, diyorlardı. Araba çiğnemiş diyorlardı. Gerçekten de baştan inanmadı, çok aradı seni. Cengiz sokaklara çıkıp çağırdı ara sokaklara girdi ama yoktun. Ben de senden kurtulduğuma sevinmiştim…”

Arsız, sevinçle sözümü kesti; “Ama ölmedim ki… Yalnızca evin yerini bulamamıştım. Gözlerim görmüyordu o yüzden.” “İyi ya, Artık görüyor. Kendi başının çaresine bakabilirsin. Ne işin var burada gene?” dedim sinirle.  Arsız, “Böyle söylemesene tatlım, burası benim de evim. Hem ne var sanki ben de kalsam…” diye yalvardı. “Hayır! Benim tabaklarımı kullanmandan, benim yattığım yerlere gidip yatmandan nefret ediyorum. Hele öyle yılışıksın ki sürekli onlarla vakit geçiriyorsun. Bana tatlım deme dedim sana! Buradan derhal gideceksin!” Arkamı dönüp kalçalarımı kıvırarak gidip koltuğa oturdum. O eşikte kala kalmıştı; “ Ama dışarıda korkunç bir fırtına var…”  “Varsa var, başının çaresine bakabilecek bir yetişkinsin sen!”  “Yapma tatlım, lütfen bırak kalayım…”

(Sürecek)

Köyden Uzakta

Tuz Saraylar kitabımdan Cilt II

Sıcak havada eski model bir minibüsle rampa çıkmak, içinde hava sıkışmış enjektörde ilaç olmaya benzer. Sıcağı severim gerçi, askerliğimi de Kıbrıs’ta yaptım. Ama duvarlaşmış hava tabakasıyla enjektör pompası arasında kalmış minik yaratıklara dönüşmüştük sanki. Çözülebilir bir sorun gibi gözükse de havalandırma donanımı çalışmayan minibüs ayağınızı vuran ayakkabı kadar bezdirici olabilir. Ön koltukta, şoförün yanında tek başıma oturuyor, kitabımı okuyordum. Sağ dirseğim, sağ yanağım kavrulurken derviş sabrı gerekiyordu ya olsun.

            Arkadakiler ise  ısıl işlemden geçmekte olan cam kaplar olarak fena halde tıngırdıyorlardı. Gördüren Turizm şirketinin ele alınmadık bir köşesinin kalmamasına özen gösteriliyor, temsilcisi olarak şoförün ensesine haykırılıyordu. Zavallı adam kötü laflardan korunmak için kamburlaşmış, ensesini kısmış, gayretle arabayı sürüyor,  duymazlıktan gelip benimle konuşmaya çalışıyor, öfke selinin yatışmasını umuyordu.

            Şanssızlığı, benim kitap okuyor olmamdı. Geçiştirdiğim, duymadığım sözlerine alınganlık göstermemesine rağmen kitabımı kapatır kapatmaz:

            “Bitirdin galiba,” diye rahatladı.

            “Bitirdim,” dedim.

            “Bitirmeden rahat etmeyecek gibiydin. Ne kitabı o?”

            Bu cümleyi arabanın içindeki yakınmalar, hım hım arabesk şarkı, pencereden gelip geçen böcek, sinek vızıltıları, kuş sesleriyle birlikte algılıyordum. Kasetteki adam sesini genzinden inletiyor, “n” harflerini diliyle damağı arasında yamyassı yapıp şarkıyı çiğniyordu. Mum gibi titrettiği “m” ler, bungun sözlerin gölgelerini uzatıp duruyordu.  Dikiz aynasından sarkan  nazarlık ve bir çift bebek patiği fena halde sarsılıyordu. Güneş dışarıda akan görüntüleri titreştirir, terletirken minibüsümüzün ön camındaki eşyaları da macun kıvamına getirmeye çalışıyordu. Her nedense kâğıt peçete kutusu alev alacak gibime geliyor, ikide bir kartonu elimle yokluyordum.

            “Alacaksan al” dedi şoför, çenesiyle işaret edip.

            “Yok” dedim. “Ondan değil, güneş var ya…”

            “Eee” dedi. “Güneş varsa mendile ne?”

            “Tutuşacak gibime geliyor, nedense” diye zoraki güldüm, kendimi salak yerine koyduğumun farkındaydım.

            “Heee,” dedi. “Cam mercek gibi şeyderse diye… E, çekiver or’dan, koy torpidoya, madem rahat edemedin. Ne kitabı o?”

            “Öykü kitabı. “

            “Neyden söz ediyor?” “s” leri baloncuklu söylüyor, yok tam öyle değil, dilinin ucu kesik de bu sesi çıkaramıyor sanki.

            “Çok şeyden söz ediyor. Ama kitabın tamamı ne diyor dersen, dilencileri toplayalım organlarını, organ bekleyen yararlı insanlar için alıp, onları da çöpe atalım” diyor.

            “Nasıl yani?”

            “Bir doktor var, hastalarına organ temin etmesi gerekiyor, bir zabıta müdürü var, bu dilencilerden bıkmış usanmış. Bol miktarda da dilenci… İyi doktorlar da var ama. “

            “Heee” dedi şoför, koyun gibi bakarak, alt dişleri görünmüştü. “Çete mi bunlar yani? Ne yapıyorlar? Dilencilerin şeylerini; dalak, barsak söküp zenginlere mi satıyorlar? Ha?”

            “Değil öyle. Buradaki fikir dilencilik denen işin keskin bir kararla ortadan kaldırılması anlıyor musun?”

            “Dilenciliğin mi, dilencilerin mi?”

            “Eee, her ikisinin de elbette…”

            “E, nerde olmuş bu olay dedin?”

            Alnıma bir şaplak indirdim; “Daha çok yolumuz var mı?” dedim.

            “Bir saat, bilemedin bir saat, on beş dakika,” dedi.

            “Ve güneş ısırıkları,” dedim.

            “Ve yolcuların ensemdeki lakırdıları” dedi.

            “O zaman sana köy imamını anlatayım,” dedim.

            “Ne yapıyor? Soyun da muskayı göbeğine mi yazayım diyor kadınlara?”

            “Yok, öylesi değil. “

            “Hikâye mi esastan mı?”

            “Gerçek olay canım.” Elimle geniş bir hareket yaptım; “Güzel yurdumun bir köşesinden, benim köyümden esas bir olay.”

            “Çember sakalı var mıydı?” dedi arkadan biri.

            “Bu sakalsız,” dedim.

            “Asriymiş.”

            “Hem de nasıl, ütülü giysiler, kravat filan.”

            “İmamlardan nefret ederim” dedi bir kadın. “Din eğitimi alırlar, nefsini terbiye etmeyip, canım çekti ne yapayım, ben de insanım deyip bütün kuralları çiğnerler…”

            “Bütün imamları tanıyorsun galiba “ dedi sinirli biri.

            “Sen gözümden kaçmışsın” dedi kadın kavgacı.

            “Anadolu imamı yani. Hilafet kaldırıldığında destekleyen. Ezanı, kitabı Türkçe okuyan cinsinden.”

            “Hani ner’de öyle imam kaldı mı ki?”

            “Hadi sen anlat” dedi Şoför. “Anlat ki sussunlar.”

            “Köylü imamı sevmiyordu tamam mı? Bütün köy demek istiyorum. Oldu bitti öğretmenlerle takışırdı. Doğuştan kadın düşmanı…Asık suratlı adamın tekiydi. Yolumuza çıkacak da selam vermek zorunda kalacağız, sonra da konuşacağız, konuşunca artık başımıza ne gelecek diyeee, diye korkardık. Ne yaptılar, ne ettiler imamı gönderdiler. Ramazan’a yedi gün kala yeni imam geldi. Herkes rahatlamıştı. Eskisinin cemaati camiye çağırıp durmasından, her yakaladığına cehennem tehditli vaazlar vermesinden bıkkınlık gelmişti. Bizim köylü, namaza cumadan cumaya gitmeyi sever, tamam mı? Sair zamanda tarlada işi, kahvede piştiyi bırakmayı istemez. E, bir de takmıştı kadınlara, yok şöyle yapsınlar, yok böyle giyinsinler… Kadınlar sinir oluyor… Neyse. Yeni imam kuru mu kuru, biraz da tarçın renkli. -sinirceli sanki- Hani ilk görüşte diyorsun ki eyvah. Ama yüzünde hiç eksik olmayan bir gülümseme var ki hemen fikrin değişiyor, ne mülayim adam diyorsun… Cuma vaazını da kısa kesti. Öyle hazır gelmişken cehennemin dört bucağını anlatayım şu kâfirlere hesabıyla insanları geldiğine geleceğine pişman etmeyecek gibiydi tamam mı? Etmeyecekti ya eski imamı mumla arayacaklarını nereden bilsinler?”

            “Niye?”

            “Anlatacağım şimdi. Caminin bitişiğindeki imam evine yerleşti. Bekâr adam tabi, işi çabuk bitti, geldiği günün akşamı köy kahvesine çıktı. Herkesle tek tek tokalaştı, tanıştı. O an orada olmayanların adını kareli küçük cep defterine ince uçlu kalemiyle not aldı. Sonra; ‘Mübarek Ramazan ayının malum önümüzdeki hafta sonra başlayacağını,’ söyleyerek söze başladı. ‘Ramazan boyunca herkesin, kadınları da,  mecbur değiller ama teravih namazına gelmelerini rica ediyorum.’ Böyle dedi tamam mı?”

            “Tabi o güne dek imamı gördüğü yerde kaçan kadınlar camide toplu namaz daveti alınca ne diyeceklerini bilemediler. Kasap Hakkı’nın babası Basri Usta, gelmedi. İmam yoklama yapmıştı; haber gönderdi; “Basri Usta’yı camiye bekliyoruz, kutsal günlerde birlikte olunması, ibadet ve sohbet edilmesi sevaptır,” diyerekten.

            Basri Usta’nın camide işi olmaz. Susuz rakıyı lââk, lââk çekmeyi, sonra lüüük diye cam indirmeyi bilir. Ramazan dersin, benim köyün köprüsü kırık uğramıyor, der. Der de yeni imam cemaatin önünde Basri Ustayı bir güzel utandırdı ki Ramazan boyunca ne o, ne cemaatten tek kişi teravih namazını aksatmadı.”

            “Bak topluma kabul budur. Belki adam iki laf edecek kimse bulamıyordu.”

            “Kim? Basri Usta mı? E, bilmiyorum artık. Neyse ne Basri Usta selamsız Basri Usta’yken herkesle konuşur oldu. Bırakın şimdi onu.  İmam arife günü sabah namazından sonra kimseyi salmadı, tamam mı?  Cemaati üçer beşer böldü, çocukları yanlarında olmayan yaşlıların evlerinin temizliğini, onarımını yaptırdı. Yetmedi herkes evlerini, bahçelerini toparlatıp tertipleyecek, dedi.  Bayram namazına, keyifle gittiler. Hiç böyle düzen yapmadıklarını pek de iyi olduğunu itiraf ettiler. Hele vaazın on dakika olması köylüyü pek memnun etti. İmam teşekkür edip şimdi kabristana gidilmesi gerektiğini söyledi. Köylü sevinçle kabul etti, zaten onlar da öyle yapıyordu. Ama bu alışıldık ziyaretlerden olmadı.  Bayramlıklar evde bırakıldı, çıkarken kazma ve kürekler, su testileri alındı, herkes kendi yakınlarının mezarlarının bakımını yaptı. İşini erken bitiren kimsesi olmayan mezarların bakımını üstlenen imama yardım etti.  Kötü durumdaki mezarlar yüzünden bazıları azarlandı, bayram sonrası için talimatlar verildi. Sonra topluca dualarını okudular.”

            “Bu işleri bitirip de dönen erkekler ‘Kabristana çeki düzen verilmesi gerekiyor. Bizim yeni imama dedim ki, bir imece daha yapalım toparlayalım şurayı günaha giriyoruz yoksa…’ Herkes imamın dediklerini kendi demiş gibi… Öyle havaya girildi.“

            “ Bayramın ikinci günü davulcu Hikmet’i köyde Ramazan davuluyla gümbür gümbür gezdirdi. Toplu bayramlaşma olacak, herkes meydana… Şenlik gibi bir şey oldu. Neden bu işi hiç akıl etmemişlerdi? Kadınlar keyifle ayran yetiştirdiler, isteyene çay. Bir sürü baklava açılmıştı zaten. ‘Bak böyle pek güzel oldu. Hidayet Dayı benim baklavanın da tadına bak, darılırım valla. Yok canım, ne tansiyonu, çakı gibisin maşallah!’ Sohbet gırla tamam mı?”

            “Köylüyle işi biten imam, peşine ihtiyar heyetiyle muhtarı takıp Jandarma binbaşısına bayramlaşmaya gitti. Giderken de bayram öncesi kadınlara börek, ayran, etli pilavla baklava ısmarlamış meğerse onları götürdüler. Jandarma karakol komutanı da Mehmetçikler de şaşa kaldılar. Onlar baba evlerini anımsayıp yutkunurken, köylü de kendi askerliğini, oğlunu, torununu anımsayıp gözleri nemlendi.”

            “Ramazandı bayramdı sabreden köylü artık rahata erdim sandı. Yaptıklarıyla şaşkınlık ve gurur duyuyorlar beri yandan da bu adamı nereden başımıza sardık diyorlardı. “

            “Hiç böyle imam duymadım” dedi şoför.

            “Ben olsam, uğraşmam böyle insanlarla ya” dedi, yolculardan biri. “Anadan doğma tembel olur bazıları. Ne yapsan boş.”

            “Ölü toprağı serpilmiş gibi.”

            “Ha yaşa onu diyecektim de lafı getiremedim.”

            “Boş versene, nerde böyle imam? Hepsi birbirinden beterdir. Konuşma becerisi yoktur bir kere, ne iletişim anlamında ne topluma sesleniş anlamında. Hele böyle sevk ve idare becerisi olacak, milleti iyiden yana peşinden sürükleyecek…Fitne fücuru vardır ancak onların. Boş ver bunları.”

            “Hem zaten böyle imamları olduğunu bilseler alıp temizlik işlerine rapor yazıcısı yapar, barındırmazlar.”

            “Sizin köyde öğretmen yok muydu kardeşim? Bu işler öğretmenin işleri.”

            “Vardı, vardı ya, o ayrı hikâye. Ev, ev gezdi okuma yazma kursu için ikna edemedi köylüyü garibim. Eski imam haber gönderirmiş; ‘fazla ortalıkta geziyor bu kız, ne lazımsa bakkal işlerini falan çocuklar görsün… Öyle evlerde mevlerde gezmesin, başına bir hal gelecek…’diyesiymiş.  De..bir gün köy kahvesinin kapısı dran diye açılmasıyla içeri yıldırım gibi birinin girmesi bir oldu, tamam mı? (Ben de oradayım.) Elinde hala tebeşir duruyordu. Okuldan fırlayıp gelmiş olmalıydı. ‘Şu imam kimdir, gösterin bakayım bana!’ diye bağırdı, nutku tutulmuş erkeklere doğru. Kahveye kadın girmesi imkânsız ya bir de orada ellerini beline koyup imam kimdir diye sorman hepten meydan okumak… ‘Nap’cen sen imamı,’ dedi imam. Eskisi demek istiyorum yani. ‘Sen misin?’ Uzun boylu bir kızdır. Bizim köydeki erkeklerin boyunda hani. Dolgun da.. Ko’du mu oturtur yani…

‘Hee benim,’ dedi imam.  Tebeşir onun alnına doğru yöneldi. ‘Geldiğimden beri bana talimatlar gönderen sensin öyle mi? Bundan böyle bana ne yapmam gerektiğini söylemeye kalkarsan, seni ibreti âlem için bacağından ha bu çınara asacağım bilesin! Kubilay’ın ruhu da beni izleyecek. Burada donla gezeceğim ve sen ağzını açmayacaksın! Evleri de, köyün dört bir bucağını da gezeceğim ve sen asla o karınla bana haber göndermeyeceksin! Hele öğrencilerimin kafalarını yok kadındır, yok çok gezerse kocası dövebilir, kocası yoksa everelim laflarıyla kesinlikle bulandırmayacaksın! Anladın mı koca nallı!’ diye gürledi. Koca nallı onu anladı, doğrudan saldırmaktan vazgeçti ama türlü sinsi oyunlarla oyalamaktan da geri durmadı. Tabi karşısında Çalıkuşu değil, 21. yy ın en belalı feministlerinden bir fırtına var.  Kız ben buraya görev yapmaya geldim diyor da başka şey demiyor. Her saldırıyı da usulüyle cevaplıyordu. Yeni imamsa öğretmenle birlik olmuştu. İkisi de ayrı ayrı evleri gezip okuma yazma kurslarını duyurdular. Kadınlarını göndermeyen köylüyü imam rezil etti. Kurs üç kere baştan başladı. Adamlar korkularından karıları istemese de zorla gönderir olmuşlardı. Öğretmen yetmiyor gibi şimdi imam da ısrarcı olmuştu. ‘Yarın öbür gün sen öldün’, diye başlıyordu imam. ‘Sen öldün bu kadın kaldı bir başına. Ne yapacak? Olmuyor mu? Oluyor. Çocuklar dökülecek. Okuma yazma bilmeyen hakkını hukukunu ne bilsin? Çocukların rızkını tavukların yumurtalarıyla çıkaramazsın bu vakitte! Ne yapacak? Kadıncağız ne yapacak ha söyle?’

Tabi, dedi köylü. Bu zamanda okuma yazma bilmemesi kişinin ayıp.

‘Yalnız ayıp mı? Ayıp mı yalnız?’ diye ısrar ediyordu imam ‘O filmlerde kadınlar kötü yola nasıl düşüyor sanıyorsunuz? Okuma yazma yok, meslek yok, ne yapıyor?  Hafazanallah, kötü yola düşüyor. Şimdi haftada bir gün köye dikiş öğretmeni de gelecek. Öğretmen hanım (sağ olsun) kaymakamlıktan, Halk Eğitimden ayarladı, giyimmiş, perdeymiş, çeyizmiş öğretecek. Mecbur etmiyorum ama kadın milleti akıllı olur, bunun ne kadar işe yarayacağını anlar…’  Böyle deyip de dikiş günlerinde de erkeklerin yakasına yapıştı mı? Köy kahvesinde çalışmaya koyuldular. Duvar nasıl örülecek; Kasap Hakkı’nın babası Basri Usta öğretti. Boya badanayı imamın kendisi. Marangozluk işlerini biri üstlendi. Kahveci Selami çıldırmak üzere tamam mı? Kahvehane oldu işlik. Kâğıtlar, tavlalar, taşlar tümden kalktı, Selami’de surat bir karış.”

            “İşte böyle. Öğretmenle imam köyde terör estiriyorlardı sizin anlayacağınız. Muhtar canından bezmişti. Bir şey diyemiyor, hasta köpek bakışlarıyla ortalıkta geziyordu. Böyleyken ne yaptı ne etti o da iki hafta arayla bir pratisyen doktor getirmeyi başardı. Şimdi köylü başlarına kendi elleriyle sardığı bu belaya sevinsin mi üzülsün mü bilemiyor. Her dakika tetik, her dakika bir işle uğraşılması gerek. Buna alışkın değiller. Ama domino taşlarına da engel olamıyorlar tamam mı? Tertiplilik bakımlılık ve yeni şeyler öğrenmek herkesin içine işledi bir kere.  Sonra efendim, imam, gün geldi tayinim çıktı diye bavulunu toplamaya başladı. İnanmazsın, köylü yolunu kesti, müftülüğe falan gidimkâr oldular. O, ‘olmaz,’ dedi. ‘Gideyim başka gaflet uykusundakileri uyandırayım. Öte dünya yüzünden hayatını boşa geçiren tembellerin günaha girmesine engel olayım,’ dedi ve gitti.”

            Yok, olayın sonunu anlatmamıştım daha. Tam bizim gönüllü hemşire ve ebeden söz edecektim; ‘gönüllü olarak’ dedim, cümlenin burasında arkadan biri ‘oh esti biraz’ dedi. Anlattıklarımdan çok hava akımıyla ilgileniyordu ve sanki o haber vermezse ötekiler hava akımından yararlanamayacaklardı. Hızlanmış, rampa aşağı iniyorduk. Apansız kısa bir fren yaptık ve ben kafamı ön cama vurdum. Başımla camın çarpışmasından tok bir ses çıktı, alnımda yanma hissettim.  Yarım saatten az zaman kalmıştı varış noktasına. Yolun üstündeki barikatı gördüm. Yeni kesilmiş bir ağaç,  başkasını keserken yarım bırakmışlar, taşlar. İçimden ‘eyvah’ dedim, ama ‘fren, fren!’ diye bağırdım. Bir naylon poşetin hışırtısı oldu. Şoförün aniden fışkıran ter kokusunu duydum. ‘Adnan, Adnan!’ diye bağırdı bir kadın. Sesler ve çığlıklar fren hunisinin içinden kulağıma doldu.  ‘Bir şey attılar!’ dedi boğuk sesle başkası. Başımı vurunca dilimi ısırmış olmalıyım, ağzıma kan tadı geldi, feci canım yandı. ‘Bomba! Bomba!’ diye haykırdı adamın teki. El freni dev bir konserve kapağını açarcasına arabayı durdurdu. Kapının koluna yapıştım. Tırnağım, döşemesini yırttı sanırım, sonra tutunamayıp sıcak havayı kavrayan avuçlarım… Sıcağa, şoföre, dünyaya kızdım. Yerden kalkan toz kokusu, arabanın içini dolduran o yabancı koku, sesleri duyamayışım, temiz hava kokusu, çimen kokusu. Otların avuç içlerime doluşu. Hah, dedim, enjektördeki ilaç fışkırdı bak. Enjektör de paramparça, tüm cam kaplar da. Hava sıcak mı sıcak. Hani otların üstüne uzanınca serinlik hissetmen gerek, yok öyle bir şey. Toprak, otlar, bulutlar, gözünün gördüğü her şey ıslanmamış güllaç yufkalarını hatırlattı birden. Dokunsan ufalanacak. Kıpırdamaya korkuyorum, ben de ufalanacakmışım sanki. Bu fikir beni alt üst etti. Kıtır kıtır parçalarım…”

            “Çok dar açıdan gördüğüm; yolun karşısından bu yana gelen, ayakkabılar! Tüfeklerin aşağı sarkan namluları, otların üzerinde tek ayağı kopuk seken çekirge, çimen yaprağının tırtıklı kenarları, asfaltı geçen ayakkabılar, burnuma değen papatyanın hoş kokusu. Kımıldayamıyordum. Soluğum kesilmiş, kalp atışlarım yavaşlamıştı. E, dedim içimden bu da mı tura dâhil? İmamın tayini çıkıp da gitmeye kalkınca, gideyim, başka gaflet uykusundakileri uyandırayım, dediğini söylememiştim daha galiba… Yoksa söylemiş miydim?  Öte dünya yüzünden… Burada tembelleşen… Köyün onun yolunu nasıl kestiğini… Köylünün yani… Kimseyi görmedim. Bir sürü ayakkabı otların üstünde yürüyordu. Hepsi başka başkaydı ama. Hiç konuşmadılar bana kalırsa. Yok belki ben duymadım. Çünkü kulaklarım feci çınlıyordu. Pencereden ne atıldı onu da görmüş değilim. Şimdi çok başım ağrıyor, izin verirseniz…”