İKİ ÇIĞLIK İKİ TÜRKÜ BİR AĞIT

Vay o nasıl çığlık?

Dağların soğuk nefesi, uzun upuzun bir tülbent olup, kıvrak, aceleci ve şaşkın! Avluda şöyle bir dolandığı sırada büyük kerpiç evin içinden kopan o çığlıkla karşılaştı. Öyle bir çığlık ki rüzgârı bile oracıkta kavurdu, eritip yere çaldı!

Kurban Bayramının ilk sabahı. Tosunun gözünü bir çeşm-i bend[1] ile, üç ayağını kurban ipiyle bağladılar, tekbirle yatırdılar. Bekir Saka, ilkin bu urgan olmaz deyip, samanlığa başkasını almaya gitti ama geri geldi. Baktı hayvan kıpırdamıyor, bir daha çözüp bağlamaya üşendi, besmeleyi çektiği anda…

Bekir Ağa ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Terliyor, yalnız fena terliyor. İlkin anladığı bu. Her şeyi duyuyor ama insanların neden bu kadar korkulu sesler çıkardığını merak ediyor. Çığlık. Hediye’nin çığlığı hâlâ kulaklarındayken Hamiye’nin çığlığını hatırladı birden. Yanağının altında ne var fakat? Kayıyor azıcık. Kalbi göğsünde kesik baş tavuk olmuş, çırpın Allah çırpın… Dereyi görüyor ansızın. Geriye doğru kayan su, Hamiye’nin bacaklarında burgaç olup yitiyor… “Meşelidir dağlar meşeli…” Söğüde saklanıp o kızı gözetlediği günkü çığlık… Tıpkısı. O günden yana bir yıl ancak… Şimdi duyduğu böğürtü, koca bir abani[2] olup türküyü de havayı da kaplıyor. Bir şey unutmuş sanki…

Hamiye derede çamaşır durularken… Kır kokusu, yanan odun, beyaz sabun kokusu, tezek kokusu… Nar motifleri arasında yapraklar ve mineler işli ak şalvarının paçaları sıvalı. Son peşkirleri,[3] futaları[4] da durulayıp genç, güçlü elleriyle sıkarken, su kaynattığı gazganın[5] ateşi sönmeye başlamış. Yüzü görünmüyor. Şalvarın büzgülerini örtünmüş kalçaları dalgalanıyor. Mermer bacakların dizden aşağısı, suyun içinde kızarmış. Yer değiştirdikçe çakıllar inliyor: ez beni, ez beni… Kır kokusu, yanan odun, beyaz sabun kokusu, tezek kokusu… Bir de geldiğinden beri kopardığı söğüt yapraklarının kokusu Bekir Saka’nın burnunda… Yapraklar ayaklarının dibinde yığın olmuş, yüreği de yığının altında kalakal…

Çığlık…

Öyle bir çığlık ki derenin ilkyaz gürültüsünü bastırıyor! Saklandığı yerden kaşla göz arasında ayrılırken, Bekir Saka’nın, yaprakların altında löpür löpür atan yüreği de çiğnenmiş oluyor. O dakikadan sonra da diline bir türkü doluyor: “Meşelidir dağlar meşeli/Dibinde halı döşeli/Kül oldum aşka düşeli.” [6]

Derenin çakıllarına benzemiş, etleri söğüt yaprakları gibi koparılmış, eli kolu kesik, gözü kör, kulağı sağır Bekir Saka, evin içinde ayrı bir kule yaptı da kendini oraya kapattı sanki. O kız da içinde… Lokmasını yutarken, at koştururken, hamamda yıkanırken, çarığını giyerken, çakşırını [7] bağlarken hep o kız… Ama kızın Bekir Saka’yı gördüğü de yok, göreceği de. Kör şeytan! O Mustafa Ali’ye vurgun. Köyün Öğretmeni. Şu Köy Enstitülü! Köylünün gözbebeği! Çocuklara ders veriyor, yetmiyor koca adamlara, kadınlara okuma yazma kursu, yetmiyor, marangozluk, duvarcılık bilmem ne! Kadınlara oklava yapmaya varana dek her bir iş geliyor elinden. Tohum ekiyor, hayvan bakıyor… Kitap okuyor. Keman çalıyor! Keman çalıyor! Bilmediği yok!

Kızın yolunu kesmesi, yalvar yakar olması, kendini bilmez dolaşması para etmedi. Bu ona acı verdiği gibi daha çok azdırdı. Sonunda dünür başı gönderdi ve ıslıkla çalmadığı zamanlarda: “Susadım su isterim/Pınar nerde gösterin/Ben pınardan ganmeyom/ Kezibanı isterim”[8]  türküsünü Hamiye’yi isterim diye çevirip avaz avaz bağırır oldu.

Hamiye hayır dedi.

***

Hamiye çığlıkla beraber samanlıktan fırlayıp kendini bahçeye attı. Beti benzi kül… Dere kenarındaki kendi çığlığını anımsadı. Aynı öyle korkulu, can havli… Hele o türkü… Ne zaman duysa içi kalkıyor korkudan. “Meşelidir dağlar meşeli!” Kül oldum dedi, dedi ama  Mustafa Ali’ ye etti edeceğini!

Mustafa Ali, Bekir Saka’ya münasip biçimde “kavilleştik, vazgeçsin” diye aracı gönderdi. Olmadı. Bu açıktan açığa reddediliş Bekir Saka’nın gururunu kırdı, iş inada bindi. Yılan hikâyesi tüm köyde haince izlenen bir arkası yarın oldu…

Köyün üstüne öyle bir ağırlık çöktü ki anlatılır gibi değil. Ailenin kıza bir şey dediği yoktu da… Evet deyiverse Ağaoğlu Bekir Saka’ya… Üstüne varmıyorlar ama… Gelinlik kızı, hazır asker delikanlıyı, sünnet olacak oğlanı, gebeyi ve loğusayı hoş tutmak gerek ya… Sabır… Ama Hamiye geceleri ter içinde uyanıp kalbini eliyle bastırıyordu. Ne yapmalı?

Tabi bu Bekir Saka Hamiye’ye dünür gönderdikten, Dünür başı, iki ev arasında mekik dokumaktan usandıktan sonra olanlar.  Demeye kalmadı Hamiye çifteyi kaptığı gibi soluğu Sakaların kapısında aldı. Anası Ağaya; “Kız kapıya dayandı. Oğluna söyle ona varmayacağım. Huzurumu kaçırmasın gerisine karışmam,” diye anlatınca Sakaların Bekir’in gözleri çakmaklanıp daha da isteklendi. Ne yapmalı?

***

Bekir Saka biliyor. Kız o Mustafa Ali’yi görmez olsa, razı olacak biliyor… Gel gelelim ne yaptı ne ettiyse, öğretmeni yıldıramıyor. Ne gelen Kesim Denetmenine[9] fısıldananlar, ne öğretmenin komünistlik yaptığı, çocukları zehirlediği dedikoduları… Konuşmaya başlayınca karşısında durabilene aşk olsun! Böyle bir adam görülmüş değil ki. Her şeyi ona danışır oldular. Yetmezmiş gibi Hamiye… Hele kışın dağdan gelen çay donduğunda yaptıkları… “Siz böyle el kol bağlı oturacak mısınız? Yoksa benimle gelip çayın yolunu açacak mısınız? Susuz durulur mu?” dedi de… O acı dağ rüzgârlarında, vücutları buhar tüterek kazmalarından buzlar fırlatarak çalışmadılar mı, ben gidiyorum deyince?  Dağ taş kazma kürek sesiyle dolmadı mı kar sessizliğinde? Çay yolu açıldığında, su yürüdüğünde, köylü sevinç çığlıklarıyla dağları inlettiğin-de Bekir Saka “Hamiye” diye bağırıyor, duyan yok!

***

Hediye o korkunç çığlığından sonra kerpiç evin içinden dehşetle kendini de dışarı attı. Mustafa Ali’nin haberini verirken nasıl öleceğim sandıysa aynı korku tepeden tırnağa aktı, aktı, aktı…

Erkeklerin akıl almaz gelenekleri bezginlikle ve teslimiyetle karşıladıkları “oğlum bu kadın işi sen karışma” diye gözlerini yukarı kaldırdıkları günler… “Kız isteme yapılacak. Söz kesilecek, ardından nişan. Hasat zamanı da düğün artık.” Çeyiz hazırlanacak. Hamiye’nin babası dalgın, hesap yapıyor. Acaba bir tarlayı mı satsa düğün için? Öğretmende para yok. Anası söz kesme, nişanı tasa etmiyor da düğünden korkuyor, Allah biliyor ya… Kınası var, gelin hamamı var, tavuk alması var, çeyizi, düğünü, yemeği, içkisi, haydi ardından paça[10]… Of, of, ilk kızı ve onu gelin ederken hiç kusur istemiyor. Mustafa Ali’nin akrabaları gelince nerede yatırılacak, ilkin onu düşünmeli. Ortalık toz duman…

Derken söz kesilmişti. İlkyaz. Okulların kapanmasına az kalmıştı. Öğretmen çocuklarını peşine takıp kır gezisine çıkmıştı. Yanlarında kitapları, ekmek içi azıkları. O zamanlar okulda hepi topu on yedi öğrenci var. Ta, Keçi Yayla’ya kadar gidiyorlar. Köyün çobanı Hüsnü’nün yanında dinlenmek için duruyorlar. Kimisi çobanın yanbolu kebesiyle[11] kangal köpeğiyle haşır neşir, kimi kita-bını okurken kimi de ‘çömlek çömlek ne kaynar’ oynu-yormuş. Mustafa Ali, Çoban Hüsnü’yle söyleşirken, Bekir Saka’nın aynı çanağa işeyen üç beş arkadaşı (Çoban böyle dedi) öğretmenle bir şey konuşacaklar. E, konuşsunlar, demiş öğretmen. İlkten şöyle biraz yürüyelim, demişler. Yürümüşler. E, demiş Mustafa Ali, sondan ne diyeceksiniz? Çok uzaklaşmıyorlar ama konuştukları da duyulacak gibi değil… Durup dururken, gelenlerle öğretmen arasında dalaş çıkıyor. Öyle güzellikle konuşurken işte… Anlayamıyorlar ki… Öğretmenin ayağı mı kayıyor ne oluyor kimse tam olarak bilmiyor. Yardan aşağı düştüğünü hepsi gözleriyle görüyorlar… Jandarma ifade falan alıyor almasına ama kaza… Olan bu.

Ey şimdi Hamiye’ye kazayı kim anlatacak?

Hamiye, ahretliği Hediye ile birlikte süt sağıyor, kümesi temizliyorlar, sıra tavukları yemlemeye geldiğinde Hediye;

“Ahret, başıma bir fenalık gelmiş olsa, bana senin söylemeni isterim,”diyor yavaşça.

“Ey, sen bana ne diyecen?”

“Mustafa Ali Öğretmen… Bir kaza geçirmiş de… Onu diyecektim.”

Dedi, dedi de duydu mu duymadı mı anlayamadı ilkin. Çünkü Hamiye darıları tavuklara “Gih, gih, gih” diyerek saçmayı sürdürdü.“Nasıl olmuş?” diye sorduğunda aralarında neredeyse on adım oldu.

Hediye,“Tutamamışlar, anlayamadık, diyesiymişler…” diye sözlerini bitirdiğinde, ellerine baktı Hamiye. Avuç içlerini şalvarımdan sildi, gene baktı; “Hamur kabarmıştır, gideyim ekmeği yoğurayım Ahret” dedi yalnızca.

***

Bekir Saka, gözlerini kapatıp açtı. Üstüne yattığı kolu karıncalanmaya başladı ama kıpırdayamıyor. Allah, Allah! İleri doğru baktı. Masat [12]uzağa fırlamış. Sapları gül ağacından kesim bıçağı da yüzme bıçağı da kemik sıyırma bıçağı da dağılmış gitmiş… Bıçakçılar çarşısın-dan aldığı… Bir ağırlık üstünde ki… Anlatılır gibi değil. Burnu aktı sanki elini kıpırdatamadı, soluğunu çekince yapışkan bir hava lök etti, içine girdi. Sesler giderek eğrilip büğrüldü, lime lime oldu. Hamiye, diye seslenmek istedi. Bir hayvan soluyordu… Tekmeler savuruyordu. Recep dizini dövüyordu.

Kulağının biri “Tosunu yakalayın be heeeey!” bağırtısını duyarken bir erkek sesi ona karışıyor; “Muhtara haber verin!” diye bağırıyordu. Bir çocuk ateşe düşmüş gibi çırlamaktayken bir kadın sesi; “Vay,vay,vay başımıza gelen, komşular yetişin!” diye inliyordu. Hediye’nin çığ-lığıysa öteki kulağında hâlâ kıvrılıp duruyor. Bekir Saka’nın gözlerinden yalımlar çıkıyor.  Göğe yükselen kökleri tutuşturuyor. Burnunda toprak kokusu… Bir koku daha var ama anlayabilse…

***

Hamiye çığlıktan az önce ortalığı kaplayan tekbir sesiyle sıtmalı gibi tir tir titriyor. O taştan sedirin üstünden alınıp, tekbirlerle götürülen tabutun içinde Mustafa Ali mi var vay! Alın şuncağızın kalbini de koyun içine çünkü artık Hamiye kalbini istemiyor.

Cemaat camideyken, lokma yapıp helva kavurdu. Köy Muhtarı, İhtiyar Heyetiyle birlikte Mustafa Ali’yi kendi köyüne götürünce, cenaze ev halkından biriymiş gibi birinci tebareke gecesi, kabri aydınlık olsun diye Hamiye, kibrit dağıttı, yedi gün mutfağa girmedi. O ağıt o günden kalmadır: Derede davul sesi var/Uy derede davul sesi var/Bugün gelinin yası var a gelin/Bir oğlandan gayrı nesi var/Alırlar seni elimden/Sararlar ince belinden a gelin![13]

***

Gözlerinin arasından bir adam gördü; Recep. Tanıdı. Ağzı açılıp kapanıyor, besbelli sesler de çıkıyor ama Bekir Saka anlamıyor ki ne yapsın? Recep çökmüş dizlerini dövüyor. Niye? Bitkin, böğürtüyü duyuyor yalnız. Neden susturmazlar ki?

“Bekir, Bekir Ağabey!” Bekir Saka ses vermedi.

***

Cenazenin gittiği sekizinci gün Hamiye anasına; “Bekir Saka’yla evleneceğim” dedi. Bunu derken, dağların yeşillikleri bugünkü gibi gözünün önünde. Anasının irkilmesi de… “Ama bir şartım var. Ahretliğim de kumam olacak.”

Anası oracıkta bayıldı. Görülmüş şey değil. Başka yerlerde duyuyorlar; adamlar iki üç kadın alıyor ama bu köyde ağza alınmayacak kadar ayıp bir şey bu. Tüm kadınların uykusu kaçtı; bir herifi iki karı paylaşır mı hiç? Onu bırak medeni kanun var, hükümet adamın yakasına yapışır da hapislerde çürütür alimallah! Geberesice padişahlar gibi o ne öyle?

Olmadı. Hamiye başka türlü razı olmadı: “Ahretim de benimle gelecek.”

Hediye’ye  bakıyorlar; ne dersin? 

Ne desin?

***

Bahçede ne kadar insan varsa Hediye’ye bakıyor şimdi: Niçin bağırdı?

Ne desin?

Hiçbir şey diyememişti. Ahretlik onlar. Ne desin? Bindallı al gelinlikleri sırtlarında, şıkır şıkır pullu al yazmaları başlarından aşağı örtük. İki kına tepsisi içinde mumlar. İki bakireyle iki yenge kınalarını yaktılar. Yaşlılardan biri bakır havası çala dururken, kızlar kaşıklarıyla eşlik ettiler. Birden sustular. Nasıl kına bu? Eğlenilecek bir kına değil ki…

Düğün günü, gelin başları yapılıp ahretler giydirildi. Ayakta duvara yaslanıp aileleriyle vedalaştılar. Babaları kırmızı çarıklarını giydirirken, iki evin avlusunda iki düğün alayı, davullarla zurnalarla gelin alma havaları çaldı. Gelin alayı iki kol. İki at üstünde al giysili iki gelin, iki çeyiz sandığı, iki ana, iki baba… Çifter akrabalar, dayılar, yengeler, amcalar, teyzeler, halalar… Ah!

Bunca çifter yetmez gibi iki bayram arası. İyi değildir derler ya kimse kulak asmıyor. Zaten düğün alayı denecek hali yok, suskun bir kalabalık. Davul zurna boşuna! Kızlar taş kesilmiş atların üstünde, peliklerinde gelin telleri şıkırdıyor. Gerdek gecesi köy uyumaz şenlik olur ama o gece tüm ışıklar sönük, tüm kapılar kapalı… Utanç diz boyu…

***

Gazgan fokurdamasını kim çıkarıyor, diyecek Bekir Saka,  konuşamıyor… Yutkunmak istiyor olmuyor. Konuşsa… “Acık bi yardım edin doğrulayım…” Diyecek… Yüreği fırladı fırlayacak döşünden…  Hamiye’yi gördüğü yerler tek tek gözünün önünde. Ama Hamiye onu bir türlü görmüyor. Bir kerecik dönse baksa ya? Nerdeee… Hamiye kör. İşte bu. Sonunda Mustafa Ali’yi görmez olursa razı olacağını biliyor. O çok bilen olmayıverince Bekir’i sevecek ama… Ama Hamiye, gelin olduktan sonra yok oldu sanki.  Kütür kütür kız göz kapaklarıyla nasıl örtündüyse bulamadı onu bir daha Bekir Saka… Hamiye gelinin ruhu geçmişte kalmış gibiydi. Ya Hediye? Zaten adı üstünde Hediye işte… Tam burada, dutun dibinde durup, bir derken iki gelini oldu Bekir Saka’nın. Ama gelen alayın önünde davullar zurnalar çalmaktayken Hüsnü’nün yanbolu kebesi kararmış da dağlardan uçmuş düğün alayının üstüne çöreklenmişti sanki.

Bir hayvan soluyor yakınında ama tosun çoktan kaçmıştı hani? Koca bir gövde sesi var toprağın içinde eşinir, aranır, vurup kendini savurur… Bekir Ağa anlayamıyor ki… Göklere uzanan ağaç kökleri. Hayır dallar… Ağacın ömrü kadar burada yatıyor gibisine geliyor. Dallar düğün gecesindeki dallar oluyor. 

Aya karşı tuttuğu kandil başını tam görememişti. Bu işareti ‘belki de görmüşümdür, farkına varmamışımdır’ diye geçiştirmişti. Gerdek gecesi kandilin başını görmezsen o yıl öleceğine işarettir ama… Göz gözü görmüyordu ki, dersin. Bak şimdi hatırlıyor; kandilin başını göreme-mişti. Bu duygu içinde paslı bir çivi olmuş meğer. Şimdi batıyor da batıyor.

***

Hediye gelinin çığlığını duyunca, adam aniden boynunu çiziverince hayvan ürkmüş mü, ayağa fırlamış mı, ip kopmuş mu?! O sırada Bekir Saka Ağanın bıçak tutan dirseğine bir vuruş vurmuş tosun, adam ne oluyorum demeden kendini kesmiş mi? Şah damarından ok gibi fırlayan kana baka baka aman zaman demeye kalmadan ödü canı süzülüp kan kuyusunun kenarına devrilivermiş! Onca insanın basireti bağlanmış, herkesin gözü önünde, bitivermiş iş. Kimsecik yardım edememiş. Şaşkınlıktan mı nedir tosunun peşine takıla yazmışlar ama o çoktan almış başını gitmiş. Ya işte, Bekir Saka’nın yüzü kan çukuruna bakar, iki ayağı bedeninden azat eşinirken, gırtlağı danalar gibi böğürürken herkesin nutku tutulmuş, ne edelim derken, bir aylık gelinler, iki dünyalık ahretlikler böyle dul kalmış. Kaza…Bu da öteki gibi bir kaza işte…

Recep akıl etti de Hediye geline; “Sen niye bağırdın?” dedi

Hediye ve Hamiye bakıştılar. Tam bir şey diyecekken bir ıkınma sesi duydular. Bekir Saka uzanıp, hayvanı bağladıkları kazığa tutundu. Bir çatırtı oldu. Tosunun günlerdir sökemediği kazık kopmuş, parçası Bekir Saka’nın elinde kalmıştı. Sonradan biri (kimdi ki?)eğilip, kazığın kopan parçasını ağırbaşlılıkla incelemiş ve “Can havli be heeey, can havli işte!” demişti.

Bulutsuz havada aniden bir yağmur bastırdı, bir yağmur… Kurbanda ikinci gün rabbim kurbanların kanları yıkansın diye rahmetini gönderir ya … yağar da… Ama ilk günden ve hava bulutsuzken yağmışsa… Böri[14] yavruladı herhalde…


[1] Çeşm-i bend; Kurbanın gözünü bağlamak için hazırlanan nakışlı örtü.(Bursa)

[2] Abani: Sarıya çalan beyaz renkte , üzeri açık turuncu ipek dallı nakışlarla kasnakta işlenmiş kumaş (Bursa)

[3] Peşkir: Havlu(Bursa)

[4] Futa: ipekli pestamal (Bursa)

[5] Gazgan: kazan (Bursa)

[6] Bursa türküsü

[7] Çakşır: Erkek şalvarı (Bursa)

[8] Bursa türküsü

[9] Kesim Denetmeni: Köy enstitülerinde bir kadro adı

[10] Paça: Düğünden bir hafta sonra verilen eğlenceli yemek. (Bursa)

[11] Yanbolu kebesi: Çoban abası (Bursa)

[12] Masat: Kasap bıçaklarını bileme aleti

[13] Ağıt, Bursa yöresi

[14] Böri: Kurt (Bursa)

PİRANA KAHKAHALARI’ndan bir öyküydü

Köyden Uzakta

İki ciltten oluşan birbirine bağlı toplam on üç öyküden oluşan 2009 Uluslararası Orhan Kemal Öykü Ödülü İkinciliğini kazanan  Tuz Saraylar adlı kitabımdan bir öykü.

Güçlü olduğuna inandırdın beni,/Bol bol da verdin bana vereceklerini,/Yüz yıl günah işleyip bilmek isterim/Günahlar mı sonsuz senin rahmetin mi?-   Ömer Hayyam

Sıcak havada eski model bir minibüsle rampa çıkmak, içinde hava sıkışmış enjektörde ilaç olmaya benzer. Sıcağı severim gerçi, askerliğimi de Kıbrıs’ta yaptım. Ama duvarlaşmış hava tabakasıyla enjektör pompası arasında kalmış minik yaratıklara dönüşmüştük sanki. Çözülebilir bir sorun gibi gözükse de havalandırma donanımı çalışmayan minibüs ayağınızı vuran ayakkabı kadar bezdirici olabilir. Ön koltukta, şoförün yanında tek başıma oturuyor, kitabımı okuyordum. Sağ dirseğim, sağ yanağım kavrulurken derviş sabrı gerekiyordu ya olsun. Arkadaki ısıl işlemden geçmekte olan cam kaplar ise fena halde tıngırdıyorlardı. Gördüren Turizm şirketinin ele alınmadık bir köşesinin kalmamasına özen gösteriliyor, temsilcisi olarak şoförün ensesine haykırılıyordu. Zavallı adam kötü laflardan korunmak için kamburlaşmış, ensesini kısmış, gayretle arabayı sürüyor,  duymazlıktan gelip benimle konuşmaya çalışıyor, öfke selinin yatışmasını umuyordu. Şanssızlığı, benim kitap okuyor olmamdı. Geçiştirdiğim, duymadığım sözlerine alınganlık göstermemesine rağmen kitabımı kapatır kapatmaz:   “Bitirdin galiba,” diye rahatladı. “Bitirdim,” dedim.  Bitirmeden rahat etmeyecek gibiydin. Ne kitabı o?”   Bu cümleyi arabanın içindeki yakınmalar, hım hım arabesk şarkı, pencereden gelip geçen böcek, sinek vızıltıları, kuş sesleriyle birlikte algılıyordum. Kasetteki adam sesini genzinden inletiyor, “n” harflerini diliyle damağı arasında yamyassı yapıp şarkıyı çiğniyordu. Mum gibi titrettiği “m” ler, bungun sözlerin gölgelerini uzatıp duruyordu.  Dikiz aynasından sarkan  nazarlık ve bir çift bebek patiği fena halde sarsılıyordu. Güneş dışarıda akan görüntüleri titreştirir, terletirken minibüsümüzün ön camındaki eşyaları da macun kıvamına getirmeye çalışıyordu. Her nedense kâğıt peçete kutusu alev alacak gibime geliyor, ikide bir kartonu elimle yokluyordum.            “Alacaksan al” dedi şoför, çenesiyle işaret edip. “Yok” dedim. “Ondan değil, güneş var ya…”            “Eee” dedi. “Güneş varsa mendile ne?”  “Tutuşacak gibime geliyor, nedense” diye zoraki güldüm, kendimi salak yerine koyduğumun farkındaydım.  “Heee,” dedi. “Cam mercek gibi şeyderse diye… E, çekiver or’dan, koy torpidoya, madem rahat edemedin. Ne kitabı o?” “Öykü kitabı. “            “Neyden söz ediyor?” “s” leri baloncuklu söylüyor, yok tam öyle değil, dilinin ucu kesik de bu sesi çıkaramıyor sanki.   “Çok şeyden söz ediyor. Ama kitabın tamamı ne diyor dersen, dilencileri toplayalım organlarını, organ bekleyen yararlı insanlar için alıp, onları da çöpe atalım” diyor.            “Nasıl yani?”   “Bir doktor var, hastalarına organ temin etmesi gerekiyor, bir zabıta müdürü var, bu dilencilerden bıkmış usanmış. Bol miktarda da dilenci… İyi doktorlar da var ama.”  “Heee” dedi şoför, koyun gibi bakarak, alt dişleri görünmüştü. “Çete mi bunlar yani? Ne yapıyorlar? Dilencilerin şeylerini; dalak, barsak söküp zenginlere mi satıyorlar? Ha?” “Değil öyle. Buradaki fikir dilencilik denen işin keskin bir kararla ortadan kaldırılması anlıyor musun?”   “Dilenciliğin mi, dilencilerin mi?”   “Eee, her ikisinin de elbette…”   “E, nerde olmuş bu olay dedin?”   Alnıma bir şaplak indirdim; “Daha çok yolumuz var mı?” dedim.  “Bir saat, bilemedin bir saat, on beş dakika,” dedi.     “Ve güneş ısırıkları,” dedim. “Ve yolcuların ensemdeki lakırdıları” dedi. “O zaman sana köy imamını anlatayım,” dedim.  “Ne yapıyor? Soyun da muskayı göbeğine mi yazayım diyor kadınlara?”             “Yok, öylesi değil.” “Hikâye mi esastan mı?”  “Gerçek olay canım.” Elimle geniş bir hareket yaptım; “Güzel yurdumun bir köşesinden, benim köyümden esas bir olay.” “Çember sakalı var mıydı?” dedi arkadan biri.  “Bu sakalsız,” dedim. “Asriymiş.”   “Hem de nasıl, ütülü giysiler, kravat filan.”             “İmamlardan nefret ederim” dedi bir kadın. “Din eğitimi alırlar, nefsini terbiye etmeyip, canım çekti ne yapayım, ben de insanım deyip bütün kuralları çiğnerler…” “Bütün imamları tanıyorsun galiba “ dedi sinirli biri.  “Sen gözümden kaçmışsın” dedi kadın kavgacı. “Anadolu imamı yani. Hilafet kaldırıldığında destekleyen. Ezanı, kitabı Türkçe okuyan cinsinden.”   “Hani ner’de öyle imam kaldı mı ki?” “Hadi sen anlat” dedi Şoför. “Anlat ki sussunlar.”  “Köylü imamı sevmiyordu tamam mı? Bütün köy demek istiyorum. Oldu bitti öğretmenlerle takışırdı. Doğuştan kadın düşmanı…Asık suratlı adamın tekiydi. Yolumuza çıkacak da selam vermek zorunda kalacağız, sonra da konuşacağız, konuşunca artık başımıza ne gelecek diyeee, diye korkardık. Ne yaptılar, ne ettiler imamı gönderdiler. Ramazan’a yedi gün kala yeni imam geldi. Herkes rahatlamıştı. Eskisinin cemaati camiye çağırıp durmasından, her yakaladığına cehennem tehditli vaazlar vermesinden bıkkınlık gelmişti. Bizim köylü, namaza cumadan cumaya gitmeyi sever, tamam mı? Sair zamanda tarlada işi, kahvede piştiyi bırakmayı istemez. E, bir de takmıştı kadınlara, yok şöyle yapsınlar, yok böyle giyinsinler… Kadınlar sinir oluyor… Neyse. Yeni imam kuru mu kuru, biraz da tarçın renkli. -sinirceli sanki- Hani ilk görüşte diyorsun ki eyvah. Ama yüzünde hiç eksik olmayan bir gülümseme var ki hemen fikrin değişiyor, ne mülayim adam diyorsun… Cuma vaazını da kısa kesti. Öyle hazır gelmişken cehennemin dört bucağını anlatayım şu kâfirlere hesabıyla insanları geldiğine geleceğine pişman etmeyecek gibiydi tamam mı? Etmeyecekti ya eski imamı mumla arayacaklarını nereden bilsinler?” “Niye?”  “Anlatacağım şimdi. Caminin bitişiğindeki imam evine yerleşti. Bekâr adam tabi, işi çabuk bitti, geldiği günün akşamı köy kahvesine çıktı. Herkesle tek tek tokalaştı, tanıştı. O an orada olmayanların adını kareli küçük cep defterine ince uçlu kalemiyle not aldı. Sonra; ‘Mübarek Ramazan ayının malum önümüzdeki hafta sonra başlayacağını,’ söyleyerek söze başladı. ‘Ramazan boyunca herkesin, kadınları da,  mecbur değiller ama teravih namazına gelmelerini rica ediyorum.’ Böyle dedi tamam mı?” “Tabi o güne dek imamı gördüğü yerde kaçan kadınlar camide toplu namaz daveti alınca ne diyeceklerini bilemediler. Kasap Hakkı’nın babası Basri Usta, gelmedi. İmam yoklama yapmıştı; haber gönderdi; “Basri Usta’yı camiye bekliyoruz, kutsal günlerde birlikte olunması, ibadet ve sohbet edilmesi sevaptır,” diyerekten.  Basri Usta’nın camide işi olmaz. Susuz rakıyı lââk, lââk çekmeyi, sonra lüüük diye cam indirmeyi bilir. Ramazan dersin, benim köyün köprüsü kırık uğramıyor, der. Der de yeni imam cemaatin önünde Basri Ustayı bir güzel utandırdı ki Ramazan boyunca ne o, ne cemaatten tek kişi teravih namazını aksatmadı.”    “Bak topluma kabul budur. Belki adam iki laf edecek kimse bulamıyordu.”   “Kim? Basri Usta mı? E, bilmiyorum artık. Neyse ne Basri Usta selamsız Basri Usta’yken herkesle konuşur oldu. Bırakın şimdi onu.  İmam arife günü sabah namazından sonra kimseyi salmadı, tamam mı?  Cemaati üçer beşer böldü, çocukları yanlarında olmayan yaşlıların evlerinin temizliğini, onarımını yaptırdı. Yetmedi herkes evlerini, bahçelerini toparlatıp tertipleyecek, dedi.  Bayram namazına, keyifle gittiler. Hiç böyle düzen yapmadıklarını pek de iyi olduğunu itiraf ettiler. Hele vaazın on dakika olması köylüyü pek memnun etti. İmam teşekkür edip şimdi kabristana gidilmesi gerektiğini söyledi. Köylü sevinçle kabul etti, zaten onlar da öyle yapıyordu. Ama bu alışıldık ziyaretlerden olmadı.  Bayramlıklar evde bırakıldı, çıkarken kazma ve kürekler, su testileri alındı, herkes kendi yakınlarının mezarlarının bakımını yaptı. İşini erken bitiren kimsesi olmayan mezarların bakımını üstlenen imama yardım etti.  Kötü durumdaki mezarlar yüzünden bazıları azarlandı, bayram sonrası için talimatlar verildi. Sonra topluca dualarını okudular.”     “Bu işleri bitirip de dönen erkekler ‘Kabristana çeki düzen verilmesi gerekiyor. Bizim yeni imama dedim ki, bir imece daha yapalım toparlayalım şurayı günaha giriyoruz yoksa…’ Herkes imamın dediklerini kendi demiş gibi… Öyle havaya girildi.” “ Bayramın ikinci günü davulcu Hikmet’i köyde Ramazan davuluyla gümbür gümbür gezdirdi. Toplu bayramlaşma olacak, herkes meydana… Şenlik gibi bir şey oldu. Neden bu işi hiç akıl etmemişlerdi? Kadınlar keyifle ayran yetiştirdiler, isteyene çay. Bir sürü baklava açılmıştı zaten. ‘Bak böyle pek güzel oldu. Hidayet Dayı benim baklavanın da tadına bak, darılırım valla. Yok canım, ne tansiyonu, çakı gibisin maşallah!’ Sohbet gırla tamam mı?”   “Köylüyle işi biten imam, peşine ihtiyar heyetiyle muhtarı takıp Jandarma binbaşısına bayramlaşmaya gitti. Giderken de bayram öncesi kadınlara börek, ayran, etli pilavla baklava ısmarlamış meğerse onları götürdüler. Jandarma karakol komutanı da Mehmetçikler de şaşa kaldılar. Onlar baba evlerini anımsayıp yutkunurken, köylü de kendi askerliğini, oğlunu, torununu anımsayıp gözleri nemlendi.”   “Ramazandı bayramdı sabreden köylü artık rahata erdim sandı. Yaptıklarıyla şaşkınlık ve gurur duyuyorlar beri yandan da bu adamı nereden başımıza sardık diyorlardı.” “Hiç böyle imam duymadım” dedi şoför.  “Ben olsam, uğraşmam böyle insanlarla ya” dedi, yolculardan biri. “Anadan doğma tembel olur bazıları. Ne yapsan boş.” “Ölü toprağı serpilmiş gibi.”  “Ha yaşa onu diyecektim de lafı getiremedim.”             “Boş versene, nerde böyle imam? Hepsi birbirinden beterdir. Konuşma becerisi yoktur bir kere, ne iletişim anlamında ne topluma sesleniş anlamında. Hele böyle sevk ve idare becerisi olacak, milleti iyiden yana peşinden sürükleyecek…Fitne fücuru vardır ancak onların. Boş ver bunları.”             “Hem zaten böyle imamları olduğunu bilseler alıp temizlik işlerine rapor yazıcısı yapar, barındırmazlar.”   “Sizin köyde öğretmen yok muydu kardeşim? Bu işler öğretmenin işleri.”            “Vardı, vardı ya, o ayrı hikâye. Ev, ev gezdi okuma yazma kursu için ikna edemedi köylüyü garibim. Eski imam haber gönderirmiş; ‘fazla ortalıkta geziyor bu kız, ne lazımsa bakkal işlerini falan çocuklar görsün… Öyle evlerde mevlerde gezmesin, başına bir hal gelecek…’diyesiymiş.  De..bir gün köy kahvesinin kapısı dran diye açılmasıyla içeri yıldırım gibi birinin girmesi bir oldu, tamam mı? (Ben de oradayım.) Elinde hala tebeşir duruyordu. Okuldan fırlayıp gelmiş olmalıydı. ‘Şu imam kimdir, gösterin bakayım bana!’ diye bağırdı, nutku tutulmuş erkeklere doğru. Kahveye kadın girmesi imkânsız ya bir de orada ellerini beline koyup imam kimdir diye sorman hepten meydan okumak… ‘Nap’cen sen imamı,’ dedi imam. Eskisi demek istiyorum yani. ‘Sen misin?’ Uzun boylu bir kızdır. Bizim köydeki erkeklerin boyunda hani. Dolgun da.. Ko’du mu oturtur yani… ‘Hee benim,’ dedi imam.  Tebeşir onun alnına doğru yöneldi. ‘Geldiğimden beri bana talimatlar gönderen sensin öyle mi? Bundan böyle bana ne yapmam gerektiğini söylemeye kalkarsan, seni ibreti âlem için bacağından ha bu çınara asacağım bilesin! Kubilay’ın ruhu da beni izleyecek. Burada donla gezeceğim ve sen ağzını açmayacaksın! Evleri de, köyün dört bir bucağını da gezeceğim ve sen asla o karınla bana haber göndermeyeceksin! Hele öğrencilerimin kafalarını yok kadındır, yok çok gezerse kocası dövebilir, kocası yoksa everelim laflarıyla kesinlikle bulandırmayacaksın! Anladın mı koca nallı!’ diye gürledi. Koca nallı onu anladı, doğrudan saldırmaktan vazgeçti ama türlü sinsi oyunlarla oyalamaktan da geri durmadı. Tabi karşısında Çalıkuşu değil, 21. yy ın en belalı feministlerinden bir fırtına var.  Kız ben buraya görev yapmaya geldim diyor da başka şey demiyor. Her saldırıyı da usulüyle cevaplıyordu. Yeni imamsa öğretmenle birlik olmuştu. İkisi de ayrı ayrı evleri gezip okuma yazma kurslarını duyurdular. Kadınlarını göndermeyen köylüyü imam rezil etti. Kurs üç kere baştan başladı. Adamlar korkularından karıları istemese de zorla gönderir olmuşlardı. Öğretmen yetmiyor gibi şimdi imam da ısrarcı olmuştu. ‘Yarın öbür gün sen öldün’, diye başlıyordu imam. ‘Sen öldün bu kadın kaldı bir başına. Ne yapacak? Olmuyor mu? Oluyor. Çocuklar dökülecek. Okuma yazma bilmeyen hakkını hukukunu ne bilsin? Çocukların rızkını tavukların yumurtalarıyla çıkaramazsın bu vakitte! Ne yapacak? Kadıncağız ne yapacak ha söyle?’ Tabi, dedi köylü. Bu zamanda okuma yazma bilmemesi kişinin ayıp. ‘Yalnız ayıp mı? Ayıp mı yalnız?’ diye ısrar ediyordu imam ‘O filmlerde kadınlar kötü yola nasıl düşüyor sanıyorsunuz? Okuma yazma yok, meslek yok, ne yapıyor?  Hafazanallah, kötü yola düşüyor. Şimdi haftada bir gün köye dikiş öğretmeni de gelecek. Öğretmen hanım (sağ olsun) kaymakamlıktan, Halk Eğitimden ayarladı, giyimmiş, perdeymiş, çeyizmiş öğretecek. Mecbur etmiyorum ama kadın milleti akıllı olur, bunun ne kadar işe yarayacağını anlar…’  Böyle deyip de dikiş günlerinde de erkeklerin yakasına yapıştı mı? Köy kahvesinde çalışmaya koyuldular. Duvar nasıl örülecek; Kasap Hakkı’nın babası Basri Usta öğretti. Boya badanayı imamın kendisi. Marangozluk işlerini biri üstlendi. Kahveci Selami çıldırmak üzere tamam mı? Kahvehane oldu işlik. Kâğıtlar, tavlalar, taşlar tümden kalktı, Selami’de surat bir karış.”   “İşte böyle. Öğretmenle imam köyde terör estiriyorlardı sizin anlayacağınız. Muhtar canından bezmişti. Bir şey diyemiyor, hasta köpek bakışlarıyla ortalıkta geziyordu. Böyleyken ne yaptı ne etti o da iki hafta arayla bir pratisyen doktor getirmeyi başardı. Şimdi köylü başlarına kendi elleriyle sardığı bu belaya sevinsin mi üzülsün mü bilemiyor. Her dakika tetik, her dakika bir işle uğraşılması gerek. Buna alışkın değiller. Ama domino taşlarına da engel olamıyorlar tamam mı? Tertiplilik bakımlılık ve yeni şeyler öğrenmek herkesin içine işledi bir kere.  Sonra efendim, imam, gün geldi tayinim çıktı diye bavulunu toplamaya başladı. İnanmazsın, köylü yolunu kesti, müftülüğe falan gidimkâr oldular. O, ‘olmaz,’ dedi. ‘Gideyim başka gaflet uykusundakileri uyandırayım. Öte dünya yüzünden hayatını boşa geçiren tembellerin günaha girmesine engel olayım,’ dedi ve gitti.”

            Yok, olayın sonunu anlatmamıştım daha. Tam bizim gönüllü hemşire ve ebeden söz edecektim; ‘gönüllü olarak’ dedim, cümlenin burasında arkadan biri ‘oh esti biraz’ dedi. Anlattıklarımdan çok hava akımıyla ilgileniyordu ve sanki o haber vermezse ötekiler hava akımından yararlanamayacaklardı. Hızlanmış, rampa aşağı iniyorduk. Apansız kısa bir fren yaptık ve ben kafamı ön cama vurdum. Başımla camın çarpışmasından tok bir ses çıktı, alnımda yanma hissettim.  Yarım saatten az zaman kalmıştı varış noktasına. Yolun üstündeki barikatı gördüm. Yeni kesilmiş bir ağaç,  başkasını keserken yarım bırakmışlar, taşlar. İçimden ‘eyvah’ dedim, ama ‘fren, fren!’ diye bağırdım. Bir naylon poşetin hışırtısı oldu. Şoförün aniden fışkıran ter kokusunu duydum. ‘Adnan, Adnan!’ diye bağırdı bir kadın. Sesler ve çığlıklar fren hunisinin içinden kulağıma doldu.  ‘Bir şey attılar!’ dedi boğuk sesle başkası. Başımı vurunca dilimi ısırmış olmalıyım, ağzıma kan tadı geldi, feci canım yandı. ‘Bomba! Bomba!’ diye haykırdı adamın teki. El freni dev bir konserve kapağını açarcasına arabayı durdurdu. Kapının koluna yapıştım. Tırnağım, döşemesini yırttı sanırım, sonra tutunamayıp sıcak havayı kavrayan avuçlarım… Sıcağa, şoföre, dünyaya kızdım. Yerden kalkan toz kokusu, arabanın içini dolduran o yabancı koku, sesleri duyamayışım, temiz hava kokusu, çimen kokusu. Otların avuç içlerime doluşu. Hah, dedim, enjektördeki ilaç fışkırdı bak. Enjektör de paramparça, tüm cam kaplar da. Hava sıcak mı sıcak. Hani otların üstüne uzanınca serinlik hissetmen gerek, yok öyle bir şey. Toprak, otlar, bulutlar, gözünün gördüğü her şey ıslanmamış güllaç yufkalarını hatırlattı birden. Dokunsan ufalanacak. Kıpırdamaya korkuyorum, ben de ufalanacakmışım sanki. Bu fikir beni alt üst etti. Kıtır kıtır parçalarım…”

            “Çok dar açıdan gördüğüm; yolun karşısından bu yana gelen, ayakkabılar! Tüfeklerin aşağı sarkan namluları, otların üzerinde tek ayağı kopuk seken çekirge, çimen yaprağının tırtıklı kenarları, asfaltı geçen ayakkabılar, burnuma değen papatyanın hoş kokusu. Kımıldayamıyordum. Soluğum kesilmiş, kalp atışlarım yavaşlamıştı. E, dedim içimden bu da mı tura dâhil? İmamın tayini çıkıp da gitmeye kalkınca, gideyim, başka gaflet uykusundakileri uyandırayım, dediğini söylememiştim daha galiba… Yoksa söylemiş miydim?  Öte dünya yüzünden… Burada tembelleşen… Köyün onun yolunu nasıl kestiğini… Köylünün yani… Kimseyi görmedim. Bir sürü ayakkabı otların üstünde yürüyordu. Hepsi başka başkaydı ama. Hiç konuşmadılar bana kalırsa. Yok belki ben duymadım. Çünkü kulaklarım feci çınlıyordu. Pencereden ne atıldı onu da görmüş değilim. Şimdi çok başım ağrıyor, izin verirseniz…”

KADININ BİTMEYEN KUŞATILMASI ve KADININ ÇIĞLIĞI

Füruzan’ın Türk Dil Kurumu  1975 yılı hikaye ödülünü almış, Can Yayıncılıktan 1989 yılında çıkmış , kapak tasarımı Orhan Taylan tarafından yapılmış Kuşatma adlı kitabı. Kitabın 6. baskısından 2014 yılında yaptığım Kuşatma hikayesinin incelemesini sunuyorum. Hayli ayrıntılı ve teknik bu inceleme, meraklısı için uzun olmayacaktır. Böyle bir çalışma, metinlerin nasıl yapılandırıldığına dair de ipuçları oluşturur. Okumalarımda da önemsediğim, inceleme metinlerimde de dikkat ettiğim ayrıntıları paylaşıyorum. (Ne yazık ki yayınlanmayan Füruzan hikayelerini incelediğim “Dil Irmağında Füruzan’la” dosyamdaki üç kitaplık çalışmadan yalnızca biri )Kuşatma’yı seçtim bugün. Bu eski  duran “meselenin”  günümüzde de gündemde olmayı sürdüren bir konu olması nedeniyle ilginizi çekeceğini düşünüyorum. Bir yanıyla da artık tarih olmuş bir dönemi izleme olanağı veriyor.

Kuşatma

Kitaba adını veren hikâyeye hoş geldiniz. Elli iki sayfalık sözcüklerle örülü bir kuşatmaya tanıklık edeceğiz. Yazıldığı yıllarda ne söylediğini anlamaya çalışacağım gibi yaşadığımız yıllarda ne söylediğine de kulak kabartacağım. Bu öyle bir metin ki sesini duymak yetmiyor onunla diyaloga girmeyi bekliyor.  Çoğul anlamlı, çok sesli bir metinle karşı karşıyayız. Bu noktada Umberto Eco’nun sesini duyuyorum; “… unutma ki yazar yapıtında sana yapıtını yorumlayabilmen için belli ipuçları vermektedir(…) o bilinçle yapıtındaki her noktayı, birbiriyle kesişen her göndermeyi hesaplamıştır ve metnin bu doğrultuda alımlanmasını istemektedir.”  Öyle yapmaya çalışacağız.  

Benim belleğimdeki ilk çağrışımı askeri tanımıdır; sistemli, planlı, adım adım çevresini sarıp çembere almak, yalnızlaştırmak.  Kuşatma uzun, ağır bir süreçtir. Ölüm olup olmayacağı belli değildir ama yıpratıcı, acı verici bir yaşam formunun tanımıdır. Kuşatma sözcüğünün izini sürersek eğer “düşman” kavramına ulaşırız. Bu iki sözcük/kavram hiç ilgisiz bir insanda buluşacak. Bunu aklımızda tutalım. Kuşkusuz bir takım çözümler çıkışları olur kuşatmaların ama “hasar”…

Bizim tanık olacağımız kuşatmanın dıştaki ilk halkasında bir annenin sınırlandırılmış yaşamı var. İkinci halka kız çocuğunun koşulları. Üçüncü halka kızın çalıştığı yerin/ işverenin koşulları ve kıza yansıyanlar.  En içeride de müşterinin benci içgüdüleri…

Kuşatma, Raşel’le başlar. Vitrin camlarını siler. İçeri girer. Okur da peşinden. Hem onun yapıp ettiklerine tanık oluruz hem, dükkân ve çevresine ilişkin fikir sahibi oluruz. “Çeşit” adlı tuhafiye dükkânındaki renkler, kadınsı malzemeler, ip, kumaş, dantellerden yayılan kokuları duyarız.

Cinsiyetsiz bir anlatıcının sesiyle duyacağız hikayeyi. Zaman zaman o susacak ve karakterlerle karşı karşıya kalacağız. Farklı sosyal kesitlerden, farklı kültürlerden -güncel deyimle- etnik kökenden yanımıza geldiklerini göreceğiz,  onları çok sınırlı tanımlayacağım,  çünkü benim burada asıl amacım işlevlerinin ne olduğunu anlamaya çalışmak. İşte kahramanlarımız;

Nazan;  Eksen karakter ve hikâyenin tek etkisinin üzerinde şekillendiği kahramanı. Kuşatılan, çözüm üretme yetisi ve seçeneği olmayan Nazan. On iki yaşında çalışmaya başlayıp,  şimdi (biz onunla karşılaştığımızda) on dördünü sürmekte olan kız çocuğu. Babasızdır, evde dikiş işleri yapan annesiyle yaşamaktadır.

Nazan’ın annesi;  İsimsiz kadın. Ad kişiyi yanımıza çağırmak, kişiyle ilişki kurabilmek anlamını taşır. İki kişi arasında ad söylemek bir bağ, bir sevgi bağı oluşturmak demektir. Nazan’ın annesinin adını çağıracak kişi yoktur. Biz onunla tanıştığımızda kocası ölmüştür. Yazar bu bağın kesilmesinden sonra tanışmamızı istemiştir. Adsız kadını Nazan olmazsa yitiririz. Derinlemesine de ilişki kuramadığımız bir karakterdir.

Ayrıca belirtmeliyim ki bu anne çökmüş annedir. Çökmüş sözcüğünü çile çeken, sağlığı bozuk, seçeneksiz olarak kullanıyorum ve biraz daha açmak isterim.  Kendisine ilişkin duygularını yitirmiş “Epeydir saçlarını bir firketeyle ensesine topluyordu. İlk akları gördüğünde… (S.65)” Parasızlık tehdidi, içine korku olarak yerleşmiştir. Kafası karışıktır. Evlenmesi çözümmüş gibi gösterilir dışarıdan bir kişi(bakkal) tarafından ama ruhu kabul etmez. Böylesine duyarlı olmasına karşın içsel ve dışsal dünyanın kaygısız yerler olmadığını anlatan, kaygı duymaması için gerekli donanımı sağlayabilen bir rehber olamamıştır kızına.  “Nazan’da gelişen, ince açığa çıkmayan değişmeyi izleyememişti annesi.” (S. 76)

 “Anneme illet oluyorum. Arada kızsa bağırsa daha iyi. Hep gülümsüyor, hep gülümsüyor.”  S.97 (…) “Anneme bak, büyüdüğümü görmüyor. Hani anneler büyümeleri bilirdi?” (S. 97) Tüm yapabildiği kızı ve kendi için karnını doyurmakla sınırlı gelir sağlamaya çalışmaktır.

Der ki 65 . sayfada ; “… aç kalmayacak kadar yemek, açık olmayacak kadar barınak…”

Nigar; Komşu kızı, manikürcülük yapıyor. Evinin tüm gelirini o karşılıyor. Nazan’a iş bulan da o. Bulunduğu toplumsal tabakada pek de fazla olmayan seçeneklerden birini kullanmış, bedelini sineye çekmiş, ayağa kalkmıştır. “Nigar” dan “Nigar Abla” ya doğru oluşan değişimiyle bir kıyaslama noktasıdır. Toplumun ikiyüzlülüğünün aynasıdır. Bir ailenin geçimini omuzlamış yiğit bir kadındır ama geleneksel olmadığı için(her şeyin ahlak penceresinden izlendiği cemaat toplumları) onun da başka bir kuşatma altında olduğu bilincimize sıçrar. “Abla” kuşatması.  Danışılandır (S. 60) “Mahalledekiler bazı öğrenilecek şeylerin Nigar’a sorulmasından yanaydılar…”  ama yine aynı insanlar onu yok sayar. Sayfa 63’e bakalım;

-Baban nasıl Reha? -İyi. -Annen nasıl? -İyi. Nigar sorulmazdı. (…)

Nigar, bu yalıtılma onda değişim yaratmıştır. Aynı sayfada anlatıcı şöyle der; “Nigar kız değildi ya, buydu ışığını alıp götüren. (…) Mahalledeki anneler, oğullarına ondan ‘Zavallı Nigar, yazgısı kötüymüş’ diye söz ediyorlardı. Bununla bazı şeyleri engelliyorlardı.”

Neyi engelliyorlardı diye düşünürüz? Acaba bu gizli korumaya benzer tutum olmasa mahallenin erkekleri de Nigar’ı taciz mi edeceklerdir? Belki. Bu konularda sürü davranışı ortaya çıkar ya… Yazar bunu sezinlememizi bekler. Nigar, Nazan’ın geleceği şeklinde hissettirilir. Bu yanıyla baktığımızda “gerilim /spazm unsuru” dur.  Ayrıca Nigar’ın davranışı kadınlık yöntemlerinden biridir. Hem yoksulluktan hem kuşatılmışlıktan kaçıştır Nigar’ın yaşam mücadelesi. İkinci yol evlenmektir, örneği Nazan’ın annesidir (o da trajik hale gelebilir ama. İşte baba ölüp gitmiştir, kalakalmışlardır) ve okul arkadaşı Neriman’dır. Üçüncü bir yol yoktur toplumun bu tabakasında.

Raşel; Nazan’ın iş arkadaşı. Hikâye onun vitrin camlarını silmesiyle başlar. Bir yaşam amacı vardır; İsrail’e gitmek. Yahudi genç kız, Madam Sara’nın da bir zamanlar böyle insan canlısı olduğunu düşündürür bize.

Madam Sara; Nazan ve Raşel’in çalıştığı Çeşit adlı tuhafiye dükkânının sahibi. Nazan’ın yaşamındaki değişikliğe neden olan kişidir. Yalnız bunu bir düşmanlık gibi yapmaz. Çıkarlarını korumaya çalışmaktadır. İki kez de onun “gençlik elden gitmeden” düşüncesiyle yaşamı “eğlenceli kılmak” tan yana olduğunu duyarız. Biraz da kültür farkından kaynaklanan bir düşünce kalıbıyla karşı karşıyayızdır kanımca. Cinselliği yaşamakta kadın ve erkek eşittir onun düşüncesinde. Yetişkin Yahudi- kadın tiplemesidir.

Hurşit; Dükkân civarındaki kahvecinin Kürt çırağı. Nazan’la flört etmez, oysa yaşıtı olması nedeniyle, uygun olandır. Yoksul olduğundan Nazan için kayda değer değildir. 

Eczacının oğlu; Anlatıcı onu şöyle tanımlar, “Köşe eczacının oğlu” eşya tanımı gibidir. Gönül meseleleri için uzak bir olasılık.

İzhak; Madam Sara’nın kocasıdır. Madam Sara’nın belleği kanalıyla tanışırız. İsrail’e gitmek istemektedir (karısının aksine). Bunun için olabildiğince para kazanmayı amaçlamaktadır.

Neriman ; Nazan’ın arkadaşı. İlk bakışta yalınkat tiplerden biri gibi görünse de önemsememiz gereken karakterlerden biri bana kalırsa. (O nedenle karakter diyorum.) Belki Nazan’ın “durumunun” zıddını yaşayan biri olması nedeniyle. Bir yaş büyüktür, evleniyordur. Onun düğünü olduğu gece Nazan ikinci büyük sarsıntısını yaşar. Nazan’ın “değillemesi” olarak var edilmiştir adeta.

Reha; Nigar’ın oğlan kardeşi. Abla’nın seçtiği yaşam biçimi bu çocuğa (da) nasıl yansıtılır  -toplum tarafından- onun üzerinden izleriz.

 Tahsin; Nigar’ın babası. Denetimini yitirmiş aile reisi tiplemesidir. Her şeyin farkındadır ve tek gelir kaynağı haline gelen Nigar’ın evlenmesini istememektedir. Nigar’ın bu ikiyüzlü yaşam içinde para nedeniyle varlığını sürdürmesinden yanadır.

Suat Bey; Nigar’ın işverenidir. Nigar’ın gelir düzeyini hakça yükseltmeyen insan modeli. Buradan salt çalışmayla kadınların yalnızca sömürüldüğü, çaresiz bırakıldığı (Madam Sara’nın da öyle aman aman haftalıklara zam yapmayacağı söylenir) bu tip üzerinden vurgulanır.

Yozgatlı; Nazan’ın annesiyle bir zamanlar evlenmeyi isteyen bir adam. Bir kadının vicdan muhasebesi yapma noktası. Yoksulluk, yalnızlık veya olabilecek iyi koşullar ama bağlanma korkusu…

Çingene kız; Hikayenin  68. sayfasında bir tablo olarak gördüğümüz. Pencerenin öte yanında (arada saydam bir sınır vardır), mezarlıkta yabanıl otları toplamaktadır. Nazan’ın annesinin gözleriyle görürüz onu. Başına buyruk kadın tiplemesidir. Nazan’ın annesi şöyle düşünür; “Aç kalmamak mutluluktur. (Benzeşme noktası.) Onlar da aç değil. Gene de bize aykırıdır yaptıkları, utanmamak bize yaraşmaz…(farklılık noktası)”

Nazan’ın babası; Bulutsu bir görüntü olarak çoğunlukla annenin anılarından tanıdığımız, ölmüş olan, ailenin yitirilen güvenliği, yitirilen mutluluğu… Ölümü anne-kızın yaşamını tümüyle değiştirmiştir. Bu sarsıntı anne yanından etraflıca anlatılır. Nazan yanı ise çok kesin, neredeyse patlama olarak niteleyebileceğimiz bir şekilde verilir. S. 73; “Sonra bir gün pencereleri silerken, pervazın birine, boydan boya kurşun kalemle “babam öldü” “babam öldü” diye yazdığını görmüştü annesi.” Bu zihinsel bir sarsıntının dile getirilişi olduğu gibi aynı zamanda okurda da zihinsel sarsıntıya neden olur. Barthes’in satori tanımına uyar mı bilemiyorum.

Kazibe Hanım; Nazan’ların komşusu. Yoksul kadın tiplemelerine devam ediyoruz. O da tek başına yaşam savaşı vermeye çalışan, bazı toplumsal yargılardan sıyrılmış (çünkü çaresizdir) kadındır. 74. ve 76. sayfalarda onun hakkında bilgi ediniriz. Duldur, “arada Kızılay’dan yemek aldığı söyleniyordu. Karda kışta elinde bakır tenceresiyle caminin yanında beklediğini görenler vardı. Kimse yüzlememişti gerçi…” Kazibe Hanım’ da toplumsal organizasyonun olmamasından kaynaklanan mağduriyetler çeşitlemelerine bir örnek olarak var edilmiştir. Kendi seçimleri dışında hayatın akışı nedeniyle ortaya çıkan mağduriyetine kişisel/kestirme çözümler üretir. Onu tanıyınca keşke yerel yönetimler bu tür durumdaki kadınlara yarım günlük işler, meslekler vs. edindirse dersiniz. Kızılay’dan yemek dağıtmak kolay çözümdür.

Haluk Bey;  Bir kadının yaşamını sömüren, hayatını çarçur etmesine yol açan unsur olarak vardır. (Hem Madam Sara’yı sömürür borcuna karşılık istekleriyle hem Nazan’ı.) Bir yok edicidir. Bir mavi sakal! Sayfa 86’ da Hürşit’in tanımıyla “Rengi uçmuş herif.” Onu en sona bıraktım. Çünkü hem onun hakkında etraflıca düşünmeliyiz hem de o hikâyenin hayli yol almasından sonra karşılaştığımız biridir. Ama gelmiş geçmiş erkek içtepilerinin cisimleşmiş bir örneği olarak Çeşit mağazasının kapısından girdiğinde neler olacağını bilmiyoruzdur. Yazar kuşatmanın son aşamasını vurucu darbeyi, onun yaptığını, bizden gizlemiştiri. Kapıdan ve hikâyeden içeri girer, 85. sayfada “Haluk Bey’e gösterilen ağırlama en çok alışveriş yapan Bayan Cazibe’yle Kızı Sibel’e bile yapılmazdı,” diye fısıldanır kulağımıza.  Demek oluyor ki adam canı ne isterse onu yapmaya alışmış. “devetüyü paltosu, parlatılmış düzgün taranmış saçları, özel tıraş losyonu…” Zengin biri evet. Temiz huylu iyi ahlaklı… Adının anlamı bu. Ne çok Haluk Bey’ler var olmuştur, ne çok olmaktadır hala… Tam da bu noktada paylaşmak isterem; Füruzan hikâyelerine ilişkin sıklıkla “düşmüş kadınlar ve kızların yaşam mücadelesini anlatır,” derler.  Ben de diyorum ki “düşmüş erkekleri inceler” Nasıl mı? Söyleyeyim.  Kibar tabakanın cebi dolu Haluk’u küçük kızların peşindedir. Düşmüş olan odur. On dört yaşındaki bir kızın kırmızı çantasına para tıkıştırarak anlık zevkini doyurmaktan daha düşük bir davranış düşünebilir miyiz? Kuşatma bunu irdeler, “düşmüşlüğün” nedenleri üzerine eğilirken, ayıbı üstlenen dişi öznenin durumuna büyüteç tutar. Çevrenin hiç bir şey yapmadan uzak durması “Abla” lafıyla kuşatmanın sınırlarının çizilmesi. Tam tersine gönderme yapar bence. Düşmüş denilen Nigar ve sonrasında Nazan’ın değil, bu temiz huylu ahlaklı (!) Haluk’un düşmüş olduğuna gönderme yapar.

Elbette bu arada dikkatimi çeken isimlere ilişkin bazı noktaları da paylaşmadan geçemeyeceğim. Nazan adının anlamı, nazlı, işveli, cilveli olmasına karşın tümüyle farklı bir portreyle karşı karşıyayızdır.  Sessiz, içine kapanık biridir.  Neriman, yiğit cesur anlamlı olmasına karşın savaşmayı değil, kısa yoldan on beş yaşında evlenmeyi, kolay yolu seçmiştir.  Nigar ise resim gibi güzel, güler yüzlü anlamındadır ama S. 63’ da belirtildiği üzere  “giderek sessizleşir, gündüz ortalarda görünmez olur, gülmez olur…”

Üç genç kız, adları N ile başlar, sanki başlangıç noktaları aynıdır; yaşam zorluğu ama sonraki harfler başkalaşımlarıdır… Anlatıcı okur iletişimi konusunda mesafeli bir iletişim hissedilir bu hikâyede. Tacize uğrayan kızları kuşatan koşullar onları kuşatan duygular biçimsel bir titizlikle incelenmiştir. Çok ağır bir konu işlenir Kuşatma’da.

Şimdi hikâyenin kurgusuna geçmek istiyorum. Adı “Çeşit” olan bir tuhafiye dükkânı. (Hikâye mekânı tuhaf şeyler satıcısının dükkânı, tıpkı yaşam gibi! Muhteşem!) Çok sevdiğim sözcüklerden biri; tuhafiye. Garip, kadınca bir sürü ayrıntının satıldığı inanılmaz çeşitlilikte mal barındıran o dükkânları bilirsiniz. Tuhaf şeyler satıldığı gibi tuhaf şeyler de yaşanır “Çeşit”te.  Başka bir çeşitlilik daha vardır. Farklı kültürlerden insanların gelip gittiği bir yerdir orası. Bu dükkânda bir güne tanık oluruz. Sabah başlar, Raşel vitrin camlarını parlatırken gideriz oraya. Toz alınır, sabah çayı içilir, her günün tekdüze işleri ve onlardan bir tanesi eczacının oğlunun her sabah geçişinin izlenişi vs. gün boyu çalışılır, çörek almaya gidilir (o gün Nazan gitmek istemez), Haluk Bey gelir, Nazan dükkândan erken çıkmak ister, arkadaşının düğününe katılması gerekiyordur, bir punduna getirip Haluk da onunla çıkar, sinemaya giderler, taciz ve sonra kız düğün mekânına gider. Bu dramatik öğelerden biridir; iki kız biri 15 yaşındadır evlendirilmektedir ahlakçı pencereye göre paçayı kurtarmıştır (!) Diğeri 14 yaşındadır, kullanılmıştır.  Her ikisi de çocuk-kadındır!

Bu akış içerisinde “durumu” -böyle diyelim- yazarın doğrudan aktarmadığını görürüz. Nigar’la yapılan kıyaslamayla derinden bir tehdit olduğunu sezinleterek derece derece-tıpkı kuşatma gibi- artırdığını, görürsünüz. Bu merak unsurundan daha farklı bir şeydir. Tokat havadadır, ne zaman ineceğini bilmeden öyle beklersiniz. Çok etkili. Diken üstünde duruyorsunuz.

Dükkân ve oraya gidip gelenler, anıları, geçmişleri, duyguları zaman sıçramalarıyla, bilinç akışlarıyla aktarılır, anlatının hacmi inanılmaz boyutlarda genişletilir. Bu konuya zaman unsurunu incelerken tekrar değineceğim.

Hikayenin örgütlenmesinde çatışma unsuru yoktur. “Kuşatma” adım adım kahramanı çevreleyen önce ekonomik, sonra cinsel sömürünün kuşatmasını anlatır. Hareket sağlayan unsur kıyaslamadır. Nigar-Nazan kıyaslaması tümüyle haksızlık yüklü olduğu için kışkırtıcıdır. Buna tam bir başkaldırı diyemeyiz. Ama metin öyle örgütlenmiştir ki karakter veya anlatıcıdan herhangi bir başkaldırı sezinlemezsiniz. Başkaldırı okurda olur. Kışkırtma tıpkı bir enjektörle okurun yüzüne zehiri fışkırtırcasına gerçekleştirilir; bağırırsınız. Okurda yarattığı duygu düzeni budur.

Çarpıcı ara olaylar vardır. Bir iki örnek vermek isterim, kuşkusuz her okur başka güzellikler keşfedecektir.

  • Çeşit dükkânının bulunduğu sokak.
  • Kazibe Hanım’ın yaşam hikâyesi.
  • Nigar’ın babasının ve annesinin hikâyeleri,
  • Nigar’a görücü geldiği gün evdeki “O girişi çıkışı kapı açışı bol gün…” (Buradaki belirimin özellikle tadını çıkarmalıyız. Umut vardır o günkü koşuşturmada, her anında her deviniminde umut… Eğer gerçekleşirse Nigar toplumda kabul edilecektir. Çirkin ördek yavrusu masalı bitecektir…)

Sanırım bu örneklerin hemen ardından betimlemeler, belirimlerin olduğu, benim seçtiğim tanımlamayla “tablo”lara bakmanın tam sırası.Hemen belirtmeliyim ki, çalışmamı yaparken “en beğendiğim” diye not aldığım yirmiden fazla tablo saptadım. Kuşkusuz bunların tümünü burada paylaşmak insafsızca hikayenin tadını kaçırmak olacak. O yüzden içlerinden bir eleme daha yapmayı deneyeceğim.

  • Madam Sara’nın düğünü. (S.54)
  • Nazan’ın annesinin ikinci koca adayıyla karşılaşma sahnesi (S.64-65)
  • Nigar’a görücü gelmesi söz konusu olduğunda hazırlanışı (S.62)
  • Nazan’ın annesinin dispanserde yaşadıkları, hasta kadın > başını çevirip pencereden dışarı bakışı> Çingeneleri izleyişi (S.67)
  • Nazan’ın babasının ölümü sahnesi. >  Nazan’ın Annesi ve Nazan üzerindeki izleri.
  • S. 76’ da anne kızın iletişimini, neşesini anlatırken tersine gönderme yapar; gerçekte yaşamlarında gülünecek bir şey yoktur. Bunu keşfeder ve ağlamaklı olursunuz.
  • S.77 ve 78’de anne kızın ilk ve son hıdrellez gezmeleri anlatılır. Mezarlıktan geçilerek gidilip gelinir. Çok çarpıcı bir ayrıntıdır.
  • S.96’ da taciz sonrası Nazan’ın gözüyle sokağı ve evini izleyişimiz.

Şimdi bu tablolarla ilintili olmaları nedeniyle ama ayrı incelemeyi yeğlediğim bir iki tabloyu ele almak isterim.

İlk kan sahnesi; bu bir erginlenme tablosudur. Bazı alıntılar yaparak ilerleyeceğim;

“İlk kanı gördüğünde helâdan çıkamamıştı bir süre. Tepedeki delik gibi camda eski kümes tellerine karışmış bir uçurtma görünüyordu. Çıtalarının bir yanında rengini belirten kırmızı kaplama kâğıdı kalmıştı.  (…) Epeydir helâ camının tel kafesine takıldığı belliydi. (…) Onca rüzgâra karşın el kadar da olsa biri direniyordu orda, kırmızı…

Burada çok ilginç bir belirim vardır. Karakterin bakışı önce aşağı doğrudur, bacaklarına doğru: aybaşı kanaması > anne tarafından daha az korunan başka bir hayata geçiştir.  Kanı görüş > rahimden gelen > çocuğun dünyaya getirilişi ya da düşük yapmanın kanı [1]> sonra korku nedeniyle başını yukarı kaldırır “tepedeki delik gibi cam”a bakar. Bunu iki şekilde değerlendiriyorum. 1. Vajinaya gönderme yapan bir algı 2- Bir tür sığınma, yakarış.

“eski kümes telleri” > kümes telleriyle kapatılmışlık duygusu, engellenme, delikli yapısıyla aldatıcıdır, engel varmış gibidir ama dışarısı izlenebilirdir. Yokmuş gibidir ama aşmak isterseniz canınız yanar; kümes telleri… Eski kümes telleri >> kadını hep sınırlayagelen değerler sistemi… Özgürmüş sanısı yaratan delikli, hava geçirgen sınırlar, yok zannettiğinde canını yakan gergin teller ergenlikle başlar bunlar.

“bir uçurtma görünüyordu” > uçmak,  kaçmak çağrışımı/istenci. Uçurtmanın kırmızı parçası duygularına gönderme yapıyor olabilir mi? Nazan’ın, korku, parçalanmışlık duygularının simgesi gibidir.   “Epeydir helâ camının tel kafesine takıldığı belliydi” uçurtma>  uçmak kaçmak çağrışımı >  ama çaresizlik (kümes telleriyle engellenmiştir, uçurtma da oraya sıkışmıştır,) bakan özne gibi.  “Çıtalarının bir yanında rengini belirten kırmızı kaplama kâğıdı kalmıştı.” “(…) onca rüzgâra karşın el kadar da olsa biri direniyordu orada,” Bakınız bu umut noktasıdır işte. Parçalanmış da olsa, sakatlanmış da olsa bir parça uçurtmadan kalan, kırmızı, el kadar olan, titreşip uçma taklidi yaparak ama rengi solarak direnmektedir… Ne olursa olsun bir parça uçurtmanın (kaçma olasılığı) kırmızının (bu bir parça kırmızı burada yükseliş karşılığıdır) bir parça umudun varlığı olarak durur.

Kırmızılara odaklanan kahramanı izleriz. Simgesi kademeli olarak anlam değişikliğine uğrar:

(…) incelmiş kiremitler savruluyordu hemen(…)

(…) yerdeki iplikleri seçilen, kilimin kırmızısı ölüydü.  (S.58)

Burada kırmızı önceden inanılan değerlerin feda edilmesi, öfke anlamıyla karşımızdadır. [2]

Bakış, aşağı doğruyken helânın tel örgülerine kaldırılır gözler > uçurtma görülür > uçurtma >sihirli halıya mı gider? Başka yere taşınma, kaçma isteği, ruhsal uçuş simgesi >  kaçıp gitmek isteyiş. Ama tel > tutsaklık çağrışımı!  Dalgalanan duygular. Tersine yorgan altına sığınılır! Oyun oynamaya arkadaşlarının yanına gitmeyi reddeder Nazan, yorganın altına sığınır.  Bir şeyler geri gelmemecesine kayıp gitmiştir.

Nazan’ın bayramlık kırmızı giysisi; çocukluğun geride kalışının yas giysisi. Öncelikle bu giysiye ilişkin kazı çalışmaları yapalım istiyorum. S.97 ve 98’de kopuşun simgesi olan giysi. Anneden kopuş, çocukluktan kopuş, sarsıntının getirdiği zorunlu hal… Burada öfke, feda edişi simgeleyen kırmızı… “Bıktım artık, bıktım. O giy dediği şeylerden,” diye düşünür Nazan 97. sayfada. “Kıpırdandıkça yanları çıtır çıtır sökülüyor” dur. Büyüyordur çünkü küçük kız. “Yıkanınca sörpmüştür kumaşı.” Yıllar kumaşın üstünden geçip gitmektedir, soldurmaktadır. İnsanları soldurduğu gibi…

Nazan’ın kırmızı çantası; Nesne –özne/ben ilişkisi önemlidir. Hem öznenin çantaya yüklediği anlamı önemsemeliyiz,  hem de duygusal dışa vuruma aracılık ettiği için önemli bir nesnedir. Saat de öyle. Onu hikayenin birkaç yerinde farklı anlamları yüklenmiş olarak buluruz. Bakalım; çantanın kırmızı olması fedakârlığı da içeren coşkulu bir hayat süreci beklentisi gibi durur. Kazanılan paralar orada taşınır. Plastik olması ise yapay/zorlama olduğunun işareti olabilir mi? Çantayı ilk gördüğümüz yer, 50. sayfadadır;  “Askılı çantası vardı artık.” Artık… Geride bırakılmış bir şeyler ve bundan böyle beslenen umutların anahtar sözcüğü. Durumu/kendini hafif büyümseme… Devam ediyorum; “Çantayı açıp kapamak, kapanırken çıkan çıt sesi çok hoşuna giderdi. (…) Hem ürktüğü bir büyümenin başlangıcındaydı, hem de çantanın kapanış sesi incelik gerektiren açılışı hoşuna gidiyordu. Omzuna onu astığından beri de küçük adımlar atar olmuştu.” (S.54) Bir anlamda büyüme/erginlenme işaretlerinden biri olarak yer alır kırmızı çanta. Sonra 90. sayfada “ Çantasını aldı, elleri kabuklanıyor, üstelik pul pul da kalkıyordu, daha kışın koyusu başlamamışken,” cümlesiyle yoksulluğuna gönderme yapılır. Geliyoruz 93. sayfaya  “Adam paraları alıp Nazan’ın elinde sıkıca tuttuğu çantasına koydu. Nazan iki yıldır çantasını sıkı tutar, saatinin kayışını arada yoklardı.” Burada da baskılama çanta üzerinden yansıtılmıştır. Sayfa 95’teki söylem tümüyle duygusal dışavurumdur; “Plastikten yapılmış kırmızı çantasını bir süre nasıl taşıyacağını kestiremedi. Caddeye çıkana dek omzuyla elleri arasında gitti geldi çanta.” Sonra yine bir duygusal dışavurum cümlesi 97. sayfadadır. Karanlık > bu hem içsel hem dışarının karanlığıdır, ışıksızlık halidir, Nigar gibi ışık yitimi başlamıştır. Ona bir işaret; “Çantası sokak elektriğinin altında donuk donuk parlıyordu. Baktı, adamın içine tıkıştırdığı kâğıt paralar görünümünü değiştirmemişti hiç.” Nesne-ben ilişkisi burada özdeşleşmeye dönüşmüştür. Çanta aynı çantadır/görünümünde değişiklik yoktur ama içinde bir şeyler değişmiştir. İçine giren benliği zorlayan para= kızın içine giren benliğini zorlayan penis.

Final de bir kararlılık işaretidir. Bir muhasebe yapar; “Artık mahalleyi istemiyorum,” reddedişiyle biten karar, çocukluğunun simgesi kırmızı bayramlık elbiseye son bir duygusal bakış görülür ve 99. sayfada Nazan bir karar verir; “Çantasını omzuna astı.” Karar okura böyle açıklanır.

Nazan’ın saati; 88. sayfada saatine bakar, erken çıkmak istediğini söylemeden önce nasıl aldıklarını, nasıl pahalı olduklarını, koluna uyması için üç delik daha açtıklarını (fiziksel tanımı pekiştirici ayrıntı Nazan hayli zayıf bir çocuktur,) öğreniriz. Saat yan anlamıyla tehlikenin yaklaştığını okura işaret eder. 93. sayfada bir sığınma noktasıdır “Nazan iki yıldır çantasını sıkı tutar, saatinin kayışını arada yoklardı.” “Saatine baktı cadde lambasını altında, dokuza geliyordu.”(S.95) Eve gecikmiştir, perişan haldedir ama düğün alanına gidip annesini alması gerekmektedir. Düğünü kaçırmıştır; bir yaşam biçimini kaçırmıştır, artık onun da (Nigar Abla gibi) düğünü olmayacaktır büyük bir olasılıkla… Gizli bir ileti vardır burada.

Tüm bu tabloların/sahneleri ve elbette simgeleri oluşturan iç ve dış algıların (ki tümüyle okura da geçen canlılıktadırlar) çeşitlemelerine örnekler vermeliyiz.

Koku algısı örnekleri ;  Sayfa: 58 çirişli bez kokusu. Sayfa: 66.kirli çamaşır suyu kokusuna bulandığını düşünmek > koku algısının yanında aynı zamanda kendini küçümsemeyi tanımlar. Sayfa: 73 Yeni demli çay kokusu.

Dokunma algısı örnekleri; Bir yorum yapmaksızın bu cümleyle baş başa bırakıyorum sizi. Lütfen sayfa 72’ye bakınız: Kocasının bıyıklarının geçmiş acıtışı.

Kulak algısı örnekleri; Sayfa 58: kaynayan çamaşırların kalın fokurtusu > algı için algı. Kokuyu da duyarız… Sayfa 71: Yazlık sinema sesi. Bu algı aynı zamanda artık yaşamımızda var olmayan bir sosyal alanın betimlemesidir. Bitmiş ve geri gelmeyecek olan bir yaşam şeklinin kaydıdır.

Sezinleme yoluyla algı örnekleri; Sayfa: 58; Taşlık yosun bağlıyor, kayganlaşıyordu sanki adımlarını atamıyordu.  > Gördüklerinin duyguları için; çaresizlik, korku, katılaşma halinin dışa vurumu olarak dile getirilişi. Sayfa: 62 Sonra da kovayla su serpmişti eşikten öteye, toprağa, güzel koyu bir görünüm almışta kapı önü, yaz yağmuru yeni dinmiş de kurumamış gibi. > Ferahlık, iyi duygular çağrıştıran beklenti.

Algı için algı örnekleri; Sayfa: 67; “O zaman kapı önlerinde unutulmuş leğenleri, takunyaları, götürebilecek gibi olan her şeyi toplamak gerekirdi.” > Hırsızlık olasılığı.

Göz algılarının içinde en çok ilgimi çeken  renk algılarını, algı konusunun en sonuna sakladım. İşte bana göre en çarpıcı olanlar;

  • Madam sara çilek rengi dudak boyası sürer. (S.57)
  • Raşel ve Nazan çalışırken mavi naylon önlük giyerler (S.57),
  • Nazan’ın tuvalette (ilk kanla karşılaştığında) gördüğü uçurtma parçası kırmızıdır.
  • Nigar abla onlara sarı kasımpatılar verir. (Kasımpatılarla ilgili simgeselliğe birazdan değinmek istiyorum.)
  • Kara başörtü (S.62).
  • Rengi sarıya dönük bez yığını(S.64). 
  • (…) alı al moru mor (S.66) renk bir duygulanımın tanımlanması için kullanılmıştır.
  • S. 67’ de mezarlıktaki renkler anlatılır.
  • S.68’ de Çingene’nin gözleri.
  • S.69 mavi patiska iç gömlek giyer Nazan’ın annesi. (İç gömlek içsel gizli duyguları, mavi oluşu yalnızlığı, üzüntüyü, depresyonu ve sadakati simgeler diyebilir miyiz? Peki ya saten askılar yoksulluğa küçük bir direniş olabilir mi? Yoksul mavi gömleğini taşımak için biraz kendini desteklemesi gerekmektedir. Omuzlarındaki bu ağır yük… Mavi saten askılarla omuzlarındaki dayanıklılığı artırmak istiyor olabilir mi Nazan’ın annesi?) 
  • S. 76 sarı kamyon ve yeşil ağaç çizen baba.
  • Menevişli renk (S79).
  • “rengi uçmuş herif” Hürşit’in Haluk’u tanımı renkli olmayışladır.  (S.86)

Kırmızı rengin simgeselliğine tekrar dönmek istiyorum. Kadim renk. Kan. Hayatın simgesi. Feda edilme, öfke, cinayet. Öte yandan coşkulu hayat, dinamik duygular canlılık (eros) ve arzunun rengi. İştah uyandıran, psişik rahatsızlıklar için ilaç olarak değerlenirden[3]. Mitlerde masallarda kırmızı rengin kırmızı tanrıçalardan türemiş olduğuna inanılıyor. [4] Kırmızı tanrıçalar kadınsal dönüşümün bütün yelpazesini, bütün “kırmızı” olayları cinsellik, doğum ve erotizmi yöneten ilahi güçlerdir. Özgür halleriyle üç kız kardeş hem doğum, hem ölüm ve yeniden doğum arketipininin hem de dünyanın her yanında yükselen ve ölen güneş mitosunun bir parçasıdır.

Bu algıları dile getirişleri de okurda zihinsel sarsıntılar yaratacak niteliktedir. Bazı alıntılamalar yapacağım yine, işte yazara özgü deyimler.

(…)ince ağrı çıtırtısı (S.58)  “Sıcak sarıcı sesleriyle arsız sözlerden örülmüş şarkılarını söyleyerek yol uçlarında yok olurlardı Çingeneler.” (S.67) (…) gözlerinin akını çoğaltan bakışıyla çevreyi sardı. (S.55) Yıllardır bir sehpanın üstünde unutulmuş bir küllük gibi kararıyor, kirleniyordu. (S.61) O girişi çıkışı, kapı açışı bol günden sonra ne gelen ne giden olmuştu. (S.62) Kızının çocuk boynu üstündeki sarı ince saçlarını görmek iş yaparken içini süsleyiverirdi. (S.70) Yaşlı kadının istediği tülbendi bulup da verememişti bir türlü. Nazan’ın çocukluk tülbentlerini düşünmüştü bir ara. Korkuyordu vermeye. Kızıyla ölüm arasında bir yakınlık kurulur gibisine gelmişti. (S.72) Taşlığın oraya kazan kurulduğunda koşuşturma bitmişti. Nazan’ı yandakiler almıştı. Zorlu bir şey gelip gitmişti odalarına. (S.72)  Duvardaki aynının önünden geçişlerinde sıkça bakar olmuştu kendisine. (S.76) Nazan’ın içinde karanlık, onmaz bir şeyler uçuverdi. (S.85) Nazan’ın babası mangal başında onu güçlü dizlerine oturtmuş birisiydi. Bir de mangalda kurutulan ıslanmış, buharlı kara bir ceket. (S.87) Haluk Bey onu kıstırılmış gülmesiyle izliyordu. (S.87) Dilenciler sandıkta küflenmiş gibi gün ışığında kırpışıyorlardı. (S.89) Nazan çocuk yüzündeki gözlerine birden yer etmiş tortulu bir bakışla epeyce durdu duvarın dibinde. (S. 98)

Dile getirişler sırasında yaptığı göndermelerin bazıları üzerinde çalışırsak; bu metinde en çok yoksulluğa gönderme yaptığını buluruz:S. 79 (…) dolu doluya ısıtılmamış odalarda yatmaya alışık Nazan. (…) S 88’ de (…) kat yerleri incelmiş paralarını (…) S.91 (…) Uzaktan görünen, sıcaklık içindeki masalarda bakışlarla çevrili acemiliğinin tıkayacağı iştahını (…) 93. sayfada şöyle bir cümle var; “Nazan iki yıldır çantasını sıkı tutar, saatinin kayışını arada yoklardı.” >>> Bütün mal varlığı bunlardır.

Çok zarif bir cinsellik göndergesi vardır bu metinde ve iki şekilde kullanılır. İşte o söyleyiş; “İğneyle ortalarından iliştirilmiş yaz perdeleri.” 1- Annenin mutlu evliliğini dile getiriş  >  Bir yaz gecesi iğneyle, açılmasın diye ortasından iliştirilmiş perdeleri düşünmüştü.(S.80)

 2- Küçük kızın cinsellik dünyasına geçişinin dile getirilişi için.  >>>İğneyle ortalarından iliştirilmiş yaz perdelerini biliyorum gibi geliyordu Nazan’a (S.93)

Olay gecesi Nazan’ın düğüne gidiyor oluşu ters yönde göndermedir. 76. sayfada anne-kız iletişimindeki ters yönde gönderme de çok hüzünlüdür. Şöyle anlatılır; “Nazan’ın okulunda inanılmaz gülünçlükte şeyler olurdu (…) Merdivenden düşenler, öğretmene belli etmeden kedi sesi çıkaranlar (…) Yaşamlarındaki tek gülünecek konuların bunlar olması onların yalnızca para yoksulu değil mutluluk yoksulu da olduğunun işaretidir sanki.

Vazodaki sarı kasımpatılara geldik sanırım. Harikulade sarı renkleriyle hikayenin öyle bir yerinde dururlar ki… Ben burada dönüp bakacağım onlara ama. Vazodaki sarı kasımpatıları Nigar Abla verir. (Petunya vermez petunya umudunu yitirme iletisidir. Ama hem mevsime işaret etmek için petunya yazarın amacına hizmet etmez hem de kasımpatı dramatik yapıya tam da uygundur.  Chrysanthemum, Yunancachrys- (altın) ve –anthemon (çiçek) sözcüğüdür. Yaklaşık otuz türü olan bu bitki papatyagillerdendir (Asteraceae). Vatanı Asya ve Kuzeydoğu Avrupa’dır. M.Ö. 15.yy’larda Çin’de ekilmekte olduğu bilinmektedir. (Çinde Chu-Hsien= kasımpatı kenti adlı bir şehir bulunmaktadır.) Japonya’ya 8. y.y. dolaylarında getirildiği sanılmaktadır ve imparatorluk mühürü olarak kullanıldığı kayıtlara geçmiştir. Bazı kaynaklar Japonya’da çiçek adına “Mutluluk Festivali” olarak anılan bir festival bulunmakta olduğunu yazmakla birlikte aynı zamanda krizantemler ölümü sembolize etmekte ve bu nedenle tercihen cenaze törenlerinde ve mezarlara koymak için kullanılmaktadır.  Bizde de kasımpatılar 10 Kasım Atatürk’ün ölüm günüyle neredeyse özdeşleşmiştir. Geleneksel rengi sarıdır ve yas durumu dışında armağan olarak verilmesinin anlamı karşılıksız sevgi, zayıflayan aşktır.  Bu bilgiler ışığında vazodaki sarı çiçeklere baktığımızda Nigar’ın bir karşılıksız aşk yaşadığı belki de bu duygu durumu nedeniyle (“yazgısı kötü”)  yaşamının yönünü değiştirmeye karar vermiştir. Çiçeklerin Nazan’a verilmesi de “yazgının” yaşam yönü değiştirmenin Nazan’a da etki edeceğinin gizli bir mesajı olabilir mi? Nigar’dan Nazan’a bir “yazgı bağı”. Vazoda durmaktadırlar. Ayrıca metnin içinde Nigar’a geçiş için kullanılır.  (S. 60) Diğer geçişlere (zaman sıçramalarına) birazdan geleceğiz. İzninizle metnin içinde gezen karakterlerin beden dillerine kısa bir süre dikkatinizi çekmek istiyorum. Çünkü Füruzan bu kanalı da demek istediğini anlatmada kullanır.

Bu arada belirtmeliyim ki, (tümüyle kişisel görüşüm) beden diliyle karakter derinleştirmelerini psikolojik boyutunu verir. Bazen duyguyu davranışla verir. Yüz ifadesini, bakışı, anlatırken hep yan anlamlar gözetir. Bunları okurken keşfetmek ayrı bir hazdır. 

Örneklemek üzere üç beden dili alacağım buraya şimdi.

  1. 97. sayfada Nazan sırtını duvara dayar; saplanma hali. Hareketsizleşmeyi ister o korkunç olay gerçekleşmiştir ve beyninde ruhunda oluşan burgaçlar kıpırdamasına engeldir aslında. Ama irade koyar o küçücük kız, evine ama önce düğün ortamına gider, şimdi başka bir yiğitlik yapması gerekmektedir, başına gelenleri çevresine sezdirmemesi gerekmektedir. Bir dayanağı yoktur, her ayrıntı güvensizlik yüklüdür onun için… Sırtını duvara dayar.
  2. 91. sayfada Nazan yürürken kamburdur. Tipik bir ergen duruşu olmasına karşın burada güvensizlik iletisiyle yüklüdür, kanımca. Yuvarlaklaşmış omuzlarıyla gözümün önünde canlandırabiliyorum onu. Boyun eğme, düşük bir benlik değeri hatta bir yükü omuzlayışının belirtisi. Ama öyle değil midir? Yanında Haluk vardır, gıcırtılı ayakkabıları, zengin paltosu, parlak saçları ve kızın sezgilerinin algılayabileceği bir cinsel manyetik saldırı alanı vardır… Geçitten yürümektedirler, Nazan kambur yürümektedir. Burada geçit yaya geçidi anlamının dışında Nazan’ın yaşamında bir evreden bambaşka bir evreye geçişi de simgeler.
  3. Kırmızı çantaya epeyce değindik ama burada beden dili kapsamında da eklemek istediklerim olacak, çok önemli bir ileti var, her okuyuşumuzda başka anlamlar kazanabilir hatta. Kadınlar, kendilerine güvenlerini kaybettiklerinde tedirginliklerini gizlemek için, karşı özneyle engel oluşturmak için çantalarını  (veya başka bir nesne de olabilir, burada çantadır) kullanırlar. Bizim kırmızı çantamız, Nazan’ın yani daha önce saptadığımız beden dili iletilerini yaptıktan sonra 99. sayfada omuza asılır. (İlkin ne yapacağını bilemez= tedirginlik.  Anlatıcı bize durumu şöyle aktarır; duvarın dibindedir, “çocuk yüzündeki gözlerine birden yer etmiş tortulu bir bakışla epeyce durur.” Sonra anlatıcı tek keskin ve çok yalın bir cümle söyler, “Çantasını omzuna astı.” Paragraf başıdır bu cümle aynı zamanda. Bir dizi eylem/karar/duygu dalgalanmalarından sonra ortaya çıkan bu durumu taşıyacaktır. Çantayı omuzladığı gibi.
  4. Sakız çiğneme iki yerde var, Çingene ve Nazan çiğniyor.  Nazan’ın annesi pencereden dışarıya baktığında mezarlıkta gördüğü Çingene kız, bir pervasızlık, özgürlük, başına buyruk olma halinin dışa vurumu şeklinde sakız çiğnemektedir. “alabildiğine iştahla” der anlatıcı bunu tanımlamak için.  İkinci kullanım, 94. sayfadadır ve tümüyle zıt bir görev üstlenmiştir sakız. Burada bir yas durumu oluşmuştur aslında. Nazan yaşadığı travmayı, bu yas durumunu aşmak için sakızı kullanır. Dişlerini ezme eylemini öfke yatıştırmak için kullanır, sakızın tadıyla bir teselli arayışı… Burada elle tutulur bir itki/baskı vardır, isteme durumu karşıtlığı vardır. Bağır-a-mama durumunu, sessiz çığlıkları karşılar burada sakızın çiğnenmesi. Gizli bir ilişkimiz var burada bu sakızla, kışkırtıcı ve yıkıcı bir şey bu sakız, sıkıntıyla sabır ilişkisini öylesine verir ki okuyan özneye daha fazla konuşmaya gerek var mı?  Bu kadar görkemli bir sahneyi bu kadar yalın bir eylemin içine sığdırmakla yaratılan hareketliliğin hüznünü yaşamak için buraya üç nokta koyacağım, biraz ara vermeliyiz…

Peki, hareketlilik üzerine düşünmekle sürdürmek iyi olacak gibi görünüyor. Bu metinde hareket çatışmayla değil kıyaslamalarla sağlanmıştır. Nigar’ın varlığı, sıklıkla onunla türlü nedenlerle karşılaşmamız, teknik olarak karakter tanımlamasının hikayenin içine yayılımı olarak yorumlansa bile asıl nedeni her dakika Nazan için kaygılanmamıza neden olması içindir. Nigar bir gerilim/spazm unsurudur hikâyede. 

Metnin hem irkiltici yanı hem de derinlik kazandıran unsuru zihne girme tekniğidir. Özellikle tek etkisi taciz konusuna göre yapılandırılan hikâyenin odak noktasında anlatıcının aradan çekildiği görülür. Doğrudan mağdurun bilincine girilir, algıları ve bilinç akışıyla karşı karşıya kalırız.

Yatay unsur şimdi (gerçek mekânın/olayın şimdiki zamanında) olur. Dikey unsurlar ise bir kerede verilen kısa yayılımlar yani Nazan’ın annesinin hikâyesi, Nigar’ın hikâyesi Madam Sara’nın hikâyesi, Raşel’in hikâyesi Nazan’ın Babasının hikâyesi vs. biçiminde düzenlenmiştir.

Hikâyenin tek etkisi taciz… Artık yavaşça değinmenin zamanıdır diye düşünüyorum. Öncesinde Füruzan’ın söylemediği sözler var burada onu bulup çıkarmamız gerek. Nazan 14 yaşında. İkinci yedide. Çoğunlukla kadınlara özgü bir sayı olan 7 mistik bir sayıdır. (Yeni ay, yarım ay, dolunay ve son dördün, ay döngüsüyle kadınsı döngüyü simgeler. )

Şimdi, Haluk’la Nazan’ın yürüyüşleriyle başlayıp Nazan’ın sinemada yaşadığı olaya kadarki yaşananları anımsayalım. Nazan erken çıkmayı ister, izin alır, hazırlanır, Allahaısmarladık, der. Birden Haluk’ da kalkar. “Nazan çıkmadı dışarı, durdu, saygılı görünme kaygısıyla.” (Nazik olma eğitimi almıştır.) “Madam Sara parayı geciktirmenin sağladığı iç ferahlığıyla çevik şen…” Geçitten, (burada geçidi aynı zamanda başkalaşımın ilk noktası olarak yorumlayabilir miyiz diye düşünüyorum. Sanırım.) “Nazan ne yapması gerektiğini çıkaramadığından, gene de bu adamla bir şey konuşmazsa işi tehlikeye girer kaygısıyla…”  (Gelişmemiş olan, safdil kadınla karşı karşıyayız. İhtiyatlı değildir. İçsel uyaran düzenleri gelişmemiştir. “Ne yapması gerektiğini çıkaramaz.” İkilem içindedir yolda giderken, ama bu ikilemi çözmek için elinde malzemesi var mıdır? Hayır. Çünkü Nazan bir genç kız için çok önemli olan ana babanın sevgi dolu rehberliğinden yoksundur. Okumaya devam ediyorum; “… Adam dünyadaki tüm insanların konuştuğu en olağan kelimelerle konuşmaya başladı. Ürkütücü tek söz etmiyordu. Her sözü tok, ısıtıcıydı. Salt kendi rahatına, kendi çıkarına çalışmanın getirdiği utanmamayla dolu yaşamında edindiği sözleri parlak çözümlü seriyordu art arda.” Dikkat! Gerilimin tırmanma hızının arttığı bir noktadayız. İpucu verir yazar. Genç kızlar av oldukları gerçeğini kavrayamazlar. Umursamazlar da. Sezgilerine bakalım. “Midesine bir ezilme oturmuştu. Elleri karıncalanıyordu. “Düğüne yetişsem hiç olmazsa…”  “Pasta yiyelim” diyen adama, karşı koyar. Ama bunun nedeni yoksulluğunu belirginleştireceğini düşündüğü ortama girmeyi istemeyişidir. Gururu nedeniyle girmez. “Adam elini tutar.”  Titreyişini hissedince “Sırtına kolunu sardı.”  Kızın sessizliği “adamı arsızlaştırdı.”  Boyun eğme noktası!  “kendisini sürüklemesine ses etmedi.”  > Esir düşer! Acaba pastaneye girmemesine rağmen sinemaya girerek risk alma davranışı mı göstermiştir yoksa yolunu mu yitirmiştir?  ; “… yer gösterici bildik arsız bakışlarla Nazan’ı süzdü. (Bu sinemadakileri aklımızda tutalım. Kültürle ilişkide onları yine anımsamamız gerekecek. Toplum kadın tacizinde nasıl davranıyor bunu düşüneceğiz. Aynı zamanda bu konunun ne kadar yaygın olduğunu da gizlice fısıldamıştır yazar.)  “Nazan yakından gördüğü ilk yabancı erkek yüzünün anlamlarını kavrayamıyordu.”  Genç kız yolunu yitirmiştir! “Adam ona iyice yanaştı.”  (…) “Bağıramam diye düşündü, rezil olurum.” Dikkat! Kültürün, toplumsal baskının kadına telkinlerine iyi bakalım. Rezil olacak kadındır, mağdur yani, fail değil! “Eteğini dizlerine çekti. Gizlice sürüp duran acısının sahiciliğini artık duyuyordu.” Yıkım yaşanmıştır. Gözlerimizi kapatıp elimizi göğsümüze bastırdığımız andır.  Öylesine toydur ki öylesine küçük, ego hazlarına kapılması bile söz konusu değildir, hormonları bile daha o denli çalışmıyordur. Zalim bir adamın bir anlık haz unsurudur o. Avcının eline düşen… İçsel olarak zahmetli bir yolculuk yaptığı gibi (babanın ölüm travması) yaşamı da zahmetlidir.  Yoksullukla savaşmaktadırlar. Bu hikâyenin tüm kadınları öyledir. Her biri dünya zorluklarına göğüs gererek ezilmemek zorundadırlar. Ama içsel olarak örselenmiştirler… 

Taciz sonrasına dönelim. Gecedir, karanlıktır, Nazan yolunu bulabilecek midir? Gece> siyah> gebelik sırasında rahimde kan toplanması, kanlı gösteri “nişan” doğumun başlangıcı, yeni hayatın gelişi. [5]

Şu anda neredesiniz? Nazan Kuşatmayı yaşamışken neredesiniz? Benim dışımda çok gürültü var, içimdeyse derin bir sessizlik. Küçük kızdan yeni bir yaşam formuna= “Nazan abla” geçiş tamamlanmıştır. An gelir öfke belirir içinizde… Ama yazar hala durumu yansız bir tutumla ele almayı sürdürür. Yoğunlaştırılmış sözleriyle derinleştirdiği kavrayışımızı denetlemeyi sürdürür. Nasıl ki 58. sayfada Nazan’ın annesi için “Belindeki iki üç gündür yer etmiş ince ağrı gevşemiş, çıtırtıyla çözülmüştü” diyorsa 95. sayfada “çorapları kat kat çizili birikiyordu bileklerinde” der, çocuk bacaklarını anlatmak için, çaresizliğini anlatmak için bir de. Nasıl bir ters yüz durumu vardır bu çorapları anlatışta… İncelik, incelik… En ayrıntıya inme, en ince algı, en yalın dile getiriş… Yetişkin kadın bacakları için üretilmiş çorapları dolduramayan çocuk bacakları. = Yetişkin kadın için biçilmiş rolü dolduramayan çocuk-kadın. Bileklerde kat kat olmuş naylon çorabın duruşunda inanılmaz bir acınası durum yok mudur? Tüm çarpıklığı yüklenmemiş midir bu katlar? Peki, duyguların titreşiminden sıyrılalım, teknik gözlüğümüzü takalım. Bir şeyin nasıl oluştuğunu bilmek isteyerek bakalım.

Ayrılmış öğelerin yansıttığı mozaik üslubuyla yazılmış olan Kuşatma’da kıvrıntıyı sağlayan zaman unsurunun kullanımıdır diye düşünüyorum. Zaman unsuruyla devinim sağlanır. Öncelikle hikâye zamanına bakalım.“Şimdi” de olanlar özel noktaları işaret olarak alacağım;

  • Sabah, Raşel dükkân camlarını siler.
  • Hurşit çay tablasını çevirerek kapıyı açar. (S.52) 
  • Madam Sara gürültüyle inler
  • Eczacının oğlu geçer. (S.55)
  • S.82’ de “ Öğlenden sonra saat üç olmuştu.”
  • S.83’ de Raşel ve Nazan akşam çayı için çörek alma saatine dek işlerini sürdürürler .”
  • S.85’ de Nazan çörek almak istemez. “O sıra içeri Haluk Bey girer.” Bundan sonra “şimdi”ye ilişkin akış hızlanır. Nazan çay söyler >  Nazan erken çıkmak ister > Haluk onunla birlikte çıkar > Yürüyüş > Pastane> Kız ‘hayır’der > Sinema > Kız sesini çıkarmaz > Loca > Taciz > Çantaya tıkıştırılan paralar > Çıkış > Gece olmuştur > Kız evin yolunu tutar > Düğün sürmektedir> Kız eşiktedir > Bir çocuk koşarak içeri haber verir ; “ Nazan abla geldi bak!”

Bunun dışında olanların tamamında anlatım açıları yer yer iç monologlarla  Nazan’ın annesi, Nazan ve Madam Sara’dır. Ayrıca arada bir sesini duyduğumuz anlatıcıdır. Üçüncü kişi anlatımla (teknik olarak Tanrısal bakış açısı dediğimiz) çok yönlülük sağlanmıştır.  Hikayenin “şimdisi” Çeşit adlı dükkânda bir iş gününde olup bitenlerdir. Geriye doğru sıçramalar yapılarak, zamanın çok geniş bir kullanımı, mekân genişlemeleri, kişilik tanımlarına ilişkin pekiştirmeler yapılır. İlkin sıçrama noktalarını belirlemek istiyorum. Zaman unsurunu incelerken ana çizgim bu olacak. Füruzan’ın zaman sıçramaları bilinç eşiğinde ve bilinçaltı gönderge çakmalarıdır. Bilinç dışı değil. Bilinçaltı tanımıyla içten gelen dürtülerin, davranış ve duygusal tepkilerin kaynağını kast ediyorum. Elbette geçişlerini nasıl kullandığını anlamaya çalışacağım.

Gerilim/spazm zamanı sayfa 91’ de başlar. Haksızlık yüklü, beklenmedik olmamakla birlikte (çünkü bir takım işaretler vardır) yine de iteriz kafamızda, adamın kız tarafından algısı tiksindiricidir > kışkırtır. Uzun ve ağrılı süreç, kapı çıkışında başlar.

Dediğim gibi Füruzan, zamanı bir şekilde geriye götürüp şimdi ve geçmiş arasında oluşturduğu zaman düzlemini farklı amaçlar için kullandığı gibi zamana egemenliğinin de bir gösterenidir.

Bu metinde süreyi, anılar, anımsamalarla (geçmiş/ örneğin Madam Sara’nın geçmişi)  düş kurmalarla (geleceğe/örneğin Raşel’in Kudüs planı) tek doğrultuya yerleştirir. Bilinç akışıyla geçmiş ve geleceği boydan boya bir çizgi, bir köprüyle bağlar.  Buradan elde ettiğimiz kuşbakışı algıdır. Bunun yararı ise tarihi/geçmişi hayal etmek demektir. Hem toplumsal geçmiş hem karakterin beyninden onun geçmişine gidilir. Her iki yönden yapılan anımsamalar hikâyedeki zamanla hikaye(ler)nin geçmişini de tümgörüsel kılar.

Tekrar zaman sıçramalarına dönüyorum; 1-Karakterle ilgili bütünleştirme için kullanır. 2-Hikâye mekânını genişletir.

Kuşatma’daki sıçrama noktalarına gelince;  (S.50)… para çantasından geçiş kapanırken çıkardığı çıt sesi >> İlk haftalığı alış yaşamından kesitler. “Yirmi lirasını, düşünüp taşınıp gerektiği gibi harcamasını öğrenmişti şimdi…”(S.50) > Nazan’ın yaşamından kesit, Nazan’ın belleğinden.  “Hurşit Doksan”ı dediği anda dükkân gülmekten kırılırdı.” (S.53) > Çaycı Hurşit’in yaşamına geçiş.  (S.54) Madam Sara kızları izliyor > Raşel ona havra şarkısını anımsatıyor>  Madam Sara’nın belleğinden kendi geçmişine sıçrayış. (S.55) “Raşel, “Kudüs’e gideceğim ben,” diyordu > Raşel’e yaklaşım.

“Az mı bahaneler bulmuşlardı…” (S.56) > Eczacının oğluna karşı iki kızın ilgisi, duygusal boyutun aktarımı. “Nazan’la Raşel sabah işe gelir gelmez mavi naylon önlüklerini giyerlerdi.” (S.57) > çalışma ortamlarının anlatımına geçiş. “Terlere batmıştı Nazan” (S.57) > Erginlenme dönemine sıçrama, Nazan’ın belleğinden.  (S.57) Tırnak boyama > karakter tanımı, Nigar’ın hikâyesi, Nazan’ın erginlenme anı, Nigar üzerinden eyvah duygusu. (S.60) Kasıpmatılar> Nigar’ın hikâyesine geçiş. (S.63) Nazan’ın Madam Sara’nın yanına… > ilk işe başlayış, ikna konuşmaları sırasında Nigar’ın hikâye parçaları, işi, zaman unsurunun toplumsal koşulları betimlemede kullanılması. (S.64)  Nazan’ın annesinin sezgileri ve Nazan’ın işiyle ilgili kaygılarına geçiş. (Bu olayı, Kazibe’nin hikayesine kadarki olanları, Nigar anneyle konuşurken iç içe geri doğru  ikinci zaman sıçraması olarak izleriz.) (S.65) Nazan’ın annesi kendi ikinci evlilik olasılığına geçiş. Annenin belleğinden geri sıçrama.

(S.67) Öksürük nöbetleri > dispanser > dışarı bakış > bitkiler (yeşil/yeşerme umut vs.) Çingeneler (başka kadın tipleri) (S.69) yorgunluk hissi > kocası yaşarken > Nazan’ın bakışı, değişen koşullar. (S.70) ölüm travması, annenin izlenimleri olarak hem kendisi hem Nazan için. (S.75) Kızı büyüyecekti > (ileri sıçrama ) göbek bağı meselesi (geri dönüş). (S.77) Kazibe hanımın hikâyesi > var olma savaşı veren bir başka kadın portresine geçiş. (S.80) Geriye doğru birinci zaman sıçraması; Nazan işe başladığı sabah  “Onlar çıkıp gittikten sonra” > daha geriye ikinci zaman sıçraması: “ortasından iliştirilmiş perdeleri düşünmüştü”. (Kocasıyla seviştiği bir an.) (S.82) tırnak kırılması > madam saranın hikâyesine geçiş. “Nazan kolundaki saate baktı.” (S.88) Nazan’ın yaşamından kesitlere geçiş. (S.89)Madam Sara’nın  “Yalnız yarın sabah daha erken gel,” deyişiyle  > Nigar Abla imgesine geçiş > tacizin yaygınlığına göndermeler. (S.93) “Adam ona iyice yanaştı. Nigar Abla yokuşta durup gülümsüyordu adam Nazan’a yanaştıkça.”  > mekân canlandırma, anımsama, sezgilerin verdiği alarm,  eylem canlandırma> farklı unsurların kullanımıyla yaratılan duygusal sel. 93 sayfada başlayan duygu selinin 99. sayfaya kadar giderek hızlanan vuruntularının okurdaki duygu düzeni;  iç burkulması > kıyaslamalarla telaşa kapılmak > sıkışmışlık olarak özetleyebiliriz.

Tüm bunları okurken farkında olmadan toplumsal alışkanlıklar, metnin kültürle bağını algılarız. İşte bunların bazı gösterenleri; S.75  hıdrellez ve boş inanç göndermesi,

– Kul sıkılmadıkça Hızır yetişmez. Sıkılmışlardı, donmuşlar, üşümüşler, aç kalmışlar, ölümü görmüşlerdi. Gene de o kapı hala açılmamış, Hızır yetişmemişti.  

S.70-73 ölüm ritüeli ; “Kocası zatürreeden ölmüştü” cümlesiyle başlayıp  “babam öldü, babam öldü diye yazdığını görmüştü annesi,” cümlesine dek sürer.

S.70’ de hasta için edilen dualara ilişkin tüm çarpıcı gerçekçiliğiyle toplumsal alışkanlıklar anlatılır.

S.77 Kazibe’nin kişiliği üzerinden, dul kalan kadınların yaşam biçimlerine bakmamız sağlanır. Mezarlıktaki Çingenelere bir pencereden bakan Nazan’ın annesi aracılığıyla da başka kadın tiplemelerini sunar bize yarar. (Pencereden bakışın, saydam bir engel arkasından bakışın bir tür görünmez sınır olduğu, yaşamlar birbirine karışmadan insanların birbirlerini izledikleri bir ortak yaşam alanı şeklinde yorumlayabiliriz. Başka bir konu da, Çingenelerin mezarlıkta ot topluyor olmaları, ölümden yaşam için bir şeyler oluşturmak, bir dönüşümü tamamlamak, aynı anda annenin onu izlerken dispanserde ölüme doğru (bir risk vardır. Babanın öksürüklü bir hastalıktan öldüğü anımsanırsa)gidiyor olması başka bir simgeselliktir.)

S.65’ de bir dönemin en önemli kayıt düzeneklerinden biri “veresiye defteri” anlatılır. Dar gelirlilerin bakkaldan (bakkal kelimesini terk etmiş olmamız beni çok üzüyor) yaptıkları alış verişlerin kaydının tutulduğu defterdir o. 

S. 75’ Bebek kordonunu bahçeye gömmek.

 S.92’ de başlayan sinemalara ilişkin betimlemeler.

Sinemadan söz etmişken toplum kadın tacizinde nasıl davranıyordu (ve davranıyor) bunu düşünelim izninizle. “Kültür”, kötü niyetli saldırılarda(mağduru cezalandırmak üzere) itirafa zorlamalarla, saldırıyla veya dışlamayla zarara uğratacak biçimde yapılandırılmıştır. “Düşmüş kadın” deyimi de bunun göstergesidir. “Kültür”  kadının içinde yaşadığı sosyal düzeyde var olabileceği gibi telkin yoluyla zihnine yerleşen, taşınan ve uyum sağlanan kültür de olabilir. Sayfa 93’ te kendi kendine şunu söyler; “Bağıramam, diye düşündü, rezil olurum. Daha sonra yine bu konuyu düşünür. “Artık büyüdün demezler mi? Koca kızsın, on dört yaşında, bilerek, isteyerek olmuştur ne olduysa.” (S.98) Başımın döndüğü noktadayım. Yeterince derine inmeye cesaretim olacak mı? Sürdürüyorum;

  • “Kültür” onlar kendileri gibi olanla birliktedirler >>> düğün !
  • Kendileri gibi olmayan kapının dışındadır >>> Nazan düğün bölgesinin dışındayken hikâye biter.

Evet. Şimdi farklı bir noktaya geçmek istiyorum, Nazan’ın sorgulamalarını bulup çıkarmayı istiyorum.  İlk sorgulamasını 79. sayfada yapar.  Bence hafifçe başını annesine doğru çevirmiştir. Yüzündeki değişimleri de yakalamak isteyerek şunu sormuştur;

“Sen hiç eğlendin mi anne, şimdiye kadar?” İlk muhasebenin yapıldığı noktadır diyebilir miyiz? Bildiğimiz kadarıyla. 80. sayfada şöyle der; “… ben de sana kat alacağım. Hem sen gençsin. Düğme dikmezsen genç olacaksın. Ben Beyoğlu’na çıkacağım, para kazanacağım. Nigar Abla ne yaptıysa yaparım. Burada durmakla olmuyor.”  Bir şeylerin değiştiğini izlemiyor muyuz? Çocuk yavaşça değişiyor, dönüşüyor, ölçüp biçiyor, sorguluyor.

S.83’ te çörek almaya gitmek istemez ve şöyle der, “Ben çıkmayacağım. Ayakkabılarımdan, üstümden, başımdan utanıyorum.”

Şimdi sizinle birlikte 85. sayfaya geçelim, Haluk dükkâna girer.

Onun dükkâna girmesiyle Nazan için değişim başlamıştır.  “Hanım kız kendine de söyledin mi?” Haluk soruyor bu soruyu. Çay üzerinden konuşuyorlar ama asıl onu fark ettiğinin ve bir karar verildiğinin işaretidir. Sigara ikramı ile konunun çevresinde dolanmaya başlar.

Kuşatmanın bir sonraki adımına geliyoruz; “Ben erken çıkabilir miyim?” diye sorar Nazan ve hazırlanmaya başlar. Tam “Allahaısmarladık,” dediğinde “Haluk Bey kalktı birden “ben de çıkayım,” dedi.  Bu cümle okur okumaz adeta çınlıyor belleğimizde. Kaygının bulanık renklerine kapılıp bir burgaçta Nazan’ın belleğindeki Nigar Abla ve “şimdi” de yaşananların içine düşüyoruz.

Final…

Çok geniş boyutlu bir trajedi asıl şimdi başlamaktadır. Çağrışımsal sel gibi akan bir anlatıya dönüşen bir trajedi… Nazan dışlanma olasılığını sezgisel olarak bilmektedir ama yola devam edecektir, bu belirtiler vardır.  Sırtını duvara dayar. (Beden dili olarak kendini güven altına alma gereksinmesi. Savunmasız olan sırtını tehlikeye dönmeyerek. Tehlike düğün mekânıdır. İnsanlar, “kültür” oradadır.) Sarsıcı istimrar durumu baskılanmıştır. Erken dönemde dışlanmanın belirtileri vardır. Olayın mağdurudur, onun hatası değildir. Durumu hazırlayan yaşam koşulları, yanlış anlamalar, cehalet, acımasızlık (bunu Nazan ve çevresi için kullanıyorum) ve Haluk ile Madam Sara’nın bilerek yaptıkları kötülük.  Nazan ağlamaz.  Gözyaşı, mitlerde yürekten yeniden birleşmeye zemin hazırlayan öğelerin bağlayıcısıdır, birleştirendir. Ağlamak olup bitenlerden sonra çözülme rahatlama sürecidir. Nazan için değil. O yüzden ağlamaz. Gözyaşının yokluğu, ağlamama, yalnızlaşmayı mı simgeler? Bence evet ve Nazan’ı, o küçük kızı bir başına bırakıp Kuşatma’yı terk ederiz.


[1] C.P.Estes Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler

[2] C.P.Estes Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler

[3] C.P.Estes Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler

[4] C.P.Estes Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler S.12

[5] Clarissa  Estes- Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler.

Bir zamanlar “mektup” denen bir şey vardı.

Yazılarını ve kitaplarını izlediğim, okumaktan zevk aldığım, tanışma fırsatı bulduğum M. Sadık Aslankara’nın 2009 yılında köşesine taşıdığı taşrada yazar olmak üzerine bir mektubum. Buradan bir kez daha onu selamlayarak…

BANA GELEN MEKTUPLAR; Serap Gökalp

Sayın Aslankara,

Bu haftaki yazınızı yine keyifle bu kere birazcık da kendime sevinç payı çıkararak okudum. Sizin anımsattığınız,  Nasrettin Hocanın sözüyle durduğum yerden bir bakışı sizinle paylaşmak ben de sizi bir mektupla selamlamak istedim.

Taşra, görevliye ; “dayımla geldik” diyen sıkılgan delikanlının, “dayın kim?” sorusuna “annemin erkek kardeşi” diye cevap verdiği yerdir.

Bursa,  bizim çocukluğumuzda Türkiye haritası üzerinde dumanı tüten, çatısı kırtıklı dikdörtgenler çizip böbürlenerek “burada sanayi gelişmiştir” denilen yerdir. Deri üretiminde önemsenecek payı olan,  tabakhanelerin dayanılmaz kokuları, sıçanları arasında emekçilerin alın teri döktüğü, havalandırması olmayan kamu taşıtlarıyla insanların taşındığı bir kenttir.

Kışın yağmur getiren güney rüzgârı Notos, mitolojiden sıkılıp sanayi bölgesinin üstüne çöreklenir bazen. Fabrikaların “sireneleri”, işçileri çağırırken, “yağmurdan ağırlaşmış sakalıyla uçan, alnında bulutlar yığılmış”  Notos’la selamlaşırlar. Fabrikalar hiçbir zaman yorulmazlar. Onların sonsuz devinimini sağlayan vardiyalar, işçilerle yenilenir; işçiler parayla, para yine yeni işçilerle. Çalışanlar daima güçlü olmalıdır; karnı aç ama gözü tok. Yeni vardiyalara hazır olmalıdır; uykusuz ama güçlü. Bunun için yenir, uyunur, yeni işçiler yetiştirmek için çiftleşilir. Var oluş nedenleri fabrikayı beslemektir; onlar para kazandıklarını sanırlar. Fabrikanın var oluş nedeni, birinin düşlerini gerçekleştirmek içindir; üretim yapıldığı sanılır. Biri düşlerim gerçekleşiyor sanır; yaşamı bu uğurda tükenmektedir. Çekiçler; kumanda düğmeleri, yeni ellerce teslim alınır. Metal ve betondan oluşan dev, bir an yorgun düşse bile çabucak toparlanır. İşlikler, ter, kimyasal, pres sarsıntıları, kaynak şimşekleri, çeyrek paydosları, vardiya sesleri,  beyaz sabun, yamulmuş soyunma dolapları, kararmış yer karoları, çiş kokusu, aynada taranan jöleli saçlar, kıllı erkek bedenleri, kadın kokusu, yemek, metal, telefon, forklift, ısıl işlem, kalite kontrol, baret, boya, tutkal! Fabrika! Fabrika! Fabrika!

Pis kokulu sisler içinde oradan oraya seken işbaşı düdükleri, servis arabalarından dökülen, göz kapakları inik tırtılları işçilere dönüştürür. İşçi yutan kapılarsa her yutkunuşlarında saat kartlarının sinyalleri çınlar.

Tarım ve beden işçileri iş bekledikleri yerde gün doğmadan öbek öbek toplanırlar. Seçilmeme, o gün aç kalma korkusuyla gündelik işler için taşıtlara saldırdıkları o karmaşayı izler, utanırsınız.  Ama Bursa, hala gizemli bir kenttir. Birinci derece deprem bölgesinde olup yatırların kenti koruduğuna inanılır.

Karları katırlarla İstanbul saraylarına şerbetleri soğutmak için taşınan Ulubuzluk,  kayak cennetine dönüşmüş, Apollon kelebeklerinin, sokak bozacıları ve yoğurtçularının, küfe yapan ustaların, ipek böceğinin nesli tükenmiştir. Sokak çeşmeleri tümden kurumuş, şişe suyuna tutsak su şehrinin, yeşili de yalnızca broşürleri süsleyen görüntü parçacıklarıdır.

Geçmişimize hala meraklıyız evet. Ama şehrin düşman işgalinden kurtuluşundan çok fethini kutlamayı sever olduk. Dünden günümüze değişmeyen az ayrıntıdan biri nargile keyfidir. Nargilenin fokurdayan suyuna derin derin bakıp ağır laflar etmeyi severiz; “Memedgillerin gelin hâlâ gebe değil, kısır mı ne?”

Taşrada neler yazılır?

Cumhuriyetin anıtı olmuş Merinos Fabrikası yerle bir olurken kahrolup,  kaleme kâğıda sığınırsınız.

Açık hava tiyatrosunda Kuğu Gölü “gösterisini” (balesini değil çünkü yer dar) izlemek için gelip, gösteri boyunca yanındaki torununa “bak abla ne yapıyor” “ağbi nasıl hopluyor” diye anlatan, hışırtılı naylon torbalardan kıtırtılı çerezler yediren büyük anneye gülümser, bunu aklımda tutayım dersiniz.

Kaplıcada natırın insafsızlığına mı, kendi akılsızlığına mı kızacağını bilemeyip deriniz yüzülürken kubbeye yükselen buharları ve sabrı yazabilirsiniz.

Hafta sonları sorunlarını, kirliliği tescilli Marmara’ya bırakanlara veya Uludağ piknik yerlerinde mangal dumanında yelpazelemeyi yeğleyenlere katılabilirsiniz.  Türlü kımıltılar, açılan bira kapakları, çocuk ağlamaları, bardaklarda dönen çay kaşıkları, dondurmacı çanları… “Pişmedi mi şu etler hala yahu?” sahnelerini biriktirebilirsiniz.

Tatil yörelerinde, gece yürüyüşleri sırasında sokakta satılan salatalık ve haşlanmış mısır, kebap kestane yemeyi sevmektir. Rüzgâra karışıp gelen şarkılara parmağımızı havaya vurarak katılmaktır. Bu şarkı Müzeyyen Senar’ın “Sevdiğim Zülfünü Kimler Tarıyor’”u ise içinin sızlamasıdır. Bunu da yazarsınız bir gün.

Cinayet, yoksulluk, yitirilen işçi hakları, selde sürüklenen, lodosta çatıları uçan evler, Kırım’dan, Kongo’dan gelen kenelere rağmen evinizden bile çıkmadan, komşu hakkıdır, diye karşı daireye bir tabak yemek götürmek öyküdür…  Üst komşu temiz çamaşırlarımızın üstüne paspas silkince küsmek, ama bayramda baklava yiyerek barışmak, başka bir öykü.

“86’da gelme göçmenim, tekniker diplomam var, temizlikçi arıyormuşsunuz,” diyen kadının romanını bir öyküye  sığdırmak için günlerinizi gecelerinizi tüketirsiniz.

Burada öykücü olmak, tek başınalık değil görkemli kalabalıkla yaşamak,  söz, insan, olay seli içinde akıntıya karşı alabalık olup yüzmektir. Öykü sizi bulur.  Biz büyük kentin yazarı gibi tek bir göze dönüşüp kıvrılıp içimize yönelemeyiz. Öykülerin kanat vuruşları her zaman alnımızda,  çevremizdedir, rahat edemeyiz.

Taşrada yazmak “biz” labirentinde gezme becerisi, İstanbul’da “ben” labirentinde gezme becerisidir.

Mudanya’da “bir bardak rakıda buz oldun mu”  enflasyon da neymiş? Hani peynir, hani kavun?  Denizde yüzen kâğıt peçeteler, pet şişeler mi varmış, aman canım ne gam,  varsın olsun…

Ya işte böyle Sayın Aslankara. Bu iletiye başlarken amacım öykülerimize “kulak misafiri” olan, yazılarını her zaman bir fincan orta şekerli kahveyle okumayı sevdiğim, yazarlarımdan birine, benden bir fincan kahve niyetine küçük bir söyleşi sunmaktı. Ama bu mektubu sonuna kadar okudunuzsa eğer, ben bu yazma işini sevdiğim kadar, okunmayı da hak ediyorum demektir. Adımıza sıkıntılarımızı seslendirdiğiniz için teşekkürler. Ferah kahvelerimiz, gönençli yarınları müjdeleyen fallarımız olsun. Çünkü burası öngörülerin, düşlerin ve tasarıların alt üst olduğu bir yer… Bursa’dan selam olsun…

Serap Gökalp

30 Mayıs 2009/Bursa

Geçmişin Çanakları

Kafam su dolu kırmızı bir balon ve görünmez bir el balonu sıkıştırdıkça su çeperleri zorluyor. Çarpıntıdan ölebilirim yada her an soluksuz kalabilirim. Bu haber tam bir sarsıntı. Deprem. İnanılır gibi değil. Yüzüm alevler içinde. Saç diplerim kavruluyor. Bütün bu ısınmanın nedeni tek bir soru körüğünün aniden çalışmaya başlaması. Hakkı Bey’e nasıl anlatacağım? Söze nasıl başlayacağım? Sen yirmi yıldan fazla adamla evli ol, bir şey söyleme… Sonra al karşına de ki; böyle, böyle. Kızmaz mı? Aman Allah’ım! Beni kapı dışarı bile edebilir. Neden söylemedim sanki? Hakkı Bey, bu gün birileri geldi diyeyim. Yok, yok öyle olmaz. Önce yemeği sakince yemeliyiz. Ben şimdi bu etli pilavın yanına bir de zeytinyağlı taze fasulye yapayım; sever. Bir de ezo gelin çorba. Daha akşama vakit var. Hatta önce sütlaç yapayım ki yemek saatine dek soğusun. Sütüm var. Var değil mi? Var. Şu büyük tencerede yapayım; çocuklar ikişer kâse yesin. Sütlacı çok severler. Yemek pişirmek şefkat işidir. Sevginin bir gösterisidir. Bir annenin pişirdiklerini çocuklarının iştahla yemesiyse teşekkür anlamına gelir. Bir şey söylenmesi gerekmez. Zaten kimsenin teşekkür etmek pek aklına gelmez ya… Bana diyecek ki; bunca sene baktım sana, böyle mi teşekkür ediyorsun? Ah beni kapı dışarı eder de çocuklarımı da göstermezse? Kaç bardak şeker koyacaktım? Hah şurada tarifi vardı. Bakmalıyım, çünkü aklımdaki tüm yemek tarifleri buhar olmuş… Hiçbir şey olmamış gibi karşılarım. Yemeği yeriz. Birer kahve pişiririm. Çocukları öteki odaya gönderirim. Tembihlerim; gelmezler. Hakkı Bey’in bağırtısından uyuyabilirlerse uyurlar. Kim bilir bana ne diyecek? Gözümün önüne geliyor şimdi. Bir kere suçlayacak o kesin. Nihan’ın dediği gibi; o kesin. Onlar da aynı sarsıntıyı geçirdiler zavallı yavrucaklar. Böyle birden bire… Derim ki Hakkı; pirinçler de yumuşamamış daha, ben bu arada fasulyeyi halledeyim. Düdüklü tencerede on dakikada pişer. Derim ki Hakkı Bey, bak biz bunca yıldır bir yastığa baş koyuyoruz. Benden bir şikâyetin oldu mu? Benim nasıl birisi olduğumu… Ama böyle sorarsam, “ne şikâyeti, nereden çıkarıyorsun şimdi?” diye gürleyecek, başka bir şey demeli. Ellerimin titremesi de dursa… Yoksa bıçağın yüzü fasulyeler yerine parmağımı görüverecek. Şimdi bir de doktorluk olursam hiçten anlatamam. Ah nasıl kalkacağım bu işin altından Allah’ım? Sen bana gayret ver… Dünya üstüme,  üstüme geliyor. Hakkı Bey, diyeyim, seni sever sayarım. Çok şükür bir eksiğimiz yok. Ben de sana iyi hanımlık ettim. Şimdi hanım deyince büyüklendiğimi sanıp sinir olmasın? Karılık mı desem ki? Bu da bana kötü geliyor. O bana kızdığında karı der ya… Devamlı da kızgın ya… Nikâh memurunun, sizi karı koca ilan ediyorum demesi bile sevimsiz gelir bana. Başka nasıl desin ki adam? Pirinçler olmuş. Sütle şeker de hazır, tamam. Ah burası da çok fazla sıcak oldu. Şu  pencereyi… Ayyy! Bak gördün mü yaptığını aptal kadın! Kırılıp kaybolanlara Hakkı Bey çok kızar. Takımı da bozduk. Bunu başka bir zaman uygunca söylerim. Sütlacı taşırmayalım. Pirinç unu nerede?  Hah! Hakkı Bey diyeyim, sana söylemem gereken bir şey var. Daha önce söylemeliydim ama yapamadım işte. Lüzumu da yoktu. Bunu duyduğumda- hangi çanaklara koysam sütlaçları acaba?- Bunu duyduğumda sarsılacağından eminim, belki o yüzden… Adeta tepeden inme. Bana da tepeden inme oldu inan bana.- Taze fasulyenin domatesi bol olursa iyi oluyor. -Biliyorsun yaşam beklenmedik olaylarla dolu. Sen demez misin; bu kapıdan çıkıyoruz ama dönüp dönmeyeceğimizi Allah bilir. İnan ki haklısın, şu hayat ne sürprizlerle dolu… Bak Pembe Hanım var ya, bitişikteki Bilgiç apartmanında kızıyla oturuyor. Kız biraz eserli hani, uyuşturucu bağımlısı mı ne bu gün öldürüvermiş annesini. Bir de radyonun birine telefon etmiş canlı yayında itiraf etmiş her şeyi… Ne yapayım işte böyle… Bu soğanlar da amma acıymış, gözlerim kendini yuvalarından atacak. Aman sakın Hakkı Bey’in karşısında ağlamayayım. Böyle şeyler konuşurken ekseri ağlamaklı oluyorum. Çünkü ne vakit bir şey konuşmaya kalksam böyle ciddi,  bağırtısından içim kalkar ve kendimi bir yanardağ eteklerinde lavları beklerken bulurum. Gözyaşı onu adam akıllı sinirlendirir; salya sümük konuşma benimle, der. Zaten böyle bir konu ağlarken söylenmez. Güçlü ve kararlı olmam lazım. Benim gibi zayıf ve çaresiz birinin böyle bir tutuma girmesi pirinç tanesinin karıncaya dönüşmesi kadar imkânsız ama… Bu yüzden korkmuyor muyum zaten? Tek başına bir pirinç tanesi evli olmadan nasıl yaşar? Yok canım daha neler. Kolaydı hemen kapıyı göstermek. Gitmem. İki yetişkin kızım var. Onlar bana arka çıkarlar. Hem bu yaştan sonra onu ayıplarlar; karısını sokağa…Tamam. Taze fasulye on beş dakika sonra hazır. Şimdi şu sütlaçları buzdolabına koyayım ki soğusun. Hakkı Bey’in diyeceklerini hesap etmeliyim. Hesap edince de kendi diyeceklerimden vazgeçiyorum. Böyle de olmaz ki. Ben ona şimdi ne kadar neyi söyleyeceğim ona karar vermeliyim. Bir de şu elim ayağım titremese… Üstüme temiz bir şey mi giysem? Bu sefer de “ne o, bayramlık giyinmişsin” deyip peşin peşin moralimi bozar. En iyisi onu fazla konuşturmamak. Bak Hakkı Bey, diyeyim, bu iş benim için hayat memat meselesi gibi bir şey. Ben bitirene kadar dinleyeceğine söz ver, kafamı dağıtma. Çünkü bu gün yaşadıklarımdan sonra bana inme falan inerse bu günah senin olmasın. Sakın bana öyle defol gibi laflar da etme. İnan olsun atarım kendimi trenlerin altına. Haber filmlerinde cansız bedenimi, sallana sallana sedyede taşırlar, gazetelerin üçüncü sayfalarında cesedimin fotoğrafının alt köşesine nüfus cüzdanımın fotoğrafını iliştirirler (o fotoğrafın da benimle bir ilgisi kalmış değil, değiştirmek lazım) görürsün. Benim gibi zavallı ve çaresiz bir kadının kapıları, pencereleri zangır zangır zorlayan, aç ve üşümüş hayata karşı evinin sıcaklığından başka yer yoktur ki… Hoş bu sıcaklık bir ejderhanın yanı başında ve ejderhanın ne zaman ateş kusacağı belli değil ama olsun… Zaten tüm bu olup bitenler… Çaresizlikten olmadı mı? Korkudan? Aman Tanrım en çok korkudan. Ne kadar da gençtim. Ama babamın sözleri bu günkü gibi aklımda; “Kız çocuğu evden çıktı mı, ancak cenazesi gelir baba evine. Al çocuklarını doğru kaynatanın yanına!” Ah bu laf söylendiği günkü kadar ağır ve keskin duruyor bırakıldığı yerde. Hele o sokakta kalma korkusu…  Her rüyamda partal giysiler içinde çöpler arasında yiyecek ararken gördüm kendimi. Evde daima yiyecek bulundurmam belki bu yüzden. Gri renkli rüyalar… Başka türlüsü mümkün değildi. Tek başıma çocuklarla… Fakir düştüm… Onların mutsuz ve düşkün olmamaları için… Ama duygularımı bu lime lime halinden kurtarmam gerek. Tüm tozlar silkelenmeli. Ama titremeyi kesmek gerek. Saat kaç? Gelmek üzere. Çocukları komşuya mı gönderseydim? Ya bana bir şey yaparsa? Biraz kolonya olsaydı… Yemekler tamam. Sofrayı hazırlayayım. Şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum, sofrayı hazırlayayım.

Desem ki, şimdi anlatacaklarım yıllardır içimde biriktirdiğim ve tüm gün, sen gelene kadar da evirip çevirdiğim duygularımı, şimdi senin ayaklarına seriyorum… Kendimi aşağılamış mı olurum? Bak Hakkı Bey, yıllardır uzaklarında dolanıp durduğum,-ama o oradaydı biliyorum- bir mayın tarlasından söz edeceğim sana. Bu gün olanlardan sonra geri dönülmez bir şekilde oraya girdim. Ne olacağını bilmiyorum ama karşıya geçmek zorundayım. Beni korkutan, benim yalancı olduğumu düşünmen ve acele karar verip… acele karar verip… Yok, böyle demeyeyim. Çünkü aklına getirmiş olurum yalancılık işini.  Bunu söylemekteki korkumun nedeni sadece yalan olarak algılanmayıp benim karanlık bir geçmişim, karanlık bir yüzüm olduğunu düşünmen.  Hatta insanların beni  yargılaması. Hakkımdaki görüşlerinin değişmesi. Yani yıllardır özenle bir arada tuttuğum çanaklara bir şeyler olması… Ama ne yaparsam yapayım, artık hiç kimse beni eskisi gibi görmeyecek ki… Anlatacaklarımı yanlış anlamandan korkuyorum. Yaşamak için herkesçe kabul edilecek bir yol bulmak zorundaydım. Beni anlıyor musun? Ama kandırılmış hissetmen… Eğer böyle hissedersen, bunca yıl yaptığım fedakârlığın boşuna olduğunu düşünürsem eğer…

ZİL !

Hikmet Pamukçu’nun  kafasında canlandırdığı birinin yüzüydü aslında kocasının yüzü.  Bu yüze Hikmet Hanım’ın korkmadan bakması, konuşması olanaksızdı. Ama şimdi  -sonunda-  farkında olmaksızın bir tür savunma geliştirerek, onu ikna etmek durumunda olduğu hiç tanımadığı bir yüz varsaydı ve öyle konuştu onunla.

“Bana kalırsa, yaşam tamamen rastlantı.” Bu çıkardığım ses farklı bir ses. Dudaklarımın çok ince olmasından mıdır nedir, konuşurken aşırı bükülmeler yapıyorum. Sesim tırtıklı, boğumları değişen bir krema sıkacağından kıvrım kıvrım çıkıyor hiç bitmeyecek gibi, havada kalıyor. Kendi sesimi bulmak için yutkunmam gerekiyor ve sakin olabilmek için bir süre gözümü belertip bakmak…

“Kemal’i biliyorsun. Hani sana anlatmıştım. Eski kocam; Orhan Ünal…”

“Ne olmuş eski kocana? Ne o yoksa ölmemiş de çıka mı geldi?”

Hikmet Hanım’ın sofrayı kusursuz kurmaya çalışmasında bir aşağıdan alma iletisi sezinlemekteyken, şimdi yemekleri tabağa koyuşundaki ve tabağı uzatışındaki kararlılığın yarattığı karşıtlık kocasını geriletti.  Hatta tabağındaki yemeği tuzlarken her zamanki kusur bulucu- yemek tuzsuz olmuş, sen de şu tuz işini beceremedin gitti- anlamı yüklenmiş o cümleyi söylemekten kaçındı.  Hikmet Hanım’ın; karşısında oturan bu kadının farklı bir yaşamdan çıkıp gelmiş hali tuz konusunu bastırdı.

“Bu mümkün değil… Vücudu öyle parçalanmıştı ki diktirmek için yüklü bir para ödemiştim morgdaki doktora.”

Hikmet Hanım bütün bir gün içini kemiren korkulu ve çelişik düşünceler etkisiyle, öyle bir bakışla baktı ki, Hakkı Bey, bu güne kadar hiç karşılaşmadığı bu bakış yüzünden ilk kez bocaladı ve ne yapması gerektiği konusunda ikilemde kaldı adam. Taze fasulyeye ekmeğini banarken karşısındaki hiç tanımadığı kişiden, bu yüzden de nasıl davranacağını belirleyemediği bu kadından, rahatsız olmuştu. Parmakları arasındaki ekmek lokmasını ağzına götürüp yuttu ama sonrasında çatalını kullanmayı yeğledi.

“Tamam, tamam, nereden çıktı şimdi bu iş?”dedi sabırsızca.  Bu rahatsız edici kadından bir an önce kurtulmak, eski Hikmet Hanım’ı sofraya geri getirmek niyetindeydi.

“Her zamanki saatinden birkaç dakika sonra evden çıkıp, her zamanki yolunun yerine başka bir yoldan gitmeyi tercih edince öldü o. Hep bunu düşünmüşümdür. Bir ekmek arabasının altında kaldı. Bilirsin ekmek arabaları sıcak ekmek yetiştirmek için nasıl davranırlar.”

“E, ne işimiz var şimdi bunlarla?” Cümlesinin içinde geçen her sözcük sonunda alt dudağını sarkıtıp biraz bekleyerek konuşmuştu.

“Hayır, artık olup bitenler siyah beyaz fotoğraflara benziyor zaten. Kâğıt gibi… derinliklerini yitirdiklerinden beri –iyi ki yitirdiler-derinlikleri duruyor olsaydı eğer, bunları taşımak mümkün olmayacaktı-daha soğukkanlı bakabiliyorum onlara bu şekliyle- Rastlantı demem bu yüzden. Ama şimdi uzun süre saklanmışlığın kasvetli kokusu bile başımı döndürüyor ve yine bir rastlantıdan söz edeceğim, lafı oraya getirmeye çalışıyorum. Rastlantıyla bir duygu yakalanıyor, peşine düşülüyor… “

Hikmet hanım’ın söylediği bu tümceler adamı irkiltti. Çok yıllar öncesinde kalmış bir kimliğin kendini ifade ediş biçimi yüzünden donup kaldı. Hakkı Bey aslında Hikmet Hanım’ın çok derinlerinde barındırdığı, kimi zaman sezinlenen bu kimliği birden bire pekâlâ bildiğini anladı. O kimlikten çekindiği için yaşamında daima saldırgan bir üslubu yeğlemişti. Küçücük bir şeyden ötürü bile alay ve bağırtı alt yapısı oluşturmak kolaydı.  Hikmet Hanım’ın sessiz ve boyun eğen duruşunun gerçekte çok ciddi bir çağlayanı gizliyor olmasından bu sözcüklerden sonra kuşkulandı. Gizlenen bir öfke yada saldırganlık değil, her zaman açık ve sızlayan bir yaraydı. Yaşam karşısında incinmeden duruyor olmasını bu boyun eğme kabuğunun sağladığını duyumsadı ve o an bunca yıldır, önemsememek ve kendini korumak için sığındığı öfke kabuğundan çok daha kalın ama altında çok farklı bir kimlik barındıran önemsememe ve kendini koruma sistemiyle burun buruna geldi. İkisi de birbirlerinin yeni taraflarını keşfediyor olmanın şokunu yaşamakla birlikte –roller aniden değişiyordu çünkü- anlamamış gibi yapmakta ayak diredikleri o nazik durum içindeydiler.

“Her neyse… Bu gün iki genç hanım geldi.  Tanıdığım insanlar değildi. Dikiş diktirmek için geldiklerini sandım…

“ Tencere satıcısıymışlar ve seni dolandırdıklarını düşünüyorsun. Kaç paramız gitti?”

“Hayır, yok böyle bir şey. Sadece zor bir durumu açıklamak için sözcük bulmaya çalışıyorum” dedi Hikmet Hanım.

“Hiç uğraşma doğrudan bas bıçağı karnına durumun. Kendisi patlayıp anlatsın” diye alay etti, sofradaki yiyeceklere bakışında zor durumun değil yemek tüketiminin birincil önem taşıdığı anlaşılıyordu. 

“ Dikiş için gelmemişler… “

Kadının söylediği bu üç sözcükte kesinlikle şu yada bu anlam yüklenmiş değildi. Tümce her zaman kullandığı sözcüklerden oluşuyordu. Ama adam varılmış bir sonuca ilişkin bir bildirimin genzini yakan kokusunu duydu.

“Benim… Onlar benim kızlarımmış… “

“Ne dedin?”Hakkı Bey’in sorusu ise kulaklarıyla ilgisi olmayan tamamen algısal bir soruydu.

“Bana öyle bakma. Şimdi bir şey söyleme ki anlatabileyim. Kimliklerini gösterdiler ve evraklarını. Öyküleri çok kısaydı. Çünkü yetiştirme yurdunda fazla bir şey biriktirememişler… Çok fakir düştük. Kemal öldükten sonra yani. Üç kızım vardı. Çocuklarıma bakmak imkânsızdan da öteydi. Mutsuz ve düşkün üç çocuk.  Kötü yola düşmekten çok korktum. Babam sen zayıf ve çerisiz bir kadınsın, kötü yola falan düşersen seni evlatlıktan reddederim, demişti. Ama üç çocukla beni istemedi. Kemal’in babası da istemedi… Hiç kimse. Tabi yeniden evlenme ihtimalim olan adamlar da. Terzilikten fazla kazanamıyordum. Sonra bir gün dikişlerimi bıraktım. Çocukların eşyalarını topladım. Üçünü de yetiştirme yurduna teslim ettim. İşlemler bittiğinde, babalarının ölüm kâğıtlarının kopyalarını, öteki belgeleri, karton kapaklı üç ayrı dosya yaptılar. Dosyalar ve çocuklar orada kaldı. Çıkarken sadece ayakkabılarıma baktım. Aynı ayakkabılarla morga gittiğimi, mezarlığa gittiğimi düşündüm o an. Bu ayakkabılarla ne çok, çileli yürüyüşler yaptığımı düşündüm onlara baka baka. Bir gün çocuklarımı geri alabilmeyi diledim sessizce. Sana garip gelecek, bütün bu olup bitenlerin suçlusu bu ayakkabılar gibi geldi bana. O yüzden yanıma sessizce yaklaşıp sadaka isteyen bir dilenci kadına verdim ayakkabılarımı ve eve yalınayak döndüm. Dilenci içe mi basıyorsun sen, diye seslendi bana… Bir daha onları aramadım. Sana söylemedim; bilirsin senden korkarım. Üstelik onları yok saymayı becerebilmiştim. Böylesi daha iyiydi. Herkes güvendeydi. Sonuçta olup bitenlerde kimsenin suçu yoktu. Yalnızca bir sefaleti paylaşmakla özlemi, sevgisizliği paylaşmak arasında seçim yaptım…  Bunu şimdi söylerken korkumun nedeniyse salt bir yalan olarak algılanmanın yanında karanlık bir geçmişim olduğunu, karanlık bir yüzüm olduğunu düşünmen. Hatta üç tane çocuğu kaderine terk edip yok sayarak yeni bir hayat kurmak konusunda insanlar beni nasıl suçlayacak onu düşünüyorum. Bu hakkımdaki görüşlerin değişmesi. Yani yıllardır özenle bir arada tuttuğum çanaklara bir şeyler olması Artık hiç kimse beni eskisi gibi görmeyecek… İkisi de evlenmiş. Üçüncü kardeşlerini bulamıyorlar. Bulacaklarını umut ediyorlar… İşte hepsi bu… Kafamın içinde uğuldayıp duran yirmi yılı aşkındır süren kasvetli anılar fırtınası sona erdi. Kaç zamandır iyilikler benimle değil, huzur şeytanın kuyruğunda zaten. Şimdi senden istediğim, onları görmeme izin vermen. Meğer yıllardır dilediğim buymuş… Geçmişimin iç içe geçmiş çanaklarını zaten daha ne kadar taşıyabilirdim ki? Onları fırlatıp atmayı düşündüm ama olmadı işte. Çünkü gerçek ben hangisinin içinde bilmiyorum ki. Yoksa hepsinin içi boş da ben dolu olduğunu mu sanıyorum?”

Kadın terlemişti. Şakaklarındaki damlalar tülbentten kabaran su damlaları gibi şişip yuvarlanıyordu. Eski Hikmet Ünal, şimdiki Hikmet Pamukçu, boğazını temizleyip ellerini koyacak yer aradı. Sokakta gezen bir mart kedisinin sesi birçok bilinmezlikle birlikte havada asılı kaldı.

BAVUL

Bavulu kapatmamışlardı. Öyle sessizdi ki, çok çok uzaklardan bir cankurtaranın sesi uzak bir yıldız ışığı duygusuyla uykulara batıyordu. Büyükbabanınkine değil ama. O bütün geceyi yatağının içinde oturarak geçirmişti. Beli ağrıyınca biraz uzanmıştı. Dört kez tuvalete gitti. Mutfağa gitmedi, tuvaletteki lavabodan içti suyunu. Gece mutfağa gitmesine kızıyorlar çünkü. Bavul karanlığa karşı açık ağzıyla bütün gece haykırdı durdu. Açık bırakılmasını iseteyen Büyükbabaydı.  Son anda fikrini değiştirip bırakacağı yada yanına alacağı bir şeyler olabilirdi, böyle demişti. Oysa umduğu onu göndermekten vaz geçmeleriydi. Bu bavulun hazırlanması için herkesin bu kadar canla başla katkısı ve koşturması yüzünden olmalı bavul kusmak üzereydi. Onu bu kadar doldurmak sakıncalıydı. En yenisi sekiz, on yıllık giysiler. Yazlıkları sonra veririz demişlerdi. Belki yaza kadar ölürsün gerek kalmaz mı demek istemişlerdi?

Bavul yorgundu, yerinden kalkacak gibi değildi.

Sıcak sulu yüzme havuzu bile var baba. Evde yok böylesi konfor. İ

İyi de metal tepside taşınan yemekler yenmeyecek mi?

Nefis bir bahçesi var, yürüyüş için biçilmiş kaftan.

Orayı gördüm. Bahçesindeki nar ağaçları altı yaş çocuklarının resimlerindeki ağaçlara benziyor di’mi? Yeşil elipsler arasında kırmızı yuvarlaklar.

Konuşmanın burasında gözü yapay deri yüzeyi çatlak patlak olmuş bavuluna ilişmişti. Sinirceli bir gülüşle “bu bavulu bekârken almıştım,” dedi. “Hiçbir zaman kullanmadım. Dolapta yaşlandı zavallı. Annen de ondan hiç hoşlanmadı sanırım. Ne zaman kullanmaya kalksam beni caydırdı, başka çanta tutuşturdu elime.

Sabah oluyordu. Kalkıp balkona çıktı. Hırkasının önünü ilikleyip derin nefes aldı. Ayaz ve alacakaranlık. Çok kalabalık bir karga sürüsü üstünden akarken, onların durduğu, kendisinin balkonla hızla uçtuğu duygusuna kapıldı. Kargalar geride kaldı. Rahatlamış olmalılar.

Bu akşam benim kargalarım da rahatlamış olacaklar. Rahatça uzanacaklar yataklarına. Bense yabancı bir odanın içine doldurulmuş tanıdık eşyalarımla (kendi ortamımda sanayımmış kendimi, bunu Yılmaz’la konuşurlarken duydum, yabancı bir yatakta…) Yastığımı alsa mıydım? Bavul hala kapanmamışken.

Ne isterse ver gitsin. Ne yapacağım ben o dökük şeyleri zaten. Karım olsaydı bunları yapamazlardı. İzin vermezdi annesi. Yıllardır borcunu ödediğimiz, bokunu temizlediğimiz yer. Zehracığım ne olup bittiğinden haberin bile yok.

-Baba? Günaydın. Ne yapıyorsun bu soğukta balkonda?

-Ooo, Yılmaz. Balkon uçarken kargaların geride kalmasına bakıyorum. Korktu. Onun bunamış olduğunu sanacaktı şimdi bu sözleri yüzünden.

-Ne?

-Kargalara bakıyor çocuğum (Bu daha iyi)

-Gir içeri, gir, üşüyeceksin.

_Sen niye kalktın bu saatte? (Bir an önce bitsin bu iş diye)

-Uyku tutmadı. Seninle konuşuruz diye geldim.

-Sahi mi? Ne iyi. Pek zamanın olmuyor sohbet etmeye. Eskiden bu kadar zaman kıtlığı yaşamazdık.

Açık duran bavulun kenarından dolaşıp koltuğuna oturdu.  Vücudunun şeklini almış, sırtı ve oturma yeri göçmüş yeşil kadife koltuğu. Kolçakları ağarmış, tüyleri dökük. Zehra hep örtüler koyardı kolçaklara. Yılmaz yatağa oturup bağdaş kurdu küçük bir çocuk gibi.

-Babamla balık avlamaya giderdik, dedi Yılmaz’a. Bütün parmak uçlarıma balık kılçıkları batıp çıkardı. Bakınca zararsız gibi görünür o delikler ama öyle acır ki… Bu acı topçukları yüzünden bir süre hiçbir şeye dokunamazdım. Ama yine de babamla balığa gitmek çok keyifliydi. Rahmetli yaşlanamadı. Oysa sözleşmiştik; o titrek bir ihtiyar bile olsa yatalak olmadıkça balığa devam.

-Biz de gidiyorduk seninle.

-Yaa. Sahi senin hep yapacak başka işlerin olurdu ama yine de beni kırmamak için gelirdin, sonra hadi artık gidelim diye tutturup kafamın etini yerdin.

-Yok canım ne münasebet.

-Sen oğlunla hiç gitmedin balığa.

-Sevmiyor ne yapayım. Bir kere üçümüz gitmiştik, hatırlıyor musun, canımıza okumuştu.

-Küçüktü o zaman.

-Dün ablamı aradım. Annemi falan sordum.

-Nasılmış? Değişiklik var mıymış?

-Yokmuş.

-Bu iş çok zor biliyor musun? Onun orada olduğunu biliyorum ama onunla birlikte olamıyorum. Biz sizi ikiye bölmeyi hiç düşünmedik oysa. Bir arkadaşlar vardı, karısı çalışıyor diye çocuğun birini anneanne, birini babaanne büyüttüydü. Bana garip gelmişti. Başka ne konuştunuz ablanla?

Dışarıda bir rüzgâr vardı ve halının üstündeki güneş ışıklarını sağa sola savuruyordu. Yaşlı adam yerinden kalkıp eski komodinin gözlerindeki kâğıtları, not defterlerini alıp karton kutuya koymaya başladı. Cevap onu ilgilendirmiyor gibiydi. (Beni konuştular ve Suna da olur dedi tabii. Artık ebeveyn onlar.)

“Şu dolabın alt kapağını aç bakayım. Eski mektuplar var orada. Okurum da öyle atılacaklara karar veririm. Nasılsa çok zamanım olacak. Onarlı da bir kutuya koyuver oğlum. Bak bu senin. Saklayayım diye vermiştin. Şu kızın mektubu; Tülin’in. Ne patırtılar kopardındı hatırlıyor musun, alacağım ben bu kızı, diye.

-Sorma, sizi de amma üzmüştüm.

Mecnun gibiydin.

-Hem de nasıl.

-Terlik giymemişsin ayağına. Çıplak ayakla üşüteceksin. Biliyor musun çıplak ayaklarına baktığımda senin üç yaşındaki ayaklarını görüyorum nedense. Bu çok garip. Sadece biraz büyükler. Cüzdanına koy o mektubu. Giysilerinin cebinde durmasın. Unutursun falan, Allah muhafaza, yok göz canına okur.

-Baba deme şöyle yahu, gelinin o senin.

-Sivri burun, tilki surat, mercimek göz. Benim gelinim miymiş? Keşke Tülin’i alsaydık sana. Hakkında dedikodu çıktı diye istemedi annen ama bak yokgöz neler yaptı… Şu çamaşırlarımı önce bir poşete koyayım. Annen öyle yapar çanta hazırlarken. İç çamaşırların hep ayrı torbalara. Nasılmış annen?

-İyiymiş.

 İşte. Ama sıkılıyor besbelli, bütün gün yat, yat. Hırçınlaşıyormuş, Suna öyle diyor.

-E konuşmuyorlar mıymış onunla?

-Konuşuyorlardır da baba, tabi her dakika yanında olamıyorlar ki…

-Bir arada olsaydık ben konuşurdum onunla (Bavulu kapatmamışlardı hala) Hem ufak tefek işlerini de görürdüm. Bunu sana söylemiş miydim? Söylemiştim elbette. Unutmuyorum aslında, söylediklerimi biliyor musun? Sizinle paylaşmak için elimde malzemem yok. Paylaşmam gerek çünkü başka türlü var olamıyorum. Beni koltuktan ayırt etmeyen gözlerinizden nefret ediyorum. Of, söylemek istediğim bunlar değildi. Bunlar bende kalmalıydı. Dünkü maçı seyrettin mi sen onu söyle?

-Yok seyretmedim. Fabrikada bu aralar mesai yapmamız gerekiyor, yetişemedim.

(Kaç, kaç bitti demedi. Bavul hala kapanmamışken maç konuşulabilir.)

-Aslına bakarsan beni kara kartallardan çok ekonomik gidiş kaygılandırıyor, dedi Yılmaz, elinde tuttuğu bir kitabı kutuya bıraktı.

-Nasıl yani? Gene kriz kapıda mı demek istiyorsun?

-Valla bilmiyorum ki baba. Bu yıl zam falan yapmayacaklarmış, öyle bir söylenti dolaşıyor.

-Hadi canım, ciddi olamazsın. Olur mu öyle saçma şey?

-Ayla’da yüzde beş yapacaklar sadece diyor.

-Zor geçineceksiniz desene. Şu çamaşırları koyabiliriz artık. (Bavula) Çamaşırhane car mı orada?

-Evet. Çamaşırhaneyi kullanacağını işaretledim forma.

-Tamam. İyi olmuş. Aaa, bak bu fotoğrafı ne zamandır arıyordum. Suna’nın ilk nişanlısıyla çektirdiği resim. Hepsini yakmıştı. Nihat ne iyi çocuktu. Şimdiki hödük nerde, Nihat nerde? Ama benim akılsız kızım Turan’ın geleceği var Nihat ne olacak ki diye tutturdu. Adam profesör ama kaç para eder? Kişilik sıfır. Bağırıp çağırmayı profesörlük sanıyor sersem. Onların kanında bir siyahilik var Yılmaz. Atalarından biri muhakkak köle falandı herhalde. Belki o yüzden her davranışın altında bir hakaret algılama eğiliminde. Ben zamiriyle insanın kafasını tokmaklayıp durmasında bir bastırılmışlık var diye düşünmüşümdür. Çamaşırlar tamam mı?

-Tamam baba.

-Annem, tüm çamaşırları elde yıkardı. Çivitler ve kaynatırdı. Koca bir çamaşır bakırı vardı, çamaşır sopasıyla karıştıra karıştıra kaynatırdı. Çamaşır sopasının öteki vazifesi cezalandırıcılıktı. Bizi kovalamadığı zamanlarda halı da döverdi. Halılar önce tersinden dövülür, sonra telden indirilmeden süpürülürdü. Ot süpürgeyle. Başka bir yere alınıp yayılır, ıslak ot süpürgeyle gene süpürülürdü. En son sirkeli suyla silinirdi. Öyle temiz olurdu ki yeni dövülüp silinmiş bir halıya çıplak ayakla basınca tabanlarında gıcır gıcır yapardı ilmikleri. Ucu yonca şeklinde halı dövücü teller sonradan çıktı. Nur içinde yatsın. Yük olmayı hiç istemezdi. Yük olacak diye ödü kopardı, hasta olmadan ölmeyi dua ederdi. Yük olacak diye korkardı, yoksa hayat tatlı. Koltuğun daha algılanır olmasına rağmen cansız olmak istenir bir şey değildir. Annem, altıma bir şeyler serin oğlum, derdi, öyle kuru toprağa yatırmasınlar. Bak bu çeyizimden alma yorganı kullanın işte. Dedim de Hoca Efendi gözlerini çıkardı; o da ne demek, gâvur musun sen? Söylediğime, söyleyeceğime pişman olmuştum. Hep içimde ukdedir ama. Ben ölünce siz cenazeme yetişebilecek misiniz acaba?

-Baba yapma, Allah aşkına. Seyahate çıkmak gibi düşün. İstediğin an geri dönebilirsin. Hem çok güzel turlar düzenliyorlar.

-İyi tarafından bakıyorum; tamamen bana ait bir tuvalet, bir duş, gece kalksam yemek atıştırabileceğim.

-Odada yiyecek yasak, böcek oluyormuş.

-Saçma! Hem kim takar? Orası benim evim mi ki? Atarlarsa gidecek başka yer bulurum.

-Baba…

-İnsan yalnızca evinden ve işinden atılmaktan korkuyor(güldü) gerisi fasa fiso!

Önümde ardımda dolaşıp kirlettin, lekeledin deyip duran bir yokgöz de yok.

-Baba darılıyorum, deme şu lafı yahu…

-Tabi şimdi ilk iş o sansar arkadaşını arayıp “şekerim kaynatamdan da kurtuldum” diyecek kaknem tilki. Bırakalım bunları. Fotoğraf albümlerini ve kutulardaki fotoğrafları da alıyorum. Elden geçirip düzenleyeceğim. Bana bir çalışma masası gerekli orada.

-Merak etme. Odana koydurttum ben.

-Gerçekten mi? Bak bu fevkalade oldu. Hep evde bir çalışma masam olsun istemişimdir. Annen mobilyaların yanında olmaz dedi durdu. Odamda telefon da olacak mı?

-Tabi ki baba.

-Eski arkadaşlarımı arayacağım. Telefon defterimi de iyi ki atmamışım Onarı bulup görüşürüm. Peki sen? Sen o eski arkadaşını arayacak mısın?

-Tülin’i mi? Yok canım. Niye arayayım ki? Hem kim bilir nerelerdedir.

-Sanmazmış. Neden alıp sakladın mektubu o zaman?

-Bilmem. Bir kez okumak hoşuma gider belki…

-Bir kez okuyunca onu görmek isteyeceksin. Tıpkı romanlardaki gibi. Kitapların hepsi gidiyor değil mi?

-Merak etme. Yeni aldığım, okuyup bitirdiğim kitapları da getireceğim san.

-Yokgöz kızar.

-Baba deme şöyle Allah Aşkına.

-Eskiden nereye gitsem herkes şöyle bir toparlanırdı. Bu harika bir duygudur biliyor musun? Ama yokgöz mutfağa gece giriyorum diye vır vır… En ne yapalım, biz de bir zamanlar kartaldık. Peki, hasta olursam orada kim ilgilenecek benimle?

-Orada doktor, hemşire her dakika hazır baba.  

Tamam da bu atılmışlık duygusu nereye konabilir? Burada bırakılmadığı gibi yanına da alamıyorsun.

-Kahvaltı edelim baba, acıkmışsındır.

-Acıktım. İkimiz mi edeceğiz kahvaltıyı?

-Ben hazırlıyorum. Ayla uyumak istiyor biliyorsun. Çocuklar da.

-Tamam. İkimiz, baba oğul.

-Baba oğul, dedi Yılmaz. Kutuları sonra kapatırız.

-Sen bilirsin, dedi Büyük baba. Bavul kapanmadan kahvaltı etmek istiyordu ama.

Yok yok en iyisi burada kalman Baba.

Orada yaşıtların olacak tamam da… Yalnızlık çekersin. Zaten annemden ayrısın, bizi de özlersin. Burada bir düzenimiz var iyi kötü. Tamam, her vakit iyi anlaşıyoruz denemez ama… Sonra çocuklar okuldan gelince evi boş bulacaklar bu çok fena… İstediğin zaman geleceksin ama öyle yatılı okul öğrencisi gibi olmaz…

Odadan çıkmadan önce durdu yaşlı adam, durdu ve bekledi. Oğluna baktı.

Yılmaz bavulu kapatmıştı.

Sonradan temizlik yapılırken, boş odada, yatağın kenarında bir kartalın telek tüyünü buldular, unutulmuş…

DEVLET ELİYLE ATATÜRK’E HAKARETİ KINIYORUM!

Dahası olmaz diye diye neler yaşıyoruz? Kendine “din adamı” diyenler rejimi tehdit ediyor, Atatürk’e lanet ediyor. Üstelik “devletin” gözü önünde. Yurttaşın gözü önünde. Kime yaranmaya çalışıyorlar bilmem. Kazançları ne olacak bilmem. Halkın karşısında böylesine pervasızca konuşabildiklerine göre aralarında ne tür düşmanlıklar planladıklarını, tahmin etmek güç değil. Utanç içindeyim. O lanetlerin bu kalplere geri dönmesini diliyorum.

Ayasofya’da gerçekleşen bu hainliğe, lafı uzatmadan Ayasofya ile ilgili bir tarih bilgisiyle cevap verelim. “Minareleri olmayan, kubbesine haç takılmış Ayasofya’nın yer aldığı 500 Yunan Drahmisi 1921 yılında ABD’ de basılıyor. 1923’te tedavüle sürülmek üzere hazırlanıyor. Yunanlılar, İngilizlerden İstanbul’u istiyorlar. Ama hesap edilen olmuyor ve Yunanlılar da diğer işgal güçleri de Anadolu’dan kovuluyor. Malum banknot tedavüle verilemiyor. Ben İnci Gürbüzatik’ten öğrendim. Gerçekten bu Ayasofya’yı Atatürk’e hakaret etmek için cami yapmış olmalılar. Peki şimdi orası cami mi gerçekten? O adam da din adamı mı? Ayasofya bir küfür yeri, konuşanlar da (onların pek çok kullandıkları tanımla söylüyorum) günahkarlardır.

Türkçe’nin Matematiği

Yrd. Doç. Dr. Hüseyin ÖZBAY’ın birçok kereler farklı ortamlarda paylaştığım aşağıda okuyacağınız makalesini tekrar buradan paylaşıyorum. Bir kez daha kendisine teşekkür ederek. -S.G.

Victor Hugo şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı.Türkçe’yi en zengin kullananlardan Yaşar Kemal’in romanları 3.500 kelimeyi geçmez” görüşü çok yaygındır. Bu görüş haklıdır zira Türkçe’nin Fransızca’ya oranla daha az sözcük içerdiği doğrudur. İngilizce’ye, Almanca’ya, İspanyolca’ya oranla da daha az sözcük içeriyor olması gerekir. Ne var ki bu Türkçe’nin daha yetersiz bir dil olduğu anlamına gelmez! çünkü Türkçe az sözcük ile çok şey anlatabilen bir dildir ! Daha fazla sözcük içerse bunun kimseye zararı dokunmaz ancak, gereği yoktur.

Başka bir dilden Türkçe’ye çeviri yapan herkes sözlüğü açtığında, aralarında minik anlam farkları olan bir çok sözcüğün Türkçe karşılığında çoğu zaman aynı kelimeyi okur. Bu, ilk bakışta bir eksiklik gibi görünebilir, oysa öyle değildir. Çünkü yukarıda adı geçen diller kelimelerin statik olan anlamlarını öğrenmeye, Türkçe ise bu anlamları bulup çıkarmaya, yani dinamik anlamlandırmaya dayalıdır. Türkçe’de anlamları sözlükteki tanımlar değil, kelimelerin cümle içindeki konumları belirler. Tam bu noktada, Türkçe’nin, referans olmak üzere sadece gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz sayıda kelime içerdiği bile öne sürülebilir.

İngilizce-Türkçe sözlükte “sick”, “ill” ve “patient”ın karşısında hep “hasta” yazar. Bu bağlamda ingilizce’nin üç kat daha fazla sözcük içerdiği söylenirse bu doğrudur. Ancak, aradaki farkların Türkçe’de vurgulanamadığı söylenmeye kalkılırsa bu yanlış olur: “doktor falanca beyin hastası olmak”, “böbrek hastası olmak”, “internet hastası olmak”, “filanca şarkının hastası olmak” arasındaki farkı Türkçe konuşan herkes bir çırpıda anlar.

Bunun nasıl olabildiğini görmek zor değildir. Bir kalem alıp, alt alta:

3+5=

12+5=

38+5=

yazmak, sonra da bunları toplamak yeterlidir. Hepsinde aynı “+5″ yazdığı halde!

Sonuçlar farklı çıkıyorsa, Türkçe’de de hepsinde aynı “hastası olmak” ifadesi geçtiği halde sonuçlar farklı olacaktır. Türkçe’nin az araç ile çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar. 0′dan 9′a kadar 10 tane rakam, artı, eksi, çarpı, bölü dört işlem işareti ve bir ondalık ayracı virgül, yani topu topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir. Türkçe de benzer özellikler gösterir.

Türkçe matematiğe dayalı olmaktan da öte, neredeyse matematiğin kılık değiştirmiş halidir.

Türkçe’deki herhangi bir fiilin çekiminin ve kelimelerin nasıl çoğul yapılacağının öğrenilmiş olması, henüz varlığı bile bilinmeyen, 5 yıl sonra Türkçe’ye girecek fiillerin nasıl çekileceğinin ve 300 yıl önce unutulmuş kelimelerin çoğullarının ne olduğunun biliyor olması demektir. Bu tıpkı birinci dereceden 2 bilinmeyenli bir denklemin nasıl çözüleceği öğrenildiğinde, sadece “x=6″, “y=23″ olan denklemlerin değil, aynı dereceden bütün denklemlerin nasıl çözüleceğinin öğrenilmiş olması gibidir.

Oysa sözgelimi ingilizce’de “go”, “went” olurken “do”, “did” olur. Çoğul ekleri için de durum aynıdır: “foot”, “feet” olurken “boot”, “beet” değil “boots” olur. Bunun tutarlı bir iç mantığı yoktur, tek çare böyle olduklarının bellenmesidir.

Türkçe’de ise, statik kelimeleri ezberlemek yerine dinamik kuralları öğrenmek gerekir. Türkçe’de neredeyse istisna bile yoktur. Olanlar da ses uyumu gereği “alma” olması gereken meyve isminin “elma” biçimine dönmesi gibi birkaç minör istisnadır. Kurallar ise neredeyse, bu dili icat edenlerin Türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve kesindir. Bu noktadan sonra, anlatılanları matematik olarak formüle etmek, aradaki ilişkiyi somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır. Bunu yapmanın en kolay yolu ikili sayı sistemini kullanmak olduğu için de yalnızca 0 ve 1′leri kullanmak yeterlidir. İzleyen örneklerde [1=var] ve [0=yok] anlamında kullanılmışlardır.

Kelime kökü çoğul eki matematik ifade:

ev……..ler…….evler

1.0…….0.1……1.1

Türkçe’deki bütün kelimelerin 2 bit olduğu varsayılabilir (ileride bit sayısı artacak). Tekil olan bütün kelimeler 1.0 (kelime kökü var; çoğul eki yok), çoğul olanlar ise 1.1′dir (kelime kökü var; çoğul eki var). Bu kural hiç değişmemek bir yana, öylesine güçlüdür ki Türkçe’de başka hiç bir dilde yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin çoğulu dahi söylenebilir (0.1). Birisi karşısındakine sadece “ler” dediğinde, alacağı tepki: “anladık ler de, neler?” türünden bir cevap olacaktır. Bir şeylerin çoğulunun söylendiği bellidir de, neyin çoğulunun kastedildiği açık değildir.

Vurgulama / sıfat kökü zayıflatma matematik ifade

kırmızı

0.1.0

kıp kırmızı

1.1.0

kırmızı msı

0.1.1

kıp kırmızı msı

1.1.1

Türkçe’deki sıfatların anlamını kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan bu kural da hiç değişmez. Hatta istenirse bu kurala uyan ama hiçbir sözlükte bulunmayan, hem kuvvetlendirilmiş hem de zayıflatılmış garip sıfatlar bile türetilebilir. “Güneş doğmazdan az önce ufuk kıpkırmızımsı (kıp Kırmızı Tramvaymsı; [1.1.1]) bir renk aldı” dendiğinde, herkes neyin kastedildiğini anlayacaktır. Çünkü ayaküstü türetilen bu sıfat, hiçbir sözlükte yer almaz ama, Türkçe konuşan herkesin çok iyi bildiği bu kurala uygundur.

Fiil çekimlerinde de işler farklı değildir. Burada zorunlu olarak kişi için 3, zaman için 2 bitlik gruplar kullanılacak. Çoklu bit grupları şunları ifade edecek:

011 = ben

010 = sen

000 = o

111 = biz

110 = siz

100 = onlar

00 = geniş zaman

11 = şimdiki zaman

10 = gelecek zaman

01 = geçmiş zaman

kök kişi matematik ifade

yeterlilik……………..Oku (y)abil dim……………..= 1.1.0.01.0.0.011

olumsuz……………..Oku (y)a ma z mış sın………= 1.1.100.0.1.010

zaman……………… Gel me (y)ecek ti…………….= 1.0.1.10.1.0.000

zaman……………….Git me di k…………………… = 1.0.1.01.0.0.111

hikaye……………….Şaşır abil ecek ti niz ………..= 1.1.0.10.1.0.110

rivayet……………….Bil (i)yor lar…………………. = 1.0.0.11.0.0.100

kişi tabloda zaman ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman “di’li geçmiş” ve “miş’li geçmiş” olarak ikiye ayrılabilir, soru bileşkeni için ayrı bir bit eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin içine katılabilir ancak, sonuç değişmezdi.

Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb…) Sıralaması da rasgele değildir. Türkçe cümleler bir tür “crescendo” (şiddeti giderek artan dizi) izlerler. Bütün vurgu en sonda yer alan yüklem (fiil) üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/uzaklık konumları ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça önem artar. Gene matematiksel olarak ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.

“dün Ahmet camı kırdı” cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4 haneli bir değere sahip olacak, ilk öğe en düşük, son öğe ise en yüksek değeri taşıyacaktır.

Cümle

matematik değer

0001

matematik değer

0011

matematik değer

0111

matematik değer

1111

1 dün Ahmet camı kırdı.

2 dün camı Ahmet kırdı.

3 Ahmet dün camı kırdı.

4 Ahmet camı dün kırdı.

5 camı dün Ahmet kırdı.

6 camı Ahmet dün kırdı.

Şimdi tablodaki cümleler tek, tek ele alınabilir:

1. Cümle: dün Ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.

2. Cümle: dün kırılan camı başkası değil Ahmet kırdı (suçlu Ahmet!).

3. Cümle: Ahmet’in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap okumuştu).

4. Cümle: Ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması gerekiyor olabilirdi).

5. Cümle: cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise Ahmet.

6. Cümle: camı Ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.

Cümleyi oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep ‘i’ haliyle “camı” olarak kaldı; fiil hep 3. Tekil şahıs, di’li geçmiş zamanda çekildi, vb.) Sadece yerlerinin değişmesi cümlelerin anlamlarını da değiştirdi.

Her cümlede 0011, 0001′den daha fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111 ise hepsinden daha fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir öğenin matematik değeri oldu. Kelimelerin statik anlamlar taşıdıkları dillerde, zaman belirtecinin (dün) yeri değiştirilerek elde edilebilecek 2 çeşitlemenin dışında diğer anlamları vermek için kip değiştirmek (edilgen kip – passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka kelimeler eklemek gerekir. Türkçe konuşanlar ise her bir cümlenin diğerinden farkını derhal anlarlar.

Matematik ile olan alışveriş yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir. Türkçe’nin ne tarafı ele alınsa bu ilişki ile yüz, yüze gelinir. Türkçe’nin bu özelliğini “insanlar kendilerine ulaşan mesajları nasıl anlarlar? Bunun kullanılan dil ile bir ilgisi var mıdır? Bir Fransız, bir İngiliz, bir Türk aynı mesajı kendi ana dillerinde alsalar, birbirleri ile aynı şekilde mi, yoksa farklı mı algılarlar? Eğer dilin algılamayla ilgisi varsa, işin içine bir dil karışmadığı yani sözgelimi bir pantomim gösterisi izlenir veya üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil ile ilgili bu alışkanlıklar nasıl etki ederler?” türünden sorulara yanıt ararken fark ettim. Bu özellik konuya ilgi ve sabırla yaklaşıp bakmayı bilen herkesin görebileceği kadar açık. O nedenle, bu güne kadar kesinlikle başkaları tarafından da görülmüş olmalı. “Türkçe çok lastikli, nereye çeksen oraya gidiyor” diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği fark eder gibi olup, ne olduğunu tam adlandıramayanlardır. Türkçe teknik açıdan mükemmel bir dildir.

Bu mükemmelliğin nedeni matematik ile olan iç içeliktir. Keza, ne yazık ki Türkçe’nin, bu dili konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır. Kentli-köylü, eğitimli-eğitimsiz, doğulu-batılı, vb. kültür çatışmaları dünyanın her yerinde vardır. Gene dünyanın her yerinde iyi, kötü işleyen bir “asimilasyon” ve/veya “adaptasyon! ” süreci bu çatışmayı kendi içinde bir takım sentezlere götürür. Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz dışındadır. Bizde “asimilasyon” ve/veya “adaptasyon” süreci ya hiç çalışmaz, ya da akıl almaz bir yavaşlıkta çalışır. Sorun, başka sebeplerin yanı sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır. Düşünme, kendi kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence öyledir), anadilin kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekir; insanlar kendi anadillerinde düşünürler. Türklerin büyük paradoksu işte buradadır. Teknik açıdan mükemmel bir dil olan Türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı kendimizce değiştirmeden, olduğu gibi algılamaktaki en büyük engelimizi oluşturmaktadır.

Örneğin, Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek bulundukları ülkenin dilini öğrenme, gerekse oradaki yaşam biçimine ayak uydurma konusunda muhteşem bir direniş gösterdiler. Bu direnişin boyutları o denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada gözlenmeyen gelişmeler yaşandı. Türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi içine kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o ülkeye ithal etti. Asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul edilen İspanyollar, gittikleri yere sadece gazetelerini ve bazen de radyolarını taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak (hem de birden çok) televizyon kanalları ve hatta kendi fast-food’ları (lahmacun, döner, vb.) oldu.

Bunları başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu yeteneksizlikleri yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil ve gerçekçi olamaz. Keza, böylesine önemli bir kültür direnişi gösterenlerin, orada doğan çocuklarını eğitirlerken, bunca sahip çıktıkları kültürlerini göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez. Ancak gözlemlenen o ki, orada doğan ikinci nesil, gene sözgelimi İspanyollar arasında hiç görülmediği kadar hızla asimile oldu. Bunun nedenini evdeki Türkçe’nin yanısıra okulda öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dili faktöründe aramak çok yanıltıcı olmayacaktır.

Biz Türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu gibi) farklı durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı kavramların da farklı adları olması gerektiğini öğrenmeyiz. Aynı adı taşıyan farklı kavramları birbirinden ayırmaya yarayacak sezgisel (sezgisel=doğal=matematiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız.

Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya veya başka bir ifadeyle “sezdikleri gibi algılamaya” yönelirler.

Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları doğrultusunda şekillenmiş olan, kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara ulaşan mesajlardaki kodlar ne kadar “herkesçe bir örnek” algılanabilir? Üzerinde emek harcanmaya değer temel sorulardan biri budur. Bu sorunun yanıtı belirginleştikçe, neden batıdaki sistemlerin bir türlü Türkiye’de oluşturulamadığı sorusunun yanıtı da belirginlik kazanabilir.

Türkçe’nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm iletişim alanları için geçerlidir. Yunus Emre’nin okuması, yazması olmayan göçebe Türkmen boyları arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü olarak aktarılmasının ardında Türkçe’nin sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki becerisi vardır. Tanzimat aydınları ve Cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş kitlelere seslerini duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde aranmalıdır. Fransız gibi, Alman gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını anlatırken bunu yeni öğrendikleri düşünce sistematiği içinde yapmaya kalkışmış ve Türk gibi anlatmayı becerememiş olduklarından başarısız kalmışlardır.

Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar. Mesajları üretenlerin kendi konularına ne kadar hakim oldukları mesajın bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap edilen kişilerin kendilerine yönelen mesajları nasıl algıladıkları her şeyden daha önemlidir.

http://ddi.ce.itu.edu.tr/turkce/turkce-nin-matematigi

AFYONKARAHİSARLILAŞTIRAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ?

Çoğunu kullanmadığımız ” saklı bir güç” Türkçe. Kullanıldıkça ortaya çıkan bir define âdeta. Dilimiz, “saklı güç” ünü, “kinetik bir erke”ye dönüştürecek kalemler arıyor. Tarihî derinliğine karşılık “kullanım yoğunluğu”nun sığlığı bir çelişkidir.

Türkçenin gücü, onun doğurgan özelliğidir. Geçenlerde henüz yedi aydır türkçe öğrenmekte olan Tanzanyalı bir öğrencim kara tahtanın başına geldi ve beni şaşırtan şu kelimeyi yazdı:

AFYONKARAHİSARLILAŞTIRAMADIKLARIMIZDANMISINIZ ?

Bu ibare tek kelimeden ibaret bir cümledir. Bir yabancı için çok çok şaşırtıcı bir faklılıktır bu. Ben ” İngilizcede böyle bir ifade için birkaç cümle gerekir” deyince Tanzanyalı İsa, “Ne birkaç cümle Hocam birkaç paragraf gerekir” deyiverdi.

İşte cümlenin anlam oluşturucuları, böyle iç içe geçmiş bir “dil evreni” dir. Yukarıdaki bir kelimelik Türkçe cümlenin anlam çözümlemesini basit olarak şöyle yapabiliriz:

1. Bu cümlede Türkiye’nin şehirlerinden biri olan Afyonkarahisar var. Yani cümlenin anlam tabanı birleşik kelime hâlinde biçimlenen bir şehirdir.

2. Birilerini, bu şehirden olmadıkları hâlde bu şehirden birileri hâline getirmek isteyen ama bunu birçok kişide denediği halde başaramayan bir(ler)i var.

3. Afyonkarahisarlı : Nüfus kaydı bu şehre ait insan.

4. Afyonkarahisar+lı+laş-mak: Nüfus kaydı ve yaşadığı yer bu şehir olmadığı hâlde bu şehirden biri hâline gelmek.

5. Afyonkarahisarlılaş+tır+mak : Bunun, birinin kendi kendine dileği değil de başkası tarafından (muhtemelen zorlayarak ya da ikna yoluyla) yapılması.

6. Afyonkarahisarlılaştır-ama-mak : Birini Afyonkarahisarlılaştımak niyetinde olan birinin, buna gücünün yetmemesi (yetersizlik kavramı).

7. Afyonkarahisarlılaştırama+dıklarımız : Böylr bir niyetin başkaları üzerinde denenmesi.

8. Afyonkarahisarlılaştıramadıklarımız+dan: Bunların içinden birini seçerek yargının soruya hazırlanması.

9. Afyonkarahisarlılaştıramadıklarımızdan mısınız? bütün bu süreçlerin, birinin şahsında soru hâline getirilip duyurulması.

Türkçe’nin bu doğurganlık özelliğini onun atomik gücü olarak da görebiliriz. Türkçede kelime sayısının, az olduğunu söyletip bundan dilimiz aleyhine sonuç çıkarmak isteyenlerin anlamadıkları şey işte bu “atomik” ve ” saklı:potansiyel” güçtür.

“Birçok yabancı dil bilirim. Bu diller arasında Türkçe öyle farklı bir dildir ki, yüz yüksek matematik profesörü bir araya gelerek, Türkçe’yi yaratmışlar sanki. Bir kökten bir düzine sözcük üretiliyor. Ses uyumuna göre anlam değişiyor. Türkçe öyle bir dildir ki, başlı başına bir duygu, düşünce, mantık ve felsefe dilidir.”Prof. David Cuthell’

http://gonuldiliturkce.blogcu.com/yrd-doc-dr-huseyin-ozbay-turkce-nin-matematigi/13321206#.Xj1SMGgzbIV

Carlos Maria Dominguez’in Kağıt Ev’i

İnceleme

Carlos Maria Dominguez’in Kağıt Ev’i Jaguar Yayınlarından, Peter Sis’in desenleri, Seda Ersavcı’nın çevirisiyle Mart 2021’de 15. Baskısını yapmış. Jaguar Yayınları’nın sloganı olan “Mutlu Azınlığa!” sloganıyla son derece uyumlu olduğunu düşündüğüm Kağıt Ev bir okuma tutkunu olarak ruhuma iyi geldi.  Seksen dokuz sayfalık bu ince ama bir kara delik yoğunluğundaki kitap için buradan yazarını selamlıyorum.

Kahramanlar

Anlatıcı-Bluma Lenon’un yerine atanan akademisyen

Bluma Lenon-Akademisyen

Carlos Brauer- Bluma Lenon’un kısa bir ilişki kurduğu kitapsever adam

Jorge Dinarli- Kitapçı, Carlos hakkında görüşülen kişilerden biri

Agustin Delgado-Kitapçı Jorge’nin önerdiği Carlos’un hikayesini bilen onun arkadaşı bir başka kitapsever.

Olay akışı

Bir kadın akademisyen Bluma Lenon, Soho’da bir kitapçıdan Emly Dickinson’un şiirlerinin eski bir baskısını alıp çıkar, yolda okurken bir arabanın altında kalır. Roman onun ölümünden sonra başlar. Onun yerine atanan akademisyen arkadaşı anlatıcı (adı bilinmez) odasında çalışırken Uruguay’dan ölen kadına postalanmış bir paket alır. Tarih 1998,  yer İngiltere Cambridge Üniversitesidir. Postayla gelen kitap Joseph Conrad’ın Gölge Hattı kitabıdır. Toz ve çimento atıklarıyla kaplıdır. Kitaba yazılmış bir not, ölen Blume’nin imzasını taşımaktadır ve ölüm tarihinden iki yıl öncesine aittir. (Roman zamanının  iki yıllık bir süreyi kapsadığı anlaşılır.)

Anlatıcı kitabı göndericiye iade etmek ister ve kitapla, kitap tutkusuyla okurun başını döndüren (özellikle kitap okuma tutkusu olan okurlar)  bir yolculuk yaşar.  Yaklaşık yetmiş yazar ve kitabın adının anıldığı bu yolculukta hem anlatıcının hem de onun tanık olduğu saplantılı kitapseverlik, bilgi severlik konusunun içine dalarız. Eğer “kitap”la tadına doyulmaz bir dünyada yaşayanlardansanız Kağıt Ev tam bize göre.

Kitapla,  bilgiyle ilgili- deyim yerinde olursa- saplantılı ilişkilerin dile getirildiği  Kağıt Ev yapıtında karşımıza çıkan şaşırtıcı ve altı çizilesi cümleler bizi Uruguay’da kitaptan inşa edilmiş eve ve onun gizemli sahibine götürür. Gizemi, kitap okuma tutkusu yüzünden yaşadıklarından kaynaklanır. Conrad’ın kitabı aracılığıyla  tutkulu ve abartılı bir ilişki de simgelenir. Kadın (Bluma Lenon) hediye ettiği kitabı isterken, sanki adamın bağlılığını, duygudaşlığını test etmek istemiştir. Adamsa (Carlos) tüm yaşam amacı olan kitapla bağını koparma pahasına kitaptan yaptığı evi delik deşik ederek Conrad kitabını kadına gönderir ama hem kendi yaşamı darmadağın olur hem de kitap adrese ulaştığında kadın ölmüştür.  Acı bir olay örgüsüyle karşı karşıyayız.

Sevdiğim Ayrıntılar

Anlatıcı karakter, Kağıt Ev’in ilk bölümünde kitap yüzünden ölümlerden söz ederek bizimle konuşmaya başlar. Cenaze töreninden söz eder sonra. Törendeki konuşmacının bu çalışmasını daha sonra akademik çalışmalarında kullandığını belirterek insanların her durumda kendi yararcılıklarına çalıştıklarına ve akademik dünyadaki rekabete değinir.

Yapıtın odak noktası ve her şeyin kilidi bir kitaptır; Joseph Conrad’ın Gölge Hattı kitabı. Bir anlamda kitap baş karakterdir. 15. Sayfada karşımıza çıkar. Ölen akademisyenBluma’nın hediye ederken yeşil mürekkeple içine yazdığı notla kitabın varlığını öğreniriz. (Alışmışın dışında bir renk kullanmakla aykırılığın altı çizilir kanımca.)

Anlatıcı,  Gölge Hattı kitabıyla ilk karşılaşmasını bize şöyle anlatıyor; “Kitap odamda bir berduşun sarayda yarattığına benzer dengesizlik yaratıyordu.” Bu kitabın kirlenmiş durumuna işaret etmekle birlikte bir kitabın olmaması gerektiği bir durumu çiziyor. Büronun temizliği içindeki zıtlık da ayrı bir özellik.

18. sayfada anlatıcı, Conrad kitabının hediye edildiği Carlos’un izini bulur. (Bur konferansa dinleyici olarak katılmış ve orada Bluma ile karşılaşmış, dans etmişlerdir. Bu cümlelerde tutkulu bir ilişkinin ipuçlarını elde ederiz ama daha ortada net bir hikaye yoktur.)

Kitapla ve ona ilişkin hikayeyle birlikte anlatıcının da zaman zaman kendi içine dönerek sorgulamalar yaptığını –elbette kitap tutkusuyla ilgili olarak- görürüz. İşte onlardan biri. “Her yıl öğrencilerime en az elli kitap hediye etsem de bir raf dolusu kitap daha eklenip duruyor aralarına. Çifter çifter dizilip bir şekilde sessizce, masumca ilerliyorlar evde. Onları durduramıyorum,”  diye okura dert yanar. Bir başka yerde  de “Sadece çok uzak bir gelecekte bana faydası olacak, genel okuma çizgimin dışında kalanları ve bir kez okuyup bir daha yıllar boyu belki de kapağını açmayacaklarımı neden evde tuttuğumu defalarca sordum kendime,” der. Bu noktada kitapsever okurla anlatıcı üzerinden yazar sıkı bir bağ kurar.  “ (…) kendimize bahşettiğimiz kutsal sadakat ile en üst raflara yıllar önce bütün halinde fakat sessiz sedasız, hediye edilmiş diğerlerinden” düşüncesiyle de ne olursa olsun sahip olduktan sonra bir kitaptan vazgeçemeyen kitap tutkunlarına seslenir ve der ki, “ Çoğunlukla bir kitaptan kurtulmak ona sahip olmaktan daha zordur.”  Bir başka yerde, “Biz okurlar sadece eğlence amaçlı olsa bile arkadaşlarımızın kütüphanesini gözleriz. Bazen sahip olmadığımız ama okumak istediğimiz bir kitabı bulmak için yaparız bunu bazense karşımızdaki hayvanın ne ile beslendiğini öğrenmek isteriz” diye bu tutkuyu önünegeçilmezliğini tanımlar.

Anlatıcının ağzından, onun belleği, duyguları ve algılarıyla hikayeyi algılarız. Adı olmayan bu anlatıcı Bluma’nın ölümünden sonra yerine atanmış bir akademisyendir. İspanyol dilleri hocasıdır. Arjantinlidir.

Kitaptan alıntılar üzerine notlar.

B.Aires’ten uzaklaştıkça önümde uzanan su ve ufuk sanki soluğumu içimdeki o bana ait boşluğu geri kazanmamı sağlıyordu.(S.29)

(…) alçak bir tepenin taçlandırdığı körfez anaç bir şefkat duygusu yaratıyordu.

“Kitaplar, yeşil bir yazma altlığının üzerinde duran, alçak ve eğimli lambanın sadece küçük bir alanda bozabildiği karanlığa gömülüydü.” Burada kitap ortamlarındaki sessizliği, dinginliği dile getirirken aynı zamanda kitapçının çok alçak sesle konuştuğunu bize aktarır ki kitap tutkunlarının kitaba olan saygısının bir işaretidir bu.

Brauer’in okuma tutkusu hakkında Kitapçı Dinarli, şöyle konuşur;  Sf. 30’a bakmalıyız. “Diğereri ise okurlar… Hayatları boyunca kütüphanelerine sadece önemli eserleri koyarlar. Brauer’i bu gruba dahil ediyorum. Bu tür insanlar tutkuludur, okumak ve anlamak dışında bir kaygı gütmeden saatlerini geçirecekleri bir kitap için oldukça mühim paralar ödemeye hazırdır.”

Sf. 31’ de Jorge ile anlatıcının ilk konuşmalarında dramla ilgili bir ipucu yakalarız. “Lütfen rica ediyorum, şunu kaldırın”dedi, kitabı işaret ederek. Jorge Dinarli Carlos’u tanıyan bu kitabı görünce de bilinmez ne üzüntüler hatırlayan bir kahramandır. Eski kitapların bakım ve cilt yenileme işine bakış açısı da çok ilginçtir; “Günümüz ciltçileri eski kitap sayfalarını, güya onları bir araya getirme maksadıyla, zamandan ve ahmaklıktan faydalanarak yatınrıyorlar giyotinin altına.Öfkemi mazur görün ama mesela, yüzlerce dolar ettiğini bilmeden bir yakutu parçalara ayırıyor, Semendirekli Nike Heykeli’nin tüylerini yoluyorlar. Giyotinin verdiği o karanlık hazdan nasıl uzaklaştınrırız onları bilmiyorum.”

Yazarın bizden özenle uzaklaştırıp küçük parçalar halinde ara sıra verdiği dramla ilgili ikinci ipucu 34. Sayfadadır. Kitapçı Jorge Dinarli şöyle konuşur: “Taşınmadan ve bu akıl sır ermez kararı almadan önceleri(…)”

Çok ilginçtir, romanın bir kahramanı olan Bluma gibi diğer kahramanı Carlos Brauer’i  de hiçbir zaman görmeyiz. Ona diğer roman kahramanlarının iç içe anlatımlarından izler, yaklaşır ama kaçırırız. Tıpkı anlatıcı gibi. 

Dramla ilgili bir başka ipucu 35. Sayfadadır.  Kitapçı Jorge Dinarli; “Bu patavatsızlığımı mazur görün ama” dedi, “yerinizde olsam, Delgado’ya elinizdeki kitabı gösterirken dikkatli olurdum(…)”

Kitap nesnesi ve okuma eylemi hakkında: S.38 Delgado: “Kitapları gündelik hayatla kirletmemek gerektiğini zamanında fark ettim (…)”  (…) İnşa edilen bir kütüphane yaratılan bir hayat demektir, yığılmış kitaplar toplamı değildir asla.” der. Yine  S.39 ‘de Delgado kitap dolaplarının özelliklerini uzun uzun anlatarak gösterdiği titizliği ifade eder. Kitap bağımlılığı hakkında  ise ; S.40 Delgado: “(…) Kitap müptelalarını, parşömen misali derilerinden anlayabilirsiniz.(…)” diye bir açıklamada bulunur ve anlatıcının gözünden onun da derisinin parşömene benzediğini görüveririz.

Sayfa 40 tan sonra Delgado Carlos Bruer’i anlatmaya başlar.

Carlos’un kitap bağımlılığı hakkında :  S. 42 (…) buharı önlemek adına sıcak suyla yıkanmaktan vaz geçmesiydi (…)” Garajı doldurabilmek için arabasını arkaaşına hediye etti” (…) tanımlamalarını yapar.

Delgado kitaplarına son derece dikkatli davranan bir kişidir ve notlarını ayrı yerlere alıp, asla kitaplarını lekelemez ama buna karşılık Carlos’un onlara davranışını eleştirir ve şunu dediğini anlatır anlatıcı kahramana (…)” elime geçen her kitapla sevişiyorum ve onlarda bir iz bırakmazsam orgazm da olamıyorum”. Yine  Carlos’taki kitaba ve okuma hazzına, bilgiseverliğe  ilişkin saplantılı durum göstereni S.49’dan bir alıntılama yapıyorum “ (…) bana kavgalı yazarları aynı rafa koymamaya karar verdiğini söyledi(…)” Bu herkese şaşkınlık veren durumu Carlos çok ciddiye almaktadır ve kitap tasnif mantığını buna göre kurmaktadır. Sf, 49, 50 ‘ye bakalım; “(…) cilde verdiği numaraları gözardı etmeye mecbur kılsa da iki yazar arasındaki intihal suçlamalarına dayanarak Shakespeare’in bir eserinin yanına Marlow’unkini koymadı.(…)

Carlos’un kendisini görmeyiz ama fotoğrafı roman boyunca bir kez karşımıza çıkar. Delgado’nun evinde anlatcıyla konuştukları sırada Delgado bir fotoğraf getirir ve gösterir. Anlatıcı kanalıyla da okur Carlos’u görmüş olur.

Carlos’un ve Delgado’nun kitap saplantısına ilişkin başka notları da almak isterim buraya;

  1. Carlos, her yer kitapla dolu olduğu için en üst kattaki tuvalet kullanılıyor S.53
  2. Carlos, yatağına insan figürü oluşturacak biçimde kitapları dizmiş. S.53
  3. 19.yy Fransız yazarlarınımum ışığında okumak gibi bir alışkanlık edinmiş. S.54
  4. Goethe’yi Wagner’le, Baudleaire’i Debussy’le okuyan Delgado, S.56’ da

Kitap nesnesi  hakkında S.56’ da patikalar konusunu anlatıcıya anlatan Delgado “ Cümle diziliminde belli bir ritmi olmayan bir yazar bunu başaramaz” der. Ama patikaların ne olduğunu okurların keşfetmesine bırakayım.

Olay akışında bir tür düğüm noktası  Carlos’un edindiği bir alışkanlığı öğrendiğimiz noktadır.  19.yy yazarlarını mum ışığında şarap eşliğinde okumaktadır. Bu alışkanlık nedeniyle  yangın çıkar ve yeni sorunların başlangıç noktasını oluşturur. Yirmi bine yakın kitabın arşiv/tasnif dosyaları yanmıştır. S.57

Kitapta doğaüstü gibi duran ayrıntılar buluruz S.58’ de Delgado “Arkadaşınızın adı ne?” diye sordu. “Bluma Lennon. Cambridge Üniversitesi’nde Hispanik Diller Bölümünde çalışıyordu. Kısa bir süre önce bir araba kazası sonucu öldü.” Delgado bana şaşkınlık içinde baktı; sanku Bluma adı ona tutunacak bir destek bırakmamışçasına koltuğunda kıpırdandı. “Rica ederim söyleyin,” dedi tereddüt içinde, “acaba elinde bir kitap var mıydı?” Bu sefer şaşırma sırası bendeydi. Sorulması olanaksız bu soru nereden çıkmıştı şimdi? Delgado’nun varlığı karşımda bulanıklaşırken, beni buraya getiren düşünceye, yaptığımız uzun sohbete, kitaplarda seyahat eden bir adamın tuhaflıklarına daha fazla boyun eğemez bir halde sessizce onayladım. Fakat yüz ifadem onu da huzursuz etmiş olmalıydı, yeniden bir ikilemde kaldığını hissettim zira. Varlığını huzursuz edici  bir düşünce sarmıştı. “Bir şey daha… Neredeyse korkarak soruyorum, inanın bana” dedi. “Elinde Emily Dickinson kitabı mı vardı?

Delgado , Carlos’un Buluma’dan kendisine şöyle söz ettiğini aktarır; “ Fakat çok hoş İngiliz bir profesörle tanıştım, en iyi kısmı buydu. Her konuda edebi alıntılar yapan ve Emily Dickinson okurken bir arabanın altında kalarak ölmeyi yeğleyen tutkulu ve dikkafalı akademisyenlerden biri…”

Anlatıcı bu noktada şöyle bir yorum yapar; “ Asıl şaşırtıcı olan, zekasını gösterme hevesine rağmen, Bluma’nın öngöülebilir olması değil şansın yahut kaderin ona cevap vermesiydi.”

Sayfa 61 de Carlos’un La Paloma’ya yerleştiğini öğreniriz. Bu dönüşüm noktasını yazar bize Delgado’nun ağzından şöyle aktarır. “Şayet hayatınızın bir anlamı olup olmadığından çok emin değilseniz ve bunu bir deneye tabu tutmak isterseni, yahut tüm düşüncelerinizi unutup başka bir adama dönüşmek gibi bir derdiniz varsa orası tam da size göredir.”

Yine Delgado’nun anlatısıyla Carlos’un hikayesi üzerinden kitapları yitirme duygusunun tanımlanmasını yazar bize şöyle anlatır; “Birgün beklenmedik bir şekilde anılarınızın düzenini yitiriyorsunuz. Hala oradalar evet ama bulunamaz bir al aldılar. İlk eşinizin görüntüsünü aradığınızda çocukluğunuzdaki uzak, çorak bir arazide ayakkabı kemiren bir köpek görüyorsunuz. Annenizin yüzünü aradığınızda karanlık bir ofisteki sevimsiz bir tiple karşılaşıyorsunuz. Hikayeniz sona eriyor.”  (…) Söz konusu olan tahammül edilemeyeni yürekten unutma çabası değil. Mühürlü bir hafıza… Sizi yanıtlamayacak bir şeye yapılan saplantılı bir çağrı.(…)”

Carlos nasıl bir çözüm üretmiştir? Çok zor olmasına rağmen kitaplar Rocha’ya taşınır. Tuğla gibi kullanılarak bir ev yaptırır.  Sf.66 Kitaplarının üzerindeki maladan çıkan seste(…) sözcükleriyle

Carlos’un üzüntüsü üzerinden Delgado kitaplarla vedalaşma duygusunu anlatır. Bu bir tür doruk noktasıdır. S.66 da düşünceleri şu cümleyle biter “kitaplar benim  evim.” Bizler kitapseverler de öyle hisset miyor muyuz?  Kağıt Ev’e dönelim,  Sayfa 67 de bir trajik nokta vardır. “Sanırım Bluma’ya gönderdiği kitap oradan geliyordu” dedim nihayetinde. Bana öyle şaşkınlık, keder ve inkarla baktı ki paniğe kapıldım. “Anlatmayın. Bilmek istemiyorum.”

Dördüncü bölüme geldiğigmizde Sf. 69’ da kendi toplumumuzda çok net karşılık bulan bir cümleye rastladım onu buraya almak isterim. “Kitaplar ve kendi hayatları arasında bir seçim yapmak zorunda kalan Arjantinliler kitaplarının cellatları olmayı seçtiler” diye yazar  Dominguez, tıpkı 80 öncesinde Türklerin yaptığı gibi. Sayfa 70’ de devam eder. “Kitaplar bir yığın insanı suçlu durumuna düşürmüş, onların hayatlarını mahvetmişti.” Tıpkı Türkiyede olduğu gibi.

Şimdi gelelim kitabın adının konduğu paragrafa.  Sayfa 70’e bakalım. “Fakat güneydeki uzak bir kumsalda yer alan kağıt ev…” diye yazmıştır yazar.

Sayfa 71’ de kitap Bluma’ya gider. Mezarına yağmurlu bir havada anlatıcı tarafından bırakılmıştır. Bu arada anlatıcı bizi hikayenin bir başka parçasına götürür. Carlos’un yaşadığı yeri gördüğü ana gideriz. Yıkıntıları  sayfa 74’ ten “ iki martı ilişti gözüme, ölü ciltlerin üstünde ayakta duran; evin yağmur yemiş ve ahşapları dökülmeye başlamış iskeleti ve moloz yığınları bir de..” diye başlar Sayfa 77’ ye kadar görüntüleri ve duygularını harmanlayarak betimler. Kazma işlemi yapar ve yazarlar, kitaplar, deniz kumu, yaratıklarıyla çırpınır durur. Bırakır. “Dehşet ve keder içindedir.” Gölge Hattı’nı oraya bırakmayı aklından geçirdiyse de vazgeçer. Bu deneyimini anlatıcının yaşamında da değişime neden olduğunu anlarız. Artık kitap biriktirmekten, kıskanmaktan sakınmaktan vazgeçmiş başkalarına hediye etmeye başlamıştır. Ama kitap nesnesi hakkında anlatıcının da saplantıları olduğunu görürüz. S.79”Kitapçıların vitrinlerindeki spot ışıklarının altında parıldayan, devasa, renkli mücevherler misali sergilenen kitaplara bakıyordum(…) diye anlatır kendini.

Finalde Carlos tüm dünyasını kendi eliyle yıkmasının hikayesini öğreniriz. Bu kere onun yaşadığı yerdeki balıkçılardan bilgi alırız. Kağıt Ev’de yaşarken kitaplarla olan kopmuş bağını onarmaya çalışırken, Bluma’nın mektubu yüzünden, Bluma’nın istediği kitabı bulmak için Kağıt Evini yıkmıştır. İmkansızı başarıp kitaplarının içinde yaşamaya çabalarken imkansızı gerçekleştirmek için yıkıma geçmiştir. S.84  “Bir kitap arıyorum.” der söz gelimi. S. 86’ da “Mesele şu ki evi kevgire çevirdi.” der onu izleyen biri, anlatıcıya.  Aradığını bulmuştur ama sonrasında onarma çabaları başarısız olur. Bir gün bavulunu alır ve gider. Balıkçı,  konuşmasının bitiminde İngiltere’den gelmiş bir mektubu anımsar ve yıkımın o mektup nedeniyle olduğunu sezinleriz. Sonrasında da anlatıcı Bluma’nın bilgisayarında mektubun kopyasını bularak bizim sezgimizi doğrular.

Kitaptaki aşka ilişkin yalnızca sezdirişler, ama güçlü sezdirişler olduğunu belirtelim.  Bunu keşfetmeyi kitap kurtlarına bırakarak, son olarak gelelim saklanan kemikler motifine. Güney Amerika kültüründe kemik sesi ruhun sesidir.

Gömülmüş kemikler benlikle ilişki, hayatla ilişki kurmak, hayatı yeniden canlı kılmak arayışı yeniden özgürleşme çabasıdır. Bunun için kemik biriktirilir.  (Balıkçılar ve orada yaşayanlar bir çocuk dışında Carlos’un büyücü olduğunu düşünmektedirler.) Kemiklere şarkı söyleyen büyücü( kadınlar) onların ete kemiğe bürünmesini bekler. Sonra üstüne ruh döker ve kemiklerden yeniden insan oluşur. Böyle bir inanış vardır. Burada harçla karıştırılan kitaplar ölümdür. Carlos ölmüştür. Bu kağıt ev onun ölüm evidir. Kemikler yeniden canlanmak ve dönüşüm içindir. Kemikleri ve onlarla birlikte elinde kalıp da okuduğu birkaç kitapla (onlar da kemiktir bir anlamda) gerçekleştirilmeye çalışılan  ruh  ölümünden yeni bir dönüşüm yaratma çabasıdır.

“Arka kapak yazısını buraya alıyorum, çünkü Kağıt Ev için harika bir tanım: “Kitaplara, okumaya ve aşka dair bir kitap… Kalın ciltlerin arasında saklanacak bir mücevher…”