İlk göz ağrısı…

İlk kitabım Astak Kum Saatinde Akarken 20 yaşında oldu. Yazarlık serüveninde ilk kitabın yeri elbette çok farklıdır. İlk öyküm bir dergide yayımlandığında nasıl kalbim çarptıysa, ilk kitabım rafa çıktığı o gün de, aynı kelebekler kalbimdeydi. Yayınevinin halkla ilişkiler sorumlusuyla bir Temmuz günü, Beyoğlu kitapçılarını gezip vitrinlerde ve raflarda kitabımı izlemenin hazzını hiç unutmayacağım. Ama hiç unutmayacağım başka bir konu da aynı yayıncının dosyamı iki yıl boyunca bekletmesi, sessiz kalması ve telefonlarıma çıkmamasıydı. Bu kitabın yazılması ve basılmasına ilişkin günce tutmuştum, güncenin kendisi ayrı bir kitap taslağı olarak duruyor hâlâ. Sürekli kafamda o deli soruyu anımsıyorum. Dosya iyi değilse niye kabul ettiler, kabul ettilerse niye basmıyorlar? Sonunda çat kapı yayınevine gittim. Yayıncıya ve editöre kitabı bir kez de sözlü anlattım. Ayrılırken yayınevi sahibi Şermin Hanım’ın kitabı artık bekletmeyeceğine ilişkin söz verişini anımsıyorum. Kitabın editörlüğünü yapan Belgin Celil’le çalışmalar bittiğinde 2002 olmuştu. Yayıncının kataloğuyla birlikte kitabımın kopyalarıyla İstanbul’dan döndüm. Arabamın bagajına yan yana dizdiğim kopyalar kapağı açınca bagajdan daha geniş bir gülümsemeye neden oldu yüzümde. Joan Miro’nun bir eserinden kapak illüstrasyonu yapılan bin adetlik birinci basımıyla ilk göz ağrım, Astak Kum Saatinde Akarken, otuz sekiz öykü, dört bölüm halinde düzenlenmişti. Her bölüm için metinler yazmıştım ve kitabın izleği “zaman” dı. Bursa Tüyap fuarında imza günü yapılan 277 sayfalık Astak Kum Saatinde Akarken şimdi satışta değil. Tanıtım çalışmaları sırasında TRT’ İstanbul Radyosunda yapılan bir söyleşiyi de dijital ortama aktarmak bu günlere kaldı. Bu teknolojik aktarımı gerçekleştiren Sevgili Aşkın Aydoğan’a sonsuz teşekkürler. You Tube kanalımda , https://youtu.be/rO2Oovvj8LQ linkinden kitabın içindeki Bıçak Bitti öykümün seslendirilmesi ve söyleşiye ulaşabilirsiniz.

Esen kalın.

Kitaptan:

Meşale zannettiklerinizin ateşböceği olduğunu keşfettiğinizde ne yapabilirsiniz?

Edebiyatla uğraşmak, “dut yaprağından atlas yapmak” bence. Sabırla, bir koza yaratmak, canla başla çalışmak gerek. Uçmak veya ölmek için, uzun bir süre doğaya borcunuzu ödemeye çalışıyorsunuz. Aynı zamanda değişiyorsunuz. Hantal tombul bir tırtıldan kelebeğe dönüşmeye çalışıyorsunuz. Şimdi koza bitti. Bu kitap sayfalarını açan her okur, bulduğu iplikçik ile kendi ipek kumaşını dokuyacak. Bense tekrar başka bur kozaya girene dek biraz uçabileceğim.

Yaşamın hem içinde olmak, hem izleyicisi olmak… Sözcüklerin muhteşem aracılığıyla başkalarında kendinizi, kendinizde başkalarının izini sürmek.

Çok sıradan gibi görünen durumları hafifçe kazıdığımızda bambaşka yerlere ulaşabiliriz. Gerçekle görünen farklarını yakalayabilmek çabası benimkisi…

https://youtu.be/rO2Oovvj8LQ

CANKURTARAN

Rüzgâr bir çocuk gibi koşarak geliyor ve evin kapısında aniden susuyor. İçerideki ürkütücü sessizlikten çekinerek pencereden içeri bakıyor, ağaçların arasından arka tarafa dolanıyor ama içeri giremiyor. Eğri büğrü bir ev, bakımsız bir bahçenin bir köşesinde… Rüzgârın gördüğü, diz çökmüş, sırtı kamburlaşmış bir kadın.  Görünmez tehlikelere karşı savunmak için kendiliğinden bükülmüşlüğü vardır ya bedenlerin, öyle…  Bu beden az önce düşlerini geri aldı.  Düşleri dikenli çıkmıştı ve ellerini kanatıyordu ne zamandır.  Durduğu yerden üçü görünen, üç koca parmağa benzeyen masanın ayaklarına bakıyor. Üç koca parmağa benzeyen ayakların arasından, örtünün akan desenlerini görüyor. Sentetik iplikten püskül şeridinin akan desenleri durdurduğunu da görüyor. Masa örtüsünün püskülleri arasında düşler… Düşler yerde yatıyor. Bir görünüp bir kayboluyor. Bir görünüp bir kayboluyor ve kendisini ağaç kökü gibi hissetmesine neden oluyor. Gövdesi dipten sarsılmış bir ağaç şimdi kadın. Sapına kadar toprağa batıp çıkan bir bel onu yerinden sökmeye çalışıyor. Bir ileri bir geri, bir görünüp bir kayboluyor, bir ileri bir ge…

Yere devrilmiş kekik kavanozu yüzünden kekik kokuyor içerisi. Onun ne zaman düştüğünü görmedi ama yayılan koku kadına çocukluğundan bir resmi  anımsatıyor: Ekmeğin üzerine dökülen zeytinyağı, şişeden akan yağa güneşin değip yansıması, tezgâhın üstüne düşen damlacık, kesilmiş limonu sıkarken duyduğu dişlerini kamaştıran koku ve kabuğunu dişleme itkisi…  Yağı, limon suyunu emen ekmek dilimi, ıslak kekik tanecikleri, ısırmadan önce ağzının sulanması… Tüm bunları boyunun elverdiği açıdan görüşü. O sırada şaşkın gece kelebeğinin ürküyle cama vurması, kanatlarının sesi. Tezgahın öte köşesinde kalmış, temizlenmemiş bölüm. İkinci resim, dışarı yürüyen çıplak ayakları, kapının önündeki az önce suladığı betonun yaydığı koku. Duvara dayanmış bir çift bahçe terliğinin duruşu. Bunlara bakıp zeytinyağlı, kekikli, limonlu ekmeğini yerken, dilini ısırması, gözünden yaş gelmesi ama yemeyi sürdürmesi. Bir domatesin dörde bölünmüş parçalarının yaydığı yabanıl koku. Seni kocaya verecekler duydun mu? Zeytinyağlı, kekikli ekmeği yere düşüren kızın adı Melek. Resim değil, gerçek…

Bir ileri bir geri… Kirli yemenisinin kaydığının farkında. Olsun. Sallanan oyaların adı, elti eltiye küstü. Kendi ördü. Oyanın motifleri yanağında böcek gezmesi gibi değip kalkıyor, değip kal…

Alacakaranlığın içine asılmış ışıklar yüzüne gözüne bulaşırken yavaşça ağlıyor. Şimdi başka ses yok. Rüzgâr da susmuş. Ağlarken, kendisine ait ne kadar az şeyin olduğunu düşünüyor. Öyle az şey var ki öyle az… Onları kollamak zorunda. Yoksa yok olacaklar. Salınımından dağılan, odayı pis kokulu bir battaniye olup örten ter kokusundan kendi varlığını duyumsuyor. Kokudan başka neyi var ki? Var… Şu ot sedirin yaygıları var, çeyizinden. Sedirin beyaz patiska etekleri  var, ara dantelli, kızken örmüştü. Üstündeki basma örtüsü var, annesinden. Ot yastıkları var, kaynanasından. Dantellerin ilmikleri arasında “A Fadimem” türküsü var. Tığın her batıp çıkışında ipi dolayıp çekmesinde, “Ay lay li lom, ay lay lom” var. İşte bu onun sesi. Ona ait bir şey. A Fadimem, hadi senle kaçalım/Beyce pazarında dükkan açalım/Ay lay li lom, ay lay lom. Türküyü hiç unutmadı. Tığı sımsıkı tutmaktan başparmağı beyaz beyaz bunu da unutmadı ve; A Fadimem iner gelir Belen’den /Zülüfleri tel tel olmuş elemden/Ay lay li lom, ay lay lom, diye çın çın avluyu inleten kendi sesini de unutmadı.  Ay Meleeeek ne güzel söylüyorsun kız. En iyi arkadaşı Emine’nin sesi bu. Onun sesi de motiflerin, zincirlerin dolguların içinde duruyor, türkülerin yanında. Kesmeden gülümsüyor; A Fadimem iki değil üç değil/Benim bağrım demir değil, tunç değil/ Ay lay li lom, ay lay lom...Ama şimdi, nefessiz kaldı türküler, Meleğin kanatları rüzgârsız…

Dalgalı bir denizde kayıktan bakarcasına bakıyor masanın ayakları dibine Melek. Üç koca parmağa benzeyen masa ayaklarının dibine… Dördüncüsü görünmüyor. Orada yatıyor  O! Artık dikensiz… Bir görünüp bir kayboluyor, bir görünüp bir kay… Masanın üstündeki sarı yapay güller, haftada bir yıkanması gerek ama ne zamandır üzerinde sinek bokları var. Bir gidip bir geliyor güller…. Bir gidip bir ge… Sarı güller onun. Sarı güller gelinlik gülleri. Duvardaki resimde elinde duruyor bak. Resmin altındaki sıva,  içi irin dolu deri gibi şişmiş , ha patladı ha patlayacaktı da damat aldırmamış, basmıştı çekici, patlatmıştı sıvayı, yeni gelin basma örtünün üstüne yayılan parçaları toplamaya çalışmıştı. Tamire lüzum yok, resim kapatıyor zati… Bu kocasının sesi. Sıvayı olduğu gibi bırakan o. Resmi kaldırsan bu cümle altından çıkıyor, bir de kırmızı tuğla. Süslü bir şarkıcının yanağının kenarını tırnağınla kaldırınca iskeletini görmeye benziyor bu resmin duruşu. Yüzünün yarısı kusursuz, beriki yanında kırmızı etlerin parçaları, kanlı çene kemiği, kanlı dişler, şarkı söylüyor: “Yüksek yüksek tepelere…” Kına gecesi var onun, gözyaşları var, o geceye dair. Gelin ağlamadan olur mu?  Ağlayarak  eğlenmeyi üleşir kadınlar… Kadın kendi düğününde bile ağlamalıdır. Töredir. Avuçların kınayla damgalanması, yüreklerin şarkılarla taşırılması usuldür. A Fadimem, türküsü susmuştur. Şu fotoğraftan (gelinlik fotoğrafı işte) yarım saat önce kelebek tırtıl olmuştur. Artık istediği gibi uçamayan, kozaya hapsolan, eskinin kelebeği değişip Melek Vural olmuştur. Kocasının soyunun adını almıştır. Soyunu sürdürmesinin sorumluluğu omuzlarına yüklenmiştir.  Bu resmin çekildiği rutubetli küçük oda; fotoğrafhanede ışıklı bir şemsiye hatırlıyor, plastik kokulu, aynanın önünde hiç yıkanmamış bir tarak… Fotoğraf karesinde olan insanların ağız kokusu, ter kokusu… Işık patlayıvermişti! Bu acayip gülüş ondan. Yanındaki gülüş ise herkesin, “Pek iyi çocuk, hâlim selim çocuk” dediği, gülüş. İnce bir zar gibi kapladığı bu nur yüzü dışarıda gezerken kullanıyor damat. Evde kalın kabuklu, Kafdağı’nın ardına gidesice paslı yüzüyle gezer. Şimdi o paslanmış gülüşü de aldım bak…  Sağ el gülüşü. Hep hazırda bekler sağ el. Sağ eliyle yemek yer, sağ eliyle dayanıp sağından kalkar, sağ eliyle şeyini tutar, sağ eliyle vurur. Resimde de o el gelinin omuzunda işte. Resim bir ileri bir geri sallanıyor. Gelinin adı Melek, gelinliği kiralık. Beni cennetteki hurilere hazır hale getireceksin. Hazırlanmak için ibadet etmek lâzım, demeye başlamamış daha sağ el. Kendisi ise bir dünyalık kadın olduğunu henüz bilmiyor bu resimde.  Bunu buraya çaktı ki o yokken bile unutmayayımmış. Eli üstümdeymiş. Kör olasıca! İbadet etmek için zamana ve rahata ihtiyaç vardır. Beni rahat ettirmek senin işin. Lüzumsuz dünyevi işler senin işin. Memeleri yeni tomurcuklanmış hurilerime kavuşana kadar sana katlanacağım… Bunları da sağ el söylüyor, havada vaaz verir gibi duruyor. O sağ eli o resimden kesip çıkarsam, diyordum. Camı kırayım, eli keseyim, bitsin… Resimden çıkarsam atsam da ne fayda… Hep üstümde. Yüzüme, sırtıma, böğrüme al, mor izler bırakan sağ el. Yorulunca hadi bakalım sıyır şu siktiğim  şalvarını, der. Küfretme dedikçe, sen dünyalıksın,der. Hizmetimi görecek, şehvetimi söndürecek, beni misafir edecek bir dünyalıksın. Sana küfretmem yasak değil. Her seferinde de bir çocuk yapışır içime.  Dokuz ay boyunca sömürüp bitirirler, kan olup öfke olup fışkırırlar. Susarım. Hiçbirini sevmem bu şişiklerin. Bu beli bükülü hep ağlayan evi de! Tüm istediğim yüreğim çarpmadan yaşayabilmekti oysa.

O resimden beri kirpikleri hep ıslak Melek’in. Ağlamaları hep az önce bitmiş gibi. Şimdi de öyle. Ağlamaları az önce bitti… Bu kere sonsuza dek bitti. Buna inanamayarak arada yemenisini çiğniyor Melek. Elti eltiye küstüyü çiğniyor, bırakıyor, çiğniyor bıra…  Merak ediyor, artık  yüreği çarpmadan yaşayabilecek mi acaba?  

Kendisine dünyalık diyen o adamı artık gece uyurken izleyip, hayal kurmasına gerek yok. Açık ağzından içeriye zehir akıtmak, bir akrebi atletinden içeri salmak, ağzının kenarından yağları akıta akıta yemek yerken fare zehiriyle tatlandırılmış yalancı dolmayı yutamayıp devrildiğini görmeyi istemesine gerek yok. İçindeki hınç dişlerinin arasına sıkışıp durmayacak artık. Çene kemiklerinin gece veya gündüz birbirlerine kaynadığını hissettiğinde yalnızca ağzını açar, koca bir soluk alırdı. Yapabildiği bu, elden ne gelir…Artık ağzını koca koca açmasına da gerek yok.

Her zaman irkilir gibi konuşan her zaman ıssız bir yolda korkarak yürürcesine yaşayan Melek, cennete gidememekten korkan kocasının, kapıyı ne zaman arkasından kapatacağını beklemekten sıkılmış, geri dönmüş ve bak onun içi boş ayakkabılarını kapının önüne bırakıvermişti işte. Dünyalık, onu hurilerine uğurlamıştı bak! Alnı secdede, aklı hurilerde, sağ eli Melek’in bedeninde, yaptığı ibadetlerin sonuna geldi gördün mü? Şimdi olduğundan küçük görünüyor, soyadı vur-al. Ama Melek’in de soyadı vur-al. Bunu şimdi fark etti bak. Vurdum aldım. Aldım, verdim, ben seni yendim… Bu oyunu bilir misin sen? Kendisine dünyalık diyen soyadı vur-al olan o adam sessiz. Sonsuza dek sessiz O! 

Pencereden gökyüzüne bakıyor Melek. Bulutlar bir ileri bir geri sallanıyor. Apansız başını çevirip düşüncelerinin son parçasını bir bağırtıyla seslendiriyor, “Beni çok dövdü!” diye açıklıyor. Bakışlarında gizemli bir pırıltıyla birden kulaklarını tıkıyor. Yüzündeki şişliklerde hâlâ gözyaşı damlaları varken bıçağın göğüs kafesine çatır çatır girip çıkmasını duymak istemediğini, haykırıyor. Artık sallanmıyor. Gözlerindeki yalımla köşeye büzülmüş çocuklarına bakıyor. Yerdeki bıçaktan uçan ışık çocukların üstüne konuyor. Bunlar ne olacak şimdi? diye düşünüyor. Çocuk Esirgemeye verecekler onları. Keşke bu herifi öldüren ben değil de bir başkası olsaydı. Çocukların yüzünde bıçağın parıltısı bir gidip bir ge…

Ama Melek’in bilmediği, dünyalıkların çığlıklarına da duyarlı bir kulağın olduğu ve keşke tümcesinin ona ulaşabileceğiydi. Evin etrafında dolaşıp içeri giremeyen rüzgâr, keşkeyle başlayan tümceyi duyan rüzgâr, bir dünyalığın yürek çığlığını o duyarlı kulağa taşıyor, öykü bu ya… Derken, can-kurtaran-bıçak yerde artık kararmışken, görünmez olmuşken, Melek’in titremeleri tüm evi kaplamışken, kapı çalıyor; kapı her an içeri doğru patlayacakmışçasına şişip duruyor. Çocuklardan biri seğirtip açıyor. İçeri bir cankurtaranın mavi ışıkları girip çıkıyor, girip çıkı… İçerisi mavi ışıklar ve polislerle doluyor. Sakin olun, diyor bir tanesi. Kocanızı bıçaklayan hırsızı yakaladık. Cankurtaran da geldi. Eğilip yerdeki adamın şah damarını kontrol ediyor, ama kocanız galiba sizlere ömür.

-0-

Bu öyküyü bitimsiz cinayetlere kurban giden, yapayalnız bırakılan, yurdumun kadınlarına armağan ediyorum. Bir gün bir kulağın onların çığlıklarını duymasını, yazgı denen “şeyin” değişmesini dileyerek. Kadın cinayetleri durana dek, öz savunma yapan kadınlar özgürlüklerine kavuşana dek, o can kurtaranı çağırmak için hiç susmayacağız! Bir gün o öyküler başka türlü yazılacak. – Serap Gökalp

Görsel : AndrewLozovyi 7360×4912 px Polietilen boyunca çığlık atan kadın

İKİ ÇIĞLIK İKİ TÜRKÜ BİR AĞIT

Vay o nasıl çığlık?

Dağların soğuk nefesi, uzun upuzun bir tülbent olup, kıvrak, aceleci ve şaşkın! Avluda şöyle bir dolandığı sırada büyük kerpiç evin içinden kopan o çığlıkla karşılaştı. Öyle bir çığlık ki rüzgârı bile oracıkta kavurdu, eritip yere çaldı!

Kurban Bayramının ilk sabahı. Tosunun gözünü bir çeşm-i bend[1] ile, üç ayağını kurban ipiyle bağladılar, tekbirle yatırdılar. Bekir Saka, ilkin bu urgan olmaz deyip, samanlığa başkasını almaya gitti ama geri geldi. Baktı hayvan kıpırdamıyor, bir daha çözüp bağlamaya üşendi, besmeleyi çektiği anda…

Bekir Ağa ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Terliyor, yalnız fena terliyor. İlkin anladığı bu. Her şeyi duyuyor ama insanların neden bu kadar korkulu sesler çıkardığını merak ediyor. Çığlık. Hediye’nin çığlığı hâlâ kulaklarındayken Hamiye’nin çığlığını hatırladı birden. Yanağının altında ne var fakat? Kayıyor azıcık. Kalbi göğsünde kesik baş tavuk olmuş, çırpın Allah çırpın… Dereyi görüyor ansızın. Geriye doğru kayan su, Hamiye’nin bacaklarında burgaç olup yitiyor… “Meşelidir dağlar meşeli…” Söğüde saklanıp o kızı gözetlediği günkü çığlık… Tıpkısı. O günden yana bir yıl ancak… Şimdi duyduğu böğürtü, koca bir abani[2] olup türküyü de havayı da kaplıyor. Bir şey unutmuş sanki…

Hamiye derede çamaşır durularken… Kır kokusu, yanan odun, beyaz sabun kokusu, tezek kokusu… Nar motifleri arasında yapraklar ve mineler işli ak şalvarının paçaları sıvalı. Son peşkirleri,[3] futaları[4] da durulayıp genç, güçlü elleriyle sıkarken, su kaynattığı gazganın[5] ateşi sönmeye başlamış. Yüzü görünmüyor. Şalvarın büzgülerini örtünmüş kalçaları dalgalanıyor. Mermer bacakların dizden aşağısı, suyun içinde kızarmış. Yer değiştirdikçe çakıllar inliyor: ez beni, ez beni… Kır kokusu, yanan odun, beyaz sabun kokusu, tezek kokusu… Bir de geldiğinden beri kopardığı söğüt yapraklarının kokusu Bekir Saka’nın burnunda… Yapraklar ayaklarının dibinde yığın olmuş, yüreği de yığının altında kalakal…

Çığlık…

Öyle bir çığlık ki derenin ilkyaz gürültüsünü bastırıyor! Saklandığı yerden kaşla göz arasında ayrılırken, Bekir Saka’nın, yaprakların altında löpür löpür atan yüreği de çiğnenmiş oluyor. O dakikadan sonra da diline bir türkü doluyor: “Meşelidir dağlar meşeli/Dibinde halı döşeli/Kül oldum aşka düşeli.” [6]

Derenin çakıllarına benzemiş, etleri söğüt yaprakları gibi koparılmış, eli kolu kesik, gözü kör, kulağı sağır Bekir Saka, evin içinde ayrı bir kule yaptı da kendini oraya kapattı sanki. O kız da içinde… Lokmasını yutarken, at koştururken, hamamda yıkanırken, çarığını giyerken, çakşırını [7] bağlarken hep o kız… Ama kızın Bekir Saka’yı gördüğü de yok, göreceği de. Kör şeytan! O Mustafa Ali’ye vurgun. Köyün Öğretmeni. Şu Köy Enstitülü! Köylünün gözbebeği! Çocuklara ders veriyor, yetmiyor koca adamlara, kadınlara okuma yazma kursu, yetmiyor, marangozluk, duvarcılık bilmem ne! Kadınlara oklava yapmaya varana dek her bir iş geliyor elinden. Tohum ekiyor, hayvan bakıyor… Kitap okuyor. Keman çalıyor! Keman çalıyor! Bilmediği yok!

Kızın yolunu kesmesi, yalvar yakar olması, kendini bilmez dolaşması para etmedi. Bu ona acı verdiği gibi daha çok azdırdı. Sonunda dünür başı gönderdi ve ıslıkla çalmadığı zamanlarda: “Susadım su isterim/Pınar nerde gösterin/Ben pınardan ganmeyom/ Kezibanı isterim”[8]  türküsünü Hamiye’yi isterim diye çevirip avaz avaz bağırır oldu.

Hamiye hayır dedi.

***

Hamiye çığlıkla beraber samanlıktan fırlayıp kendini bahçeye attı. Beti benzi kül… Dere kenarındaki kendi çığlığını anımsadı. Aynı öyle korkulu, can havli… Hele o türkü… Ne zaman duysa içi kalkıyor korkudan. “Meşelidir dağlar meşeli!” Kül oldum dedi, dedi ama  Mustafa Ali’ ye etti edeceğini!

Mustafa Ali, Bekir Saka’ya münasip biçimde “kavilleştik, vazgeçsin” diye aracı gönderdi. Olmadı. Bu açıktan açığa reddediliş Bekir Saka’nın gururunu kırdı, iş inada bindi. Yılan hikâyesi tüm köyde haince izlenen bir arkası yarın oldu…

Köyün üstüne öyle bir ağırlık çöktü ki anlatılır gibi değil. Ailenin kıza bir şey dediği yoktu da… Evet deyiverse Ağaoğlu Bekir Saka’ya… Üstüne varmıyorlar ama… Gelinlik kızı, hazır asker delikanlıyı, sünnet olacak oğlanı, gebeyi ve loğusayı hoş tutmak gerek ya… Sabır… Ama Hamiye geceleri ter içinde uyanıp kalbini eliyle bastırıyordu. Ne yapmalı?

Tabi bu Bekir Saka Hamiye’ye dünür gönderdikten, Dünür başı, iki ev arasında mekik dokumaktan usandıktan sonra olanlar.  Demeye kalmadı Hamiye çifteyi kaptığı gibi soluğu Sakaların kapısında aldı. Anası Ağaya; “Kız kapıya dayandı. Oğluna söyle ona varmayacağım. Huzurumu kaçırmasın gerisine karışmam,” diye anlatınca Sakaların Bekir’in gözleri çakmaklanıp daha da isteklendi. Ne yapmalı?

***

Bekir Saka biliyor. Kız o Mustafa Ali’yi görmez olsa, razı olacak biliyor… Gel gelelim ne yaptı ne ettiyse, öğretmeni yıldıramıyor. Ne gelen Kesim Denetmenine[9] fısıldananlar, ne öğretmenin komünistlik yaptığı, çocukları zehirlediği dedikoduları… Konuşmaya başlayınca karşısında durabilene aşk olsun! Böyle bir adam görülmüş değil ki. Her şeyi ona danışır oldular. Yetmezmiş gibi Hamiye… Hele kışın dağdan gelen çay donduğunda yaptıkları… “Siz böyle el kol bağlı oturacak mısınız? Yoksa benimle gelip çayın yolunu açacak mısınız? Susuz durulur mu?” dedi de… O acı dağ rüzgârlarında, vücutları buhar tüterek kazmalarından buzlar fırlatarak çalışmadılar mı, ben gidiyorum deyince?  Dağ taş kazma kürek sesiyle dolmadı mı kar sessizliğinde? Çay yolu açıldığında, su yürüdüğünde, köylü sevinç çığlıklarıyla dağları inlettiğin-de Bekir Saka “Hamiye” diye bağırıyor, duyan yok!

***

Hediye o korkunç çığlığından sonra kerpiç evin içinden dehşetle kendini de dışarı attı. Mustafa Ali’nin haberini verirken nasıl öleceğim sandıysa aynı korku tepeden tırnağa aktı, aktı, aktı…

Erkeklerin akıl almaz gelenekleri bezginlikle ve teslimiyetle karşıladıkları “oğlum bu kadın işi sen karışma” diye gözlerini yukarı kaldırdıkları günler… “Kız isteme yapılacak. Söz kesilecek, ardından nişan. Hasat zamanı da düğün artık.” Çeyiz hazırlanacak. Hamiye’nin babası dalgın, hesap yapıyor. Acaba bir tarlayı mı satsa düğün için? Öğretmende para yok. Anası söz kesme, nişanı tasa etmiyor da düğünden korkuyor, Allah biliyor ya… Kınası var, gelin hamamı var, tavuk alması var, çeyizi, düğünü, yemeği, içkisi, haydi ardından paça[10]… Of, of, ilk kızı ve onu gelin ederken hiç kusur istemiyor. Mustafa Ali’nin akrabaları gelince nerede yatırılacak, ilkin onu düşünmeli. Ortalık toz duman…

Derken söz kesilmişti. İlkyaz. Okulların kapanmasına az kalmıştı. Öğretmen çocuklarını peşine takıp kır gezisine çıkmıştı. Yanlarında kitapları, ekmek içi azıkları. O zamanlar okulda hepi topu on yedi öğrenci var. Ta, Keçi Yayla’ya kadar gidiyorlar. Köyün çobanı Hüsnü’nün yanında dinlenmek için duruyorlar. Kimisi çobanın yanbolu kebesiyle[11] kangal köpeğiyle haşır neşir, kimi kita-bını okurken kimi de ‘çömlek çömlek ne kaynar’ oynu-yormuş. Mustafa Ali, Çoban Hüsnü’yle söyleşirken, Bekir Saka’nın aynı çanağa işeyen üç beş arkadaşı (Çoban böyle dedi) öğretmenle bir şey konuşacaklar. E, konuşsunlar, demiş öğretmen. İlkten şöyle biraz yürüyelim, demişler. Yürümüşler. E, demiş Mustafa Ali, sondan ne diyeceksiniz? Çok uzaklaşmıyorlar ama konuştukları da duyulacak gibi değil… Durup dururken, gelenlerle öğretmen arasında dalaş çıkıyor. Öyle güzellikle konuşurken işte… Anlayamıyorlar ki… Öğretmenin ayağı mı kayıyor ne oluyor kimse tam olarak bilmiyor. Yardan aşağı düştüğünü hepsi gözleriyle görüyorlar… Jandarma ifade falan alıyor almasına ama kaza… Olan bu.

Ey şimdi Hamiye’ye kazayı kim anlatacak?

Hamiye, ahretliği Hediye ile birlikte süt sağıyor, kümesi temizliyorlar, sıra tavukları yemlemeye geldiğinde Hediye;

“Ahret, başıma bir fenalık gelmiş olsa, bana senin söylemeni isterim,”diyor yavaşça.

“Ey, sen bana ne diyecen?”

“Mustafa Ali Öğretmen… Bir kaza geçirmiş de… Onu diyecektim.”

Dedi, dedi de duydu mu duymadı mı anlayamadı ilkin. Çünkü Hamiye darıları tavuklara “Gih, gih, gih” diyerek saçmayı sürdürdü.“Nasıl olmuş?” diye sorduğunda aralarında neredeyse on adım oldu.

Hediye,“Tutamamışlar, anlayamadık, diyesiymişler…” diye sözlerini bitirdiğinde, ellerine baktı Hamiye. Avuç içlerini şalvarımdan sildi, gene baktı; “Hamur kabarmıştır, gideyim ekmeği yoğurayım Ahret” dedi yalnızca.

***

Bekir Saka, gözlerini kapatıp açtı. Üstüne yattığı kolu karıncalanmaya başladı ama kıpırdayamıyor. Allah, Allah! İleri doğru baktı. Masat [12]uzağa fırlamış. Sapları gül ağacından kesim bıçağı da yüzme bıçağı da kemik sıyırma bıçağı da dağılmış gitmiş… Bıçakçılar çarşısın-dan aldığı… Bir ağırlık üstünde ki… Anlatılır gibi değil. Burnu aktı sanki elini kıpırdatamadı, soluğunu çekince yapışkan bir hava lök etti, içine girdi. Sesler giderek eğrilip büğrüldü, lime lime oldu. Hamiye, diye seslenmek istedi. Bir hayvan soluyordu… Tekmeler savuruyordu. Recep dizini dövüyordu.

Kulağının biri “Tosunu yakalayın be heeeey!” bağırtısını duyarken bir erkek sesi ona karışıyor; “Muhtara haber verin!” diye bağırıyordu. Bir çocuk ateşe düşmüş gibi çırlamaktayken bir kadın sesi; “Vay,vay,vay başımıza gelen, komşular yetişin!” diye inliyordu. Hediye’nin çığ-lığıysa öteki kulağında hâlâ kıvrılıp duruyor. Bekir Saka’nın gözlerinden yalımlar çıkıyor.  Göğe yükselen kökleri tutuşturuyor. Burnunda toprak kokusu… Bir koku daha var ama anlayabilse…

***

Hamiye çığlıktan az önce ortalığı kaplayan tekbir sesiyle sıtmalı gibi tir tir titriyor. O taştan sedirin üstünden alınıp, tekbirlerle götürülen tabutun içinde Mustafa Ali mi var vay! Alın şuncağızın kalbini de koyun içine çünkü artık Hamiye kalbini istemiyor.

Cemaat camideyken, lokma yapıp helva kavurdu. Köy Muhtarı, İhtiyar Heyetiyle birlikte Mustafa Ali’yi kendi köyüne götürünce, cenaze ev halkından biriymiş gibi birinci tebareke gecesi, kabri aydınlık olsun diye Hamiye, kibrit dağıttı, yedi gün mutfağa girmedi. O ağıt o günden kalmadır: Derede davul sesi var/Uy derede davul sesi var/Bugün gelinin yası var a gelin/Bir oğlandan gayrı nesi var/Alırlar seni elimden/Sararlar ince belinden a gelin![13]

***

Gözlerinin arasından bir adam gördü; Recep. Tanıdı. Ağzı açılıp kapanıyor, besbelli sesler de çıkıyor ama Bekir Saka anlamıyor ki ne yapsın? Recep çökmüş dizlerini dövüyor. Niye? Bitkin, böğürtüyü duyuyor yalnız. Neden susturmazlar ki?

“Bekir, Bekir Ağabey!” Bekir Saka ses vermedi.

***

Cenazenin gittiği sekizinci gün Hamiye anasına; “Bekir Saka’yla evleneceğim” dedi. Bunu derken, dağların yeşillikleri bugünkü gibi gözünün önünde. Anasının irkilmesi de… “Ama bir şartım var. Ahretliğim de kumam olacak.”

Anası oracıkta bayıldı. Görülmüş şey değil. Başka yerlerde duyuyorlar; adamlar iki üç kadın alıyor ama bu köyde ağza alınmayacak kadar ayıp bir şey bu. Tüm kadınların uykusu kaçtı; bir herifi iki karı paylaşır mı hiç? Onu bırak medeni kanun var, hükümet adamın yakasına yapışır da hapislerde çürütür alimallah! Geberesice padişahlar gibi o ne öyle?

Olmadı. Hamiye başka türlü razı olmadı: “Ahretim de benimle gelecek.”

Hediye’ye  bakıyorlar; ne dersin? 

Ne desin?

***

Bahçede ne kadar insan varsa Hediye’ye bakıyor şimdi: Niçin bağırdı?

Ne desin?

Hiçbir şey diyememişti. Ahretlik onlar. Ne desin? Bindallı al gelinlikleri sırtlarında, şıkır şıkır pullu al yazmaları başlarından aşağı örtük. İki kına tepsisi içinde mumlar. İki bakireyle iki yenge kınalarını yaktılar. Yaşlılardan biri bakır havası çala dururken, kızlar kaşıklarıyla eşlik ettiler. Birden sustular. Nasıl kına bu? Eğlenilecek bir kına değil ki…

Düğün günü, gelin başları yapılıp ahretler giydirildi. Ayakta duvara yaslanıp aileleriyle vedalaştılar. Babaları kırmızı çarıklarını giydirirken, iki evin avlusunda iki düğün alayı, davullarla zurnalarla gelin alma havaları çaldı. Gelin alayı iki kol. İki at üstünde al giysili iki gelin, iki çeyiz sandığı, iki ana, iki baba… Çifter akrabalar, dayılar, yengeler, amcalar, teyzeler, halalar… Ah!

Bunca çifter yetmez gibi iki bayram arası. İyi değildir derler ya kimse kulak asmıyor. Zaten düğün alayı denecek hali yok, suskun bir kalabalık. Davul zurna boşuna! Kızlar taş kesilmiş atların üstünde, peliklerinde gelin telleri şıkırdıyor. Gerdek gecesi köy uyumaz şenlik olur ama o gece tüm ışıklar sönük, tüm kapılar kapalı… Utanç diz boyu…

***

Gazgan fokurdamasını kim çıkarıyor, diyecek Bekir Saka,  konuşamıyor… Yutkunmak istiyor olmuyor. Konuşsa… “Acık bi yardım edin doğrulayım…” Diyecek… Yüreği fırladı fırlayacak döşünden…  Hamiye’yi gördüğü yerler tek tek gözünün önünde. Ama Hamiye onu bir türlü görmüyor. Bir kerecik dönse baksa ya? Nerdeee… Hamiye kör. İşte bu. Sonunda Mustafa Ali’yi görmez olursa razı olacağını biliyor. O çok bilen olmayıverince Bekir’i sevecek ama… Ama Hamiye, gelin olduktan sonra yok oldu sanki.  Kütür kütür kız göz kapaklarıyla nasıl örtündüyse bulamadı onu bir daha Bekir Saka… Hamiye gelinin ruhu geçmişte kalmış gibiydi. Ya Hediye? Zaten adı üstünde Hediye işte… Tam burada, dutun dibinde durup, bir derken iki gelini oldu Bekir Saka’nın. Ama gelen alayın önünde davullar zurnalar çalmaktayken Hüsnü’nün yanbolu kebesi kararmış da dağlardan uçmuş düğün alayının üstüne çöreklenmişti sanki.

Bir hayvan soluyor yakınında ama tosun çoktan kaçmıştı hani? Koca bir gövde sesi var toprağın içinde eşinir, aranır, vurup kendini savurur… Bekir Ağa anlayamıyor ki… Göklere uzanan ağaç kökleri. Hayır dallar… Ağacın ömrü kadar burada yatıyor gibisine geliyor. Dallar düğün gecesindeki dallar oluyor. 

Aya karşı tuttuğu kandil başını tam görememişti. Bu işareti ‘belki de görmüşümdür, farkına varmamışımdır’ diye geçiştirmişti. Gerdek gecesi kandilin başını görmezsen o yıl öleceğine işarettir ama… Göz gözü görmüyordu ki, dersin. Bak şimdi hatırlıyor; kandilin başını göreme-mişti. Bu duygu içinde paslı bir çivi olmuş meğer. Şimdi batıyor da batıyor.

***

Hediye gelinin çığlığını duyunca, adam aniden boynunu çiziverince hayvan ürkmüş mü, ayağa fırlamış mı, ip kopmuş mu?! O sırada Bekir Saka Ağanın bıçak tutan dirseğine bir vuruş vurmuş tosun, adam ne oluyorum demeden kendini kesmiş mi? Şah damarından ok gibi fırlayan kana baka baka aman zaman demeye kalmadan ödü canı süzülüp kan kuyusunun kenarına devrilivermiş! Onca insanın basireti bağlanmış, herkesin gözü önünde, bitivermiş iş. Kimsecik yardım edememiş. Şaşkınlıktan mı nedir tosunun peşine takıla yazmışlar ama o çoktan almış başını gitmiş. Ya işte, Bekir Saka’nın yüzü kan çukuruna bakar, iki ayağı bedeninden azat eşinirken, gırtlağı danalar gibi böğürürken herkesin nutku tutulmuş, ne edelim derken, bir aylık gelinler, iki dünyalık ahretlikler böyle dul kalmış. Kaza…Bu da öteki gibi bir kaza işte…

Recep akıl etti de Hediye geline; “Sen niye bağırdın?” dedi

Hediye ve Hamiye bakıştılar. Tam bir şey diyecekken bir ıkınma sesi duydular. Bekir Saka uzanıp, hayvanı bağladıkları kazığa tutundu. Bir çatırtı oldu. Tosunun günlerdir sökemediği kazık kopmuş, parçası Bekir Saka’nın elinde kalmıştı. Sonradan biri (kimdi ki?)eğilip, kazığın kopan parçasını ağırbaşlılıkla incelemiş ve “Can havli be heeey, can havli işte!” demişti.

Bulutsuz havada aniden bir yağmur bastırdı, bir yağmur… Kurbanda ikinci gün rabbim kurbanların kanları yıkansın diye rahmetini gönderir ya … yağar da… Ama ilk günden ve hava bulutsuzken yağmışsa… Böri[14] yavruladı herhalde…


[1] Çeşm-i bend; Kurbanın gözünü bağlamak için hazırlanan nakışlı örtü.(Bursa)

[2] Abani: Sarıya çalan beyaz renkte , üzeri açık turuncu ipek dallı nakışlarla kasnakta işlenmiş kumaş (Bursa)

[3] Peşkir: Havlu(Bursa)

[4] Futa: ipekli pestamal (Bursa)

[5] Gazgan: kazan (Bursa)

[6] Bursa türküsü

[7] Çakşır: Erkek şalvarı (Bursa)

[8] Bursa türküsü

[9] Kesim Denetmeni: Köy enstitülerinde bir kadro adı

[10] Paça: Düğünden bir hafta sonra verilen eğlenceli yemek. (Bursa)

[11] Yanbolu kebesi: Çoban abası (Bursa)

[12] Masat: Kasap bıçaklarını bileme aleti

[13] Ağıt, Bursa yöresi

[14] Böri: Kurt (Bursa)

PİRANA KAHKAHALARI’ndan bir öyküydü

Köyden Uzakta

İki ciltten oluşan birbirine bağlı toplam on üç öyküden oluşan 2009 Uluslararası Orhan Kemal Öykü Ödülü İkinciliğini kazanan  Tuz Saraylar adlı kitabımdan bir öykü.

Güçlü olduğuna inandırdın beni,/Bol bol da verdin bana vereceklerini,/Yüz yıl günah işleyip bilmek isterim/Günahlar mı sonsuz senin rahmetin mi?-   Ömer Hayyam

Sıcak havada eski model bir minibüsle rampa çıkmak, içinde hava sıkışmış enjektörde ilaç olmaya benzer. Sıcağı severim gerçi, askerliğimi de Kıbrıs’ta yaptım. Ama duvarlaşmış hava tabakasıyla enjektör pompası arasında kalmış minik yaratıklara dönüşmüştük sanki. Çözülebilir bir sorun gibi gözükse de havalandırma donanımı çalışmayan minibüs ayağınızı vuran ayakkabı kadar bezdirici olabilir. Ön koltukta, şoförün yanında tek başıma oturuyor, kitabımı okuyordum. Sağ dirseğim, sağ yanağım kavrulurken derviş sabrı gerekiyordu ya olsun. Arkadaki ısıl işlemden geçmekte olan cam kaplar ise fena halde tıngırdıyorlardı. Gördüren Turizm şirketinin ele alınmadık bir köşesinin kalmamasına özen gösteriliyor, temsilcisi olarak şoförün ensesine haykırılıyordu. Zavallı adam kötü laflardan korunmak için kamburlaşmış, ensesini kısmış, gayretle arabayı sürüyor,  duymazlıktan gelip benimle konuşmaya çalışıyor, öfke selinin yatışmasını umuyordu. Şanssızlığı, benim kitap okuyor olmamdı. Geçiştirdiğim, duymadığım sözlerine alınganlık göstermemesine rağmen kitabımı kapatır kapatmaz:   “Bitirdin galiba,” diye rahatladı. “Bitirdim,” dedim.  Bitirmeden rahat etmeyecek gibiydin. Ne kitabı o?”   Bu cümleyi arabanın içindeki yakınmalar, hım hım arabesk şarkı, pencereden gelip geçen böcek, sinek vızıltıları, kuş sesleriyle birlikte algılıyordum. Kasetteki adam sesini genzinden inletiyor, “n” harflerini diliyle damağı arasında yamyassı yapıp şarkıyı çiğniyordu. Mum gibi titrettiği “m” ler, bungun sözlerin gölgelerini uzatıp duruyordu.  Dikiz aynasından sarkan  nazarlık ve bir çift bebek patiği fena halde sarsılıyordu. Güneş dışarıda akan görüntüleri titreştirir, terletirken minibüsümüzün ön camındaki eşyaları da macun kıvamına getirmeye çalışıyordu. Her nedense kâğıt peçete kutusu alev alacak gibime geliyor, ikide bir kartonu elimle yokluyordum.            “Alacaksan al” dedi şoför, çenesiyle işaret edip. “Yok” dedim. “Ondan değil, güneş var ya…”            “Eee” dedi. “Güneş varsa mendile ne?”  “Tutuşacak gibime geliyor, nedense” diye zoraki güldüm, kendimi salak yerine koyduğumun farkındaydım.  “Heee,” dedi. “Cam mercek gibi şeyderse diye… E, çekiver or’dan, koy torpidoya, madem rahat edemedin. Ne kitabı o?” “Öykü kitabı. “            “Neyden söz ediyor?” “s” leri baloncuklu söylüyor, yok tam öyle değil, dilinin ucu kesik de bu sesi çıkaramıyor sanki.   “Çok şeyden söz ediyor. Ama kitabın tamamı ne diyor dersen, dilencileri toplayalım organlarını, organ bekleyen yararlı insanlar için alıp, onları da çöpe atalım” diyor.            “Nasıl yani?”   “Bir doktor var, hastalarına organ temin etmesi gerekiyor, bir zabıta müdürü var, bu dilencilerden bıkmış usanmış. Bol miktarda da dilenci… İyi doktorlar da var ama.”  “Heee” dedi şoför, koyun gibi bakarak, alt dişleri görünmüştü. “Çete mi bunlar yani? Ne yapıyorlar? Dilencilerin şeylerini; dalak, barsak söküp zenginlere mi satıyorlar? Ha?” “Değil öyle. Buradaki fikir dilencilik denen işin keskin bir kararla ortadan kaldırılması anlıyor musun?”   “Dilenciliğin mi, dilencilerin mi?”   “Eee, her ikisinin de elbette…”   “E, nerde olmuş bu olay dedin?”   Alnıma bir şaplak indirdim; “Daha çok yolumuz var mı?” dedim.  “Bir saat, bilemedin bir saat, on beş dakika,” dedi.     “Ve güneş ısırıkları,” dedim. “Ve yolcuların ensemdeki lakırdıları” dedi. “O zaman sana köy imamını anlatayım,” dedim.  “Ne yapıyor? Soyun da muskayı göbeğine mi yazayım diyor kadınlara?”             “Yok, öylesi değil.” “Hikâye mi esastan mı?”  “Gerçek olay canım.” Elimle geniş bir hareket yaptım; “Güzel yurdumun bir köşesinden, benim köyümden esas bir olay.” “Çember sakalı var mıydı?” dedi arkadan biri.  “Bu sakalsız,” dedim. “Asriymiş.”   “Hem de nasıl, ütülü giysiler, kravat filan.”             “İmamlardan nefret ederim” dedi bir kadın. “Din eğitimi alırlar, nefsini terbiye etmeyip, canım çekti ne yapayım, ben de insanım deyip bütün kuralları çiğnerler…” “Bütün imamları tanıyorsun galiba “ dedi sinirli biri.  “Sen gözümden kaçmışsın” dedi kadın kavgacı. “Anadolu imamı yani. Hilafet kaldırıldığında destekleyen. Ezanı, kitabı Türkçe okuyan cinsinden.”   “Hani ner’de öyle imam kaldı mı ki?” “Hadi sen anlat” dedi Şoför. “Anlat ki sussunlar.”  “Köylü imamı sevmiyordu tamam mı? Bütün köy demek istiyorum. Oldu bitti öğretmenlerle takışırdı. Doğuştan kadın düşmanı…Asık suratlı adamın tekiydi. Yolumuza çıkacak da selam vermek zorunda kalacağız, sonra da konuşacağız, konuşunca artık başımıza ne gelecek diyeee, diye korkardık. Ne yaptılar, ne ettiler imamı gönderdiler. Ramazan’a yedi gün kala yeni imam geldi. Herkes rahatlamıştı. Eskisinin cemaati camiye çağırıp durmasından, her yakaladığına cehennem tehditli vaazlar vermesinden bıkkınlık gelmişti. Bizim köylü, namaza cumadan cumaya gitmeyi sever, tamam mı? Sair zamanda tarlada işi, kahvede piştiyi bırakmayı istemez. E, bir de takmıştı kadınlara, yok şöyle yapsınlar, yok böyle giyinsinler… Kadınlar sinir oluyor… Neyse. Yeni imam kuru mu kuru, biraz da tarçın renkli. -sinirceli sanki- Hani ilk görüşte diyorsun ki eyvah. Ama yüzünde hiç eksik olmayan bir gülümseme var ki hemen fikrin değişiyor, ne mülayim adam diyorsun… Cuma vaazını da kısa kesti. Öyle hazır gelmişken cehennemin dört bucağını anlatayım şu kâfirlere hesabıyla insanları geldiğine geleceğine pişman etmeyecek gibiydi tamam mı? Etmeyecekti ya eski imamı mumla arayacaklarını nereden bilsinler?” “Niye?”  “Anlatacağım şimdi. Caminin bitişiğindeki imam evine yerleşti. Bekâr adam tabi, işi çabuk bitti, geldiği günün akşamı köy kahvesine çıktı. Herkesle tek tek tokalaştı, tanıştı. O an orada olmayanların adını kareli küçük cep defterine ince uçlu kalemiyle not aldı. Sonra; ‘Mübarek Ramazan ayının malum önümüzdeki hafta sonra başlayacağını,’ söyleyerek söze başladı. ‘Ramazan boyunca herkesin, kadınları da,  mecbur değiller ama teravih namazına gelmelerini rica ediyorum.’ Böyle dedi tamam mı?” “Tabi o güne dek imamı gördüğü yerde kaçan kadınlar camide toplu namaz daveti alınca ne diyeceklerini bilemediler. Kasap Hakkı’nın babası Basri Usta, gelmedi. İmam yoklama yapmıştı; haber gönderdi; “Basri Usta’yı camiye bekliyoruz, kutsal günlerde birlikte olunması, ibadet ve sohbet edilmesi sevaptır,” diyerekten.  Basri Usta’nın camide işi olmaz. Susuz rakıyı lââk, lââk çekmeyi, sonra lüüük diye cam indirmeyi bilir. Ramazan dersin, benim köyün köprüsü kırık uğramıyor, der. Der de yeni imam cemaatin önünde Basri Ustayı bir güzel utandırdı ki Ramazan boyunca ne o, ne cemaatten tek kişi teravih namazını aksatmadı.”    “Bak topluma kabul budur. Belki adam iki laf edecek kimse bulamıyordu.”   “Kim? Basri Usta mı? E, bilmiyorum artık. Neyse ne Basri Usta selamsız Basri Usta’yken herkesle konuşur oldu. Bırakın şimdi onu.  İmam arife günü sabah namazından sonra kimseyi salmadı, tamam mı?  Cemaati üçer beşer böldü, çocukları yanlarında olmayan yaşlıların evlerinin temizliğini, onarımını yaptırdı. Yetmedi herkes evlerini, bahçelerini toparlatıp tertipleyecek, dedi.  Bayram namazına, keyifle gittiler. Hiç böyle düzen yapmadıklarını pek de iyi olduğunu itiraf ettiler. Hele vaazın on dakika olması köylüyü pek memnun etti. İmam teşekkür edip şimdi kabristana gidilmesi gerektiğini söyledi. Köylü sevinçle kabul etti, zaten onlar da öyle yapıyordu. Ama bu alışıldık ziyaretlerden olmadı.  Bayramlıklar evde bırakıldı, çıkarken kazma ve kürekler, su testileri alındı, herkes kendi yakınlarının mezarlarının bakımını yaptı. İşini erken bitiren kimsesi olmayan mezarların bakımını üstlenen imama yardım etti.  Kötü durumdaki mezarlar yüzünden bazıları azarlandı, bayram sonrası için talimatlar verildi. Sonra topluca dualarını okudular.”     “Bu işleri bitirip de dönen erkekler ‘Kabristana çeki düzen verilmesi gerekiyor. Bizim yeni imama dedim ki, bir imece daha yapalım toparlayalım şurayı günaha giriyoruz yoksa…’ Herkes imamın dediklerini kendi demiş gibi… Öyle havaya girildi.” “ Bayramın ikinci günü davulcu Hikmet’i köyde Ramazan davuluyla gümbür gümbür gezdirdi. Toplu bayramlaşma olacak, herkes meydana… Şenlik gibi bir şey oldu. Neden bu işi hiç akıl etmemişlerdi? Kadınlar keyifle ayran yetiştirdiler, isteyene çay. Bir sürü baklava açılmıştı zaten. ‘Bak böyle pek güzel oldu. Hidayet Dayı benim baklavanın da tadına bak, darılırım valla. Yok canım, ne tansiyonu, çakı gibisin maşallah!’ Sohbet gırla tamam mı?”   “Köylüyle işi biten imam, peşine ihtiyar heyetiyle muhtarı takıp Jandarma binbaşısına bayramlaşmaya gitti. Giderken de bayram öncesi kadınlara börek, ayran, etli pilavla baklava ısmarlamış meğerse onları götürdüler. Jandarma karakol komutanı da Mehmetçikler de şaşa kaldılar. Onlar baba evlerini anımsayıp yutkunurken, köylü de kendi askerliğini, oğlunu, torununu anımsayıp gözleri nemlendi.”   “Ramazandı bayramdı sabreden köylü artık rahata erdim sandı. Yaptıklarıyla şaşkınlık ve gurur duyuyorlar beri yandan da bu adamı nereden başımıza sardık diyorlardı.” “Hiç böyle imam duymadım” dedi şoför.  “Ben olsam, uğraşmam böyle insanlarla ya” dedi, yolculardan biri. “Anadan doğma tembel olur bazıları. Ne yapsan boş.” “Ölü toprağı serpilmiş gibi.”  “Ha yaşa onu diyecektim de lafı getiremedim.”             “Boş versene, nerde böyle imam? Hepsi birbirinden beterdir. Konuşma becerisi yoktur bir kere, ne iletişim anlamında ne topluma sesleniş anlamında. Hele böyle sevk ve idare becerisi olacak, milleti iyiden yana peşinden sürükleyecek…Fitne fücuru vardır ancak onların. Boş ver bunları.”             “Hem zaten böyle imamları olduğunu bilseler alıp temizlik işlerine rapor yazıcısı yapar, barındırmazlar.”   “Sizin köyde öğretmen yok muydu kardeşim? Bu işler öğretmenin işleri.”            “Vardı, vardı ya, o ayrı hikâye. Ev, ev gezdi okuma yazma kursu için ikna edemedi köylüyü garibim. Eski imam haber gönderirmiş; ‘fazla ortalıkta geziyor bu kız, ne lazımsa bakkal işlerini falan çocuklar görsün… Öyle evlerde mevlerde gezmesin, başına bir hal gelecek…’diyesiymiş.  De..bir gün köy kahvesinin kapısı dran diye açılmasıyla içeri yıldırım gibi birinin girmesi bir oldu, tamam mı? (Ben de oradayım.) Elinde hala tebeşir duruyordu. Okuldan fırlayıp gelmiş olmalıydı. ‘Şu imam kimdir, gösterin bakayım bana!’ diye bağırdı, nutku tutulmuş erkeklere doğru. Kahveye kadın girmesi imkânsız ya bir de orada ellerini beline koyup imam kimdir diye sorman hepten meydan okumak… ‘Nap’cen sen imamı,’ dedi imam. Eskisi demek istiyorum yani. ‘Sen misin?’ Uzun boylu bir kızdır. Bizim köydeki erkeklerin boyunda hani. Dolgun da.. Ko’du mu oturtur yani… ‘Hee benim,’ dedi imam.  Tebeşir onun alnına doğru yöneldi. ‘Geldiğimden beri bana talimatlar gönderen sensin öyle mi? Bundan böyle bana ne yapmam gerektiğini söylemeye kalkarsan, seni ibreti âlem için bacağından ha bu çınara asacağım bilesin! Kubilay’ın ruhu da beni izleyecek. Burada donla gezeceğim ve sen ağzını açmayacaksın! Evleri de, köyün dört bir bucağını da gezeceğim ve sen asla o karınla bana haber göndermeyeceksin! Hele öğrencilerimin kafalarını yok kadındır, yok çok gezerse kocası dövebilir, kocası yoksa everelim laflarıyla kesinlikle bulandırmayacaksın! Anladın mı koca nallı!’ diye gürledi. Koca nallı onu anladı, doğrudan saldırmaktan vazgeçti ama türlü sinsi oyunlarla oyalamaktan da geri durmadı. Tabi karşısında Çalıkuşu değil, 21. yy ın en belalı feministlerinden bir fırtına var.  Kız ben buraya görev yapmaya geldim diyor da başka şey demiyor. Her saldırıyı da usulüyle cevaplıyordu. Yeni imamsa öğretmenle birlik olmuştu. İkisi de ayrı ayrı evleri gezip okuma yazma kurslarını duyurdular. Kadınlarını göndermeyen köylüyü imam rezil etti. Kurs üç kere baştan başladı. Adamlar korkularından karıları istemese de zorla gönderir olmuşlardı. Öğretmen yetmiyor gibi şimdi imam da ısrarcı olmuştu. ‘Yarın öbür gün sen öldün’, diye başlıyordu imam. ‘Sen öldün bu kadın kaldı bir başına. Ne yapacak? Olmuyor mu? Oluyor. Çocuklar dökülecek. Okuma yazma bilmeyen hakkını hukukunu ne bilsin? Çocukların rızkını tavukların yumurtalarıyla çıkaramazsın bu vakitte! Ne yapacak? Kadıncağız ne yapacak ha söyle?’ Tabi, dedi köylü. Bu zamanda okuma yazma bilmemesi kişinin ayıp. ‘Yalnız ayıp mı? Ayıp mı yalnız?’ diye ısrar ediyordu imam ‘O filmlerde kadınlar kötü yola nasıl düşüyor sanıyorsunuz? Okuma yazma yok, meslek yok, ne yapıyor?  Hafazanallah, kötü yola düşüyor. Şimdi haftada bir gün köye dikiş öğretmeni de gelecek. Öğretmen hanım (sağ olsun) kaymakamlıktan, Halk Eğitimden ayarladı, giyimmiş, perdeymiş, çeyizmiş öğretecek. Mecbur etmiyorum ama kadın milleti akıllı olur, bunun ne kadar işe yarayacağını anlar…’  Böyle deyip de dikiş günlerinde de erkeklerin yakasına yapıştı mı? Köy kahvesinde çalışmaya koyuldular. Duvar nasıl örülecek; Kasap Hakkı’nın babası Basri Usta öğretti. Boya badanayı imamın kendisi. Marangozluk işlerini biri üstlendi. Kahveci Selami çıldırmak üzere tamam mı? Kahvehane oldu işlik. Kâğıtlar, tavlalar, taşlar tümden kalktı, Selami’de surat bir karış.”   “İşte böyle. Öğretmenle imam köyde terör estiriyorlardı sizin anlayacağınız. Muhtar canından bezmişti. Bir şey diyemiyor, hasta köpek bakışlarıyla ortalıkta geziyordu. Böyleyken ne yaptı ne etti o da iki hafta arayla bir pratisyen doktor getirmeyi başardı. Şimdi köylü başlarına kendi elleriyle sardığı bu belaya sevinsin mi üzülsün mü bilemiyor. Her dakika tetik, her dakika bir işle uğraşılması gerek. Buna alışkın değiller. Ama domino taşlarına da engel olamıyorlar tamam mı? Tertiplilik bakımlılık ve yeni şeyler öğrenmek herkesin içine işledi bir kere.  Sonra efendim, imam, gün geldi tayinim çıktı diye bavulunu toplamaya başladı. İnanmazsın, köylü yolunu kesti, müftülüğe falan gidimkâr oldular. O, ‘olmaz,’ dedi. ‘Gideyim başka gaflet uykusundakileri uyandırayım. Öte dünya yüzünden hayatını boşa geçiren tembellerin günaha girmesine engel olayım,’ dedi ve gitti.”

            Yok, olayın sonunu anlatmamıştım daha. Tam bizim gönüllü hemşire ve ebeden söz edecektim; ‘gönüllü olarak’ dedim, cümlenin burasında arkadan biri ‘oh esti biraz’ dedi. Anlattıklarımdan çok hava akımıyla ilgileniyordu ve sanki o haber vermezse ötekiler hava akımından yararlanamayacaklardı. Hızlanmış, rampa aşağı iniyorduk. Apansız kısa bir fren yaptık ve ben kafamı ön cama vurdum. Başımla camın çarpışmasından tok bir ses çıktı, alnımda yanma hissettim.  Yarım saatten az zaman kalmıştı varış noktasına. Yolun üstündeki barikatı gördüm. Yeni kesilmiş bir ağaç,  başkasını keserken yarım bırakmışlar, taşlar. İçimden ‘eyvah’ dedim, ama ‘fren, fren!’ diye bağırdım. Bir naylon poşetin hışırtısı oldu. Şoförün aniden fışkıran ter kokusunu duydum. ‘Adnan, Adnan!’ diye bağırdı bir kadın. Sesler ve çığlıklar fren hunisinin içinden kulağıma doldu.  ‘Bir şey attılar!’ dedi boğuk sesle başkası. Başımı vurunca dilimi ısırmış olmalıyım, ağzıma kan tadı geldi, feci canım yandı. ‘Bomba! Bomba!’ diye haykırdı adamın teki. El freni dev bir konserve kapağını açarcasına arabayı durdurdu. Kapının koluna yapıştım. Tırnağım, döşemesini yırttı sanırım, sonra tutunamayıp sıcak havayı kavrayan avuçlarım… Sıcağa, şoföre, dünyaya kızdım. Yerden kalkan toz kokusu, arabanın içini dolduran o yabancı koku, sesleri duyamayışım, temiz hava kokusu, çimen kokusu. Otların avuç içlerime doluşu. Hah, dedim, enjektördeki ilaç fışkırdı bak. Enjektör de paramparça, tüm cam kaplar da. Hava sıcak mı sıcak. Hani otların üstüne uzanınca serinlik hissetmen gerek, yok öyle bir şey. Toprak, otlar, bulutlar, gözünün gördüğü her şey ıslanmamış güllaç yufkalarını hatırlattı birden. Dokunsan ufalanacak. Kıpırdamaya korkuyorum, ben de ufalanacakmışım sanki. Bu fikir beni alt üst etti. Kıtır kıtır parçalarım…”

            “Çok dar açıdan gördüğüm; yolun karşısından bu yana gelen, ayakkabılar! Tüfeklerin aşağı sarkan namluları, otların üzerinde tek ayağı kopuk seken çekirge, çimen yaprağının tırtıklı kenarları, asfaltı geçen ayakkabılar, burnuma değen papatyanın hoş kokusu. Kımıldayamıyordum. Soluğum kesilmiş, kalp atışlarım yavaşlamıştı. E, dedim içimden bu da mı tura dâhil? İmamın tayini çıkıp da gitmeye kalkınca, gideyim, başka gaflet uykusundakileri uyandırayım, dediğini söylememiştim daha galiba… Yoksa söylemiş miydim?  Öte dünya yüzünden… Burada tembelleşen… Köyün onun yolunu nasıl kestiğini… Köylünün yani… Kimseyi görmedim. Bir sürü ayakkabı otların üstünde yürüyordu. Hepsi başka başkaydı ama. Hiç konuşmadılar bana kalırsa. Yok belki ben duymadım. Çünkü kulaklarım feci çınlıyordu. Pencereden ne atıldı onu da görmüş değilim. Şimdi çok başım ağrıyor, izin verirseniz…”

KADININ BİTMEYEN KUŞATILMASI ve KADININ ÇIĞLIĞI

Füruzan’ın Türk Dil Kurumu  1975 yılı hikaye ödülünü almış, Can Yayıncılıktan 1989 yılında çıkmış , kapak tasarımı Orhan Taylan tarafından yapılmış Kuşatma adlı kitabı. Kitabın 6. baskısından 2014 yılında yaptığım Kuşatma hikayesinin incelemesini sunuyorum. Hayli ayrıntılı ve teknik bu inceleme, meraklısı için uzun olmayacaktır. Böyle bir çalışma, metinlerin nasıl yapılandırıldığına dair de ipuçları oluşturur. Okumalarımda da önemsediğim, inceleme metinlerimde de dikkat ettiğim ayrıntıları paylaşıyorum. (Ne yazık ki yayınlanmayan Füruzan hikayelerini incelediğim “Dil Irmağında Füruzan’la” dosyamdaki üç kitaplık çalışmadan yalnızca biri )Kuşatma’yı seçtim bugün. Bu eski  duran “meselenin”  günümüzde de gündemde olmayı sürdüren bir konu olması nedeniyle ilginizi çekeceğini düşünüyorum. Bir yanıyla da artık tarih olmuş bir dönemi izleme olanağı veriyor.

Kuşatma

Kitaba adını veren hikâyeye hoş geldiniz. Elli iki sayfalık sözcüklerle örülü bir kuşatmaya tanıklık edeceğiz. Yazıldığı yıllarda ne söylediğini anlamaya çalışacağım gibi yaşadığımız yıllarda ne söylediğine de kulak kabartacağım. Bu öyle bir metin ki sesini duymak yetmiyor onunla diyaloga girmeyi bekliyor.  Çoğul anlamlı, çok sesli bir metinle karşı karşıyayız. Bu noktada Umberto Eco’nun sesini duyuyorum; “… unutma ki yazar yapıtında sana yapıtını yorumlayabilmen için belli ipuçları vermektedir(…) o bilinçle yapıtındaki her noktayı, birbiriyle kesişen her göndermeyi hesaplamıştır ve metnin bu doğrultuda alımlanmasını istemektedir.”  Öyle yapmaya çalışacağız.  

Benim belleğimdeki ilk çağrışımı askeri tanımıdır; sistemli, planlı, adım adım çevresini sarıp çembere almak, yalnızlaştırmak.  Kuşatma uzun, ağır bir süreçtir. Ölüm olup olmayacağı belli değildir ama yıpratıcı, acı verici bir yaşam formunun tanımıdır. Kuşatma sözcüğünün izini sürersek eğer “düşman” kavramına ulaşırız. Bu iki sözcük/kavram hiç ilgisiz bir insanda buluşacak. Bunu aklımızda tutalım. Kuşkusuz bir takım çözümler çıkışları olur kuşatmaların ama “hasar”…

Bizim tanık olacağımız kuşatmanın dıştaki ilk halkasında bir annenin sınırlandırılmış yaşamı var. İkinci halka kız çocuğunun koşulları. Üçüncü halka kızın çalıştığı yerin/ işverenin koşulları ve kıza yansıyanlar.  En içeride de müşterinin benci içgüdüleri…

Kuşatma, Raşel’le başlar. Vitrin camlarını siler. İçeri girer. Okur da peşinden. Hem onun yapıp ettiklerine tanık oluruz hem, dükkân ve çevresine ilişkin fikir sahibi oluruz. “Çeşit” adlı tuhafiye dükkânındaki renkler, kadınsı malzemeler, ip, kumaş, dantellerden yayılan kokuları duyarız.

Cinsiyetsiz bir anlatıcının sesiyle duyacağız hikayeyi. Zaman zaman o susacak ve karakterlerle karşı karşıya kalacağız. Farklı sosyal kesitlerden, farklı kültürlerden -güncel deyimle- etnik kökenden yanımıza geldiklerini göreceğiz,  onları çok sınırlı tanımlayacağım,  çünkü benim burada asıl amacım işlevlerinin ne olduğunu anlamaya çalışmak. İşte kahramanlarımız;

Nazan;  Eksen karakter ve hikâyenin tek etkisinin üzerinde şekillendiği kahramanı. Kuşatılan, çözüm üretme yetisi ve seçeneği olmayan Nazan. On iki yaşında çalışmaya başlayıp,  şimdi (biz onunla karşılaştığımızda) on dördünü sürmekte olan kız çocuğu. Babasızdır, evde dikiş işleri yapan annesiyle yaşamaktadır.

Nazan’ın annesi;  İsimsiz kadın. Ad kişiyi yanımıza çağırmak, kişiyle ilişki kurabilmek anlamını taşır. İki kişi arasında ad söylemek bir bağ, bir sevgi bağı oluşturmak demektir. Nazan’ın annesinin adını çağıracak kişi yoktur. Biz onunla tanıştığımızda kocası ölmüştür. Yazar bu bağın kesilmesinden sonra tanışmamızı istemiştir. Adsız kadını Nazan olmazsa yitiririz. Derinlemesine de ilişki kuramadığımız bir karakterdir.

Ayrıca belirtmeliyim ki bu anne çökmüş annedir. Çökmüş sözcüğünü çile çeken, sağlığı bozuk, seçeneksiz olarak kullanıyorum ve biraz daha açmak isterim.  Kendisine ilişkin duygularını yitirmiş “Epeydir saçlarını bir firketeyle ensesine topluyordu. İlk akları gördüğünde… (S.65)” Parasızlık tehdidi, içine korku olarak yerleşmiştir. Kafası karışıktır. Evlenmesi çözümmüş gibi gösterilir dışarıdan bir kişi(bakkal) tarafından ama ruhu kabul etmez. Böylesine duyarlı olmasına karşın içsel ve dışsal dünyanın kaygısız yerler olmadığını anlatan, kaygı duymaması için gerekli donanımı sağlayabilen bir rehber olamamıştır kızına.  “Nazan’da gelişen, ince açığa çıkmayan değişmeyi izleyememişti annesi.” (S. 76)

 “Anneme illet oluyorum. Arada kızsa bağırsa daha iyi. Hep gülümsüyor, hep gülümsüyor.”  S.97 (…) “Anneme bak, büyüdüğümü görmüyor. Hani anneler büyümeleri bilirdi?” (S. 97) Tüm yapabildiği kızı ve kendi için karnını doyurmakla sınırlı gelir sağlamaya çalışmaktır.

Der ki 65 . sayfada ; “… aç kalmayacak kadar yemek, açık olmayacak kadar barınak…”

Nigar; Komşu kızı, manikürcülük yapıyor. Evinin tüm gelirini o karşılıyor. Nazan’a iş bulan da o. Bulunduğu toplumsal tabakada pek de fazla olmayan seçeneklerden birini kullanmış, bedelini sineye çekmiş, ayağa kalkmıştır. “Nigar” dan “Nigar Abla” ya doğru oluşan değişimiyle bir kıyaslama noktasıdır. Toplumun ikiyüzlülüğünün aynasıdır. Bir ailenin geçimini omuzlamış yiğit bir kadındır ama geleneksel olmadığı için(her şeyin ahlak penceresinden izlendiği cemaat toplumları) onun da başka bir kuşatma altında olduğu bilincimize sıçrar. “Abla” kuşatması.  Danışılandır (S. 60) “Mahalledekiler bazı öğrenilecek şeylerin Nigar’a sorulmasından yanaydılar…”  ama yine aynı insanlar onu yok sayar. Sayfa 63’e bakalım;

-Baban nasıl Reha? -İyi. -Annen nasıl? -İyi. Nigar sorulmazdı. (…)

Nigar, bu yalıtılma onda değişim yaratmıştır. Aynı sayfada anlatıcı şöyle der; “Nigar kız değildi ya, buydu ışığını alıp götüren. (…) Mahalledeki anneler, oğullarına ondan ‘Zavallı Nigar, yazgısı kötüymüş’ diye söz ediyorlardı. Bununla bazı şeyleri engelliyorlardı.”

Neyi engelliyorlardı diye düşünürüz? Acaba bu gizli korumaya benzer tutum olmasa mahallenin erkekleri de Nigar’ı taciz mi edeceklerdir? Belki. Bu konularda sürü davranışı ortaya çıkar ya… Yazar bunu sezinlememizi bekler. Nigar, Nazan’ın geleceği şeklinde hissettirilir. Bu yanıyla baktığımızda “gerilim /spazm unsuru” dur.  Ayrıca Nigar’ın davranışı kadınlık yöntemlerinden biridir. Hem yoksulluktan hem kuşatılmışlıktan kaçıştır Nigar’ın yaşam mücadelesi. İkinci yol evlenmektir, örneği Nazan’ın annesidir (o da trajik hale gelebilir ama. İşte baba ölüp gitmiştir, kalakalmışlardır) ve okul arkadaşı Neriman’dır. Üçüncü bir yol yoktur toplumun bu tabakasında.

Raşel; Nazan’ın iş arkadaşı. Hikâye onun vitrin camlarını silmesiyle başlar. Bir yaşam amacı vardır; İsrail’e gitmek. Yahudi genç kız, Madam Sara’nın da bir zamanlar böyle insan canlısı olduğunu düşündürür bize.

Madam Sara; Nazan ve Raşel’in çalıştığı Çeşit adlı tuhafiye dükkânının sahibi. Nazan’ın yaşamındaki değişikliğe neden olan kişidir. Yalnız bunu bir düşmanlık gibi yapmaz. Çıkarlarını korumaya çalışmaktadır. İki kez de onun “gençlik elden gitmeden” düşüncesiyle yaşamı “eğlenceli kılmak” tan yana olduğunu duyarız. Biraz da kültür farkından kaynaklanan bir düşünce kalıbıyla karşı karşıyayızdır kanımca. Cinselliği yaşamakta kadın ve erkek eşittir onun düşüncesinde. Yetişkin Yahudi- kadın tiplemesidir.

Hurşit; Dükkân civarındaki kahvecinin Kürt çırağı. Nazan’la flört etmez, oysa yaşıtı olması nedeniyle, uygun olandır. Yoksul olduğundan Nazan için kayda değer değildir. 

Eczacının oğlu; Anlatıcı onu şöyle tanımlar, “Köşe eczacının oğlu” eşya tanımı gibidir. Gönül meseleleri için uzak bir olasılık.

İzhak; Madam Sara’nın kocasıdır. Madam Sara’nın belleği kanalıyla tanışırız. İsrail’e gitmek istemektedir (karısının aksine). Bunun için olabildiğince para kazanmayı amaçlamaktadır.

Neriman ; Nazan’ın arkadaşı. İlk bakışta yalınkat tiplerden biri gibi görünse de önemsememiz gereken karakterlerden biri bana kalırsa. (O nedenle karakter diyorum.) Belki Nazan’ın “durumunun” zıddını yaşayan biri olması nedeniyle. Bir yaş büyüktür, evleniyordur. Onun düğünü olduğu gece Nazan ikinci büyük sarsıntısını yaşar. Nazan’ın “değillemesi” olarak var edilmiştir adeta.

Reha; Nigar’ın oğlan kardeşi. Abla’nın seçtiği yaşam biçimi bu çocuğa (da) nasıl yansıtılır  -toplum tarafından- onun üzerinden izleriz.

 Tahsin; Nigar’ın babası. Denetimini yitirmiş aile reisi tiplemesidir. Her şeyin farkındadır ve tek gelir kaynağı haline gelen Nigar’ın evlenmesini istememektedir. Nigar’ın bu ikiyüzlü yaşam içinde para nedeniyle varlığını sürdürmesinden yanadır.

Suat Bey; Nigar’ın işverenidir. Nigar’ın gelir düzeyini hakça yükseltmeyen insan modeli. Buradan salt çalışmayla kadınların yalnızca sömürüldüğü, çaresiz bırakıldığı (Madam Sara’nın da öyle aman aman haftalıklara zam yapmayacağı söylenir) bu tip üzerinden vurgulanır.

Yozgatlı; Nazan’ın annesiyle bir zamanlar evlenmeyi isteyen bir adam. Bir kadının vicdan muhasebesi yapma noktası. Yoksulluk, yalnızlık veya olabilecek iyi koşullar ama bağlanma korkusu…

Çingene kız; Hikayenin  68. sayfasında bir tablo olarak gördüğümüz. Pencerenin öte yanında (arada saydam bir sınır vardır), mezarlıkta yabanıl otları toplamaktadır. Nazan’ın annesinin gözleriyle görürüz onu. Başına buyruk kadın tiplemesidir. Nazan’ın annesi şöyle düşünür; “Aç kalmamak mutluluktur. (Benzeşme noktası.) Onlar da aç değil. Gene de bize aykırıdır yaptıkları, utanmamak bize yaraşmaz…(farklılık noktası)”

Nazan’ın babası; Bulutsu bir görüntü olarak çoğunlukla annenin anılarından tanıdığımız, ölmüş olan, ailenin yitirilen güvenliği, yitirilen mutluluğu… Ölümü anne-kızın yaşamını tümüyle değiştirmiştir. Bu sarsıntı anne yanından etraflıca anlatılır. Nazan yanı ise çok kesin, neredeyse patlama olarak niteleyebileceğimiz bir şekilde verilir. S. 73; “Sonra bir gün pencereleri silerken, pervazın birine, boydan boya kurşun kalemle “babam öldü” “babam öldü” diye yazdığını görmüştü annesi.” Bu zihinsel bir sarsıntının dile getirilişi olduğu gibi aynı zamanda okurda da zihinsel sarsıntıya neden olur. Barthes’in satori tanımına uyar mı bilemiyorum.

Kazibe Hanım; Nazan’ların komşusu. Yoksul kadın tiplemelerine devam ediyoruz. O da tek başına yaşam savaşı vermeye çalışan, bazı toplumsal yargılardan sıyrılmış (çünkü çaresizdir) kadındır. 74. ve 76. sayfalarda onun hakkında bilgi ediniriz. Duldur, “arada Kızılay’dan yemek aldığı söyleniyordu. Karda kışta elinde bakır tenceresiyle caminin yanında beklediğini görenler vardı. Kimse yüzlememişti gerçi…” Kazibe Hanım’ da toplumsal organizasyonun olmamasından kaynaklanan mağduriyetler çeşitlemelerine bir örnek olarak var edilmiştir. Kendi seçimleri dışında hayatın akışı nedeniyle ortaya çıkan mağduriyetine kişisel/kestirme çözümler üretir. Onu tanıyınca keşke yerel yönetimler bu tür durumdaki kadınlara yarım günlük işler, meslekler vs. edindirse dersiniz. Kızılay’dan yemek dağıtmak kolay çözümdür.

Haluk Bey;  Bir kadının yaşamını sömüren, hayatını çarçur etmesine yol açan unsur olarak vardır. (Hem Madam Sara’yı sömürür borcuna karşılık istekleriyle hem Nazan’ı.) Bir yok edicidir. Bir mavi sakal! Sayfa 86’ da Hürşit’in tanımıyla “Rengi uçmuş herif.” Onu en sona bıraktım. Çünkü hem onun hakkında etraflıca düşünmeliyiz hem de o hikâyenin hayli yol almasından sonra karşılaştığımız biridir. Ama gelmiş geçmiş erkek içtepilerinin cisimleşmiş bir örneği olarak Çeşit mağazasının kapısından girdiğinde neler olacağını bilmiyoruzdur. Yazar kuşatmanın son aşamasını vurucu darbeyi, onun yaptığını, bizden gizlemiştiri. Kapıdan ve hikâyeden içeri girer, 85. sayfada “Haluk Bey’e gösterilen ağırlama en çok alışveriş yapan Bayan Cazibe’yle Kızı Sibel’e bile yapılmazdı,” diye fısıldanır kulağımıza.  Demek oluyor ki adam canı ne isterse onu yapmaya alışmış. “devetüyü paltosu, parlatılmış düzgün taranmış saçları, özel tıraş losyonu…” Zengin biri evet. Temiz huylu iyi ahlaklı… Adının anlamı bu. Ne çok Haluk Bey’ler var olmuştur, ne çok olmaktadır hala… Tam da bu noktada paylaşmak isterem; Füruzan hikâyelerine ilişkin sıklıkla “düşmüş kadınlar ve kızların yaşam mücadelesini anlatır,” derler.  Ben de diyorum ki “düşmüş erkekleri inceler” Nasıl mı? Söyleyeyim.  Kibar tabakanın cebi dolu Haluk’u küçük kızların peşindedir. Düşmüş olan odur. On dört yaşındaki bir kızın kırmızı çantasına para tıkıştırarak anlık zevkini doyurmaktan daha düşük bir davranış düşünebilir miyiz? Kuşatma bunu irdeler, “düşmüşlüğün” nedenleri üzerine eğilirken, ayıbı üstlenen dişi öznenin durumuna büyüteç tutar. Çevrenin hiç bir şey yapmadan uzak durması “Abla” lafıyla kuşatmanın sınırlarının çizilmesi. Tam tersine gönderme yapar bence. Düşmüş denilen Nigar ve sonrasında Nazan’ın değil, bu temiz huylu ahlaklı (!) Haluk’un düşmüş olduğuna gönderme yapar.

Elbette bu arada dikkatimi çeken isimlere ilişkin bazı noktaları da paylaşmadan geçemeyeceğim. Nazan adının anlamı, nazlı, işveli, cilveli olmasına karşın tümüyle farklı bir portreyle karşı karşıyayızdır.  Sessiz, içine kapanık biridir.  Neriman, yiğit cesur anlamlı olmasına karşın savaşmayı değil, kısa yoldan on beş yaşında evlenmeyi, kolay yolu seçmiştir.  Nigar ise resim gibi güzel, güler yüzlü anlamındadır ama S. 63’ da belirtildiği üzere  “giderek sessizleşir, gündüz ortalarda görünmez olur, gülmez olur…”

Üç genç kız, adları N ile başlar, sanki başlangıç noktaları aynıdır; yaşam zorluğu ama sonraki harfler başkalaşımlarıdır… Anlatıcı okur iletişimi konusunda mesafeli bir iletişim hissedilir bu hikâyede. Tacize uğrayan kızları kuşatan koşullar onları kuşatan duygular biçimsel bir titizlikle incelenmiştir. Çok ağır bir konu işlenir Kuşatma’da.

Şimdi hikâyenin kurgusuna geçmek istiyorum. Adı “Çeşit” olan bir tuhafiye dükkânı. (Hikâye mekânı tuhaf şeyler satıcısının dükkânı, tıpkı yaşam gibi! Muhteşem!) Çok sevdiğim sözcüklerden biri; tuhafiye. Garip, kadınca bir sürü ayrıntının satıldığı inanılmaz çeşitlilikte mal barındıran o dükkânları bilirsiniz. Tuhaf şeyler satıldığı gibi tuhaf şeyler de yaşanır “Çeşit”te.  Başka bir çeşitlilik daha vardır. Farklı kültürlerden insanların gelip gittiği bir yerdir orası. Bu dükkânda bir güne tanık oluruz. Sabah başlar, Raşel vitrin camlarını parlatırken gideriz oraya. Toz alınır, sabah çayı içilir, her günün tekdüze işleri ve onlardan bir tanesi eczacının oğlunun her sabah geçişinin izlenişi vs. gün boyu çalışılır, çörek almaya gidilir (o gün Nazan gitmek istemez), Haluk Bey gelir, Nazan dükkândan erken çıkmak ister, arkadaşının düğününe katılması gerekiyordur, bir punduna getirip Haluk da onunla çıkar, sinemaya giderler, taciz ve sonra kız düğün mekânına gider. Bu dramatik öğelerden biridir; iki kız biri 15 yaşındadır evlendirilmektedir ahlakçı pencereye göre paçayı kurtarmıştır (!) Diğeri 14 yaşındadır, kullanılmıştır.  Her ikisi de çocuk-kadındır!

Bu akış içerisinde “durumu” -böyle diyelim- yazarın doğrudan aktarmadığını görürüz. Nigar’la yapılan kıyaslamayla derinden bir tehdit olduğunu sezinleterek derece derece-tıpkı kuşatma gibi- artırdığını, görürsünüz. Bu merak unsurundan daha farklı bir şeydir. Tokat havadadır, ne zaman ineceğini bilmeden öyle beklersiniz. Çok etkili. Diken üstünde duruyorsunuz.

Dükkân ve oraya gidip gelenler, anıları, geçmişleri, duyguları zaman sıçramalarıyla, bilinç akışlarıyla aktarılır, anlatının hacmi inanılmaz boyutlarda genişletilir. Bu konuya zaman unsurunu incelerken tekrar değineceğim.

Hikayenin örgütlenmesinde çatışma unsuru yoktur. “Kuşatma” adım adım kahramanı çevreleyen önce ekonomik, sonra cinsel sömürünün kuşatmasını anlatır. Hareket sağlayan unsur kıyaslamadır. Nigar-Nazan kıyaslaması tümüyle haksızlık yüklü olduğu için kışkırtıcıdır. Buna tam bir başkaldırı diyemeyiz. Ama metin öyle örgütlenmiştir ki karakter veya anlatıcıdan herhangi bir başkaldırı sezinlemezsiniz. Başkaldırı okurda olur. Kışkırtma tıpkı bir enjektörle okurun yüzüne zehiri fışkırtırcasına gerçekleştirilir; bağırırsınız. Okurda yarattığı duygu düzeni budur.

Çarpıcı ara olaylar vardır. Bir iki örnek vermek isterim, kuşkusuz her okur başka güzellikler keşfedecektir.

  • Çeşit dükkânının bulunduğu sokak.
  • Kazibe Hanım’ın yaşam hikâyesi.
  • Nigar’ın babasının ve annesinin hikâyeleri,
  • Nigar’a görücü geldiği gün evdeki “O girişi çıkışı kapı açışı bol gün…” (Buradaki belirimin özellikle tadını çıkarmalıyız. Umut vardır o günkü koşuşturmada, her anında her deviniminde umut… Eğer gerçekleşirse Nigar toplumda kabul edilecektir. Çirkin ördek yavrusu masalı bitecektir…)

Sanırım bu örneklerin hemen ardından betimlemeler, belirimlerin olduğu, benim seçtiğim tanımlamayla “tablo”lara bakmanın tam sırası.Hemen belirtmeliyim ki, çalışmamı yaparken “en beğendiğim” diye not aldığım yirmiden fazla tablo saptadım. Kuşkusuz bunların tümünü burada paylaşmak insafsızca hikayenin tadını kaçırmak olacak. O yüzden içlerinden bir eleme daha yapmayı deneyeceğim.

  • Madam Sara’nın düğünü. (S.54)
  • Nazan’ın annesinin ikinci koca adayıyla karşılaşma sahnesi (S.64-65)
  • Nigar’a görücü gelmesi söz konusu olduğunda hazırlanışı (S.62)
  • Nazan’ın annesinin dispanserde yaşadıkları, hasta kadın > başını çevirip pencereden dışarı bakışı> Çingeneleri izleyişi (S.67)
  • Nazan’ın babasının ölümü sahnesi. >  Nazan’ın Annesi ve Nazan üzerindeki izleri.
  • S. 76’ da anne kızın iletişimini, neşesini anlatırken tersine gönderme yapar; gerçekte yaşamlarında gülünecek bir şey yoktur. Bunu keşfeder ve ağlamaklı olursunuz.
  • S.77 ve 78’de anne kızın ilk ve son hıdrellez gezmeleri anlatılır. Mezarlıktan geçilerek gidilip gelinir. Çok çarpıcı bir ayrıntıdır.
  • S.96’ da taciz sonrası Nazan’ın gözüyle sokağı ve evini izleyişimiz.

Şimdi bu tablolarla ilintili olmaları nedeniyle ama ayrı incelemeyi yeğlediğim bir iki tabloyu ele almak isterim.

İlk kan sahnesi; bu bir erginlenme tablosudur. Bazı alıntılar yaparak ilerleyeceğim;

“İlk kanı gördüğünde helâdan çıkamamıştı bir süre. Tepedeki delik gibi camda eski kümes tellerine karışmış bir uçurtma görünüyordu. Çıtalarının bir yanında rengini belirten kırmızı kaplama kâğıdı kalmıştı.  (…) Epeydir helâ camının tel kafesine takıldığı belliydi. (…) Onca rüzgâra karşın el kadar da olsa biri direniyordu orda, kırmızı…

Burada çok ilginç bir belirim vardır. Karakterin bakışı önce aşağı doğrudur, bacaklarına doğru: aybaşı kanaması > anne tarafından daha az korunan başka bir hayata geçiştir.  Kanı görüş > rahimden gelen > çocuğun dünyaya getirilişi ya da düşük yapmanın kanı [1]> sonra korku nedeniyle başını yukarı kaldırır “tepedeki delik gibi cam”a bakar. Bunu iki şekilde değerlendiriyorum. 1. Vajinaya gönderme yapan bir algı 2- Bir tür sığınma, yakarış.

“eski kümes telleri” > kümes telleriyle kapatılmışlık duygusu, engellenme, delikli yapısıyla aldatıcıdır, engel varmış gibidir ama dışarısı izlenebilirdir. Yokmuş gibidir ama aşmak isterseniz canınız yanar; kümes telleri… Eski kümes telleri >> kadını hep sınırlayagelen değerler sistemi… Özgürmüş sanısı yaratan delikli, hava geçirgen sınırlar, yok zannettiğinde canını yakan gergin teller ergenlikle başlar bunlar.

“bir uçurtma görünüyordu” > uçmak,  kaçmak çağrışımı/istenci. Uçurtmanın kırmızı parçası duygularına gönderme yapıyor olabilir mi? Nazan’ın, korku, parçalanmışlık duygularının simgesi gibidir.   “Epeydir helâ camının tel kafesine takıldığı belliydi” uçurtma>  uçmak kaçmak çağrışımı >  ama çaresizlik (kümes telleriyle engellenmiştir, uçurtma da oraya sıkışmıştır,) bakan özne gibi.  “Çıtalarının bir yanında rengini belirten kırmızı kaplama kâğıdı kalmıştı.” “(…) onca rüzgâra karşın el kadar da olsa biri direniyordu orada,” Bakınız bu umut noktasıdır işte. Parçalanmış da olsa, sakatlanmış da olsa bir parça uçurtmadan kalan, kırmızı, el kadar olan, titreşip uçma taklidi yaparak ama rengi solarak direnmektedir… Ne olursa olsun bir parça uçurtmanın (kaçma olasılığı) kırmızının (bu bir parça kırmızı burada yükseliş karşılığıdır) bir parça umudun varlığı olarak durur.

Kırmızılara odaklanan kahramanı izleriz. Simgesi kademeli olarak anlam değişikliğine uğrar:

(…) incelmiş kiremitler savruluyordu hemen(…)

(…) yerdeki iplikleri seçilen, kilimin kırmızısı ölüydü.  (S.58)

Burada kırmızı önceden inanılan değerlerin feda edilmesi, öfke anlamıyla karşımızdadır. [2]

Bakış, aşağı doğruyken helânın tel örgülerine kaldırılır gözler > uçurtma görülür > uçurtma >sihirli halıya mı gider? Başka yere taşınma, kaçma isteği, ruhsal uçuş simgesi >  kaçıp gitmek isteyiş. Ama tel > tutsaklık çağrışımı!  Dalgalanan duygular. Tersine yorgan altına sığınılır! Oyun oynamaya arkadaşlarının yanına gitmeyi reddeder Nazan, yorganın altına sığınır.  Bir şeyler geri gelmemecesine kayıp gitmiştir.

Nazan’ın bayramlık kırmızı giysisi; çocukluğun geride kalışının yas giysisi. Öncelikle bu giysiye ilişkin kazı çalışmaları yapalım istiyorum. S.97 ve 98’de kopuşun simgesi olan giysi. Anneden kopuş, çocukluktan kopuş, sarsıntının getirdiği zorunlu hal… Burada öfke, feda edişi simgeleyen kırmızı… “Bıktım artık, bıktım. O giy dediği şeylerden,” diye düşünür Nazan 97. sayfada. “Kıpırdandıkça yanları çıtır çıtır sökülüyor” dur. Büyüyordur çünkü küçük kız. “Yıkanınca sörpmüştür kumaşı.” Yıllar kumaşın üstünden geçip gitmektedir, soldurmaktadır. İnsanları soldurduğu gibi…

Nazan’ın kırmızı çantası; Nesne –özne/ben ilişkisi önemlidir. Hem öznenin çantaya yüklediği anlamı önemsemeliyiz,  hem de duygusal dışa vuruma aracılık ettiği için önemli bir nesnedir. Saat de öyle. Onu hikayenin birkaç yerinde farklı anlamları yüklenmiş olarak buluruz. Bakalım; çantanın kırmızı olması fedakârlığı da içeren coşkulu bir hayat süreci beklentisi gibi durur. Kazanılan paralar orada taşınır. Plastik olması ise yapay/zorlama olduğunun işareti olabilir mi? Çantayı ilk gördüğümüz yer, 50. sayfadadır;  “Askılı çantası vardı artık.” Artık… Geride bırakılmış bir şeyler ve bundan böyle beslenen umutların anahtar sözcüğü. Durumu/kendini hafif büyümseme… Devam ediyorum; “Çantayı açıp kapamak, kapanırken çıkan çıt sesi çok hoşuna giderdi. (…) Hem ürktüğü bir büyümenin başlangıcındaydı, hem de çantanın kapanış sesi incelik gerektiren açılışı hoşuna gidiyordu. Omzuna onu astığından beri de küçük adımlar atar olmuştu.” (S.54) Bir anlamda büyüme/erginlenme işaretlerinden biri olarak yer alır kırmızı çanta. Sonra 90. sayfada “ Çantasını aldı, elleri kabuklanıyor, üstelik pul pul da kalkıyordu, daha kışın koyusu başlamamışken,” cümlesiyle yoksulluğuna gönderme yapılır. Geliyoruz 93. sayfaya  “Adam paraları alıp Nazan’ın elinde sıkıca tuttuğu çantasına koydu. Nazan iki yıldır çantasını sıkı tutar, saatinin kayışını arada yoklardı.” Burada da baskılama çanta üzerinden yansıtılmıştır. Sayfa 95’teki söylem tümüyle duygusal dışavurumdur; “Plastikten yapılmış kırmızı çantasını bir süre nasıl taşıyacağını kestiremedi. Caddeye çıkana dek omzuyla elleri arasında gitti geldi çanta.” Sonra yine bir duygusal dışavurum cümlesi 97. sayfadadır. Karanlık > bu hem içsel hem dışarının karanlığıdır, ışıksızlık halidir, Nigar gibi ışık yitimi başlamıştır. Ona bir işaret; “Çantası sokak elektriğinin altında donuk donuk parlıyordu. Baktı, adamın içine tıkıştırdığı kâğıt paralar görünümünü değiştirmemişti hiç.” Nesne-ben ilişkisi burada özdeşleşmeye dönüşmüştür. Çanta aynı çantadır/görünümünde değişiklik yoktur ama içinde bir şeyler değişmiştir. İçine giren benliği zorlayan para= kızın içine giren benliğini zorlayan penis.

Final de bir kararlılık işaretidir. Bir muhasebe yapar; “Artık mahalleyi istemiyorum,” reddedişiyle biten karar, çocukluğunun simgesi kırmızı bayramlık elbiseye son bir duygusal bakış görülür ve 99. sayfada Nazan bir karar verir; “Çantasını omzuna astı.” Karar okura böyle açıklanır.

Nazan’ın saati; 88. sayfada saatine bakar, erken çıkmak istediğini söylemeden önce nasıl aldıklarını, nasıl pahalı olduklarını, koluna uyması için üç delik daha açtıklarını (fiziksel tanımı pekiştirici ayrıntı Nazan hayli zayıf bir çocuktur,) öğreniriz. Saat yan anlamıyla tehlikenin yaklaştığını okura işaret eder. 93. sayfada bir sığınma noktasıdır “Nazan iki yıldır çantasını sıkı tutar, saatinin kayışını arada yoklardı.” “Saatine baktı cadde lambasını altında, dokuza geliyordu.”(S.95) Eve gecikmiştir, perişan haldedir ama düğün alanına gidip annesini alması gerekmektedir. Düğünü kaçırmıştır; bir yaşam biçimini kaçırmıştır, artık onun da (Nigar Abla gibi) düğünü olmayacaktır büyük bir olasılıkla… Gizli bir ileti vardır burada.

Tüm bu tabloların/sahneleri ve elbette simgeleri oluşturan iç ve dış algıların (ki tümüyle okura da geçen canlılıktadırlar) çeşitlemelerine örnekler vermeliyiz.

Koku algısı örnekleri ;  Sayfa: 58 çirişli bez kokusu. Sayfa: 66.kirli çamaşır suyu kokusuna bulandığını düşünmek > koku algısının yanında aynı zamanda kendini küçümsemeyi tanımlar. Sayfa: 73 Yeni demli çay kokusu.

Dokunma algısı örnekleri; Bir yorum yapmaksızın bu cümleyle baş başa bırakıyorum sizi. Lütfen sayfa 72’ye bakınız: Kocasının bıyıklarının geçmiş acıtışı.

Kulak algısı örnekleri; Sayfa 58: kaynayan çamaşırların kalın fokurtusu > algı için algı. Kokuyu da duyarız… Sayfa 71: Yazlık sinema sesi. Bu algı aynı zamanda artık yaşamımızda var olmayan bir sosyal alanın betimlemesidir. Bitmiş ve geri gelmeyecek olan bir yaşam şeklinin kaydıdır.

Sezinleme yoluyla algı örnekleri; Sayfa: 58; Taşlık yosun bağlıyor, kayganlaşıyordu sanki adımlarını atamıyordu.  > Gördüklerinin duyguları için; çaresizlik, korku, katılaşma halinin dışa vurumu olarak dile getirilişi. Sayfa: 62 Sonra da kovayla su serpmişti eşikten öteye, toprağa, güzel koyu bir görünüm almışta kapı önü, yaz yağmuru yeni dinmiş de kurumamış gibi. > Ferahlık, iyi duygular çağrıştıran beklenti.

Algı için algı örnekleri; Sayfa: 67; “O zaman kapı önlerinde unutulmuş leğenleri, takunyaları, götürebilecek gibi olan her şeyi toplamak gerekirdi.” > Hırsızlık olasılığı.

Göz algılarının içinde en çok ilgimi çeken  renk algılarını, algı konusunun en sonuna sakladım. İşte bana göre en çarpıcı olanlar;

  • Madam sara çilek rengi dudak boyası sürer. (S.57)
  • Raşel ve Nazan çalışırken mavi naylon önlük giyerler (S.57),
  • Nazan’ın tuvalette (ilk kanla karşılaştığında) gördüğü uçurtma parçası kırmızıdır.
  • Nigar abla onlara sarı kasımpatılar verir. (Kasımpatılarla ilgili simgeselliğe birazdan değinmek istiyorum.)
  • Kara başörtü (S.62).
  • Rengi sarıya dönük bez yığını(S.64). 
  • (…) alı al moru mor (S.66) renk bir duygulanımın tanımlanması için kullanılmıştır.
  • S. 67’ de mezarlıktaki renkler anlatılır.
  • S.68’ de Çingene’nin gözleri.
  • S.69 mavi patiska iç gömlek giyer Nazan’ın annesi. (İç gömlek içsel gizli duyguları, mavi oluşu yalnızlığı, üzüntüyü, depresyonu ve sadakati simgeler diyebilir miyiz? Peki ya saten askılar yoksulluğa küçük bir direniş olabilir mi? Yoksul mavi gömleğini taşımak için biraz kendini desteklemesi gerekmektedir. Omuzlarındaki bu ağır yük… Mavi saten askılarla omuzlarındaki dayanıklılığı artırmak istiyor olabilir mi Nazan’ın annesi?) 
  • S. 76 sarı kamyon ve yeşil ağaç çizen baba.
  • Menevişli renk (S79).
  • “rengi uçmuş herif” Hürşit’in Haluk’u tanımı renkli olmayışladır.  (S.86)

Kırmızı rengin simgeselliğine tekrar dönmek istiyorum. Kadim renk. Kan. Hayatın simgesi. Feda edilme, öfke, cinayet. Öte yandan coşkulu hayat, dinamik duygular canlılık (eros) ve arzunun rengi. İştah uyandıran, psişik rahatsızlıklar için ilaç olarak değerlenirden[3]. Mitlerde masallarda kırmızı rengin kırmızı tanrıçalardan türemiş olduğuna inanılıyor. [4] Kırmızı tanrıçalar kadınsal dönüşümün bütün yelpazesini, bütün “kırmızı” olayları cinsellik, doğum ve erotizmi yöneten ilahi güçlerdir. Özgür halleriyle üç kız kardeş hem doğum, hem ölüm ve yeniden doğum arketipininin hem de dünyanın her yanında yükselen ve ölen güneş mitosunun bir parçasıdır.

Bu algıları dile getirişleri de okurda zihinsel sarsıntılar yaratacak niteliktedir. Bazı alıntılamalar yapacağım yine, işte yazara özgü deyimler.

(…)ince ağrı çıtırtısı (S.58)  “Sıcak sarıcı sesleriyle arsız sözlerden örülmüş şarkılarını söyleyerek yol uçlarında yok olurlardı Çingeneler.” (S.67) (…) gözlerinin akını çoğaltan bakışıyla çevreyi sardı. (S.55) Yıllardır bir sehpanın üstünde unutulmuş bir küllük gibi kararıyor, kirleniyordu. (S.61) O girişi çıkışı, kapı açışı bol günden sonra ne gelen ne giden olmuştu. (S.62) Kızının çocuk boynu üstündeki sarı ince saçlarını görmek iş yaparken içini süsleyiverirdi. (S.70) Yaşlı kadının istediği tülbendi bulup da verememişti bir türlü. Nazan’ın çocukluk tülbentlerini düşünmüştü bir ara. Korkuyordu vermeye. Kızıyla ölüm arasında bir yakınlık kurulur gibisine gelmişti. (S.72) Taşlığın oraya kazan kurulduğunda koşuşturma bitmişti. Nazan’ı yandakiler almıştı. Zorlu bir şey gelip gitmişti odalarına. (S.72)  Duvardaki aynının önünden geçişlerinde sıkça bakar olmuştu kendisine. (S.76) Nazan’ın içinde karanlık, onmaz bir şeyler uçuverdi. (S.85) Nazan’ın babası mangal başında onu güçlü dizlerine oturtmuş birisiydi. Bir de mangalda kurutulan ıslanmış, buharlı kara bir ceket. (S.87) Haluk Bey onu kıstırılmış gülmesiyle izliyordu. (S.87) Dilenciler sandıkta küflenmiş gibi gün ışığında kırpışıyorlardı. (S.89) Nazan çocuk yüzündeki gözlerine birden yer etmiş tortulu bir bakışla epeyce durdu duvarın dibinde. (S. 98)

Dile getirişler sırasında yaptığı göndermelerin bazıları üzerinde çalışırsak; bu metinde en çok yoksulluğa gönderme yaptığını buluruz:S. 79 (…) dolu doluya ısıtılmamış odalarda yatmaya alışık Nazan. (…) S 88’ de (…) kat yerleri incelmiş paralarını (…) S.91 (…) Uzaktan görünen, sıcaklık içindeki masalarda bakışlarla çevrili acemiliğinin tıkayacağı iştahını (…) 93. sayfada şöyle bir cümle var; “Nazan iki yıldır çantasını sıkı tutar, saatinin kayışını arada yoklardı.” >>> Bütün mal varlığı bunlardır.

Çok zarif bir cinsellik göndergesi vardır bu metinde ve iki şekilde kullanılır. İşte o söyleyiş; “İğneyle ortalarından iliştirilmiş yaz perdeleri.” 1- Annenin mutlu evliliğini dile getiriş  >  Bir yaz gecesi iğneyle, açılmasın diye ortasından iliştirilmiş perdeleri düşünmüştü.(S.80)

 2- Küçük kızın cinsellik dünyasına geçişinin dile getirilişi için.  >>>İğneyle ortalarından iliştirilmiş yaz perdelerini biliyorum gibi geliyordu Nazan’a (S.93)

Olay gecesi Nazan’ın düğüne gidiyor oluşu ters yönde göndermedir. 76. sayfada anne-kız iletişimindeki ters yönde gönderme de çok hüzünlüdür. Şöyle anlatılır; “Nazan’ın okulunda inanılmaz gülünçlükte şeyler olurdu (…) Merdivenden düşenler, öğretmene belli etmeden kedi sesi çıkaranlar (…) Yaşamlarındaki tek gülünecek konuların bunlar olması onların yalnızca para yoksulu değil mutluluk yoksulu da olduğunun işaretidir sanki.

Vazodaki sarı kasımpatılara geldik sanırım. Harikulade sarı renkleriyle hikayenin öyle bir yerinde dururlar ki… Ben burada dönüp bakacağım onlara ama. Vazodaki sarı kasımpatıları Nigar Abla verir. (Petunya vermez petunya umudunu yitirme iletisidir. Ama hem mevsime işaret etmek için petunya yazarın amacına hizmet etmez hem de kasımpatı dramatik yapıya tam da uygundur.  Chrysanthemum, Yunancachrys- (altın) ve –anthemon (çiçek) sözcüğüdür. Yaklaşık otuz türü olan bu bitki papatyagillerdendir (Asteraceae). Vatanı Asya ve Kuzeydoğu Avrupa’dır. M.Ö. 15.yy’larda Çin’de ekilmekte olduğu bilinmektedir. (Çinde Chu-Hsien= kasımpatı kenti adlı bir şehir bulunmaktadır.) Japonya’ya 8. y.y. dolaylarında getirildiği sanılmaktadır ve imparatorluk mühürü olarak kullanıldığı kayıtlara geçmiştir. Bazı kaynaklar Japonya’da çiçek adına “Mutluluk Festivali” olarak anılan bir festival bulunmakta olduğunu yazmakla birlikte aynı zamanda krizantemler ölümü sembolize etmekte ve bu nedenle tercihen cenaze törenlerinde ve mezarlara koymak için kullanılmaktadır.  Bizde de kasımpatılar 10 Kasım Atatürk’ün ölüm günüyle neredeyse özdeşleşmiştir. Geleneksel rengi sarıdır ve yas durumu dışında armağan olarak verilmesinin anlamı karşılıksız sevgi, zayıflayan aşktır.  Bu bilgiler ışığında vazodaki sarı çiçeklere baktığımızda Nigar’ın bir karşılıksız aşk yaşadığı belki de bu duygu durumu nedeniyle (“yazgısı kötü”)  yaşamının yönünü değiştirmeye karar vermiştir. Çiçeklerin Nazan’a verilmesi de “yazgının” yaşam yönü değiştirmenin Nazan’a da etki edeceğinin gizli bir mesajı olabilir mi? Nigar’dan Nazan’a bir “yazgı bağı”. Vazoda durmaktadırlar. Ayrıca metnin içinde Nigar’a geçiş için kullanılır.  (S. 60) Diğer geçişlere (zaman sıçramalarına) birazdan geleceğiz. İzninizle metnin içinde gezen karakterlerin beden dillerine kısa bir süre dikkatinizi çekmek istiyorum. Çünkü Füruzan bu kanalı da demek istediğini anlatmada kullanır.

Bu arada belirtmeliyim ki, (tümüyle kişisel görüşüm) beden diliyle karakter derinleştirmelerini psikolojik boyutunu verir. Bazen duyguyu davranışla verir. Yüz ifadesini, bakışı, anlatırken hep yan anlamlar gözetir. Bunları okurken keşfetmek ayrı bir hazdır. 

Örneklemek üzere üç beden dili alacağım buraya şimdi.

  1. 97. sayfada Nazan sırtını duvara dayar; saplanma hali. Hareketsizleşmeyi ister o korkunç olay gerçekleşmiştir ve beyninde ruhunda oluşan burgaçlar kıpırdamasına engeldir aslında. Ama irade koyar o küçücük kız, evine ama önce düğün ortamına gider, şimdi başka bir yiğitlik yapması gerekmektedir, başına gelenleri çevresine sezdirmemesi gerekmektedir. Bir dayanağı yoktur, her ayrıntı güvensizlik yüklüdür onun için… Sırtını duvara dayar.
  2. 91. sayfada Nazan yürürken kamburdur. Tipik bir ergen duruşu olmasına karşın burada güvensizlik iletisiyle yüklüdür, kanımca. Yuvarlaklaşmış omuzlarıyla gözümün önünde canlandırabiliyorum onu. Boyun eğme, düşük bir benlik değeri hatta bir yükü omuzlayışının belirtisi. Ama öyle değil midir? Yanında Haluk vardır, gıcırtılı ayakkabıları, zengin paltosu, parlak saçları ve kızın sezgilerinin algılayabileceği bir cinsel manyetik saldırı alanı vardır… Geçitten yürümektedirler, Nazan kambur yürümektedir. Burada geçit yaya geçidi anlamının dışında Nazan’ın yaşamında bir evreden bambaşka bir evreye geçişi de simgeler.
  3. Kırmızı çantaya epeyce değindik ama burada beden dili kapsamında da eklemek istediklerim olacak, çok önemli bir ileti var, her okuyuşumuzda başka anlamlar kazanabilir hatta. Kadınlar, kendilerine güvenlerini kaybettiklerinde tedirginliklerini gizlemek için, karşı özneyle engel oluşturmak için çantalarını  (veya başka bir nesne de olabilir, burada çantadır) kullanırlar. Bizim kırmızı çantamız, Nazan’ın yani daha önce saptadığımız beden dili iletilerini yaptıktan sonra 99. sayfada omuza asılır. (İlkin ne yapacağını bilemez= tedirginlik.  Anlatıcı bize durumu şöyle aktarır; duvarın dibindedir, “çocuk yüzündeki gözlerine birden yer etmiş tortulu bir bakışla epeyce durur.” Sonra anlatıcı tek keskin ve çok yalın bir cümle söyler, “Çantasını omzuna astı.” Paragraf başıdır bu cümle aynı zamanda. Bir dizi eylem/karar/duygu dalgalanmalarından sonra ortaya çıkan bu durumu taşıyacaktır. Çantayı omuzladığı gibi.
  4. Sakız çiğneme iki yerde var, Çingene ve Nazan çiğniyor.  Nazan’ın annesi pencereden dışarıya baktığında mezarlıkta gördüğü Çingene kız, bir pervasızlık, özgürlük, başına buyruk olma halinin dışa vurumu şeklinde sakız çiğnemektedir. “alabildiğine iştahla” der anlatıcı bunu tanımlamak için.  İkinci kullanım, 94. sayfadadır ve tümüyle zıt bir görev üstlenmiştir sakız. Burada bir yas durumu oluşmuştur aslında. Nazan yaşadığı travmayı, bu yas durumunu aşmak için sakızı kullanır. Dişlerini ezme eylemini öfke yatıştırmak için kullanır, sakızın tadıyla bir teselli arayışı… Burada elle tutulur bir itki/baskı vardır, isteme durumu karşıtlığı vardır. Bağır-a-mama durumunu, sessiz çığlıkları karşılar burada sakızın çiğnenmesi. Gizli bir ilişkimiz var burada bu sakızla, kışkırtıcı ve yıkıcı bir şey bu sakız, sıkıntıyla sabır ilişkisini öylesine verir ki okuyan özneye daha fazla konuşmaya gerek var mı?  Bu kadar görkemli bir sahneyi bu kadar yalın bir eylemin içine sığdırmakla yaratılan hareketliliğin hüznünü yaşamak için buraya üç nokta koyacağım, biraz ara vermeliyiz…

Peki, hareketlilik üzerine düşünmekle sürdürmek iyi olacak gibi görünüyor. Bu metinde hareket çatışmayla değil kıyaslamalarla sağlanmıştır. Nigar’ın varlığı, sıklıkla onunla türlü nedenlerle karşılaşmamız, teknik olarak karakter tanımlamasının hikayenin içine yayılımı olarak yorumlansa bile asıl nedeni her dakika Nazan için kaygılanmamıza neden olması içindir. Nigar bir gerilim/spazm unsurudur hikâyede. 

Metnin hem irkiltici yanı hem de derinlik kazandıran unsuru zihne girme tekniğidir. Özellikle tek etkisi taciz konusuna göre yapılandırılan hikâyenin odak noktasında anlatıcının aradan çekildiği görülür. Doğrudan mağdurun bilincine girilir, algıları ve bilinç akışıyla karşı karşıya kalırız.

Yatay unsur şimdi (gerçek mekânın/olayın şimdiki zamanında) olur. Dikey unsurlar ise bir kerede verilen kısa yayılımlar yani Nazan’ın annesinin hikâyesi, Nigar’ın hikâyesi Madam Sara’nın hikâyesi, Raşel’in hikâyesi Nazan’ın Babasının hikâyesi vs. biçiminde düzenlenmiştir.

Hikâyenin tek etkisi taciz… Artık yavaşça değinmenin zamanıdır diye düşünüyorum. Öncesinde Füruzan’ın söylemediği sözler var burada onu bulup çıkarmamız gerek. Nazan 14 yaşında. İkinci yedide. Çoğunlukla kadınlara özgü bir sayı olan 7 mistik bir sayıdır. (Yeni ay, yarım ay, dolunay ve son dördün, ay döngüsüyle kadınsı döngüyü simgeler. )

Şimdi, Haluk’la Nazan’ın yürüyüşleriyle başlayıp Nazan’ın sinemada yaşadığı olaya kadarki yaşananları anımsayalım. Nazan erken çıkmayı ister, izin alır, hazırlanır, Allahaısmarladık, der. Birden Haluk’ da kalkar. “Nazan çıkmadı dışarı, durdu, saygılı görünme kaygısıyla.” (Nazik olma eğitimi almıştır.) “Madam Sara parayı geciktirmenin sağladığı iç ferahlığıyla çevik şen…” Geçitten, (burada geçidi aynı zamanda başkalaşımın ilk noktası olarak yorumlayabilir miyiz diye düşünüyorum. Sanırım.) “Nazan ne yapması gerektiğini çıkaramadığından, gene de bu adamla bir şey konuşmazsa işi tehlikeye girer kaygısıyla…”  (Gelişmemiş olan, safdil kadınla karşı karşıyayız. İhtiyatlı değildir. İçsel uyaran düzenleri gelişmemiştir. “Ne yapması gerektiğini çıkaramaz.” İkilem içindedir yolda giderken, ama bu ikilemi çözmek için elinde malzemesi var mıdır? Hayır. Çünkü Nazan bir genç kız için çok önemli olan ana babanın sevgi dolu rehberliğinden yoksundur. Okumaya devam ediyorum; “… Adam dünyadaki tüm insanların konuştuğu en olağan kelimelerle konuşmaya başladı. Ürkütücü tek söz etmiyordu. Her sözü tok, ısıtıcıydı. Salt kendi rahatına, kendi çıkarına çalışmanın getirdiği utanmamayla dolu yaşamında edindiği sözleri parlak çözümlü seriyordu art arda.” Dikkat! Gerilimin tırmanma hızının arttığı bir noktadayız. İpucu verir yazar. Genç kızlar av oldukları gerçeğini kavrayamazlar. Umursamazlar da. Sezgilerine bakalım. “Midesine bir ezilme oturmuştu. Elleri karıncalanıyordu. “Düğüne yetişsem hiç olmazsa…”  “Pasta yiyelim” diyen adama, karşı koyar. Ama bunun nedeni yoksulluğunu belirginleştireceğini düşündüğü ortama girmeyi istemeyişidir. Gururu nedeniyle girmez. “Adam elini tutar.”  Titreyişini hissedince “Sırtına kolunu sardı.”  Kızın sessizliği “adamı arsızlaştırdı.”  Boyun eğme noktası!  “kendisini sürüklemesine ses etmedi.”  > Esir düşer! Acaba pastaneye girmemesine rağmen sinemaya girerek risk alma davranışı mı göstermiştir yoksa yolunu mu yitirmiştir?  ; “… yer gösterici bildik arsız bakışlarla Nazan’ı süzdü. (Bu sinemadakileri aklımızda tutalım. Kültürle ilişkide onları yine anımsamamız gerekecek. Toplum kadın tacizinde nasıl davranıyor bunu düşüneceğiz. Aynı zamanda bu konunun ne kadar yaygın olduğunu da gizlice fısıldamıştır yazar.)  “Nazan yakından gördüğü ilk yabancı erkek yüzünün anlamlarını kavrayamıyordu.”  Genç kız yolunu yitirmiştir! “Adam ona iyice yanaştı.”  (…) “Bağıramam diye düşündü, rezil olurum.” Dikkat! Kültürün, toplumsal baskının kadına telkinlerine iyi bakalım. Rezil olacak kadındır, mağdur yani, fail değil! “Eteğini dizlerine çekti. Gizlice sürüp duran acısının sahiciliğini artık duyuyordu.” Yıkım yaşanmıştır. Gözlerimizi kapatıp elimizi göğsümüze bastırdığımız andır.  Öylesine toydur ki öylesine küçük, ego hazlarına kapılması bile söz konusu değildir, hormonları bile daha o denli çalışmıyordur. Zalim bir adamın bir anlık haz unsurudur o. Avcının eline düşen… İçsel olarak zahmetli bir yolculuk yaptığı gibi (babanın ölüm travması) yaşamı da zahmetlidir.  Yoksullukla savaşmaktadırlar. Bu hikâyenin tüm kadınları öyledir. Her biri dünya zorluklarına göğüs gererek ezilmemek zorundadırlar. Ama içsel olarak örselenmiştirler… 

Taciz sonrasına dönelim. Gecedir, karanlıktır, Nazan yolunu bulabilecek midir? Gece> siyah> gebelik sırasında rahimde kan toplanması, kanlı gösteri “nişan” doğumun başlangıcı, yeni hayatın gelişi. [5]

Şu anda neredesiniz? Nazan Kuşatmayı yaşamışken neredesiniz? Benim dışımda çok gürültü var, içimdeyse derin bir sessizlik. Küçük kızdan yeni bir yaşam formuna= “Nazan abla” geçiş tamamlanmıştır. An gelir öfke belirir içinizde… Ama yazar hala durumu yansız bir tutumla ele almayı sürdürür. Yoğunlaştırılmış sözleriyle derinleştirdiği kavrayışımızı denetlemeyi sürdürür. Nasıl ki 58. sayfada Nazan’ın annesi için “Belindeki iki üç gündür yer etmiş ince ağrı gevşemiş, çıtırtıyla çözülmüştü” diyorsa 95. sayfada “çorapları kat kat çizili birikiyordu bileklerinde” der, çocuk bacaklarını anlatmak için, çaresizliğini anlatmak için bir de. Nasıl bir ters yüz durumu vardır bu çorapları anlatışta… İncelik, incelik… En ayrıntıya inme, en ince algı, en yalın dile getiriş… Yetişkin kadın bacakları için üretilmiş çorapları dolduramayan çocuk bacakları. = Yetişkin kadın için biçilmiş rolü dolduramayan çocuk-kadın. Bileklerde kat kat olmuş naylon çorabın duruşunda inanılmaz bir acınası durum yok mudur? Tüm çarpıklığı yüklenmemiş midir bu katlar? Peki, duyguların titreşiminden sıyrılalım, teknik gözlüğümüzü takalım. Bir şeyin nasıl oluştuğunu bilmek isteyerek bakalım.

Ayrılmış öğelerin yansıttığı mozaik üslubuyla yazılmış olan Kuşatma’da kıvrıntıyı sağlayan zaman unsurunun kullanımıdır diye düşünüyorum. Zaman unsuruyla devinim sağlanır. Öncelikle hikâye zamanına bakalım.“Şimdi” de olanlar özel noktaları işaret olarak alacağım;

  • Sabah, Raşel dükkân camlarını siler.
  • Hurşit çay tablasını çevirerek kapıyı açar. (S.52) 
  • Madam Sara gürültüyle inler
  • Eczacının oğlu geçer. (S.55)
  • S.82’ de “ Öğlenden sonra saat üç olmuştu.”
  • S.83’ de Raşel ve Nazan akşam çayı için çörek alma saatine dek işlerini sürdürürler .”
  • S.85’ de Nazan çörek almak istemez. “O sıra içeri Haluk Bey girer.” Bundan sonra “şimdi”ye ilişkin akış hızlanır. Nazan çay söyler >  Nazan erken çıkmak ister > Haluk onunla birlikte çıkar > Yürüyüş > Pastane> Kız ‘hayır’der > Sinema > Kız sesini çıkarmaz > Loca > Taciz > Çantaya tıkıştırılan paralar > Çıkış > Gece olmuştur > Kız evin yolunu tutar > Düğün sürmektedir> Kız eşiktedir > Bir çocuk koşarak içeri haber verir ; “ Nazan abla geldi bak!”

Bunun dışında olanların tamamında anlatım açıları yer yer iç monologlarla  Nazan’ın annesi, Nazan ve Madam Sara’dır. Ayrıca arada bir sesini duyduğumuz anlatıcıdır. Üçüncü kişi anlatımla (teknik olarak Tanrısal bakış açısı dediğimiz) çok yönlülük sağlanmıştır.  Hikayenin “şimdisi” Çeşit adlı dükkânda bir iş gününde olup bitenlerdir. Geriye doğru sıçramalar yapılarak, zamanın çok geniş bir kullanımı, mekân genişlemeleri, kişilik tanımlarına ilişkin pekiştirmeler yapılır. İlkin sıçrama noktalarını belirlemek istiyorum. Zaman unsurunu incelerken ana çizgim bu olacak. Füruzan’ın zaman sıçramaları bilinç eşiğinde ve bilinçaltı gönderge çakmalarıdır. Bilinç dışı değil. Bilinçaltı tanımıyla içten gelen dürtülerin, davranış ve duygusal tepkilerin kaynağını kast ediyorum. Elbette geçişlerini nasıl kullandığını anlamaya çalışacağım.

Gerilim/spazm zamanı sayfa 91’ de başlar. Haksızlık yüklü, beklenmedik olmamakla birlikte (çünkü bir takım işaretler vardır) yine de iteriz kafamızda, adamın kız tarafından algısı tiksindiricidir > kışkırtır. Uzun ve ağrılı süreç, kapı çıkışında başlar.

Dediğim gibi Füruzan, zamanı bir şekilde geriye götürüp şimdi ve geçmiş arasında oluşturduğu zaman düzlemini farklı amaçlar için kullandığı gibi zamana egemenliğinin de bir gösterenidir.

Bu metinde süreyi, anılar, anımsamalarla (geçmiş/ örneğin Madam Sara’nın geçmişi)  düş kurmalarla (geleceğe/örneğin Raşel’in Kudüs planı) tek doğrultuya yerleştirir. Bilinç akışıyla geçmiş ve geleceği boydan boya bir çizgi, bir köprüyle bağlar.  Buradan elde ettiğimiz kuşbakışı algıdır. Bunun yararı ise tarihi/geçmişi hayal etmek demektir. Hem toplumsal geçmiş hem karakterin beyninden onun geçmişine gidilir. Her iki yönden yapılan anımsamalar hikâyedeki zamanla hikaye(ler)nin geçmişini de tümgörüsel kılar.

Tekrar zaman sıçramalarına dönüyorum; 1-Karakterle ilgili bütünleştirme için kullanır. 2-Hikâye mekânını genişletir.

Kuşatma’daki sıçrama noktalarına gelince;  (S.50)… para çantasından geçiş kapanırken çıkardığı çıt sesi >> İlk haftalığı alış yaşamından kesitler. “Yirmi lirasını, düşünüp taşınıp gerektiği gibi harcamasını öğrenmişti şimdi…”(S.50) > Nazan’ın yaşamından kesit, Nazan’ın belleğinden.  “Hurşit Doksan”ı dediği anda dükkân gülmekten kırılırdı.” (S.53) > Çaycı Hurşit’in yaşamına geçiş.  (S.54) Madam Sara kızları izliyor > Raşel ona havra şarkısını anımsatıyor>  Madam Sara’nın belleğinden kendi geçmişine sıçrayış. (S.55) “Raşel, “Kudüs’e gideceğim ben,” diyordu > Raşel’e yaklaşım.

“Az mı bahaneler bulmuşlardı…” (S.56) > Eczacının oğluna karşı iki kızın ilgisi, duygusal boyutun aktarımı. “Nazan’la Raşel sabah işe gelir gelmez mavi naylon önlüklerini giyerlerdi.” (S.57) > çalışma ortamlarının anlatımına geçiş. “Terlere batmıştı Nazan” (S.57) > Erginlenme dönemine sıçrama, Nazan’ın belleğinden.  (S.57) Tırnak boyama > karakter tanımı, Nigar’ın hikâyesi, Nazan’ın erginlenme anı, Nigar üzerinden eyvah duygusu. (S.60) Kasıpmatılar> Nigar’ın hikâyesine geçiş. (S.63) Nazan’ın Madam Sara’nın yanına… > ilk işe başlayış, ikna konuşmaları sırasında Nigar’ın hikâye parçaları, işi, zaman unsurunun toplumsal koşulları betimlemede kullanılması. (S.64)  Nazan’ın annesinin sezgileri ve Nazan’ın işiyle ilgili kaygılarına geçiş. (Bu olayı, Kazibe’nin hikayesine kadarki olanları, Nigar anneyle konuşurken iç içe geri doğru  ikinci zaman sıçraması olarak izleriz.) (S.65) Nazan’ın annesi kendi ikinci evlilik olasılığına geçiş. Annenin belleğinden geri sıçrama.

(S.67) Öksürük nöbetleri > dispanser > dışarı bakış > bitkiler (yeşil/yeşerme umut vs.) Çingeneler (başka kadın tipleri) (S.69) yorgunluk hissi > kocası yaşarken > Nazan’ın bakışı, değişen koşullar. (S.70) ölüm travması, annenin izlenimleri olarak hem kendisi hem Nazan için. (S.75) Kızı büyüyecekti > (ileri sıçrama ) göbek bağı meselesi (geri dönüş). (S.77) Kazibe hanımın hikâyesi > var olma savaşı veren bir başka kadın portresine geçiş. (S.80) Geriye doğru birinci zaman sıçraması; Nazan işe başladığı sabah  “Onlar çıkıp gittikten sonra” > daha geriye ikinci zaman sıçraması: “ortasından iliştirilmiş perdeleri düşünmüştü”. (Kocasıyla seviştiği bir an.) (S.82) tırnak kırılması > madam saranın hikâyesine geçiş. “Nazan kolundaki saate baktı.” (S.88) Nazan’ın yaşamından kesitlere geçiş. (S.89)Madam Sara’nın  “Yalnız yarın sabah daha erken gel,” deyişiyle  > Nigar Abla imgesine geçiş > tacizin yaygınlığına göndermeler. (S.93) “Adam ona iyice yanaştı. Nigar Abla yokuşta durup gülümsüyordu adam Nazan’a yanaştıkça.”  > mekân canlandırma, anımsama, sezgilerin verdiği alarm,  eylem canlandırma> farklı unsurların kullanımıyla yaratılan duygusal sel. 93 sayfada başlayan duygu selinin 99. sayfaya kadar giderek hızlanan vuruntularının okurdaki duygu düzeni;  iç burkulması > kıyaslamalarla telaşa kapılmak > sıkışmışlık olarak özetleyebiliriz.

Tüm bunları okurken farkında olmadan toplumsal alışkanlıklar, metnin kültürle bağını algılarız. İşte bunların bazı gösterenleri; S.75  hıdrellez ve boş inanç göndermesi,

– Kul sıkılmadıkça Hızır yetişmez. Sıkılmışlardı, donmuşlar, üşümüşler, aç kalmışlar, ölümü görmüşlerdi. Gene de o kapı hala açılmamış, Hızır yetişmemişti.  

S.70-73 ölüm ritüeli ; “Kocası zatürreeden ölmüştü” cümlesiyle başlayıp  “babam öldü, babam öldü diye yazdığını görmüştü annesi,” cümlesine dek sürer.

S.70’ de hasta için edilen dualara ilişkin tüm çarpıcı gerçekçiliğiyle toplumsal alışkanlıklar anlatılır.

S.77 Kazibe’nin kişiliği üzerinden, dul kalan kadınların yaşam biçimlerine bakmamız sağlanır. Mezarlıktaki Çingenelere bir pencereden bakan Nazan’ın annesi aracılığıyla da başka kadın tiplemelerini sunar bize yarar. (Pencereden bakışın, saydam bir engel arkasından bakışın bir tür görünmez sınır olduğu, yaşamlar birbirine karışmadan insanların birbirlerini izledikleri bir ortak yaşam alanı şeklinde yorumlayabiliriz. Başka bir konu da, Çingenelerin mezarlıkta ot topluyor olmaları, ölümden yaşam için bir şeyler oluşturmak, bir dönüşümü tamamlamak, aynı anda annenin onu izlerken dispanserde ölüme doğru (bir risk vardır. Babanın öksürüklü bir hastalıktan öldüğü anımsanırsa)gidiyor olması başka bir simgeselliktir.)

S.65’ de bir dönemin en önemli kayıt düzeneklerinden biri “veresiye defteri” anlatılır. Dar gelirlilerin bakkaldan (bakkal kelimesini terk etmiş olmamız beni çok üzüyor) yaptıkları alış verişlerin kaydının tutulduğu defterdir o. 

S. 75’ Bebek kordonunu bahçeye gömmek.

 S.92’ de başlayan sinemalara ilişkin betimlemeler.

Sinemadan söz etmişken toplum kadın tacizinde nasıl davranıyordu (ve davranıyor) bunu düşünelim izninizle. “Kültür”, kötü niyetli saldırılarda(mağduru cezalandırmak üzere) itirafa zorlamalarla, saldırıyla veya dışlamayla zarara uğratacak biçimde yapılandırılmıştır. “Düşmüş kadın” deyimi de bunun göstergesidir. “Kültür”  kadının içinde yaşadığı sosyal düzeyde var olabileceği gibi telkin yoluyla zihnine yerleşen, taşınan ve uyum sağlanan kültür de olabilir. Sayfa 93’ te kendi kendine şunu söyler; “Bağıramam, diye düşündü, rezil olurum. Daha sonra yine bu konuyu düşünür. “Artık büyüdün demezler mi? Koca kızsın, on dört yaşında, bilerek, isteyerek olmuştur ne olduysa.” (S.98) Başımın döndüğü noktadayım. Yeterince derine inmeye cesaretim olacak mı? Sürdürüyorum;

  • “Kültür” onlar kendileri gibi olanla birliktedirler >>> düğün !
  • Kendileri gibi olmayan kapının dışındadır >>> Nazan düğün bölgesinin dışındayken hikâye biter.

Evet. Şimdi farklı bir noktaya geçmek istiyorum, Nazan’ın sorgulamalarını bulup çıkarmayı istiyorum.  İlk sorgulamasını 79. sayfada yapar.  Bence hafifçe başını annesine doğru çevirmiştir. Yüzündeki değişimleri de yakalamak isteyerek şunu sormuştur;

“Sen hiç eğlendin mi anne, şimdiye kadar?” İlk muhasebenin yapıldığı noktadır diyebilir miyiz? Bildiğimiz kadarıyla. 80. sayfada şöyle der; “… ben de sana kat alacağım. Hem sen gençsin. Düğme dikmezsen genç olacaksın. Ben Beyoğlu’na çıkacağım, para kazanacağım. Nigar Abla ne yaptıysa yaparım. Burada durmakla olmuyor.”  Bir şeylerin değiştiğini izlemiyor muyuz? Çocuk yavaşça değişiyor, dönüşüyor, ölçüp biçiyor, sorguluyor.

S.83’ te çörek almaya gitmek istemez ve şöyle der, “Ben çıkmayacağım. Ayakkabılarımdan, üstümden, başımdan utanıyorum.”

Şimdi sizinle birlikte 85. sayfaya geçelim, Haluk dükkâna girer.

Onun dükkâna girmesiyle Nazan için değişim başlamıştır.  “Hanım kız kendine de söyledin mi?” Haluk soruyor bu soruyu. Çay üzerinden konuşuyorlar ama asıl onu fark ettiğinin ve bir karar verildiğinin işaretidir. Sigara ikramı ile konunun çevresinde dolanmaya başlar.

Kuşatmanın bir sonraki adımına geliyoruz; “Ben erken çıkabilir miyim?” diye sorar Nazan ve hazırlanmaya başlar. Tam “Allahaısmarladık,” dediğinde “Haluk Bey kalktı birden “ben de çıkayım,” dedi.  Bu cümle okur okumaz adeta çınlıyor belleğimizde. Kaygının bulanık renklerine kapılıp bir burgaçta Nazan’ın belleğindeki Nigar Abla ve “şimdi” de yaşananların içine düşüyoruz.

Final…

Çok geniş boyutlu bir trajedi asıl şimdi başlamaktadır. Çağrışımsal sel gibi akan bir anlatıya dönüşen bir trajedi… Nazan dışlanma olasılığını sezgisel olarak bilmektedir ama yola devam edecektir, bu belirtiler vardır.  Sırtını duvara dayar. (Beden dili olarak kendini güven altına alma gereksinmesi. Savunmasız olan sırtını tehlikeye dönmeyerek. Tehlike düğün mekânıdır. İnsanlar, “kültür” oradadır.) Sarsıcı istimrar durumu baskılanmıştır. Erken dönemde dışlanmanın belirtileri vardır. Olayın mağdurudur, onun hatası değildir. Durumu hazırlayan yaşam koşulları, yanlış anlamalar, cehalet, acımasızlık (bunu Nazan ve çevresi için kullanıyorum) ve Haluk ile Madam Sara’nın bilerek yaptıkları kötülük.  Nazan ağlamaz.  Gözyaşı, mitlerde yürekten yeniden birleşmeye zemin hazırlayan öğelerin bağlayıcısıdır, birleştirendir. Ağlamak olup bitenlerden sonra çözülme rahatlama sürecidir. Nazan için değil. O yüzden ağlamaz. Gözyaşının yokluğu, ağlamama, yalnızlaşmayı mı simgeler? Bence evet ve Nazan’ı, o küçük kızı bir başına bırakıp Kuşatma’yı terk ederiz.


[1] C.P.Estes Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler

[2] C.P.Estes Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler

[3] C.P.Estes Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler

[4] C.P.Estes Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler S.12

[5] Clarissa  Estes- Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler.

Bir zamanlar “mektup” denen bir şey vardı.

Yazılarını ve kitaplarını izlediğim, okumaktan zevk aldığım, tanışma fırsatı bulduğum M. Sadık Aslankara’nın 2009 yılında köşesine taşıdığı taşrada yazar olmak üzerine bir mektubum. Buradan bir kez daha onu selamlayarak…

BANA GELEN MEKTUPLAR; Serap Gökalp

Sayın Aslankara,

Bu haftaki yazınızı yine keyifle bu kere birazcık da kendime sevinç payı çıkararak okudum. Sizin anımsattığınız,  Nasrettin Hocanın sözüyle durduğum yerden bir bakışı sizinle paylaşmak ben de sizi bir mektupla selamlamak istedim.

Taşra, görevliye ; “dayımla geldik” diyen sıkılgan delikanlının, “dayın kim?” sorusuna “annemin erkek kardeşi” diye cevap verdiği yerdir.

Bursa,  bizim çocukluğumuzda Türkiye haritası üzerinde dumanı tüten, çatısı kırtıklı dikdörtgenler çizip böbürlenerek “burada sanayi gelişmiştir” denilen yerdir. Deri üretiminde önemsenecek payı olan,  tabakhanelerin dayanılmaz kokuları, sıçanları arasında emekçilerin alın teri döktüğü, havalandırması olmayan kamu taşıtlarıyla insanların taşındığı bir kenttir.

Kışın yağmur getiren güney rüzgârı Notos, mitolojiden sıkılıp sanayi bölgesinin üstüne çöreklenir bazen. Fabrikaların “sireneleri”, işçileri çağırırken, “yağmurdan ağırlaşmış sakalıyla uçan, alnında bulutlar yığılmış”  Notos’la selamlaşırlar. Fabrikalar hiçbir zaman yorulmazlar. Onların sonsuz devinimini sağlayan vardiyalar, işçilerle yenilenir; işçiler parayla, para yine yeni işçilerle. Çalışanlar daima güçlü olmalıdır; karnı aç ama gözü tok. Yeni vardiyalara hazır olmalıdır; uykusuz ama güçlü. Bunun için yenir, uyunur, yeni işçiler yetiştirmek için çiftleşilir. Var oluş nedenleri fabrikayı beslemektir; onlar para kazandıklarını sanırlar. Fabrikanın var oluş nedeni, birinin düşlerini gerçekleştirmek içindir; üretim yapıldığı sanılır. Biri düşlerim gerçekleşiyor sanır; yaşamı bu uğurda tükenmektedir. Çekiçler; kumanda düğmeleri, yeni ellerce teslim alınır. Metal ve betondan oluşan dev, bir an yorgun düşse bile çabucak toparlanır. İşlikler, ter, kimyasal, pres sarsıntıları, kaynak şimşekleri, çeyrek paydosları, vardiya sesleri,  beyaz sabun, yamulmuş soyunma dolapları, kararmış yer karoları, çiş kokusu, aynada taranan jöleli saçlar, kıllı erkek bedenleri, kadın kokusu, yemek, metal, telefon, forklift, ısıl işlem, kalite kontrol, baret, boya, tutkal! Fabrika! Fabrika! Fabrika!

Pis kokulu sisler içinde oradan oraya seken işbaşı düdükleri, servis arabalarından dökülen, göz kapakları inik tırtılları işçilere dönüştürür. İşçi yutan kapılarsa her yutkunuşlarında saat kartlarının sinyalleri çınlar.

Tarım ve beden işçileri iş bekledikleri yerde gün doğmadan öbek öbek toplanırlar. Seçilmeme, o gün aç kalma korkusuyla gündelik işler için taşıtlara saldırdıkları o karmaşayı izler, utanırsınız.  Ama Bursa, hala gizemli bir kenttir. Birinci derece deprem bölgesinde olup yatırların kenti koruduğuna inanılır.

Karları katırlarla İstanbul saraylarına şerbetleri soğutmak için taşınan Ulubuzluk,  kayak cennetine dönüşmüş, Apollon kelebeklerinin, sokak bozacıları ve yoğurtçularının, küfe yapan ustaların, ipek böceğinin nesli tükenmiştir. Sokak çeşmeleri tümden kurumuş, şişe suyuna tutsak su şehrinin, yeşili de yalnızca broşürleri süsleyen görüntü parçacıklarıdır.

Geçmişimize hala meraklıyız evet. Ama şehrin düşman işgalinden kurtuluşundan çok fethini kutlamayı sever olduk. Dünden günümüze değişmeyen az ayrıntıdan biri nargile keyfidir. Nargilenin fokurdayan suyuna derin derin bakıp ağır laflar etmeyi severiz; “Memedgillerin gelin hâlâ gebe değil, kısır mı ne?”

Taşrada neler yazılır?

Cumhuriyetin anıtı olmuş Merinos Fabrikası yerle bir olurken kahrolup,  kaleme kâğıda sığınırsınız.

Açık hava tiyatrosunda Kuğu Gölü “gösterisini” (balesini değil çünkü yer dar) izlemek için gelip, gösteri boyunca yanındaki torununa “bak abla ne yapıyor” “ağbi nasıl hopluyor” diye anlatan, hışırtılı naylon torbalardan kıtırtılı çerezler yediren büyük anneye gülümser, bunu aklımda tutayım dersiniz.

Kaplıcada natırın insafsızlığına mı, kendi akılsızlığına mı kızacağını bilemeyip deriniz yüzülürken kubbeye yükselen buharları ve sabrı yazabilirsiniz.

Hafta sonları sorunlarını, kirliliği tescilli Marmara’ya bırakanlara veya Uludağ piknik yerlerinde mangal dumanında yelpazelemeyi yeğleyenlere katılabilirsiniz.  Türlü kımıltılar, açılan bira kapakları, çocuk ağlamaları, bardaklarda dönen çay kaşıkları, dondurmacı çanları… “Pişmedi mi şu etler hala yahu?” sahnelerini biriktirebilirsiniz.

Tatil yörelerinde, gece yürüyüşleri sırasında sokakta satılan salatalık ve haşlanmış mısır, kebap kestane yemeyi sevmektir. Rüzgâra karışıp gelen şarkılara parmağımızı havaya vurarak katılmaktır. Bu şarkı Müzeyyen Senar’ın “Sevdiğim Zülfünü Kimler Tarıyor’”u ise içinin sızlamasıdır. Bunu da yazarsınız bir gün.

Cinayet, yoksulluk, yitirilen işçi hakları, selde sürüklenen, lodosta çatıları uçan evler, Kırım’dan, Kongo’dan gelen kenelere rağmen evinizden bile çıkmadan, komşu hakkıdır, diye karşı daireye bir tabak yemek götürmek öyküdür…  Üst komşu temiz çamaşırlarımızın üstüne paspas silkince küsmek, ama bayramda baklava yiyerek barışmak, başka bir öykü.

“86’da gelme göçmenim, tekniker diplomam var, temizlikçi arıyormuşsunuz,” diyen kadının romanını bir öyküye  sığdırmak için günlerinizi gecelerinizi tüketirsiniz.

Burada öykücü olmak, tek başınalık değil görkemli kalabalıkla yaşamak,  söz, insan, olay seli içinde akıntıya karşı alabalık olup yüzmektir. Öykü sizi bulur.  Biz büyük kentin yazarı gibi tek bir göze dönüşüp kıvrılıp içimize yönelemeyiz. Öykülerin kanat vuruşları her zaman alnımızda,  çevremizdedir, rahat edemeyiz.

Taşrada yazmak “biz” labirentinde gezme becerisi, İstanbul’da “ben” labirentinde gezme becerisidir.

Mudanya’da “bir bardak rakıda buz oldun mu”  enflasyon da neymiş? Hani peynir, hani kavun?  Denizde yüzen kâğıt peçeteler, pet şişeler mi varmış, aman canım ne gam,  varsın olsun…

Ya işte böyle Sayın Aslankara. Bu iletiye başlarken amacım öykülerimize “kulak misafiri” olan, yazılarını her zaman bir fincan orta şekerli kahveyle okumayı sevdiğim, yazarlarımdan birine, benden bir fincan kahve niyetine küçük bir söyleşi sunmaktı. Ama bu mektubu sonuna kadar okudunuzsa eğer, ben bu yazma işini sevdiğim kadar, okunmayı da hak ediyorum demektir. Adımıza sıkıntılarımızı seslendirdiğiniz için teşekkürler. Ferah kahvelerimiz, gönençli yarınları müjdeleyen fallarımız olsun. Çünkü burası öngörülerin, düşlerin ve tasarıların alt üst olduğu bir yer… Bursa’dan selam olsun…

Serap Gökalp

30 Mayıs 2009/Bursa

Geçmişin Çanakları

Kafam su dolu kırmızı bir balon ve görünmez bir el balonu sıkıştırdıkça su çeperleri zorluyor. Çarpıntıdan ölebilirim yada her an soluksuz kalabilirim. Bu haber tam bir sarsıntı. Deprem. İnanılır gibi değil. Yüzüm alevler içinde. Saç diplerim kavruluyor. Bütün bu ısınmanın nedeni tek bir soru körüğünün aniden çalışmaya başlaması. Hakkı Bey’e nasıl anlatacağım? Söze nasıl başlayacağım? Sen yirmi yıldan fazla adamla evli ol, bir şey söyleme… Sonra al karşına de ki; böyle, böyle. Kızmaz mı? Aman Allah’ım! Beni kapı dışarı bile edebilir. Neden söylemedim sanki? Hakkı Bey, bu gün birileri geldi diyeyim. Yok, yok öyle olmaz. Önce yemeği sakince yemeliyiz. Ben şimdi bu etli pilavın yanına bir de zeytinyağlı taze fasulye yapayım; sever. Bir de ezo gelin çorba. Daha akşama vakit var. Hatta önce sütlaç yapayım ki yemek saatine dek soğusun. Sütüm var. Var değil mi? Var. Şu büyük tencerede yapayım; çocuklar ikişer kâse yesin. Sütlacı çok severler. Yemek pişirmek şefkat işidir. Sevginin bir gösterisidir. Bir annenin pişirdiklerini çocuklarının iştahla yemesiyse teşekkür anlamına gelir. Bir şey söylenmesi gerekmez. Zaten kimsenin teşekkür etmek pek aklına gelmez ya… Bana diyecek ki; bunca sene baktım sana, böyle mi teşekkür ediyorsun? Ah beni kapı dışarı eder de çocuklarımı da göstermezse? Kaç bardak şeker koyacaktım? Hah şurada tarifi vardı. Bakmalıyım, çünkü aklımdaki tüm yemek tarifleri buhar olmuş… Hiçbir şey olmamış gibi karşılarım. Yemeği yeriz. Birer kahve pişiririm. Çocukları öteki odaya gönderirim. Tembihlerim; gelmezler. Hakkı Bey’in bağırtısından uyuyabilirlerse uyurlar. Kim bilir bana ne diyecek? Gözümün önüne geliyor şimdi. Bir kere suçlayacak o kesin. Nihan’ın dediği gibi; o kesin. Onlar da aynı sarsıntıyı geçirdiler zavallı yavrucaklar. Böyle birden bire… Derim ki Hakkı; pirinçler de yumuşamamış daha, ben bu arada fasulyeyi halledeyim. Düdüklü tencerede on dakikada pişer. Derim ki Hakkı Bey, bak biz bunca yıldır bir yastığa baş koyuyoruz. Benden bir şikâyetin oldu mu? Benim nasıl birisi olduğumu… Ama böyle sorarsam, “ne şikâyeti, nereden çıkarıyorsun şimdi?” diye gürleyecek, başka bir şey demeli. Ellerimin titremesi de dursa… Yoksa bıçağın yüzü fasulyeler yerine parmağımı görüverecek. Şimdi bir de doktorluk olursam hiçten anlatamam. Ah nasıl kalkacağım bu işin altından Allah’ım? Sen bana gayret ver… Dünya üstüme,  üstüme geliyor. Hakkı Bey, diyeyim, seni sever sayarım. Çok şükür bir eksiğimiz yok. Ben de sana iyi hanımlık ettim. Şimdi hanım deyince büyüklendiğimi sanıp sinir olmasın? Karılık mı desem ki? Bu da bana kötü geliyor. O bana kızdığında karı der ya… Devamlı da kızgın ya… Nikâh memurunun, sizi karı koca ilan ediyorum demesi bile sevimsiz gelir bana. Başka nasıl desin ki adam? Pirinçler olmuş. Sütle şeker de hazır, tamam. Ah burası da çok fazla sıcak oldu. Şu  pencereyi… Ayyy! Bak gördün mü yaptığını aptal kadın! Kırılıp kaybolanlara Hakkı Bey çok kızar. Takımı da bozduk. Bunu başka bir zaman uygunca söylerim. Sütlacı taşırmayalım. Pirinç unu nerede?  Hah! Hakkı Bey diyeyim, sana söylemem gereken bir şey var. Daha önce söylemeliydim ama yapamadım işte. Lüzumu da yoktu. Bunu duyduğumda- hangi çanaklara koysam sütlaçları acaba?- Bunu duyduğumda sarsılacağından eminim, belki o yüzden… Adeta tepeden inme. Bana da tepeden inme oldu inan bana.- Taze fasulyenin domatesi bol olursa iyi oluyor. -Biliyorsun yaşam beklenmedik olaylarla dolu. Sen demez misin; bu kapıdan çıkıyoruz ama dönüp dönmeyeceğimizi Allah bilir. İnan ki haklısın, şu hayat ne sürprizlerle dolu… Bak Pembe Hanım var ya, bitişikteki Bilgiç apartmanında kızıyla oturuyor. Kız biraz eserli hani, uyuşturucu bağımlısı mı ne bu gün öldürüvermiş annesini. Bir de radyonun birine telefon etmiş canlı yayında itiraf etmiş her şeyi… Ne yapayım işte böyle… Bu soğanlar da amma acıymış, gözlerim kendini yuvalarından atacak. Aman sakın Hakkı Bey’in karşısında ağlamayayım. Böyle şeyler konuşurken ekseri ağlamaklı oluyorum. Çünkü ne vakit bir şey konuşmaya kalksam böyle ciddi,  bağırtısından içim kalkar ve kendimi bir yanardağ eteklerinde lavları beklerken bulurum. Gözyaşı onu adam akıllı sinirlendirir; salya sümük konuşma benimle, der. Zaten böyle bir konu ağlarken söylenmez. Güçlü ve kararlı olmam lazım. Benim gibi zayıf ve çaresiz birinin böyle bir tutuma girmesi pirinç tanesinin karıncaya dönüşmesi kadar imkânsız ama… Bu yüzden korkmuyor muyum zaten? Tek başına bir pirinç tanesi evli olmadan nasıl yaşar? Yok canım daha neler. Kolaydı hemen kapıyı göstermek. Gitmem. İki yetişkin kızım var. Onlar bana arka çıkarlar. Hem bu yaştan sonra onu ayıplarlar; karısını sokağa…Tamam. Taze fasulye on beş dakika sonra hazır. Şimdi şu sütlaçları buzdolabına koyayım ki soğusun. Hakkı Bey’in diyeceklerini hesap etmeliyim. Hesap edince de kendi diyeceklerimden vazgeçiyorum. Böyle de olmaz ki. Ben ona şimdi ne kadar neyi söyleyeceğim ona karar vermeliyim. Bir de şu elim ayağım titremese… Üstüme temiz bir şey mi giysem? Bu sefer de “ne o, bayramlık giyinmişsin” deyip peşin peşin moralimi bozar. En iyisi onu fazla konuşturmamak. Bak Hakkı Bey, diyeyim, bu iş benim için hayat memat meselesi gibi bir şey. Ben bitirene kadar dinleyeceğine söz ver, kafamı dağıtma. Çünkü bu gün yaşadıklarımdan sonra bana inme falan inerse bu günah senin olmasın. Sakın bana öyle defol gibi laflar da etme. İnan olsun atarım kendimi trenlerin altına. Haber filmlerinde cansız bedenimi, sallana sallana sedyede taşırlar, gazetelerin üçüncü sayfalarında cesedimin fotoğrafının alt köşesine nüfus cüzdanımın fotoğrafını iliştirirler (o fotoğrafın da benimle bir ilgisi kalmış değil, değiştirmek lazım) görürsün. Benim gibi zavallı ve çaresiz bir kadının kapıları, pencereleri zangır zangır zorlayan, aç ve üşümüş hayata karşı evinin sıcaklığından başka yer yoktur ki… Hoş bu sıcaklık bir ejderhanın yanı başında ve ejderhanın ne zaman ateş kusacağı belli değil ama olsun… Zaten tüm bu olup bitenler… Çaresizlikten olmadı mı? Korkudan? Aman Tanrım en çok korkudan. Ne kadar da gençtim. Ama babamın sözleri bu günkü gibi aklımda; “Kız çocuğu evden çıktı mı, ancak cenazesi gelir baba evine. Al çocuklarını doğru kaynatanın yanına!” Ah bu laf söylendiği günkü kadar ağır ve keskin duruyor bırakıldığı yerde. Hele o sokakta kalma korkusu…  Her rüyamda partal giysiler içinde çöpler arasında yiyecek ararken gördüm kendimi. Evde daima yiyecek bulundurmam belki bu yüzden. Gri renkli rüyalar… Başka türlüsü mümkün değildi. Tek başıma çocuklarla… Fakir düştüm… Onların mutsuz ve düşkün olmamaları için… Ama duygularımı bu lime lime halinden kurtarmam gerek. Tüm tozlar silkelenmeli. Ama titremeyi kesmek gerek. Saat kaç? Gelmek üzere. Çocukları komşuya mı gönderseydim? Ya bana bir şey yaparsa? Biraz kolonya olsaydı… Yemekler tamam. Sofrayı hazırlayayım. Şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum, sofrayı hazırlayayım.

Desem ki, şimdi anlatacaklarım yıllardır içimde biriktirdiğim ve tüm gün, sen gelene kadar da evirip çevirdiğim duygularımı, şimdi senin ayaklarına seriyorum… Kendimi aşağılamış mı olurum? Bak Hakkı Bey, yıllardır uzaklarında dolanıp durduğum,-ama o oradaydı biliyorum- bir mayın tarlasından söz edeceğim sana. Bu gün olanlardan sonra geri dönülmez bir şekilde oraya girdim. Ne olacağını bilmiyorum ama karşıya geçmek zorundayım. Beni korkutan, benim yalancı olduğumu düşünmen ve acele karar verip… acele karar verip… Yok, böyle demeyeyim. Çünkü aklına getirmiş olurum yalancılık işini.  Bunu söylemekteki korkumun nedeni sadece yalan olarak algılanmayıp benim karanlık bir geçmişim, karanlık bir yüzüm olduğunu düşünmen.  Hatta insanların beni  yargılaması. Hakkımdaki görüşlerinin değişmesi. Yani yıllardır özenle bir arada tuttuğum çanaklara bir şeyler olması… Ama ne yaparsam yapayım, artık hiç kimse beni eskisi gibi görmeyecek ki… Anlatacaklarımı yanlış anlamandan korkuyorum. Yaşamak için herkesçe kabul edilecek bir yol bulmak zorundaydım. Beni anlıyor musun? Ama kandırılmış hissetmen… Eğer böyle hissedersen, bunca yıl yaptığım fedakârlığın boşuna olduğunu düşünürsem eğer…

ZİL !

Hikmet Pamukçu’nun  kafasında canlandırdığı birinin yüzüydü aslında kocasının yüzü.  Bu yüze Hikmet Hanım’ın korkmadan bakması, konuşması olanaksızdı. Ama şimdi  -sonunda-  farkında olmaksızın bir tür savunma geliştirerek, onu ikna etmek durumunda olduğu hiç tanımadığı bir yüz varsaydı ve öyle konuştu onunla.

“Bana kalırsa, yaşam tamamen rastlantı.” Bu çıkardığım ses farklı bir ses. Dudaklarımın çok ince olmasından mıdır nedir, konuşurken aşırı bükülmeler yapıyorum. Sesim tırtıklı, boğumları değişen bir krema sıkacağından kıvrım kıvrım çıkıyor hiç bitmeyecek gibi, havada kalıyor. Kendi sesimi bulmak için yutkunmam gerekiyor ve sakin olabilmek için bir süre gözümü belertip bakmak…

“Kemal’i biliyorsun. Hani sana anlatmıştım. Eski kocam; Orhan Ünal…”

“Ne olmuş eski kocana? Ne o yoksa ölmemiş de çıka mı geldi?”

Hikmet Hanım’ın sofrayı kusursuz kurmaya çalışmasında bir aşağıdan alma iletisi sezinlemekteyken, şimdi yemekleri tabağa koyuşundaki ve tabağı uzatışındaki kararlılığın yarattığı karşıtlık kocasını geriletti.  Hatta tabağındaki yemeği tuzlarken her zamanki kusur bulucu- yemek tuzsuz olmuş, sen de şu tuz işini beceremedin gitti- anlamı yüklenmiş o cümleyi söylemekten kaçındı.  Hikmet Hanım’ın; karşısında oturan bu kadının farklı bir yaşamdan çıkıp gelmiş hali tuz konusunu bastırdı.

“Bu mümkün değil… Vücudu öyle parçalanmıştı ki diktirmek için yüklü bir para ödemiştim morgdaki doktora.”

Hikmet Hanım bütün bir gün içini kemiren korkulu ve çelişik düşünceler etkisiyle, öyle bir bakışla baktı ki, Hakkı Bey, bu güne kadar hiç karşılaşmadığı bu bakış yüzünden ilk kez bocaladı ve ne yapması gerektiği konusunda ikilemde kaldı adam. Taze fasulyeye ekmeğini banarken karşısındaki hiç tanımadığı kişiden, bu yüzden de nasıl davranacağını belirleyemediği bu kadından, rahatsız olmuştu. Parmakları arasındaki ekmek lokmasını ağzına götürüp yuttu ama sonrasında çatalını kullanmayı yeğledi.

“Tamam, tamam, nereden çıktı şimdi bu iş?”dedi sabırsızca.  Bu rahatsız edici kadından bir an önce kurtulmak, eski Hikmet Hanım’ı sofraya geri getirmek niyetindeydi.

“Her zamanki saatinden birkaç dakika sonra evden çıkıp, her zamanki yolunun yerine başka bir yoldan gitmeyi tercih edince öldü o. Hep bunu düşünmüşümdür. Bir ekmek arabasının altında kaldı. Bilirsin ekmek arabaları sıcak ekmek yetiştirmek için nasıl davranırlar.”

“E, ne işimiz var şimdi bunlarla?” Cümlesinin içinde geçen her sözcük sonunda alt dudağını sarkıtıp biraz bekleyerek konuşmuştu.

“Hayır, artık olup bitenler siyah beyaz fotoğraflara benziyor zaten. Kâğıt gibi… derinliklerini yitirdiklerinden beri –iyi ki yitirdiler-derinlikleri duruyor olsaydı eğer, bunları taşımak mümkün olmayacaktı-daha soğukkanlı bakabiliyorum onlara bu şekliyle- Rastlantı demem bu yüzden. Ama şimdi uzun süre saklanmışlığın kasvetli kokusu bile başımı döndürüyor ve yine bir rastlantıdan söz edeceğim, lafı oraya getirmeye çalışıyorum. Rastlantıyla bir duygu yakalanıyor, peşine düşülüyor… “

Hikmet hanım’ın söylediği bu tümceler adamı irkiltti. Çok yıllar öncesinde kalmış bir kimliğin kendini ifade ediş biçimi yüzünden donup kaldı. Hakkı Bey aslında Hikmet Hanım’ın çok derinlerinde barındırdığı, kimi zaman sezinlenen bu kimliği birden bire pekâlâ bildiğini anladı. O kimlikten çekindiği için yaşamında daima saldırgan bir üslubu yeğlemişti. Küçücük bir şeyden ötürü bile alay ve bağırtı alt yapısı oluşturmak kolaydı.  Hikmet Hanım’ın sessiz ve boyun eğen duruşunun gerçekte çok ciddi bir çağlayanı gizliyor olmasından bu sözcüklerden sonra kuşkulandı. Gizlenen bir öfke yada saldırganlık değil, her zaman açık ve sızlayan bir yaraydı. Yaşam karşısında incinmeden duruyor olmasını bu boyun eğme kabuğunun sağladığını duyumsadı ve o an bunca yıldır, önemsememek ve kendini korumak için sığındığı öfke kabuğundan çok daha kalın ama altında çok farklı bir kimlik barındıran önemsememe ve kendini koruma sistemiyle burun buruna geldi. İkisi de birbirlerinin yeni taraflarını keşfediyor olmanın şokunu yaşamakla birlikte –roller aniden değişiyordu çünkü- anlamamış gibi yapmakta ayak diredikleri o nazik durum içindeydiler.

“Her neyse… Bu gün iki genç hanım geldi.  Tanıdığım insanlar değildi. Dikiş diktirmek için geldiklerini sandım…

“ Tencere satıcısıymışlar ve seni dolandırdıklarını düşünüyorsun. Kaç paramız gitti?”

“Hayır, yok böyle bir şey. Sadece zor bir durumu açıklamak için sözcük bulmaya çalışıyorum” dedi Hikmet Hanım.

“Hiç uğraşma doğrudan bas bıçağı karnına durumun. Kendisi patlayıp anlatsın” diye alay etti, sofradaki yiyeceklere bakışında zor durumun değil yemek tüketiminin birincil önem taşıdığı anlaşılıyordu. 

“ Dikiş için gelmemişler… “

Kadının söylediği bu üç sözcükte kesinlikle şu yada bu anlam yüklenmiş değildi. Tümce her zaman kullandığı sözcüklerden oluşuyordu. Ama adam varılmış bir sonuca ilişkin bir bildirimin genzini yakan kokusunu duydu.

“Benim… Onlar benim kızlarımmış… “

“Ne dedin?”Hakkı Bey’in sorusu ise kulaklarıyla ilgisi olmayan tamamen algısal bir soruydu.

“Bana öyle bakma. Şimdi bir şey söyleme ki anlatabileyim. Kimliklerini gösterdiler ve evraklarını. Öyküleri çok kısaydı. Çünkü yetiştirme yurdunda fazla bir şey biriktirememişler… Çok fakir düştük. Kemal öldükten sonra yani. Üç kızım vardı. Çocuklarıma bakmak imkânsızdan da öteydi. Mutsuz ve düşkün üç çocuk.  Kötü yola düşmekten çok korktum. Babam sen zayıf ve çerisiz bir kadınsın, kötü yola falan düşersen seni evlatlıktan reddederim, demişti. Ama üç çocukla beni istemedi. Kemal’in babası da istemedi… Hiç kimse. Tabi yeniden evlenme ihtimalim olan adamlar da. Terzilikten fazla kazanamıyordum. Sonra bir gün dikişlerimi bıraktım. Çocukların eşyalarını topladım. Üçünü de yetiştirme yurduna teslim ettim. İşlemler bittiğinde, babalarının ölüm kâğıtlarının kopyalarını, öteki belgeleri, karton kapaklı üç ayrı dosya yaptılar. Dosyalar ve çocuklar orada kaldı. Çıkarken sadece ayakkabılarıma baktım. Aynı ayakkabılarla morga gittiğimi, mezarlığa gittiğimi düşündüm o an. Bu ayakkabılarla ne çok, çileli yürüyüşler yaptığımı düşündüm onlara baka baka. Bir gün çocuklarımı geri alabilmeyi diledim sessizce. Sana garip gelecek, bütün bu olup bitenlerin suçlusu bu ayakkabılar gibi geldi bana. O yüzden yanıma sessizce yaklaşıp sadaka isteyen bir dilenci kadına verdim ayakkabılarımı ve eve yalınayak döndüm. Dilenci içe mi basıyorsun sen, diye seslendi bana… Bir daha onları aramadım. Sana söylemedim; bilirsin senden korkarım. Üstelik onları yok saymayı becerebilmiştim. Böylesi daha iyiydi. Herkes güvendeydi. Sonuçta olup bitenlerde kimsenin suçu yoktu. Yalnızca bir sefaleti paylaşmakla özlemi, sevgisizliği paylaşmak arasında seçim yaptım…  Bunu şimdi söylerken korkumun nedeniyse salt bir yalan olarak algılanmanın yanında karanlık bir geçmişim olduğunu, karanlık bir yüzüm olduğunu düşünmen. Hatta üç tane çocuğu kaderine terk edip yok sayarak yeni bir hayat kurmak konusunda insanlar beni nasıl suçlayacak onu düşünüyorum. Bu hakkımdaki görüşlerin değişmesi. Yani yıllardır özenle bir arada tuttuğum çanaklara bir şeyler olması Artık hiç kimse beni eskisi gibi görmeyecek… İkisi de evlenmiş. Üçüncü kardeşlerini bulamıyorlar. Bulacaklarını umut ediyorlar… İşte hepsi bu… Kafamın içinde uğuldayıp duran yirmi yılı aşkındır süren kasvetli anılar fırtınası sona erdi. Kaç zamandır iyilikler benimle değil, huzur şeytanın kuyruğunda zaten. Şimdi senden istediğim, onları görmeme izin vermen. Meğer yıllardır dilediğim buymuş… Geçmişimin iç içe geçmiş çanaklarını zaten daha ne kadar taşıyabilirdim ki? Onları fırlatıp atmayı düşündüm ama olmadı işte. Çünkü gerçek ben hangisinin içinde bilmiyorum ki. Yoksa hepsinin içi boş da ben dolu olduğunu mu sanıyorum?”

Kadın terlemişti. Şakaklarındaki damlalar tülbentten kabaran su damlaları gibi şişip yuvarlanıyordu. Eski Hikmet Ünal, şimdiki Hikmet Pamukçu, boğazını temizleyip ellerini koyacak yer aradı. Sokakta gezen bir mart kedisinin sesi birçok bilinmezlikle birlikte havada asılı kaldı.

BAVUL

Bavulu kapatmamışlardı. Öyle sessizdi ki, çok çok uzaklardan bir cankurtaranın sesi uzak bir yıldız ışığı duygusuyla uykulara batıyordu. Büyükbabanınkine değil ama. O bütün geceyi yatağının içinde oturarak geçirmişti. Beli ağrıyınca biraz uzanmıştı. Dört kez tuvalete gitti. Mutfağa gitmedi, tuvaletteki lavabodan içti suyunu. Gece mutfağa gitmesine kızıyorlar çünkü. Bavul karanlığa karşı açık ağzıyla bütün gece haykırdı durdu. Açık bırakılmasını iseteyen Büyükbabaydı.  Son anda fikrini değiştirip bırakacağı yada yanına alacağı bir şeyler olabilirdi, böyle demişti. Oysa umduğu onu göndermekten vaz geçmeleriydi. Bu bavulun hazırlanması için herkesin bu kadar canla başla katkısı ve koşturması yüzünden olmalı bavul kusmak üzereydi. Onu bu kadar doldurmak sakıncalıydı. En yenisi sekiz, on yıllık giysiler. Yazlıkları sonra veririz demişlerdi. Belki yaza kadar ölürsün gerek kalmaz mı demek istemişlerdi?

Bavul yorgundu, yerinden kalkacak gibi değildi.

Sıcak sulu yüzme havuzu bile var baba. Evde yok böylesi konfor. İ

İyi de metal tepside taşınan yemekler yenmeyecek mi?

Nefis bir bahçesi var, yürüyüş için biçilmiş kaftan.

Orayı gördüm. Bahçesindeki nar ağaçları altı yaş çocuklarının resimlerindeki ağaçlara benziyor di’mi? Yeşil elipsler arasında kırmızı yuvarlaklar.

Konuşmanın burasında gözü yapay deri yüzeyi çatlak patlak olmuş bavuluna ilişmişti. Sinirceli bir gülüşle “bu bavulu bekârken almıştım,” dedi. “Hiçbir zaman kullanmadım. Dolapta yaşlandı zavallı. Annen de ondan hiç hoşlanmadı sanırım. Ne zaman kullanmaya kalksam beni caydırdı, başka çanta tutuşturdu elime.

Sabah oluyordu. Kalkıp balkona çıktı. Hırkasının önünü ilikleyip derin nefes aldı. Ayaz ve alacakaranlık. Çok kalabalık bir karga sürüsü üstünden akarken, onların durduğu, kendisinin balkonla hızla uçtuğu duygusuna kapıldı. Kargalar geride kaldı. Rahatlamış olmalılar.

Bu akşam benim kargalarım da rahatlamış olacaklar. Rahatça uzanacaklar yataklarına. Bense yabancı bir odanın içine doldurulmuş tanıdık eşyalarımla (kendi ortamımda sanayımmış kendimi, bunu Yılmaz’la konuşurlarken duydum, yabancı bir yatakta…) Yastığımı alsa mıydım? Bavul hala kapanmamışken.

Ne isterse ver gitsin. Ne yapacağım ben o dökük şeyleri zaten. Karım olsaydı bunları yapamazlardı. İzin vermezdi annesi. Yıllardır borcunu ödediğimiz, bokunu temizlediğimiz yer. Zehracığım ne olup bittiğinden haberin bile yok.

-Baba? Günaydın. Ne yapıyorsun bu soğukta balkonda?

-Ooo, Yılmaz. Balkon uçarken kargaların geride kalmasına bakıyorum. Korktu. Onun bunamış olduğunu sanacaktı şimdi bu sözleri yüzünden.

-Ne?

-Kargalara bakıyor çocuğum (Bu daha iyi)

-Gir içeri, gir, üşüyeceksin.

_Sen niye kalktın bu saatte? (Bir an önce bitsin bu iş diye)

-Uyku tutmadı. Seninle konuşuruz diye geldim.

-Sahi mi? Ne iyi. Pek zamanın olmuyor sohbet etmeye. Eskiden bu kadar zaman kıtlığı yaşamazdık.

Açık duran bavulun kenarından dolaşıp koltuğuna oturdu.  Vücudunun şeklini almış, sırtı ve oturma yeri göçmüş yeşil kadife koltuğu. Kolçakları ağarmış, tüyleri dökük. Zehra hep örtüler koyardı kolçaklara. Yılmaz yatağa oturup bağdaş kurdu küçük bir çocuk gibi.

-Babamla balık avlamaya giderdik, dedi Yılmaz’a. Bütün parmak uçlarıma balık kılçıkları batıp çıkardı. Bakınca zararsız gibi görünür o delikler ama öyle acır ki… Bu acı topçukları yüzünden bir süre hiçbir şeye dokunamazdım. Ama yine de babamla balığa gitmek çok keyifliydi. Rahmetli yaşlanamadı. Oysa sözleşmiştik; o titrek bir ihtiyar bile olsa yatalak olmadıkça balığa devam.

-Biz de gidiyorduk seninle.

-Yaa. Sahi senin hep yapacak başka işlerin olurdu ama yine de beni kırmamak için gelirdin, sonra hadi artık gidelim diye tutturup kafamın etini yerdin.

-Yok canım ne münasebet.

-Sen oğlunla hiç gitmedin balığa.

-Sevmiyor ne yapayım. Bir kere üçümüz gitmiştik, hatırlıyor musun, canımıza okumuştu.

-Küçüktü o zaman.

-Dün ablamı aradım. Annemi falan sordum.

-Nasılmış? Değişiklik var mıymış?

-Yokmuş.

-Bu iş çok zor biliyor musun? Onun orada olduğunu biliyorum ama onunla birlikte olamıyorum. Biz sizi ikiye bölmeyi hiç düşünmedik oysa. Bir arkadaşlar vardı, karısı çalışıyor diye çocuğun birini anneanne, birini babaanne büyüttüydü. Bana garip gelmişti. Başka ne konuştunuz ablanla?

Dışarıda bir rüzgâr vardı ve halının üstündeki güneş ışıklarını sağa sola savuruyordu. Yaşlı adam yerinden kalkıp eski komodinin gözlerindeki kâğıtları, not defterlerini alıp karton kutuya koymaya başladı. Cevap onu ilgilendirmiyor gibiydi. (Beni konuştular ve Suna da olur dedi tabii. Artık ebeveyn onlar.)

“Şu dolabın alt kapağını aç bakayım. Eski mektuplar var orada. Okurum da öyle atılacaklara karar veririm. Nasılsa çok zamanım olacak. Onarlı da bir kutuya koyuver oğlum. Bak bu senin. Saklayayım diye vermiştin. Şu kızın mektubu; Tülin’in. Ne patırtılar kopardındı hatırlıyor musun, alacağım ben bu kızı, diye.

-Sorma, sizi de amma üzmüştüm.

Mecnun gibiydin.

-Hem de nasıl.

-Terlik giymemişsin ayağına. Çıplak ayakla üşüteceksin. Biliyor musun çıplak ayaklarına baktığımda senin üç yaşındaki ayaklarını görüyorum nedense. Bu çok garip. Sadece biraz büyükler. Cüzdanına koy o mektubu. Giysilerinin cebinde durmasın. Unutursun falan, Allah muhafaza, yok göz canına okur.

-Baba deme şöyle yahu, gelinin o senin.

-Sivri burun, tilki surat, mercimek göz. Benim gelinim miymiş? Keşke Tülin’i alsaydık sana. Hakkında dedikodu çıktı diye istemedi annen ama bak yokgöz neler yaptı… Şu çamaşırlarımı önce bir poşete koyayım. Annen öyle yapar çanta hazırlarken. İç çamaşırların hep ayrı torbalara. Nasılmış annen?

-İyiymiş.

 İşte. Ama sıkılıyor besbelli, bütün gün yat, yat. Hırçınlaşıyormuş, Suna öyle diyor.

-E konuşmuyorlar mıymış onunla?

-Konuşuyorlardır da baba, tabi her dakika yanında olamıyorlar ki…

-Bir arada olsaydık ben konuşurdum onunla (Bavulu kapatmamışlardı hala) Hem ufak tefek işlerini de görürdüm. Bunu sana söylemiş miydim? Söylemiştim elbette. Unutmuyorum aslında, söylediklerimi biliyor musun? Sizinle paylaşmak için elimde malzemem yok. Paylaşmam gerek çünkü başka türlü var olamıyorum. Beni koltuktan ayırt etmeyen gözlerinizden nefret ediyorum. Of, söylemek istediğim bunlar değildi. Bunlar bende kalmalıydı. Dünkü maçı seyrettin mi sen onu söyle?

-Yok seyretmedim. Fabrikada bu aralar mesai yapmamız gerekiyor, yetişemedim.

(Kaç, kaç bitti demedi. Bavul hala kapanmamışken maç konuşulabilir.)

-Aslına bakarsan beni kara kartallardan çok ekonomik gidiş kaygılandırıyor, dedi Yılmaz, elinde tuttuğu bir kitabı kutuya bıraktı.

-Nasıl yani? Gene kriz kapıda mı demek istiyorsun?

-Valla bilmiyorum ki baba. Bu yıl zam falan yapmayacaklarmış, öyle bir söylenti dolaşıyor.

-Hadi canım, ciddi olamazsın. Olur mu öyle saçma şey?

-Ayla’da yüzde beş yapacaklar sadece diyor.

-Zor geçineceksiniz desene. Şu çamaşırları koyabiliriz artık. (Bavula) Çamaşırhane car mı orada?

-Evet. Çamaşırhaneyi kullanacağını işaretledim forma.

-Tamam. İyi olmuş. Aaa, bak bu fotoğrafı ne zamandır arıyordum. Suna’nın ilk nişanlısıyla çektirdiği resim. Hepsini yakmıştı. Nihat ne iyi çocuktu. Şimdiki hödük nerde, Nihat nerde? Ama benim akılsız kızım Turan’ın geleceği var Nihat ne olacak ki diye tutturdu. Adam profesör ama kaç para eder? Kişilik sıfır. Bağırıp çağırmayı profesörlük sanıyor sersem. Onların kanında bir siyahilik var Yılmaz. Atalarından biri muhakkak köle falandı herhalde. Belki o yüzden her davranışın altında bir hakaret algılama eğiliminde. Ben zamiriyle insanın kafasını tokmaklayıp durmasında bir bastırılmışlık var diye düşünmüşümdür. Çamaşırlar tamam mı?

-Tamam baba.

-Annem, tüm çamaşırları elde yıkardı. Çivitler ve kaynatırdı. Koca bir çamaşır bakırı vardı, çamaşır sopasıyla karıştıra karıştıra kaynatırdı. Çamaşır sopasının öteki vazifesi cezalandırıcılıktı. Bizi kovalamadığı zamanlarda halı da döverdi. Halılar önce tersinden dövülür, sonra telden indirilmeden süpürülürdü. Ot süpürgeyle. Başka bir yere alınıp yayılır, ıslak ot süpürgeyle gene süpürülürdü. En son sirkeli suyla silinirdi. Öyle temiz olurdu ki yeni dövülüp silinmiş bir halıya çıplak ayakla basınca tabanlarında gıcır gıcır yapardı ilmikleri. Ucu yonca şeklinde halı dövücü teller sonradan çıktı. Nur içinde yatsın. Yük olmayı hiç istemezdi. Yük olacak diye ödü kopardı, hasta olmadan ölmeyi dua ederdi. Yük olacak diye korkardı, yoksa hayat tatlı. Koltuğun daha algılanır olmasına rağmen cansız olmak istenir bir şey değildir. Annem, altıma bir şeyler serin oğlum, derdi, öyle kuru toprağa yatırmasınlar. Bak bu çeyizimden alma yorganı kullanın işte. Dedim de Hoca Efendi gözlerini çıkardı; o da ne demek, gâvur musun sen? Söylediğime, söyleyeceğime pişman olmuştum. Hep içimde ukdedir ama. Ben ölünce siz cenazeme yetişebilecek misiniz acaba?

-Baba yapma, Allah aşkına. Seyahate çıkmak gibi düşün. İstediğin an geri dönebilirsin. Hem çok güzel turlar düzenliyorlar.

-İyi tarafından bakıyorum; tamamen bana ait bir tuvalet, bir duş, gece kalksam yemek atıştırabileceğim.

-Odada yiyecek yasak, böcek oluyormuş.

-Saçma! Hem kim takar? Orası benim evim mi ki? Atarlarsa gidecek başka yer bulurum.

-Baba…

-İnsan yalnızca evinden ve işinden atılmaktan korkuyor(güldü) gerisi fasa fiso!

Önümde ardımda dolaşıp kirlettin, lekeledin deyip duran bir yokgöz de yok.

-Baba darılıyorum, deme şu lafı yahu…

-Tabi şimdi ilk iş o sansar arkadaşını arayıp “şekerim kaynatamdan da kurtuldum” diyecek kaknem tilki. Bırakalım bunları. Fotoğraf albümlerini ve kutulardaki fotoğrafları da alıyorum. Elden geçirip düzenleyeceğim. Bana bir çalışma masası gerekli orada.

-Merak etme. Odana koydurttum ben.

-Gerçekten mi? Bak bu fevkalade oldu. Hep evde bir çalışma masam olsun istemişimdir. Annen mobilyaların yanında olmaz dedi durdu. Odamda telefon da olacak mı?

-Tabi ki baba.

-Eski arkadaşlarımı arayacağım. Telefon defterimi de iyi ki atmamışım Onarı bulup görüşürüm. Peki sen? Sen o eski arkadaşını arayacak mısın?

-Tülin’i mi? Yok canım. Niye arayayım ki? Hem kim bilir nerelerdedir.

-Sanmazmış. Neden alıp sakladın mektubu o zaman?

-Bilmem. Bir kez okumak hoşuma gider belki…

-Bir kez okuyunca onu görmek isteyeceksin. Tıpkı romanlardaki gibi. Kitapların hepsi gidiyor değil mi?

-Merak etme. Yeni aldığım, okuyup bitirdiğim kitapları da getireceğim san.

-Yokgöz kızar.

-Baba deme şöyle Allah Aşkına.

-Eskiden nereye gitsem herkes şöyle bir toparlanırdı. Bu harika bir duygudur biliyor musun? Ama yokgöz mutfağa gece giriyorum diye vır vır… En ne yapalım, biz de bir zamanlar kartaldık. Peki, hasta olursam orada kim ilgilenecek benimle?

-Orada doktor, hemşire her dakika hazır baba.  

Tamam da bu atılmışlık duygusu nereye konabilir? Burada bırakılmadığı gibi yanına da alamıyorsun.

-Kahvaltı edelim baba, acıkmışsındır.

-Acıktım. İkimiz mi edeceğiz kahvaltıyı?

-Ben hazırlıyorum. Ayla uyumak istiyor biliyorsun. Çocuklar da.

-Tamam. İkimiz, baba oğul.

-Baba oğul, dedi Yılmaz. Kutuları sonra kapatırız.

-Sen bilirsin, dedi Büyük baba. Bavul kapanmadan kahvaltı etmek istiyordu ama.

Yok yok en iyisi burada kalman Baba.

Orada yaşıtların olacak tamam da… Yalnızlık çekersin. Zaten annemden ayrısın, bizi de özlersin. Burada bir düzenimiz var iyi kötü. Tamam, her vakit iyi anlaşıyoruz denemez ama… Sonra çocuklar okuldan gelince evi boş bulacaklar bu çok fena… İstediğin zaman geleceksin ama öyle yatılı okul öğrencisi gibi olmaz…

Odadan çıkmadan önce durdu yaşlı adam, durdu ve bekledi. Oğluna baktı.

Yılmaz bavulu kapatmıştı.

Sonradan temizlik yapılırken, boş odada, yatağın kenarında bir kartalın telek tüyünü buldular, unutulmuş…

DEVLET ELİYLE ATATÜRK’E HAKARETİ KINIYORUM!

Dahası olmaz diye diye neler yaşıyoruz? Kendine “din adamı” diyenler rejimi tehdit ediyor, Atatürk’e lanet ediyor. Üstelik “devletin” gözü önünde. Yurttaşın gözü önünde. Kime yaranmaya çalışıyorlar bilmem. Kazançları ne olacak bilmem. Halkın karşısında böylesine pervasızca konuşabildiklerine göre aralarında ne tür düşmanlıklar planladıklarını, tahmin etmek güç değil. Utanç içindeyim. O lanetlerin bu kalplere geri dönmesini diliyorum.

Ayasofya’da gerçekleşen bu hainliğe, lafı uzatmadan Ayasofya ile ilgili bir tarih bilgisiyle cevap verelim. “Minareleri olmayan, kubbesine haç takılmış Ayasofya’nın yer aldığı 500 Yunan Drahmisi 1921 yılında ABD’ de basılıyor. 1923’te tedavüle sürülmek üzere hazırlanıyor. Yunanlılar, İngilizlerden İstanbul’u istiyorlar. Ama hesap edilen olmuyor ve Yunanlılar da diğer işgal güçleri de Anadolu’dan kovuluyor. Malum banknot tedavüle verilemiyor. Ben İnci Gürbüzatik’ten öğrendim. Gerçekten bu Ayasofya’yı Atatürk’e hakaret etmek için cami yapmış olmalılar. Peki şimdi orası cami mi gerçekten? O adam da din adamı mı? Ayasofya bir küfür yeri, konuşanlar da (onların pek çok kullandıkları tanımla söylüyorum) günahkarlardır.