SABAHATTİN ALİ -SIRÇA KÖŞK, DENEYSEL BİR OKUMA, Serap Gökalp

İmgelem gücünün her zaman imgelem oluşturma yeteneği olması istenir. Oysa imgelem gücü, daha çok algılamanın sağladığı imgeleri bozma yeteneğidir, der Gaston Bachelard . 1884-1962 yılları arasında yaşamış, Sarbonne Bilim Felsefesi ve tarihi kürsüsü profesörüdür.

Bundan hareketle öykü metninin de algılamanın sağladığı imgeleri bozma iddiası taşıdığını düşünürüm.

Öykü hakkında kişisel düşüncemse şudur; yazarken çok uzun bir metni katladığımı, yeni bir form verip küçülttüğümü düşünürüm. Okur da bunları dilerse kat kat açar. Origami sanatını sözcüklerle yaptığımı düşünürüm. Okurken de öykünün katlarını açıp en geniş algıyı yakalamaya çalışırım. Şimdi Sabahattin Ali’ye ait bir origamiyi inceleyeceğim. Sırça Köşk.

Öykünün tek  etkisi:Yazarın okur için amaçladığı tek etki;  hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Değerleri yitirmeden anlamak için düşünmek gerek.

Teknik algılar (Teknik sözcüğünü R.Barthes’in tanımladığı anlamda kullanıyorum; Bir şeyin yeniden oluşturmak, aynı türden bir şey yapmak için nasıl oluştuğunu bilmek istemek; teknik) : Dört sayfada anlatılan olay örgüsü şöyledir; aylak üç kişiden birinin aklına kolay yaşamak geliyor. Düzenli bir kalabalığın içine girerek kandırmacayla kendisinin önemsenmesini sağlıyor, giderek var olan değerleri dinamitleyerek kendi değerlerini yücelterek toplumun tüm düzeneğini bozuyor. Rastlantısal olarak onun dayattığı ve inandırdığı düzenek bir kişilik tarafından bozuluyor. Gerçek ortaya çıkıyor.

Tümüyle sosyal bir ileti olması nedeniyle tiplerin tek tek konuşmaları bütünsel düşünülmüştür.

İlk cümle:Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş varmış. Bu cümle öyküye ilişkin bir kehanet cümlesi gibi gelir bana. Merak uyandırıyor. E, diyorsun, ne yapmış bu üç arkadaş? Okur beklenti içine giriyor.

Karakterler :Adsız olarak söz edilen üç yalınkat tip var. Bunlar karakter değil. Öyküde var olma nedenleri tek etki olan akılsızlık kavramını anlatmak. O yüzden boyutlandırılmamış olmalılar.

Eylem: İşe yaramaz üç kişinin koskoca bir organizma gibi düzenle çalışan toplumu, kişisel yanlışlıklarının / çıkarlarının peşinden sürüklemesidir.

Ortam/uzam/mekan: Herhangi bir yer. Net verilmemiş. Bu her yer her zaman olabilirlik anlamı taşır. Böylelikle özünde toplumsal akılsızlık olan her tarih kesitinde, ortamda yinelenecek demektir.

Dramatik yapı :İnsanlar yanlış bir düşünceye alın teri döküyor,ömür harcıyor.

Çatışkı/paradoks noktası:Her şey doğruyken yanlış algısı yaratılması, yanlışken doğru algısı yaratılması ama bunun algılanmaması.

Zaman unsurunun kullanımı:Masal yapısına uygun geniş bir zaman kesitini kapsar. “Kuşaklar boyu…” geçerlidir

Gerilim noktası:Düzen olağan akışında sorunsuz sürerken, bir sırça köşkün olmadığına ilişkin telkinin yapıldığı nokta gerilim noktasıdır. Halkın elinde avucundakilerin tümünü verdiği nokta.

Dilsel algılar: (Örtük anlatım: yazar tarafından gerçeğe yapılan göndermlerle daha özgür,etkin, katkı bekleyen metinlerdir. ) Masal şeklinde mişli geçmiş zamanla yazılmıştır. Bu öyküde önemsenen iletinin verilmesini sağlıyor. Örtük anlatım söz konusudur.

Estetik algılar Bütün olarak eğretilemeli bir öykü durur karşımızda. Eğretilemede yanlışlık kavramı sırça köşkle simgelenmiştir. Tümüyle toplumun gereksinimleri dışında bir yapılandırma, kırılgan olmasına karşın bilmemekten kaynaklanan sağlamlık yanılgısı sırça köşkle simgelenmiştir.

Sırça köşk simgesi : Yüksek bir yapıdır, her yerden görünür olmasına rağmen öyküdeki toplum görmez. Yapımına herkes el vermesine rağmen sorgulamaz. Camla ilgili deneyimleri olmasına karşın (kırılır, kesicidir) sağlam olduğuna inanırlar. Sonrası(kırılmayla) çok tehlikelidir, ölümcüldür. Bunu hesap etmezler.

Saydamdır, içinde olup biten izlenir ama körleştirilmişlerdir. Köşk kelimesinin büyümseme çağrışımıyla aldanışa aracı olması söz konusudur. (Ders: Her köşk ulaşılmaz ve büyümsenecek bir şey değildir.)

❅Camın simgeselliği, yarattığı çağrışımlar;

  • Görkem
  • Saydam (içi görünür)
  • Düşsel
  • Alev ve nefes ürünü
  • İnsanın şekillendirme becerisinin simgesidir. (Kum cam  köşk )
  • Yukarı doğru yapısıyla yer/gök bağlantısı simgesidir. İnsanı /Tanrı’ya bağlar/kutsuyeti vardır, çağrıştırır.
  • Atölye yaratılmışlığıyla (cam işçiliği) emeğin simgesidir.
  • Taşın yerine cam kullanılmış olması yararsız, her an risklere açık düşünceleri simgeler.

❅Dışarıdan bakışta sırça köşk nesnedir, içeriden bakışta  bakışın kendisidir.

❅Bir tür optik sistem oluşturur ki bu kör noktadır. İnsanın kör noktasıdır. Algıyla alay edilir. Şehre bakan saydam bir gözdür sırça köşk.

❅Hem gözetleyen hem gözetlenendir.

❅Yararsızlık simgesidir. Hiçbir şey olmamasına karşın, toplumun en önemli nesnesi gibidir.

❅Düşlerle bağlantı kurar, gerçeklerle değil.

Yukarıdan bakışı sağlar ki bu gerçeklikten uzaktır.(Gerçeklik göz hizası bakıştır.)

❅Bitmez tükenmez eklemlemeleriyle yararsızlığını pekiştirir.

❅Sırça köşk “içinde” kötülük ve yararsızlığı barındıran saydamlığıyla yaratılan çatışkılı, karşıtlıklı bir nesnedir.

❅Boşluğa benzer (hiçlik ortamı), ışık geçirgendir (aydınlanma olasılığı her ar için vardır).

❅Sırça köşkte yaşamak ayrıcalık ama asalak olmayı simgeler.

❅İnsan zekasının simgesidir. Çok akıllıca görünür, üstün görünür ama çok çabuk ziyan olabilir. Egonun devasa boyutlarına ulaşmış, toplumun tümüne egemen olmuştur.

❅Kopma noktası 1) düzenden kopma ; yapılaşmayla    2) Yararsızlıktan kopma; yıkılmayla.

❅İçindekiler görünür ama dokunulmazdır, bir tanrısallık simgesidir bu.

❅İnce, hafif, olmasına karşın toplumun egemeni, buna karşılık görkemli sağlam olmasına karşın yok edilebilirdir.

❅Her şeyi alt üst etmektedir. ‘(Yararsızlığı, yeni bir nesne oluşu, işlevsiz ve nedensizliği, hayır demeyi bilmeyen için köleliktir. Yeni ama hayır demeyi bilen için yerle bir edilebilendir.

❅Geleceğe dönük yapılandırma gibi görünmekle birlikte bugünü tükettiği için geleceği de tüketir.

Yarattığı çağrışım: Türkiye tarihinde sürekli olarak tekrarlanan politik sırça köşkler.

Duygusal algılar : Sürekli birileri bize sırça köşkler yaptırıyorlar. Yıkıp ortadan kaldırmamıza karşın yeniden yeniden oluşuyor/oluşturuluyor.

Saydam sırça köşk hem görülebilen (içi görülür) hem görülemeyendir.(Görüntü geçirgenliği nedeniyle içindekiler algılanırsa duvarlara dikkat edilmez) Her iki bakış açısı da halkın akılsızlığının belirtisidir. Çünkü sorulması gereken ilk ve tek soru şudur: bizim sırça köşke ihtiyacımız var mı?

Okurda eksiksiz bir doyum yaratıyor. Masalsı, hayalci ilk katmanına  karşın son derece toplumsal gerçekçi olduğunu düşünüyorum.

Öykü zamanı kuşaklar boyunca sürüyor olması nedeniyle tümgörüsel bir bakış sağlıyor demek yanlış olmaz. Geçmiş (kentin halkının düzeninin tam olduğu süreç) şimdi, (üç kafadarın düzeni bozduğu süreç) ve gelecek (dedelerin torunlara öğütleri) unsurlarını kapsıyor.

Algı yanılgısı yaratıyor. Cam ve köşk kavramları görkemlilikle karşılanır kavramlar olmasına karşın öyküde baş belasına dönüşüyor.  İşte tam da burada  bir direnme noktası var: “hiçbir şey göründüğü ya da sanıldığı gibi değildir, bak ve gör. Zararlı çıkmak istiyorsan dene.” Sarkastik bir ileti var burada.

Öykünün yarattığı özdeşleşme düzeyi : Daha çok uzun yıllar okunacak gibime geliyor. Tarihsel ve sosyal açıdan günümüze yansıtma yaparsak eğer din kavramını çağrıştırıyor bana. 1945 te yazılmış bir öykü yeni bir algı yaratıyor mu diye sorarsak? Ne cevap vereceğimizi bilmeyiz? Zaten günümüzün ve cumhuriyetin sorunu bu değil mi farkındalık yaratan unsurlar çok olmasına karşın farkında olan hemen hemen hiç yok gibi. Bu açıdan ulaşılmaz bir metin değil “benim de başıma gelir” duygusu yaratan bir metindir. Yalın,  bir konudan yola çıkılmış gibi görünmesine karşın verdiği ileti son derece sağlam, uzun soluklu ve karmaşıktır.

Sabahattin Ali’nin öykücülüğüne genel bakışta buluşmak üzere…

KİRPİ

Hz.Süleyman, veziri Asaf Berhiya ile yeşil bitki örtüsü üzerinde tahtında uçarken, Ruhban Dağının en yüksek tepesinde durur ve “Şu geniş ovada bir büyük şehir olsaydı ne güzel olurdu” diye buyurur.

O sırada yanında bulunan cinler ve devler şöyle der; “ Ey Peygamber, Nuh tufanından önce burada büyük bir şehir ve bir kale vardı. Can kavminin yaptığı söylenirdi. Biz buraya askerle geldik, alamayıp döndük. Tufanda bu kale battı, adı sanı da kayboldu.

Hz. Süyelman’ın emriyle periler o yerin taşını toprağını temizler. Burçlar ve bendler ortaya çıkar. Hz. Süleyman’ın buyruğuyla şiddetle esen lodos, eski kalenin kapı ve duvarlarını ortaya çıkarır. Susayan peygamber su istediğinde periler ona Ruhban Dağı’nın suyundan getirirler. İçtiği suyun lezzetine doyamayan Süleyman, beğenisini dile getirince, cinlerden biri ; “Ey Peygamber, Ruhban Dağı’nın karlarının ve sularının içinde asırlardır Zülâl denen bir yaratık yaşamaktadır. Suya bu lezzeti bu yaratığın verdiğine inanılır, bu içtiğin ab-ı Zülâl’dır” der. Ve Hz. Süleyman oraya büyük bir şehir yaptırır. Belkıs’a armağan eder. Ve Peygamber, her yıl Belkıs’la gelip bu şehirde zevk-ü safa eder. (Evliya Çelebi)

Kentin altını bir uçtan bir uca dolaşan esrarengiz dehlizlerse zamanın tanecikleri arasında unutulur gider…

***

Bir kirpinin dikenleriyle kaplı dehlizlerde yürüyordu. Ayakları çok acıyordu ve daha ileriye gitmemesi gerektiğini söylüyordu bir ses ama duramıyordu. Kızıl ateşin dili onu çekiyordu. Duvarlar, tavanlar ve yerlerdeki kirpi dikenleri kıpkızıldı. Çok sıcaktı…

Uyandı.

Yatağın içinde çenesini dizlerine dayayıp karabasanın uzaklaşırkenki ayak seslerini dinledi. Ama geri gelir korkusuyla bir daha uyuyamadı. Güneş doğup, ufuk terlemeye başladığında yaşlı Cevriye’ye gitti.  Kendisine adını veren , ebe annesi, üfürükçü ve en büyük falcı rüyasını dinlediğinde mor siyah, kedibastı kadife kadar kırışık yüzünü adam akıllı kararttı;

“Hayırlara karşı” dedi hayır olması imkânsız diyen bir sesle.  “Kırmızı renk tez olacak demek. Ateş seni çok üzecek demek, hatta başın derde girecek. Ayaklarına batan kirpi dikenleri; kıskançlık demek. Kıskançlık yüzünden olacak her şey. Dehlizler, yani bu yaşadığını kimselere bildiremeyeceksin, büyük bir sırrın olacak. Kötü rüya; çok kötü. Hemen bir horoz kestir, etini bir dul kadına ver. Belki olacakları biraz hafifletirsin. Ama engelleyecek bir şey bilmiyorum. Şimdi git buradan…” diye homurdanarak  ayağını yere vurdu… Dehlizler inim inim inledi.  Eski kent merkezinin kurulu olduğu kalenin sınırları içinde kalan, toprak altından kaleyi bir uçtan bir uca dolaşan  dehlizler şimdi sid alanı. İçine girilmesi yasak olduğu gibi hiçbir ölümlünün de bunu deneme düşüncesi bu güne dek olmamıştı. Kayıtlara göre mağaracılar ve dağcılar birkaç kez denemiş olmalarına karşın cesaretlerinin boyutları bu örümcek ağını andıran dehlizlerin tamamını keşfetmeye kadar varmıyordu. Ya geri döndüler ya da dehlizler tarafından yutuldular. Tüm girişleri koca asma kilitler ve demir parmaklıklarla kapalı bu galerilerin bir tanesi, şehrin güneyinde dağlara açılanı, dikkatli gözlerden bile kaçmıştı. Yaşlı çingenenin ayağının altında uğuldayan dehliz buydu… Ve genç çingenenin rüyasına giren de…  Belkıs, (bu onun takma adıydı, gerçek adı Cevriye’ydi) “adında O harfi bulunan çok yakışıklı bir adamı,  üç vakte kadar bu esrarengiz ve antik dehlizlerden birine götüreceğini” de henüz bilmiyordu.

***

Asfalt ırmakların içinde uluyan yaratıklar, boğulmamak için debelenirken acı elektrik ışıklarının damlaları altında yürüdüler. Sarhoş ve vurdumduymazdılar.   

Dehlizin kocaman biçimsiz ağzından içeri girdiklerinde geniş alanda sesler ve duygular dağılır oldu. Belkıs’ın elindeki fener dipte, devcileyin görmez iki göz olup duran iki ayrı yolu aydınlattı. Solundakine yürüyüp tarihin ve zamanın belleğine kayarak ilerlediler. Sesler fısıltı bile olsa buz kristalleri gibi soğuyup yerlere saçılıyor, duvarlara çarpıyordu.

Bu yeni buluşma noktası Osman Bey’in ilgisini fazlasıyla çektiği gibi, böylelikle o eritici ve ezici soruyu da geçiştirme umudu veriyordu. Soru, daha doğrusu sorun şuydu;  erkek, uzun bir süredir gerekçesiz olarak ortadan kaybolmuş, sonra geri dönmüş ve hiçbir şey olmamışçasına ilişkisine devam etmek istiyordu. Oysa kadın beklediği açıklamayı bulamayınca kendisi araştırmış ve o geleneksel gerçekle karşılaşmıştı; ihanet. Adam kadının bildiğini biliyor olabilir miydi? Yoksa sadece hesap vermek mi işine gelmiyordu? Bu Belkıs’ın umurunda değildi. Rutubetli mağarada yaktığı kocaman ateşin kenarında oturdular. Mağaranın zemininde bir mezar derinliğinde, havuz büyüklüğündeki çukurda neşeli bir ateş belki bu tatsız geceyi ılık kılabilirdi. Osman Bey bunu umuyordu.

“Ateşi ne zaman yaktın?” dedi adam, keyifliydi.

“Manolya sokağına gelmeden önce. Burada ateş olmazsa soğuktan ve rutubetten durulmaz çünkü.” Sevecendi kadının sesi.

Geleceğini nasıl olup da tahmin ettiğini soramadı adam, çünkü buradan neredeydin bunca zamandır konusuna geçime tehlikesi sezildiği gibi, kadının büyücülüğünü de hesaba katıyordu. Onun yerine;

“Seni rahatça soyabilirim o zaman” dedi. Alevin şavkı mıydı gözlerindeki yoksa içindeki ateşin mi, kadını yakıyordu.

Belkıs bu akşam Manolya sokağının ta başındayken görmüştü onu ve gözlerinde şimdiki aynı bakış vardı. Her zaman olduğu gibi, sokaklara taşmış içki masalarının arasından çalgıcılarıyla beraber şarkılarını söyleyerek geçmiş, durup istek şarkılarını seslendirmişti.  Adam her zamanki masasında oradan yüzyıllardır hiç kalkmamışçasına rakısını içiyordu. İlk karşılaştıkları gibi hiç konuşmadan birbirlerine baktılar. Adam şarkıcı kadına rakı ikram etti gözleriyle yiyerek, kadın bir dikişte içti. Nedense bu “her zamanki gibi” durumu kadını incitti, içini acıttı. Ama adamın merhabasız “seni çok özledim” diye inleyen sesine “bu gece farklı bir yere gidelim” diye cevap verdi.  Adam onun peşinden cehenneme bile gideceğini söyledi, dişlerinin arasından, tutkuyla.  Kadın bu lafa sadece güldü ve rakı bardağını yere fırlatıp kırdı. Osman Bey yerde paramparça olan dayanma gücüne baktı. “Geç kalma” diye kolunu sıktı.

Sezen Aksu sesli, Türkan Şoray görüntülü kadın Zeki Müren’in Bir Demet Yasemen şarkısını söyleyerek kalabalık sokağın renklerine ve kokularına karışmıştı.

Şimdi buradaydılar, ateşin başında. Gündüzleri kalaycılık, büyücülük, falcılık, geceleri şarkıcılık yapan çok güzel bir çingene kadınla kentin saygın iş adamlarından biri.

Kaldırım kenarlarında su, elektrik direklerinin dibinde sarhoş birikintileri. Yeni ayakkabılarım. Yeni ayakkabılarımı korumalıyım. Ama pek şansları yok. Bir hafta on güne kalmaz yeni olduklarını onlar da unutur ben de. Pek şansım yok. Hiç şansım yok. Kaybedeceğini bile bile girdin sen bu işe. Kıskanıyorsun üstelik. Parasını da kıskanıyorsun, öteki kadınlarını da… Üçüncü sınıf otel odalarıyla yetinmelisin, evinin yatak odası çok uzak. Teknesi de varmış. Ayaklarım ağrıyor. Ayakkabısı ayakkabılarımın yanında nasıl duruyordu? Dibinde. Şeytan diyor ki; git şu Kadir’e “Tamam ulan çalışacağım senin pavyonda!” de. Hödük yeri. Esir gibi bir şey olmak için. Güzel elbiseler giyilen. Sesim güzel benim; ben sahne için… Pörsütene kadar bırakmazlar seni. Sonrası filmlerdeki gibi; çöp bidonu gölgesi ya da helâ bekçiliği… Dişlerinin arasında kıtır kıtır çiğnedi seni işte. O masadan bir kalkışı vardı beni görünce; ağır, gözleri çakmaklı. Çene kemikleri kıpır kıpır, özledim deyişi, yarı kapalı gözleri. Hiç şansın yok. Hiç şansım yok. Ama her zamanki masasında oturur görünce onu; aktın. Bunca zamandır ortalıkta görünmeyişi, aramayışı, ne şu ne bu… Ne güzelliğin ne güçlerinin bir işe yaradığı yok. Pöf güçmüş. Bir işe yarasa bari. Yalnızca onun yalan söylediğini fısıldıyorlar. İnanmalısın, inan inan… Bunları bilmen için falcı olmana gerek yok ya neyse… Birini sevebilirsin ama anlayamazsın. Anlayabilirsin ve o yüzden nefret edebilirsin. Nefretine rağmen sevginden vaz geçemezsin. Bu iki “şey” aynı kapta yağ ve su gibi duruyor ve yakında paramparça olacağım…

“Bu ateşi aslında kirpi pişirmek için hazırladım, dedi kadın. Hiç kirpi eti yedin mi sen?”

“Hayır,” dedi adam, sarhoş ve mutluydu.

“Çok severim. Dikenlerinin batmaması için killi toprakla güzelce her tarafını kaplarsın. Kor halindeki ateşin üstüne koyup üstünü de taşla kapattın mı yavaş yavaş pişer. İki üç saat sonra pişmiş toprak kırılınca dikenleri ve derisi ayrılır, lop et yemeğe hazırdır.

“Canlı canlı ateşe atılıyor.”

“Canlı, canlı…”

“Anlıyorum.”

“Kirpiler çok kıskanç hayvanlardır. Tek eşlidirler. Eşlerden biri ihanet ederse öteki onu öldürür. “

Yalan söylüyor bu çingene, dedi içinden adam, yorgunluktan ve içkiden halsizleşmişti.  Dili de peltekleşmiş; “Kirpiler, katiller…” diye mırıldandı.  “Kirpi eti yiye, yiye sen de kıskanç olmuşsundur. Kıskanç mısın?” dedi.

“Öldürecek kadar.”

“Beni kıskanıyor musun?”

Şaka mı yapıyordu bu herif? Dalga mı geçiyorsun, der gibi çarpık bir gülümseme ve göz ucuyla baktı adama.

Gündüz ne yapıyordu mesela? Kaç kadınla görüşüyordu? Kaç tanesiyle ilgili o biçim hayaller kuruyordu? Bir sürü kadınla görüşüyordu adam. Ama hayallerini bile kıskanan bu kadına yemin etti; sadece Belkıs’ı seviyordu. O biçim hayallerinde bile sadece o vardı. Bu yeminini bir sürü sözcükle süsleyip onu ikna etti.

“Peki, benden başka sevgilin var mı?” dedi kadın.

“Ne münasebet? dedi Osman Bey, o kaçınılmaz sorunun yaklaştığını hissederek.

“Peki, bir haftadır beni aramadın neden?” dedi kadın.

“Bu çok özel bir şey” dedi adam kaçacak bir delik arayarak.

“Özel mözel, seviyorum diyorsun ama aklına estikçe ortadan yok oluyorsun çingeneler gibi!”

Kahkahalarla güldü adam, sonra ona saldırır gibi aniden uzandı: “Sen nesin peki?”

Kadın kaçtı; “Çingeneyim. Sen çingene değildin yani. Demek ist…”

“Konuşma gel buraya…”

“Neden konuşmayayım? İşine gelmedi de ondan tabi!”

“Çünkü sen böyle cadaloz konuştukça daha çok canım çekiyor seni, yabani, kıskanç güzel ve pis çingene!”

Kadın küstü: “”Pis değilim ben” dedi.

“Kokuyorsun.”

“Nasıl kokuyormuşum canım?”

“Kızışmış kısraklar gibi kokuyorsun.”

“Aygırlar bu kokuyu seviyor ya sen ona bak !”

“Rahat dur dedim!”

Kadın uzun boynunu açığa çıkaracak şekilde saçlarını geriye devirip mırıltılı bir sesle teslim oldu; “Bu mağaralara girmek iyi değil derler biliyor musun?” dedi

“Hiç duymadım, neden?” dedi adam umurunda bile değildi mağara falan.

“Çünkü girenlerin hiç biri çıkamamış. Bir keresinde bir kırk pınar şampiyonu girmiş. Bir sürü meşale götürmüş içeriye ve geçtiği yerlere işaret olsun diye bırakmış, dönüşte de yakıp gelirim diye düşünmüş; gidiş o gidiş. Çok daha eskiden bir lağımcı denemiş. Benim işim zaten dehliz açmak demiş, o da yolunu yitirmiş, günler sonra ölüsünü bile bulamamışlar. “

Belkıs yalancının tekiydi.

Vay a…. Çingenesi, nasıl da kafa tutuyor! Kim inanır? Bununla her şey tepe taklak oluyor zaten. Piyasa borçları, personel maaşları, vergi kaçakları… Zaman kaçakları… Zamanı kaçırıyorum, asıl mesele bu. Rakamların ayakları altında can veriyor zamanlar. Kadının canı cehenneme! Güzel bir yosma ama zamana tutunmama faydası yok. Zamanı tepetaklak etmeye yarıyor sade.  Yüreğimi çepe çevre saran tipiyi hiçbir şey durduramaz ki, bu ne yapsın? Ne işim var benim burada? Sanki takvim yaprakları hala uçmuyor mu? Bu yosma yalancının teki. Hiç doğru lafı yoktur ki! Hala genç olduğumu sanmama yarıyor. Yarıyor mu? Belkıs. Hangi salak koymuş bu adı ona? Bir söylence prensesinin adını bir çingeneye vermek çingene aklı işte. İstediği kadar güzel olsun, kaç para eder! Tüm çingenelerin canı cehenneme! Eve gidince küvetin içine yatacağım ve bu pis yerin kokusu burnumdan arınana kadar içinden çıkmayacağım. Yarınki işlerin de canı cehenneme. Ayşen beni bekliyordur şimdi. Ben Allah’ın cezası herifin tekiyim. Çok sarhoşum, eve gitmeliyim.

Belkıs… Kömür karası saçları başından aşağı ışıltılarla akarken gözünü dikmiş adama bakıyordu. Belkıs yalancının tekiydi. Bu kadının karşılıksız sevgisi adama yüktü.

“Yok, canım bu çingeneler için de mi geçerli? “ dedi kadına, düşünceleriyle ilgisi olmayan bir sesle. “Kirpi kadar kıskanç, masal prensesleri kadar güzel çingeneler de mi çıkamıyor?”

“Çingeneler çıkabiliyor.”

“Beni de çıkarır mısın çıkarken?”

Hiçbir şey demedi kadın, iri kara gözleriyle sadece baktı adama.

“Gel bana gene…” diye mırıldandı adam.

Kadın onunla bir kere daha sevişti. Üstelik giysilerinin yırtılıp parçalarının orada burada kalmasını, ya da bir şekilde kirlenmesini istemiyordu.  Sonra kenarda duran bir kütükle adamın ensesine tek bir darbe indirdi. Osman Bey’in hiç sesi çıkmadı. Yumuşak toprak zemine çıplak uzandı. Belkıs sessizce gezinerek bir haftadır hazırlığını yaptığı işe başladı.

“Kirpi gördü bütün olanları. ” dedi hareketsiz yatan adama.  “Gördün değil mi kirpi?-Gördüm. Bir öğrenci kızın falına bakıyordum. Güzel bir hayat çizgisi vardı ve ben onun geleceğine akarken seni genç ve sarman kediyi andıran bir kadınla gördüm. Beni tanımayasın diye dikenlerimin içine saklandım.  Yok, tanımayasın diye değil, çok utanmıştım. Allah için kadın güzeldi.”

Bir kenarda yığılmış dalları kaldırıp ıslak bir kil tepeceğini ortaya çıkardı. Yerde yatan adamın ellerini ve ayaklarını bileklerinden sıkıca bağladı sonra üstünü kalın bir kil tabasıyla kaplamaya başladı. Baygın adamla konuşmasını sürdürdü;

“Ertesi gün gene gittim oralara. Yaşlı bir kadın çeyizinden kalma bakır kaplarını kalaylatmak için çağırdı beni. Kapıcının anasıymış. Tüm vücudu sıtmalı gibi titriyordu. Ellerinde ölüm izleri vardı. Ürperdim. “Sen,” dedim ona, “birinin yaşamını söndürmüşsün, ellerin öyle diyor.” Her yanı titrek kadının gözleri buz gibi süzdü beni; “Öc almak tatlı bir duygu. Sonsuza dek cehennem ateşinde yansan bile bu zevkten uzak kalamıyorsun, yoksa kahkahasız ongunluklar, puslu güzellikler, suskun duvarlar içinde,  tutsak oluyor ışıklar,”dedi.  “Sonra gene gittin oraya değil mi kirpi? – Gittim. Her keresinde gözlerimle gördüm, dikenlerimle örtündüm. Erkeklerin bunu niçin yaptığını düşündüm. Sence niçin yapıyorlar?- Bilmiyorum kirpi inan bana hiç bilmiyorum. ”

Yorulmuş ve terlemişti. Sıvadığı killer bir yandan hızla katılaşıyordu. İşini bitirdiğinde ne olduğu anlaşılamayan dev bir koza yapmıştı. Onu bin bir zorlukla yuvarlayıp ateş çukuruna attı.

“Bir dileğim vardı; birinin ömrümce ve yeryüzünde tek bir kişinin beni benim istediğim gibi sevmesi” dedi, taşlarla toprak kozayı sıkıştırdı, ateşi güçlendirdi.

“Boş laf bunlar” dedi kirpi. “ Boş laf ve boş beklenti.” Kirpi susmuştu.

Osman Bey bilinci yerine geldiğinde hissettiği aşırı sıcaklığa anlam veremedi. Ama içgüdüsel bir tepkiyle bir şeylerin mantık dizgesine uymadığını algıladı. Beyni ve içgüdüleri, kaçması için komut verdi ve bağırmasını emretti. Ama ağzına doldurulmuş kil bağırmasına,  vücudunu kaplayıp taşlaşmış çamur koza,  kıpırdamasına izin vermedi.

Belkıs’ı düşündü; çıplak ve güzeldi, asıl adının Cevriye olduğunu bilmiyordu. Yarınki işlerini aklından geçirdi, masasının üzerinde bıraktığı telefon numaraları kaybolmasaydı bari. Evini düşündü; çiçeklerini sulamayı unutmamalıydı.  Sevdiği kadının peşinden cehenneme gideceğini söylerken, bunun gerçekleşeceğini hiç bilemezdi. Çiçeklerini düşündüğü sırada aşırı ısı, belleğini ve bedenini bir kâğıt gibi kaplayıp kavurmuştu. Isı kadar şiddetli bir acıyla tüm vücudu kavrulurken ve gözleri patlayıp atarken beyni de durdu.

Cevriye sabaha kadar orada bekledi. Ateş soğuyup ruhlar ve dumanlar dehlizlerce tamamen yutulduğunda çukuru iyice kapatıp bir yılanın kuyruğu kadar sessiz orayı terk etti.

Manolya sokağına uzun süre gitmedi ve kimseyle görüşmedi. O yüzden de kent gazetelerinde, yerel radyo ve televizyonlarda kentin önemli kişilerinden mali müşavir Osman Koral’ın bir haftadır kayıp olduğu haberini duymadı. Kızı Ayşe Hanım tatilini geçirmek üzere yanına geldiği babasının bir akşam yemeği için Cuma günü evden çıktığını ve bir daha kendisinden haber alınamadığını söyleyerek yaşlı gözlerle kameralara bakıyordu. Ama Cevriye bunları hiçbir zaman bilemedi. Kehanet gibi rüyalar görürüm korkusuyla da günler geceler boyu uyuyamadı.

BİR SALKIM ÜZÜM

Kabuğunu yitirmiş böcek gibi köşeye sinmişti. Kulakları alışıldık gece seslerini bekledi; havlamalar, bozacının bol “O” lu bağırtısı, bekçinin düdüğü, duvarlara yazı yazan gençlerin kısık sesli komutları, koşan ayakların yoluna çıkan kedinin çığlığı, devrilen tenekeye sarhoş küfürü. Uyanan horozun ötüşünü bastıran horlama. Aralık bir pencereden sızan, TRT’ nin kapanış haberleri. Ardından İstiklal Marşı. Kahveden dönen ihtiyarların konuşmaları… Hiç biri… Karanlıkta, suskudan oluşan yankılar içinde, yosun bağlamış betonlarda gezen ayakları duyar gibi oluyordu.

Siyah üzüm salkımının parıltıları gözlerini acıtıyordu.  Kurtulmak için başına çekebileceği hırkası bile yok.  Kıpırdandı.  Yattığı beton etini deldi delecek. Biliyor. Çünkü üç gün boyunca dizlerinin üstünde tutuldu. Artık öyle durması gerekmiyor. Diz kapaklarının derisi soyuldu oralardan vücuduna iki soğuk demir girdi sanki.  Hala orada duruyorlar. Öyle ağladı, öyle ağladı ki yağmurlardan şeklini yitiren kerpiç ev gibi olduğu yere yığıldı işte.

Defalarca üstünde kuruyup sertleşen ince giysisi, kemikleri, pürtüklü betonla arasına sıkıştırdığı etlerine batıyor. Tabanları çatlamış dikenli ayakkabıların içinde. Hayır, görünmeyen binlerce jilete katlanmak zorunda çünkü elleri ısıtmaya yetmiyor.

Bir salkım üzüm. Siyah. Yıkanmamış.  Bağların tozunu taşıyor, biraz örümcek ağı, küçük saydam bir kanat parçası var belki. Ve, ve kaygan yaprak ayaları üstünde testere sesli böceklerin ayak izleri. Taneler saplardan koparken tırk diye küçük bir ses gelir, ısırdığında kırt yapar. Yavaşça sızan suyu ağzının kenarını gıdıklar. Yavaşça… Teker teker ye… Acele etme, bir taneyi iki kerede ye… Şimdi üzüm zamanıdır. İçinin mevsimler saati öyle diyor. Romatizmalı asma kütüklerinin ip ip soyulan kabuklarından çıkan tozların pırıltısını görmen, asma yapraklarının kokusunu duyman bu yüzden. Dilin değince hafifçe acıdır hani. Bazen tüylü ama tersine dokunursan parmağın kaymaz. Ilık anne sarmaları. Tencerenin kapağını açınca yeşil kokulu buharı gözlerini kapatıp içine çekersin. Şimdi beklentiden tüten kokular ortalığı kaplamışken, topraktan geri gelen bir Anadolu tanrıçası kadar yorgunsun. O yüzden şu tepedeki ızgaralı aydınlatmanın yerine asılmış olan öbeğe uzanamazsın. Asmanın sürgünlerini, ısıramaz, ince ekşiliği duyamazsın dilinde.

Kocaman salkımın içine kaçsan. Taneleri delip çekirdeklerin arasına sıkışsan. Su kesecikleri yanaklarına ıslak yapışkan değse… Buruk sıvısını,  larva olup emsen…

Karanlık bir ağızda kara taneleri ezilirken çıkardığı özsuyun sesini duyuyor. Şimdi çevresinin de ağzının içi kadar göz gözü görmez olduğunu düşünüyor. Üzümlerin içinde acılardan geçerek gelmiş genç bir beden yatıyor. Beynine kazılmış yitikleri, işkenceleri, acıları, korkuları, dirençleriyle o koskoca, suskun uçurum… Onun derinliğine inecek kimse yok. Asla yok…

Uyumuş muydu? Ağzından salyalar aktığını duyuyor ama doğrulamıyordu. Bir parça karton olsaydı altında. Çişi geldi, ama nereye gideceğini bilemediğinden, daha çok da kıpırdasa betonda ısıttığı yer buz gibi olacak diye hareketsiz… Üşüyor. Yan yatıp kendini kollarıyla sarması para etmedi. Şu tavandaki üzüm salkımının çığlıklarını… Kalkabilse parçalayıp susturacak! Oysa öyle yorgun öyle yorgun hissediyor ki günlerce gecelerce sıfırın altında yaya yürüse ancak bu kadar… Uzandığı şuracıkta dinlenmek için dayanılmaz uyku isteği. Kimse dokunmasın artık… Aç ve uyuşmuş durumda… Aç ve uyuşmuş ve ne – ne yazık ki bir kaçış planı yok…

Hey, mayın tarlasında piknik yapmayı seçenler! Kaçmayı bilmeyen, saklanmayı korkaklık sayan üzüm salkımı! O yüzden birinizi yakalayınca ötekiler tek tek koptu. Hey sensin!  Hey!  Üzüm salkımı gibiydiniz, kolayca hasat edildiniz…

Dışarıdan bir ses ona çenesini kapatmasını, oraya gelirse pişman edeceğini söyledi. Hangi çenesini kapatacak?

─Sana diyorum sana! Üzüm üzüm deyip durma! Kafayı mı bozdun ne!

Bunun üzerine buradan çıkarsa eğer, temiz çarşaflı yumuşak yatağından en az iki hafta süreyle asla kıpırdamayacağına ilişkin bir tasarı geliştiriyor. Uyuyacak. Hiç üşümemek için evdeki tüm yorganlardan, battaniyelerden oluşan dağın altına girecek. Mağarasında bir ayı yavrusu olup sıcak sıcak horlayacak…

Ama içindeki hücre uçsuz bucaksız. Şimdi onun içinden biri geçse karanlıkta, o keskin idrar ve dışkı izini bulur. Yıkılan hayallerin, sönen yaşam sevincinin, korkunun, kalabalığında yolunu yitirir. Beklenti çınlamasından başka ses yok. Şafağa kadar uğraşmak zorunda.

Bilinmeyen bir yerdeki havuza bir üzüm tanesi düşüyor,  tavandakilere bakarken.

Kapının açıldığını duyuyor. Bıçak sırtı ışıkta bir çift bot… İçeri giriyor. İyice boyanmış, cilalanmış. Siyah taneler botların burnunda parlıyor. Botların hayatında işi ne? Yolunu şaşırmış ol… Böğrünü dürtüyor. Kıpırdamıyor. Başının altına yastık yaptığı kolu tümüyle uyuşmuş, yok… Kolu yok… Soluk alıp verişinde içindeki üzüm salkımı sisleniyor, netleşiyor, sisleniyor, netleşiyor… Tavandakine bakmaması gerek! Öyle akıl çelici ki bakmasa da ağzının sulanmasına engel olamıyor. Kokusu geliyor… Ne lan? diyor içinden. Kafayı yemiş olmalıyım! Üzüm müzüm yok! Tam da o sırada botlarla burnu arasına, duvar karanlığın içine soğan rengi kesekâğıdı düşüyor.

─Bana bak! Biz hemşeriymişiz seninle. Al bakalım. Baban getirmiş. Yi!

Dünyalar arası yarıktan süzülen bir takım saydam varlıkların rüzgârı botların bağcığına, kesekâğıdına değiyor. O varlıkların arasından gelmişçesine buğulu gözlerle botların burnuna, bağcıklara, kesekâğıdına bakıyor. Botların burnuna,  kesekâğıdına… Hafifçe yana eğilmiş, gülerek, hayır alaylı, hadi gel de aç bakalım ne varmış, diyen kesekâğıdı, yıkık kerpiç evin dibinde şimdi…

İçi boş botlar yürüyüp gidiyor. Karanlık, kapı aralığını dolduruyor. Kâğıt akıl almaz biçimler alıyor. Doğrulup bağdaş kuruyor. Kollarını uzatıp on parmağını açarak karanlığı kendinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Kâğıda… Dokunamıyor. Dokunamıyor. Hissediyor. Yüzünü sıvazlıyor. Kendini engellemeye çalışsa da acıklı bir hikâye anlatıyor kesekâğıdı. On parmak kırışmış soğuk biçime yapışıyor. Her yeri kâğıt hışırtısı dolduruyor! Açamıyor! Yırtılma sesi! Üzümler! İnliyor. Yüzünü sıvazlıyor. Hayır gerçek! Nereden geldiyse bir sinek vızıldıyor tanelerin üzerinde. Bakakalıyor. Bu ses ne kadar da dostça… Ölümcül üşüme geçti birden…

Ağzına doldurduğu tanelerin suyu genzine kaçınca boğulurcasına öksürmeye başlıyor. İçindeki üzüm salkımının kaburgalarını zorladığını görür gibi oluyor. Öksürmekten, önlenemez sevinçli hayal kırıklığından ağlamaya başlıyor. Kenarından yırtılmış, ölü insan derisi gibi iki yana açılmış kesekâğıdına gözyaşları, tükürükler düşüyor. O sırada görüyor! Baba! Babasının özenli öğretmen yazısı! Yıldız şelalelerinden gözleri kamaşıyor. Gözyaşı tokadından sersem, başına üşüşen beyaz kanatlara bakakalıyor: “Yavrum, canımın içi, haftalardır seni arıyorum. Bu üzüm salkımı sana ulaşırsa bil ki baban da ulaşacak. Sakın içini karartma. Yakında babam yakında…”

Annemin Çalılıklarında

Serap Gökalp’in Kulak Misafiri kitabından

T.C.

…… Emniyet Müdürlüğü

……… Polis Karakolu

ŞİKÂYETÇİ (MAĞDUR)19… Osmanbey doğumlu Orhan kızı, Hikmet’ten olma Gonca Ünal, Selçuk Mah. Alp Sok. Tunç Ap. 26/A D.1 adresinde ikamet eder. Ethem, Fikret, Gazanfer adlı üç çocuk annesi.
ZANLI19… Bucak doğumlu Mahmut oğlu Fatma’dan doğma Selçuk Mah. Alp Sok. Tunç Ap. 26/A D.1 adresinde ikamet eder adresinde oturur Turhan Yaşar.
ŞİKÂYET KONUSUGonca Ünal’la  Turhan Yaşar’ın 24.6.19.. günü 03.oo-04.oo saatlerindeki kavgalarının komşuları tarafından ihbarı üzerine olay yerine gidilmiştir. 155 polis ekibi eve girmişlerdir. Mağdur Gonca Ünal, yaralı olarak………Devlet Hastanesine nakledilmiş, kendisine10 gün iş göremez raporu verilmiştir. Doktor müdahalesi sonrasında söz konusu kişiler… Polis karakoluna ifadeleri alınmak üzere getirilmişlerdir.  

            Tutanağı yazan polis memuru bir sigara yakıyor. Gözü çocuğa ilişiyor. En küçük çocuk. Parkı gören odanın penceresinden dışarı bakıyor. Tırnaklarını ve tırnaklarının etrafındaki etleri koparıp tükürerek bakıyor parka.

         Etlerinin tadı bu gün iyi değil. Ne zaman ellerini yıkadığını anımsamıyor çünkü. Zaten biri ona söylemedikçe sabun ve suyla pek işi olmuyor. Çünkü üstünü ıslattı diye dayak yemek istemiyor. Yalnız sabun kokulu tırnakları ve etleri kemirmenin onda başka duygular uyandırdığının bilincinde. Bazen eline bulaşıp kalmış başka tatları da sonradan algılıyor. Yaşamında bir şeylerin ters gittiğini duyumsadığı için buraya geldiğinden beri kalbi çarpıyor. Pek güvende hissetmiyor şu an kendini. Annesinin yanına gitmeyi ister ama takırdayıp duran makineden çıkacak kancalı bir kolun kendisini ensesinden yakalayıp eski yerine koyacağından çekiniyor. Bu arada ensesindeki etleri de koparabilir. Annesinin yüzünden etleri kopmuş mu olduğu sonucunu tam çıkaramıyor. Parmaklarındaki et kopmasının baştan acıdığını biliyor. Bu kanca – ki ucu dişli bir maşa gibi olmalı- dişlerinin bir birine vurmasına bakılırsa köpek balığı kadar çok diş olduğu düşünülebilir- daha çok parça koparabiliyor olmalı. Yani daha fazla acı…

            Park kırık dökük parmaklıklarıyla kocaman bir ağız olmuş haykırıyor; camdan bakarken onu çağırıyor. İlgisiz sesler çocuğun kulağına kaçıyor; bir kapı kapanması, yolda araba üzerine düşen top, bir hınkırma, camdaki karasineğin kanat vuruşları, annesinin sigara üflerken çıkardığı ses (konuşması değil) parmaklarıyla kulak kepçelerini tıkaçlıyor.

MAĞDURA SORULDUOlay nasıl oldu?
Dün gece eve geldiğimde saat 3.3o  civarıydı. Turhan’la para yüzünden tartışmaya başladık…  

            Sönük konuşuyor olmasına karşın ifadeyi alan Polis memuru da yazan memur da  öfkeleniyorlar. Örselenmiş birinin ezikliği yok onda. Tam tersine darbelerin etkisini kinetik enerjiye dönüştürüp saldırma becerisi var. Ağzı bozuk bir kadın ve sigaranın birini söndürüp birini yakıyor.      Bacaklarını açıp oturmasında bir erkeksilik var. Belki bir tür korunma şekli. Bakışlarındaki düşmanlık kalıcı. Sesinin tınısındaki tetikte saldırganlık da öyle. Şişmiş alt dudağı tam ortadan yırtılmış, bu zavallı görünüme, dudağının kenarında arada sırada filtresini çiğnediği sigara engel oluyor ve tam tersi saldırgan görünüyor.  Gözünün biri adam akıllı kötü, kapanmak üzere. Sağlam gözünden ve yüzünün hasar almamış kısmından güzel bir kadın olduğu anlaşılıyor. Güzelliğine dayağın gölgesi vurmuş olmasına karşın sağlam gözünde hep ukala bir pırıltı duruyor.

 … Benim ondan para saklamadığımı ama kendisinin çalışırsa hayatımızın daha iyi olacağını, söyledim. O bana benim üç tane piçime bakmak zorunda olmadığını, onlar yüzünden parasız kaldığımızı söyledi. Onları benim de bakmaya hevesim olmadığını ama bir süre daha hepsine, kendisi de dâhil katlanmak zorunda olduğumu söyledim.  

         “Yazık şu çocuklara yahu, tatlı uykularından etmişsiniz” diyor Polis. Kadın şimdi aklına gelmiş gibi yanıtlıyor;

            “Bu çocuklara bakamayacağım ben zaten ” diyor. Dişleri arasından sözcükleri değil çocukları çiğneyerek. “Param yok. Bazen hiç olmuyor. Onların bana gözlerini devirip aç, aç bakmaları sinirimi bozuyor. Köpek encikleri!”

            “Nasıl yani?” diyor Polis.

            “Bu çocukları devlet baksın. Ben sokak kadınıyım. Onların bedensel ve ruhsal gelişimine zararlı bu.”

            “Senin değil mi bunlar? Devlet niye bakıyormuş?” Sonra dönüp büyük çocuğa bakıyor: “Bu sizin anneniz değil mi?”

Ama çocuk şimdi konuşamaz. Dünden bu yana yaşadıkları ve yedi yıllık dağarcığı yüzünden sözcükler çok diplerde. Üstelikutanıyor. Annesinin en gözde bebeği olmanın, annesi sokak kadını bir çocuk olmanın utancını yaşamak zorunda olan büyük oğul bu.

            Kardeşlerinin bu yüzden kendisine sıklıkla hainlik ettiğini biliyor. Dişlerini gıcırdattığı için de utanıyor ayrıca. Annesi bu huyunu bırakmazsa tez vakitte dişsiz bir dedeye dönüşeceğini söylediğinden beri aniden her tarafının kırışıp dişlerinin döküleceği günü bekliyor. Her sabah kalkar kalkmaz ilkin aynaya bakması bu yüzden. Ama tüm olup bitenlerin sorumlusu olan annesi(onu doğuran yani, doğurmak terk eden, yani) ama terk ettiğini hiç kabul etmeyen şu kadın; terk ettiğinden beri de derisinin üstünde sıvı kötülüğü öfkesiyle buharlaştırıp havaya karıştırıyor sürekli. Bu kötü koku da çevresindeki herkesin burnundan beynine girip insanların kötü davranmasına neden oluyor, çocuğa göre.  Annesiyle yaşamış ve yaşamakta olan herkesin kirlenmiş olduğunu düşünüyor. Şu an herkes onun sarsılmış olduğunu düşünüyor. Oysa o olabildiğince uzakta durarak bu kötü kokudan kaçmaya ve temiz kalmaya çaba gösteriyor. Sözcüklerinin diplerde kalması da bu yüzden.

            Polis Memuru kadına tekrar dönüyor; “Yani sen çocukları Çocuk Esirgeme’ye vereceksin. Doğru anladım değil mi?”

            “Ne var bunda? Ben de yetiştirme yurdunda büyüdüm.”

            Koparılmış yaşamını geri isterdi istemesine ama nereden koparıldığını bilmediği gibi geri yapıştırılmasının olanaksızlığının da bilincinde kadın. O yüzden hıncını bu çocuklardan almayı deniyor. Yetiştirme yurdu sözcükleriyle belleğindeki birçok anı fırlayıp konuşmasında ve tavırlarında kararıp görünmeye başlıyor. Tuvaletlerdeki koku, yemekhanedeki çocukların arsızlıkları, tıraşlanmış kafalar, yatak çarşaflarının parmaklardaki izleri, gece susayıp içememek; ateşliyken ağzındaki tat ve tek başına revir tavanını seyretmek… Tehlikeli bir durum ve tekrar yerlerine tıkıştırılacak gibi değiller.

            “Bu çocuklar gerçekten senin yani.”

            “Benim ne olacak?”

            “Yahu hiç olur mu? Sen annesin çocuklarının başında olsana. El kadar çocuklar yapayalnız hayatta…”

            “Boş ver. Yalnızlıktan zarar gelmez. Kimseye borcun olmaz fena mı? Ben hep yalnızdım. Canımı sıkacak kimim kimsem de olmadı. Olmasını da istemem zaten.”

            “Babalarına ver o zaman.”

            “Babaları mı?” diyor, göz ucuyla çocuklara bakıyor. Ağlayan giysileri ve içindeki zavallılar diş kamaşması gibi bir duygu yaratıyor kadında. Bu yansımayla polise bakıp; “Üçünün de babası başka” diyor. “Hem üçü de ben istemeden oldu.” Yine çocuklardan yana düşmanca bakıp; “Eldiven yâda çorabın tekini kaybedince ne yapacağını bilemezsin ya,  diyor. “Yenidir, çöpe atılmaz, eksiktir kullanılmaz. Çekmece diplerinde manasız saklanır. Onları ne yapacağımı bilmiyorum. Verin Çocuk Esirgeme’ye. Çocuk -mocuk istemiyorum.”

Kucağına oturmak isteyen çocuğu rengi solmuş penyesinden tutup ileri itiyor. Sonra parmaklarındaki hayali tozu sepeliyor.

            Sesinden kötü bir koku mu yayılıyor, yoksa bir annenin kavram kalıbına tam aykırılığı mı içini daraltıyor polisin? Pencereleri ardına kadar açmak; yarı beline kadar sarkmak itkisi tüm benliğini kaplıyor. “Devam edelim” diyor ama.

 … Bana bu çocukları derhal evden yok etmemi ve derhal sakladığım paraları ona vermemi, söyledi. Vermeyeceğimi, söyleyince almasını bilirim, deyip dövmeye başladı. Çocuklar olayı gördü. Kavgayı başlatan ben değilim. Turhan’dır.  Karşı dairede oturan Sıdıka Hanım’da tanıktır. On günlük iş göremez raporum vardır, şikâyetçiyim, dedi.

            “Okula gidiyor mu bu çocuklar?”

            “Hayır, en büyüğü yedi yaşında zaten.”

            “Ne yapıyorlar tüm gün, kim bakıyor onlara?”

            “Evde oturuyorlar.”

            “Ne yapıyorsunuz oğlum siz?” diyor ortancaya.

            “Hava kötü değilse sokakta oynuyoruz, kışın evde…” Çocuk bisküviyi çaya batırıp ucunu emiyor. Onun için şu anda birincil iş polislerin verdiği bisküvilerden payına düşeni bitirmek.

            Aç o. Ama bunun sindirim sistemiyle değil annesiyle ilgisi var. Annesinin onu doğduğundan beri görmezden gelmesi yüzünden aç. Sözgelimi şu anda annesinin elini ensesinde hissetmek için neler vermez… Ama annesi hiçbir zaman ensesini tutmuş değil. O yokken gizlice elbiselerini kokladığını da hiçbir zaman bilmiyor. Ortaya çıkan şu; annesi orası burası sökülmüş-bir keresinde yırtılmıştı- elbiseleri bulunca, ne vakit ve nasıl olduğunu hiçbir zaman anımsamıyor. Bunu kendisiyle ilgilenmesi için ortancanın yaptığını bilmiyor. Gece su istediğinde ona uykusundan uyanıp su getirenin her zaman ortanca oğlu olduğunu bilmediği gibi.

            Şu anda tüm ilgisini çeken çayla ıslatılmış bisküviler olmasına karşın geldiğinden beri hiç yerinde durmadı. Bu şekilde davranması içgüdüsel olarak bulup geliştirdiği bir tür yatsıma ve savunma biçimi. İnsanların onun yapıp ettikleriyle yorulup bıkması sayesinde kendisini üzecek bir şey yapmaya fırsatları olmadığını keşfetmiş çünkü.

            Oyun oynarken kimsenin ona sataşmaması-oyuna almaması da-bu yüzden. Ama tüm bu çabaları annesinin ilgisini ona yöneltmeye yetmiyor.

Bütün geceyi uykusuz geçirmiş bir çocuk olarak acarlığından  bir şey kaybetmiş değil. Mahalleye gidince emniyet müdürlüğünün kaçıncı katında olduğunu anlayamadı ama bilmem kaçıncı katını nasıl alt üst ettiğini, polislere nasıl kafa tuttuğunu, üvey babasının polislere nasıl yalakalık yaptığını, annesine nasıl bir prenses gibi davrandıklarını anlatacak. Saçları ve sakalları kirpi gibi esmer bir adamın -kafasını ters çevirsen, ne tarafı saç ne tarafı sakal imkânsız anlayamazsın-kendisine bakan kanlı gözlerine nasıl dil çıkardığına dair hikâyelerini kurguluyor ve nasıl hava atacağını düşünüyor. Polisin sesiyle kendine geliyor;

            “Sen okula gitmiyor musun?”

            “Cık.”

            “Hiç?”

            “Cık.”

            “Kardeşin?”

            “O da.”

            “Ne yiyip ne içiyorsunuz peki?”

Sustu çocuk. Uzunca bir süre elindeki ısırılmış bisküviye baktı. Polis olmayacak şeyler gördüğünü düşünüyor. Olmayacak parçalar olmayacak biçimde bir kolaj olup karşısında duruyor.

ZANLIYA SORULDU26.6.19..gecesi 04.3o’ da Gonca eve geldi. Param olmadığı için ondan borç istedim. Bana türlü hakaretler ederek tahrik etti. Sarhoş olduğum için kendimi kontrol edemeyerek bir tokat vurdum.

            Az konuşan, alacakaranlık gözlükleriyle tamamen kaplanmış, vuran öküz gibi gezen genç bir adam. Bıyıklarını ha bire çekiştirip duruyor.

“Şu gözlükleri çıkar” diyor polis buyurgan.

            Nereden bilecekler, salla gitsin. Zaten bıktım bu karıdan. Süsünden püsünden para ayırıp bir sigara parası bile verdiği yok. Ne yaparsın böylesini? Nasılsa yatıp kalkacak bir yer bulurum. Hem bakarsın bu veletleri alırlar, ev bana kalır. Halı yeni. İsmail’den iyi bir para kopartırım. Televizyonu da okuturum eskici Nurettin’e. O fark edene kadar evden ele gelir epey malı kaldırırım. Yok, böyle giderse katil olup hapislere düşeceğim, bana yazık olacak.

            Polisin ‘Ne zamandır bu kadınla birliktesin?’ sorusuyla düşünceleri birden bire kayboluyor ve dingin bir sesle “İki yıldır” diyor. Az önceki durumuyla hiçbir ilgisi kalmamış görünüyor. Kış gecesinde yatıp bahar çiçekleriyle uyanmaya benzer bir şaşkınlık yaşatıyor Poliste. Bu anında değişim aksesuarlarını neresinde taşıyordu ki bu adam, diye aklından geçiriyor polis ve “Ne iş yaparsın sen?” diyor.

            “İşsizim Ağbi.”

            “Mesleğin ne yani?”

Acındırmak için boynunu kırıp; “Ortadan terkim. Bir ara otopark bekçiliği yapıyordum,”diyor.

            “Bu kadına müşteri falan buluyor musun?”

            “Yok. O kendi çalışır.”

            “Bu çocukların hiç biri senden değil mi?”

            “Yok. Sonuncusu bir ihtimal ama sanmam. Öyle olsa hissederdim.” Gene değişiyor, yalaka bir sesle ; “Vallahi komiserim ben dövmedim. Geldiğinde zaten dayak yemişti. Ağzı burnu kaymıştı. Sarhoştu da. Sorun bakalım kendinde miydi, geldiğinde? Ben onun çocuklarını kanatlarımın altına almışım, bakıyorum…”

            “Neyle bakıyorsun? Kazancın var mı?”

            “Canım söz temsili yani. Şimdi işsizim ama elbet bir iş bulacağım.”

            “Yani sen şimdi diyorsun ki bu kadını bu hale ben getirmedim. Öyle mi?”

            “Ağbi valla…”

            “Tamam, kes.”

 …. Darp izleri bana ait değildir. Eve geldiğinde sarhoştu ve zaten dayak yemişti. Ben onun çocuklarına bakıyorum, gururumla oynamıştır, şikâyetçiyim, dedi.  

            Büyük çocuk şöyle hissediyor; koca bir cama bir taş gelmişti. Kuşkusuz küçük bir çıt sesiydi. Ama sözcüklerin açtığı delikten sayısız çatlaklar dallanıyordu şimdi.

Şu an koşarak kaçmayı istiyor, kardeşlerini de hadilemeyi…  Tehlikeli bir karar. Olsun. Yeni bir belaya ne kadar yakın, bilmiyor. Kaçmakla kurtulacak mı, kurtulacaklar mı belli değil. Olsun. Yaklaşan bela neye benziyor, bilmiyor. Olsun. Arkana bakmadan kaçmak… Koşarken parçalanıp döküleceklerini hissediyor. Olsun. Yitikler umurunda değil şimdi. Annesinin hayatından çıkınca bisküvi paketindeki çizgi imler kadar incelmiş olacak ve markettekilere benzer sayısız optik okuyucunun ışıkları onları kavuracak… Olsun.

            İki bayan kapıyı tıklatıp odaya giriyor. Kayıp işlemleri yaptırmak istiyorlar. Yüzü gözü yara bere içindeki kadına, çocuklara ve adama şaşkınlıkla bakıyorlar. İfadeyi yazan polis “Hanım siz bitişik odaya 27 numaraya gideceksiniz” diyor. Özür dileyip çıkıyorlar. 27 numaralı odaya, kayıp kız kardeşlerinin işlemlerini başlatmak üzere dilekçe veriyorlar. Az önce karşılaştıkları kadının, kardeşleri olduğunu, hiçbir zaman bilemiyorlar ve onun izine hiçbir zaman rastlayamayacaklarını…

            Yaşam içinde oradan oraya savrulan çocuklarsa besbelli annelerinin çalılıklarında barınmaktan bezmiş ve kararlarını vermişler. Dikenleri ellerine batan düşlerini başkalarına verecekler. Yalazları saçlarını tutuşturan bu sevgiyi de… gülüşleriyle birlikte; sen tut demeye karar veriyorlar polise… Birbirlerine sokuldukları köşeden verilmiş bu kararı ağabey açıklıyor; “Siz” diyor. “En iyisi bizi çocuk yurduna gönderin. Annem bizi istemiyor.”

-o-

RIFAT BEY’İN KULAKLARI

Serap Gökalp, Astak Kum Saatinde Akarken adlı kitabından

Dört evin oluşturduğu avluda rüzgar geziyor. Rıfat Bey’in çanak çömlek işliğinin de açıldığı avlu bu. Sandıklar içinde duvara yığılmış toprak kaplar zaman zaman tıkırdıyor. Düşüp kırılırlar mı diye kaygılanıyor Rıfat Bey ama dışarı çıkmaya da üşeniyor. Öte yandan kalkıp sandıklarıyla ilgilenmediği için de sinirleri bozuluyor. Rüzgara küfrediyor….

Zorla uyku uyumaya çalışıyor. Bu bozuk hava, çömleklerinin kırılma tehlikesi ve ertesi günkü duruşma, hepsi bir araya gelince uyumam mümkün değil, diye düşünüyor. Yarın nasıl gideceğim diye kaygılanıyor. Yağmur, rüzgarın var gücüyle savurmasıyla tüm köşe bucağı ıslatıyor, pencere pervazlarından içeri akıyor.

Bana yardım ettiği geceyi hatırlıyorum, iyi çocuktu. Becerikli parmakları vardı. Beni bir süre izledikten sonra, bende yapabilir miyim? diye sordu. Turistlerin bu tür işgüzarlıklarına alışığım aslında. Pansiyona da renk veriyor. Onları eğlendiriyor. Hevesini alsın diye tamam dedim. İki nefis tabak yaptı, bir tane de vazoyu boyadı. Az konuşuyordu. Çamurla öyle bir haşır neşir oluşu vardı ki daha önce sen bu işi yaptın mı yahu? diye sordum. Yo, dedi kısaca. Şimdi size bakınca özendim, bir deneyeyim dedim. Ohhoo, dedim, keyifle bir bakmakla bunu yapıyorsun, delikanlı, sen benim işimi elimden alırsın alimallah! Yok canım, dedi. Ne münasebet usta, benimkisi biraz oyalanmak, biraz yardım işte… Herkesin içip eğlendiği geceler pansiyonda garsonluk yapan Ali’nin dalgalanarak zennelik yaptığı ortamdan sıkılan bu genç adamı yadırgamıştım. Herkes çok eğleniyordu oysa. Belki yeni geldi, yol yorgunudur dedim ama, sonradan da insanların arasına pek karıştığını hatırlamıyorum. Bir kızla kırıştırmış kızı kaçırmış falan dediler ama garip hiç fark etmemişim.

Rıfat bey avludan gelen tiz bir sesle yerinden sıçradı. Yeni biçilmiş çim saha gibi saçlarını sıvazlayıp kulak kabarttı. Dayanamayıp kalktı ve dışarı baktı. Sadece karanlık görünüyordu. Alt kata inip kapının üstündeki ışığı yakıp koridordaki pencereden tekrar baktı. Dinledi,çıt çıkmıyordu. Rüzgar da birden durmuş gibiydi. Kendi kendine “bana öyle geldi galiba, yatıp uyumalı, kuruntulara başlayacağım yoksa, diye düşündü. Işığı kapattı. Pencereleri tekrar kontrol edip yatağa girdi. Bakışlarını  fosforlu saate dikti. Saatin gözleriyse yarı kapalı, uyuşuk ve bıkkın zamanı örmeyi sürdürüyor. Rıfat bey’in tüm ısrarlı ve telaşlı bakışlarını umursamaksızın bir çift yün şişinin sesini çıkarıyor; çıt-çıt, çıt-çıt…Rüzgar gene başladı ve “doğruuuu” diye ulumasını sürdürdü. Rıfat Bey”Doğru duymuşum” dedi sakince ve elleriyle kulaklarını örterek, onları yatıştırmaya çalıştı.

Rıfat Bey’in kulaklarının yine yatıştırılmaya ihtiyacı var. Şimdi  ve hemen. Arkasındaki kadının bonbon şekeri yemesine tahammül etmesi olanaksız. O yüzden kulaklarını yatıştırmak zorunda. Eski minibüsün uğultusu her zaman içerideki sesleri örtebiliyor olmasına karşın bu kere öyle değil. Kadın jelatin şeker kağıdının bükümlerini  gürültüyle açıyor; “çakırtı…” diye düşünüyor Rıfat Bey. Çakırtı çıkarıyor. Kadın kağıdı parmakları arasında büküp katlıyor ve çakırtı sesi uzadıkça uzuyor. Sonra harfleri içine çeke çeke fftü, fftü diye şekeri dili ve damağı arasında emmeye koyuluyor. Rıfat Bey dışarı gökyüzüne  bakıp dikkatini başka şeye vermeye çalışıyor.

Elektrik tellerinin arasından bir uçak geçiyor. Tek bir nota gibi yüzüyor uçak, re oluyor, mi oluyor, fa oluyor, re, mi, fa, sol, sol la… Porte çizgisi eksik. Melodinin devamı okunmuyor.

Şeker belli bir miktar inceldikten sonra kadın onu azı dişlerinin arasına yerleştirip ezmeye başlıyor. Dişlerle şeker arasındaki takırtı Rıfat Bey’e arabayı dolduruyor, gibi geliyor. Elleriyle kulaklarını örtmemek için çaba harcıyor.

Minibüsün ön camından akmakta olan yol çizgisi duruyor. Kapı açıldığında önce iki kadının telaşlı sesleri giriyor içeri.

” Cezaevi bak. Sen gene de sor” diyor,birinci kadın. Kapıdan başını uzatan diğeri ; “Cezaevine gidiyor bu araba değil mi?”

“Gider.” diyor şoför. “Adalet sarayından iki durak sonra.” Kadın şeker yiyen kadının yanına atıyor kendini. Kapı tıslayarak kapanıyor, çizgi hareket ediyor.

“Ceza evine mi gidiyorsun?” diyor şeker yiyen kadın. Rıfat Bey dikiz aynasından kadına bakıyor. Göz göze gelmelerini ve onu tehdit edici bir bakışla süzmeyi istiyor.

“Cezaevine” diyor kadın. Rıfat Bey’in omuzunu dürtüp “Parasını uzatıverir mi?” diye soruyor. Rıfat Bey paranın üstünü iade ederken şeker yiyen kadına; “Bitmedi mi şu şeker?” diye azarlayıcı bir sesle sormaya karar veriyor.

“Kimin var?” diye soruyor şeker yiyen kadın.

“Oğlum” diyor parayı veren.

“Benim de kocam” Birinci şeker biter bitmez başka şeker kağıdının sesi duyuluyor, yanındakine de ikram ediyor. Kağıt sesleri, sonra ağıza atılan bonbon şekerinin dişlere çarptığında çıkardığı sesi…

Sert bir fren. Çarpışmak üzereyken son anda duruyorlar. Herkes homurdanıyor. Dolmuşun içindekiler birden bire şoförlerinden yanalar. Ne olduğunu anlamamış olanlar bile öteki şoföre kızıyor. Karşıdaki şoförün yaptığı bu edepsizliği hepsi birden yanlarından geçerlerken onu izleyen ve dönen başlarıyla tehdit ediyorlar. Rıfat Bey para üstünü uzatıyor.

“Oğlun kaç zamandır orada?”

Rıfat Bey kadını azarlayamıyor. Çünkü ona öyle geliyor ki azarlasa haksız duruma düşecek. Üstelik az önceki bir çarpışma tehlikesinin yanında bundan söz etmek…

“Hava da ne sıcak bu gün Bir buçuk yıl oldu.” Bir şey arar  gibi çantasını karıştırıyor. Rıfat Bey”den aldığı paraları önce bir göze sonra vazgeçip başka göze…

“Benim kocam beş yıldır. Bir yıldır da burada. Sen neredensin?”

“Bur’da oturuyorum.”

“Her görüşe gidiyor musun?”

“(Cık) Daha önce kızım gitmişti. Ben ilk— Çok uzak iki vesait—

“Bana da pahalı—“ Duran ve yeni yolculara açılan kapıdan avucundaki şeker kağıtlarını dışarı atıyor kadın. Dikiz aynasından gözünü ayırmayan Rıfat bey sonunda “Tövbe estağfurullah” diye homurdanıyor. Şoförle gözleri karşılaşıyor.

Şoför ne olduğunu anlamağa çalışıyor. Rıfat Bey’in dikiz aynasından gözünü ayırmadığının farkında. “Ücretini vermeyenler lütfen” diye sesleniyor.

“Olsun” diyor şeker yiyen kadın, hızla hareket eden araba yüzünden hafifçe geri kaykılarak; “Bize de gezmek oluyor.” İki  kadın gülüşüyorlar. Sonra güldükleri şeyin garipliği gülüşlerini aniden yüzlerinde donduruyor.

“Adalet sarayında inecek var,” diyor Rıfat Bey.

“Niçin yatıyor senin oğlan?”

“Bir buçuk yıl oldu. Nüfusunu çalmışlar, saklamışlar, sonra oraya bırakmışlar. Ben yapmadım, diyor—Bir buçuk yıl oldu. “ Kıvrandığı sesinden belli. Süre ve olayın gelişimi üzerinde durarak neden yattığını örtmeye çabalıyor.

“Adalet sarayında inecekler!” diye bağırıyor şoför.

Rıfat Bey kendini dışarı atıyor. Geceki uykusuzluk üzerine dolmuştaki sıkıntı yüzünden çıldıracak . Bu mahkemeye ne maksatla  çağrıldı, ne işi var burada? Homurdanarak merdivenleri tırmanmaya başlıyor. Muhtarla kapıda karşılaşıp sessizce selamlaşıyorlar.

-0-

Sigaramın Dumanı

Serap Gökalp’in – Kulak Misafiri kitabından

Akşam Hanzade kırık kalbini bana getirdi. Kız kıza onaralım diye. Yürüyüşü yarım bıraktık of, çünkü sigara içmeye başladı. Oturalım, dedim, yürürken içince daha çok zehir oluyor. Oturduk. İkincisini yaktı. Baktım olmuyor, kalk, dedim, bize gidelim de kahve yapayım. Yürüyüşten vazgeçtik. Zaten hava soğuk falan dedik dönerken. Yirmi derece birden düştü ısı. Nasıl sen öyle birdenbire gitmeye karar verdiysen yaz da öyle çekip gitti.

            Sen… Hiç bitmeyecek gibisin. Dün akşam da gizlice sana geldim; bedenimde mavi ışıklar. Yine pencereden girdim, eteklerimde mavi bir rüzgâr. Yalnızdın, uyuyordun saçların terli. Yorganı çektim, ben örttüm seni. En ıssız, en ayıp, en ıslak rüyana dek girdim. Yalnız değilsin, yalan…

            “Hı?” diye irkildim. Hanzade birinden söz ediyor da. İkisi de kırklı yaşlarındalar, bekârlar ve yaşamları zehir. Neden mi? Başka seçenekleri olmadığı gibi birbirlerine karar vermiş de değiller.

            “Otur oturduğun yerde rahat mı batıyor?” diye homurdandım. Bunu kendime mi söyledim ona mı valla bilmiyorum. Bizim verdiğimiz kararlara ne oldu?

            “Çok yalnızım, bildiğin gibi değil,” dedi. Benim halimi  bilse. Sanki adam onun yalnızlığını paylaşacak! Boş laf! Bir şey demedim. Şimdi yaraya tuz mu basayım? O çekip gidince başına gelecekleri başlangıçta hesaplamaz ki insan.

            İlişkiler salıncakta sallanmaya benzer, Hanzade. Önce uçma duygusu, sonra bıkkınlık, mide bulantısı. Bunu içimden dedim. Yok, bizim salıncağın ipi koptu, ben yere çakıldım.  Baktım o sırada sen yoktun. Yoksun kalbim yoksun… Diyemedim elbet. Apansız gidişini söyleyemedim. Şimdilik kimselere diyemiyorum. Neden sakladığımı da bilmiyorum.  Kendime diyebiliyor muyum ki? Dillendirsem ne yapacağımı bilemeyeceğim, varsın saklı kalsın. Bu salıncaktan yorgundum hoş. Gidiş gelişler bitti mi dersen ne gezer? Hem şu güz yağmurları! Sanki kırk ikindi yağmurları! Senin yağmurların… Üç gündür şehrin doğu yakası sular içinde, batı taraf kuru, şimşekler, gök gürültüleriyle bekleyişte. Öyle bir elektriklenme var ki havada durup dururken tutuşuverecek diye şu ağaçlar, sokaklar, yapılar, yüreğim yerinden oynuyor! Yalan, yüreğim yokluğunu anlayacağım diye çırpınıyor… Bugün her yerde senin yağmurların yağıyor.

            “Kahve yapayım,” dedim. Peşimden mutfağa geldi, hiç susmak istemiyor.              Sandalyelerinden birine oturup masa örtüsünün desenlerini parmağıyla tekrardan çizerek, üst üste sigara içerek…

            “E, ne yapıyorsun kuzum, tüm yürüyüş boşa gitti” diyorum. “Boş ver zaten yürümedik ki,”diyor, dudağının kenarı yere değecek.  Benim de sporumu berbat ettiğini söylüyor ya aslında umurunda değil, biliyorum.

            “Canın sağ olsun, önemli değil, zaten hava soğuktu” diyorum. “Sen olmasan yürüyüşten zaten caymıştım.”

            Tek başıma öyle ya… Hayır, öpülmeyen dudaklar, beni duymayan kulaklar, karanlıkta saklanan ışıklı gözler, üşüdüm bahanesiyle tutunamayacağım parmaklar olmayınca nasıl katlanacağım? O Tanrının cezası yürüyüş parkuruna gidiyoruz işte, başka yer yok gibi! Ne bileyim, bir daha gitmeyeceğim, söyleyeceğim Hanzade’ye ne var da hep aynı yere gidiyoruz! Yol boyu yürüyelim işte!  Şart mı yürüyüş parkuru sanki? Her yanım kan revan içinde kalıyor, sen yoksun…

            Kahveyi şekeri karıştırıp; “Evde oturalım işte sıcacık ama sen çok sigara içiyorsun benim de canım çekiyor” der demez paketi önüme itiyor. Sözde ben sigarayı bıraktım.

            “Ben sevmişim bu çocuğu farkında olmadan ya, iç bir tane de sen, bir şey olmaz” diyor. Annemin sesi kötü arkadaş öğütlerini diziyor ensemden aşağı doğru. Her yere tembihler,”sakınlar”, “emi çoçuğumlar”, “oldu mu şimdiler” sıçrayıp dağılıyor.

            Cezveleri ocağın üstüne koyuyorum. Biri seninki. Sigarayı alıyorum. Bırakma işi böylece bitti. Aslında yalandı, gizli gizli içiyordum. Sen daha gitmemiştin hoş ama öyle başkalaşmıştın, gözlerin öyle ben yokmuşum gibi bakıyordu ki… İçtiğimi kimse bilmiyordu, Hanzade de. Onun kaçıncı sigarası? Toz şeker kabının içinde kaşıkla kuş yuvası yapıyorum, tanecikler kayıyor, yine oyuyorum, yine doluyor, daha hızlı oyuyorum, daha hızlı kayıyorlar öfkeyle bastırdığım kaşıkla şeker tanecikleri amansız bir boğazlaşmaya tutuşuyor ben ezdikçe kimileri dışarı sıçrayıp tezgâhın üstüne saçılıyor, kimileri daha dibe gidiyor! Hayır, hayır, hayır! Kan revan içinde kalıyoruz, ben; kaşık ve toz şekerler, kan revan, bu laf senin ve ben ikide bir kullanıyorum.

Kahve!

Kabaranca fincanlara doldurup pencereyi açıyorum acı bir soğuk;

             “Şu üstümü değiştirip geleceğim Hanzade” diyorum. Otursun içsin sigarasını! Şu toz şekerler de çekip gitsin! Anne sesinin boncuklarına basmayalım, kayıp kafamızı yarmayalım, annem seni de istememişti bak!

            Ama hayır, peşimden yatak odama gelip soluksuz anlatıyor. Giyilip çıkarılmış giysilerden dağılmış odada, parmağım dudağımda, uygun giysiyi arıyorum. Senin mavi kazağın, senin eşofmanının altı, teki kayıp çorabını da buldum bu arada. Bir yabancının gözü önünde dünyanın en doğal haliymiş gibi iç çamaşırlarımla geziyorum. Çıplaklığım onun umurunda değil o başka. Çağatay’ı görüyor, Çağatay’ı duyuyor! Rimelli kirpiklerini parmak uçlarıyla kaldırınca anlıyorum ki ağlayacak. O zaman azıcık susuyor, ben de onun yüzüne bakmıyorum. Tam da o sırada iki günlük sakallı çenen;  toz şeker taneleri…değer gibi oluyor göğsüme irkiliyorum.

             “Of kendimi çok kötü hissediyorum yaaa!” diye nara atıyor.

            Olmayacak!

            Sigarasının külleri ve kalbinin kırıkları! Evin her yerine saçıyor onları. Benimkilerle birlikte olacak gibi değil! Gözyaşlarıyla eriyip yapış yapış olacaklar!

            “Bak bu fincanları bana Muzaffer Teyzem hediye etmişti. Adından ötürü onu askere çağırmışlardı da…” diyorum. Cevap vermiyor. Sürdürüyorum; “ Kala kala iki tane kaldı biz şeyle birlikteyken hep bu ikili fincanlarla… Bak sana ne diyeceğim Hanzade…”

            Bana: “Beni neden bıraktı anlamıyorum!” diye çıkışmaz mı?

            “Hanzade! Tanrı Aşkına kim bilebilir ki? “

            “Nasıl güzel vakit geçiriyorduk.” Çıkardığı ses yüzünden onun saçını başını yolduğunu sanırsın. Çok mutluymuşlar. Ben de… bizim öyle olduğumu…

            “Akla gelmedik zamanlarda araması, “diyor.

            “Ve yüreğimi acıtması” diyorum. Bana tutkudan söz ederdin. Tutku… Yalansın.

            “Onu şaşırtıyormuşum” diyor.

            Şaşkınlıktan zaten!

            “Gözlerimin içine bakarak konuşmalar.” Ha babam çekiyor dumanı.

Senin gözlerini bilmiyor ki… Akdeniz…

            “Gelirken geçerken şakalaşmalar,” iç geçiriyor.

Yok, şakaları ben yapardım. Gülüşüm hüzünlerini örtsün diye can atardım.

            “Ne güzeldi bilsen.”

Bilmem mi?

            “Sonra bu kız çıktı ortaya!”

Bizde o kız hep vardı. Esas kız o.

            “Kızı gör; çok esmer bir kere. Hem kara hem zayıf!”

Benim hiçbir fikrim yok. Seni geri aldığına göre çekici olmalı.

            “Tamam, ben şişmanım. Ama vereceğim bu kiloları!”

Ben fazlasını verdim, kaç para eder… Kilom yoktu üstelik…

            “Ama o kızdan ne anlıyor?”

Bilmiyorum!

            “Ay sen böyle bir şey düşünebiliyor musun?”

            “Efendim?” İrkilmişim.

            “Beni nasıl kırdığının farkında değil mi bu?”

            “Olmaz olur mu? Bir şeyi fırlatır atarsın kırılır. Fizik kuralı, herkes bilir,” diyorum, kornişlere.

            “Bütün dairedekiler ona imrenirdi, evliler bile.”

Benimkine de imreniyorlarmış ama benimki zaten artık evli.

            “Ne yapacağım yaaa?”

Hanzade’yi öldürmemeliyim. Sonra kim ütüleyecek benim kafamı? Ütülü de olsa omuzlarımın üstünde bir kafam olması iyidir. Görünüşü kurtarır, içindeki akıl süzüldü ama… eh işte…

            “Uzun süredir berbat durumdayım,” diye konuya girmeye çalıştım yavaşça.

“Olmayınca ne yapacağımı bilemiyorum. Yok, yapacak çok şey var da anlamını yitirdi, sorun bu. Boş bulunuyorum bak bunu anlatayım deyiveriyorum… Ama o artık yok. Her gün bugün gelir mi acaba diye umutlanıyorum. Bugün, bugün, bu gün… Kapıyı açarken kilitli değildir belki diye yüreğim çarpıyor. Hani geldiyse, içerideyse… Bir şey olmamış gibi birlikte yemek hazırlarız. Sonra karışlıklı özürler mözürler… Hiç değilse telefon etse bari… O da alışamamıştır, dişini sıkıyordur. Gururundan… Dayanmaya çalışıyorum işte…” Derinden iç geçirdim. Cevap vermedi. Hiç susmamış gibi, ben ortaya bu kadar duygumu saçmamışım da sanki… Halıya çakılı gözleriyle kaldığı yerden konuşmasını sürdürdü. Bütün gece anlattı durdu. Bana da sigara içirdi. İçmeyip de ne yapacağım? Odada göz gözü görmüyor ki!

            “İstemez olur muyum?” diye bağırdı. “Bütün bu olup bitenler sahip olamamaktan baştan çıkma hali değil de ne?”

            “Ben ne dedim şimdi?” diye ellerimi çaresizlikle açtım.

            “Of! Çok kötü durumdayım. Çok geç oldu, hadi ben gideyim” diye ayağa fırladı durup dururken.

            Senin gidişine ilişkin tek laf etmiş değil. Duymadı eminim. Birkaç gün sonra soracağım bakalım ne diyecek? Haberim yok, ay söylemedin ki demezse Arap olayım. Çünkü avizenin ışığı gözlüklerinde parlarken o yere bakıp yalnızca Çağatay’a söyleniyordu.

Gitti.

Yalnız kaldım.

            Her gece erkenden pijamanın içine giriyorum. Düğmelerini üzerime ilikliyorsun. Göğsünde hep bir ağırlık var değil mi? Şu atlet olmasa teninde uyuyabileceğim. Uyuyabilsen, süzülüp hücrelerine akacağım. Dokunabilsen içime alıp dirileceğim.

Gece vakti. Sigaramın dumanına karışıp pencereden yavaşça süzülsem. Biliyorum şimdi onun yatağındasın. Gün doğumunda uyku kozası yavaş yavaş kopuşurken yanında olmak için neler vermezdim… Hanzade evdeki tüm kırıkların kendisine ait olduğunu sanıyor. O kırıklardan birini, saçımın bir tutamıyla pencerenin kenarına bıraktım; geldiğimi bil diye.

-o-

Bugün Bekle Beni!

Serap Gökalp’in Kulak Misafiri adlı kitabından.

Masanın üstündeki matruşka gülümsüyordur. -Hani şu Anadolu Medeniyetleri müzesinden ‘bak bu sana benziyor’ diye beni kızdırıp sonra da  kopyasını aldığın-  eski tunç devrinden gümüş kadın heykeli, gözlerini akvaryumun kabarcıklarına dikmiştir. Şimdi çalışma masanda, döner koltuğunda oturuyorsundur. Zamanın hiç mi hiç farkında değilsindir. Geleceğimi bilsen, kaloriferin ısısını yükseltirdin. Pencereden dışarı bakıp, hiçbir şey görmeden, kafanın içinden çıkamadan,camdaki lekeye ya da dağlara doğru uçan kuşlara… Apansız içeri dalacağım. Beni hizmetçi karşılayacak. Parmağımı dudağıma değdirip ona susmasını işaret edeceğim. Bu yüzden, odanın kapısı açıldığında dönüp bakmayacaksın:

“Çay mı getirdin Sahare, kahve mi?”

Gerçekte umurunda olmayacak. Çünkü o sırada, iki üç hafta sonra gideceğimiz geziyi düşünüyor olacaksın… Yanına kadar görünmeden sokulacağım. İşte o zaman çeneni kaldıracaksın. Yüzünü hemen çevirmeyeceksin. Beklediğini karşında bulamama korkusu içinde, kendi tıraş losyonundan farklı o kokuyu arayacaksın. Yavaşça, döner koltuğunu geri kaydıracak, masadan uzaklaşacaksın. Sahare, fincanı bıraksın diye her zaman böyle yaparsın. Ama gerçekte, gerçekte… Fırsat bilip kucağına atlayacağım. Hayır, hayır, hayır ipek bir şal nasıl akarsa öyle, kollarına akacağım; saçını, gözlerini, burnunu, dudaklarını, yüzünü, boynunu kaplayacağım. Beni görünce inanmazlıkla şimdi, şu an kayaktan yeni gelmiş yüzümü düşündüğünü söyleyeceksin. Çok şaşıracaksın çok.

“İçime mi doğdu ne? Seni düşledim, hayır istedim. Bugünün isteği oldu,”dediğini, zor duyacağım. Ama bedenimden geri durmaya çalışacaksın.

“Ah elbette, elbetteee,” diye inanmayacağım.

“Biliyor musun? Sahra Çölü’ne, belki gelirsin diye pişirdiği barbunyadan ayırmasını istedim.‘Birini mi bekliyoruz Zafer Bey? Kısır da, ayırayım mı?’ dedi, ‘Yok, yalnızca barbunyadan, kısır bekletilince kötü olur,’ dedim.”

“Sahare’ye neden Sahra Çölü deyip duruyorsun?” diyeceğim. “Alınmıyor mu?”

“Yo, niye alınsın? Bunca yıldır burada çalışıyor. Aynı evin insanıyız. Kötü mü? Sana da isim düşündüm ama bulamayıp vazgeçtim. Hiç ele avuca gelmiyorsun ki. Hayır, yani insan, senin için budur diyemiyor ki… Her dakika şaşırmamak için tetikteolmak… Islak sabunu tutamazsın fırlar kaçar, öyle …”

“Sabun mu? Ben sabun muyum? Bu kadarcık mı senin için anlamım? Ben Pınarım, benimle yıkanmanı istiyorum, beni içmeni…” Sözcüklerimin arasına edepsiz kahkahalar girecek.

“Sus rica ederim, gene başlama!” diye kızacaksın. Gözlerini kapatıp; ”Nasıl oluyor da lafı böyle çeviriyorsun?” diyesoracaksın.

“Ama sen dedin. Acaba Freud sabunu nasıl…”

“Tamam keselim. Senin ağzının ölçüsü yok.”

Dereden tepeden konuşmaya başlayacağız. Ben hep konuyu şakaya vuracağım, olup bitenleri nefes nefese anlatırken düşeceğimi sanacaksın. Belimden tutmak zorunda kalacaksın. Dokunur dokunmaz sırtımdan fışkıran teri yoklayıp; ”Terledin mi sen?” diyeceksin. Sözde konu buymuş sen de benim terlememle ilgileniyormuşsun gibi davranacaksın. Moher kazağın pek güzel durduğunu söyleyeceksin, pek de yumuşak.

“Bu kazakların en güzel yanı sıcak tutuyor olması, içime çamaşır giymeme gerek kalmıyor.”

Hata ediyormuşum.

Büyükannemi anımsattığını söyleyeceğim. “Ne yani, böylesi daha kolay ulaşılabilir değil mi?”

Ah, ah hasta olmamdan kaygılanmana; fısıltıyla “Yalansın,” diye sataşacağım. “Ninemin yatağında bir kurt! Umurunda sanki” kahkahamın ağırlığından başım geriye sarkacak.

“Elbette umurumda. Yakası da çok açık. Nasıl kazak bu yahu?” derken, kaşların çatılacak. Senden kaçarken arkaya doğru devrileceğim, yine belimden tutmak zorunda…

“Rahat dur Pınar bacaklarım acıyor, koltuk da devrilebilir.”

“Aman ne zararı var? En fazla yere düşeriz.”

“Ben bu vücutla seni incitirsem diye…”

Susacaksın. Gözlerine iki yıldız düşecek;

“Yarın daha erken gelmelisin, sana doyamıyorum” diyeceksin.

Göz rengin nasıl oluyor da kimi zaman saydamlaşıyor bilmiyorum, ama o sırada saydamlaşacak kuşkum yok. Bunu demeliyim, çünkü bayılıyorum o savrulan, yanan hançer ışıltısına… Sonra heyecanla koşarak geldiğimden, otobüsten indiğimde -aksilik işte- Orhan’la karşılaştığımı… Onu anımsıyor musun? Bizi önceki yıl “Krem Pub”da görmüştü de daha yeni buluşmaya başlamıştık o zamanlar hani, sonradan dedikodu eder diye henüz kaygı duymadığımız günlerde. Ne aptalca. Bilirsin her şeyi çok merak eder, bayıltana kadar sorar da sorar. Yalan söylemek zorunda kaldım elbette. Yok canım, Zafer’e gidiyorum der miyim?”

Tutunacak yer bulana kadar kıpırdanıp sırtımı masanın kenarına dayayacağım. İyice yerleşince gömleğinin yakasını düzelteceğim. Parmaklarıma direnen düğmelere küfredecek tenin ve dudaklarımın yaklaşması, öpmesi için tüylerin ürperecek, yanıp tutuşacak etin. Sırtımdaki parmaklarını çekip koltuğun kolçaklarını yakalayacaksın. Heyecanlı konuşmamı sürdüreceğim; buraya gelmenin kalbimi yerinden oynattığını… Galiba haklısın, koltuğun tekerlekleri kırılabilir…”

“Bırak kırılsın,” diye dişlerini gıcırdatacaksın.

“Ne diyordum? Orhan’dan kurtulur kurtulmaz, önce hızlı adım, sonra koşarak sana geldiğimi. Çünkü yolda senin öğlenden sonra, belki dışarı çıkmayı düşündüğünü anımsayınca, korkuya kapıldığımı.- Geçen hafta telefonda söyledin.-Bütün şaşırtmaca bozulacak, öyle ya… Bu yüzden caddeyi neredeyse koşarak -trafik ışıkları yeşil olsun Tanrım!- Sokağı kıvrılınca da, okullu kızlar kadar sabırsız koşarken, fren yapıp savrulduğumu, kahkahalarım arasında… -aaa, bak saç tokam da düşmüş- merdivenleri tıkanacağıma, aldırmayıp koşarak çıktığımı…

Sen ilgiyle, kaşlarını kaldıracaksın. İnanmayan göz ışıklarıyla (9)bana yeniden dokunmayı isteyip -aman aman hayır- korkarak gülümseyişine saklanacaksın.

Neyse ki gelmeden önce, koca bir paket çikolata yediğimi, bu soğuk havada koşacak enerjiyi bulduğumu, tadının hâlâ dudaklarımda ve dilimde olduğunu bak…

* * *

… tım, gözlerim pencerenin dışında durmaktan donmuşken, sonunda iki serçe kapıp götürdü onları. Televizyondan taşan kaza, terör, cinayet böceklerinin saldırısına rağmen geri gelmiyorlardı.

            Bugün onunla konuşmalı. Pınar’ın sağlam beyaz dişleri arasındaki dili; “Söylemeye çalıştığını anlamıyorum canım ama pek iyi bir şey değil sanırım. Çünkü kalbim çarpmaya başladı,” diyecek. Nasıl başlamalı? “Bir süredir canım sıkkın-Nasıl desem, sabrımı taşıran bir şeyler var Pınarcığım.” (Giderek ondan nefret edecek, hırçınlaşacağım, kendimi tanırım. Böyle olmasını istemiyorum.) Sahra Çölü’nün getireceği iki bardak çay mı? Belki sütlü kahveli, dereden tepeden konuşmalı, hava durumlu, seni iyi gördümlü, dolandırılmış bir konuşmayla mı başlamalı? Dolambaçların, burgaçların içinde yolunu yitirmeden yürünebilecek mi? Pınar’ın mat kahverengi gözlerinin altında kalmadan. (Sinirime dokunuyor artık!) “Ne yazık ki şekerim… Elbette böyle olmasını istemezdim.” Bu şekerim lafı epey derin bir vadi işlevini üstlenmiş oluyor. İyi oluyor. Hatta tatlım da denebilir. Onu en uzak yere fırlatan bir vurguyla; “Evet tatlım, şekerim, arzularımın kırıntılarını şu kuşlara attım sen gelmeden önce gözlerimle birlikte ne yapabilirim?” Mat kahverengi gözler; hayır anlamıyorum.

İçimdeki acılık gerçekten sevebileceğim birinin hiçbir zaman karşıma çıkmaması yüzünden! Serçeler gözlerimi sonunda geri getirdiler. Ekrana yapıştırıp gittiler. Şehir içinde ölümcül bir kaza. Freni patlayan belediye otobüsü-neyse ki yolculara bir şey olmamış-ama ne yazık ki… diyor sunucu… “Karşıya geçmekte olan biri –yeşil yanıyormuş- kaçamamış…” Yavaşça doğruldum. Belli ki o aptal kutusuna girmem gerekiyor. Freni patlayan belediye otobüsünden yayılan benzin kokusunu duymalıyım. Kazada ölen kişinin nüfus cüzdanı ekranı, hayır duvarı, hayır tüm evi kapladığı sırada sunucu adını söyledi; Vouvouvouv. Uzun süre yolun kenarındaki kirli ve taşlaşmış kar yükseltilerinde tökezleyerek dolandım. Yerdeki o kabartıyı örten gazetenin kare bulmacaları, kara kutularına baktım. Ve kan birikintisi içine saplanmış tampon kırığına… İçimde bir tel koptu. Apansız. Metalik bir sesle boğazımdan dışarı fırlayıp titredi. Canım acıyacak mı, diye bedenimi dinledim: hayır. Hayır, batmadan ötürü rahatsızlık duygusu. Basit bir duygu. Tutup çektim teli, rahatladım. Bir bakıma konu kendiliğinden çözüldü. Azıcık kırgınlığı yutkunup sindirebilirsin oğlum Zafer. Vay canına! Bugünün isteği oldu; şimdi gelmeyecek ha? Sıkıcı konuşmalar yapılmayacak.

Sahare “Zafer Bey!” diye çılgınca odaya girdiğinde, gözlerim onu durdurmuş olmalı.

“Duydunuz demek!”

-o-

NEHİR ÖYKÜSÜ’NÜN BİR YAKIN OKUMASI…

Merhaba,

Biliyor musunuz, TÜİK verilerine göre Türkiye’de kız çocuklarının son 5 yılda yaptığı doğum sayısının, 84 bin 462 olduğu, son 10 yılda 16-17 yaş grubunda toplam 381 bin 418 kız çocuğu evlendiğini belirlendi.

Bunlar aklımdayken Parasız Yatılı’nın Nehir öyküsüne gitti elim.  Nisan 1970 tarihini taşıyan bu hikayeden beri hiçbir şeyin değişmemiş olması yazarın keskin bakışının göstergesi bizim de toplum olarak utancımızdır.

İşte bu yüzden Nehir… Ama ben bu trajik girişten sonra bu metnin yapıt olarak güzelliklerini keşfetmeye çağırıyorum sizi.

Bulanık, ağır, zorlayıcı güçlü bir sürükleyiştir bu hikayenin geçmesi. “Ablasını çağırmışlardı aşçı durması için ötegeçeden” ilk cümle budur. Bir hissettiriş. 46. sayfaya kadar ondan söz edilmez. Öncesinde neler vardır?

İlk paragrafta bir portre çizilir, İstanbul’da oturan evin hanımefendisi, bir eskizdir, konu ilerledikçe ayrıntılandırılır. Hanımefendinin yaşamıyla aile bağlarına götürür bizi yazar.  Hızlı darbelerle iki, üç kişinin portreleri birden çizilir. Vali bey, karısı ve kızları. Fiziksel ve psikolojik boyutlarıyla öylesine netleşir ki olup bitenlerin onlara ilişkin olduğu sanısına kapılırsınız.  Burada yazar tarafından zarafetle bırakılmış bir ileti vardır. “Nehir” dokusunun üzerine bir kuştan kopmuş, hafifçe düşen bir tüy gibi sanki. Başka bir hikâye… O ana kadar okuyup süreceğini sandığımızdan daha içe dokunan başka bir hikâye sızar … “Bana bunu nasıl yaparsınız baba?” Ailenin kızıyla ilgili kesite geçersiniz. Ama onun hikayesi de değildir.  Daha yakından bakmalıyız.. Bu tıpkı şuna benziyor, çok uzaktan belki bir dürbünle bir görüntüyü yavaşça yakalamak, sonra netleştirmek. Yakaladığımız görüntü 46. sayfadadır.  Burada hafifçe bir karakter belirmeye başlar; “Ötegeçeden bir izin dönüşü onu da getirmişti ablası buraya.” Onunla doğrudan ilgili ilk cümledir. “Ablası, iki teyzesi, kendi, serili hasırların üstünde sessizce kıpırdayarak yaşayan” biri… Mekân değişir, ağayla evlenen vali kızının oturmadığı eve ve  ağanın yaşamına yaklaşırız. Bu ağanın evinde buluruz onu. Ablası, teyzeleriyle tanımlanan “biri”. Bu da gizleme ya da yanılsama değildir. Kahramanın adsız, başkaları dolayısıyla tanımlanır oluşu özellikle simgelediği çocuk-kadın sorunuyla ilintilidir. Öylesine yok sayılır ki neredeyse saydam bir varlık olarak gezer hikâyede. Ama bu onun hacimsiz olduğu anlamını taşımaz. Tersine su gibidir. Saydam, sessiz ve ağırdır. Yoksulluk ağıtçı teyzelerden dolaştırılarak verilir. S.47’ de çok çarpıcı bir motiftir.  Bir Orta Asya geleneği; ağlayıcılık. İş olarak başkalarının cenazelerinde ağlayıcılık yaparak para kazanan ama son zamanlarda fakir düşen iki teyzeler…

Hedef çocuk-kadın trajedisini dile getirmektir. Anlatıcı, hikâye dışından bir ses olmasına karşın garip bir biçimde çocuk kadının algısına da dönüşür yer yer. Kadını eşya olarak görülmesini doğrudan eleştirmeyip kışkırtıcı bir yapılandırmayla  birey-kadının tersi bir karakterle sorun dile getirilir. Toplumsal bir yarayı deşerken alçak sesle anlatılan bir hikâyedir bu. Çaresizliğe işaret etmek içindir alçak ses. Cinsiyetsiz, duygu unsuru kullanılmaksızın üçüncü tekil şahıs… Yazarın ben rolü anlatıcıdır. Kahramanı adsızdır. Birçok adsız çocuk-kadının simgesidir.

İki anlatım ekseni kullanılır. Birinci eksen Vali Beyin kızı, ikincisi isimsiz çocuk kadındır. Kadınlık rollerinde bir kıyaslama olarak dururlar

  • Evin hanımı evinde yaşamaz, hizmetçi oradadır.
  • Evin hanımının kültür düzeyi yüksek, özgür kadındır, hizmetçi köle kadın ve cahil.
  • Hanım mal sahibidir, hizmetçi maldır.
  • Evin hanımı çocuksuz ve buna aldırmayandır, hizmetçi çocuk doğurma becerisiyle var olandır.
  •  

Tümüyle haksızlık yüklü olmasına karşın yazarın seçtiği boğucu  -su/nehir- anlatımla okuru kışkırtmak yerine sersemletir, neredeyse hareketsiz kılar. Bu anlamda okuyan öznenin hikâye kahramanıyla özdeşlemesi sağlanır. Yazar sesi aradan çekilir (özellikle final paragrafında) zaman zaman ve o çaresiz, sessiz, adsız çocuk-kadınla okur aynı düzlemde dururlar. Yarattığı duygu düzeyi öfkedir.

“Nehir” de gerçek temanın içine yerleştirilmiş ara olaylar evin hanımının aile ilişkileri, kahramanın daha önceki yaşamıdır. Her nedense ağadan fazla söz edilmez. Yazarın böyle bir erkek tipini derinleştirmemesi, yok sayması, işlediği günah yüzünden onu yok etmek için midir? Belki.

Kadının kadına düşmanlığı sezdirilir. (Ablanın kardeşini ağa için düzenli bir şekilde hazırlaması, Hansel ve Gretel masalındaki cadıya sunulacak çocukların hazır edilmesi kadar tüyler ürperticidir)  Başka çare yokmuşçasına yoksulluktan kurtulmak için  kadının bedenini kullanması gerekmektedir. Bu kolaycılık ve ahmaklığa yazıklanan bir metindir. Füruzan’ın, gerçeğin çarpık ya da görülmeyen yanını bize gösterme yetisi… Bu hikayede, toplumda “gerçek” olarak tanımlananı bozmak için algılarıyla bizi derinliklerimize geri götürür, Füruzan. Sorar; gerçek gerçek dediğiniz budur, beğeniyor musunuz?  

Şimdi Füruzan’ın kaleminden algılara geçiyorum

Özellikle bu metinde renk unsuruna algıların işlevleri ve simgeleriyle birlikte bakmayı istedim.Çok fazla var ne yazık ki seçerek aktaracağım.  

Gölgeli yeşil göz; duygusal boyuta doğru yönlendirici göz algısıdır ve renk unsurudur.

Soğuktan dalga dalga kan oturan bacaklar; cinsellik tanımı için kullanılan estetik olmayışına karşın (zıt anlamla) kışkırtıcı ve algılayıcının duygusal /cinsel açlığına işaret. (Renk kırmızı)

Çam iğneleriyle dolu sırtlar, çamlar: Göz algısı, dokunma algısı > duygu; batma hissi, rahatsızlık veren durum, renk: yeşil, kahve. Hatta ses algısı, kırılan iğne yapraklarının çıtırtısı.

Pirinç tokmak vardır bu öyküde. Pirinç tokmak. Biraz duralım. Anadolu mimari geleneğinde hayli önemli bir ayrıntı bu. Kullanımı sırasında çıkan ses, evin içinde veya avluda yankılanırken, yapının görkemini  tamamlar. Sahibiyle ilgili varlık durumu hakkında da ipuçları verir.

Bitmedi,“ev halini” ifade eden çeşitli mesajları da barındırır. (Örneğin tokmaklar arası iki kanat iple bağlıysa ev sahibi dışarıdadır. Tek tokmakta aşağı sarkan ip, “evdeyim” demektir.) 

Bir başka mesaj çift tokmaklardan büyük olanı eve gelenin erkeklerin, küçük olanın kadınların kullanımı için yapılmıştır.

Renk algıları ve simgeselliklerine devam ediyorum; İrin sarısı yüz; göz algısından renk çağrışımlı olumsuzlamayla yoksulluk betimlemesi.

Güğümden bakır leğene boşalan su: göz, kulak algısı ve yalnızca bunlara odaklı olan öznenin etrafa bakamayışını ifade edilişi.

Şimdi bir göz algısı olmakla birlikte, simgeselliğine de değinmeyi istediğim, çok zevk aldığım bir başka ayrıntı üzerinde durmak istiyorum. Tavan resimleri vardır bu öyküde, üzüm resimleri gösterir bize yazar. Dyonysos simgesi. Zenginlik bereket simgesi. Ama bizi asıl ilgilendiren şudur; antik medeniyetlerde kadın mezarlarına dair bir işarettir. Karakter gözünden görmemizin nedeni onun bir tür ölümü müdür bu yatak sahnesi acaba? Bence öyle.  Üzümlerin hatta yaprakların mor rengi, ihtişam ve lüksün son basamağının simgesidir. Yüksek sınıfı işaretlediği gibi romantizm ve tutkuyu da simgeler ama sanırım bu mekândaki anlamı tümüyle trajik bir zıtlıktır. Şimdi başka bir bakış açısı geliştirmek istiyorum. Resimler büyük olasılıkla evin kültürlü hanımı tarafından yaptırılmıştır. Böyle düşünürsek eğer, yatağın, yani saklı, en kişisel yerin bakış açısının içinde duran bir tür damga gibidir. Sabah gözünü açar açmaz, gece uyumadan önce onun varlığı duyumsanır.

Şimdi geliyorum o çarpıcı finale.

Yaşlı ağaya (“dedesi yaşında”- S.47) on üç yaşındaki kızın ikram edilmesi, (üstelik ablası tarafından) kızın sıfır noktasındaki farkındalığını vurgular. Tavandaki hanımla yataktaki hizmetçi.

Hazırlıklar ağayla abla arasındaki sessiz bir pazarlık mıdır, tümüyle ablaya ait bir plan mıdır, daha önceden açıkça konuşulmuş mudur, bunu açıklamaz yazar. Belki de hiç konuşulmamıştır. Şark usulü gizil bir dil söz konusu gibidir.

Yatak sahnesi olayın çirkinliğinin aksine son derece estetik, çok olağanmışçasına soğukkanlılıkla aktarılır.  Bu soğukkanlı dile getirişin (yaratılmak istenen tek etki) okuru adam akıllı tepkisel kılmak içindir. Katmerli bir kısıtlamanın dile getirilişi olarak yorumladığım, kapalı mekânın içinde kapalı mekân; evin içinde yatak odası seçilmiştir.

Çocuk-kadının fiziksel ve ruhsal telkinlerle hazırlanışı sonrasında metinde beyaz bir alanla boşluk bırakılır ve ağanın eylemi son derece duygusuz, yansız bir şekilde aktarılır. Burada çocuk-kadının durumu kavrayamayışıyla ilinti kurulmuştur. O sırada o bir şeyler düşünmekte ve tavandaki resimleri izlemektedir. Adsız kızın yatay konumdaki izlenimleriyle bitirilir hikâye. Sessizlik kaplar ortalığı. Nehir’e yönelir bakışlarımız.

MAHALLENİN DENİZİ

Serap Gökalp’in Pirana Kahkahaları kitabından.

― güvercinler geçiyor pencerenin önünden. Bazen dış tarafa tünüyorlar. Havalanıp gittiklerinde parktaki en yüksek dala da konsalar görünürler. Ağaçların saçları sarı şimdi ve onlar konup kalktıkça yığınlar halinde dökülüyorlar. Aşağıda gezen kedilerin patileri bile onları ezerken ses çıkarıyor. Öyle kırılganlar. Pati sesleri duyuyor değil hayır. Hiç olur mu? Kediler buradan avuç içine sığacak kadar küçük görünüyorlar…

―geceleri ışık yanan şu yer var ya, parkımız… İlk gördüğümde okula yeni başlamıştım. Annem beni temiz temiz giydirir, okula götürürdü. Ağaçlar fidandı. Güvercinler sonradan geldi. Kediler de. Kerime Teyze görmüş, adamın biri sabah namazında bir çuvalla getirip atmış onları. Çoğaldılar. Kuşlar da. Karşı köşedeki terastaydılar o zaman. Şimdi sokak güvercini oldular…

Kanat seslerinin gün boyu avluyu doldurduğu kedilerin onları avlamak için bin bir yol denemeye başladığı günlerde annem hasta oldu. Özellikle çocukların yere attığı gündöndü çekirdeklerinin kabuklarını yerken tehlikedeydiler. Sessizce sokuluyordu kediler. Yaklaşıyor, yaklaşıyor, kuşlar gamsızca yerleri gagalıyor… Kediler karınlarını yere yapıştırıp azıcık bekliyor… Sonra ay!

―ağaçlarla dolu şu yer var ya, parkımız. Bir kenarına yeşil örtülü kutuyu getirip koyduklarında okula artık başka çocuklar gidiyordu ben değil.İmamın başındaki beyaz nokta, kalabalık siyah noktaların içinde kıpırtısız. Havaya yönelmiş eller açmış çiçeklere benziyor. Çiçeklerden sesler çıkıyor;

İyi bilirdiiiik!

Helal olsuuuu!

Anne beni unuttun…

“Deniz, korktun mu yavrum? Benden mi korktun? Korkma teyzeciğim, azıcık bir şeyler yesen. Elini yüzünü yıkasan… Sen Hacı Şakir sabununu seversin. Bak sana leylak kokulusunu aldım. Hı olur mu? Anneciğin seni böyle görse çok üzülürdü ama. Zayıflıktan bir deri bir kemik kaldın be yavrum. Anneciğini özlüyorsun biliyorum ama ne yapalım kızım? Elden ne gelir? Allah daha çok seviyormuş demek ki… Hadi kalk artık şu pencerenin önünden. Hı? Hadi Kerime Teyzesinin güzel kızı…”

Pencerenin önünden kalkmayı unuttum.

―tam yeşil kutunun durduğu yere bir kamyonet yanaştığında kediler kaçıştılar. Güvercinler dallara tünemiş, şimdi tehlikede gözüken kedilerden öç alıp gurulduyorlar… Taşınan eşyaların arasına sıkışabilir, üstlerine düşen bir ağırlıkla ezilebilir veya bir tekmeyle savrulabilirler… Ay!

“Deniz, Korktun mu yavrum? Korkma. Kerime Teyzesi kızına yemek getirdi. Denizciğim bak bu cici annen. Bundan sonra sana o bakacak emi benim güzel kızım? Yemeğini bitir de  biraz aşağı parka inelim. Cici annen evi temizleyecek olur mu canım?”

―kediler çocukların oyuncaklarına tırmanıyorlar, salıncaklarda kıvrılıp uyuyorlar. Bir kedi sıçrayıp kucağıma oturuyor. Tırnakları pijamamın çiçeklerine takılıyor. Bacaklarım ve sırtına koyduğum ellerim artık üşümüyor. Şimdi her yerde gelişigüzel saplanmış suskun çubuklar var.  Parkın içinde de üstünde de yapraklar bitti. Ağaç kılçıklarının içinden aydedeler geçiyor. Güvercinlerin hepsi görünüyor ama arılar kadar küçükler artık…

Cici annem beni unuttu…

―şu ışık yanan yer var yo, onun karşı dairesinde Kerime Teyzeyle Ahmet Amca oturuyor. Beni severler. Onların çocukları yok. Beni severler. Kediler de severler. Ama kediler şimdi yok. Güvercinler de… Onları toplayıp çuvala mı koydular, duvara mı vurdular?

Taranbaba tararım

Çocukları ararım

Hangi çocuk uyumazsa

Torbama koyarım

Duvarlara çalarım

―bak yukarıdan ne çok tüy düşüyor. Bak ellerim nasıl üşüyor. Tüm tüylerini dökmüş olmalı güvercinler… Güvercinler üşüyecekler…

Güvercinlere tüylerini giydirmeyi unuttuk.

“Deniz kızım gel şunları giydireyim sana. Bu kara kışta bu incecik pijamalarla donacaksın. Allah insaf merhamet versin. Bu yaşta bir kız çocuğuna bu yapılır mı? A, ah anneciğin kim bilir nasıl… Uzat kolunu bakayım, hah tamam. Başına da şu yün başlığı geçirelim. Bak Kerime Teyzen sana çorba pişirdi. İç de ısın biraz. Yok yok öyle değil, ekmekle katık et Denizciğim. Aferin sonra da makarnanı yersin, emi. Ben sonra gelir tepsiyi alırım. Deniz, bak sana ne diyeceğim, beni anlıyor musun? Şu pencereyi görüyor musun? Kalorifer dairesi orası bildin mi? Oraya bir yatakla bir yorgan koydum. Bu bankta yatıp kalkma kızım. Hem soğuk hem Allah esirgesin her türlü insan var. Yemeğini bitirince oraya gidersin emi kuzum?”

―şu ışık yanan pencere var ya, hani sımsıkı kapalı… Onun üst katında Necla Hanım Teyze oturuyor. Herkes ona çok acır. Hem yaşlıdır hem tek başınadır ve asansörsüz apartmanın sekizinci katında oturur. Ayakları ağrır. Sekizinci katta oturmak çok kötüdür. Ona acıdıkları için hep “sekizinci kattaki Necla Hanım Teyze” diye söz edilir.

―şu ışık yanan pencere var ya. Hani arada Karagöz perdesi gibi gölgeleniyor. Alt katında Zeynepler oturuyor.

Beni unuttunuz…

―kalorifer dairesinin penceresi… Önünde şaşı bir kedi patisini yalıyor. Pencere bir kedi büyüklüğünde. Kedi de siyah pencere de kaldırımda duruyorlar, bir de parlak çikolata kağıdı… Titriyor. Kedi bir patisi havada avını gözlemeye başlıyor. Dokunuyor. Kâğıt titremeyi bırakıyor. Dokunuyor kâğıt yuvarlanıyor. Üstüne basıp gitmesine engel oluyor. Bekliyor. Bırakır bırakmaz rüzgâr kâğıdı kapıp götürüyor. Kedi şaşırıyor… Şaşı kedi…

“Deniz, bak Kerime Teyzen gönderdi bu makarnayı. Hadi ye de seni bodruma götüreyim. Donacaksın. Kaç gündür burada oturuyorsun. Al kaşığı eline. Hadi bitir bakayım tabağındakini… Burada yatılmaz, Kerime Teyzenin hazırladığı yatak var bodrumda… Bitti mi yemeğin? İyi. Gel bakayım benimle. Korkma ben de geleceğim ben de… Bak bunlar elektrik düğmesi bildin mi? Basınca yanıyor, gel şimdi inelim basamakları… İşte yatak. Burası sıcacık.  Yatağa girmek için ne yapacağız? Ayakkabılarımızı çıkaracağız. Üstümüzdekileri de… İşte böyle. Yok yok bir şey yok. Yat şimdi sen. Öyle değil sırt üstü yatacaksın. Hah tamam. Aç bakayım bacaklarını azıcık. Hah tamam. Hiç kıpırdama emi. Tamam. Aferin sana, aferin sana, aferin sana…

Ağaçların yalnızca kökleri görünüyor…

―pencereye bir kedi geliyor. Miyavlayıp camı tırmalıyor. Yanından geçen bir ayak onu tekmeliyor. Kedinin canı yanıyor. Başka ayaklar da kediyi tekmeliyor, çocukların bağrışmaları kar kümelerini delik deşik ediyor. Gökyüzü yok…

“Deniz orada mısın? Gel bakayım amcan sana yemek getirdi. Kerime Teyzen gönderdi. Yok yok öyle değil bir ekmekten bir pilavdan.  Hah, aferin. Bak bu amca da sana çukulata verecek. Değil mi amcası? Bitti mi yemek? İyi, ver bakalım çukulatayı. Yok yok kağıdını çıkarıyoruz.”

“Ya birine söylerse?”

“Yok yok o hiç konuşmaz. Annesi öldü öleli konuşmuyor. Yemek yemeyi bile unutuyor. Biz vermesek ölecek. Hadi sen bak işine.”

“Yüzükoyun çevir bari. Gözleri çok kocaman.”

―çukulatanın tadı komikti. Ama saçlarımdan yastığın üstüne düşen minik minicik böcekler daha komikti. Sallanıyorum ve düşüyorlar, sallanıyorum ve düşüyorlar.  Kimi ileri  kimi geri düşüyorlar, sallanıyorlar, burnuma kaçacaklar…

“Neler oluyor burada? Aman Allahım! Yüce rabbim! Ah Ahmet sen? Bu adam kim Ahmet? Zavallı sabi!  Bir de pide almış gelmiş!”

―ne çok gürültü… Bir sürü kadın bodruma doldu. Amcalar gittiler. Kadınlar beni yıkadılar. Minik böcekler de gittiler. Saçlarım da gittiler. Yorganla yatak ateşe gittiler.

Yeni giysiler geldi, büyük geldi. Annem yok mu? Beni temiz temiz giydirdiler. Başıma örtü bağladılar. Beni kapıcının kapısında beklettiler. Okula mı gideceğim?

Polislere, beyaz gömleklilere verince unuttular…

-o-

KANUNLA ÇALINAN

İki yüz elli yıllık, ahşap köşkün her sabah külle ovulan kapı tokmağına uzandı. Bahçe duvarından taşan leylakların ve içerideki iki büyük manolya ağacının kokusu çıkmaz sokağa her girenin üstüne siniyordu. Matmazel Elaine’nin eli,  tıpkı yıllar önce Jülide Hanım’ın kendi kapı tokmağına uzanan eli gibi titriyordu.

 Rıhtım bir karınca yuvasıydı ve az sonra uçacakmış gibi duran tekne, kuğu duruşuyla,  böbürlenerek, Kavala’ya bakıyordu. Denizse bir avuç midye kabuğuna; kasabaya ağzını şapırdatıyordu.

Sabahın bu erken saatinde kapının vurulduğunu, ikinci kattaki yatak odasından duyan Jülide Hanım, gözlerini açtı. Ve anılarına saklanmış başka bir kapı tıkladı içinde, yine bu saatlerde çaldığı.

Daha fazla dayanamamıştı Jülide Hanım ve o sabah yaşmağını örtüp alaturka saat dokuzda aceleyle evden çıkan kocasının peşine takılmıştı. Evler peçeli, tulumbalar uykulu, kaldırımlar dilsiz, çarşafı sürükleyen ayakları yastaydı. Sonunda, sonunda,  sonunda korkulan sokak gelip; önünde durmuştu: Terzi Elaine’nin sokağı!

Matmazel Elaine, tokmağı vurdu, bekledi. Kapıya yaklaşan takunya seslerini dinlerken sabırsızlandı.

O sabah da aynanın karşısında, daha fazla dayanamamıştı. Kanı çekilmiş, heyecan ılık ılık bacaklarından akarken odasından çıkmıştı. Gene ilk ama son görüşme duygusuyla, yüreği dar yerde sıkışmıştı. Atağ Bey de, her geldiğinde, başını yana devirir, bu boynu, bu yüreği yanan avuçlarında bir an tutar, sık nefesler alıp,  sessizce ona bakardı. O sırada yanağının altında bir kat oluşur, Elaine, çizgilerle çevrili bu kurt bakışa ve adamın kokusuna bayılırdı.

Atağ Bey geldikten az sonra kapının tokmağı tıkırdamış, hizmetçi, dikiş getiren bir müşteri sandığından, peçesi örtülü içeri dalan kadını durdurmayı aklından bile geçirmemişti. Konuk, rüzgârı daha kapıdaki kızın yüzündeyken merdivenleri tırmanmış ve (Aman Allah’ım!) Matmazel Elaine’nin özel odasına dalmıştı! (Kız ne yapsın?)

Yaşmağını açan Jülide Hanımın yüzünü görünce, (bu peçeyi açış her ikisine de hitap ediyordu) Matmazel Elaine kahve fincanını kucağına düşürdü. Fincan havadayken Atağ Bey yerinden fırladı. Kocasının bildik çorapları, arkadaşının bildik halısının üstündeydi. Tek kelime etmeden evine geri döndü. Gecesi bebeğini kaybetti. Beşinci gebeliğiydi. Elaine adlı bez bebek de aynı günden sonra yok oldu.

Kapıyı açan halayık, nutku tutulmuş Matmazel Elaine’ye bakarken, evin hanımı, kocasını uyandırmamaya çalışarak yataktan kalktı,  ikinci katın sofaya bakan sahanlığında belirdi. Yerleri süpüren beyaz ipek geceliği, belinden aşağı sarkan tarçın rengi dalgalı saçlarıyla, yataktan değil efsanelerden çıkıp gelmişe benziyordu. Hazerandan süzülen sabah güneşi altındaki bu dünya dışı yaratık, alt katta, sofanın ortasındaki havuz kenarında durmuş, aslanağzından akan suyu dalgın izleyen, ayak seslerini duyunca başını kaldıran, çocukluk arkadaşıyla göz göze geldi. Üst kata çıkmasını bekledi.

 İnsan, hayvan, eşya sesleri, teknenin gıcırtısına karışıyor, dalgaların köpük sesleri suyun içinden fışkırmışa benzeyen kıyıyı kaplıyordu. Rüzgâr, rüzgâr, rüzgâr… Kuğuyu heyecanlandırıyor, kıyıyı, denizi,  dev bir yürek olmuş kasılıp gevşeyen kalabalığı dövüyordu.

Kahvelerini selamlıktaki misafir odasında içtiler. Türkuaz perdeler acele açıldı. Gümüşlerden, camlardan yansıyan ışıklar yüzlerine vurdu. Uzun sessizliği sersebildeki su şıkırtısı doldurdu. Elaine, vedalaşmaya gelmişti: Yunanistan’a gidiyorum Jülide’ciğim.

 Gemi, kırışık, parlak bir kumaşı parçalayarak ilerliyordu. Rüzgâra doğru giderken kadınların saç örgüleri, başörtüleri yüzlerine vuruyordu. Drama koptu, Selanik koptu, Kavala koptu.

Jülide olanları anlatmaya gelmişti; Beni verdiler, Elaine’ciğim, İpek tüccarı Atağ Bey’le evlendiriyorlar. On dördündeydi. Dünür başı Hasene Hanımın demesi: kapılardan sığmayan iri yarı, burma bıyıklı… (Yılın on bir ayı kadeh elinden düşmezmiş diyorlar. — Olsun erkektir içer.) Kanun taksimlerine müptelâ. (E, bizim kız kanun çalmayı bilmez ki. ―Elaine’den öğrenir artık.) Zengin mi zengin… (Kızdan yirmi yaş büyükmüş. ―Olsun erkeğin yaşlısı olmaz.) Damadı görmüş değildi. Dünür başının anlattıklarını düş gücüyle besleyip durdu. Ne yazık ki bu da fazla ileri gidemediğinden, havada asılı, siyah elbise giymiş, uçları mumlu pos bıyıklara heyecanlandı yalnızca. Kaşı gözü nasıldı, eli saçı nasıldı, gece babası gibi horlar mıydı? Şuayip dayısı gibi ayakları kokar mıydı? Bilmiyordu.

Kayınvalide acele ediyordu; doğru. Oğlanın yaşı geçiyor Hesene, bu kız pırlanta, neme lâzım, oyalanmak gerekmez. (Doğrusu oğlunun bir Rum kızına vurgun olduğu kulağına fısıldandığından beri büyük hanımın huzuru kalmamıştı.) Sormuş soruşturmuş, aradığı kızı hamamda gözüne kestirmiş, buduna, memesine bakmış, dimdik yürüyüşünden, karnında torunlarını iyi taşıyacağını anlamıştı. Sırtını keseletirken konuşturup, kekemelik sakatlık var mı, tatlı dilli mi, kulağıyla duymuş, terbiyesini ölçmüştü. Soğukluğa çıkınca damla sakızı vermiş, bir bahaneyle geri almış ağzının kokmadığına ikna olmuştu. İstemeye gittiğinde, döşemeler mis gibi ovulmuş, sedirin altına yuvarladığı yün yumağı toz tutmamıştı. Kahve kıvamında, ekmek teknesi unsuz, kızın gözü yerdeydi.

Matmazel Elaine, evin tek kızı, o zamanlar on beşini yeni bitirmiş, zengin doktorla yapılan nişanı yeni atmıştı. (Doktor zehir içmiş ama kurtarmışlar, dediler.) Güzel kanun çalması ve annesi kadar güzel dikiş dikmesiyle bilinirdi. Babası apansız hakkın rahmetine kavuştuktan sonra,( Kırk güne varmadı zavallı anacağı da ebediyete göçtü ya,) atadan kalma dükkânını, o zamanlar hayli yüklü bir paraya ipek tüccarı, kapalı çarşı esnafından Atağ Bey’e sattı.  (Ne yapsın?)  Daha ilk görüştükleri günden, bu hovarda adamın, Elaine’nin elinin değdiği her şeye dokunup, duyduğu hazdan dizlerinin titrediğini kimse bilmiyordu. Sonra Jülide’ye dünür gelmişti. Annesi, babası, nişanlısı derken can yoldaşını yitirmek(öyle diyordu) onu perişan etti. (O kadar ağlayıp üzülmesi ondan…) Taze gelin, arkadaşının diktiği bez bebekle gizlice dertleşirken, Elaine, sevdiği adamın gözünün önünde bir sureti var diye teselli buldu. Atağ Bey’se o şey çeyiz sandığının üzerinden bakıp durdukça içi sızladı, kudurdu.(Ah şu validem!)

Jülide, kayınvalidesinin öngörülerini boşa çıkarmayıp ipek tüccarına yedi oğul doğurdu. Beşinci gebelikti, Hasene Hanım baklayı ağzından çıkarmıştı; Bu Elaine’nin seninkinde gözü var haberin olsun.

Hamilelikten şişmeye başlayan el, göğsünü bastırmıştı; Hangi Elaine?

Hasene Hanım bir ayağını altına alıp tespihini çıkardı; Senin Elaine.

A, katiyen… Dedi, demesine ya duyarlı yüreğine düşen kurt onu günlerce yedi bitirdi. (Sararıp solmasını gebeliğine yordular elbet.)

Daha fazla dayanamadı Jülide Hanım, işte o sabah düşüverdi kocasının peşine…

 Tekne yavaşlayıp durmuş, ay altında, korkutucu mor denizin ortasında, masal canavarlarına yem olmayı bekliyordu. Biri feryat hunisiyle bağırdı;  “Cenaze var, gemi gitmez!” “Cenaze var, gemi !” “Cenaze var,!” “Cenaze!” Zor kopardılar yaşlı kadını kocasından. “Bari yemenimi koysunlar yanına… Göğsünün üstüne, şuracığa…” Verdi, onunla çenesini çektiler dedenin. Usulünce sarmaladılar, suya saldılar. Kulaklarda rüzgâr uğultusu kaldı. Cenazenin suya düşen şakırtılı sesi rüyalarına girdi.

Elaine,  kahvesini bitirip fincanı tabağına koyarken teşekkür bildiren bir edayla tıkırdattı. Düşünceleriyle bölünen konuşmasını sürdürdü; arkadaşının kendisini bağışlamasını beklemiyordu, hayır. Kimsenin bu işte suçu yoktu ki.  Daha ona dünür gelmemişken Atağ Bey’le birbirlerini sevmişlerdi. Bilmeden(üstelik yüzünü bile görmeden)  sevdiği adamla evlendi diye kardeşine kızabilir mi insan?  Kocasının da suçu yoktu, onların can yoldaşı olduğunu nereden bilsin? Annesi beğenmiş… Ha, bu arada, o günden sonra gelmemişti, hani şu… son geldiği gün… Belki bilmek isterdi. Zaten evlendikten sonra gece gelmeyi seyreltmiş… Neyse. Hem kendisi bir beklentiyle sevmiş değildi.  (Benimkisi bir aşk işte.) Atağ Bey’i son kez görebilir miydi? Eğer…

Jülide Hanım, göz kapaklarını indirmekle yetindi. Usullacık yatak odasının kapısını açtı. Küçük bir menteşe sesi duyuldu. Eşiği geçmedi. Eli kapının tokmağında, sabah güneşi saç tellerinde, yüreği ağzındaydı.

Efendi, çift kişilik yastıkların gece mavisi atlas yorganın, dantelli kar beyazı çarşafların arasında, sırt üstü, göğsü bağrı açık uyuyordu. Haydarisi yorganın üstündeydi. (O yatak takımını sonradan olduğu gibi halayığa verdi hanım.) Yeni diktirdiği asri elbisesi duvardaki askıda, şapkası önceden fesin durduğu yerde, konsolun üstündeydi. Elaine’nin silueti odanın alacakaranlığında yavaşça eriyip, yer yatağının kenarına çöktü. İşte o zaman Jülide Hanım, görüp görebileceği en hüzünlü sahneye tanık oldu.

 Seyir güvertesine bir çocuk kaçtı.

Yarı karanlıkta aşırı parlak iki göz, uyuyan adama bakıyordu. Dokunmayı istiyor korkuyordu. Dayanılmayacak güçlü bakışlarıyla onun ruhuna uzanıyordu. O yürek burkan, gerçekleşmesi olanaksız dokunma arzusu dalga dalga adama çarpıyordu. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmayarak sevdiğini son kez hayalinde okşadı. Yastıklara, artık şakakları beyazlamış saçlarına, kaşlarına, burnuna, dudaklarına, çenesine, gecelik entarisinden kabaran tüylü göğsüne, yorganın üstünde sakince duran parmaklarına… Dokunamadı, gözünü alamadı Elaine…

Bu olanaksızlık ağıtını, aralık gözlerinden yalnızca Atağ Bey gördü:(Ah yine kanun çalıyordu; yüreğini çalan kanun değildi bu, yüreğinden kadınını çalan kanun.) Kadın, belli belirsiz titredi, onu erkek kokulu uykusunda, odanın susturamadığı tutkularıyla bırakırken. Doğruldu; eklemlerinden gelen iki küçük çıtlama duyuldu. Getirdiği yasemin kokusunu gizlice içine çekti adam, kapı pervazında gümüş renkli iki siluet titredi, iki damla yaş, göz kuyruklarından başının iki yanına aktı. Işık mor oldu, kapı sessizce kapandı. Atağ Bey’in göğsünde Elaine’nin gözünü gömdüğü yerden sanki canı süzüldü, yataktan ter fışkırdı.

 Dalgaya binen tekne yüzünden baş kasarada kusmadık insan kalmamış, inip kalkan pruva karaya indikten sonra bile akıllardan çıkmamıştı.

Taşlıkta irkildi Matmazel. İkinci kattan ayaklarının dibine atılan bez bebeği tanıdı. Bir gözü yitik Elaine’ye uzandı. Aslanağzının şıkırtısı…

O sırada Mudanya iskelesinin güçlü kuvvetli çımacısı Karadutluların Çakır Mustafa da eğildi. Aborda etmekte olan geminin, ıslak palamarını volta etti. Denizin şıkırtısı…

 Marakas… Drama’dan, Selanik’ten gelip haftalarca Kavala’nın dışında çadırlarda kalmış, sonra Kavala’lılarla birlikte gelenleri, (ben diyeyim on sen de yirmi köy halkını) bu güçlü eller yeni yurtlarına bağladı. Çanakkale boğazından Bandırma’ya oradan Mudanya’ya gelen Marakas, yorganları, döşekleri, körükleri, sandıkları, kadınları, çekiçleri, kapkacağı, eşekleri, çocukları ve erkekleri… Üfürüverdi, Mudanya’nın zeytinliklerine! Kıvırcık saçlı yaşlı zeytin ağaçlarıyla İstiklal Şehitlerinin kemikleri karşıladı onları. Korkmadılar. Yorgun dudaklarıyla usullacık dualar okuyup kemikleri yeniden gömdüler. Ve yanlarında getirdikleri portakalları, ekmeklerini yediler.

Gün bitip son fısıltılar, son öksürükler de uykuya dalarken zeytinlerin altında, Geçit Tren istasyonu ve yürünmek için Bursa’nın tozlu yolları, yeni gelenleri bekliyordu. Biri, Matmazel Elaine’nin de içinde olduğu başka suskun kalabalığı Mudanya’ya getirmişti. Marakas alesta bekliyordu. Palamarını mola edecek ve dümen alabanda edilip pruvası Marmara’nın enginine dönecekti.  Karadaki insanlar yollara akacaktı. Ulubuzluk’tan süzülen keşişleme rüzgârı tozları insanların tepesinde dolaştıracak, saçlar kirpikler beyaza kesecek,  tanecikleri dişlerinde gıcırdayacaktı.  Yalnız daha horozlar ibiklerini titretip ötmemiş, hoca efendi minareye çıkmamıştı.

Yıllar, yıllar sonra bir çeyiz sandığından gece mavisi atlas bir yorgan ve dantel takımlarla birlikte bir bez bebek çıktığında küçük bir kız sevindi. Ama bebek, öyküsünü de, adını da, gözünü de yitirmişti.

-o-