Fadime Hanımın Işığı

Serap Gökalp’in, Kulak Misafiri Kitabından, Petrol İş Sendikası Kadın İşçi Öyküleri Yarışması 2007 birinciliğini alan öyküsü.

Fadime Hanımın Işığı

            Fadime Demircan, gecekonduların çürük dişler gibi dizildikleri yamaçtan çakılları saçıp sıçratarak aceleyle yürüyor. Aslında bir gün önce hava fena değildi. Birtakım belirtiler vardı ama artık o  belirtilerle hava tahmini yapmaktan eski denizciler bile vazgeçmek üzere. Batı tarafta bulutlar tortulanıp bulanmaya başlayınca denizin üstüne bir gölge vurur. Bu gölge hayra alamet değildir. Sahildeki şemsiyelerin toplanması gerekir. Gel gelelim son yıllarda bu bulutların içine dalıveren yün şişleri; güneş ışıklarının (bir iki saat sonra,  bilemedin öğlenden sonra) yün yumağını örüp, gök kuşağına çevirerek başka taraflara çekip götürdüğü de olmuştur. Ne olursa olsun insanda bungunluk yaratıyor bu sıçan rengi bulutlar.

Kendi gölgesi sayesinde arkasından yavaşça akan sabah güneşini hissediyor. Ama ne sarı toprak ne yoldaki çakıllar bu sabah içini coşkulandırmıyor. Yağmur kokusu var havada… Rüzgârın aşındırdığı kayalar arasında kuş yuvasına benzer tek tük evler, sisler içinde erirken… Denizin içine bıçak olup girmiş kara,  sağlam ve sarsılmaz dururken, denizin öfkeli dalgalarıyla yıkanıp parlıyor. Ak köpük şeritlerinin tüm dolanma çabaları karaya vız geliyor. Çünkü hiç susmaksızın gemicilere seslenen deniz feneri onun omuzlarında.

Fadime Demircan’ın yamaçtan aşağı ayakları tökezleyerek yürümesinin nedeni aklını evde bırakması.  Oysa buralarda gözü kapalı bile yolunu bulur. Başını öne eğip,  –aklı evde ama- zeytin ağaçlarını kokluyor ve mantosunun ceplerinin içindeki dikişleri tırnaklıyor.

Bu yoldan tüm kasaba ve liman görünüyor ama o asık yüzü ve patikaya diktiği düşmanca bakışlarını bu görüntüye çevirmiyor. Hem aklı evde hem de bir tür savunma içgüdüsü. Yol biraz ıssız.  Denizden bir karayel esiyor ki uzanıp -çelik tellere tutunurcasına- değebilirsin  rüzgâra.  Tellerin birbirine çarparkenki sesi kıyıdan taa yukarılara kadar uzanıyor. Evlere ağaçlara, insanlara saplanıp kalıyor. Kümeslerde tavuklar, yumurtaları üşüyecek diye kaygılanıyor. Kangal bekçi köpekleri aldırmıyor olabilir yalnızca. Rüzgâra karşı durup ense tüyleri ters döndükçe, havayı koklayıp usulca dolanıyorlardır ortalıkta. Koyunlar birbirlerine sokulmuşlardır; gübre kokusunu hiçbir ağılda tutmayan rüzgâr denizin kokusunu dağlara taşıdığı gibi koyunların kokusunu da kim bilir nerelere alıp götürüyordur. Yaprakları çarpıntıya yakalanmış meşeler, çayırlarda otlar ve yabanıl çiçekler, heyecan içindeler. Öyle bir kanat vuruşu dolaşıyor ki kasabanın üzerinde, bu fırtınadan kimsenin korunması olası değilmiş gibi duruyor. Tabelalar, çatılar, çitler, çekirgeler tehlikedeydi.  Rüzgâr gazoz şişesinden fırlayıp patlayan denize doğru gürlüyor, geriliyor, sonra dönüp Fadime’nin lastik çizmelerinin üstünde marullanmış pazen eteklerini çekiştirip kaçıyor.

İçine pazen iç donu, yün çorapları ve patiklerini giydi yine.Bütün gün su içinde çalışan birinin bunlara dikkat etmesi gerek. Aynı örnek patiklerden kızına da ördü. Bu sabah ona da güzelce giydirdi.

Her şey bir yana, aklı kızında. Çünkü altı yaşında bir çocuğun tek başına bütün bir günü evde geçirmesini ürküntü verici buluyor. Yemeklerini ve ihtiyacı olabilecekleri mutfak masasının üzerine bıraktı. Çaydanlığı bir havluya sardı. Çünkü çocuğun ocakla uğraşmasını istemiyor ve içecek olabildiğince sıcak tutulmalı. Çok kötü öksürüyor. Ihlamur, ada çayı ve zencefil kaynatıp bundan arada bir içmesini tembihledi. Çok ateşli çocuk, okula gidecek gibi değil. Okulda olsaydı aklı onda kalmazdı. Komşusu ilgileneceğini söyledi, arada yoklarım, dedi. Çorba da pişirecekmiş ama okulda olsa içi daha rahat edecek. Ateş yüzünden başına bir hâl gelirse öğretmeni ilgilenir ya evde yalnızken fenalaşırsa?

Balıkhanenin tanıdık kokusu düşüncelerini sekteye uğratıyor. Rüzgâr yüzünden gevşemiş başörtüsünü sıkıştırıp çevreye kulak kabartıyor. Duvarlarına çarpıp sıçrayan insan sesleri, hortumlardan fışkıran su fısırtıları, kap kacak gürültülerinin içinde bir demet gibi duruyor. Biletilen bıçaklarsa sivri sivri ayrılıyor bunların içinde. Tahta balık sandıklarının beton zemine değerkenki sesi başkadır, üst üste konduğunda başka ses duyarsın. Kasalar dolusu balık gelmiş yine…

Balıkların solungaçlarının hava içinde tıkanırken geniş geniş açılıp kapanmalarını artık kafasına takmıyor; çok uzun zamandır. Ama ya kızı öksürürken tıkanır da boğulursa balık misali? Öyle bir öksürüyor ki… Küçücük vücudundan hırıltılar yaşlı ve kof bir ağaç sesi olup çıkıyor. Yaşlı zeytinler böyle öksürür herhalde.

Yeni gelmiş balıklar nefes nefese. Çok yorgunlar. Koca koca açtıkları ağızlarından giren insan havası onları her dakika biraz daha öldürüyor ama bu umutsuz devinimden vazgeçmiyorlar. Bazıları böyle kala kalır; ağzı bir karış açık. Fadime temizlerken en son ne hissetmiş olabileceklerini anlamaya çalışır. Bıçak saplanmasına benzer bir acı mı? Balon patlaması mı yoksa? Dumlupınar denizatlısında kalakalan leventler de bu balıklar gibi mi hissetmiştir? Sıklıkla düşünmeden edemez.

Üstünü değiştiriyor. Dışarlıklı giysilerine balık kokusunun sinmesini istemiyor. Yalnız ellerinden atamıyor bu kokuyu. Plastik önlüğünü güzelce bağlayıp balık sandıklarının arasında görünmez olmuş tezgâha geçiyor. Yosunları kokluyor, çakıl seslerini duyuyor ıslak ıslak.

Küçük balıkları temizlerken solungaçlara baş ve işaret parmaklarını sokup, tutup çekince karnı kendiliğinden yarılır iç organlarını bir kerede çıkarırsın, rahatça. Büyükler için bıçak kullanmak gerekir. Dil balıklarını temizlemeyi sevmez. Onların balık olarak çağrılmaları bile Fadime’ye pek akla yakın gelmez. Parmaklarının arasında duruşu yapaylık hissettirir. Bu sabah kızının kolları da soğuk soğuktu. Alnı yanıyordu ama. Ne yapacağını bilmiyor Fadime. Yok, aslında elbette biliyor; çocuğun bir doktora gösterilmesi gerek. Ama şimdi balıkhaneye haber vermeden işe gelmezse patron hemen yerine başkasını koyar ve işte o zaman… Kocası balıktan dönmüş olsaydı belki o götürürdü hükümet doktoruna. Şimdilik aspirin ve çaydan başka çare yok.

İlkin lokantalara gidecekleri temizliyorlar. Ötekiler temizlenmeden sandıklanıyor. Burası kalabalık ve gürültülü, Fadime rahatça düşünemiyor kimi zaman. Kalabalık ve balıkların seğirmeleri engel oluyor. Rüzgâr giderek artıyor. Tavana yakın camlardaki pervanelerin içinde ıslık öttürüp duruyor. Denizin uğultusu buraya ulaşmıyor ama binlerce gazoz şişesinin patlayıp su taneciklerini oraya buraya fırlattığından, martılar ve karabatakların bu havada aç aç dolandıklarından kuşkusu yok.

Dönen balıkçılar arasında kocası var mı diye bakıyor; yok. Çocuğa baban bugün döner dediğine pişman şimdi. Eve bir telefon bağlatmamış olmasına da üzülüyor. Telefon şirketinin yamaçlara kablo çekmeye niyeti de yok. Daha aşağılarda olsa belki. Sahildeki evler de pahalı . Eski olanların bile kirası verilecek gibi değil…

Aniden bastırdı yağmur! Son yıllarda hep böyle oluyor. Evden çıkarken güneş gözünü yakıyorken, yarı yolda surat asıyor gökyüzü. Kasaba meydanındaki anıtın önünde gökyüzünün  kırbaç seslerini duyuveriyorsun! Tepeden tırnağa birden ıslanıyorsun. Canın sıkılıyor. Şemsiye almadığına ya da hava raporunu dinlemediğine değil, bu yağmurun belirtisiz kopup gelmesine sinirleniyorsun. Ütülü elbiseler buruşuyor, saçlarda bir koku, otobüslerin içinde buğular, yerlerde halka halka yağmurlar.  Apansız saplanan bir bıçak yüzünden boydan boya çatırdayarak ayrılan gökyüzü tehlike yaratıyor. Çocuklar kırmızı renkli şeylerden uzak durmaları gerektiğini söylüyorlar birbirlerine ve ağaç altlarının tehlikesini. Çatıların altına tek sıra diziliyor insanlar. Kaldırımla yol arasında anında ırmak olup oluklara saldıran yağmuru durdukları yerden kaygıyla izliyorlar; ya geçen ilkbahardaki gibi sel baskını olursa? Dükkân sahipleri ikide bir kapı önüne çıkıp suyun kaldırımın neresine yükseldiğini kontrol ediyor. Kovaları, süpürgeleri hazır etmek lazım, iyiye alamet değil bu yağmur. Kapıya da bir eşik yaptırmayı ihmal ettik geçen yıldan beri. Şu aşağıdaki malları yükseğe kaldıralım neme lazım, su bu, aniden gürler dalar içeri. Su neyse de bir de çamur olmuyor mu, temizle temizleyebilirsen. Şimdi çukur yerler çoktan su altında kalmaya başlamıştır. Bodrumlar, zemin katlardaki depolar. Bu cam vitrin sence dayanır mı usta? Oğlum sen ne diyorsun? Vapurla mı gezeceğiz caddelerde? Vitrin camı kırılırsa zaten… Toparlayamayız kendimizi alimallah.  Her şey tarumar olur anladın mı? Öyle bet bet konuşup adamın canını sıkma tamam mı çırak? Ayaklarındaki lavabo pompalarına bakıp “Üşüyorum” diyor, çırak. “Benim ayakkabılar artık hayır etmez, caddenin tüm suyunu emdi çünkü.”

Her çatırdamada yürekler ağızlara geliyor; yıldırım nereye düşmüş olabilir? Islanan ayakkabılar yüzünden ayaklar kaşınmaya başlıyor. İşportacılar bir süre tezgâhlarının üstünü naylonlarla sıkıca kapayıp direnmeyi deniyorlarsa da bu havada kimsenin bir şey alacak hali olmayacağını anlayınca başlarına geçirdikleri poşetlerle tezgâhlarına dönüp olabildiğince ıslatmadan mallarını topluyorlar. Çoğunun ayakları çıplak ve paçaları sıvanmış, yine de çamurdan kurtulmak mümkün olamıyor. Ortalığı yağmurun sesi kaplıyor, yollar sessiz, taşıtlar çok yavaş ilerliyor. Trafik lambasının borusunun içinden bir serçe başını uzatıp dışarıyı kolaçan ediyor.

Serçenin yiyecek sıkıntısı yok.  Onu gören Fadime’nin de yok. Balık bol. Et yemiyorlar ama olsun. Yazın herkes bahçesinde sebze yetiştiriyor. Pazarda satan bile var. Ama Fadime ancak kendisine yetecek kadar yetiştirebiliyor. Çocuk iyi besleniyor. O yüzden aslında sağlıklı. Nasıl oldu da böyle üşüttü kendini? Keşke onu dinlemeyip okula gönderseydi. Yüksek ateşten baygın düşmesin sakın? Yok canım, komşu bakarım dedi; bakar. Çocuğu doktora götürmek gerek. Akşama onu zeytinyağlı, karabiberli sarımsak ezmesiyle bir yağlasa belki üşük çıkar. Ama bu sefer de muayene ederken, çocuk buram buram sarımsak kokacak, adam tiksinip iyi muayene etmeyecek… Of, başı ağrımaya başladı. Odun kömür için ayırdıkları paradan doktor ve ilaçların parasını ödeyebilirler. Kocası bugün gelse… Ama evi iyi ısıtmayınca ya çocuk daha kötülerse? Geçen hafta geceleri sobayı yakmadılar, kömür azdı, belki de o yüzden üşüdü. O zaman üşümüş olmalı. Çocuk bu, bilmiyor ki, uyurken üstünü açınca… Bir de korkuyor; kömürden zehirlenmeleri duydukça. Ya rüzgârdan tüter de gündüz gündüz çocuk zehirlenirse?  Yok, akıllı kızdır o, ben söyledim, arada kalk kapıyı aç ki havalansın içerisi, dedim. Sobayı da karıştırma sakın.  Sakın kapaklarını açıp içine öteberi atmaya kalkışma. Bazen odunlar mı, kömürler mi, belki kozalaklardandır aniden parlıyor ateş.

Kozalakları sonbaharda çalışmadığı günlerde topladı, kızıyla, Fadime Demircan… Çuvallayıp bodruma koydular. Kıştan önce her şeyi hazır edince enikonu keyiflenir . Savaşa hazırlanır gibi hazırlanır her yıl; erişte, tarhana, közlenmiş biber, patlıcan kurusu, reçeller, sebze konserveleri, kompostolar, salçalar. Odunu yağmurlar başlamadan alırlar. Kocası buna dikkat eder. Kiler tarafı dolduğunda Fadime nasıl rahatlıyorsa kocası da odunluk dolunca nefes alır. Kış için balık hazırlamak da kocasının işidir, zeytinler ve zeytinyağı da öyle. Masraflarını olabildiğince kısmaya çalışıyorlar çünkü okul var artık. Onun okuması lazım. Çocuk onların ışığı… Derslerini yapmasını tembihledi. Bugünküler için yapılacak bir şey yok, çünkü evleri kasabadan hayli uzakta. Ne bir arkadaşı gelebilir, ne kızı çıkabilir. Fadime’nin balıkhaneden dönmesiyse akşam karanlığı. Öğretmen çoktan gitmiş olur. Buna aldırmıyor. Onun canını sıkan çocuğun evde yalnız olması. Komşusu bakacak ama onda da beş tane var. İşinden başını kurtarıp seninkine bakabilir mi? Gidip şu adama yalvarsam; bir gün olsun izin vermez mi ki? Git, der sessizce ve yarın geldiğinde, tamam, der elemana ihtiyaç yok. Yemek yemesem de öğle paydosunda bir koşu gidiversem… Yetişemem  ki… Ya da lokantalardan birine balıkları ben götüreyim, diyeyim. Kaçıp kızıma bir bakıp geleyim. Ah içimdeki şu sıkıntıdan kurtulayım, ondan korkuyorum. Sakın ona bir şey olmasın! Yok canım. Anneler hisseder ama! Durup dururken ne olacak? Çocuk evde. En güvenli yer. Her şeyi tembihledim. Rüzgâr da çok arttı. Soba tütecek, zehirlemesin? Zehirlenmez. Arada odanın kapısını aç havalandır, dedim. Bunu biliyor. Kapıyı… Biri gelirse kapıyı açmamasını söylemiştim. Ama ya kurnazca aldatılırsa? Yok bir şey. Vesvese etmeyeyim. Sadece komşunun sesini duyunca aç dedim, dinler o sözümü. Dedim değil mi? Dedim, dedim, hatırlıyorum. Yabancılara kapı açılmayacağını bilir benim kızım zaten. Ama sobanın içine çöp atmaya bayılır. Üst kapağı açıp… Maşayı tutmayı beceremezse elinin üstüne kapak düşebilir, Allah korusun! Kâğıtları çabuk davranıp atıvermezse bir uçtan tutuşur, ateş yüzüne harlar! Hadi, hadi, durup dururken, ne kâğıdı yakacak? Benimki de laf şimdi. Televizyon seyrediyordur o.  Yatakta oturmuştur. Her şeyi ayarladım. Sobayla, ocakla işi yok.  Bir kalıyor kapıya dayanacak bir serseri. Son zamanlarda kasabada bir sürü yabancı türedi zaten.  Kimdirler, nereden gelirler bilen yok. Bizim işlerimizin etrafında dört dönüyorlar. Hırsızlık arttı. Ama onlar kasabada geziyorlar. Bizim onlara gitmezler. Fakir olduğumuz besbelli. Ne çalacaklar ki? Televizyon bile eski model. Bizim eve giden miden olmaz. Ama ya çocuk çalan cinsten insanlarsa? Hani şu dilenci yapanlardan, ya da organlarını çalanlardan?  Geçen sene olmadı mı? Biraz soruştursan bilgi toplarsın; kadın balıkhanede çalışıyor. Sabah altı buçukta açılır orası. Akşam da yedide ancak evinde olur. Babası balıkçı; teknelerde çalışıyor, kendi teknesi yok. Çalışıyor sade, haftalıkla. Kız ilkokula gidiyor. Komşununkilerle birlikte çıkıyorlar sabah. Bugün evde yalnız galiba. Babası balıktan dönmedi. Okula gitmemiş. Bunları kolaycacık öğrenir. Sonra sessizce rüzgâra karışıp eve yönelir, kapıyı çalar. Yavrum ilkin cevap vermez. Ama tut ki postacıyım derse… Küçücük şey inanmaz mı? Bizim postacılık işimiz yok diye akıl etmez ki. Postacı amcalar iyi insanlardır, kapı açılmalıdır. Sonradan anlar ama iş işten geçer. Filmlerdeki gibi adam ağzına bir çaput tıktı mıydı, haydi bakalım. Komşu, evin kapısını açık görünce hasta hasta dışarıda mı geziyor, diye kontrol etmeye gelir. Bir de bakar ki ev boş! Kapılar ardına dek açık! Kızımın yere düşen terliğini çevirir. ( Ters terlik uğursuzluk getirir, der hep) Ama kız nerede? Döner dolanır, dövünmeye başlar. Seslenir ama boşuna. İçine kaygı sel gibi akar.  Bir şeyler, kötü bir şeyler… Koş, der büyük oğluna, koş, Fadime Teyzene haber ver. Ayşe ortada yok. Annesinin yanına mı gitti acaba? Gider mi ki? Gitmez. İzinsiz yapmaz öyle şey. Koş, çabuk bisikletle git. Hızlı git, dikkatli ol ama. Oğlan annesinin sözünü ikiletmeden bisikletine koşar. Heyecandan gene sorar; “Ne diyecektim Anne, unuttum.”

“Fadime Teyze, Ayşe evde yok. Ev boş. Annem bakmaya gitti kız yok. Annem hemen gelsin diyor, diyeceksin.”

“Tamam” der çocuk, yarılasıya bisiklet kullanır. Yamaçtan dönemeci alırken bir ayağını arada yere sürtüp destek yapması gerekir. Balıkhanenin önüne gelir gelmez bir yandan bağırır; “Fadime Teyze’yi görmem lazım!”

Patron; “Ne var?” der. O nefes nefese olan biteni anlatır. Ben içerideyimdir ama bir şey duymuyorumdur. Hele şu Şerafettin’in koca sesiyle şarkı tutturması yok mu? Hava saldırısı olsa, su altındaki balık kadar sağırız. İşte ben de durmuyorumdur ve patron bağırır…

Fadimeeee!

Büyük bir hangardan bozma balıkhanenin büyük camlarından biri o sırada patladı. İçeri dolan rüzgârdan eşyalar korku filmlerini aratmayacak şekilde oradan oraya savruldu. Şangırtının içinde adı belli belirsizdi. Emin olamadı. Kaygılarının kendisini yanılttığını düşündü. Patron yine seslendi; “Fadime gelsin çabuk!”

Fadime’nin dizlerinin bağı çözüldü. “ Ah, karanlıkları susturabilsem, diye geçirdi aklından Fadime Demircan, “Işığım korkuyor çünkü…” Önce elindeki bıçak düştü ve suya sessizce dalan bir balık gibi yere yığıldı, kıvrıldı. Yüreği seğirdi de öyle sustu Fadime, ışıklar cansız kaldı, canı ışıksız…

“Ne oldu” dedi öfke ve telaşla gelen Patron.

Bu adam hiçbir zaman anlatmak istedikleri için doğru sözcük bulamaz. Dağarcığına rasgele elini daldırır,  bir avuç dişli sözcüğü aldığı gibi sağa sola saçar. Onun betimlemesiyle konuşmadır. Ama onu anlamak, kişinin bu sözcüklerin sivri köşelerinden korunmasında gösterdiği başarıdır.  Kalın bir kafası ya da sağlam bir çenesi yoksa onunla kimse anlaşamaz.

“Bilmiyorum” dedi Şerafettin. “Sen seslendin ya, o zaman kayıverdi. Sen niye çağardın onu can alıcı gibi?”

“Yahu şu Denizkızı lokantasının siparişini götürüversin, diyecektim. Şoför mal boşaltıyor, aşçıları da acele ediyor. Şimdi ayılıp doğrulana kadar ohoooo! Hay ben … Fadime Hanım! Fadimeee!”

Serap Gökalp’in kaleminden SABAHATTİN ALİ öykücülüğü.

Sırça Köşk’e ilişkin daha önceki ayrıntılı incelemeden sonra şu soruyu sorabilir miyiz acaba? Sabahattin Ali, öyküsü diye bir tanım yapabilir miyiz? Yanıt, evettir. Öykülerinde imzası sayılacak izler vardır. Benim bulduklarımı sizinle paylaşmak isterim.

Kahramanları için ad ve soyad kullanır. Söz gelimi  Portakal ’da gemici Musa Denizer,  Beyaz Bir Gemi’ de ressam Tevfik Aravurgun.

Betimleme ilginçlikleri vardır.

Beyaz Bir Gemi-Ressam Tevfik, dün akşam rıhtımda gezerken tasarladığı -Fındıklı’da kömür kayıkları tablosunun, bütün cazibesini kaybettiğini ve -yelkenlerinde kızıl hareler oynaşan, gölgelerinde karanlık ummanların ruhu buğulanan- Tevfik bir hayli de şairdi- bu taka bozması motörlerin, yüzüne vuran ustalıklı projektör ışıkları kesildiği, vücudunu tatlı bir sır gibi saklayan tül sırtından çekildiği zaman sarkmış etleri ve sarı yeşil çehresiyle perişan bir hal alıveren bir eski dansöz gibi, karpuz kabuklarıyla kedi ölülerinin arasında ağır ağır çalkalandıklarını görünce, yüzünü buruşturdu.

Katil Osman – Osman’ın yüzü kâğıt gibiydi. Gözleri ufalmış ve kanlanmıştı, çenesiyle şakaklarındaki seyrek tüyler büyümüş gibiydi. Uzayıp incelmiş hissini veren çehresi, sivri burnu, yarı açık ağzında görünen ufak sarı dişleri ve etrafa şaşkın şaşkın bakan gözleri ile, kedinin ağzına düşmüş canlı bir fareye benziyordu.

Kimi öyküsünde kıssadan hisseye benzer final cümlelerine rastlanır.

-Bu dünya böyledir işte, kimi adam öldürdüğü için katil diye anılır, kimi adı katile çıktı diye adam öldürür.-Katil Osman

Çoğu zaman konuya doğrudan girer : Hapishanede Çallı Halil Efe’ye hep sorardım: “Sana ne diye yüz bir sene verdiler? Ne haltlar karıştırdın?” – Candarma Bekir’in giriş cümlesi.

Öykülerini inanılır gerçekler üzerine kurar. Simgesel Sırça Köşk bile bir kurmaca anlaşmasıyla yazılmaya başlamıştır. Ama biz bu anlaşmanın var olan bir gerçeklikten türetildiğini pekâlâ biliriz.)

Öykülerinde ekseri son satır şoku yaratır. Tipiktir. “Candarmalar yanına koştular. Ağzından ince bir çizgi halinde kan geliyordu. Gözlerini açtı: “Süleyman Ağa’nın bir şeyden haberi yok…” dedi. Başı yana düştü. Ağzından tekrar ve çok kan geldi. Tekrar gözlerini açarak.”Benim de…” dedi. Gözlerini bir daha kapayamadan hafifçe gerildi. Olduğu yerde dimdik kaldı. – Bir Firar’ın finali.

Şimdi lütfen Sabahattin Ali öykülerinde gezintimizi sürdürelim. Öykü metinlerinin temel unsurlarını nasıl kullandığına bakmak istiyorum. Bu unsurları kimi zaman tümüyle kimi zaman seçerek kullanıyor.

İnsan unsurunun yoğun kullanılışına örnek  Katil Osman

Devinimin kullanılışına örnek    Kanal

Duygusallığı   Sarhoş öyküsünde

Çatışkı (paradoks)   Portakal’da

Şaşkınlık yaratıcı unsur kullanımına örnek Kazlar öyküsünde kullanır.  Son paragrafta bir de ileri sıçrama yapar.

Toplum düzenindeki aksaklıklar   Böbrek, Portakal

Döneme Tanıklık  Böbrek,  Portakal

Öykünün olmazsa olmazı “tek etki” Sabahattin Ali öykülerinde çok görkemlidir. İnsanları iyi gözlemleme ve onları ilginç kılma becerisini, hedeflediği, amaçladığı tek etki için kullanır.

Evet tüm bunlar onun üslubunu tanımlar. Göstergebilimci Ronald Bahts buna nüansların Türkçesi ince ayrımların yazılı pratiği diyor. Tek etkiden ve göstergebilim bakış açısından söz etmişken eklememiz gereken bir iki ayrıntı daha olduğunu düşünüyorum. Öykünün isyancı ve militan bir yanı vardır. Kışkırtıcı olmayı hedefleyen öyküde, ( ki S.Ali öykülerinin tümü kışkırtıcıdır) tek etkiyi önemser. “İşte bu!” dedirten bir çığlık noktası vardır. Okurken sizin artık soluksuz kaldığınız bir nokta vardır. Diyecek lafınız yoktur okur olarak. Artık başka bir şeye ihtiyaç da yoktur. Yazar size bir “töz” armağan etmiştir, deyim uygun olursa.

Sarhoş öyküsüne bakalım.

Karısı pencerenin önünde diz çökmüş, başı dışarıda, duruyordu. Kamil kırılan ve aşağı düşen camın farkına varmadı. Fakat yerde biriken kanları gördü. Bu kanlar pencerenin kenarından başlıyor ve duvarda bir nehir gibi kıvrıntılar yaparak iniyordu. Kamil hiç sesini çıkarmadı: yavaş yavaş geri çekildi, içinde kirli çamaşırlar bulunan bir sepetin üstüne oturarak o tarafa doğru uzun uzun baktı… Sabaha kadar öyle oturdu ve baktı…(1933)

Sabahattin Ali bize başka armağanlar da verir. Küçük sahneler verir;

İsmail her seferden dönüşte bir Köroğlu (Burhan Cahit Morkaya’nın çıkardığı mizah dergisi)alır, eve gidip yıkandıktan sonra onu karısına uzatır, kendisi mindere kurularak, dinlerdi.- Portakal’dan

Toplumsal bir şemalar verir:

Beyaz Bir Gemi öyküsünün başından bir sahne;

-Lord Cenapları pek müteessir olacaklar. Gemide bulunup sizi kendileri kabul etmeyi herhalde pek isteyeceklerdi. Sanatınızı bizzat takdir etmek fırsatını kaçırdıklarına sahiden çok üzülecekler- diyordu.

Öykünün içinden başka bir sahne:

-Ne yatı ulan? Serseri misiniz nesiniz? Buraya alaya mı  geldiniz? Şimdi o resimlerinizi başınıza geçiririm!- Sonra orada kımıldamadan duran uzun burunlu tayfaya döndü:

-Ne bekliyorsun be? Atsana bunları dışarı!- dedi.

Görüldüğü gibi, toplumsal şemayı vermek için karakterlerini kullanır.

Karakterlerin ve mekânın ortak paydası inandırıcılığıdır. Gerçeklik duygusunu gerçekçiliği amaçlayan yazar her iki unsurla bunu her öyküsünde yine yeniden sağlar.

KAZLAR öyküsüne bakalım lütfen;

Dudu mektubu öğretmenin elinden çekip aldı. Koynuna iyice yerleştirdi. Bu esnada öğretmen dudu’nun göğsündeki gölgeli yolu biraz daha aşağılara kadar kakip etmek imkânını buldu. Dudu okulun kenarındaki gübrelikte yuvarlanan oğluHüsnü’yü elinden tutarak düşünceli düşünceli evine döndü, ne yapacağını bilmiyordu.

Gerçeklerle ilgilidir dedik. Okurundan bu gerçekliklerin içine girmesini bekler. Beklenti kimi yazarda kapalı anlatımla olur. S.Ali’de tersine ayrıntılı açıklamalarla bizi öyküye katıştırmak ister. Portakal’da verilen ticari ayrıntıları anımsayalım.

Gerçeklikle bu denli koşutluk kurmasının nedeni biraz da yaşadığı zamanın insanlarına eğitim amaçlı işaretler vermek midir? Belki. Bak bu davranış ne kadar iyi, bu davranış ise nelere mal oluyor demek ister gibi gelir bana.

Bu noktada biraz Sabahattin Ali öykülerini nasıl örgütlüyor ona bakmak isterim.

Bildiğimiz üzere METİN 1)İÇERİK  2)ANLATIM’ dan oluşur.

İÇERİK; Bir şeyler olmuş, der. ÖYKÜ: Ne olmuş , sorusunun yanıtını verir. S.Ali. Bunu önemser. Merak unsurunu kullanmayı sanırım akışkanlık için var eder. GERİLİM=SPAZM ZAMANINA beni çok etkileyen şu örneği vereceğim.  Sarhoş öyküsünden. Birdenbire durdu; odadaki sessizlik onu şaşırttı. Karısı bağırmıyor, gelip saçını başını yolmuyordu… Garip bir korkuyla yerinden doğruldu… (Üç noktalara dikkat)

Yine içerikle ilgili bir başka unsur OLAY ÖRGÜSÜ: Nasıl olmuş? Sorusunu yanıtlar. S. Ali olay örgüsünü de kullanır. Şaşırtmacaları sever.  Hatta bizi, okuru, kasılma halinde bırakıp gittiği öyküleri vardır. Sarhoş, Böbrek, Cankurtaran, bunlara iyi birer örnektir. Olay sıralarını kimi kere doğrusal biçime yerleştirir. Kimi kere de anlatısal hareketlilikleri ileri sıçramalarla veya geri dönüşlerle sağlar. Kanal öyküsünde, anlatıcı ağzından kahramanlarının ne denli yakın olduklarını bize şöyle aktarır;

Dedemköylü Mehmet’le Zağar Mehmet kapı bir komşuydular. Aralarında yaş farkı da yoktu. Küçükken köyün harman yerinde beraber emeklemişler, sokağın gübreli tozlarında beraber yuvarlanmışlar, sıska inekleri, ellerinde boylarında büyük bir değnekle köyün kıyısından geçen sığırtmaca beraber götürmüşler, kanalda beraber kurbağa tutmuşlardı…

Olay örgüsünü anlatırken belirimden çok betimlemeyi önemsediğini düşünüyorum. Bazen oyalama teknikleri kullanır. Böbrek öyküsünde hastanın başına gelenler tekrarlı hatalar içimize fenalık getirir.  Sanırım betimsel oyalamaların işlevi okur-kahraman özdeşleşmesi yaratmaktır. Okur dağarcığına iletiler gönderir, onun da kolaylıkla yapacağı eylemler olduğunu vurgular. Bir yemek anlatır, çay içme anını anlatır vs.  Kimi betimlemelerini mekan canlandırma işlevi nedeniyle kullanır.

Mekân/ortam canlandırma için kullandığı betimlemelerine şöyle bir bakalım isterseniz;

Portakal öyküsü bu konuda doğru bir seçim olabilir bana göre.

Coğrafi boyut: Tanrısal bakış da dediğimiz boyut“Vapur Doğu Akdeniz limanlarından birine yaklaştığı zaman ortalık kararmaya başlamıştı. Güneşin biraz evvel battığı, denizle bulutların birbirine karıştığı yerde katmer katmer turuncu yığınlar, bunun karşısında,” Topografik boyut(derinlik duygusu) “Torosların üzerinde ise, karlı tepeleri saran al al tüller vardı.” Sıra dağlardan söz edilmesi nedeniyle derinlikten genişliğe geçiş hissettirişi vardır.

Sonraki paragrafta göz hizası boyuta geçilir, yanımızdan geçiyor duygusu vermek için “Vapur kısa, kalın bir şeydi. Kıçı pek suya batmış, burnu pek havaya kalkmış gibi yürüyordu.” Tarihsel boyuta geçer: “Elli beş yaşındaki makine, kendisiyle aynı yaşta olan tekneyi, sıtmaya tutulmuş gibi zangır zangır titretiyordu.”

Tarihsel boyut sürer, fiziksel tanım eklemlenir.” Yarım asırdan beri fırçalanıp silinmekten yarı yarıya incelmiş ve aralarındaki zifti dökülmüş olan güverte tahtaları, sıcakta yan yatıp hızlı hızlı soluk alan sıska bir köpeğin kaburgaları gibi, kımıldayıp duruyordu.”

Adeta kamera merceğini gezdirircesine okurun gözlerini denetler ve dümenciye bakmamızı sağlar. “Bir saatten beri dümen vardiyası tutan vinççi İsmail, bacakları bir arşın kadar birbirinden ayrı, çıplak ayakları devetabanı gibi sımsıkı güverteye, elleri dümene, gözleri limana yapışmış, hiç kımıldamadan duruyordu. Görenler onun sanki nefesi kesilmiş bir halde çok mühim bir hadiseyi, mesela karşıda taş evlerinin camları parlayan şehrin bir infilakla uçuvermesini yahut denizden büyük bir canavar çıkıp gemiyi birden yutuvermesini beklediğini sanırlardı.” Psikolojik boyuta geçmiştir.

Hem bu boyutlarla hem de kimi zaman öyle anlar, öyle yaşam veya duygu kesitleri bulur ki duyarlılığımızda canlı kalmasının da nedenlerinden biridir. Belki hala sevgiyle okunmasının sırrı da budur.

EDEBİ KİŞİLİĞİNE İLİŞKİN BİR KAÇ NOKTA

Selim İleri Türk Öykücülüğünün Genel Çizgileri başlığını taşıyan yazısında Sabahattin Ali’yi Sait Faik’le birlikte 1935-45 yılları arasında iki büyük çağcıl öykücümüz diye tanımlar. Sabahattin Ali’nin daha ilk yapıtı Değirmen’de “Kanal” öyküsüyle tutumunu belirlediğine dikkat çeker. Bu tutum şudur; Ülkeyi, ekonomik yapısı içinde kavrama ve yansıtma tutkusu.  Giderek hırçınlaşan, coşan bir anlatımla da bu tutumunu sürdürdüğünü belirtir. “Yazarın ülke gerçeklerini, ne pahasına olursa olsun, korkusuzca haykırdığını görürüz,” diye yazar Selim İleri.

Bir yanda savaş vurguncusu zenginler ve kişisel çıkarlarını her şeyden üstün gören ahlâksız aydınlar, beri yanda “namus” “kara sevda” gibi töresel değerlere bağlı köy, kasaba insanını izlerken Sabahattin Ali seçimini yalın yurttaştan yana yapmıştır.

Acımasız, yüreksiz, insanlık dışı yöneticilerin karşısına toplumun dört bir yanından kopup gelmiş kumpanya tiyatrolarını, şarkıcı kadınları, değerleri, horlanmış erkek oyuncuları, hatta ezilmiş fahişeleri çıkartır okurun karşısına. Bütün bu insanlar, toplumun genel yargılarını altüst edercesine namuslu, erdemli kişilerdir. Toplumun maddî yaşamına koşut gelişen ahlâk değerleri, Sabahattin Ali’nin toplumcu dünya görüşünde, başka bir yaşama biçiminin çağrılarını taşır.

Öykücülüğü acıdan, toplumsal çıkmazlardan, yürek sesinden kaynaklanan, horlanmış, ezilmiş, sömürülen insanlara ama özellikle kadınlara saygıyla, sevecenlikle yaklaşır.
Hastahanelerdeki doktorları, kasabalara iş için giden mühendisleri, avukatları, küçük kentlerin dedikoducu yaşamasına kapılmış öğretmenleri kuşkucu bir gözle imler. Bilgisiz köylüler, yoksul işçiler, sömürülen emekçiler, Sabahattin Ali’nin öykülerinde erdemsel doruğu oluştururlar.

Selim İleri, yine Sabahattin Ali’yle Sait Faik dünya görüşleriyle, öykücülük tutumlarıyla, yazış biçimleriyle çağcıl Türk öyküsünün başlıca yönleri olduğuna değinerek,

Ülkenin köylüsüne, emekçisine eğilen bir öykücülük anlayışının Sabahattin Ali’den sonra yaygınlık göstermiş olduğunu belirtir.  Ardılları olarak da Orhan Kemal, Kemal Tahir, Kemal Bilbaşar, Cevdet Kudret, Samim Kocagöz ve 1950’den sonraki çalışmalarıyla Yaşar Kemal’i söyler.

“Toplumun genel gidişinin zorlamasıyla doğmuş ve toplumun aksayan yanlarına eğilmiş,

Cumhuriyet dönemi öykücülüğünün Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Kemal gibi üç büyük ustası, çağcıl Türk öyküsünün doğmasına yol açmıştır,” der. “Ancak ne yazık ki  Sabahattin Ali’nin açtığı yol ağır ağır tıkanmış olduğunu”, da ekler.

Yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir’de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde yayımlamıştır (1926). Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926 – 1928) Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü “Bir Orman Hikâyesi” Resimli Ay’da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930). Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: “Bu yazı, bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazakâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz”.

Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık dergisinde yayımladığı “Kanal”, “Kırlangıçlar”, “Arap Hayri”, “Pazarcı”, “Kağnı” (1934 – 1936) gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir. Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir. 1937’de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir.

Sabahattin Ali’nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr (1934) adlı kitabı yazın çevrelerinde ilgi uyandırmıştır. Yaşar Nabi, Hakimiyeti Milliye’de  övücü satırları yazmıştır. Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmemiş, yalnızca öykü ve roman yazmıştır. ‘Leylim Ley’, ‘Aldırma Gönül’ gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir.

TAŞ SÜTUNLARIN ÜSTÜNDE ERKEKLER

2017 yılında Yrd.Doç.Dr.A.Beyhan Özdemir’in çektiği fotoğraflardan  yola çıkarak, farklı yazarların kaleme aldığı fotoğraf hikayeleri kitabı için fotoğraftan esinlenerek Serap Gökalp tarafından hazırlanan metin.

Çok çok eski çağlarda, yaşamın kadın yaratıcısına, göklerin sahibi kadına yakarılırdı. Tanrıçalar mutlak güç sahibi, kadınlar, dinin biçim ve törenlerinin denetleyicileri, din görevlileriydi. İnsanların ilk barınaklarında Tanrıçalar vardı, ilk tapınaklar Tanrıçalarındı. Dinler dişildi, Tanrıçalar ululanırdı.

Mısır’da Güneş Tanrıçası Nut, gökyüzü olarak tanınırdı. Tanrıça Maat evrendeki düzeni, doğruluğu simgelerdi. Isıs, erdemli bilgeliğin öğüt ve adaletin dağıtıcısı, yasa düzenleyicisiydi.Hindistan’da Tanrıça Sarasvati ilk alfabenin buluşçusu olarak ululanırdı. Kelt-İrlanda’da Tanrıça Brigit dilin koruyucusuyken, Cerridwen akıl ve bilgi Tanrıçasıydı. Sümer Tanrıçası Nidaba, Sümer cennetinin yazman kadınıydı. Beşbin yıl önce yazılı dillerin ilk örnekleri Sümer’de Cennetin Ecesi tapınağında bulundu. Kile ilk sözcükleri kazıyan kadındı. Mezopotamya’da Tanrıça Ninlil, insanlara ekim ve hasatı öğretirdi. İştar önsezi, bereket, aşk ve savaş tanrıçasıydı. Yunan öncesi dönemde Tanrıça Gaia’nın kadın din görevlileri tanrısal bilgeliği dağıtırdı. Amazonlar, tanrıçalara tapınan savaşçı kadınlardı.

Dünyanın bütün bölgelerinde tapınakları kadın din görevlileri gözetir, oraya tapınmak için gelenlere hekimlik ve otacalıkla, tüm iyileştirici yardımların dağıtıcılığını yaparlardı.Burada birkaç örnekle yetinmek zorunda kaldığımız, Tanrıçaların heykelleri yapılır, öyküleri kuşaktan kuşağa aktarılırdı. Ta ki tek tanrılı dinlere kadar.  Tek tanrılı dinler tüm Tanrıça heykellerini kırıp döktüler, erkeğe dönüştürdüler. Kadın, sürünün en ardına atıldı, aşağılandı, öldürüldü… “Çağdaş kadın” bu dev erkek egemenliğinin ayakları dibinde gözlerini dünyaya açıyor. Bir kız çocuğu tesellimiz olabilir mi? Kız çocuğu, ne olursa olsun iyi yeri bulana dek devam edendir. Sabır gösteren, sebat edip hüküm sürendir. Dışlama, sürülme, baskıya rağmen devamlılık için tohumdur o. Parmak uçlarına yükselip gezişiyle bir aşkınlık iddiasıdır. Başında taşıdığı kırmızıyla bir yandan önceden inanılanın feda edilmesi, öfke, eziyet edilip öldürülme, cinayeti tanımlarken bir yandan bütün bunlara rağmen psişik rahatsızlık için güçlü ilaç olmayı, doğum ve ölümden geçileni, yükselişi, doğumun gelişine ilişkin verilen söz değil midir? Peki, sorusunu duyuyor musunuz? “Anne bu sütunlar onları Tanrıya yaklaştırmak için mi?”

KİRPİ

Hz.Süleyman, veziri Asaf Berhiya ile yeşil bitki örtüsü üzerinde tahtında uçarken, Ruhban Dağının en yüksek tepesinde durur ve “Şu geniş ovada bir büyük şehir olsaydı ne güzel olurdu” diye buyurur.

O sırada yanında bulunan cinler ve devler şöyle der; “ Ey Peygamber, Nuh tufanından önce burada büyük bir şehir ve bir kale vardı. Can kavminin yaptığı söylenirdi. Biz buraya askerle geldik, alamayıp döndük. Tufanda bu kale battı, adı sanı da kayboldu.

Hz. Süyelman’ın emriyle periler o yerin taşını toprağını temizler. Burçlar ve bendler ortaya çıkar. Hz. Süleyman’ın buyruğuyla şiddetle esen lodos, eski kalenin kapı ve duvarlarını ortaya çıkarır. Susayan peygamber su istediğinde periler ona Ruhban Dağı’nın suyundan getirirler. İçtiği suyun lezzetine doyamayan Süleyman, beğenisini dile getirince, cinlerden biri ; “Ey Peygamber, Ruhban Dağı’nın karlarının ve sularının içinde asırlardır Zülâl denen bir yaratık yaşamaktadır. Suya bu lezzeti bu yaratığın verdiğine inanılır, bu içtiğin ab-ı Zülâl’dır” der. Ve Hz. Süleyman oraya büyük bir şehir yaptırır. Belkıs’a armağan eder. Ve Peygamber, her yıl Belkıs’la gelip bu şehirde zevk-ü safa eder. (Evliya Çelebi)

Kentin altını bir uçtan bir uca dolaşan esrarengiz dehlizlerse zamanın tanecikleri arasında unutulur gider…

***

Bir kirpinin dikenleriyle kaplı dehlizlerde yürüyordu. Ayakları çok acıyordu ve daha ileriye gitmemesi gerektiğini söylüyordu bir ses ama duramıyordu. Kızıl ateşin dili onu çekiyordu. Duvarlar, tavanlar ve yerlerdeki kirpi dikenleri kıpkızıldı. Çok sıcaktı…

Uyandı.

Yatağın içinde çenesini dizlerine dayayıp karabasanın uzaklaşırkenki ayak seslerini dinledi. Ama geri gelir korkusuyla bir daha uyuyamadı. Güneş doğup, ufuk terlemeye başladığında yaşlı Cevriye’ye gitti.  Kendisine adını veren , ebe annesi, üfürükçü ve en büyük falcı rüyasını dinlediğinde mor siyah, kedibastı kadife kadar kırışık yüzünü adam akıllı kararttı;

“Hayırlara karşı” dedi hayır olması imkânsız diyen bir sesle.  “Kırmızı renk tez olacak demek. Ateş seni çok üzecek demek, hatta başın derde girecek. Ayaklarına batan kirpi dikenleri; kıskançlık demek. Kıskançlık yüzünden olacak her şey. Dehlizler, yani bu yaşadığını kimselere bildiremeyeceksin, büyük bir sırrın olacak. Kötü rüya; çok kötü. Hemen bir horoz kestir, etini bir dul kadına ver. Belki olacakları biraz hafifletirsin. Ama engelleyecek bir şey bilmiyorum. Şimdi git buradan…” diye homurdanarak  ayağını yere vurdu… Dehlizler inim inim inledi.  Eski kent merkezinin kurulu olduğu kalenin sınırları içinde kalan, toprak altından kaleyi bir uçtan bir uca dolaşan  dehlizler şimdi sid alanı. İçine girilmesi yasak olduğu gibi hiçbir ölümlünün de bunu deneme düşüncesi bu güne dek olmamıştı. Kayıtlara göre mağaracılar ve dağcılar birkaç kez denemiş olmalarına karşın cesaretlerinin boyutları bu örümcek ağını andıran dehlizlerin tamamını keşfetmeye kadar varmıyordu. Ya geri döndüler ya da dehlizler tarafından yutuldular. Tüm girişleri koca asma kilitler ve demir parmaklıklarla kapalı bu galerilerin bir tanesi, şehrin güneyinde dağlara açılanı, dikkatli gözlerden bile kaçmıştı. Yaşlı çingenenin ayağının altında uğuldayan dehliz buydu… Ve genç çingenenin rüyasına giren de…  Belkıs, (bu onun takma adıydı, gerçek adı Cevriye’ydi) “adında O harfi bulunan çok yakışıklı bir adamı,  üç vakte kadar bu esrarengiz ve antik dehlizlerden birine götüreceğini” de henüz bilmiyordu.

***

Asfalt ırmakların içinde uluyan yaratıklar, boğulmamak için debelenirken acı elektrik ışıklarının damlaları altında yürüdüler. Sarhoş ve vurdumduymazdılar.   

Dehlizin kocaman biçimsiz ağzından içeri girdiklerinde geniş alanda sesler ve duygular dağılır oldu. Belkıs’ın elindeki fener dipte, devcileyin görmez iki göz olup duran iki ayrı yolu aydınlattı. Solundakine yürüyüp tarihin ve zamanın belleğine kayarak ilerlediler. Sesler fısıltı bile olsa buz kristalleri gibi soğuyup yerlere saçılıyor, duvarlara çarpıyordu.

Bu yeni buluşma noktası Osman Bey’in ilgisini fazlasıyla çektiği gibi, böylelikle o eritici ve ezici soruyu da geçiştirme umudu veriyordu. Soru, daha doğrusu sorun şuydu;  erkek, uzun bir süredir gerekçesiz olarak ortadan kaybolmuş, sonra geri dönmüş ve hiçbir şey olmamışçasına ilişkisine devam etmek istiyordu. Oysa kadın beklediği açıklamayı bulamayınca kendisi araştırmış ve o geleneksel gerçekle karşılaşmıştı; ihanet. Adam kadının bildiğini biliyor olabilir miydi? Yoksa sadece hesap vermek mi işine gelmiyordu? Bu Belkıs’ın umurunda değildi. Rutubetli mağarada yaktığı kocaman ateşin kenarında oturdular. Mağaranın zemininde bir mezar derinliğinde, havuz büyüklüğündeki çukurda neşeli bir ateş belki bu tatsız geceyi ılık kılabilirdi. Osman Bey bunu umuyordu.

“Ateşi ne zaman yaktın?” dedi adam, keyifliydi.

“Manolya sokağına gelmeden önce. Burada ateş olmazsa soğuktan ve rutubetten durulmaz çünkü.” Sevecendi kadının sesi.

Geleceğini nasıl olup da tahmin ettiğini soramadı adam, çünkü buradan neredeydin bunca zamandır konusuna geçime tehlikesi sezildiği gibi, kadının büyücülüğünü de hesaba katıyordu. Onun yerine;

“Seni rahatça soyabilirim o zaman” dedi. Alevin şavkı mıydı gözlerindeki yoksa içindeki ateşin mi, kadını yakıyordu.

Belkıs bu akşam Manolya sokağının ta başındayken görmüştü onu ve gözlerinde şimdiki aynı bakış vardı. Her zaman olduğu gibi, sokaklara taşmış içki masalarının arasından çalgıcılarıyla beraber şarkılarını söyleyerek geçmiş, durup istek şarkılarını seslendirmişti.  Adam her zamanki masasında oradan yüzyıllardır hiç kalkmamışçasına rakısını içiyordu. İlk karşılaştıkları gibi hiç konuşmadan birbirlerine baktılar. Adam şarkıcı kadına rakı ikram etti gözleriyle yiyerek, kadın bir dikişte içti. Nedense bu “her zamanki gibi” durumu kadını incitti, içini acıttı. Ama adamın merhabasız “seni çok özledim” diye inleyen sesine “bu gece farklı bir yere gidelim” diye cevap verdi.  Adam onun peşinden cehenneme bile gideceğini söyledi, dişlerinin arasından, tutkuyla.  Kadın bu lafa sadece güldü ve rakı bardağını yere fırlatıp kırdı. Osman Bey yerde paramparça olan dayanma gücüne baktı. “Geç kalma” diye kolunu sıktı.

Sezen Aksu sesli, Türkan Şoray görüntülü kadın Zeki Müren’in Bir Demet Yasemen şarkısını söyleyerek kalabalık sokağın renklerine ve kokularına karışmıştı.

Şimdi buradaydılar, ateşin başında. Gündüzleri kalaycılık, büyücülük, falcılık, geceleri şarkıcılık yapan çok güzel bir çingene kadınla kentin saygın iş adamlarından biri.

Kaldırım kenarlarında su, elektrik direklerinin dibinde sarhoş birikintileri. Yeni ayakkabılarım. Yeni ayakkabılarımı korumalıyım. Ama pek şansları yok. Bir hafta on güne kalmaz yeni olduklarını onlar da unutur ben de. Pek şansım yok. Hiç şansım yok. Kaybedeceğini bile bile girdin sen bu işe. Kıskanıyorsun üstelik. Parasını da kıskanıyorsun, öteki kadınlarını da… Üçüncü sınıf otel odalarıyla yetinmelisin, evinin yatak odası çok uzak. Teknesi de varmış. Ayaklarım ağrıyor. Ayakkabısı ayakkabılarımın yanında nasıl duruyordu? Dibinde. Şeytan diyor ki; git şu Kadir’e “Tamam ulan çalışacağım senin pavyonda!” de. Hödük yeri. Esir gibi bir şey olmak için. Güzel elbiseler giyilen. Sesim güzel benim; ben sahne için… Pörsütene kadar bırakmazlar seni. Sonrası filmlerdeki gibi; çöp bidonu gölgesi ya da helâ bekçiliği… Dişlerinin arasında kıtır kıtır çiğnedi seni işte. O masadan bir kalkışı vardı beni görünce; ağır, gözleri çakmaklı. Çene kemikleri kıpır kıpır, özledim deyişi, yarı kapalı gözleri. Hiç şansın yok. Hiç şansım yok. Ama her zamanki masasında oturur görünce onu; aktın. Bunca zamandır ortalıkta görünmeyişi, aramayışı, ne şu ne bu… Ne güzelliğin ne güçlerinin bir işe yaradığı yok. Pöf güçmüş. Bir işe yarasa bari. Yalnızca onun yalan söylediğini fısıldıyorlar. İnanmalısın, inan inan… Bunları bilmen için falcı olmana gerek yok ya neyse… Birini sevebilirsin ama anlayamazsın. Anlayabilirsin ve o yüzden nefret edebilirsin. Nefretine rağmen sevginden vaz geçemezsin. Bu iki “şey” aynı kapta yağ ve su gibi duruyor ve yakında paramparça olacağım…

“Bu ateşi aslında kirpi pişirmek için hazırladım, dedi kadın. Hiç kirpi eti yedin mi sen?”

“Hayır,” dedi adam, sarhoş ve mutluydu.

“Çok severim. Dikenlerinin batmaması için killi toprakla güzelce her tarafını kaplarsın. Kor halindeki ateşin üstüne koyup üstünü de taşla kapattın mı yavaş yavaş pişer. İki üç saat sonra pişmiş toprak kırılınca dikenleri ve derisi ayrılır, lop et yemeğe hazırdır.

“Canlı canlı ateşe atılıyor.”

“Canlı, canlı…”

“Anlıyorum.”

“Kirpiler çok kıskanç hayvanlardır. Tek eşlidirler. Eşlerden biri ihanet ederse öteki onu öldürür. “

Yalan söylüyor bu çingene, dedi içinden adam, yorgunluktan ve içkiden halsizleşmişti.  Dili de peltekleşmiş; “Kirpiler, katiller…” diye mırıldandı.  “Kirpi eti yiye, yiye sen de kıskanç olmuşsundur. Kıskanç mısın?” dedi.

“Öldürecek kadar.”

“Beni kıskanıyor musun?”

Şaka mı yapıyordu bu herif? Dalga mı geçiyorsun, der gibi çarpık bir gülümseme ve göz ucuyla baktı adama.

Gündüz ne yapıyordu mesela? Kaç kadınla görüşüyordu? Kaç tanesiyle ilgili o biçim hayaller kuruyordu? Bir sürü kadınla görüşüyordu adam. Ama hayallerini bile kıskanan bu kadına yemin etti; sadece Belkıs’ı seviyordu. O biçim hayallerinde bile sadece o vardı. Bu yeminini bir sürü sözcükle süsleyip onu ikna etti.

“Peki, benden başka sevgilin var mı?” dedi kadın.

“Ne münasebet? dedi Osman Bey, o kaçınılmaz sorunun yaklaştığını hissederek.

“Peki, bir haftadır beni aramadın neden?” dedi kadın.

“Bu çok özel bir şey” dedi adam kaçacak bir delik arayarak.

“Özel mözel, seviyorum diyorsun ama aklına estikçe ortadan yok oluyorsun çingeneler gibi!”

Kahkahalarla güldü adam, sonra ona saldırır gibi aniden uzandı: “Sen nesin peki?”

Kadın kaçtı; “Çingeneyim. Sen çingene değildin yani. Demek ist…”

“Konuşma gel buraya…”

“Neden konuşmayayım? İşine gelmedi de ondan tabi!”

“Çünkü sen böyle cadaloz konuştukça daha çok canım çekiyor seni, yabani, kıskanç güzel ve pis çingene!”

Kadın küstü: “”Pis değilim ben” dedi.

“Kokuyorsun.”

“Nasıl kokuyormuşum canım?”

“Kızışmış kısraklar gibi kokuyorsun.”

“Aygırlar bu kokuyu seviyor ya sen ona bak !”

“Rahat dur dedim!”

Kadın uzun boynunu açığa çıkaracak şekilde saçlarını geriye devirip mırıltılı bir sesle teslim oldu; “Bu mağaralara girmek iyi değil derler biliyor musun?” dedi

“Hiç duymadım, neden?” dedi adam umurunda bile değildi mağara falan.

“Çünkü girenlerin hiç biri çıkamamış. Bir keresinde bir kırk pınar şampiyonu girmiş. Bir sürü meşale götürmüş içeriye ve geçtiği yerlere işaret olsun diye bırakmış, dönüşte de yakıp gelirim diye düşünmüş; gidiş o gidiş. Çok daha eskiden bir lağımcı denemiş. Benim işim zaten dehliz açmak demiş, o da yolunu yitirmiş, günler sonra ölüsünü bile bulamamışlar. “

Belkıs yalancının tekiydi.

Vay a…. Çingenesi, nasıl da kafa tutuyor! Kim inanır? Bununla her şey tepe taklak oluyor zaten. Piyasa borçları, personel maaşları, vergi kaçakları… Zaman kaçakları… Zamanı kaçırıyorum, asıl mesele bu. Rakamların ayakları altında can veriyor zamanlar. Kadının canı cehenneme! Güzel bir yosma ama zamana tutunmama faydası yok. Zamanı tepetaklak etmeye yarıyor sade.  Yüreğimi çepe çevre saran tipiyi hiçbir şey durduramaz ki, bu ne yapsın? Ne işim var benim burada? Sanki takvim yaprakları hala uçmuyor mu? Bu yosma yalancının teki. Hiç doğru lafı yoktur ki! Hala genç olduğumu sanmama yarıyor. Yarıyor mu? Belkıs. Hangi salak koymuş bu adı ona? Bir söylence prensesinin adını bir çingeneye vermek çingene aklı işte. İstediği kadar güzel olsun, kaç para eder! Tüm çingenelerin canı cehenneme! Eve gidince küvetin içine yatacağım ve bu pis yerin kokusu burnumdan arınana kadar içinden çıkmayacağım. Yarınki işlerin de canı cehenneme. Ayşen beni bekliyordur şimdi. Ben Allah’ın cezası herifin tekiyim. Çok sarhoşum, eve gitmeliyim.

Belkıs… Kömür karası saçları başından aşağı ışıltılarla akarken gözünü dikmiş adama bakıyordu. Belkıs yalancının tekiydi. Bu kadının karşılıksız sevgisi adama yüktü.

“Yok, canım bu çingeneler için de mi geçerli? “ dedi kadına, düşünceleriyle ilgisi olmayan bir sesle. “Kirpi kadar kıskanç, masal prensesleri kadar güzel çingeneler de mi çıkamıyor?”

“Çingeneler çıkabiliyor.”

“Beni de çıkarır mısın çıkarken?”

Hiçbir şey demedi kadın, iri kara gözleriyle sadece baktı adama.

“Gel bana gene…” diye mırıldandı adam.

Kadın onunla bir kere daha sevişti. Üstelik giysilerinin yırtılıp parçalarının orada burada kalmasını, ya da bir şekilde kirlenmesini istemiyordu.  Sonra kenarda duran bir kütükle adamın ensesine tek bir darbe indirdi. Osman Bey’in hiç sesi çıkmadı. Yumuşak toprak zemine çıplak uzandı. Belkıs sessizce gezinerek bir haftadır hazırlığını yaptığı işe başladı.

“Kirpi gördü bütün olanları. ” dedi hareketsiz yatan adama.  “Gördün değil mi kirpi?-Gördüm. Bir öğrenci kızın falına bakıyordum. Güzel bir hayat çizgisi vardı ve ben onun geleceğine akarken seni genç ve sarman kediyi andıran bir kadınla gördüm. Beni tanımayasın diye dikenlerimin içine saklandım.  Yok, tanımayasın diye değil, çok utanmıştım. Allah için kadın güzeldi.”

Bir kenarda yığılmış dalları kaldırıp ıslak bir kil tepeceğini ortaya çıkardı. Yerde yatan adamın ellerini ve ayaklarını bileklerinden sıkıca bağladı sonra üstünü kalın bir kil tabasıyla kaplamaya başladı. Baygın adamla konuşmasını sürdürdü;

“Ertesi gün gene gittim oralara. Yaşlı bir kadın çeyizinden kalma bakır kaplarını kalaylatmak için çağırdı beni. Kapıcının anasıymış. Tüm vücudu sıtmalı gibi titriyordu. Ellerinde ölüm izleri vardı. Ürperdim. “Sen,” dedim ona, “birinin yaşamını söndürmüşsün, ellerin öyle diyor.” Her yanı titrek kadının gözleri buz gibi süzdü beni; “Öc almak tatlı bir duygu. Sonsuza dek cehennem ateşinde yansan bile bu zevkten uzak kalamıyorsun, yoksa kahkahasız ongunluklar, puslu güzellikler, suskun duvarlar içinde,  tutsak oluyor ışıklar,”dedi.  “Sonra gene gittin oraya değil mi kirpi? – Gittim. Her keresinde gözlerimle gördüm, dikenlerimle örtündüm. Erkeklerin bunu niçin yaptığını düşündüm. Sence niçin yapıyorlar?- Bilmiyorum kirpi inan bana hiç bilmiyorum. ”

Yorulmuş ve terlemişti. Sıvadığı killer bir yandan hızla katılaşıyordu. İşini bitirdiğinde ne olduğu anlaşılamayan dev bir koza yapmıştı. Onu bin bir zorlukla yuvarlayıp ateş çukuruna attı.

“Bir dileğim vardı; birinin ömrümce ve yeryüzünde tek bir kişinin beni benim istediğim gibi sevmesi” dedi, taşlarla toprak kozayı sıkıştırdı, ateşi güçlendirdi.

“Boş laf bunlar” dedi kirpi. “ Boş laf ve boş beklenti.” Kirpi susmuştu.

Osman Bey bilinci yerine geldiğinde hissettiği aşırı sıcaklığa anlam veremedi. Ama içgüdüsel bir tepkiyle bir şeylerin mantık dizgesine uymadığını algıladı. Beyni ve içgüdüleri, kaçması için komut verdi ve bağırmasını emretti. Ama ağzına doldurulmuş kil bağırmasına,  vücudunu kaplayıp taşlaşmış çamur koza,  kıpırdamasına izin vermedi.

Belkıs’ı düşündü; çıplak ve güzeldi, asıl adının Cevriye olduğunu bilmiyordu. Yarınki işlerini aklından geçirdi, masasının üzerinde bıraktığı telefon numaraları kaybolmasaydı bari. Evini düşündü; çiçeklerini sulamayı unutmamalıydı.  Sevdiği kadının peşinden cehenneme gideceğini söylerken, bunun gerçekleşeceğini hiç bilemezdi. Çiçeklerini düşündüğü sırada aşırı ısı, belleğini ve bedenini bir kâğıt gibi kaplayıp kavurmuştu. Isı kadar şiddetli bir acıyla tüm vücudu kavrulurken ve gözleri patlayıp atarken beyni de durdu.

Cevriye sabaha kadar orada bekledi. Ateş soğuyup ruhlar ve dumanlar dehlizlerce tamamen yutulduğunda çukuru iyice kapatıp bir yılanın kuyruğu kadar sessiz orayı terk etti.

Manolya sokağına uzun süre gitmedi ve kimseyle görüşmedi. O yüzden de kent gazetelerinde, yerel radyo ve televizyonlarda kentin önemli kişilerinden mali müşavir Osman Koral’ın bir haftadır kayıp olduğu haberini duymadı. Kızı Ayşe Hanım tatilini geçirmek üzere yanına geldiği babasının bir akşam yemeği için Cuma günü evden çıktığını ve bir daha kendisinden haber alınamadığını söyleyerek yaşlı gözlerle kameralara bakıyordu. Ama Cevriye bunları hiçbir zaman bilemedi. Kehanet gibi rüyalar görürüm korkusuyla da günler geceler boyu uyuyamadı.

BİR SALKIM ÜZÜM

Kabuğunu yitirmiş böcek gibi köşeye sinmişti. Kulakları alışıldık gece seslerini bekledi; havlamalar, bozacının bol “O” lu bağırtısı, bekçinin düdüğü, duvarlara yazı yazan gençlerin kısık sesli komutları, koşan ayakların yoluna çıkan kedinin çığlığı, devrilen tenekeye sarhoş küfürü. Uyanan horozun ötüşünü bastıran horlama. Aralık bir pencereden sızan, TRT’ nin kapanış haberleri. Ardından İstiklal Marşı. Kahveden dönen ihtiyarların konuşmaları… Hiç biri… Karanlıkta, suskudan oluşan yankılar içinde, yosun bağlamış betonlarda gezen ayakları duyar gibi oluyordu.

Siyah üzüm salkımının parıltıları gözlerini acıtıyordu.  Kurtulmak için başına çekebileceği hırkası bile yok.  Kıpırdandı.  Yattığı beton etini deldi delecek. Biliyor. Çünkü üç gün boyunca dizlerinin üstünde tutuldu. Artık öyle durması gerekmiyor. Diz kapaklarının derisi soyuldu oralardan vücuduna iki soğuk demir girdi sanki.  Hala orada duruyorlar. Öyle ağladı, öyle ağladı ki yağmurlardan şeklini yitiren kerpiç ev gibi olduğu yere yığıldı işte.

Defalarca üstünde kuruyup sertleşen ince giysisi, kemikleri, pürtüklü betonla arasına sıkıştırdığı etlerine batıyor. Tabanları çatlamış dikenli ayakkabıların içinde. Hayır, görünmeyen binlerce jilete katlanmak zorunda çünkü elleri ısıtmaya yetmiyor.

Bir salkım üzüm. Siyah. Yıkanmamış.  Bağların tozunu taşıyor, biraz örümcek ağı, küçük saydam bir kanat parçası var belki. Ve, ve kaygan yaprak ayaları üstünde testere sesli böceklerin ayak izleri. Taneler saplardan koparken tırk diye küçük bir ses gelir, ısırdığında kırt yapar. Yavaşça sızan suyu ağzının kenarını gıdıklar. Yavaşça… Teker teker ye… Acele etme, bir taneyi iki kerede ye… Şimdi üzüm zamanıdır. İçinin mevsimler saati öyle diyor. Romatizmalı asma kütüklerinin ip ip soyulan kabuklarından çıkan tozların pırıltısını görmen, asma yapraklarının kokusunu duyman bu yüzden. Dilin değince hafifçe acıdır hani. Bazen tüylü ama tersine dokunursan parmağın kaymaz. Ilık anne sarmaları. Tencerenin kapağını açınca yeşil kokulu buharı gözlerini kapatıp içine çekersin. Şimdi beklentiden tüten kokular ortalığı kaplamışken, topraktan geri gelen bir Anadolu tanrıçası kadar yorgunsun. O yüzden şu tepedeki ızgaralı aydınlatmanın yerine asılmış olan öbeğe uzanamazsın. Asmanın sürgünlerini, ısıramaz, ince ekşiliği duyamazsın dilinde.

Kocaman salkımın içine kaçsan. Taneleri delip çekirdeklerin arasına sıkışsan. Su kesecikleri yanaklarına ıslak yapışkan değse… Buruk sıvısını,  larva olup emsen…

Karanlık bir ağızda kara taneleri ezilirken çıkardığı özsuyun sesini duyuyor. Şimdi çevresinin de ağzının içi kadar göz gözü görmez olduğunu düşünüyor. Üzümlerin içinde acılardan geçerek gelmiş genç bir beden yatıyor. Beynine kazılmış yitikleri, işkenceleri, acıları, korkuları, dirençleriyle o koskoca, suskun uçurum… Onun derinliğine inecek kimse yok. Asla yok…

Uyumuş muydu? Ağzından salyalar aktığını duyuyor ama doğrulamıyordu. Bir parça karton olsaydı altında. Çişi geldi, ama nereye gideceğini bilemediğinden, daha çok da kıpırdasa betonda ısıttığı yer buz gibi olacak diye hareketsiz… Üşüyor. Yan yatıp kendini kollarıyla sarması para etmedi. Şu tavandaki üzüm salkımının çığlıklarını… Kalkabilse parçalayıp susturacak! Oysa öyle yorgun öyle yorgun hissediyor ki günlerce gecelerce sıfırın altında yaya yürüse ancak bu kadar… Uzandığı şuracıkta dinlenmek için dayanılmaz uyku isteği. Kimse dokunmasın artık… Aç ve uyuşmuş durumda… Aç ve uyuşmuş ve ne – ne yazık ki bir kaçış planı yok…

Hey, mayın tarlasında piknik yapmayı seçenler! Kaçmayı bilmeyen, saklanmayı korkaklık sayan üzüm salkımı! O yüzden birinizi yakalayınca ötekiler tek tek koptu. Hey sensin!  Hey!  Üzüm salkımı gibiydiniz, kolayca hasat edildiniz…

Dışarıdan bir ses ona çenesini kapatmasını, oraya gelirse pişman edeceğini söyledi. Hangi çenesini kapatacak?

─Sana diyorum sana! Üzüm üzüm deyip durma! Kafayı mı bozdun ne!

Bunun üzerine buradan çıkarsa eğer, temiz çarşaflı yumuşak yatağından en az iki hafta süreyle asla kıpırdamayacağına ilişkin bir tasarı geliştiriyor. Uyuyacak. Hiç üşümemek için evdeki tüm yorganlardan, battaniyelerden oluşan dağın altına girecek. Mağarasında bir ayı yavrusu olup sıcak sıcak horlayacak…

Ama içindeki hücre uçsuz bucaksız. Şimdi onun içinden biri geçse karanlıkta, o keskin idrar ve dışkı izini bulur. Yıkılan hayallerin, sönen yaşam sevincinin, korkunun, kalabalığında yolunu yitirir. Beklenti çınlamasından başka ses yok. Şafağa kadar uğraşmak zorunda.

Bilinmeyen bir yerdeki havuza bir üzüm tanesi düşüyor,  tavandakilere bakarken.

Kapının açıldığını duyuyor. Bıçak sırtı ışıkta bir çift bot… İçeri giriyor. İyice boyanmış, cilalanmış. Siyah taneler botların burnunda parlıyor. Botların hayatında işi ne? Yolunu şaşırmış ol… Böğrünü dürtüyor. Kıpırdamıyor. Başının altına yastık yaptığı kolu tümüyle uyuşmuş, yok… Kolu yok… Soluk alıp verişinde içindeki üzüm salkımı sisleniyor, netleşiyor, sisleniyor, netleşiyor… Tavandakine bakmaması gerek! Öyle akıl çelici ki bakmasa da ağzının sulanmasına engel olamıyor. Kokusu geliyor… Ne lan? diyor içinden. Kafayı yemiş olmalıyım! Üzüm müzüm yok! Tam da o sırada botlarla burnu arasına, duvar karanlığın içine soğan rengi kesekâğıdı düşüyor.

─Bana bak! Biz hemşeriymişiz seninle. Al bakalım. Baban getirmiş. Yi!

Dünyalar arası yarıktan süzülen bir takım saydam varlıkların rüzgârı botların bağcığına, kesekâğıdına değiyor. O varlıkların arasından gelmişçesine buğulu gözlerle botların burnuna, bağcıklara, kesekâğıdına bakıyor. Botların burnuna,  kesekâğıdına… Hafifçe yana eğilmiş, gülerek, hayır alaylı, hadi gel de aç bakalım ne varmış, diyen kesekâğıdı, yıkık kerpiç evin dibinde şimdi…

İçi boş botlar yürüyüp gidiyor. Karanlık, kapı aralığını dolduruyor. Kâğıt akıl almaz biçimler alıyor. Doğrulup bağdaş kuruyor. Kollarını uzatıp on parmağını açarak karanlığı kendinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Kâğıda… Dokunamıyor. Dokunamıyor. Hissediyor. Yüzünü sıvazlıyor. Kendini engellemeye çalışsa da acıklı bir hikâye anlatıyor kesekâğıdı. On parmak kırışmış soğuk biçime yapışıyor. Her yeri kâğıt hışırtısı dolduruyor! Açamıyor! Yırtılma sesi! Üzümler! İnliyor. Yüzünü sıvazlıyor. Hayır gerçek! Nereden geldiyse bir sinek vızıldıyor tanelerin üzerinde. Bakakalıyor. Bu ses ne kadar da dostça… Ölümcül üşüme geçti birden…

Ağzına doldurduğu tanelerin suyu genzine kaçınca boğulurcasına öksürmeye başlıyor. İçindeki üzüm salkımının kaburgalarını zorladığını görür gibi oluyor. Öksürmekten, önlenemez sevinçli hayal kırıklığından ağlamaya başlıyor. Kenarından yırtılmış, ölü insan derisi gibi iki yana açılmış kesekâğıdına gözyaşları, tükürükler düşüyor. O sırada görüyor! Baba! Babasının özenli öğretmen yazısı! Yıldız şelalelerinden gözleri kamaşıyor. Gözyaşı tokadından sersem, başına üşüşen beyaz kanatlara bakakalıyor: “Yavrum, canımın içi, haftalardır seni arıyorum. Bu üzüm salkımı sana ulaşırsa bil ki baban da ulaşacak. Sakın içini karartma. Yakında babam yakında…”

Annemin Çalılıklarında

Serap Gökalp’in Kulak Misafiri kitabından

T.C.

…… Emniyet Müdürlüğü

……… Polis Karakolu

ŞİKÂYETÇİ (MAĞDUR)19… Osmanbey doğumlu Orhan kızı, Hikmet’ten olma Gonca Ünal, Selçuk Mah. Alp Sok. Tunç Ap. 26/A D.1 adresinde ikamet eder. Ethem, Fikret, Gazanfer adlı üç çocuk annesi.
ZANLI19… Bucak doğumlu Mahmut oğlu Fatma’dan doğma Selçuk Mah. Alp Sok. Tunç Ap. 26/A D.1 adresinde ikamet eder adresinde oturur Turhan Yaşar.
ŞİKÂYET KONUSUGonca Ünal’la  Turhan Yaşar’ın 24.6.19.. günü 03.oo-04.oo saatlerindeki kavgalarının komşuları tarafından ihbarı üzerine olay yerine gidilmiştir. 155 polis ekibi eve girmişlerdir. Mağdur Gonca Ünal, yaralı olarak………Devlet Hastanesine nakledilmiş, kendisine10 gün iş göremez raporu verilmiştir. Doktor müdahalesi sonrasında söz konusu kişiler… Polis karakoluna ifadeleri alınmak üzere getirilmişlerdir.  

            Tutanağı yazan polis memuru bir sigara yakıyor. Gözü çocuğa ilişiyor. En küçük çocuk. Parkı gören odanın penceresinden dışarı bakıyor. Tırnaklarını ve tırnaklarının etrafındaki etleri koparıp tükürerek bakıyor parka.

         Etlerinin tadı bu gün iyi değil. Ne zaman ellerini yıkadığını anımsamıyor çünkü. Zaten biri ona söylemedikçe sabun ve suyla pek işi olmuyor. Çünkü üstünü ıslattı diye dayak yemek istemiyor. Yalnız sabun kokulu tırnakları ve etleri kemirmenin onda başka duygular uyandırdığının bilincinde. Bazen eline bulaşıp kalmış başka tatları da sonradan algılıyor. Yaşamında bir şeylerin ters gittiğini duyumsadığı için buraya geldiğinden beri kalbi çarpıyor. Pek güvende hissetmiyor şu an kendini. Annesinin yanına gitmeyi ister ama takırdayıp duran makineden çıkacak kancalı bir kolun kendisini ensesinden yakalayıp eski yerine koyacağından çekiniyor. Bu arada ensesindeki etleri de koparabilir. Annesinin yüzünden etleri kopmuş mu olduğu sonucunu tam çıkaramıyor. Parmaklarındaki et kopmasının baştan acıdığını biliyor. Bu kanca – ki ucu dişli bir maşa gibi olmalı- dişlerinin bir birine vurmasına bakılırsa köpek balığı kadar çok diş olduğu düşünülebilir- daha çok parça koparabiliyor olmalı. Yani daha fazla acı…

            Park kırık dökük parmaklıklarıyla kocaman bir ağız olmuş haykırıyor; camdan bakarken onu çağırıyor. İlgisiz sesler çocuğun kulağına kaçıyor; bir kapı kapanması, yolda araba üzerine düşen top, bir hınkırma, camdaki karasineğin kanat vuruşları, annesinin sigara üflerken çıkardığı ses (konuşması değil) parmaklarıyla kulak kepçelerini tıkaçlıyor.

MAĞDURA SORULDUOlay nasıl oldu?
Dün gece eve geldiğimde saat 3.3o  civarıydı. Turhan’la para yüzünden tartışmaya başladık…  

            Sönük konuşuyor olmasına karşın ifadeyi alan Polis memuru da yazan memur da  öfkeleniyorlar. Örselenmiş birinin ezikliği yok onda. Tam tersine darbelerin etkisini kinetik enerjiye dönüştürüp saldırma becerisi var. Ağzı bozuk bir kadın ve sigaranın birini söndürüp birini yakıyor.      Bacaklarını açıp oturmasında bir erkeksilik var. Belki bir tür korunma şekli. Bakışlarındaki düşmanlık kalıcı. Sesinin tınısındaki tetikte saldırganlık da öyle. Şişmiş alt dudağı tam ortadan yırtılmış, bu zavallı görünüme, dudağının kenarında arada sırada filtresini çiğnediği sigara engel oluyor ve tam tersi saldırgan görünüyor.  Gözünün biri adam akıllı kötü, kapanmak üzere. Sağlam gözünden ve yüzünün hasar almamış kısmından güzel bir kadın olduğu anlaşılıyor. Güzelliğine dayağın gölgesi vurmuş olmasına karşın sağlam gözünde hep ukala bir pırıltı duruyor.

 … Benim ondan para saklamadığımı ama kendisinin çalışırsa hayatımızın daha iyi olacağını, söyledim. O bana benim üç tane piçime bakmak zorunda olmadığını, onlar yüzünden parasız kaldığımızı söyledi. Onları benim de bakmaya hevesim olmadığını ama bir süre daha hepsine, kendisi de dâhil katlanmak zorunda olduğumu söyledim.  

         “Yazık şu çocuklara yahu, tatlı uykularından etmişsiniz” diyor Polis. Kadın şimdi aklına gelmiş gibi yanıtlıyor;

            “Bu çocuklara bakamayacağım ben zaten ” diyor. Dişleri arasından sözcükleri değil çocukları çiğneyerek. “Param yok. Bazen hiç olmuyor. Onların bana gözlerini devirip aç, aç bakmaları sinirimi bozuyor. Köpek encikleri!”

            “Nasıl yani?” diyor Polis.

            “Bu çocukları devlet baksın. Ben sokak kadınıyım. Onların bedensel ve ruhsal gelişimine zararlı bu.”

            “Senin değil mi bunlar? Devlet niye bakıyormuş?” Sonra dönüp büyük çocuğa bakıyor: “Bu sizin anneniz değil mi?”

Ama çocuk şimdi konuşamaz. Dünden bu yana yaşadıkları ve yedi yıllık dağarcığı yüzünden sözcükler çok diplerde. Üstelikutanıyor. Annesinin en gözde bebeği olmanın, annesi sokak kadını bir çocuk olmanın utancını yaşamak zorunda olan büyük oğul bu.

            Kardeşlerinin bu yüzden kendisine sıklıkla hainlik ettiğini biliyor. Dişlerini gıcırdattığı için de utanıyor ayrıca. Annesi bu huyunu bırakmazsa tez vakitte dişsiz bir dedeye dönüşeceğini söylediğinden beri aniden her tarafının kırışıp dişlerinin döküleceği günü bekliyor. Her sabah kalkar kalkmaz ilkin aynaya bakması bu yüzden. Ama tüm olup bitenlerin sorumlusu olan annesi(onu doğuran yani, doğurmak terk eden, yani) ama terk ettiğini hiç kabul etmeyen şu kadın; terk ettiğinden beri de derisinin üstünde sıvı kötülüğü öfkesiyle buharlaştırıp havaya karıştırıyor sürekli. Bu kötü koku da çevresindeki herkesin burnundan beynine girip insanların kötü davranmasına neden oluyor, çocuğa göre.  Annesiyle yaşamış ve yaşamakta olan herkesin kirlenmiş olduğunu düşünüyor. Şu an herkes onun sarsılmış olduğunu düşünüyor. Oysa o olabildiğince uzakta durarak bu kötü kokudan kaçmaya ve temiz kalmaya çaba gösteriyor. Sözcüklerinin diplerde kalması da bu yüzden.

            Polis Memuru kadına tekrar dönüyor; “Yani sen çocukları Çocuk Esirgeme’ye vereceksin. Doğru anladım değil mi?”

            “Ne var bunda? Ben de yetiştirme yurdunda büyüdüm.”

            Koparılmış yaşamını geri isterdi istemesine ama nereden koparıldığını bilmediği gibi geri yapıştırılmasının olanaksızlığının da bilincinde kadın. O yüzden hıncını bu çocuklardan almayı deniyor. Yetiştirme yurdu sözcükleriyle belleğindeki birçok anı fırlayıp konuşmasında ve tavırlarında kararıp görünmeye başlıyor. Tuvaletlerdeki koku, yemekhanedeki çocukların arsızlıkları, tıraşlanmış kafalar, yatak çarşaflarının parmaklardaki izleri, gece susayıp içememek; ateşliyken ağzındaki tat ve tek başına revir tavanını seyretmek… Tehlikeli bir durum ve tekrar yerlerine tıkıştırılacak gibi değiller.

            “Bu çocuklar gerçekten senin yani.”

            “Benim ne olacak?”

            “Yahu hiç olur mu? Sen annesin çocuklarının başında olsana. El kadar çocuklar yapayalnız hayatta…”

            “Boş ver. Yalnızlıktan zarar gelmez. Kimseye borcun olmaz fena mı? Ben hep yalnızdım. Canımı sıkacak kimim kimsem de olmadı. Olmasını da istemem zaten.”

            “Babalarına ver o zaman.”

            “Babaları mı?” diyor, göz ucuyla çocuklara bakıyor. Ağlayan giysileri ve içindeki zavallılar diş kamaşması gibi bir duygu yaratıyor kadında. Bu yansımayla polise bakıp; “Üçünün de babası başka” diyor. “Hem üçü de ben istemeden oldu.” Yine çocuklardan yana düşmanca bakıp; “Eldiven yâda çorabın tekini kaybedince ne yapacağını bilemezsin ya,  diyor. “Yenidir, çöpe atılmaz, eksiktir kullanılmaz. Çekmece diplerinde manasız saklanır. Onları ne yapacağımı bilmiyorum. Verin Çocuk Esirgeme’ye. Çocuk -mocuk istemiyorum.”

Kucağına oturmak isteyen çocuğu rengi solmuş penyesinden tutup ileri itiyor. Sonra parmaklarındaki hayali tozu sepeliyor.

            Sesinden kötü bir koku mu yayılıyor, yoksa bir annenin kavram kalıbına tam aykırılığı mı içini daraltıyor polisin? Pencereleri ardına kadar açmak; yarı beline kadar sarkmak itkisi tüm benliğini kaplıyor. “Devam edelim” diyor ama.

 … Bana bu çocukları derhal evden yok etmemi ve derhal sakladığım paraları ona vermemi, söyledi. Vermeyeceğimi, söyleyince almasını bilirim, deyip dövmeye başladı. Çocuklar olayı gördü. Kavgayı başlatan ben değilim. Turhan’dır.  Karşı dairede oturan Sıdıka Hanım’da tanıktır. On günlük iş göremez raporum vardır, şikâyetçiyim, dedi.

            “Okula gidiyor mu bu çocuklar?”

            “Hayır, en büyüğü yedi yaşında zaten.”

            “Ne yapıyorlar tüm gün, kim bakıyor onlara?”

            “Evde oturuyorlar.”

            “Ne yapıyorsunuz oğlum siz?” diyor ortancaya.

            “Hava kötü değilse sokakta oynuyoruz, kışın evde…” Çocuk bisküviyi çaya batırıp ucunu emiyor. Onun için şu anda birincil iş polislerin verdiği bisküvilerden payına düşeni bitirmek.

            Aç o. Ama bunun sindirim sistemiyle değil annesiyle ilgisi var. Annesinin onu doğduğundan beri görmezden gelmesi yüzünden aç. Sözgelimi şu anda annesinin elini ensesinde hissetmek için neler vermez… Ama annesi hiçbir zaman ensesini tutmuş değil. O yokken gizlice elbiselerini kokladığını da hiçbir zaman bilmiyor. Ortaya çıkan şu; annesi orası burası sökülmüş-bir keresinde yırtılmıştı- elbiseleri bulunca, ne vakit ve nasıl olduğunu hiçbir zaman anımsamıyor. Bunu kendisiyle ilgilenmesi için ortancanın yaptığını bilmiyor. Gece su istediğinde ona uykusundan uyanıp su getirenin her zaman ortanca oğlu olduğunu bilmediği gibi.

            Şu anda tüm ilgisini çeken çayla ıslatılmış bisküviler olmasına karşın geldiğinden beri hiç yerinde durmadı. Bu şekilde davranması içgüdüsel olarak bulup geliştirdiği bir tür yatsıma ve savunma biçimi. İnsanların onun yapıp ettikleriyle yorulup bıkması sayesinde kendisini üzecek bir şey yapmaya fırsatları olmadığını keşfetmiş çünkü.

            Oyun oynarken kimsenin ona sataşmaması-oyuna almaması da-bu yüzden. Ama tüm bu çabaları annesinin ilgisini ona yöneltmeye yetmiyor.

Bütün geceyi uykusuz geçirmiş bir çocuk olarak acarlığından  bir şey kaybetmiş değil. Mahalleye gidince emniyet müdürlüğünün kaçıncı katında olduğunu anlayamadı ama bilmem kaçıncı katını nasıl alt üst ettiğini, polislere nasıl kafa tuttuğunu, üvey babasının polislere nasıl yalakalık yaptığını, annesine nasıl bir prenses gibi davrandıklarını anlatacak. Saçları ve sakalları kirpi gibi esmer bir adamın -kafasını ters çevirsen, ne tarafı saç ne tarafı sakal imkânsız anlayamazsın-kendisine bakan kanlı gözlerine nasıl dil çıkardığına dair hikâyelerini kurguluyor ve nasıl hava atacağını düşünüyor. Polisin sesiyle kendine geliyor;

            “Sen okula gitmiyor musun?”

            “Cık.”

            “Hiç?”

            “Cık.”

            “Kardeşin?”

            “O da.”

            “Ne yiyip ne içiyorsunuz peki?”

Sustu çocuk. Uzunca bir süre elindeki ısırılmış bisküviye baktı. Polis olmayacak şeyler gördüğünü düşünüyor. Olmayacak parçalar olmayacak biçimde bir kolaj olup karşısında duruyor.

ZANLIYA SORULDU26.6.19..gecesi 04.3o’ da Gonca eve geldi. Param olmadığı için ondan borç istedim. Bana türlü hakaretler ederek tahrik etti. Sarhoş olduğum için kendimi kontrol edemeyerek bir tokat vurdum.

            Az konuşan, alacakaranlık gözlükleriyle tamamen kaplanmış, vuran öküz gibi gezen genç bir adam. Bıyıklarını ha bire çekiştirip duruyor.

“Şu gözlükleri çıkar” diyor polis buyurgan.

            Nereden bilecekler, salla gitsin. Zaten bıktım bu karıdan. Süsünden püsünden para ayırıp bir sigara parası bile verdiği yok. Ne yaparsın böylesini? Nasılsa yatıp kalkacak bir yer bulurum. Hem bakarsın bu veletleri alırlar, ev bana kalır. Halı yeni. İsmail’den iyi bir para kopartırım. Televizyonu da okuturum eskici Nurettin’e. O fark edene kadar evden ele gelir epey malı kaldırırım. Yok, böyle giderse katil olup hapislere düşeceğim, bana yazık olacak.

            Polisin ‘Ne zamandır bu kadınla birliktesin?’ sorusuyla düşünceleri birden bire kayboluyor ve dingin bir sesle “İki yıldır” diyor. Az önceki durumuyla hiçbir ilgisi kalmamış görünüyor. Kış gecesinde yatıp bahar çiçekleriyle uyanmaya benzer bir şaşkınlık yaşatıyor Poliste. Bu anında değişim aksesuarlarını neresinde taşıyordu ki bu adam, diye aklından geçiriyor polis ve “Ne iş yaparsın sen?” diyor.

            “İşsizim Ağbi.”

            “Mesleğin ne yani?”

Acındırmak için boynunu kırıp; “Ortadan terkim. Bir ara otopark bekçiliği yapıyordum,”diyor.

            “Bu kadına müşteri falan buluyor musun?”

            “Yok. O kendi çalışır.”

            “Bu çocukların hiç biri senden değil mi?”

            “Yok. Sonuncusu bir ihtimal ama sanmam. Öyle olsa hissederdim.” Gene değişiyor, yalaka bir sesle ; “Vallahi komiserim ben dövmedim. Geldiğinde zaten dayak yemişti. Ağzı burnu kaymıştı. Sarhoştu da. Sorun bakalım kendinde miydi, geldiğinde? Ben onun çocuklarını kanatlarımın altına almışım, bakıyorum…”

            “Neyle bakıyorsun? Kazancın var mı?”

            “Canım söz temsili yani. Şimdi işsizim ama elbet bir iş bulacağım.”

            “Yani sen şimdi diyorsun ki bu kadını bu hale ben getirmedim. Öyle mi?”

            “Ağbi valla…”

            “Tamam, kes.”

 …. Darp izleri bana ait değildir. Eve geldiğinde sarhoştu ve zaten dayak yemişti. Ben onun çocuklarına bakıyorum, gururumla oynamıştır, şikâyetçiyim, dedi.  

            Büyük çocuk şöyle hissediyor; koca bir cama bir taş gelmişti. Kuşkusuz küçük bir çıt sesiydi. Ama sözcüklerin açtığı delikten sayısız çatlaklar dallanıyordu şimdi.

Şu an koşarak kaçmayı istiyor, kardeşlerini de hadilemeyi…  Tehlikeli bir karar. Olsun. Yeni bir belaya ne kadar yakın, bilmiyor. Kaçmakla kurtulacak mı, kurtulacaklar mı belli değil. Olsun. Yaklaşan bela neye benziyor, bilmiyor. Olsun. Arkana bakmadan kaçmak… Koşarken parçalanıp döküleceklerini hissediyor. Olsun. Yitikler umurunda değil şimdi. Annesinin hayatından çıkınca bisküvi paketindeki çizgi imler kadar incelmiş olacak ve markettekilere benzer sayısız optik okuyucunun ışıkları onları kavuracak… Olsun.

            İki bayan kapıyı tıklatıp odaya giriyor. Kayıp işlemleri yaptırmak istiyorlar. Yüzü gözü yara bere içindeki kadına, çocuklara ve adama şaşkınlıkla bakıyorlar. İfadeyi yazan polis “Hanım siz bitişik odaya 27 numaraya gideceksiniz” diyor. Özür dileyip çıkıyorlar. 27 numaralı odaya, kayıp kız kardeşlerinin işlemlerini başlatmak üzere dilekçe veriyorlar. Az önce karşılaştıkları kadının, kardeşleri olduğunu, hiçbir zaman bilemiyorlar ve onun izine hiçbir zaman rastlayamayacaklarını…

            Yaşam içinde oradan oraya savrulan çocuklarsa besbelli annelerinin çalılıklarında barınmaktan bezmiş ve kararlarını vermişler. Dikenleri ellerine batan düşlerini başkalarına verecekler. Yalazları saçlarını tutuşturan bu sevgiyi de… gülüşleriyle birlikte; sen tut demeye karar veriyorlar polise… Birbirlerine sokuldukları köşeden verilmiş bu kararı ağabey açıklıyor; “Siz” diyor. “En iyisi bizi çocuk yurduna gönderin. Annem bizi istemiyor.”

-o-

RIFAT BEY’İN KULAKLARI

Serap Gökalp, Astak Kum Saatinde Akarken adlı kitabından

Dört evin oluşturduğu avluda rüzgar geziyor. Rıfat Bey’in çanak çömlek işliğinin de açıldığı avlu bu. Sandıklar içinde duvara yığılmış toprak kaplar zaman zaman tıkırdıyor. Düşüp kırılırlar mı diye kaygılanıyor Rıfat Bey ama dışarı çıkmaya da üşeniyor. Öte yandan kalkıp sandıklarıyla ilgilenmediği için de sinirleri bozuluyor. Rüzgara küfrediyor….

Zorla uyku uyumaya çalışıyor. Bu bozuk hava, çömleklerinin kırılma tehlikesi ve ertesi günkü duruşma, hepsi bir araya gelince uyumam mümkün değil, diye düşünüyor. Yarın nasıl gideceğim diye kaygılanıyor. Yağmur, rüzgarın var gücüyle savurmasıyla tüm köşe bucağı ıslatıyor, pencere pervazlarından içeri akıyor.

Bana yardım ettiği geceyi hatırlıyorum, iyi çocuktu. Becerikli parmakları vardı. Beni bir süre izledikten sonra, bende yapabilir miyim? diye sordu. Turistlerin bu tür işgüzarlıklarına alışığım aslında. Pansiyona da renk veriyor. Onları eğlendiriyor. Hevesini alsın diye tamam dedim. İki nefis tabak yaptı, bir tane de vazoyu boyadı. Az konuşuyordu. Çamurla öyle bir haşır neşir oluşu vardı ki daha önce sen bu işi yaptın mı yahu? diye sordum. Yo, dedi kısaca. Şimdi size bakınca özendim, bir deneyeyim dedim. Ohhoo, dedim, keyifle bir bakmakla bunu yapıyorsun, delikanlı, sen benim işimi elimden alırsın alimallah! Yok canım, dedi. Ne münasebet usta, benimkisi biraz oyalanmak, biraz yardım işte… Herkesin içip eğlendiği geceler pansiyonda garsonluk yapan Ali’nin dalgalanarak zennelik yaptığı ortamdan sıkılan bu genç adamı yadırgamıştım. Herkes çok eğleniyordu oysa. Belki yeni geldi, yol yorgunudur dedim ama, sonradan da insanların arasına pek karıştığını hatırlamıyorum. Bir kızla kırıştırmış kızı kaçırmış falan dediler ama garip hiç fark etmemişim.

Rıfat bey avludan gelen tiz bir sesle yerinden sıçradı. Yeni biçilmiş çim saha gibi saçlarını sıvazlayıp kulak kabarttı. Dayanamayıp kalktı ve dışarı baktı. Sadece karanlık görünüyordu. Alt kata inip kapının üstündeki ışığı yakıp koridordaki pencereden tekrar baktı. Dinledi,çıt çıkmıyordu. Rüzgar da birden durmuş gibiydi. Kendi kendine “bana öyle geldi galiba, yatıp uyumalı, kuruntulara başlayacağım yoksa, diye düşündü. Işığı kapattı. Pencereleri tekrar kontrol edip yatağa girdi. Bakışlarını  fosforlu saate dikti. Saatin gözleriyse yarı kapalı, uyuşuk ve bıkkın zamanı örmeyi sürdürüyor. Rıfat bey’in tüm ısrarlı ve telaşlı bakışlarını umursamaksızın bir çift yün şişinin sesini çıkarıyor; çıt-çıt, çıt-çıt…Rüzgar gene başladı ve “doğruuuu” diye ulumasını sürdürdü. Rıfat Bey”Doğru duymuşum” dedi sakince ve elleriyle kulaklarını örterek, onları yatıştırmaya çalıştı.

Rıfat Bey’in kulaklarının yine yatıştırılmaya ihtiyacı var. Şimdi  ve hemen. Arkasındaki kadının bonbon şekeri yemesine tahammül etmesi olanaksız. O yüzden kulaklarını yatıştırmak zorunda. Eski minibüsün uğultusu her zaman içerideki sesleri örtebiliyor olmasına karşın bu kere öyle değil. Kadın jelatin şeker kağıdının bükümlerini  gürültüyle açıyor; “çakırtı…” diye düşünüyor Rıfat Bey. Çakırtı çıkarıyor. Kadın kağıdı parmakları arasında büküp katlıyor ve çakırtı sesi uzadıkça uzuyor. Sonra harfleri içine çeke çeke fftü, fftü diye şekeri dili ve damağı arasında emmeye koyuluyor. Rıfat Bey dışarı gökyüzüne  bakıp dikkatini başka şeye vermeye çalışıyor.

Elektrik tellerinin arasından bir uçak geçiyor. Tek bir nota gibi yüzüyor uçak, re oluyor, mi oluyor, fa oluyor, re, mi, fa, sol, sol la… Porte çizgisi eksik. Melodinin devamı okunmuyor.

Şeker belli bir miktar inceldikten sonra kadın onu azı dişlerinin arasına yerleştirip ezmeye başlıyor. Dişlerle şeker arasındaki takırtı Rıfat Bey’e arabayı dolduruyor, gibi geliyor. Elleriyle kulaklarını örtmemek için çaba harcıyor.

Minibüsün ön camından akmakta olan yol çizgisi duruyor. Kapı açıldığında önce iki kadının telaşlı sesleri giriyor içeri.

” Cezaevi bak. Sen gene de sor” diyor,birinci kadın. Kapıdan başını uzatan diğeri ; “Cezaevine gidiyor bu araba değil mi?”

“Gider.” diyor şoför. “Adalet sarayından iki durak sonra.” Kadın şeker yiyen kadının yanına atıyor kendini. Kapı tıslayarak kapanıyor, çizgi hareket ediyor.

“Ceza evine mi gidiyorsun?” diyor şeker yiyen kadın. Rıfat Bey dikiz aynasından kadına bakıyor. Göz göze gelmelerini ve onu tehdit edici bir bakışla süzmeyi istiyor.

“Cezaevine” diyor kadın. Rıfat Bey’in omuzunu dürtüp “Parasını uzatıverir mi?” diye soruyor. Rıfat Bey paranın üstünü iade ederken şeker yiyen kadına; “Bitmedi mi şu şeker?” diye azarlayıcı bir sesle sormaya karar veriyor.

“Kimin var?” diye soruyor şeker yiyen kadın.

“Oğlum” diyor parayı veren.

“Benim de kocam” Birinci şeker biter bitmez başka şeker kağıdının sesi duyuluyor, yanındakine de ikram ediyor. Kağıt sesleri, sonra ağıza atılan bonbon şekerinin dişlere çarptığında çıkardığı sesi…

Sert bir fren. Çarpışmak üzereyken son anda duruyorlar. Herkes homurdanıyor. Dolmuşun içindekiler birden bire şoförlerinden yanalar. Ne olduğunu anlamamış olanlar bile öteki şoföre kızıyor. Karşıdaki şoförün yaptığı bu edepsizliği hepsi birden yanlarından geçerlerken onu izleyen ve dönen başlarıyla tehdit ediyorlar. Rıfat Bey para üstünü uzatıyor.

“Oğlun kaç zamandır orada?”

Rıfat Bey kadını azarlayamıyor. Çünkü ona öyle geliyor ki azarlasa haksız duruma düşecek. Üstelik az önceki bir çarpışma tehlikesinin yanında bundan söz etmek…

“Hava da ne sıcak bu gün Bir buçuk yıl oldu.” Bir şey arar  gibi çantasını karıştırıyor. Rıfat Bey”den aldığı paraları önce bir göze sonra vazgeçip başka göze…

“Benim kocam beş yıldır. Bir yıldır da burada. Sen neredensin?”

“Bur’da oturuyorum.”

“Her görüşe gidiyor musun?”

“(Cık) Daha önce kızım gitmişti. Ben ilk— Çok uzak iki vesait—

“Bana da pahalı—“ Duran ve yeni yolculara açılan kapıdan avucundaki şeker kağıtlarını dışarı atıyor kadın. Dikiz aynasından gözünü ayırmayan Rıfat bey sonunda “Tövbe estağfurullah” diye homurdanıyor. Şoförle gözleri karşılaşıyor.

Şoför ne olduğunu anlamağa çalışıyor. Rıfat Bey’in dikiz aynasından gözünü ayırmadığının farkında. “Ücretini vermeyenler lütfen” diye sesleniyor.

“Olsun” diyor şeker yiyen kadın, hızla hareket eden araba yüzünden hafifçe geri kaykılarak; “Bize de gezmek oluyor.” İki  kadın gülüşüyorlar. Sonra güldükleri şeyin garipliği gülüşlerini aniden yüzlerinde donduruyor.

“Adalet sarayında inecek var,” diyor Rıfat Bey.

“Niçin yatıyor senin oğlan?”

“Bir buçuk yıl oldu. Nüfusunu çalmışlar, saklamışlar, sonra oraya bırakmışlar. Ben yapmadım, diyor—Bir buçuk yıl oldu. “ Kıvrandığı sesinden belli. Süre ve olayın gelişimi üzerinde durarak neden yattığını örtmeye çabalıyor.

“Adalet sarayında inecekler!” diye bağırıyor şoför.

Rıfat Bey kendini dışarı atıyor. Geceki uykusuzluk üzerine dolmuştaki sıkıntı yüzünden çıldıracak . Bu mahkemeye ne maksatla  çağrıldı, ne işi var burada? Homurdanarak merdivenleri tırmanmaya başlıyor. Muhtarla kapıda karşılaşıp sessizce selamlaşıyorlar.

-0-

Sigaramın Dumanı

Serap Gökalp’in – Kulak Misafiri kitabından

Akşam Hanzade kırık kalbini bana getirdi. Kız kıza onaralım diye. Yürüyüşü yarım bıraktık of, çünkü sigara içmeye başladı. Oturalım, dedim, yürürken içince daha çok zehir oluyor. Oturduk. İkincisini yaktı. Baktım olmuyor, kalk, dedim, bize gidelim de kahve yapayım. Yürüyüşten vazgeçtik. Zaten hava soğuk falan dedik dönerken. Yirmi derece birden düştü ısı. Nasıl sen öyle birdenbire gitmeye karar verdiysen yaz da öyle çekip gitti.

            Sen… Hiç bitmeyecek gibisin. Dün akşam da gizlice sana geldim; bedenimde mavi ışıklar. Yine pencereden girdim, eteklerimde mavi bir rüzgâr. Yalnızdın, uyuyordun saçların terli. Yorganı çektim, ben örttüm seni. En ıssız, en ayıp, en ıslak rüyana dek girdim. Yalnız değilsin, yalan…

            “Hı?” diye irkildim. Hanzade birinden söz ediyor da. İkisi de kırklı yaşlarındalar, bekârlar ve yaşamları zehir. Neden mi? Başka seçenekleri olmadığı gibi birbirlerine karar vermiş de değiller.

            “Otur oturduğun yerde rahat mı batıyor?” diye homurdandım. Bunu kendime mi söyledim ona mı valla bilmiyorum. Bizim verdiğimiz kararlara ne oldu?

            “Çok yalnızım, bildiğin gibi değil,” dedi. Benim halimi  bilse. Sanki adam onun yalnızlığını paylaşacak! Boş laf! Bir şey demedim. Şimdi yaraya tuz mu basayım? O çekip gidince başına gelecekleri başlangıçta hesaplamaz ki insan.

            İlişkiler salıncakta sallanmaya benzer, Hanzade. Önce uçma duygusu, sonra bıkkınlık, mide bulantısı. Bunu içimden dedim. Yok, bizim salıncağın ipi koptu, ben yere çakıldım.  Baktım o sırada sen yoktun. Yoksun kalbim yoksun… Diyemedim elbet. Apansız gidişini söyleyemedim. Şimdilik kimselere diyemiyorum. Neden sakladığımı da bilmiyorum.  Kendime diyebiliyor muyum ki? Dillendirsem ne yapacağımı bilemeyeceğim, varsın saklı kalsın. Bu salıncaktan yorgundum hoş. Gidiş gelişler bitti mi dersen ne gezer? Hem şu güz yağmurları! Sanki kırk ikindi yağmurları! Senin yağmurların… Üç gündür şehrin doğu yakası sular içinde, batı taraf kuru, şimşekler, gök gürültüleriyle bekleyişte. Öyle bir elektriklenme var ki havada durup dururken tutuşuverecek diye şu ağaçlar, sokaklar, yapılar, yüreğim yerinden oynuyor! Yalan, yüreğim yokluğunu anlayacağım diye çırpınıyor… Bugün her yerde senin yağmurların yağıyor.

            “Kahve yapayım,” dedim. Peşimden mutfağa geldi, hiç susmak istemiyor.              Sandalyelerinden birine oturup masa örtüsünün desenlerini parmağıyla tekrardan çizerek, üst üste sigara içerek…

            “E, ne yapıyorsun kuzum, tüm yürüyüş boşa gitti” diyorum. “Boş ver zaten yürümedik ki,”diyor, dudağının kenarı yere değecek.  Benim de sporumu berbat ettiğini söylüyor ya aslında umurunda değil, biliyorum.

            “Canın sağ olsun, önemli değil, zaten hava soğuktu” diyorum. “Sen olmasan yürüyüşten zaten caymıştım.”

            Tek başıma öyle ya… Hayır, öpülmeyen dudaklar, beni duymayan kulaklar, karanlıkta saklanan ışıklı gözler, üşüdüm bahanesiyle tutunamayacağım parmaklar olmayınca nasıl katlanacağım? O Tanrının cezası yürüyüş parkuruna gidiyoruz işte, başka yer yok gibi! Ne bileyim, bir daha gitmeyeceğim, söyleyeceğim Hanzade’ye ne var da hep aynı yere gidiyoruz! Yol boyu yürüyelim işte!  Şart mı yürüyüş parkuru sanki? Her yanım kan revan içinde kalıyor, sen yoksun…

            Kahveyi şekeri karıştırıp; “Evde oturalım işte sıcacık ama sen çok sigara içiyorsun benim de canım çekiyor” der demez paketi önüme itiyor. Sözde ben sigarayı bıraktım.

            “Ben sevmişim bu çocuğu farkında olmadan ya, iç bir tane de sen, bir şey olmaz” diyor. Annemin sesi kötü arkadaş öğütlerini diziyor ensemden aşağı doğru. Her yere tembihler,”sakınlar”, “emi çoçuğumlar”, “oldu mu şimdiler” sıçrayıp dağılıyor.

            Cezveleri ocağın üstüne koyuyorum. Biri seninki. Sigarayı alıyorum. Bırakma işi böylece bitti. Aslında yalandı, gizli gizli içiyordum. Sen daha gitmemiştin hoş ama öyle başkalaşmıştın, gözlerin öyle ben yokmuşum gibi bakıyordu ki… İçtiğimi kimse bilmiyordu, Hanzade de. Onun kaçıncı sigarası? Toz şeker kabının içinde kaşıkla kuş yuvası yapıyorum, tanecikler kayıyor, yine oyuyorum, yine doluyor, daha hızlı oyuyorum, daha hızlı kayıyorlar öfkeyle bastırdığım kaşıkla şeker tanecikleri amansız bir boğazlaşmaya tutuşuyor ben ezdikçe kimileri dışarı sıçrayıp tezgâhın üstüne saçılıyor, kimileri daha dibe gidiyor! Hayır, hayır, hayır! Kan revan içinde kalıyoruz, ben; kaşık ve toz şekerler, kan revan, bu laf senin ve ben ikide bir kullanıyorum.

Kahve!

Kabaranca fincanlara doldurup pencereyi açıyorum acı bir soğuk;

             “Şu üstümü değiştirip geleceğim Hanzade” diyorum. Otursun içsin sigarasını! Şu toz şekerler de çekip gitsin! Anne sesinin boncuklarına basmayalım, kayıp kafamızı yarmayalım, annem seni de istememişti bak!

            Ama hayır, peşimden yatak odama gelip soluksuz anlatıyor. Giyilip çıkarılmış giysilerden dağılmış odada, parmağım dudağımda, uygun giysiyi arıyorum. Senin mavi kazağın, senin eşofmanının altı, teki kayıp çorabını da buldum bu arada. Bir yabancının gözü önünde dünyanın en doğal haliymiş gibi iç çamaşırlarımla geziyorum. Çıplaklığım onun umurunda değil o başka. Çağatay’ı görüyor, Çağatay’ı duyuyor! Rimelli kirpiklerini parmak uçlarıyla kaldırınca anlıyorum ki ağlayacak. O zaman azıcık susuyor, ben de onun yüzüne bakmıyorum. Tam da o sırada iki günlük sakallı çenen;  toz şeker taneleri…değer gibi oluyor göğsüme irkiliyorum.

             “Of kendimi çok kötü hissediyorum yaaa!” diye nara atıyor.

            Olmayacak!

            Sigarasının külleri ve kalbinin kırıkları! Evin her yerine saçıyor onları. Benimkilerle birlikte olacak gibi değil! Gözyaşlarıyla eriyip yapış yapış olacaklar!

            “Bak bu fincanları bana Muzaffer Teyzem hediye etmişti. Adından ötürü onu askere çağırmışlardı da…” diyorum. Cevap vermiyor. Sürdürüyorum; “ Kala kala iki tane kaldı biz şeyle birlikteyken hep bu ikili fincanlarla… Bak sana ne diyeceğim Hanzade…”

            Bana: “Beni neden bıraktı anlamıyorum!” diye çıkışmaz mı?

            “Hanzade! Tanrı Aşkına kim bilebilir ki? “

            “Nasıl güzel vakit geçiriyorduk.” Çıkardığı ses yüzünden onun saçını başını yolduğunu sanırsın. Çok mutluymuşlar. Ben de… bizim öyle olduğumu…

            “Akla gelmedik zamanlarda araması, “diyor.

            “Ve yüreğimi acıtması” diyorum. Bana tutkudan söz ederdin. Tutku… Yalansın.

            “Onu şaşırtıyormuşum” diyor.

            Şaşkınlıktan zaten!

            “Gözlerimin içine bakarak konuşmalar.” Ha babam çekiyor dumanı.

Senin gözlerini bilmiyor ki… Akdeniz…

            “Gelirken geçerken şakalaşmalar,” iç geçiriyor.

Yok, şakaları ben yapardım. Gülüşüm hüzünlerini örtsün diye can atardım.

            “Ne güzeldi bilsen.”

Bilmem mi?

            “Sonra bu kız çıktı ortaya!”

Bizde o kız hep vardı. Esas kız o.

            “Kızı gör; çok esmer bir kere. Hem kara hem zayıf!”

Benim hiçbir fikrim yok. Seni geri aldığına göre çekici olmalı.

            “Tamam, ben şişmanım. Ama vereceğim bu kiloları!”

Ben fazlasını verdim, kaç para eder… Kilom yoktu üstelik…

            “Ama o kızdan ne anlıyor?”

Bilmiyorum!

            “Ay sen böyle bir şey düşünebiliyor musun?”

            “Efendim?” İrkilmişim.

            “Beni nasıl kırdığının farkında değil mi bu?”

            “Olmaz olur mu? Bir şeyi fırlatır atarsın kırılır. Fizik kuralı, herkes bilir,” diyorum, kornişlere.

            “Bütün dairedekiler ona imrenirdi, evliler bile.”

Benimkine de imreniyorlarmış ama benimki zaten artık evli.

            “Ne yapacağım yaaa?”

Hanzade’yi öldürmemeliyim. Sonra kim ütüleyecek benim kafamı? Ütülü de olsa omuzlarımın üstünde bir kafam olması iyidir. Görünüşü kurtarır, içindeki akıl süzüldü ama… eh işte…

            “Uzun süredir berbat durumdayım,” diye konuya girmeye çalıştım yavaşça.

“Olmayınca ne yapacağımı bilemiyorum. Yok, yapacak çok şey var da anlamını yitirdi, sorun bu. Boş bulunuyorum bak bunu anlatayım deyiveriyorum… Ama o artık yok. Her gün bugün gelir mi acaba diye umutlanıyorum. Bugün, bugün, bu gün… Kapıyı açarken kilitli değildir belki diye yüreğim çarpıyor. Hani geldiyse, içerideyse… Bir şey olmamış gibi birlikte yemek hazırlarız. Sonra karışlıklı özürler mözürler… Hiç değilse telefon etse bari… O da alışamamıştır, dişini sıkıyordur. Gururundan… Dayanmaya çalışıyorum işte…” Derinden iç geçirdim. Cevap vermedi. Hiç susmamış gibi, ben ortaya bu kadar duygumu saçmamışım da sanki… Halıya çakılı gözleriyle kaldığı yerden konuşmasını sürdürdü. Bütün gece anlattı durdu. Bana da sigara içirdi. İçmeyip de ne yapacağım? Odada göz gözü görmüyor ki!

            “İstemez olur muyum?” diye bağırdı. “Bütün bu olup bitenler sahip olamamaktan baştan çıkma hali değil de ne?”

            “Ben ne dedim şimdi?” diye ellerimi çaresizlikle açtım.

            “Of! Çok kötü durumdayım. Çok geç oldu, hadi ben gideyim” diye ayağa fırladı durup dururken.

            Senin gidişine ilişkin tek laf etmiş değil. Duymadı eminim. Birkaç gün sonra soracağım bakalım ne diyecek? Haberim yok, ay söylemedin ki demezse Arap olayım. Çünkü avizenin ışığı gözlüklerinde parlarken o yere bakıp yalnızca Çağatay’a söyleniyordu.

Gitti.

Yalnız kaldım.

            Her gece erkenden pijamanın içine giriyorum. Düğmelerini üzerime ilikliyorsun. Göğsünde hep bir ağırlık var değil mi? Şu atlet olmasa teninde uyuyabileceğim. Uyuyabilsen, süzülüp hücrelerine akacağım. Dokunabilsen içime alıp dirileceğim.

Gece vakti. Sigaramın dumanına karışıp pencereden yavaşça süzülsem. Biliyorum şimdi onun yatağındasın. Gün doğumunda uyku kozası yavaş yavaş kopuşurken yanında olmak için neler vermezdim… Hanzade evdeki tüm kırıkların kendisine ait olduğunu sanıyor. O kırıklardan birini, saçımın bir tutamıyla pencerenin kenarına bıraktım; geldiğimi bil diye.

-o-

NEHİR ÖYKÜSÜ’NÜN BİR YAKIN OKUMASI…

Merhaba,

Biliyor musunuz, TÜİK verilerine göre Türkiye’de kız çocuklarının son 5 yılda yaptığı doğum sayısının, 84 bin 462 olduğu, son 10 yılda 16-17 yaş grubunda toplam 381 bin 418 kız çocuğu evlendiğini belirlendi.

Bunlar aklımdayken Parasız Yatılı’nın Nehir öyküsüne gitti elim.  Nisan 1970 tarihini taşıyan bu hikayeden beri hiçbir şeyin değişmemiş olması yazarın keskin bakışının göstergesi bizim de toplum olarak utancımızdır.

İşte bu yüzden Nehir… Ama ben bu trajik girişten sonra bu metnin yapıt olarak güzelliklerini keşfetmeye çağırıyorum sizi.

Bulanık, ağır, zorlayıcı güçlü bir sürükleyiştir bu hikayenin geçmesi. “Ablasını çağırmışlardı aşçı durması için ötegeçeden” ilk cümle budur. Bir hissettiriş. 46. sayfaya kadar ondan söz edilmez. Öncesinde neler vardır?

İlk paragrafta bir portre çizilir, İstanbul’da oturan evin hanımefendisi, bir eskizdir, konu ilerledikçe ayrıntılandırılır. Hanımefendinin yaşamıyla aile bağlarına götürür bizi yazar.  Hızlı darbelerle iki, üç kişinin portreleri birden çizilir. Vali bey, karısı ve kızları. Fiziksel ve psikolojik boyutlarıyla öylesine netleşir ki olup bitenlerin onlara ilişkin olduğu sanısına kapılırsınız.  Burada yazar tarafından zarafetle bırakılmış bir ileti vardır. “Nehir” dokusunun üzerine bir kuştan kopmuş, hafifçe düşen bir tüy gibi sanki. Başka bir hikâye… O ana kadar okuyup süreceğini sandığımızdan daha içe dokunan başka bir hikâye sızar … “Bana bunu nasıl yaparsınız baba?” Ailenin kızıyla ilgili kesite geçersiniz. Ama onun hikayesi de değildir.  Daha yakından bakmalıyız.. Bu tıpkı şuna benziyor, çok uzaktan belki bir dürbünle bir görüntüyü yavaşça yakalamak, sonra netleştirmek. Yakaladığımız görüntü 46. sayfadadır.  Burada hafifçe bir karakter belirmeye başlar; “Ötegeçeden bir izin dönüşü onu da getirmişti ablası buraya.” Onunla doğrudan ilgili ilk cümledir. “Ablası, iki teyzesi, kendi, serili hasırların üstünde sessizce kıpırdayarak yaşayan” biri… Mekân değişir, ağayla evlenen vali kızının oturmadığı eve ve  ağanın yaşamına yaklaşırız. Bu ağanın evinde buluruz onu. Ablası, teyzeleriyle tanımlanan “biri”. Bu da gizleme ya da yanılsama değildir. Kahramanın adsız, başkaları dolayısıyla tanımlanır oluşu özellikle simgelediği çocuk-kadın sorunuyla ilintilidir. Öylesine yok sayılır ki neredeyse saydam bir varlık olarak gezer hikâyede. Ama bu onun hacimsiz olduğu anlamını taşımaz. Tersine su gibidir. Saydam, sessiz ve ağırdır. Yoksulluk ağıtçı teyzelerden dolaştırılarak verilir. S.47’ de çok çarpıcı bir motiftir.  Bir Orta Asya geleneği; ağlayıcılık. İş olarak başkalarının cenazelerinde ağlayıcılık yaparak para kazanan ama son zamanlarda fakir düşen iki teyzeler…

Hedef çocuk-kadın trajedisini dile getirmektir. Anlatıcı, hikâye dışından bir ses olmasına karşın garip bir biçimde çocuk kadının algısına da dönüşür yer yer. Kadını eşya olarak görülmesini doğrudan eleştirmeyip kışkırtıcı bir yapılandırmayla  birey-kadının tersi bir karakterle sorun dile getirilir. Toplumsal bir yarayı deşerken alçak sesle anlatılan bir hikâyedir bu. Çaresizliğe işaret etmek içindir alçak ses. Cinsiyetsiz, duygu unsuru kullanılmaksızın üçüncü tekil şahıs… Yazarın ben rolü anlatıcıdır. Kahramanı adsızdır. Birçok adsız çocuk-kadının simgesidir.

İki anlatım ekseni kullanılır. Birinci eksen Vali Beyin kızı, ikincisi isimsiz çocuk kadındır. Kadınlık rollerinde bir kıyaslama olarak dururlar

  • Evin hanımı evinde yaşamaz, hizmetçi oradadır.
  • Evin hanımının kültür düzeyi yüksek, özgür kadındır, hizmetçi köle kadın ve cahil.
  • Hanım mal sahibidir, hizmetçi maldır.
  • Evin hanımı çocuksuz ve buna aldırmayandır, hizmetçi çocuk doğurma becerisiyle var olandır.
  •  

Tümüyle haksızlık yüklü olmasına karşın yazarın seçtiği boğucu  -su/nehir- anlatımla okuru kışkırtmak yerine sersemletir, neredeyse hareketsiz kılar. Bu anlamda okuyan öznenin hikâye kahramanıyla özdeşlemesi sağlanır. Yazar sesi aradan çekilir (özellikle final paragrafında) zaman zaman ve o çaresiz, sessiz, adsız çocuk-kadınla okur aynı düzlemde dururlar. Yarattığı duygu düzeyi öfkedir.

“Nehir” de gerçek temanın içine yerleştirilmiş ara olaylar evin hanımının aile ilişkileri, kahramanın daha önceki yaşamıdır. Her nedense ağadan fazla söz edilmez. Yazarın böyle bir erkek tipini derinleştirmemesi, yok sayması, işlediği günah yüzünden onu yok etmek için midir? Belki.

Kadının kadına düşmanlığı sezdirilir. (Ablanın kardeşini ağa için düzenli bir şekilde hazırlaması, Hansel ve Gretel masalındaki cadıya sunulacak çocukların hazır edilmesi kadar tüyler ürperticidir)  Başka çare yokmuşçasına yoksulluktan kurtulmak için  kadının bedenini kullanması gerekmektedir. Bu kolaycılık ve ahmaklığa yazıklanan bir metindir. Füruzan’ın, gerçeğin çarpık ya da görülmeyen yanını bize gösterme yetisi… Bu hikayede, toplumda “gerçek” olarak tanımlananı bozmak için algılarıyla bizi derinliklerimize geri götürür, Füruzan. Sorar; gerçek gerçek dediğiniz budur, beğeniyor musunuz?  

Şimdi Füruzan’ın kaleminden algılara geçiyorum

Özellikle bu metinde renk unsuruna algıların işlevleri ve simgeleriyle birlikte bakmayı istedim.Çok fazla var ne yazık ki seçerek aktaracağım.  

Gölgeli yeşil göz; duygusal boyuta doğru yönlendirici göz algısıdır ve renk unsurudur.

Soğuktan dalga dalga kan oturan bacaklar; cinsellik tanımı için kullanılan estetik olmayışına karşın (zıt anlamla) kışkırtıcı ve algılayıcının duygusal /cinsel açlığına işaret. (Renk kırmızı)

Çam iğneleriyle dolu sırtlar, çamlar: Göz algısı, dokunma algısı > duygu; batma hissi, rahatsızlık veren durum, renk: yeşil, kahve. Hatta ses algısı, kırılan iğne yapraklarının çıtırtısı.

Pirinç tokmak vardır bu öyküde. Pirinç tokmak. Biraz duralım. Anadolu mimari geleneğinde hayli önemli bir ayrıntı bu. Kullanımı sırasında çıkan ses, evin içinde veya avluda yankılanırken, yapının görkemini  tamamlar. Sahibiyle ilgili varlık durumu hakkında da ipuçları verir.

Bitmedi,“ev halini” ifade eden çeşitli mesajları da barındırır. (Örneğin tokmaklar arası iki kanat iple bağlıysa ev sahibi dışarıdadır. Tek tokmakta aşağı sarkan ip, “evdeyim” demektir.) 

Bir başka mesaj çift tokmaklardan büyük olanı eve gelenin erkeklerin, küçük olanın kadınların kullanımı için yapılmıştır.

Renk algıları ve simgeselliklerine devam ediyorum; İrin sarısı yüz; göz algısından renk çağrışımlı olumsuzlamayla yoksulluk betimlemesi.

Güğümden bakır leğene boşalan su: göz, kulak algısı ve yalnızca bunlara odaklı olan öznenin etrafa bakamayışını ifade edilişi.

Şimdi bir göz algısı olmakla birlikte, simgeselliğine de değinmeyi istediğim, çok zevk aldığım bir başka ayrıntı üzerinde durmak istiyorum. Tavan resimleri vardır bu öyküde, üzüm resimleri gösterir bize yazar. Dyonysos simgesi. Zenginlik bereket simgesi. Ama bizi asıl ilgilendiren şudur; antik medeniyetlerde kadın mezarlarına dair bir işarettir. Karakter gözünden görmemizin nedeni onun bir tür ölümü müdür bu yatak sahnesi acaba? Bence öyle.  Üzümlerin hatta yaprakların mor rengi, ihtişam ve lüksün son basamağının simgesidir. Yüksek sınıfı işaretlediği gibi romantizm ve tutkuyu da simgeler ama sanırım bu mekândaki anlamı tümüyle trajik bir zıtlıktır. Şimdi başka bir bakış açısı geliştirmek istiyorum. Resimler büyük olasılıkla evin kültürlü hanımı tarafından yaptırılmıştır. Böyle düşünürsek eğer, yatağın, yani saklı, en kişisel yerin bakış açısının içinde duran bir tür damga gibidir. Sabah gözünü açar açmaz, gece uyumadan önce onun varlığı duyumsanır.

Şimdi geliyorum o çarpıcı finale.

Yaşlı ağaya (“dedesi yaşında”- S.47) on üç yaşındaki kızın ikram edilmesi, (üstelik ablası tarafından) kızın sıfır noktasındaki farkındalığını vurgular. Tavandaki hanımla yataktaki hizmetçi.

Hazırlıklar ağayla abla arasındaki sessiz bir pazarlık mıdır, tümüyle ablaya ait bir plan mıdır, daha önceden açıkça konuşulmuş mudur, bunu açıklamaz yazar. Belki de hiç konuşulmamıştır. Şark usulü gizil bir dil söz konusu gibidir.

Yatak sahnesi olayın çirkinliğinin aksine son derece estetik, çok olağanmışçasına soğukkanlılıkla aktarılır.  Bu soğukkanlı dile getirişin (yaratılmak istenen tek etki) okuru adam akıllı tepkisel kılmak içindir. Katmerli bir kısıtlamanın dile getirilişi olarak yorumladığım, kapalı mekânın içinde kapalı mekân; evin içinde yatak odası seçilmiştir.

Çocuk-kadının fiziksel ve ruhsal telkinlerle hazırlanışı sonrasında metinde beyaz bir alanla boşluk bırakılır ve ağanın eylemi son derece duygusuz, yansız bir şekilde aktarılır. Burada çocuk-kadının durumu kavrayamayışıyla ilinti kurulmuştur. O sırada o bir şeyler düşünmekte ve tavandaki resimleri izlemektedir. Adsız kızın yatay konumdaki izlenimleriyle bitirilir hikâye. Sessizlik kaplar ortalığı. Nehir’e yönelir bakışlarımız.

MAHALLENİN DENİZİ

Serap Gökalp’in Pirana Kahkahaları kitabından.

― güvercinler geçiyor pencerenin önünden. Bazen dış tarafa tünüyorlar. Havalanıp gittiklerinde parktaki en yüksek dala da konsalar görünürler. Ağaçların saçları sarı şimdi ve onlar konup kalktıkça yığınlar halinde dökülüyorlar. Aşağıda gezen kedilerin patileri bile onları ezerken ses çıkarıyor. Öyle kırılganlar. Pati sesleri duyuyor değil hayır. Hiç olur mu? Kediler buradan avuç içine sığacak kadar küçük görünüyorlar…

―geceleri ışık yanan şu yer var ya, parkımız… İlk gördüğümde okula yeni başlamıştım. Annem beni temiz temiz giydirir, okula götürürdü. Ağaçlar fidandı. Güvercinler sonradan geldi. Kediler de. Kerime Teyze görmüş, adamın biri sabah namazında bir çuvalla getirip atmış onları. Çoğaldılar. Kuşlar da. Karşı köşedeki terastaydılar o zaman. Şimdi sokak güvercini oldular…

Kanat seslerinin gün boyu avluyu doldurduğu kedilerin onları avlamak için bin bir yol denemeye başladığı günlerde annem hasta oldu. Özellikle çocukların yere attığı gündöndü çekirdeklerinin kabuklarını yerken tehlikedeydiler. Sessizce sokuluyordu kediler. Yaklaşıyor, yaklaşıyor, kuşlar gamsızca yerleri gagalıyor… Kediler karınlarını yere yapıştırıp azıcık bekliyor… Sonra ay!

―ağaçlarla dolu şu yer var ya, parkımız. Bir kenarına yeşil örtülü kutuyu getirip koyduklarında okula artık başka çocuklar gidiyordu ben değil.İmamın başındaki beyaz nokta, kalabalık siyah noktaların içinde kıpırtısız. Havaya yönelmiş eller açmış çiçeklere benziyor. Çiçeklerden sesler çıkıyor;

İyi bilirdiiiik!

Helal olsuuuu!

Anne beni unuttun…

“Deniz, korktun mu yavrum? Benden mi korktun? Korkma teyzeciğim, azıcık bir şeyler yesen. Elini yüzünü yıkasan… Sen Hacı Şakir sabununu seversin. Bak sana leylak kokulusunu aldım. Hı olur mu? Anneciğin seni böyle görse çok üzülürdü ama. Zayıflıktan bir deri bir kemik kaldın be yavrum. Anneciğini özlüyorsun biliyorum ama ne yapalım kızım? Elden ne gelir? Allah daha çok seviyormuş demek ki… Hadi kalk artık şu pencerenin önünden. Hı? Hadi Kerime Teyzesinin güzel kızı…”

Pencerenin önünden kalkmayı unuttum.

―tam yeşil kutunun durduğu yere bir kamyonet yanaştığında kediler kaçıştılar. Güvercinler dallara tünemiş, şimdi tehlikede gözüken kedilerden öç alıp gurulduyorlar… Taşınan eşyaların arasına sıkışabilir, üstlerine düşen bir ağırlıkla ezilebilir veya bir tekmeyle savrulabilirler… Ay!

“Deniz, Korktun mu yavrum? Korkma. Kerime Teyzesi kızına yemek getirdi. Denizciğim bak bu cici annen. Bundan sonra sana o bakacak emi benim güzel kızım? Yemeğini bitir de  biraz aşağı parka inelim. Cici annen evi temizleyecek olur mu canım?”

―kediler çocukların oyuncaklarına tırmanıyorlar, salıncaklarda kıvrılıp uyuyorlar. Bir kedi sıçrayıp kucağıma oturuyor. Tırnakları pijamamın çiçeklerine takılıyor. Bacaklarım ve sırtına koyduğum ellerim artık üşümüyor. Şimdi her yerde gelişigüzel saplanmış suskun çubuklar var.  Parkın içinde de üstünde de yapraklar bitti. Ağaç kılçıklarının içinden aydedeler geçiyor. Güvercinlerin hepsi görünüyor ama arılar kadar küçükler artık…

Cici annem beni unuttu…

―şu ışık yanan yer var yo, onun karşı dairesinde Kerime Teyzeyle Ahmet Amca oturuyor. Beni severler. Onların çocukları yok. Beni severler. Kediler de severler. Ama kediler şimdi yok. Güvercinler de… Onları toplayıp çuvala mı koydular, duvara mı vurdular?

Taranbaba tararım

Çocukları ararım

Hangi çocuk uyumazsa

Torbama koyarım

Duvarlara çalarım

―bak yukarıdan ne çok tüy düşüyor. Bak ellerim nasıl üşüyor. Tüm tüylerini dökmüş olmalı güvercinler… Güvercinler üşüyecekler…

Güvercinlere tüylerini giydirmeyi unuttuk.

“Deniz kızım gel şunları giydireyim sana. Bu kara kışta bu incecik pijamalarla donacaksın. Allah insaf merhamet versin. Bu yaşta bir kız çocuğuna bu yapılır mı? A, ah anneciğin kim bilir nasıl… Uzat kolunu bakayım, hah tamam. Başına da şu yün başlığı geçirelim. Bak Kerime Teyzen sana çorba pişirdi. İç de ısın biraz. Yok yok öyle değil, ekmekle katık et Denizciğim. Aferin sonra da makarnanı yersin, emi. Ben sonra gelir tepsiyi alırım. Deniz, bak sana ne diyeceğim, beni anlıyor musun? Şu pencereyi görüyor musun? Kalorifer dairesi orası bildin mi? Oraya bir yatakla bir yorgan koydum. Bu bankta yatıp kalkma kızım. Hem soğuk hem Allah esirgesin her türlü insan var. Yemeğini bitirince oraya gidersin emi kuzum?”

―şu ışık yanan pencere var ya, hani sımsıkı kapalı… Onun üst katında Necla Hanım Teyze oturuyor. Herkes ona çok acır. Hem yaşlıdır hem tek başınadır ve asansörsüz apartmanın sekizinci katında oturur. Ayakları ağrır. Sekizinci katta oturmak çok kötüdür. Ona acıdıkları için hep “sekizinci kattaki Necla Hanım Teyze” diye söz edilir.

―şu ışık yanan pencere var ya. Hani arada Karagöz perdesi gibi gölgeleniyor. Alt katında Zeynepler oturuyor.

Beni unuttunuz…

―kalorifer dairesinin penceresi… Önünde şaşı bir kedi patisini yalıyor. Pencere bir kedi büyüklüğünde. Kedi de siyah pencere de kaldırımda duruyorlar, bir de parlak çikolata kağıdı… Titriyor. Kedi bir patisi havada avını gözlemeye başlıyor. Dokunuyor. Kâğıt titremeyi bırakıyor. Dokunuyor kâğıt yuvarlanıyor. Üstüne basıp gitmesine engel oluyor. Bekliyor. Bırakır bırakmaz rüzgâr kâğıdı kapıp götürüyor. Kedi şaşırıyor… Şaşı kedi…

“Deniz, bak Kerime Teyzen gönderdi bu makarnayı. Hadi ye de seni bodruma götüreyim. Donacaksın. Kaç gündür burada oturuyorsun. Al kaşığı eline. Hadi bitir bakayım tabağındakini… Burada yatılmaz, Kerime Teyzenin hazırladığı yatak var bodrumda… Bitti mi yemeğin? İyi. Gel bakayım benimle. Korkma ben de geleceğim ben de… Bak bunlar elektrik düğmesi bildin mi? Basınca yanıyor, gel şimdi inelim basamakları… İşte yatak. Burası sıcacık.  Yatağa girmek için ne yapacağız? Ayakkabılarımızı çıkaracağız. Üstümüzdekileri de… İşte böyle. Yok yok bir şey yok. Yat şimdi sen. Öyle değil sırt üstü yatacaksın. Hah tamam. Aç bakayım bacaklarını azıcık. Hah tamam. Hiç kıpırdama emi. Tamam. Aferin sana, aferin sana, aferin sana…

Ağaçların yalnızca kökleri görünüyor…

―pencereye bir kedi geliyor. Miyavlayıp camı tırmalıyor. Yanından geçen bir ayak onu tekmeliyor. Kedinin canı yanıyor. Başka ayaklar da kediyi tekmeliyor, çocukların bağrışmaları kar kümelerini delik deşik ediyor. Gökyüzü yok…

“Deniz orada mısın? Gel bakayım amcan sana yemek getirdi. Kerime Teyzen gönderdi. Yok yok öyle değil bir ekmekten bir pilavdan.  Hah, aferin. Bak bu amca da sana çukulata verecek. Değil mi amcası? Bitti mi yemek? İyi, ver bakalım çukulatayı. Yok yok kağıdını çıkarıyoruz.”

“Ya birine söylerse?”

“Yok yok o hiç konuşmaz. Annesi öldü öleli konuşmuyor. Yemek yemeyi bile unutuyor. Biz vermesek ölecek. Hadi sen bak işine.”

“Yüzükoyun çevir bari. Gözleri çok kocaman.”

―çukulatanın tadı komikti. Ama saçlarımdan yastığın üstüne düşen minik minicik böcekler daha komikti. Sallanıyorum ve düşüyorlar, sallanıyorum ve düşüyorlar.  Kimi ileri  kimi geri düşüyorlar, sallanıyorlar, burnuma kaçacaklar…

“Neler oluyor burada? Aman Allahım! Yüce rabbim! Ah Ahmet sen? Bu adam kim Ahmet? Zavallı sabi!  Bir de pide almış gelmiş!”

―ne çok gürültü… Bir sürü kadın bodruma doldu. Amcalar gittiler. Kadınlar beni yıkadılar. Minik böcekler de gittiler. Saçlarım da gittiler. Yorganla yatak ateşe gittiler.

Yeni giysiler geldi, büyük geldi. Annem yok mu? Beni temiz temiz giydirdiler. Başıma örtü bağladılar. Beni kapıcının kapısında beklettiler. Okula mı gideceğim?

Polislere, beyaz gömleklilere verince unuttular…

-o-